Bizi Takip Edin

Dünya Basını

Wolfgang Streeck: Trump’ta yeni bir şey yok, sadece örtbas çabası sona erdi

Yayınlanma

Çevirmenin notu: Alman düşünür Wolfgang Streeck, Köln’deki Max Planck Toplum Araştırmaları Enstitüsü’nün emeritus direktörü. Alman ana akımının dışında görünen Streeck’in görüşlerine daha önce yine sitemizde yer vermiştik (bakınız ve bakınız). Adını Akıl ve Adalet İttifakı olarak değiştiren BSW’ye yakınlığı ile bilinen Streeck, Trump politikalarının hem içeriye hem de dışarıya bakan yüzünü irdelerken, başkandan önceki ABD başkanlarının başka ülkelere karşı şiddet uygulamak konusunda hiç de ellerini korkak alıştırmadığına işaret ediyor. “1990’dan bu yana ABD’nin dünyanın herhangi bir yerinde savaşmadığı tek bir gün bile olmadı”diyen Streeck, İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra Kore’de, Vietnam’da yaşananları hatırlatıyor. Dahası, örneğin Alman-Amerikan ilişkileri söz konusu olduğunda, Trump’tan önce Biden’ın rahatça Kuzey Akım 2 sabotajını dillendirebildiğini haklı olarak vurguluyor. Henry Kissinger ve Barack Obama’nın Nobel Barış Ödülü aldığını akılda tuttuğumuzda, bunu Trump’ın da hak edebileceğine inanıyor.


Amerikan Şiddeti

Wolfgang Streeck
New Left Review
28 Ocak 2026

Aşağıdaki röportaj ilk olarak 24 Ocak tarihinde Frankfurter Rundschau gazetesinde yayınlanmıştır.

Trump, ilk başkanlık döneminde öncelikle Amerikan halkına odaklanacağına söz vermişti. Peki şimdi, bunun aksine, bir tür ABD yeni-emperyalizmini mi yaşıyoruz?

Trump’ın “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” programı her zaman iki yönlüydü: Amerika’nın parçalanmış toplumunu onarmak ya da ABD’nin dünya hakimiyetini yeniden tesis etmek. Hangisinin baskın olduğu belirsizdi ve bugün de öyle. Bazen izolasyonizm, bazen müdahaleci politika görülüyor; şu anda ise ikisi dönüşümlü olarak, hatta eşzamanlı olarak uygulanıyor. Trump’ın “Donroe Doktrini” bu karışımın özel bir versiyonu: müdahaleci politika, ama Orta ve Güney Amerika ile sınırlı; bu kendi başına yeni bir şey değil. Küresel olarak bu, dünyanın karşılıklı olarak saygı duyulan bölgesel “etki alanlarına” bölünmesi anlamına gelir; bu alanlarda büyük güçler az çok istedikleri gibi hüküm sürerler. Bu tabloya uymayan şey, İsrail’in Gazze ve Batı Şeria’daki yok etme savaşına koşulsuz destek ve İran’ı bombalama tehditleri.

Dünyanın en eski demokrasisinde Trump’ın politikalarına neden bu kadar az direnç gösteriliyor?

İlk bakışta bu şaşırtıcı. Ama ikinci bakışta değil. Amerikan Anayasası neredeyse iki buçuk asırlıktır ve hiçbir zaman modern merkezi devletin gerçeklerine uyarlanmamıştır (1945’e kadar, kalıcı bir federal ordusu bile yoktu). Bir süre eski denge ve denetleme mekanizmaları işledi, sadece ülke makul derecede iyi durumda olduğu sürece. ABD’nin bir süredir içinde bulunduğu derin toplumsal krizde, anayasal yapının boşlukları ve çatlakları artık görünür hale geliyor ve Trump gibi vicdansız, iktidara aç bir figürün –kendisi de krizin bir ürünü– bunları acımasızca sömürmesini kolaylaştırıyor (Yargıtay’a ömür boyu atanan beş yargıçla, neredeyse her şey mümkün), seçmenlerini ise Carter’ın 1970’lerde bahsettiği “sefaletin” nihayet aşıldığına inandırıyor.

Trump yeni tür bir faşizmi mi temsil ediyor?

Açıkça söylemek gerekirse: bunun yeni bir yanı yok, sadece örtbas etme çabası sona erdi. Ve her şiddet ‘faşist’ değildir; bu kavramı boşa harcamayalım. ABD, hem iç hem de dış politikada her zaman şaşırtıcı derecede şiddete eğilimli olmuştur. Onlar için savaş sonrası dönem Hiroşima ve Nagazaki ile başladı, ardından Kore, Vietnam (artık kimse milyonlarca insanın neden napalmla yok edildiğini bilmiyor) ve 1990’dan bu yana ABD’nin dünyanın herhangi bir yerinde savaşmadığı tek bir gün bile olmadı. Şu anda dünya çapında yaklaşık 750 askeri üs bulunduruyorlar. Trump’ın, nüfusun yarısını diğer yarısına karşı kışkırtarak Amerikan toplumunun şiddet potansiyelini içerde serbest bıraktığı doğru. Fakat onun iç savaşı, 19. yüzyılın kölelik ve Kızılderili savaşlarının çok gerisinde kalıyor ve olağanüstü geniş ve acımasız cezaevi sisteminden de o sorumlu değil; bu, öncüllerinin eseri.

Örneğin kimler?

Dış politikada, öncelikle Irak, Afganistan ve Suriye’de gemi azıya alan Bush ve Cheney: Bu ülkeler ABD’ye hiçbir şey yapmamıştı ve asla yapamazlardı. İleri teknoloji sayesinde, kendi taraflarında neredeyse hiç kayıp vermeden, kitlesel ölümlerin yol açtığı felaketin, fenomenolojik açıdan, faşist bir yanı olduğunu kabul ediyorum. 15 yıllık savaşta, yaklaşık üç milyon Vietnamlı öldü, buna karşılık 50.000 Amerikan askeri öldü, bu da 1960’larda ABD’de her yıl trafik kazalarında ölenlerin sayısına karşılık geliyordu.

Avrupalılar ABD ve Trump’a karşı nasıl davranmalı? Bazıları AB’nin iktisadi alan olarak göreceli gücünden bahsederken, diğerleri bölünmüşlüğü ve zayıflığı vurguluyor.

Her ikisi de haklı. Amerikalılar, bir süre daha Avrupalılara karşı sert bir tutum sergilemeye devam edecekler; Musk ve onun gibi oligarklar bunu sağlayacak. Neden bunu yapabiliyorlar? En önemlisi, Avrupalılar ABD’nin dayatmalarına maruz kalmadan Rusya’ya karşı sıcak veya soğuk savaş başlatamazlar. “Birlik” konusunda ise, Almanya’nın iktisadi nedenlerle ABD’nin Rusya ve özellikle Çin’e yönelik yaptırım politikasına sonsuza kadar uyum sağlayamayacağını düşünüyorum. Almanya, kendi nükleer silahları olmadan Rus ordusuna karşı Alman kara birliklerini savaşa göndermek zorunda kalma riskini taşıyan bir Baltık veya Polonya politikasına da bağlı kalamaz.

Wolfgang Streeck: Kapitalizm evcilleştirilmelidir

Şansölye Merz, Trump ile olan “iyi ilişkilerine” güveniyor ve “samimi” bir yaklaşım izliyor. Bu doğru bir strateji mi?

Kimse bilmiyor. Ama Merz ne yapmalı? Alman donanmasını Chesapeake Körfezine gönderip Trump’ın Uluslararası Ceza Mahkemesine iadesini mi talep etmeli? Öte yandan, María Corina Machado gibi samimi davranamaz, çünkü bağışlayacak Nobel Ödülünü yok (Bu ona bir fayda sağlamadı). Scholz’un, Biden basına Almanlar bunu kendileri yapmazsa Kuzey Akım 2’yi nasıl kapatacaklarını çok iyi bildiklerini söylerken, ona nasıl samimi davrandığını hatırlıyor musunuz? Bunun için de Trump’a gerek yoktu.

Büyük bir çatışmayı önlemek için Grönland’ın Amerikalılara bırakılması gerektiğini düşünüyor musunuz?

Siz ve ben bu konuda söz hakkımız olmadığı için mutlaka bir görüşe sahip olmak zorunda değiliz. Amerikalılar, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ve Soğuk Savaş’tan sonra Grönland’da uzun süredir derin bir şekilde kalıcı olarak yer alıyor. 1990’dan önce, benim bu şansı elde ettiğim gibi, güneşli bir günde Grönland’ın kuzeyini uçarak geçseydiniz, birbiri ardına ABD askeri üsleri görürdünüz. Bir tahminde bulunmak gerekirse: Danimarka’nın Rus düşmanlığını göz önüne alırsak, rahatlamış NATO’nun desteğiyle, görüntüyü kurtarmak için küçük kozmetik değişiklikler yaparak Amerikalılara fiili egemenlik gibi bir şey vereceğini tahmin ediyorum.

ABD ile Çin arasındaki çatışma ne kadar tehlikeli hale gelecek?

Çok tehlikeli. ABD, Obama’dan bu yana, sözümona “Thucydides tuzağı” perspektifinden Çin’i uzun süredir tartışıyor. Kısacası, kendisi de çok saygı duyulan bir general olan Yunan tarihçi, Peloponnesos Savaşında Atinalıların Spartalılara yenilmesini, Sparta’nın büyüyüp güçlenirken çok uzun süre beklemeleriyle açıklamıştır. Oysa Atinalılar, Sparta’yı kısa sürede yenebilecekleri bir anda erken saldırı yapmalıydılar.

Bu ne anlama geliyor?

Bildiğiniz gibi, ABD’nin resmi askeri stratejisi, dünyanın herhangi bir yerinde ABD’ye rakip olabilecek herhangi bir gücün ortaya çıkmasını önlemeyi amaçlıyor. İçerideki tartışmalar şu anda saldırı için doğru anın kaçırılıp kaçırılmadığı sorusu etrafında dönüyor. Birkaç gün önce Trump, ABD savunma bütçesinin 2027 yılına kadar yüzde 50 artarak 1,5 trilyon dolara çıkacağını açıkladı. Peki bunun amacı ne?

ABD ile Rusya arasındaki müzakerelerde hiçbir ilerleme görülmüyor. Bu, Putin’in barış istemediğini göstermiyor mu?

Acaba ABD veya AB de barış istemiyor olabilir mi? Ursula von der Leyen ve diğer stratejistlerimizden farklı olarak, Amerikalılar Rusya’nın yenilebileceğini düşünmüyor. Ama bu onlar için önemli değil; Avrupalıların Rusya’yı “son Ukraynalıya kadar” bir vekalet savaşıyla meşgul tutması yeterli. Hoş bir yan etki ise, uzun süren bir savaşın Almanya ile Rusya arasında herhangi bir yakınlaşmayı imkansız hale getirmesidir ki bu, özellikle İngiltere’nin kıta Avrupası’na yönelik politikası söz konusu olduğunda geleneksel kabusudur.

Ukrayna’daki savaşı ABD değil, Rusya başlattı, değil mi?

Bu uzun bir hikaye. Rakip bir nükleer gücün başkentinden 500 mil uzakta orta menzilli füzeler konuşlandırmayı planlayamazsınız, bu güç tepki vermeden kalmaz. Fakat Rusya’nın savaş alanında ağır kayıplar vermesine rağmen, dört yıllık savaş sırasında silahlarını modernize etmeyi ve savaş ekonomisine geçmeyi başardığı konusunda sizinle aynı fikirdeyim. Şimdi, 2022’nin başında Ukraynalılara savaşın Noele kadar biteceğini ve Rusya’nın kesin bir yenilgiye uğrayacağını vaat eden Avrupa koalisyonuna karşı her geçen gün zemin kazanıyor gibi görünüyor (von der Leyen, kendi tasarladığı mucizevi yaptırımlarla Rus sanayi toplumunu “katman katman parçalayacağımızı” bile ilan etmişti).

Bundan ne sonuç çıkar?

Rusya şimdi Minsk ve İstanbul müzakerelerinin çok ötesine geçme ve öngörülebilir gelecekte Ukrayna’yı geçerli bir ulus-devlet olarak ortadan kaldırma fırsatını görebilir, aynı zamanda AB’yi tamamen küçük düşürebilir. Putin’in böyle bir şeyi karşı konulmaz bulacağını tahmin edebiliyorum. “Avrupalılar” buna kendileri çanak tutmuş olacaklar.

Macron, Putin’in G7 zirvesine katılmasını önerdi. Tamamen çaresizlik mi, yoksa iyi bir fikir mi?

Macron’un artık meşhur hale gelmiş yersiz kendi kendini reklam etme çabalarından biri. Bunun dışında, bu günlerde basit sağduyunun bu kadar egzotik görünmesi şaşırtıcı. Savaş alanında kazanamayacağınız bir savaşı, karşı tarafla konuşmayı reddederek nasıl sona erdirebilirsiniz?

Kurallara dayalı düzeniyle bildiğimiz dünyanın sonuna mı tanık oluyoruz?

Bu dünya size ne kadar tanıdık geliyor bilmiyorum; benim için en azından Northrop B-2 stratejik bombardıman uçağıyla Belgrad’ın bombalanmasından beri, belki de daha öncesinden beri tuhaf bir dünya. Zaten bu dünya, belki de 2008 finans krizinden bu yana giderek sadece kağıt üzerinde var olan DTÖ ticaret rejimi hariç, gerçekte “kurallara dayalı” bir dünya değildi. 1990’ların başında tarihin sonu olarak ilan edilen “kurallara dayalı düzen”, ABD tarafından dünyanın polisi, dünya mahkemesi ve dünya celladı olarak tek başına ve kendi takdirine göre yönetildi. Bu düzeni kendilerine asla uygulamadılar: 1990’larda icat edilen “koruma sorumluluğu”, 2001’den sonra sürekli genişletilen “Terörle Savaş” kapsamında ilan edilen sürekli olağanüstü hal, nükleer olmayan nüfus azaltma için kanunsuz bir deney alanı olarak İsrail ve işgal altındaki Filistin toprakları, “otoriterlik”e karşı “demokrasi” için yürütülen silahlı haçlı seferi. “Düzen” kisvesi altında, Irak’ın “kitle imha silahları” (tahmini 500.000 sivilin ölümüne neden olan) ölümcül icadından bile sorumlu tutulamayan tek cezalandırıcı güç tarafından keyfi olarak uygulanacak her türlü “yaptırım” için bir dizi gerekçe.

Peki Trump döneminde ne değişti?

Öncekilerden farklı olarak Trump, hukuksal tatlı dillilikle hazırlanan özenli konuşmalardan vazgeçti; fakat Pax Americana fikrinin şiddet içeren özü hiç de yeni değil. Bu arada, Bush II ve Obama ile karşılaştırıldığında, Trump’ın Nobel Barış Ödülünde hak iddia etmesi tamamen saçma değil – en azından şimdilik. Obama’nın ilk döneminin birinci yılında bu ödülü bedavaya aldığını hatırlayın. Hatta Kissinger bile sonunda bu ödülü aldı.

Dünya Basını

Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Yayınlanma

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.

Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.

Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.

Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.

Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”

Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.

Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.

Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.

Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”

“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”

Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.

Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.

Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.

“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”

Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.

Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”

“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”

Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.

Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Yayınlanma

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.

David Santoro, Nikkei Asia

David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.

***

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.

ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.

Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.

İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.

İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.

İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.

Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.

Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.

Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.

Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.

ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.

Okumaya Devam Et

Dünya Basını

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Avatar photo

Yayınlanma

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:

Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1

Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.

Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.

Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.

Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.

Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.

Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.

NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.

Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.

Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.

Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.

Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.

Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.

Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.

[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).

[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English