Dünya Basını
Wolfgang Streeck: Trump’ta yeni bir şey yok, sadece örtbas çabası sona erdi
Çevirmenin notu: Alman düşünür Wolfgang Streeck, Köln’deki Max Planck Toplum Araştırmaları Enstitüsü’nün emeritus direktörü. Alman ana akımının dışında görünen Streeck’in görüşlerine daha önce yine sitemizde yer vermiştik (bakınız ve bakınız). Adını Akıl ve Adalet İttifakı olarak değiştiren BSW’ye yakınlığı ile bilinen Streeck, Trump politikalarının hem içeriye hem de dışarıya bakan yüzünü irdelerken, başkandan önceki ABD başkanlarının başka ülkelere karşı şiddet uygulamak konusunda hiç de ellerini korkak alıştırmadığına işaret ediyor. “1990’dan bu yana ABD’nin dünyanın herhangi bir yerinde savaşmadığı tek bir gün bile olmadı”diyen Streeck, İkinci Dünya Savaşı’ndan hemen sonra Kore’de, Vietnam’da yaşananları hatırlatıyor. Dahası, örneğin Alman-Amerikan ilişkileri söz konusu olduğunda, Trump’tan önce Biden’ın rahatça Kuzey Akım 2 sabotajını dillendirebildiğini haklı olarak vurguluyor. Henry Kissinger ve Barack Obama’nın Nobel Barış Ödülü aldığını akılda tuttuğumuzda, bunu Trump’ın da hak edebileceğine inanıyor.
Amerikan Şiddeti
Wolfgang Streeck
New Left Review
28 Ocak 2026
Aşağıdaki röportaj ilk olarak 24 Ocak tarihinde Frankfurter Rundschau gazetesinde yayınlanmıştır.
Trump, ilk başkanlık döneminde öncelikle Amerikan halkına odaklanacağına söz vermişti. Peki şimdi, bunun aksine, bir tür ABD yeni-emperyalizmini mi yaşıyoruz?
Trump’ın “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” programı her zaman iki yönlüydü: Amerika’nın parçalanmış toplumunu onarmak ya da ABD’nin dünya hakimiyetini yeniden tesis etmek. Hangisinin baskın olduğu belirsizdi ve bugün de öyle. Bazen izolasyonizm, bazen müdahaleci politika görülüyor; şu anda ise ikisi dönüşümlü olarak, hatta eşzamanlı olarak uygulanıyor. Trump’ın “Donroe Doktrini” bu karışımın özel bir versiyonu: müdahaleci politika, ama Orta ve Güney Amerika ile sınırlı; bu kendi başına yeni bir şey değil. Küresel olarak bu, dünyanın karşılıklı olarak saygı duyulan bölgesel “etki alanlarına” bölünmesi anlamına gelir; bu alanlarda büyük güçler az çok istedikleri gibi hüküm sürerler. Bu tabloya uymayan şey, İsrail’in Gazze ve Batı Şeria’daki yok etme savaşına koşulsuz destek ve İran’ı bombalama tehditleri.
Dünyanın en eski demokrasisinde Trump’ın politikalarına neden bu kadar az direnç gösteriliyor?
İlk bakışta bu şaşırtıcı. Ama ikinci bakışta değil. Amerikan Anayasası neredeyse iki buçuk asırlıktır ve hiçbir zaman modern merkezi devletin gerçeklerine uyarlanmamıştır (1945’e kadar, kalıcı bir federal ordusu bile yoktu). Bir süre eski denge ve denetleme mekanizmaları işledi, sadece ülke makul derecede iyi durumda olduğu sürece. ABD’nin bir süredir içinde bulunduğu derin toplumsal krizde, anayasal yapının boşlukları ve çatlakları artık görünür hale geliyor ve Trump gibi vicdansız, iktidara aç bir figürün –kendisi de krizin bir ürünü– bunları acımasızca sömürmesini kolaylaştırıyor (Yargıtay’a ömür boyu atanan beş yargıçla, neredeyse her şey mümkün), seçmenlerini ise Carter’ın 1970’lerde bahsettiği “sefaletin” nihayet aşıldığına inandırıyor.
Trump yeni tür bir faşizmi mi temsil ediyor?
Açıkça söylemek gerekirse: bunun yeni bir yanı yok, sadece örtbas etme çabası sona erdi. Ve her şiddet ‘faşist’ değildir; bu kavramı boşa harcamayalım. ABD, hem iç hem de dış politikada her zaman şaşırtıcı derecede şiddete eğilimli olmuştur. Onlar için savaş sonrası dönem Hiroşima ve Nagazaki ile başladı, ardından Kore, Vietnam (artık kimse milyonlarca insanın neden napalmla yok edildiğini bilmiyor) ve 1990’dan bu yana ABD’nin dünyanın herhangi bir yerinde savaşmadığı tek bir gün bile olmadı. Şu anda dünya çapında yaklaşık 750 askeri üs bulunduruyorlar. Trump’ın, nüfusun yarısını diğer yarısına karşı kışkırtarak Amerikan toplumunun şiddet potansiyelini içerde serbest bıraktığı doğru. Fakat onun iç savaşı, 19. yüzyılın kölelik ve Kızılderili savaşlarının çok gerisinde kalıyor ve olağanüstü geniş ve acımasız cezaevi sisteminden de o sorumlu değil; bu, öncüllerinin eseri.
Örneğin kimler?
Dış politikada, öncelikle Irak, Afganistan ve Suriye’de gemi azıya alan Bush ve Cheney: Bu ülkeler ABD’ye hiçbir şey yapmamıştı ve asla yapamazlardı. İleri teknoloji sayesinde, kendi taraflarında neredeyse hiç kayıp vermeden, kitlesel ölümlerin yol açtığı felaketin, fenomenolojik açıdan, faşist bir yanı olduğunu kabul ediyorum. 15 yıllık savaşta, yaklaşık üç milyon Vietnamlı öldü, buna karşılık 50.000 Amerikan askeri öldü, bu da 1960’larda ABD’de her yıl trafik kazalarında ölenlerin sayısına karşılık geliyordu.
Avrupalılar ABD ve Trump’a karşı nasıl davranmalı? Bazıları AB’nin iktisadi alan olarak göreceli gücünden bahsederken, diğerleri bölünmüşlüğü ve zayıflığı vurguluyor.
Her ikisi de haklı. Amerikalılar, bir süre daha Avrupalılara karşı sert bir tutum sergilemeye devam edecekler; Musk ve onun gibi oligarklar bunu sağlayacak. Neden bunu yapabiliyorlar? En önemlisi, Avrupalılar ABD’nin dayatmalarına maruz kalmadan Rusya’ya karşı sıcak veya soğuk savaş başlatamazlar. “Birlik” konusunda ise, Almanya’nın iktisadi nedenlerle ABD’nin Rusya ve özellikle Çin’e yönelik yaptırım politikasına sonsuza kadar uyum sağlayamayacağını düşünüyorum. Almanya, kendi nükleer silahları olmadan Rus ordusuna karşı Alman kara birliklerini savaşa göndermek zorunda kalma riskini taşıyan bir Baltık veya Polonya politikasına da bağlı kalamaz.
Şansölye Merz, Trump ile olan “iyi ilişkilerine” güveniyor ve “samimi” bir yaklaşım izliyor. Bu doğru bir strateji mi?
Kimse bilmiyor. Ama Merz ne yapmalı? Alman donanmasını Chesapeake Körfezine gönderip Trump’ın Uluslararası Ceza Mahkemesine iadesini mi talep etmeli? Öte yandan, María Corina Machado gibi samimi davranamaz, çünkü bağışlayacak Nobel Ödülünü yok (Bu ona bir fayda sağlamadı). Scholz’un, Biden basına Almanlar bunu kendileri yapmazsa Kuzey Akım 2’yi nasıl kapatacaklarını çok iyi bildiklerini söylerken, ona nasıl samimi davrandığını hatırlıyor musunuz? Bunun için de Trump’a gerek yoktu.
Büyük bir çatışmayı önlemek için Grönland’ın Amerikalılara bırakılması gerektiğini düşünüyor musunuz?
Siz ve ben bu konuda söz hakkımız olmadığı için mutlaka bir görüşe sahip olmak zorunda değiliz. Amerikalılar, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ve Soğuk Savaş’tan sonra Grönland’da uzun süredir derin bir şekilde kalıcı olarak yer alıyor. 1990’dan önce, benim bu şansı elde ettiğim gibi, güneşli bir günde Grönland’ın kuzeyini uçarak geçseydiniz, birbiri ardına ABD askeri üsleri görürdünüz. Bir tahminde bulunmak gerekirse: Danimarka’nın Rus düşmanlığını göz önüne alırsak, rahatlamış NATO’nun desteğiyle, görüntüyü kurtarmak için küçük kozmetik değişiklikler yaparak Amerikalılara fiili egemenlik gibi bir şey vereceğini tahmin ediyorum.
ABD ile Çin arasındaki çatışma ne kadar tehlikeli hale gelecek?
Çok tehlikeli. ABD, Obama’dan bu yana, sözümona “Thucydides tuzağı” perspektifinden Çin’i uzun süredir tartışıyor. Kısacası, kendisi de çok saygı duyulan bir general olan Yunan tarihçi, Peloponnesos Savaşında Atinalıların Spartalılara yenilmesini, Sparta’nın büyüyüp güçlenirken çok uzun süre beklemeleriyle açıklamıştır. Oysa Atinalılar, Sparta’yı kısa sürede yenebilecekleri bir anda erken saldırı yapmalıydılar.
Bu ne anlama geliyor?
Bildiğiniz gibi, ABD’nin resmi askeri stratejisi, dünyanın herhangi bir yerinde ABD’ye rakip olabilecek herhangi bir gücün ortaya çıkmasını önlemeyi amaçlıyor. İçerideki tartışmalar şu anda saldırı için doğru anın kaçırılıp kaçırılmadığı sorusu etrafında dönüyor. Birkaç gün önce Trump, ABD savunma bütçesinin 2027 yılına kadar yüzde 50 artarak 1,5 trilyon dolara çıkacağını açıkladı. Peki bunun amacı ne?
ABD ile Rusya arasındaki müzakerelerde hiçbir ilerleme görülmüyor. Bu, Putin’in barış istemediğini göstermiyor mu?
Acaba ABD veya AB de barış istemiyor olabilir mi? Ursula von der Leyen ve diğer stratejistlerimizden farklı olarak, Amerikalılar Rusya’nın yenilebileceğini düşünmüyor. Ama bu onlar için önemli değil; Avrupalıların Rusya’yı “son Ukraynalıya kadar” bir vekalet savaşıyla meşgul tutması yeterli. Hoş bir yan etki ise, uzun süren bir savaşın Almanya ile Rusya arasında herhangi bir yakınlaşmayı imkansız hale getirmesidir ki bu, özellikle İngiltere’nin kıta Avrupası’na yönelik politikası söz konusu olduğunda geleneksel kabusudur.
Ukrayna’daki savaşı ABD değil, Rusya başlattı, değil mi?
Bu uzun bir hikaye. Rakip bir nükleer gücün başkentinden 500 mil uzakta orta menzilli füzeler konuşlandırmayı planlayamazsınız, bu güç tepki vermeden kalmaz. Fakat Rusya’nın savaş alanında ağır kayıplar vermesine rağmen, dört yıllık savaş sırasında silahlarını modernize etmeyi ve savaş ekonomisine geçmeyi başardığı konusunda sizinle aynı fikirdeyim. Şimdi, 2022’nin başında Ukraynalılara savaşın Noele kadar biteceğini ve Rusya’nın kesin bir yenilgiye uğrayacağını vaat eden Avrupa koalisyonuna karşı her geçen gün zemin kazanıyor gibi görünüyor (von der Leyen, kendi tasarladığı mucizevi yaptırımlarla Rus sanayi toplumunu “katman katman parçalayacağımızı” bile ilan etmişti).
Bundan ne sonuç çıkar?
Rusya şimdi Minsk ve İstanbul müzakerelerinin çok ötesine geçme ve öngörülebilir gelecekte Ukrayna’yı geçerli bir ulus-devlet olarak ortadan kaldırma fırsatını görebilir, aynı zamanda AB’yi tamamen küçük düşürebilir. Putin’in böyle bir şeyi karşı konulmaz bulacağını tahmin edebiliyorum. “Avrupalılar” buna kendileri çanak tutmuş olacaklar.
Macron, Putin’in G7 zirvesine katılmasını önerdi. Tamamen çaresizlik mi, yoksa iyi bir fikir mi?
Macron’un artık meşhur hale gelmiş yersiz kendi kendini reklam etme çabalarından biri. Bunun dışında, bu günlerde basit sağduyunun bu kadar egzotik görünmesi şaşırtıcı. Savaş alanında kazanamayacağınız bir savaşı, karşı tarafla konuşmayı reddederek nasıl sona erdirebilirsiniz?
Kurallara dayalı düzeniyle bildiğimiz dünyanın sonuna mı tanık oluyoruz?
Bu dünya size ne kadar tanıdık geliyor bilmiyorum; benim için en azından Northrop B-2 stratejik bombardıman uçağıyla Belgrad’ın bombalanmasından beri, belki de daha öncesinden beri tuhaf bir dünya. Zaten bu dünya, belki de 2008 finans krizinden bu yana giderek sadece kağıt üzerinde var olan DTÖ ticaret rejimi hariç, gerçekte “kurallara dayalı” bir dünya değildi. 1990’ların başında tarihin sonu olarak ilan edilen “kurallara dayalı düzen”, ABD tarafından dünyanın polisi, dünya mahkemesi ve dünya celladı olarak tek başına ve kendi takdirine göre yönetildi. Bu düzeni kendilerine asla uygulamadılar: 1990’larda icat edilen “koruma sorumluluğu”, 2001’den sonra sürekli genişletilen “Terörle Savaş” kapsamında ilan edilen sürekli olağanüstü hal, nükleer olmayan nüfus azaltma için kanunsuz bir deney alanı olarak İsrail ve işgal altındaki Filistin toprakları, “otoriterlik”e karşı “demokrasi” için yürütülen silahlı haçlı seferi. “Düzen” kisvesi altında, Irak’ın “kitle imha silahları” (tahmini 500.000 sivilin ölümüne neden olan) ölümcül icadından bile sorumlu tutulamayan tek cezalandırıcı güç tarafından keyfi olarak uygulanacak her türlü “yaptırım” için bir dizi gerekçe.
Peki Trump döneminde ne değişti?
Öncekilerden farklı olarak Trump, hukuksal tatlı dillilikle hazırlanan özenli konuşmalardan vazgeçti; fakat Pax Americana fikrinin şiddet içeren özü hiç de yeni değil. Bu arada, Bush II ve Obama ile karşılaştırıldığında, Trump’ın Nobel Barış Ödülünde hak iddia etmesi tamamen saçma değil – en azından şimdilik. Obama’nın ilk döneminin birinci yılında bu ödülü bedavaya aldığını hatırlayın. Hatta Kissinger bile sonunda bu ödülü aldı.