Görüş
Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5

Yeni kabuğa uygun strateji senaryoları
Öte yandan İran’ın, uzlaşmacı kanat bunu ne çok istiyor olursa olsun, zenginleştirilmiş uranyumu egemenlik alanı dışına çıkarması gerçekçi görünmüyor. Tersine, bu gerekçeyle çeşitli biçimlerde saldırının devam etmesi halinde, halihazırda yüzde 60 olan uranyum zenginleştirme oranını yüzde 90’a çıkartması gayet mümkün. İran parlamentosu güvenlik komisyonu başkanı İbrahim Rezai, 12 Mayıs’ta gayet sarih şekilde, ABD’nin İran’a tekrar saldırması halinde bu amaçla bir parlamento oturumu yapacaklarını söylemişti. 24 Mayıs’ta da, Reuters’e göre bu defa Mücteba Hamaney’in askeri danışmanı Muhsin Rezai şöyle dedi: “Bu eğilimin sürmesi halinde İran’ın stratejik ve mücbir seçeneklerinden biri, karşı taraf için ağır sonuçlar doğuracak olan, NPT’den çıkmaktır.”
Bu durumda ne olacak?
Birinci senaryo. Büyük ve yıkıcı bir saldırı. Sadece İran yönetiminin değil artık konsolide olmuş İran halkının da direncini kırmak için böyle bir saldırının çok büyük, çok yıkıcı ve neredeyse anlık olması gerekli. Eğer yeterince büyük, yeterince yıkıcı ve yeterince anlık olmazsa arkasından gelecek misillemeler ABD’nin Körfez’deki mevcut askeri varlığını ve herhalde Tel Aviv’i de büyük ölçüde yok edebilir. Bu kapsamda bir saldırı bir veya bir dizi taktik ve hatta stratejik nükleer silah kullanmayı içerir. ABD yönetiminin mesihçi ideolojik manyaklığı bunu tamamen ihtimal dışı bırakmıyor; ancak hem böyle bir saldırının ardı sıra oluşacak bulutların komşu ülkelerden başka (onların önemi yok) İsrail’e kadar da ulaşacak olması, hem de ABD ordusunun bunu engellemek için ciddi bir direnç göstereceği ve muhtemelen engelleyeceği kabul edilebilir. Dolayısıyla, bu şimdilik çok küçük bir ihtimal.
İkinci senaryo. Yaklaşan ve pek ümit vaat etmeyen Senato seçimlerinde Hollywood çıkarmasıyla fotoğraf çektirme girişiminde bulunabilirler. Ama filmini çekmek için yeterli süre yok, dolayısıyla başarılı bir fotoğraf verilse bile beklenen siyasi etki çok zayıf olur. Dahası, böyle bir girişimin yeni bir Isfahan faciasıyla sonuçlanması riski de çok büyük.
Üçüncü senaryo. Savaşın ilk iki ayındaki tempoyla devam etmek. En olmayacak senaryo bu, çünkü (her ne kadar finans, gübre, kimyasal, enerji kaynakları yoluyla Avrupalı şeyleri sömürgeleştirme yolunda hatırı sayılır bir ivme sağlıyorsa da) savaş sanayisi bu tempoyu kaldıramıyor, ayrıca ABD her şeye rağmen emperyalist bloktaki belki de tek gerçek demokrasidir ve Senato seçimlerini geçirmek zorunda. Ayrıca çok açık ki doğrudan saldırganlığın devamı halinde İran da misillemelerden geri durmayacaktır, hatta (20 Mayıs’ta Fars’ın Devrim muhafızlarına atıfla yazdığı gibi) savaşı “bölge sınırlarının dışına taşıması” da imkansız değildir.
Dördüncü senaryo. Ablukanın sürmesi. Eğer çatışmayı ABD’nin tek başına veya asli kuvvet olarak sürdürmesine karar verilirse ilk bakışta en az maliyetli senaryo bu, üstelik de çok kârlı; ama zafer getirmiyor ve İran’da uzlaşmacıların iktidardaki gerilemesi ölçüsünde ABD’ye bedeli kaçınılmaz olarak artacak. Abluka İran gemilerine saldırılara, bu saldırılar da İran’ın misillemelerine yol açacak ve Amerikan yönetimi için seçimler öncesi en kaşıntı verici sahneler yeniden yaşanacak, üstelik çatışmanın istikametini tayin etme imkanı şimdi İran’ın elinde olacağı için abluka yüzünden doğacak çatışmaların siyasi sonuçları da daha ağır hissedilecek.
Beşinci senaryo. İran’a karşı zafer kazanamamış olsa bile İran’ın sorunlarını beşinci kol ve vekil veya doğrudan dış saldırganlıklar yoluyla derinleştirmek. Başka deyişle, kabuk değiştirmiş siyasi hedefi zamana yayarken “kestaneleri ateşten alma” işini düşük veya alçak yoğunluklu ama az çok sürekli çatışmalar yoluyla başkalarına havale etmek.
Beşinci senaryoya az sonra tekrar döneceğim. Ancak bütün bu senaryolar içinde İsrail faktörünü gözden kaçırmamak gerek. Epstein koalisyonu İran’ın altyapısını yok ederken İran da amiyane deyişle armut toplamadı; İsrail’e çok ağır bir zarar verdi. İran’ın zararını biliyoruz ama İsrail’inkini bilmiyoruz; çünkü, malum, İran “diktatörlük”, İsrail ise “bölgedeki tek demokrasi”.
Doğrusu, faşist Netanyahu ve avanesinin, İsrail siyasetini daha ne kadar domine edebileceğini bilmiyorum. Savaş İran’dakiyle karşılaştırılınca çok daha zayıfsa bile İsrail toplumunda yeni bir militarist konsolidasyon yaratmış görünüyor; ancak iç siyasetteki gerilimler, şimdi cumhurbaşkanında Herzog’un önünde duran yolsuzluk dosyası üzerinden bu faşist başbakana siyasi baskı imkanını artırıyor.
Bu meseleyi hatırlamak yerinde olacaktır. Kasım ayında ABD başkanı Herzog’a bir mektupla başvuruda bulunup faşist başbakanı “affetmesini” istedi. Herzog buna, mevzuat gereği önce af başvurusunun sunulması gerektiği cevabını verdi. Bunun üzerine Netanyahu, Herzog’a bu dilekçeyi yazdı. Herzog ise dilekçeyi işleme koymayı erteledikçe erteledi (ve bu kuşkusuz Netanyahu’nun boynuna yular takma çabasıydı); 26 Nisan’da ise açıkça, dilekçeyi işleme koymayacağını bildirdi, çünkü Netanyahu önce savcılıkla anlaşma çalışmalıydı, ancak bu yol tükendikten sonra af başvurusu görüşülebilirdi (ve bu da Netanyahu’nun boynuna geçen yuları sıkma çabasıydı).
Faşist başbakan ve avanesi, on yıllardır pekiştirdikleri ideolojik atmosferin de etkisiyle bu güçlükten de sıyrılabilirler, yeni bir savaş için tetiğe basabilirler (nitekim Axios’un birkaç günde bir “İsrail endişeli” haberleri yapması boşuna değil); ama eğer İsrail’de yeni bir savaşın risklerini ölçüp tartan az çok özerk bir yüksek bürokrasi varsa herhalde bundan kaçınacaklardır. ABD’yi kışkırtırken Tel Aviv’de rahat oturmanın mümkün olmadığı da ortaya çıktığına göre, eğer İsrail’de iktidarın bütün bileşenleri İran’a karşı saldırganlığın devamından yanalarsa, Netanyahu tersine ısrar etse bile beşinci senaryoyla yetinmeleri gerekebilir.[1]
Beşinci senaryo
Başkasının eliyle savaş gayet hoş bir seçenek; ancak bütün mesele bu başkasının kim olacağında düğümleniyor. Her ne kadar 16 Mayıs gibi geç bir tarihte bile The Telegraph’a göre ABD yönetiminin BAE’den İran’a karşı savaşta aktif katılım ve Lavan adasını ele geçirmesini istediğine bakılırsa bu konuda yoklamalar devam ediyor, ama bu rolün Körfez monarşilerine düşmesi pek ihtimal dairesinde değil. 40 yıldır savaşın her biçiminde uzmanlaşmış olan İran silahlı kuvvetleri bu kırılgan cüceleri kolaylıkla enterne eder. Kaldı ki bu ülkeler ancak Epstein koalisyonunda tali, büyük ölçüde lojistik müttefikler olarak kalırlar; bu da üçüncü, en olmayacak senaryonun tekrarı anlamına gelir.
Beşinci senaryo bu çerçevede, ABD’nin siyasi açıdan başrol oynamaya devam ederken askeri açıdan tali rol oynaması üzerine kurulur. Yani hem askeri hem siyasi güçlerin sevk ve idaresi ABD tarafından yapılır, ancak ABD kuvvetleri çatışmaya ancak geçici ve sınırlı seviyede (zaman zaman birkaç gemiye el konulması, birkaç seyir füzesi fırlatılması) girer. Bu durumda NATO’nun çatışmaya az çok doğrudan ama sınırlı girmesi de beklenebilir. Bloomberg’in 19 Mayıs’ta, İran eğer temmuz başına kadar Hürmüz üzerindeki “ablukasını” kaldırmazsa NATO’nun “seyrüsefer güvenliğinin sağlanmasına” katılabileceğini yazması, Brüksel’de bu meselenin görüşüldüğünü ve en azından yaklaşım birliğine varıldığına yorulmalı.
Her ne kadar görünüşte kıt zekalı bir kamera manyağını andırsa da Beyaz Saray sözcüsü Anna Kelly’nin 27 Mayıs’ta Semafor’a verdiği mülakat bu açıdan önemli. Kelly, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, Mısır, Pakistan ve Türkiye’nin de İbrahim anlaşmalarına katılmalarının, İran’la olası bir anlaşmanın ön şartlarından olabileceğini söyledi; başka deyişle, eğer İran karşıtı bölgesel cephe genişletilirse (veya pekiştirilirse) bu durumda ABD’nin anlaşması daha kolay olur; ama bölgesel cephe zaten saldırganlığın süreğenleşmesidir.
Eğer öyleyse beşinci senaryo İran’a karşı görece düşük yoğunluklu bölgesel bir savaş ihtimalini dışarıda bırakmıyor demektir. Ancak bu senaryonun temel bileşenleri başka yerde.
Birincisi, Belucistan ve Türkiye (Irak sınırında İran’la ilişkilerini bozmaya niyeti olmayan KYB’nin sıkı kontrolü dikkate alınırsa bu bölge daha küçük ihtimal) üzerinden sızmalarla İran kuvvetlerinin dikkatinin dış saldırganlıktan iç istikrarsızlığa çevrilmesidir. Bunun başarılı olması gerekmez, hatta başarısız ama sürekli bir istikrarsızlık daha çok tercih edilir, çünkü böylece kuvvet, enerji ve iradenin erimesi beklenir. İkincisi, bunlara zaman zaman eşlik edecek, İran’ın misillemelerini göze alan kontrollü füze saldırılarıdır. Üçüncüsü, bir kuzey cephesi açılmasıdır.
Kuzeyden, malum, bu iş için sadece iki seçenek var: Ermenistan ve Azerbaycan. 23 Nisan’da Trump’ın kendi sosyal medya şirketinden yayınlandıktan sonra silindiği iddia edilen sözüm ona Trump’ın Paşinyan’dan İran’a karşı saldırılar için onay aldığını söylediği esrarengiz tweet gerçek değilse bile (Ermenistan hükümeti kısa süre içinde yalanladı) böyle bir sahte görseli üretenler her kimse, herhalde Ermenistan’ın bir potansiyel tehdit oluşturulabileceğini düşünüyor ve, ya bunu teşvik ya da gerçekleşmeden baltalama amacı güdüyorlardı. Her iki durumda da hiç haksız sayılmazlar — Ermenistan hükümetinin “Trump barış yolu” iştahı ve ucuz efelenmelerle süslediği Avrasya Ekonomik Birliği’nden çıkıp AB’ye girme hayalleri (Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olacağı kesin hayaller) orada sağlam bir işbirlikçi damar olduğunu gösteriyor.
İkinci seçenek, Azerbaycan’dır.
“Uçurumun eşiğinde” üçüncü bölümü yazarken Azerbaycan’ın İran’a karşı olası bir saldırganlık içinde yer alma ihtimalini etraflıca değerlendirmiş, böyle bir saldırganlığın Şuşa beyannamesi yüzünden Türkiye için de sonuçlar doğurabileceğini vurgulamış ve şöyle demiştim: “Büyük Azerbaycan hayali, hiçbir tarihi temeli olmamaktan başka, bugünün dünyasında toy bir romantizm olmak şöyle dursun ancak eskilerin deyimiyle resm-i necis olabilir.”
Böyle bir tehlikenin önündeki tek iç engel, şimdilik, Aliyev rejiminin pragmatizmidir. Doğrusu ihtirasları ve hırsı bu kadar yüksek bir rejimi, ona içkin pragmatizmin bile ne kadar sınırlayabileceğinden emin değilim. Dolayısıyla, eğer Aliyev rejimini dizginleyecek bir şey varsa bu dışarıda aranmalıdır.
Normal şartlarda olası dış engellerin başında Rusya geliyordu. Ancak onun da bu kapasitesi en azından ikinci Karabağ savaşının ardından, 2021’den bu yana büyük ölçüde zayıfladı; geçen yılki diaspora olaylarının ve Azerbaycan’ın gözaltı ve tutuklamalarla misillemelerinin ardından neredeyse tamamen kaybetti. Müdahale imkanlarındaki bu daralmanın, Rusya karşıtı oryantasyonunu her geçen gün pekiştiren Azerbaycan yönetimindeki son pragmatist aklıselim kırıntılarını da silip süpürmesi benim için hiç şaşırtıcı olmaz.
Bu durumda Azerbaycan’ı dizginleyebilecek tek güç belki de Çin’dir.
Bu yazı dizisinin ilk bölümünde Çin’in İran’a sunabileceği en ciddi (belki de tek) desteğin, son bölümde ele alacağım 5’inci senaryo kapsamında olabileceğini yazmıştım. Şimdi oraya gelmiş bulunuyoruz.
Svobodnaya Pressa, Rusya Federasyonu Komünist Partisi’ne yakın bir yayın organıdır. 17 Mayıs’ta burada, müstear isim olduğu çok açık bir “Aleks Ksendz” imzasıyla şu başlığı taşıyan bir yazı yayınlandı: “Baku uçurumun kıyısında: İran’la savaş Azerbaycan’ın sonu olur”. Yazının gerçek sahibi belirsiz; belki Komintern dönemi alışkanlığıyla Rusça müstear isim kullanan Çinli bir siyasetçidir; her halükarda yayının Komünist Partisi’yle ilişkisi, İran değil ama Çin merkezli bir görüş olduğunu düşündürüyor.
Yazının spotunda şöyle deniyor: “Rusya ve Çin, İran konusunda tutumlarını belirlediler; Aliyev’den tek istenen, ölümcül bir hata yapmaması.” Yazı, benim de “Uçurumun eşiğinde” önemle vurguladığım, mart ayı başında Nahçıvan’a yapılan dron provokasyonunu hatırlatıyor ve Azerbaycan yönetiminin bu sırada “herhangi bir bahaneyle savaşa girmek için büyük bir kararlılık gösterdiğini”, ancak İran yönetiminin ateşi söndüremese bile yayılmasını engellemek için “muazzam diplomatik kaynakları seferber ettiğini” ve bu “asgari programa” erişmeyi şimdilik başardığını söylüyor. Yazıya göre İran parlamentosunda “kuzeybatıdan, yani Azerbaycan-Türkiye tandeminden” gelebilecek olası bir saldırı riskinin üstü örtülmeden tartışılmakta olduğu vurgulanıyor. “İkinci cephenin ortaya çıkmasından en çok faydalanacak olan, bu çatışmaya bataklığa saplanır gibi saplanmış durumdaki ABD, ateşe benzin döküyor.” Yazara göre ABD “her iki ülke için de baş belası olan” Ermenistan’la ilgili vaatlerde bulunuyor. Ancak Azerbaycan yöneticileri kuşkudalar, “Amerikan vaatleri ile Çin parası arasında bir tercih yapmak zorundalar” ve bu para, Azerbaycan’da da büyük yatırımlarda bulunuyor. Oysa: “Çinli şirketler savaş bölgelerinde çalışmaktan hoşlanmaz; siyasetçiler de başkalarının savaşları yüzünden milyarlarca dolarlık sözleşmeleri kaybetmek istemez.” Yazı, bundan başka, Rusya ve İran arasında bu yılın başında imzalanan 55 milyar metreküp taşıma kapasiteli doğalgaz boru hattının da Azerbaycan yönetimini cezbetmesi gerektiğini, ikinci cephe açılırsa bu bedavadan transit gelirinin elinden kayacağını ve bu sayede “bölgesel nüfuzunu güçlendirme fırsatını” kaçıracağını hatırlatıyor.
Bu yazı dizisini daha da uzatmak pahasına, Svobodnaya Pressa’nın makalesinden şu satırları da aktarmak gerek:
“Eğer Azerbaycan askerleri Kuzey İran dağlarında yakıtsız ve mühimmatsız şekilde, İran toprakları üzerinden geçen tüm yolların kapanması nedeniyle lojistik destekten yoksun kalmış olarak tuzağa düşerlerse; Tahran’ın nüfuz ağlarına sahip olduğu İran’daki Azerbaycanlılarla çatışmalar başlarsa; Amerikan birlikleri Zagros Dağları’nın tozlu geçitlerinde yürümek yerine Basra körfezindeki uçak gemilerinde dolaşmaya devam edecektir. … Baku’nun önünde hem mecazi hem de gerçek anlamda tek bir adım kalmıştır… Ya Çin ve Rusya ile güvenin yeniden tesis edilmesini sağlayacak ya da Azerbaycan ekonomisini ve siyasi istikrarını dibi görünmeyen bir uçuruma sürükleyecektir. Üçüncü bir yol yoktur. Bulabildiği her şeyden fayda sağlamayı en iyi öğrenmiş ülke olan Çin için İran, petrol, doğalgaz, tedarik güvenliği ve milyarlarca dolarlık yatırımlar anlamına gelmektedir. Diplomatik stratejisini karşılıklı sadakat ilkesine dayandıran Rusya için ise Azerbaycan önemli bir ortaktır; ancak güvenilirliğini kanıtlamış bir müttefik olan İran’la ilişkilerini feda edecek kadar önemli değildir.”
Onurlu bir halkın geleceği
İran’a geri dönelim. Her halükarda İran, üstelik yönetimdeki bölünmeye rağmen (veya belki bu sayede demek gerek) milli birliğini güçlendirmeyi, ilk defa kitlelerle arasında gerçek anlamda siyasi bir konsolidasyon kurmayı, böylece Epstein koalisyonunun saldırganlığının karşısına dikilmeyi ve onu, siyasi hedeflerini ve askeri stratejisini gözden geçirip eski ve alışıldık numaralara dönmek zorunda bırakmayı başardı.
Savaş bitmedi, dolayısıyla bir zaferden söz edilemez; direnişteki kayıpların hatırası kuru bir nostalji olarak kalırsa ve İran kendi sosyal ve ekonomik sorunlarını çözemezse bu hatıralar masalsı bir geçmişten farksız hale gelecek, İran devleti koşar adım yeniden sömürgeleşme sürecine girecek. Bunu durdurup sorunlarını çözmeyi başarmak mümkün mü, bilmiyorum; ama bu güçlü ve dirençli halkın onurlu varlığını koruması belki de sadece buna bağlıdır.
[1] Bu yazı artık tamamlandıktan sonra, 2 Haziran’da, ABD’nin narsist ve başkanının İsrail’in faşist başbakanıyla telefon görüşmesinde Lübnan’a İsrail saldırılarının devam etmesinden ötürü ağzına geleni söylediği haberleri düştü. The Telegraph’tan çevirmeden aktarıyorum: “You’re f***ing crazy. You’d be in prison if it weren’t for me… I’m saving your ass. Everybody hates you now. Everybody hates Israel because of this.” “I’m ****. What the f*** are you doing?”
Görüş
Mar-A-Lago’da ‘Mavi Dalga’ Korkusu: Ara Seçim ABD’ye Neler Getirecek?

ABD, İran Savaşı’nın gölgesinde ara seçimlere gidiyor. Amerikan medyası Trump’ın ara seçim sonrası İran’a nükleer silah kullanıp kullanmayacağını tartışa dursun Mar-A-Lago’da daha gerçekçi bir gerilim var; mavi dalga.
Eğer Trump yönetimi sadece Temsilciler Meclisi’ni kaptırarak geceyi kapatabilirlerse eminim Trump bunu bir galibiyet olarak tanıtacaktır. Kısmen de öyle denebilir… Ekonomik sorunlar, petrol ve elektrik fiyatları, savaşlarla ilgili tutulmayan sözler derken bu kadar şikayetin olduğu bir ortamda muharebeden sırtında senatoyla dönebilirse kimse Trump’a kaybetti demez herhalde. Zaten yönetimdeki partinin ara seçimde kongrenin bir kanadını yitirmesi pek olağandışı bir durum sayılmaz.
Beklentiler uzun bir süre senatonun ya kırmızı kalacağını ya da bıçak sırtı bir sonuç geleceğini gösterse de son bir ayda vaziyet Trump yönetimi için daha da negatife döndü. Anketlere göre Senato yarışındaki başa baş eyaletlerin tamamında Demokratlar önde götürüyor.
İşin matematiğini biraz anlatayım;
Mevcut durumda Cumhuriyetçilerin Senato’da 53’e 47’lik bir üstünlüğü var. Demokratlar bu akşam hiç eyalet kaybetmeden 3 eyaleti kazanmaları durumunda 50-50 bir eşitlik oluyor ve bu başkan yardımcısının oyuyla bozulabiliyor. Yani Demokratlar 4 eyaleti maviye çevirmek zorundalar. Bu seçim için Alaska, Kansas, Iowa, Maine, Ohio, Texas, Michigan ve North Carolina savaş alanı eyaletler olarak gösterilebilir. Özellikle Iowa ve Kansas’da yarışın çetin geçmesi muhtemel. Teksas’ta 1988’den bu yana, Kansas’ta ise 1932’den bu yana Demokrat bir senatör seçilmediğini belirtmekte fayda var.
Anketler yanılacak mı?
Anketlerin başarısı ABD’de seçimden seçime çok fark ediyor. Mesela 2024 seçimlerinde tahminler aşağı yukarı doğru çıkmıştı. Yine de 2024’te bile Cumhuriyetçilerin oyları sonuçtan biraz eksik gösterildi. Bunu illa ki art niyet olarak da görmemek lazım. Cumhuriyetçiler genelde kırsalda güçlüyken kentli olanları liberal ortamlarda kendilerini gizlemeyi tercih ediyor. Bu da anketçilerin işlerini zorlaştırıyor.
Anketlerin her şeye rağmen Demokratlar adına biraz iyimser olması söz konusu. Ancak yine de ara seçimlerde pusulada Trump’ın adının olmaması cumhuriyetçi kitleleri hareketsiz bırakıyor. Kırmızı dalganın beklendiği 2022 ara seçimlerinde bu gerçekleşmeyince Trump’ın havasının söndüğü iddia edilmiş, yeni bir lider arayışına bile girilmişti. Bu akşam da Cumhuriyetçilerin katılımı tahminlerin altında kalabilir.
2028’e giden yol
Bu arada seçimlerin kongreyi belirlemenin ötesinde önemli bir görevi daha var; iki parti için de 2028’e giden yolu belirleyecek. Demokrat Parti, her ne kadar Trump’ın hatalarından ötürü ilgi çekmeye başlamış olsa da büyük sorunlarla uğraşıyor. Partide hem bir liderlik hem de ideolojik bir boşluk söz konusu.
2024 hezimeti sonrası Chuck Schumer, Kamala Harris ya da Clintonlar gibi merkez Demokratlara tepki büyürken ilerici solda yeni bir damar ortaya çıktı. Başını önce New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin, sonraysa Michigan’daki Senato adayı Abdul El Sayed’in çektiği 2026 model sol hareket, öncekine nazaran kimlik siyasetini daha az konuşuyor ve Cumhuriyetçileri zayıf noktalarından vuruyor; ekonomi ve İsrail.
2026 ara seçimlerinin en belirleyici faktörleri de bu iki tartışma konusu. İran Savaşı’na bağlı petrol fiyatları, Rusya – Ukrayna Savaşı’na bağlı Diesel fiyatları ve yapay zeka patlaması sonrası giderek büyüyen data centerların aşırı elektrik tüketimine bağlı olarak bir elektrik faturası krizi sandık başına gidecek Amerikalıların canını sıkıyor.
Birinci Trump döneminde ilk yıllarda iyi giden ekonomi pandemi sonrası tepe taklak olmuş ve bu Trump’a seçime mal olmuştu. Şimdi ise Trump, kendinden bağımsız gelişen krizlerden değil, kendi başarısızlığından ötürü sorumlu tutuluyor. İran Savaşı’nı kendi başlattı. Ukrayna konusunda verdiği barış sözünü tutamadı.
El Sayed ve ilerici solcular, kamuoyu önüne yaşam pahalılığıyla mücadele ve İsrail’e desteğin kesilmesi sözüyle çıktılar. Bu da genel toplumda karşılık buldu. Ancak her seçimde olduğu gibi önemli olan savaş alanı eyaletlerindeki bağımsızlar.
İsrail meselesi
Demokrat Parti’nin ana aksı, partinin İsrail’den uzaklaşmasından rahatsız. Partinin lideri olarak adlandırabileceğimiz Chuck Schumer, “benim görevim solcuları İsrail’in yanında tutmak” bile demişti.
Ancak merkez Demokratlar, son dönemki başarısızlıklarından ötürü ilerici solculara savaş açmaktan şimdilik imtina ediyorlar. Eski zamanlarda Bernie Sanders’a uyguladıkları baskı ve umursamaz tavırlar artık tabanda tolere edilebilecek gibi gözükmüyor.
Tabii arada aykırı sesler yok değil. Mesela Michigan’ın Demokrat Temsilciler Meclisi üyesi Haley Stevens, seçime yalnızca günler kala dayanamadı ve Sayed’den desteği çekmesi yetmezmiş gibi Cumhuriyetçi rakibi Mike Rogers’a destek açıkladı!
Stevens, partisinde ciddi şekilde kınanırken kararını “Sayed’in onu kampanyaya dahil etmemesine” bağlamıştı. Stevens’a yakın olanlar kendisi Yahudi olmasa da öyle olan nişanlısı tarafından baskı altına alındığını bile iddia ettiler.
O ve Pensilvanya senatörü John Fetterman gibi radikal siyonistler parti içi değişime direnmeye çalışıyorlar.
Bu seçimin önemli bir sonucu da “Woke 2.0” olarak da tanımlanan bu yeni ilerici sol akımın kaderi olacak. El Sayed, zaten Demokratlardaki bir koltuğu savunmaya çalışıyor. Anketlerde durumu iyi gözüküyor. Ancak bir sürpriz olur ve kaybederse Demokratların Senato hayali mucizelere kalır ve ötesinde ilerici solcuların parti içindeki momentumu bir anda yok olabilir. Neticede El Sayed’le birlikte büyük kentler dışında bu yeni ilerici sol ilk kez bir imtihan görmüş olacak.
Rubio bekliyor
Bu seçim Trump kabinesinde devam eden sessiz yarış içinde önemli bir anlam taşıyor. Eğer Cumhuriyetçiler bir hezimet yaşarsa 2028 adaylığı için mücadele eden Rubio ve J.D Vance eskisi kadar istekli olmayabilir. Toplumda başarısız kabul edilecek bir Trump döneminin sorumluluğuyla seçime girmek büyük risk olacaktır. Bu durum Biden’ın hatalarını üstlenmiş Kamala Harris’e yenilgi getirdi. Rubio ise kaybedeceği yarışlardan kaçınan bir siyasetçi. Müesses nizamda pek sevilmesinden kaynaklı doğru zamanı bekleyebilir.
Ancak J.D Vance, kariyer basamaklarını Başkan Yardımcısı olarak birden atlamış oldu. Peter Thiel ve çevresinde sevilse de partinin üst kademelerinde o kadar karşılığı yok. Başkan Yardımcısı olduğu için teamül gereği adaylığı parti genelinde tolere edilecektir. Bu yüzden Vance’in her şeye rağmen en büyük şansı 2028.
Topal Ördek
Özetle; ara seçimlerde durum Cumhuriyetçiler için kötü olsa da Demokratlar için de pek iyi değil. 2024’ten beri üzerlerinde bir ölü toprağı var. Pek bir argüman üretmiyorlar. Eskisi gibi Trump’a ses bile çıkarmıyorlar. Parti içindeki merkezci / ilerici solcu bölünmesi belki Cumhuriyetçiler içindeki gürültüden bile fazla olabilir. Trump da kampanyası boyunca bunun üzerine oynadı. Muhafazakar medya ve siyasetçilerin tamamı El Sayed’i Müslümanlığı ve tartışmalı Türk yayıncı Hasan Piker’le yakınlığından dolayı hedef almaktan sakınmadılar.
Eğer Trump bu gece gerçekten bir hezimet yaşarsa Ocak’tan sonra kurulacak yeni kongreyle birlikte uluslararası kararlarda hareket kabiliyeti kısıtlanmış olacak. İran Savaşı’yla ilgili yorum yapmak için ise hala erken. Hem İsrail’de hem de ABD’de ortaya çıkacak politik görüntü savaşın gidişatını da doğrudan etkiler.
Yani sonuç olarak; savaşın kaderi de bu akşam Florida’ya vurabilecek mavi dalgaya bağlı…
Görüş
Gagavuzya’da enerji ve seçim siyaseti: Türkiye’nin imajı üzerinden Rus gazı vaadi

Dr. Violeta Stratan İlbasmış, öğretim görevlisi
Gagavuzya’da 15 Kasım 2026’da yapılması planlanan başkanlık seçimlerine birkaç hafta kala, ucuz doğalgaz vaadi bölgedeki siyasi söyleme yeniden dönüyor. Bu kez söz konusu mesaj, Türkiye, TürkAkım doğalgaz boru hattı ve daha avantajlı koşullarda gaz tedarik etme olasılığıyla ilişkilendiriliyor. Ekonomik vaadin ötesinde bu girişim, jeopolitik bir soruyu gündeme getiriyor: Türkiye’nin imajı, Rusya’nın Moldova Cumhuriyeti’ndeki çıkarlarını desteklemek amacıyla nasıl kullanılabilir?
Jeopolitik boyutları olan bir seçim vaadi
Sosyalist Parti’nin desteklediği Gagavuzya başkan adayı Fiodor Gagauz, 21 Ekim’de yaptığı açıklamada, 22–23 Ekim 2026 tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen Verona Avrasya Ekonomik Forumu’na (Verona Eurasian Economic Forum) davet edildiğini duyurdu. Açıklamasına göre oğlu Dmitri Gagauz, etkinliğe katılacaktı ve Türk ortaklarla, TürkAkım boru hattı üzerinden Gagavuzya’ya daha avantajlı koşullarda doğalgaz tedariki için bir kota ayrılması olasılığını görüşecekti.
Bu girişim, Sosyalist Parti Genel Başkanı ve Moldova Cumhuriyeti’nin eski Cumhurbaşkanı İgor Dodon’un, sosyalistlerin daha ucuz doğalgaz konusunda Rusya ile anlaşmaya vardıklarını ve gazın Moldova Cumhuriyeti sınırına kadar taşınmasını sağlayacak bir şirket arandığını açıkladığı bir dönemde gündeme geliyor. Ancak şu ana kadar kamuoyuna yapılan açıklamalarda somut bir sözleşme, gazın nihai fiyatı, taşıma maliyetleri veya fiili tedarik koşulları hakkında yeterli ayrıntı bulunmuyor.
Türkiye: Rus gazına inandırıcılık kazandırabilecek bir imaj
Türkiye, önemli bir bölgesel aktör ve Moldova Cumhuriyeti de dâhil olmak üzere birçok ülkenin ekonomik ortağıdır. Aynı zamanda TürkAkım boru hattı aracılığıyla Rus gazının Karadeniz üzerinden taşınmasında stratejik bir rol oynamaktadır. Bu konum, enerji güzergâhlarına ilişkin görüşmeler için somut ve inandırıcı bir zemin oluşturmaktadır. Ancak siyasi iletişimde Türkiye’nin imajı, yalnızca bir taşıma güzergâhının tanıtılmasının ötesinde bir işlev görebilir.
Ucuz Rus gazı vaadinin Türkiye ile ilişkilendirilmesi, girişimi kamuoyu nezdinde daha ikna edici hâle getirebilir: Rusya uygun fiyatlı bir kaynağın tedarikçisi, Türkiye ise bu kaynağa erişimi kolaylaştırabilecek bölgesel ortak olarak sunulur. Böylece, çok yönlü ekonomik ve diplomatik ilişkilere sahip bir devletin imajı, nihayetinde Rus gazının tercih edilmesini destekleyen siyasi bir mesajın meşrulaştırılmasına katkıda bulunabilir.
Jeopolitik açıdan Rusya, Moldova Cumhuriyeti’ndeki nüfuzunu korumak ve Rus enerji kaynaklarına bağımlılığın ekonomik faydalar sağlayabileceği düşüncesini cazip tutmak istemektedir. Özellikle hayat pahalılığının ve enerji maliyetlerinin önemli kaygılar oluşturduğu bir bölgede, daha düşük fiyat vaatleri bu anlatıyı besleyebilir. Burada, Moldova Cumhuriyeti vatandaşlarının bir metreküp doğalgaz için 26 Moldova leyi, yani yaklaşık 1,30 avro ödediğini belirtmek gerekir.
Mesajın etkisi, ilgili aktörlerin niyetlerinden bağımsız olarak incelenebilir: Türkiye’nin imajı, Rus gazına ilişkin bir teklifi daha inandırıcı kılmak ve Moskova’nın jeopolitik çıkarlarını desteklemek üzere siyasi amaçlarla kullanılabilir.
İlgili bir örnek: 10 leyden doğalgaz vaadi
Ucuz doğalgaz konusu, Gagavuzya’daki siyasi rekabette ilk kez kullanılmıyor. Moldova Cumhuriyeti’ndeki bankacılık dolandırıcılığı davasında 15 yıl hapis cezasına çarptırılan ve hakkındaki hüküm kesinleşen, firari siyasetçi Ilan Șor’un desteklediği Evghenia Guțul, 2023 yılında metreküp başına 10 ley fiyatla doğalgaz sağlama sözü vermişti. Teklif, yerel “NordGaz-Furnizare” şirketi ve aralarında Türkiye merkezli Zen Solar Enerji şirketinin de bulunduğu bir aracılar zinciriyle bağlantılıydı. O dönemde yayımlanan araştırmacı gazetecilik çalışmaları, tedarik modelinin yapısı ve uygulanabilirliği konusunda soru işaretleri ortaya koymuştu. Sonuçta vaat, tüketiciler açısından açıklanan koşullarda ve belirtilen süre içinde hayata geçmedi.
Bu örnek, ucuz doğalgaz konusunun bir seçim aracı olarak ne kadar etkili olabileceğini ve yabancı şirket ya da ortakların isimlerinin bir teklifin etrafında güvenilirlik algısı oluşturulmasına nasıl katkıda bulunabileceğini gösteriyor. Ancak önceki bir tedarik modelinde Türk bir şirketin yer alması, tek başına Türkiye devletinin sürece dâhil olduğunu veya Rusya tarafından yürütülen bir koordinasyon bulunduğunu kanıtlamaz.
Fiyatın ötesinde: Siyasi kazanç kimin?
15 Kasım seçimleri yaklaşırken ucuz doğalgaz vaadi, aynı anda iki düzlemde işlev görebilir. Ekonomik düzlemde seçmenlere daha düşük faturalar beklentisi sunar. Siyasi düzlemde ise bölgenin sorunlarına çözümün, Rusya ile enerji ilişkilerinde ve bu seçeneği uygulanabilir gösteren ortaklıklarda aranması gerektiği düşüncesini güçlendirebilir.
Türkiye’nin adının anılması, bu mesaja önemli bir boyut katmaktadır. Teklif, yalnızca Rus gazıyla bağlantılı bir girişim olarak sunulmak yerine, etkili bir bölgesel devlet ve mevcut bir enerji güzergâhıyla ilişkilendirilmektedir. Böylece Türkiye’nin imajı, Moskova ile enerji bağlarının sürdürülmesini destekleyen söyleme hizmet eden bir vaadin meşrulaştırılmasında rol oynayabilir.
Bununla birlikte TürkAkım boru hattının varlığı, Gagavuzya’nın otomatik olarak ayrıcalıklı bir fiyatla doğalgaza erişebileceği anlamına gelmez. Böyle bir teklif: sözleşmeleri, tedarikçileri, taşıma kapasitesini, düzenleyici çerçeveye uyumu ve nihai maliyet konusunda şeffaflığı gerektirir. Doğrulanabilir belgeler ve açık tedarik koşulları ortaya konulana kadar bu vaat, siyasi bir vaat olarak kalmaktadır.
Asıl mesele, yalnızca Gagavuzya’nın daha ucuz doğalgaz alıp almayacağı değil, bu vaadin nasıl kurgulandığıdır. Bir seçim teklifinin inandırıcılığını artırmak amacıyla Türkiye’nin imajı Rus gazıyla ilişkilendirildiğinde, sağlanabilecek kazanım ekonomik alanı aşabilir ve Rusya’nın Moldova Cumhuriyeti’ndeki jeopolitik çıkarlarının desteklenmesine katkıda bulunabilir.
Görüş
İsrail seçimleri: Direksiyondaki değişebilir ama istikamet aynı

Haider Al-Aila, Abu Al-Amir
İsrail seçimlerini sağ ile sol arasında bir mücadele olarak görenler yanılıyor. Alışılageldik siyasi anlamıyla İsrail solu, sandıkta ağırlığı olan bir güç olmaktan çıkalı çok oldu. Asıl yaşanan, bizzat Siyonist blokun kendi içindeki bir hesaplaşma: Binyamin Netanyahu ve müttefiklerinin temsil ettiği katı dinci ve milliyetçi sağ ile onu tasfiye ederek siyaset sahnesini yeniden kurmak isteyen seküler ve merkez sağ karşı karşıya geliyor.
İsrail sağını yönetme zanaatında yıllar içinde ustalaşan Netanyahu, asıl zaafının yalnızca Likud’un olası yenilgisinde değil, sağ blokun dağılmasında yattığını gayet iyi biliyor. Knesset’e girmek için yüzde 3,25’lik seçim barajının aşılmasını ve hükümet kurmak için 61 sandalyelik çoğunluğu zorunlu kılan İsrail seçim sisteminde, barajın altında kalacak küçük sağ hizipler, blokun iktidar için ihtiyaç duyduğu sandalye sayısını elinden alabilir. Tam da bu nedenle Netanyahu, son haftalarını uç partileri bir araya getirmeye ve sağ oyların bölünmesini önlemeye adadı.
Seçimlerin temel çelişkisi de burada düğümleniyor: Netanyahu’nun cephesi rakiplerine kıyasla ideolojik açıdan çok daha belirgin hatlara sahip olsa da belirgin biçimde daha kırılgan. Milliyetçi, dinci ve Haredi hizipleri aynı çatı altında toplasa da bu gruplar zorunlu askerlik, din-devlet dengesi, yargı yönetimi ve hatta Netanyahu’nun şahsi siyasi istikbali gibi meselelerde derin görüş ayrılıkları yaşıyor.
Buna karşılık, Naftali Bennett ve Yair Lapid’in zayıflayan etkisiyle liderliğin giderek Gadi Eisenkot’a kaydığı muhalif cephe ise yekpare bir ideolojik hareket niteliği taşımıyor. Aksine, öncelikli olarak tek bir amaç etrafında kenetlenen geniş bir koalisyondan ibaret: Netanyahu’yu iktidardan indirmek.
Eisenkot; siyasi merkeze, seküler sağa ve güvenlik meseleleri ile siyasi uzlaşılara dair hâkim Siyonist mutabakattan kopmadan Netanyahu’yu değiştirmek isteyen seçmene hitap etmeye çalışıyor. Nitekim Eisenkot’un kendisi de öngörülebilir gelecekte bağımsız bir Filistin devletinin kurulmasını desteklemiyor.
Günümüz İsrail siyasetinin çıplak gerçeği burada yatıyor: Sandığa giden seçmenler Filistin meselesine dair taban tabana zıt iki vizyon arasında değil, 7 Ekim’in ardından İsrail’i yönetmeye dönük birbiriyle yarışan yaklaşımlar arasında bir tercih yapıyor.
Netanyahu’nun seçmene verdiği mesaj net: Güvenlik, tavizsiz ve özür dilemeyen bir sağ duruş gerektirir. Eisenkot ise farklı bir eleştiri yöneltiyor: Sorun İsrail’in askeri kabiliyetinde değil, bu gücü kötü yöneten ve 7 Ekim saldırılarını engelleyemeyen liderliktedir. Ona göre kurumlara duyulan güveni ve devlet ciddiyetini yeniden tesis etmek için liderliğin değişmesi şart. Böylece 7 Ekim zafiyetlerinin hesabı, Netanyahu’ya karşı yürütülen kampanyanın ana muharebe alanına dönüşüyor.
Ne var ki Eisenkot’un bloku da kendi iç çelişkilerini barındırıyor. Birleşik bir siyasi hareket olmaktan uzak olan bu yapı, uzun vadeli ortak bir gündemden yoksun aktörlerin kurduğu gevşek ve pragmatik bir ittifak görünümünde. Rakamları azami düzeye çıkarmak isteyen bazı muhalefet partileri, boşa gidecek oyları en aza indirmek amacıyla artık oy paylaşımı anlaşmalarını koordine etmeye başladı bile.
Bu dinamik, “Arap ikilemini” de doğrudan öne çıkarıyor.
Yahudi partilerin oluşturduğu iki bloktan biri 61 sandalyelik çoğunluğa ulaşamazsa, Knesset’in Arap üyeleri ya bir hükümet koalisyonuna katılarak ya da dışarıdan destek sunarak dengeleri belirleyecek güce erişebilir. Bu, hafife alınacak bir değişken değil; özellikle önceki seçimlerde genel ortalamanın bir hayli altında kalan Arap yurttaşların katılım oranının yükselmesi, sandalye dağılımını kökten değiştirebilir.
Ancak buradaki derin çelişki şu: Netanyahu karşıtı güçler Arap seçmeni sandığa gidip “demokrasiyi kurtarmaya” çağırırken, Siyonist müesses nizamın geniş kesimleri onları hâlâ meşru bir hükümet ortağı olarak görmeyi reddediyor. Nitekim Netanyahu’yla kıyasıya rekabet eden Bennett, 2021’de bizzat bir Arap partisinin desteğine dayanan hükümetin başında yer almasına rağmen, yalnızca Siyonist partilerden oluşan bir koalisyon şartını açıkça dile getirdi.
Dolayısıyla Eisenkot cephesi hükümet kurabilmek için Arap desteğine muhtaç kalırsa, elde edeceği seçim zaferi siyasi bir riyakârlıkla gölgelenebilir: Netanyahu devrilir, fakat Arap vekiller (örneğin Mansur Abbas’ın bloku) devlet politikalarını şekillendiren gerçek ortaklar olmak yerine yeniden salt aritmetik bir kaldıraca indirgenir.
Filistinliler açısından, Netanyahu’nun devrilmesinin İsrail sağının sonu veya İsrail barış cephesinin yeniden dirilişi anlamına geldiği yanılgısına kapılmamak hayati önem taşıyor. Filistin meselesi, İsrail başbakanının adından çok daha derinde duruyor.
Netanyahu koltuğunu kaybedebilir, Eisenkot yükselebilir, Bennett dönebilir ve farklı yüzlerden müteşekkil yeni bir kabine kurulabilir. Ancak İsrail toplumundaki hâkim eğilim, özellikle 7 Ekim’den sonra, başkenti Kudüs olan bağımsız bir devlete dair Filistin hakkını tanıyan her türlü siyasi çözümden tümüyle kopmuş durumda.
Yaklaşan İsrail seçimleri, özünde sağ ile solun bir mücadelesi değil. Bir yanda mevcut güzergâhta Netanyahu ile yola devam etmek isteyen bir sağ hizip, diğer yanda ise aracı aynı yolda tutarak yalnızca hızını ve sürüş tarzını değiştirmeyi, ama şoförü değiştirmeyi hedefleyen bir başka sağ hizip yarışıyor.
Filistinlilerin çıkarması gereken asıl ders burada: İsrail’in sandığından bir mucize beklememek. Gerçek bir dönüşüm, Başbakanlık koltuğunda kimin oturduğuyla değil; İsrail toplumunun 7 Ekim’e ve sonrasına yol açan derin seyirle yüzleşmeye hazır olup olmadığıyla ölçülebilir.
Direksiyondaki değişebilir, sürüş tarzı farklılaşabilir; fakat Filistinliler için can alıcı soru bakidir: İstikamet hiç değişecek mi?
Filistinlilerin açıkça kavraması gereken gerçek budur: Netanyahu sorunun ne bütünüdür ne de gidişi nihai çözümdür. Değişim bayrağı altında yürüyen rakipleri bile, Filistin haklarına karşı her geçen gün daha da sağcılaşan, katılaşan ve husumet besleyen bir toplumsal ve siyasi paradigma dahilinde hareket ediyor.
Diplomasi2 hafta önce“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri
Dünya Basını2 hafta önceProf. Wolff: Batı sömürgeciliğin sonuna geldiğini inkar ediyor
Söyleşi2 hafta önce“AfD, Alman büyük sermayesindeki iç çelişkinin bir ifadesi”
Dünya Basını2 hafta önceAmerika inkâr girdabında: Üç düşünürden sistemin çöküşüne dair uyarılar
Asya1 hafta önceMao gafı krize yol açtı: Mbappe özür diledi, Çin’de boykot başladı
Ortadoğu1 hafta önceYBŞ, Irak ordusuna katılacak
Asya2 hafta önceÇinli matematikçi Sun çözülmemiş bin hipotez için ödül koydu
Dünya Basını2 hafta önceProf. Hudson: ABD’nin Körfez’deki seksen yıllık himaye devri resmen bitti










