Bizi Takip Edin

Görüş

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5

Avatar photo

Yayınlanma

Yeni kabuğa uygun strateji senaryoları

Öte yandan İran’ın, uzlaşmacı kanat bunu ne çok istiyor olursa olsun, zenginleştirilmiş uranyumu egemenlik alanı dışına çıkarması gerçekçi görünmüyor. Tersine, bu gerekçeyle çeşitli biçimlerde saldırının devam etmesi halinde, halihazırda yüzde 60 olan uranyum zenginleştirme oranını yüzde 90’a çıkartması gayet mümkün. İran parlamentosu güvenlik komisyonu başkanı İbrahim Rezai, 12 Mayıs’ta gayet sarih şekilde, ABD’nin İran’a tekrar saldırması halinde bu amaçla bir parlamento oturumu yapacaklarını söylemişti. 24 Mayıs’ta da, Reuters’e göre bu defa Mücteba Hamaney’in askeri danışmanı Muhsin Rezai şöyle dedi: “Bu eğilimin sürmesi halinde İran’ın stratejik ve mücbir seçeneklerinden biri, karşı taraf için ağır sonuçlar doğuracak olan, NPT’den çıkmaktır.”

Bu durumda ne olacak?

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4

Birinci senaryo. Büyük ve yıkıcı bir saldırı. Sadece İran yönetiminin değil artık konsolide olmuş İran halkının da direncini kırmak için böyle bir saldırının çok büyük, çok yıkıcı ve neredeyse anlık olması gerekli. Eğer yeterince büyük, yeterince yıkıcı ve yeterince anlık olmazsa arkasından gelecek misillemeler ABD’nin Körfez’deki mevcut askeri varlığını ve herhalde Tel Aviv’i de büyük ölçüde yok edebilir. Bu kapsamda bir saldırı bir veya bir dizi taktik ve hatta stratejik nükleer silah kullanmayı içerir. ABD yönetiminin mesihçi ideolojik manyaklığı bunu tamamen ihtimal dışı bırakmıyor; ancak hem böyle bir saldırının ardı sıra oluşacak bulutların komşu ülkelerden başka (onların önemi yok) İsrail’e kadar da ulaşacak olması, hem de ABD ordusunun bunu engellemek için ciddi bir direnç göstereceği ve muhtemelen engelleyeceği kabul edilebilir. Dolayısıyla, bu şimdilik çok küçük bir ihtimal.

İkinci senaryo. Yaklaşan ve pek ümit vaat etmeyen Senato seçimlerinde Hollywood çıkarmasıyla fotoğraf çektirme girişiminde bulunabilirler. Ama filmini çekmek için yeterli süre yok, dolayısıyla başarılı bir fotoğraf verilse bile beklenen siyasi etki çok zayıf olur. Dahası, böyle bir girişimin yeni bir Isfahan faciasıyla sonuçlanması riski de çok büyük.

Üçüncü senaryo. Savaşın ilk iki ayındaki tempoyla devam etmek. En olmayacak senaryo bu, çünkü (her ne kadar finans, gübre, kimyasal, enerji kaynakları yoluyla Avrupalı şeyleri sömürgeleştirme yolunda hatırı sayılır bir ivme sağlıyorsa da) savaş sanayisi bu tempoyu kaldıramıyor, ayrıca ABD her şeye rağmen emperyalist bloktaki belki de tek gerçek demokrasidir ve Senato seçimlerini geçirmek zorunda. Ayrıca çok açık ki doğrudan saldırganlığın devamı halinde İran da misillemelerden geri durmayacaktır, hatta (20 Mayıs’ta Fars’ın Devrim muhafızlarına atıfla yazdığı gibi) savaşı “bölge sınırlarının dışına taşıması” da imkansız değildir.

Dördüncü senaryo. Ablukanın sürmesi. Eğer çatışmayı ABD’nin tek başına veya asli kuvvet olarak sürdürmesine karar verilirse ilk bakışta en az maliyetli senaryo bu, üstelik de çok kârlı; ama zafer getirmiyor ve İran’da uzlaşmacıların iktidardaki gerilemesi ölçüsünde ABD’ye bedeli kaçınılmaz olarak artacak. Abluka İran gemilerine saldırılara, bu saldırılar da İran’ın misillemelerine yol açacak ve Amerikan yönetimi için seçimler öncesi en kaşıntı verici sahneler yeniden yaşanacak, üstelik çatışmanın istikametini tayin etme imkanı şimdi İran’ın elinde olacağı için abluka yüzünden doğacak çatışmaların siyasi sonuçları da daha ağır hissedilecek.

Beşinci senaryo. İran’a karşı zafer kazanamamış olsa bile İran’ın sorunlarını beşinci kol ve vekil veya doğrudan dış saldırganlıklar yoluyla derinleştirmek. Başka deyişle, kabuk değiştirmiş siyasi hedefi zamana yayarken “kestaneleri ateşten alma” işini düşük veya alçak yoğunluklu ama az çok sürekli çatışmalar yoluyla başkalarına havale etmek.

Beşinci senaryoya az sonra tekrar döneceğim. Ancak bütün bu senaryolar içinde İsrail faktörünü gözden kaçırmamak gerek. Epstein koalisyonu İran’ın altyapısını yok ederken İran da amiyane deyişle armut toplamadı; İsrail’e çok ağır bir zarar verdi. İran’ın zararını biliyoruz ama İsrail’inkini bilmiyoruz; çünkü, malum, İran “diktatörlük”, İsrail ise “bölgedeki tek demokrasi”.

Doğrusu, faşist Netanyahu ve avanesinin, İsrail siyasetini daha ne kadar domine edebileceğini bilmiyorum. Savaş İran’dakiyle karşılaştırılınca çok daha zayıfsa bile İsrail toplumunda yeni bir militarist konsolidasyon yaratmış görünüyor; ancak iç siyasetteki gerilimler, şimdi cumhurbaşkanında Herzog’un önünde duran yolsuzluk dosyası üzerinden bu faşist başbakana siyasi baskı imkanını artırıyor.

Bu meseleyi hatırlamak yerinde olacaktır. Kasım ayında ABD başkanı Herzog’a bir mektupla başvuruda bulunup faşist başbakanı “affetmesini” istedi. Herzog buna, mevzuat gereği önce af başvurusunun sunulması gerektiği cevabını verdi. Bunun üzerine Netanyahu, Herzog’a bu dilekçeyi yazdı. Herzog ise dilekçeyi işleme koymayı erteledikçe erteledi (ve bu kuşkusuz Netanyahu’nun boynuna yular takma çabasıydı); 26 Nisan’da ise açıkça, dilekçeyi işleme koymayacağını bildirdi, çünkü Netanyahu önce savcılıkla anlaşma çalışmalıydı, ancak bu yol tükendikten sonra af başvurusu görüşülebilirdi (ve bu da Netanyahu’nun boynuna geçen yuları sıkma çabasıydı).

Faşist başbakan ve avanesi, on yıllardır pekiştirdikleri ideolojik atmosferin de etkisiyle bu güçlükten de sıyrılabilirler, yeni bir savaş için tetiğe basabilirler (nitekim Axios’un birkaç günde bir “İsrail endişeli” haberleri yapması boşuna değil); ama eğer İsrail’de yeni bir savaşın risklerini ölçüp tartan az çok özerk bir yüksek bürokrasi varsa herhalde bundan kaçınacaklardır. ABD’yi kışkırtırken Tel Aviv’de rahat oturmanın mümkün olmadığı da ortaya çıktığına göre, eğer İsrail’de iktidarın bütün bileşenleri İran’a karşı saldırganlığın devamından yanalarsa, Netanyahu tersine ısrar etse bile beşinci senaryoyla yetinmeleri gerekebilir.[1] 

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 3

Beşinci senaryo

Başkasının eliyle savaş gayet hoş bir seçenek; ancak bütün mesele bu başkasının kim olacağında düğümleniyor. Her ne kadar 16 Mayıs gibi geç bir tarihte bile The Telegraph’a göre ABD yönetiminin BAE’den İran’a karşı savaşta aktif katılım ve Lavan adasını ele geçirmesini istediğine bakılırsa bu konuda yoklamalar devam ediyor, ama bu rolün Körfez monarşilerine düşmesi pek ihtimal dairesinde değil. 40 yıldır savaşın her biçiminde uzmanlaşmış olan İran silahlı kuvvetleri bu kırılgan cüceleri kolaylıkla enterne eder. Kaldı ki bu ülkeler ancak Epstein koalisyonunda tali, büyük ölçüde lojistik müttefikler olarak kalırlar; bu da üçüncü, en olmayacak senaryonun tekrarı anlamına gelir.

Beşinci senaryo bu çerçevede, ABD’nin siyasi açıdan başrol oynamaya devam ederken askeri açıdan tali rol oynaması üzerine kurulur. Yani hem askeri hem siyasi güçlerin sevk ve idaresi ABD tarafından yapılır, ancak ABD kuvvetleri çatışmaya ancak geçici ve sınırlı seviyede (zaman zaman birkaç gemiye el konulması, birkaç seyir füzesi fırlatılması) girer. Bu durumda NATO’nun çatışmaya az çok doğrudan ama sınırlı girmesi de beklenebilir. Bloomberg’in 19 Mayıs’ta, İran eğer temmuz başına kadar Hürmüz üzerindeki “ablukasını” kaldırmazsa NATO’nun “seyrüsefer güvenliğinin sağlanmasına” katılabileceğini yazması, Brüksel’de bu meselenin görüşüldüğünü ve en azından yaklaşım birliğine varıldığına yorulmalı.

Her ne kadar görünüşte kıt zekalı bir kamera manyağını andırsa da Beyaz Saray sözcüsü Anna Kelly’nin 27 Mayıs’ta Semafor’a verdiği mülakat bu açıdan önemli. Kelly, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, Mısır, Pakistan ve Türkiye’nin de İbrahim anlaşmalarına katılmalarının, İran’la olası bir anlaşmanın ön şartlarından olabileceğini söyledi; başka deyişle, eğer İran karşıtı bölgesel cephe genişletilirse (veya pekiştirilirse) bu durumda ABD’nin anlaşması daha kolay olur; ama bölgesel cephe zaten saldırganlığın süreğenleşmesidir.

Eğer öyleyse beşinci senaryo İran’a karşı görece düşük yoğunluklu bölgesel bir savaş ihtimalini dışarıda bırakmıyor demektir. Ancak bu senaryonun temel bileşenleri başka yerde.

Birincisi, Belucistan ve Türkiye (Irak sınırında İran’la ilişkilerini bozmaya niyeti olmayan KYB’nin sıkı kontrolü dikkate alınırsa bu bölge daha küçük ihtimal) üzerinden sızmalarla İran kuvvetlerinin dikkatinin dış saldırganlıktan iç istikrarsızlığa çevrilmesidir. Bunun başarılı olması gerekmez, hatta başarısız ama sürekli bir istikrarsızlık daha çok tercih edilir, çünkü böylece kuvvet, enerji ve iradenin erimesi beklenir. İkincisi, bunlara zaman zaman eşlik edecek, İran’ın misillemelerini göze alan kontrollü füze saldırılarıdır. Üçüncüsü, bir kuzey cephesi açılmasıdır.

Kuzeyden, malum, bu iş için sadece iki seçenek var: Ermenistan ve Azerbaycan. 23 Nisan’da Trump’ın kendi sosyal medya şirketinden yayınlandıktan sonra silindiği iddia edilen sözüm ona Trump’ın Paşinyan’dan İran’a karşı saldırılar için onay aldığını söylediği esrarengiz tweet gerçek değilse bile (Ermenistan hükümeti kısa süre içinde yalanladı) böyle bir sahte görseli üretenler her kimse, herhalde Ermenistan’ın bir potansiyel tehdit oluşturulabileceğini düşünüyor ve, ya bunu teşvik ya da gerçekleşmeden baltalama amacı güdüyorlardı. Her iki durumda da hiç haksız sayılmazlar — Ermenistan hükümetinin “Trump barış yolu” iştahı ve ucuz efelenmelerle süslediği Avrasya Ekonomik Birliği’nden çıkıp AB’ye girme hayalleri (Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olacağı kesin hayaller) orada sağlam bir işbirlikçi damar olduğunu gösteriyor.

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 2

İkinci seçenek, Azerbaycan’dır.

“Uçurumun eşiğinde” üçüncü bölümü yazarken Azerbaycan’ın İran’a karşı olası bir saldırganlık içinde yer alma ihtimalini etraflıca değerlendirmiş, böyle bir saldırganlığın Şuşa beyannamesi yüzünden Türkiye için de sonuçlar doğurabileceğini vurgulamış ve şöyle demiştim: “Büyük Azerbaycan hayali, hiçbir tarihi temeli olmamaktan başka, bugünün dünyasında toy bir romantizm olmak şöyle dursun ancak eskilerin deyimiyle resm-i necis olabilir.”

Böyle bir tehlikenin önündeki tek iç engel, şimdilik, Aliyev rejiminin pragmatizmidir. Doğrusu ihtirasları ve hırsı bu kadar yüksek bir rejimi, ona içkin pragmatizmin bile ne kadar sınırlayabileceğinden emin değilim. Dolayısıyla, eğer Aliyev rejimini dizginleyecek bir şey varsa bu dışarıda aranmalıdır.

Normal şartlarda olası dış engellerin başında Rusya geliyordu. Ancak onun da bu kapasitesi en azından ikinci Karabağ savaşının ardından, 2021’den bu yana büyük ölçüde zayıfladı; geçen yılki diaspora olaylarının ve Azerbaycan’ın gözaltı ve tutuklamalarla misillemelerinin ardından neredeyse tamamen kaybetti. Müdahale imkanlarındaki bu daralmanın, Rusya karşıtı oryantasyonunu her geçen gün pekiştiren Azerbaycan yönetimindeki son pragmatist aklıselim kırıntılarını da silip süpürmesi benim için hiç şaşırtıcı olmaz.

Bu durumda Azerbaycan’ı dizginleyebilecek tek güç belki de Çin’dir.

Bu yazı dizisinin ilk bölümünde Çin’in İran’a sunabileceği en ciddi (belki de tek) desteğin, son bölümde ele alacağım 5’inci senaryo kapsamında olabileceğini yazmıştım. Şimdi oraya gelmiş bulunuyoruz.

Svobodnaya Pressa, Rusya Federasyonu Komünist Partisi’ne yakın bir yayın organıdır. 17 Mayıs’ta burada, müstear isim olduğu çok açık bir “Aleks Ksendz” imzasıyla şu başlığı taşıyan bir yazı yayınlandı: “Baku uçurumun kıyısında: İran’la savaş Azerbaycan’ın sonu olur”. Yazının gerçek sahibi belirsiz; belki Komintern dönemi alışkanlığıyla Rusça müstear isim kullanan Çinli bir siyasetçidir; her halükarda yayının Komünist Partisi’yle ilişkisi, İran değil ama Çin merkezli bir görüş olduğunu düşündürüyor.

Yazının spotunda şöyle deniyor: “Rusya ve Çin, İran konusunda tutumlarını belirlediler; Aliyev’den tek istenen, ölümcül bir hata yapmaması.” Yazı, benim de “Uçurumun eşiğinde” önemle vurguladığım, mart ayı başında Nahçıvan’a yapılan dron provokasyonunu hatırlatıyor ve Azerbaycan yönetiminin bu sırada “herhangi bir bahaneyle savaşa girmek için büyük bir kararlılık gösterdiğini”, ancak İran yönetiminin ateşi söndüremese bile yayılmasını engellemek için “muazzam diplomatik kaynakları seferber ettiğini” ve bu “asgari programa” erişmeyi şimdilik başardığını söylüyor. Yazıya göre İran parlamentosunda “kuzeybatıdan, yani Azerbaycan-Türkiye tandeminden” gelebilecek olası bir saldırı riskinin üstü örtülmeden tartışılmakta olduğu vurgulanıyor. “İkinci cephenin ortaya çıkmasından en çok faydalanacak olan, bu çatışmaya bataklığa saplanır gibi saplanmış durumdaki ABD, ateşe benzin döküyor.” Yazara göre ABD “her iki ülke için de baş belası olan” Ermenistan’la ilgili vaatlerde bulunuyor. Ancak Azerbaycan yöneticileri kuşkudalar, “Amerikan vaatleri ile Çin parası arasında bir tercih yapmak zorundalar” ve bu para, Azerbaycan’da da büyük yatırımlarda bulunuyor. Oysa: “Çinli şirketler savaş bölgelerinde çalışmaktan hoşlanmaz; siyasetçiler de başkalarının savaşları yüzünden milyarlarca dolarlık sözleşmeleri kaybetmek istemez.” Yazı, bundan başka, Rusya ve İran arasında bu yılın başında imzalanan 55 milyar metreküp taşıma kapasiteli doğalgaz boru hattının da Azerbaycan yönetimini cezbetmesi gerektiğini, ikinci cephe açılırsa bu bedavadan transit gelirinin elinden kayacağını ve bu sayede “bölgesel nüfuzunu güçlendirme fırsatını” kaçıracağını hatırlatıyor.

Bu yazı dizisini daha da uzatmak pahasına, Svobodnaya Pressa’nın makalesinden şu satırları da aktarmak gerek:

“Eğer Azerbaycan askerleri Kuzey İran dağlarında yakıtsız ve mühimmatsız şekilde, İran toprakları üzerinden geçen tüm yolların kapanması nedeniyle lojistik destekten yoksun kalmış olarak tuzağa düşerlerse; Tahran’ın nüfuz ağlarına sahip olduğu İran’daki Azerbaycanlılarla çatışmalar başlarsa; Amerikan birlikleri Zagros Dağları’nın tozlu geçitlerinde yürümek yerine Basra körfezindeki uçak gemilerinde dolaşmaya devam edecektir. … Baku’nun önünde hem mecazi hem de gerçek anlamda tek bir adım kalmıştır… Ya Çin ve Rusya ile güvenin yeniden tesis edilmesini sağlayacak ya da Azerbaycan ekonomisini ve siyasi istikrarını dibi görünmeyen bir uçuruma sürükleyecektir. Üçüncü bir yol yoktur. Bulabildiği her şeyden fayda sağlamayı en iyi öğrenmiş ülke olan Çin için İran, petrol, doğalgaz, tedarik güvenliği ve milyarlarca dolarlık yatırımlar anlamına gelmektedir. Diplomatik stratejisini karşılıklı sadakat ilkesine dayandıran Rusya için ise Azerbaycan önemli bir ortaktır; ancak güvenilirliğini kanıtlamış bir müttefik olan İran’la ilişkilerini feda edecek kadar önemli değildir.”

Onurlu bir halkın geleceği

İran’a geri dönelim. Her halükarda İran, üstelik yönetimdeki bölünmeye rağmen (veya belki bu sayede demek gerek) milli birliğini güçlendirmeyi, ilk defa kitlelerle arasında gerçek anlamda siyasi bir konsolidasyon kurmayı, böylece Epstein koalisyonunun saldırganlığının karşısına dikilmeyi ve onu, siyasi hedeflerini ve askeri stratejisini gözden geçirip eski ve alışıldık numaralara dönmek zorunda bırakmayı başardı.

Savaş bitmedi, dolayısıyla bir zaferden söz edilemez; direnişteki kayıpların hatırası kuru bir nostalji olarak kalırsa ve İran kendi sosyal ve ekonomik sorunlarını çözemezse bu hatıralar masalsı bir geçmişten farksız hale gelecek, İran devleti koşar adım yeniden sömürgeleşme sürecine girecek. Bunu durdurup sorunlarını çözmeyi başarmak mümkün mü, bilmiyorum; ama bu güçlü ve dirençli halkın onurlu varlığını koruması belki de sadece buna bağlıdır.

[1] Bu yazı artık tamamlandıktan sonra, 2 Haziran’da, ABD’nin narsist ve başkanının İsrail’in faşist başbakanıyla telefon görüşmesinde Lübnan’a İsrail saldırılarının devam etmesinden ötürü ağzına geleni söylediği haberleri düştü. The Telegraph’tan çevirmeden aktarıyorum: “You’re f***ing crazy. You’d be in prison if it weren’t for me… I’m saving your ass. Everybody hates you now. Everybody hates Israel because of this.” “I’m ****. What the f*** are you doing?”

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1

Görüş

Gagavuz özerkliğini korumak: Özerklik nerede sona erer, devletin sorumluluğu nerede başlar?

Yayınlanma

Violeta Stratan İlbasmış, Dr. öğretim görevlisi, Moldova Devlet Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Bilimleri Fakültesi

Moldova Cumhuriyeti Anayasa Mahkemesinin 9 Temmuz 2026 tarihli kararı, bazı çevrelerde Gagavuz özerkliğine indirilmiş yeni bir darbe, hatta Kişinev yönetiminin Gagavuzya’nın özel statüsünü aşındırma girişimi olarak sunulmuştur. Ancak bu yorum,  hukuki ve kurumsal bir meseleyi kimlik eksenli siyasi bir tartışmaya dönüştürme riski taşımaktadır.

Karar, Moldova Cumhuriyeti Anayasası  ve alındığı koşullar çerçevesinde incelendiğinde farklı bir tablo ortaya çıkmaktadır. Söz konusu karar, Gagavuz özerkliğini ortadan kaldırmamış, bölge halkın kültürel, dilsel veya kimlik temelli haklarına da müdahale etmemiştir. Yalnızca özerk yönetimin yetkileri ile Moldova Cumhuriyeti’nin egemenlik alanına giren yetkiler arasındaki sınırı belirlemiştir.

Mahkeme, Gagavuzya’nın özel hukuki statüsüne, Polis Teşkilatının faaliyetlerine ve polislerin statüsüne ilişkin mevzuat ile Seçim Kanunu’ndaki bazı hükümleri incelemiştir. Temel mesele, özerk yönetim makamlarının merkezi devlet kurumlarının bölgesel yöneticilerinin atanmasını onaylama veya engelleme yetkisine sahip olup olamayacağı ve seçim organlarının oluşturulması üzerinde siyasi denetim kurup kuramayacağıydı.

Mahkemenin bu sorulara verdiği yanıt olumsuz olmuştur. Bunun nedeni özerkliğin meşru olmaması değil, önceki mevzuatta öngörülen bazı yetkilerin üniter bir devlet içindeki bölgesel özerkliğin sınırlarını aşmasıdır.

Bu ayrım son derece önemlidir ve abartıya kaçılmadan açıklanmalıdır. Moldova Cumhuriyeti Anayasası, bir yandan ülkenin egemen, bağımsız, üniter ve bölünmez bir devlet olduğunu hükme bağlarken, diğer yandan Gagavuzya’nın özel statüsünü açıkça güvence altına almaktadır. Bu iki ilke birbiriyle çelişmemektedir. Aksine, Gagavuzya’nın özerkliği Moldova Cumhuriyeti devleti çerçevesinde var olmakta ve yetkilerini Anayasa ile yasaların belirlediği sınırlar içinde kullanmaktadır. Özerklik; kültür, eğitim, ekonomik kalkınma, kültürel miras ve bölgesel yönetim gibi alanlarda topluluğun kendi çıkarlarını yönetebilmesi anlamına gelir. Ancak ülke içinde ikinci bir egemenlik merkezinin bulunması anlamına gelmez.

Aslında Anayasa Mahkemesi kararının özü tam da burada yatmaktadır.

Devlet kurumları devlete bağlı kalmalıdır

İncelenen en önemli konulardan biri, Gagavuz yönetiminin, İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve İstihbarat ve Güvenlik Servisinin bazı bölgesel birimlerinin yöneticilerinin atanmasına katılımı olmuştur.

İlk bakışta böyle bir katılım, özerkliğin doğal bir yansıması olarak görülebilir. Ancak bölgesel yönetime danışılması, merkezi bir kurumun temsilcisinin atanmasını veya görevini sürdürmesini engelleyebilecek bir veto hakkına ya da zorunlu bir koşula dönüştüğünde sorun ortaya çıkmaktadır.

Polis, özerk yönetime bağlı bir kurum değildir. Moldova Cumhuriyeti’nin bir kurumu olarak yasaları ülkenin tamamında uygular. İstihbarat ve Güvenlik Servisi yalnızca belirli bir bölgenin değil, ülkenin ulusal güvenliğini korur. Aynı ilke, seçim sürecini yöneten kurumlar için de geçerlidir.

Polisin bölgesel biriminin veya bir güvenlik teşkilatının yöneticisinin hem merkezi kuruma hem de bölgesel bir siyasi otoriteye karşı aynı anda sorumlu olmak zorunda kaldığı koşullarda, devletin normal işleyişini tahayyül etmek güçtür.

Seçim özerkliği de paralel bir sistemi dönüşümez

Gagavuzya’nın kendi özerk makamları için bölgenin özelliklerine uyarlanmış seçim mekanizmalarına sahip olması doğaldır. Ancak bölgesel seçim sistemi, Moldova Cumhuriyeti’nin genel seçim mevzuatından kopamaz veya tek bir siyasi makamın denetimindeki bir araca dönüşemez.

Seçimler, temel bir anayasal hakkın kullanılmasıdır. Bu nedenle seçim sürecinin dürüstlüğü ve tarafsızlığı, seçimlerin Kişinev’de ya da ülkenin başka bir bölgesinde yapılmasına bakılmaksızın korunmalıdır.

Bölgesel bir siyasi makamın seçim organlarının oluşumunu belirleyici biçimde kontrol etme imkânının kaldırılması, mutlaka özerkliğin sınırlandırılması anlamına gelmez. Aksine bu, seçim kurumlarının siyasi denetim altına alınmasını önleyen bir güvence olabilir.

Bu ayrım, Moldova Cumhuriyeti’nin seçim ve siyasi süreçlerine yönelik dış müdahalelerle karşı karşıya bulunduğu günümüz koşullarında özellikle önemlidir.

“Özerkliğin zayıflatılmasından” söz etmek, Gagavuz dili ve kültürü alanındaki gelişmeleri görmezden gelmek demektir

Eğer Kişinev yönetiminin amacı gerçekten özerkliği ortadan kaldırmak ve Gagavuz kimliğini aşındırmak olsaydı, devletin Gagavuz dilinin kullanımını azaltmaya, kültür kurumlarını ortadan kaldırmaya veya Gagavuz toplumunun haklarını sınırlandırmaya çalıştığını gösteren kanıtların bulunması gerekirdi.

Ancak son yıllardaki gelişmeler çok daha farklı ve daha karmaşık bir tablo ortaya koymaktadır.

Merkezi makamlar 2026 yılında, 2026–2027 dönemini kapsayan,  Gagavuz Yeri Özerk Bölgesi’nde Gagavuz dilinin öğrenilmesi ile yaygınlaştırılmasını amaçlayan Ulusal Eylem Planı’nı onaylamıştır. Bu belge, Gagavuzca eğitimin desteklenmesini, öğretim materyallerinin hazırlanmasını ve güncellenmesini, öğretmenlerin mesleki gelişimini, dijital kaynakların geliştirilmesini ve Gagavuzcanın toplum içinde yaygınlaştırılmasını öngören tedbirler içermektedir.

Nisan 2026’da merkezi makamlar, uluslararası ortaklarıyla birlikte Gagavuz dilinin korunması ve geliştirilmesine adanmış bir konferans düzenlemiştir. Temmuz ayında ise onlarca Gagavuzca öğretmeni, Eğitim ve Araştırma Bakanlığı tarafından finanse edilen mesleki gelişim programlarını tamamlamışlardır. Bu eylemler bir asimilasyon politikasına ters düşmektedir. Aksine devletin, Gagavuz dilinin korunmaya ve bu alanda yatırım yapılmasına ihtiyaç duyduğunu kabul ettiğini ortaya koymaktadır. Ayrıca Cumhurbaşkanı Maia Sandu, kamuoyuna yönelik konuşmalarında Gagavuz dili ve kültürünün korunması gerektiğini defalarca vurgulamış ve 1994 yılında kurulan özerkliğin korunması gerektiğini ifade etmiştir. Dolayısıyla mevcut gerilim, “Kişinev Gagavuzya’ya karşı” şeklindeki basit bir formüle indirgenemez. Buradaki mesele çok daha somuttur: Bir özerk yönetimin yetkileri nerede sona ermekte ve devletin münhasır yetkileri nerede başlamaktadır?

Dış etki meselesi göz ardı edilemez

Ancak meselenin göz ardı edilemeyecek başka bir boyutu,  özerk yönetim kurumlarının dış siyasi etkilere karşı savunmasızlığıdır. Rusya Federasyonu’nun Moldova Cumhuriyeti siyasetini ve özellikle Gagavuzya’daki siyasi ortamı etkilemeye çalıştığını belirtmek, özerk bölgede yaşayanların Moldova Cumhuriyeti’ne olan bağlılığını sorgulamak anlamına gelmediği gibi, Gagavuzların kültürel beklenti ve taleplerini Moskova’nın ürünü olarak değerlendirmek anlamına da gelmez.

Gagavuz halkı ile, onların kimliğini siyasi amaçlarla istismar etmeye çalışan siyasetçiler özdeşleştirilmemelidir. Bununla birlikte, Moskova’da bulunan firari oligark İlan Şor’la bağlantılı ağların, Moldova Cumhuriyeti’ndeki siyasi süreçleri, Gagavuzya da dâhil olmak üzere, etkilemek amacıyla kullanıldığını gösteren çok sayıda kamuya açık bilgi ve Avrupa Birliği belgesi bulunmaktadır. Avrupa Birliği, Rusya kaynaklı finansman ile Şor ağına bağlı bazı kuruluşların faaliyetlerinin Moldova Cumhuriyeti’ndeki demokratik süreçleri etkilemek amacıyla kullanıldığı mekanizmaları ortaya koymuştur.

Gagavuzya örneğinde mesele daha da hassastır, çünkü özerk bölge kendi siyasi kurumlarına sahiptir ve bu kurumların belirli siyasi güçlerin kontrolü altına girmesi, özerk yönetim kurumlarının yerel toplumun çıkarlarını korumanın ötesindeki amaçlar doğrultusunda kullanılmasına yol açabilir.

Burada temel bir ayrım yapılmalıdır: Sorun özerkliğin kendisi değil, özerkliğin dış çıkarlara hizmet eden siyasi güçler tarafından ele geçirilmeye açık olmasıdır.

Güçlü bir özerk yönetim Moskova’ya, Bükreş’e, Ankara’ya veya başka herhangi bir başkente bağımlı olmamalıdır. Kendi çıkarlarını demokratik kurumlar aracılığıyla ve Moldova Cumhuriyeti’nin merkezi makamlarıyla doğrudan diyalog kurarak savunabilecek kapasiteye sahip olmalıdır. Bu açıdan bakıldığında, hukuk devleti kurumlarının güçlendirilmesi otomatik olarak Gagavuzya’ya yönelik bir saldırı şeklinde değerlendirilmemelidir. Aksine bu, özerkliğin dış etkilerden korunmasının bir koşulu olabilir.

Kişinev’in de Sorumluluğu Vardır

Anayasa Mahkemesi kararının hukuki açıdan gerekçelendirilebilir olması, merkezi makamları Gagavuzya ile sağlıklı ve işlevsel ilişkiler kurma yönündeki siyasi sorumluluklarından muaf tutmaz. Aksine Kişinev, özerkliğin kurumsal yapısını etkileyen her kararın halkın bir kesimi tarafından merkezileşme girişimi olarak algılanabileceğinin bilincinde olmalıdır.

Bu nedenle diyalog kesintisiz biçimde sürdürülmelidir. Merkezi makamlar, özerk bölge halkıyla daha etkili iletişim kurmalı, alınan kararların gerekçelerini açıklamalı ve dışlanmışlık duygusunu güçlendirebilecek bir söylemden kaçınmalıdır.

Aynı zamanda Gagavuz makamları da her kurumsal anlaşmazlığı “Gagavuzya” ile “Kişinev” arasında kimlik temelli bir çatışmaya dönüştürmekten kaçınmalıdır. Özellikle Moldova Cumhuriyeti’nin dezenformasyon kampanyalarının ve dış müdahalelerin baskısı altında bulunduğu bir dönemde, bu kutuplaşma öncelikle vatandaşların devlet kurumlarına duyduğu güveni zayıflatmak isteyenlerin işine yaramaktadır.

Gerçekte Gagavuzya’da yaşayanların büyük çoğunluğu, Moldova Cumhuriyeti’nin diğer vatandaşlarıyla aynı kaygıları taşımaktadır: daha yüksek gelir, gelişmiş altyapı, istihdam olanakları, eğitim, sağlık hizmetleri, güvenlik ve çocukları için daha iyi bir gelecek.

Tüm bu sorunların Komrat ile Kişinev arasında süregelen bir çatışmaya dönüştürülmesi, her iki bölge halkı içinde bir yarar sağlamamaktadır.

1994 uzlaşmasının ruhu korunmalıdır

Belki de 1994 yılından çıkarılması gereken en önemli ders, Gagavuzya meselesinin bir tarafın diğerine karşı kazandığı zaferle değil, uzlaşma yoluyla çözüme kavuşturulmuş olmasıdır. Moldova Cumhuriyeti, Gagavuzya’ya özel bir statü tanımış, Gagavuz toplumu ise özerkliğin Moldova devleti sınırları içinde kullanılmasını kabul etmiştir.

Bu uzlaşma korunmalıdır. Ancak uzlaşmayı korumak, anayasal sistemin geçirdiği dönüşüm ve ortaya çıkan yeni güvenlik sorunları göz ardı edilerek otuz yılı aşkın süre önce oluşturulan bütün kurumsal mekanizmaların değişmeden muhafaza edilmesi anlamına gelmez.

Devlet işleyebilmelidir. Güvenlik kurumları bağımsız olmalıdır. Polis yalnızca tek bir anayasal makama karşı sorumlu olmalıdır. Seçimler tarafsız biçimde yönetilmelidir.

Özerk yönetim ise kendi kimliğini, kültürünü, dilini ve ekonomik çıkarlarını koruyabilmesi için yeterli hareket alanına sahip olmalıdır. Bu hedefler birbirini dışlamamaktadır. Aksine birbirini tamamlamaktadır.

Bu nedenle Anayasa Mahkemesinin 9 Temmuz 2026 tarihli kararı, Gagavuz özerkliğine karşı bir savaş ilanı olarak yorumlanmamalıdır. Mahkeme Gagavuzya’yı ortadan kaldırmamış, anayasal statüsünü iptal etmemiş ve toplumun siyasi, ekonomik ve kültürel yaşamına ilişkin alanlardaki yetkilerini elinden almamıştır.

Bunun yerine kurumsal  bir sınır çizilmiştir: Özerk yönetim kendi çıkarlarını yönetebilir, ancak Moldova Cumhuriyeti’nin egemenliğini kullanan paralel bir merkeze dönüşemez. Bu ayrım, özerk yönetimin kurumlarının belirli siyasi güçler tarafından ele geçirilme girişimlerine ve dış etkilere maruz kalabileceği günümüzde çok daha büyük önem taşımaktadır.

Güçlü bir Gagavuzya, zayıf bir Kişinev anlamına gelmez

Sonuç olarak Moldova Cumhuriyeti’nin ne zayıflatılmış bir Gagavuzya’ya ne de bölgesel özgünlüğü ortadan kaldıracak ölçüde merkezileşmiş bir devlete ihtiyacı vardır. Moldova Cumhuriyeti’nin, güçlü bir devletin bünyesinde güçlü bir Gagavuzya’ya ihtiyacı vardır. Gagavuzcanın çocuklara öğretildiği, kültürün korunduğu, özerk kurumların işlediği, bölgesel yönetimin kendi yetkilerini etkili biçimde kullanabildiği ve bölge halkının kendi ülkesinde bir geleceği olduğunu hissettiği bir Gagavuzya’ya. Ancak bu modelin işleyebilmesi için özerk yönetimin demokratik ve şeffaf  olması, siyasi gruplar ya da dış çıkar çevreleri tarafından ele geçirilmeye karşı dirençli olması gerekir.

Bu bakımdan bugün asıl mesele, “Kişinev” ile “Gagavuzya” arasında bir tercih yapmak değildir. Asıl mesele, Moldova Cumhuriyeti’nin bölgesel özerklik ile devletin birliğinin birbirini güçlendirdiği bir model kurmayı başarıp başaramayacağıdır. Bu sorunun yanıtı ne çatışmada ne dış baskılarda ne de kültürel farklılıkların siyasi bir silaha dönüştürülmesinde bulunabilir.

Yanıt ancak işleyen kurumlarda, diyalogda ve Anayasa’ya saygıda bulunabilir.

Gagavuzya’nın özerkliği ortadan kaldırılmamalı, ancak Moldova Cumhuriyeti’nin egemenliği de bölünmemelidir.

Bu iki ilke arasında herhangi bir çelişki yoktur. Aksine bu ilkeler arasındaki denge, Gagavuz özerkliğinin 1994 yılında üzerine inşa edildiği ve gelecekte de varlığını sürdürmesini sağlayabilecek temel dayanağı oluşturmaktadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Boğaz el değiştirdi: Kızıldeniz nasıl çöktü de İran’ın lehine döndü?

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Abu Dabi ile Tel Aviv, Babülmendep’i ve Afrika Boynuzu’nu denetim altına almak için yıllarca tahkimat yaptı. Bu stratejik geçit şimdiyse planın tam da dışarıda bırakmayı hedeflediği aktörün eline geçti; baskı altında tuttuğu devletlerse bu kurguya karşı birbiriyle kenetlendi.

On yıl boyunca Kızıldeniz’in güney girişleri tek bir varsayım etrafında şekillendi: Bu sularda söz sahibi olan devletlerin, hazinesi en derin ve Washington’la bağları en sıkı aktörler olduğu kabulü. Geçtiğimiz eylül ayında bu varsayım çöktü. Husi hareketine bağlı savaşçılar, İran’ın sevk ve idaresinde, Babülmendep’in tam ortasındaki Mayun Adası’nı ele geçirdi; böylece dünya ticaretinin yaklaşık yüzde 12’sinin aktığı boğazın fiili denetimine ulaştı. Bu geçidi elde tutmak için gereken mimariyi kurmaya sekiz yılını harcayan güç, yani Birleşik Arap Emirlikleri, sahilde artık direnecek durumda değildi.

Körfez basını bu gelişmeyi, İran’ın Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı açtığı yeni bir cephe olarak okuyor. Gerçekten de öyle. Ancak bu tablo aynı zamanda, Abu Dabi ile Tel Aviv’in Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu boyunca güttüğü kurgunun vaat ettiğinin tam aksine sonuçlandığını gösteren bugüne kadarki en somut işaret; zira artık bölgede şartları belirleyenler, vadesi dolan bir düzenin güvencelerine değil, kendi ulusal çıkarlarına göre hareket eden aktörler.

BAE doktrini

Yaşanan çöküşü yalnızca bir Körfez çekişmesi olarak görmek, arkasındaki yöntemi gözden kaçırmak demektir. Arap ayaklanmalarının ardından gelen karşı devrimci dalgadan bu yana Abu Dabi, üç ayrı sahada tutarlı bir strateji izledi. Libya’da, Trablus’taki uluslararası alanda tanınan hükümete karşı Halife Hafter’i destekledi; Türkiye ise karşı tarafın başlıca dış hamisi konumuna gelerek iki proje arasındaki en sert ilk çatışmayı burada yaşadı. Yemen’de, sözde meşruiyetini yeniden kurmak için savaşa dahil olduğu hükümete karşı Güney Geçiş Konseyi’ni inşa edip silahlandırdı; lider kadrosu Türkiye’ye sığınan, Müslüman Kardeşler bağlantılı Yemenli Islah Partisi’nin kökünü kazımaya çalıştı. Afrika Boynuzu’nda ise Mogadişu’daki federal merkez yerine Somaliland’ı ve diğer yerel yönetimleri palazlandırdı. İtalyan kaynaklı bir analizin de ortaya koyduğu üzere, bu siyasetin ortak paydası şuydu: BAE, hem rakiplerini zayıflatmasına hem de deniz gücüne dayanak noktaları devşirmesine imkân tanıdığı için ulus-altı vekilleri yeğliyordu. Bu iki hedef birbirini besledi. Merkezi hükümetin altını oyan her vekil yapı; beraberinde bir liman, bir iniş pisti ya da bir ada getirdi; böylelikle BAE’nin vekiller haritası zamanla BAE üslerinin haritasına dönüştü.

Bahsi geçen rakipler kayıtlarda açıkça yer alıyor. 2011 sonrasında kurulan Suudi-BAE ekseni kendini İran, Katar, Müslüman Kardeşler ve Türkiye karşıtlığı üzerinden tanımladı; Riyad ile Abu Dabi yıllarca bu dört unsura karşı ortak hareket etti. Türkiye ise bu doktrini doğrudan hedef tahtasında kalarak tecrübe etti. Ankara, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik 2016 darbe girişimini BAE’nin finanse ettiğini öne sürdü; ancak daha sonra, Körfez’le ilişkileri onarma yoluna gittiğinde kendi topraklarındaki Islah mensuplarının faaliyetlerini sınırlandırdı. Ankara ile Riyad’ı Abu Dabi’den ayıran şey yalnızca taktiksel tercihler değil. Türkiye de Suudi Arabistan da, aralarındaki diğer görüş ayrılıkları ne olursa olsun, istikrarlı bir düzenin temelini güçlü merkezi devletlerde görürken; Emirlik yaklaşımı ısrarla bu devletlerin içini boşaltan aktörleri kayırdı. İşte Kızıldeniz, bu ayrışmanın derin bir fay hattına dönüştüğü yer oldu.

Denizdeki kurgu

Projenin deniz ayağı hiçbir zaman gizlenmedi. Abu Dabi, 2018’den itibaren Aden Körfezi çevresinde bir analizin ifadesiyle üsler çemberi kurdu: Kimi değerlendirmelere göre neredeyse denizaşırı bir vilayet gibi yönetilen Sokotra; daha küçük Abdülkuri ve Samhah adalarındaki iniş pistleri; bizzat Mayun Adası’ndaki bir üs; Afrika kıyısında ise Somaliland’daki Berbera ve Puntland’daki Bosaso. İlan edilen amaç suları gözetlemek ve Husilere giden İran silahlarını engellemekti. İsrail’in stratejisi de aynı haritada kesişti. Middle East Monitor’a dayandırılan haberlere göre İsrail, Yemen’i ve Babülmendep’i gözetlemek amacıyla Somaliland’da bir üs kurmayı uzun süredir hesaba katıyordu; 26 Aralık’ta ise başbakanının İbrahimi Anlaşmalarına bağladığı bir söylemle, bu ayrılıkçı cumhuriyeti resmen tanıyan ilk devlet oldu.

Afrika Boynuzu bölünüyor

Ankara açısından bu tanıma kararı doğrudan bir meydan okumaydı. Türkiye, 2011’den bu yana Somali’yi Afrika politikasının temel direklerinden biri olarak gördü. Mogadişu’da en büyük denizaşırı askeri tesisi olan TURKSOM üssünü işletiyor, Somali güçlerini eğitiyor ve Somaliland’ın ayrılmasına karşı Somali’nin birliğinin garantörü olarak konumlanıyor. Bölge analistlerine göre İsrail’in bu hamlesi, ülkeyi Türkiye ile doğrudan bir çatışma rotasına soktu. Cumhurbaşkanı Erdoğan tanıma kararını gayrimeşru ve kabul edilemez olarak niteledi; Arap ve İslam ülkelerini bu adıma karşı harekete geçirmek üzere inisiyatif alarak şubat ayı başlarında Suudi Veliaht Prensi ile ortak bir bildiri yayımladı.

Mısır ise farklı bir yoldan geçerek aynı noktaya vardı. Kahire, Babülmendep’i Süveyş Kanalı’nın stratejik bir uzantısı sayıyor; nitekim kanal gelirleri buradan geçen trafiğe bağlı olduğu için üst düzey bir Mısırlı stratejist, boğazın güvenliğini bir ulusal güvenlik önceliği olarak nitelemişti. Etiyopya, Ocak 2024’te deniz üssü kurmak amacıyla Somaliland ile bir kıyı şeridi kiralama mutabakatı imzaladığında Mısır bunu, Afrika Boynuzu’nun kendi aleyhine yeniden kurgulanması girişimi olarak değerlendirdi. Ardından Ağustos 2024’te Mogadişu ile bir savunma paktı imzalayıp asker ve mühimmat sevkine başladı; hazırlanan planlar Somali’ye on bin kadar askeri personelin gönderilmesini öngörüyordu. Kahire’nin menfaati kanalla da sınırlı değil. Büyük Etiyopya Rönesans Barajı konusunda Etiyopya ile yaşadığı uzun süreli ihtilaf, Kahire’ye Afrika Boynuzu’nu kendi su güvenliğinin bir parçası olarak görmeyi öğretti; Somaliland meselesi de doğrudan bu köklü tedirginliğin içine oturdu.

Başkentlerdeki tutum baştan sona tutarlıydı. BAE, Somaliland’ı ve devlet-altı yönetimleri beslerken; Mısır, Türkiye ve Suudi Arabistan tüm ağırlığını Somali’nin federal hükümetinin arkasına koydu. İsrail’in kendi topraklarında üs kurma niyetinde olduğu uyarısını yapan Mogadişu; Katar’la ve Suudi Arabistan’la savunma anlaşmaları imzaladı, cumhurbaşkanı da bir İsrail üssüne asla izin verilmeyeceğini söyledi. Elliden fazla devlet tanıma kararını kınarken Afrika Birliği ile Avrupa Birliği Somali’nin toprak bütünlüğünü yeniden teyit etti. Düşük maliyetli bir tutunma noktası diye pazarlanan hamle; Kahire’den başlayıp Riyad ve Doha üzerinden Ankara’ya uzanan ve tam da tasarımın aşındırmayı hedeflediği merkezi devletin arkasında duran bir karşı cepheyi pekiştirdi.

Yemen’deki çöküş

Yemen kıyısında ise kurgu çok daha hızlı dağıldı. Aralık ayında, BAE destekli Güney Geçiş Konseyi, Suudi Arabistan’ın güney sınırı boyunca uzanan Hadramut ve El-Mehra vilayetlerine doğru ilerledi. Riyad bu hamleyi, sınırında ayrılıkçı bir devleti tamamlama girişimi olarak gördü ve 30 Aralık’ta Mukelle Limanı’nı bombalayarak koalisyonun ifadesiyle Fuceyre’den getirilen BAE menşeli bir silah sevkiyatını vurdu. Uluslararası alanda tanınan hükümet, BAE’ye çekilmesi için 24 saat süre tanıdı; Abu Dabi de bu çağrıya uydu. Yaklaşık sekiz gün içinde, inşası sekiz yıl süren Sokotra, Mayun ve kıyı karakollarını kaybetti; çekilirken adalardaki kendi altyapısını da söktü. Koalisyon sözcüsü daha sonra Abu Dabi’yi, GGK liderini deniz yoluyla Berbera’ya, oradan da Emirlikler’e kaçırmak üzere gizli bir operasyon yürütmekle suçladı; BAE bu iddiaya yanıt vermedi. 9 Ocak’a gelindiğinde konsey kendini feshetmişti.

İki Körfez başkenti arasındaki kopuş, kişisel olmaktan ziyade stratejik bir nitelik taşıyordu; Husi karşıtı cepheyi hem asli finansöründen hem de sırtını dayadığı kıyı mevzilerinden yoksun bıraktı. Bu boşluğun doğurduğu sonuçların sahaya yansıması ise birkaç ay sürdü.

Boğaz el değiştiriyor

Zamanlama belirleyiciydi. İran, şubat sonundan beri Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’le savaş halindeydi ve Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiği zaten aksamıştı. Dünyanın en büyük petrol ihracatçısı Suudi Arabistan, ham petrolünün önemli bir kısmını Kızıldeniz’e yönlendirmişti; bu durum, Yemen sahilinin savunmasız kaldığı tam o anda, güzergâhın uç noktasının değerini daha da artırdı. Husiler yaz boyunca ilerleyip eylül ayında sahili bütünüyle kontrol altına aldı. BAE’nin aylar önce terk ettiği topraklarda; ayın onunda Muha’yı, ertesi gün Perim’i, on ikisinde boğazı, bir hafta içinde de Haniş adalarını ele geçirdiler. Geri çekilmek zorunda kalan kıyı güçleri, Körfez’deki kopuşun sahipsiz bıraktığı parçalanmış cephenin unsuru olan Ulusal Direniş Cephesi’ne bağlı birliklerdi.

Harekâtın Husilere olduğu kadar İran’a da hizmet ettiği ciddi bir tartışma konusu değil. Savaş Çalışmaları Enstitüsü (ISW), sahadaki Devrim Muhafızları unsurlarından bahseden ABD’li yetkililere dayanarak bu ilerleyişin İran’ın hedeflerine alan açtığını değerlendirdi. Abu Dabi sermayeli The National gazetesi, Kudüs Gücü komutanı Abdurrıza Şehlai’nin operasyonları bizzat yönettiğini ve Tahran’dan kalkan bir uçakla savaşçıların bölgeye ulaştığını yazdı. Enstitünün değerlendirmesine göre İran’ın amacı, Hürmüz’de takındığı tutuma benzer şekilde Husileri Babülmendep’ten geçişin garantörü konumuna yerleştirmek. Ancak BAE basınının, Abu Dabi’nin geri çekilmesiyle oluşan boşluğu örtbas edip İran’ın rolünü öne çıkarmakta bariz bir çıkarı bulunduğundan, bu haberlerin kaynağını ayrı bir ihtiyat payıyla ele almak gerekiyor.

Coğrafi tablo bu durumu daha da pekiştiriyor. Husilerin ilerleyişi, hareketi Kızıldeniz’deki en yoğun yabancı askeri varlığa ev sahipliği yapan ve karşı kıyıda Amerikan, Fransız, Çin ve diğer üsleri barındıran Cibuti’nin yirmi mil yakınına kadar taşıdı. Bu askeri gücün hiçbiri boğazın ortasındaki adayı tutmak için harekete geçmedi. Riyad açısından sonuçlar somut verilerle ölçülebiliyor: Husiler diğer gemilerin geçişine izin verirken Suudi deniz taşımacılığına ambargo uyguladığını duyurdu ve boğazdan yapılan Suudi ham petrol sevkiyatı iki hafta içinde üçte birden fazla düştü. Analistler, dünya konteyner trafiğinin yaklaşık dörtte birini taşıyan bir su yolunun tamamen kapanmasının, küresel petrol ve gaz arzının da benzer bir oranını riske atacağını hesaplıyor. İran’ın müttefikleri artık Babülmendep’in Yemen kıyısını tutuyor; BAE ve ortakları ise Berbera ve Bosaso ile Afrika kıyısını elinde bulunduruyor. Bu dar boğaz, fiiliyatta iki rakip kamp arasında bölünmüş durumda.

Ankara tablodan ne okuyor?

Bölgede çıkarılan ders gayet açık: Devletlerin parçalanması ve kıyı şeritlerinin satın alınması üzerine kurulu, Amerikan güvencelerinin süreceği varsayımına dayanan bir düzenin arka çıktığı strateji; baş mimarını hedeflediği kazanımlardan mahrum bıraktığı gibi, baskı altına aldığı devletleri de ortak bir cephede birleştirdi. Bu durumun Ankara’dan nasıl göründüğüne dair en net tespit Harici’nin kendi sayfalarında yer aldı; eski İsrailli müzakereci Daniel Levy, İsrail’in bölgesel üstünlük vizyonunun çevre devletlerin zayıflatılıp çökertilmesine dayandığını belirtti ve İsrailli yetkililerin vaktiyle İran için kullandığı kavramlarla bugün Türkiye’yi andığını ifade etti. Levy, devletlerin çöküşünde İsrail’in ne tek ne de her zaman başlıca fail olduğunu özenle eklemişti; bu şerhi akılda tutmakta fayda var. Türkiye’nin doğrudan hedef seçildiği iddiası, ilgili bir tarafça öne sürülen ve Ankara’nın kendi amaçlarına hizmet eden bir niteleme niteliği taşıyor; dolayısıyla bu çerçevede tartılması gerekir.

Nitelemelerden bağımsız olan yalın gerçek ise geride kalan yılın bilançosu. Devlet-altı vekilleri merkezi otoritelere karşı destekleme doktrini Yemen’de ve Afrika Boynuzu’nda en uç sınırına ulaştı ve ardından kırıldı. Parçalanması öngörülen devletler Kahire’den Ankara’ya birbirine daha da yakınlaştı. Üsler çemberini kuran güç, bir hafta içinde bunun yarısını kaybetti. Ve tüm bu girişimin merkezindeki geçit, kurgunun tam da dışarıda bırakmak için inşa edildiği aktörün eline geçti. Güvenliğin Washington ve ortaklarıyla aynı hizada durmaktan geçtiği telkiniyle uzun yıllar yaşayan bir coğrafyaya bu yıl bambaşka bir ders verdi: Sahada durma iradesinden yoksun bir askeri varlık hiçbir şeyi tayin edemez; boğazı açık tutmayı vadeden düzen ise artık kıyılara hükmedemiyor. Kazançlı çıkanlar, güvenliklerini hiçbir zaman bu vaade bağlamayan güçler oldu; onların bugün yeniden çizdiği harita ise dışarıdan gelecek bir teminata bel bağlamadan Süveyş Kanalı’ndan Aden Körfezi’ne kadar uzanıyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.

Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.

Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye

Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.

Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.

Söz dağarcığı ve ele verdikleri

Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.

Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.

Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok

Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.

En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.

Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu

Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.

Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.

Daralan merkez

Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.

Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English