Dünya Basını
Michael Parenti’ye veda

Çağımızda namuslu kalmayı başarabilen az sayıdaki entelektüelden olan Michael Parenti, geçtiğimiz hafta sonu vefat etti. Amerikalı siyaset bilimci, tarihçi ve eleştirmen Parenti, özellikle Marksist perspektiften kaleme aldığı iktidar analizleri, medya eleştirileri ve emperyalizm üzerine çalışmalarıyla bilinir. 1933 yılında New York’ta, İtalyan asıllı işçi sınıfı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Parenti, akademik kariyerini Yale Üniversitesi’nde siyaset bilimi üzerine doktora yaparak taçlandırmış, ancak ana akım ideolojiye kafa tutan radikal görüşleri nedeniyle akademik çevrelerin dış çeperlerinde kalmayı tercih etmiştir. Elliden fazla kitaba imza atan yazarın en bilinen eserleri arasında, Amerikan siyasetindeki sınıf hakimiyetini irdeleyen Democracy for the Few ve ana akım medyanın statükoyu nasıl beslediğini deşifre eden Inventing Reality yer alır. Parenti’nin anlatımı sadece kuru bir akademik dilden ibaret değildir; “aşağıdan bir tarih” okuması sunar. Özellikle Julius Caesar’ın katlini bir elit komplosu olarak değerlendiren The Assassination of Julius Caesar adlı eseri, tarihin nasıl egemenler lehine çarpıtılabileceğine dair çarpıcı bir örnektir. Parenti, sadece bir kuramcı değil, aynı zamanda etkileyici bir hatipti. Konuşmalarında sıklıkla emperyalizmin “azgelişmişlik” yaratma biçimlerini, kapitalizmin insan emeği üzerindeki yıkıcı etkilerini ifşa etmiştir. “Sarı Ebeveyn” olarak da anılan Parenti, Batı demokrasilerinin aslında mülkiyet haklarını insan haklarının üzerinde tutan birer “plütokrasi” olduğunu anımsatmıştır.
Aşağıda, Michael Parenti’nin 15 Nisan 1986 tarihinde Colorado Boulder Üniversitesi kürsüsünde yaptığı “ABD müdahaleciliği, Üçüncü Dünya ve SSCB” başlıklı meşhur konuşmasını veriyoruz. Parenti; ABD dış politikasının, Sovyet tehdidini bertaraf etmekten ziyade, küresel kapitalizmin genişleme arzusunu tatmin etmek ve Üçüncü Dünya’daki kaynakları sömürmek üzerine kurulu olduğunu ifade ediyor. Parenti, “yoksul ülkeler” kavramını reddederek, bu ülkelerin aslında zengin kaynaklara sahip olduğunu ancak emperyalist güçler tarafından “aşırı sömürüldüğünü” (over-exploited) vurguluyor. Bunun yanında Parenti, Soğuk Savaş’ın bir “silahlanma yarışı” değil, ABD’nin tek taraflı tırmandırdığı bir “kovalamaca” olduğunu; ABD’nin demokrasi götürme iddiasının aksine, halkçı devrimleri bastırarak faşist rejimleri desteklediğini tarihsel örneklerle (Nikaragua, Şili, Vietnam) detaylandırıyor. Parenti, konuşmasını Gramsci’den ilhamla, karamsar bir gerçeklik analizi ile iradi bir iyimserliği birleştiren devrimci bir umut çağrısı ile noktalıyor. Konuşmanın tercümesi, okurun gözünü yormamak adına düzenlenerek yapılmıştır.
İyi akşamlar. Michael Parenti ben. Bu akşamki konuşmamızın başlığı “Reagan ve Ruslar: Soğuk Savaş’ta ABD Müdahalesi” olacak. Müsadenizle, doğrudan konuya girmek istiyorum.
Kapitalizmin tabiatını genişlemekten alıkoyamazsınız, onu buna ikna edemezsiniz. Bazı saf ekolojistlerin savunduğu “büyümesiz kapitalizm” fikri, eşyanın tabiatına aykırıdır; kendi içinde bir tezattır.[2] Yatırım yapmanın yegâne sebebi birikim sağlamaktır. Sermaye birikiminiz ise, onu emekle harmanlayıp servetinizi daha da artırmadığınız sürece hiçbir anlam ve gaye taşımaz.
Elbette bu servetin büyük bir kısmını kişisel tüketiminiz, siyasi iktidarınız, kültürü kontrol altında tutmanız ve o çok sevdiğiniz o tatlı, mutlu hayatı sürdürmek için kullanırsınız. Tıpkı George Bush’un eşinin dediği gibi: “Biz milyoneriz ve bundan utanmıyoruz. Servetimizin tadını çıkarıyoruz.” Nihayet! Nihayet birileri bunu açıkça söyledi. Oysa alışılagelen terane şöyledir: “Ah, biz zenginlerin çektiği çileler! Yanlış anlaşılıyoruz, zengin olmak ne korkunç şey…”
Şu adamın kim olduğunu merak ettim… Sessizce yaklaşıyor. Tamam, beni şimdi daha iyi duyabiliyor musunuz? Her şey yolunda mı? Sanırım menzil dışına çıkmışım. Aslında bu mikrofonun kendi iradesi var gibi. Pekala.
Şimdi, bu genişleme tabiatı gerçekten de… Yani bu hayati bir zorunluluktur; zira bu, kapitalizmin asla evinde oturamayacağı anlamına gelir. Kapitalizm yurt dışına çıkar. Eğer Controlling Interest filmini izlediyseniz, oradaki şirket başkanının şu sözlerini hatırlarsınız: “Yıllar önce New England’da kalıp ulusal çapta büyümeme kararı alan şirketlerin adını bile hatırlamıyoruz. Onlar öldü. Biz ulusal olmak zorundaydık. Ve şimdi ulusal olanlarımız biliyor ki, uluslararası olmak zorundayız. Yurt dışına yatırım yapmalıyız.” İşte kapitalist hareketin ve gelişimin kanunlarından biri budur: Durmaksızın genişleme.
Bu genişleme, Üçüncü Dünya’nın mülksüzleştirilmesi anlamına gelir.[2] Portekizliler, İspanyollar, Hollandalılar, Belçikalılar, Fransızlar, İngilizler ve son olarak en başarılı, en etkileyici biçimde Amerikalılar tarafından 400 yıldır sürdürülen bir süreçtir bu. “Amerikalılar” derken, bu ülkelerin egemen sınıflarını kastediyorum, sıradan halkı değil. Sıradan halka düşen pay, imparatorluğun bedelini ödemekten ibaretti. Sıradan halk, oğullarını Hindistan ovalarında, Kongo ormanlarında yahut Latin Amerika’da ölmeye gönderdi. Ancak Üçüncü Dünya’nın bu dört asırlık mülksüzleştirilmesi bizi bir başka ifşaya götürür: Üçüncü Dünya yoksul değildir.
Para kazanmak için yoksul ülkelere gitmezsiniz. Bu dünyada “yoksul ülke” diye bir şey çok azdır. Çoğu ülke zengindir. Filipinler zengindir, Brezilya zengindir, Meksika zengindir, Şili zengindir. Yalnızca halk yoksuldur.
Ama orada yontulacak, çekip alınacak milyarlar vardır. 400 yıldır milyarlarca dolar oradaydı. Batılı kapitalist güçler ve Kuzey Amerika güçleri; keresteyi, keteni, keneviri, kakaoyu, romu, kalayı, bakırı, demiri, kauçuğu, boksiti, köleleri ve ucuz emeği bu ülkelerden söküp almışlardır. Bu ülkeler “az gelişmiş” değildir; bu ülkeler “aşırı sömürülmüş”tür.[3]
Batı sermayesinin cirit attığı ülkelerden biri de Çarlık Rusyası’ydı. Büyük oranda İngiliz, Fransız, biraz Alman ve aralarında Herbert Hoover’ın da bulunduğu bazı Amerikalı yatırımcılar… Herbert Hoover, ünlü İngiliz milyoner Leslie Urquhart ile birlikte Russo-Asiatic Corporation’ın sahibiydi.[4] Eğer Rus Devrimi gerçekleşmeseydi, Herbert Hoover dünyanın en zengin adamlarından biri olacaktı. Ve yıllar sonra, 1931’de, bu ülkenin üçte biri işsizken, insanlar yiyecek bulamazken, halk çaresizliğin eşiğine sürüklenmişken, Başkan Herbert Hoover, San Francisco Examiner’a şöyle diyecekti: “Hayattaki en büyük ihtirasım, Rusya’daki Bolşevizmin devrildiğini görmektir.”
Rus Devrimi ile birlikte uluslararası kapitalist tarihin dokusunda bir yırtılma meydana geldi. Artık Petrograd ve Moskova’nın o “baldırı çıplak” işçilerinin yönetimi ele geçirdiği bir ülke vardı.[5] Toprağa, emeğe, teknolojiye ve kaynaklara bilfiil el koydukları, komünistlerin iktidara geldiği bir yer…
Dışişleri Bakanı Lansing ile Başkan Woodrow Wilson arasındaki yazışmalar dikkate şayandır. Lansing şöyle der: “Bolşevikler siyasi erdemden yoksundur. Onlar sıradan adama, sıkı çalışmak yerine siyasi yollarla yükselebileceğini vaaz ediyorlar. Bu, bizim ülkemizdeki ve diğer ülkelerdeki sıradan adam için çok talihsiz bir örnek teşkil edecektir.” Tehdidin ne olduğunu anlamışlardı. Amerikalıların kendilerinin, Amerikan egemen sınıfının orada çok az sermayesi vardı; Hoover ve birkaç spekülatör dışında pek bir şey yoktu. Ama yine de 14 diğer ulusla birleşip, Çar devrildikten sonra kurulan sosyalist hükümeti yıkmak için Sovyetler Birliği’ni işgal ettiler.
Devrimci bir ülkeyi işgal etme süreci bugün de gözlerimizin önünde devam ediyor. Rus Devrimi’nden sonraki yılları anlamak istiyorsanız, Nikaragua’da olanlara bakmanız kâfidir. İşgal; ya doğrudan kendi askerlerinizle ya da vekil güçler kullanarak yapılır. O zaman Beyaz Orduları, Beyaz Generalleri kullandılar; bugün ambargolar, izolasyon, gıda tedarikini engelleme, sabotaj, kuşatma, diplomatik tanımayı reddetme… Bunlar kullanılan yöntemlerdir ve Reagan tarafından şu an bir başka devrimci hükümete, Nikaragua’ya karşı kullanılan, zamanla onanmış yöntemlerdir.
Bu suyun içinde boğazımdan aşağı kayan buz küpleri var…
Bu kuşatma ve istikrarsızlaştırma süreci II. Dünya Savaşı’na kadar sürdü. Savaşın arifesinde Sovyet Dışişleri Bakanı Litvinov, Batılı güçlere gidip Nazi Almanyası’na karşı İngiltere, ABD ve Fransa ile bir ittifak çağrısında bulundu. Eğer Almanlar Çekoslovakya’ya, Polonya’ya veya herhangi birine saldırırsa, tüm güçlerin Hitler’e karşı birleşip onu çevrelemesini önerdi. Batılı müttefikler Sovyetler Birliği’nden gelen bu açılımları reddetti. “Yatıştırıcı” oldukları veya saf oldukları için değil; bilakis, kendi planları olduğu için. O plan Münih’ti.[6] Plan şuydu: Hitler’e Çekoslovakya’yı veririz, o da Doğu’ya yönelir. Bir savaş bekliyorlardı ve o savaşın gelmesi, Nazi Almanyası’nın Bolşevik Rusya’nın işini bitirmesi gerekiyordu. Tıpkı on yıldan az bir süre önce ordularını Rusya’ya gönderdikleri gibi, şimdi de aynısını planlıyorlardı.
Ve o savaş yapıldı; büyük kısmı Doğu Cephesi’nde cereyan etti. Ölen her on Alman askerinden yedisi Doğu Cephesi’nde öldü. Çatışmaların ölçeği muazzamdı. Kursk, Stalingrad, Berlin muharebeleri… Batı tiyatrosunda buna benzer hiçbir şey yaşanmadı. Berlin Muharebesi’nde 2 milyon Alman askerine karşı 3,5 milyon saldıran Sovyet askeri vardı. Kayıplar dehşet vericiydi.
Ama savaşın sonunda Sovyetler Birliği, çok zayıflamış, endüstrisinin çoğunu kaybetmiş, 20 milyon insanını yitirmiş olsa da büyük bir güç olarak ortaya çıktı. O dönemde ulaşımın çoğu hala at veya öküzle yapılıyordu. Ama yine de Kızıl Ordu’ya sahipti. Fakat Avrupa’yı işgal etme niyeti olan bir ordu değildi bu; bu, NATO’nun o dönem uydurduğu bir efsaneydi. American Historical Review’da yeni yayımlanan belgeler, Batı’nın ve Dışişleri Bakanlığı’nın Sovyetlerin Batı Avrupa’yı işgal edeceğine aslında hiç inanmadığını ortaya koyuyor. Bu, bilinçli yayılan bir mitten ibaretti. Yorgun bir savaştan sonra Rus halkının veya liderlerinin isteyeceği son şeyin yeni bir savaş olduğunu biliyorlardı. Almanya’ya karşı savaşları savunma amaçlıydı ve ülkelerini yeniden inşa etmek istiyorlardı.
“Eğer onları durdurmazsak, NATO’yu kurmazsak, savunma güçlerimizi ikiye, üçe katlamazsak Ruslar Zafer Takı’nın altından yürüyecek” miti bilinçli olarak yayıldı.
Buraya kadar anlattıklarımın amacı şunu göstermektir: Soğuk Savaş 1947’de değil, 1917’de başladı. Hatta ABD ve diğer Batılı ülkeler her türlü devrimci gücü bilinçli olarak bastırdığı için, Rus Devrimi’nden önce bile sürüyordu. Ronald Reagan, Sandinistaları durdurmamız gerektiğini çünkü onların Sovyet gücünün bir uzantısı olduğunu söylediğinde kendimize şunu sormalıyız: Biz Nikaragua’ya 11 kez girdik ve bunların en az beşinde ortada Sovyetler Birliği diye bir şey yoktu. Kosta Rika’yı, Haiti’yi, Meksika’yı işgal ettik; o zamanlar Sovyetler yoktu. Biz bu ülkeleri Sovyetler Birliği var olmadan çok önce işgal ettik.
Mesele onların SSCB’nin vekili olması değil; mesele, toprağı, emeği, kaynakları, teknolojiyi ve sermayeyi özel sermaye birikimi için değil, toplumsal ihtiyaçlar için, kâr amacı gütmeyen kamu sektörü gelişimi için kullanacak rakip bir toplumsal düzen geliştirmeleridir. Bu, kapitalizmin, o sınıfın gücünün ve ayrıcalıklarının ölümü demektir. Bayan Bush’un dediği gibi, “servetimizin tadını çıkarıyoruz” dedikleri o hayatı savunmak için dişleriyle tırnaklarıyla savaşacaklardır.
II. Dünya Savaşı sonunda ABD İmparatorluğu, Britanya’nın yerini aldı. İran’da İngilizlerin yerini Amerikan petrol şirketleri, Honduras’ta İngiliz şeker şirketlerinin yerini Amerikan şeker şirketleri aldı. Ve Amerika faturayı üstlendi. Amerika, dünya çapında 2 binden fazla üs (bunların 300’ü büyük üslerdir) kurarak bir imparatorluk inşa etti. Amerikan filoları her okyanusta, uçakları neredeyse her kıtanın semalarında.
Ve böylece Üçüncü Dünya’da muazzam bir yatırım ve bu yatırımla birlikte yoksullukta muazzam bir artış görüyoruz. Bu tuhaf bir durum. Kabul gören ideolojiye, yani “yatırım gelirse refah ve iş gelir” inancına terstir. Oysa Haiti’de yatırım, küçük Haiti çiftçisinin sefaleti demektir. Latin Amerika’da yatırım, köylülüğün yerinden edilmesi, proleterleşmesi, teneke mahallelere sürülmesi, açlık sınırında ücretlere veya kronik işsizliğe mahkum edilmesi demektir.
Yatırım, beraberinde artan cehaleti, hastalığı, yoksulluğu ve mülksüzleşmeyi getirdi. Nakit ürünler için artan yatırım… Meksika Devrimi’nin bütün meselesi buydu: Toprak Meksikalılara ait olsun da fasulye ve yonca ekip halkı doyursunlar diye mi? Yoksa toprak büyük şeker şirketlerine ve latifundia sahiplerine ait olsun da ihraç edilecek şeker, kahve yetiştirip daha çok para, daha çok para kazansınlar diye mi?
Yatırımla birlikte Üçüncü Dünya ülkesinin yapısında bir bozulma meydana gelir; tüm altyapı sermaye çıkarımı etrafında şekillenir. İktisatçı Ray Brown, devrimden önce 1958’de Küba’ya gittiğinde, gördüğü her ana yolun bir şeker plantasyonundan rafineriye veya limana gittiğini, buna karşın halkın doktor, okul veya rahip yüzü görmeyen topluluklarına giden yol olmadığını not etmişti. Şeker şirketlerinin yolları vardı.
O ülkelere dış yardım gönderdiğinizde, o dolarların onda dokuzu altyapıyı kurmaya, özel şirketlerin sermaye yatırımını sübvanse etmeye veya o ülkenin polisini ve ordusunu ödemeye gider. Uruguay, Bolivya’yı işgal edeceği için değil; Tayvan, Filipinler tarafından işgal edileceği için değil. O büyük ordulara, kendi yöneticilerini kendi halklarından korumak için ihtiyaç duyarlar. Çünkü halk sefalet içindedir. İşte dış yardımımız buraya gider. Birinin dediği gibi: Dış yardım, zengin bir ülkenin yoksul insanlarının (yani bizlerin), yoksul bir ülkenin zengin insanlarına para vermesidir.
Kenneth Boulding gibi parlak bir iktisatçı çıkıp “İmparatorluk irrasyoneldir, çünkü maliyeti kazancından fazladır” dediğinde… İşte o zaman Marksist analiz, sınıf analizi olmadan düşünmenin insanı nasıl bir bataklığa, nasıl bir bebeksi saçmalığa sürüklediğini görürsünüz. Boulding diyor ki: “İngilizlerin Hindistan’daki maliyeti kazançlarından fazlaydı. Filipinler’deki Amerikan yatırımı sadece 3,5 milyar dolar ama onlara 6 milyar dolar yardım verdik. Maliyet kazançtan fazla.”
Bu, sınıf analizi olmadan düşünmektir. Çünkü bu akşam bitmeden öğreneceğiniz gibi, bu çok kârlıdır. Çünkü 3 milyar dolarlık yatırıma sahip olanlarla, 6 milyar dolarlık yardımı ödeyenler aynı kişiler değildir! Thorsten Veblen’in ta 1909’da dediği gibi (Boulding onu okumalıydı, Marksist olsa bile): Emperyalizmden elde edilen servet seçkin bir azınlığın kasasına girerken, imparatorluğun maliyeti halkın ortak hazinesinden ödenir.
Britanya İmparatorluğu’nda da böyleydi; imparatorluğun bedelini sıradan İngiliz işçisi ödedi, kaymağı İngiltere Bankası ve Doğu Hindistan Şirketi yedi. Filipinler’de de böyle… Tabii oradaki işbirlikçinize, kompradorunuza da iyi bir pay verirsiniz. Karısının ayakkabılarına, metreslerine giden paralar… Tanrı bilir.
Üçüncü Dünya’da sermaye yatırımını çeken bir diğer kaynak… Kendi kendinize diyorsunuz ki, nedir bu gizemli kaynak? El Salvador’a bakıyorum. Pillsbury, Procter & Gamble, US Steel, Continental, ITT, Firestone, Ford… Kendi kendime diyorum ki, El Salvador’da ne halt var? Şeker mi, muz mu? Bu şirketlerin hepsi orada ne yapıyor?
Yaptıkları şey şu: Enerji çubuklarından kabartma tozuna, araba lastiğinden bilgisayara kadar her şeyi üretiyorlar. El Salvador’dalar çünkü orada çok kıymetli bir kaynak var: Ucuz emek. Detroit’te otomobil işçisine saati 15 dolar ödemek yerine, oraya gidip saati 50 sente adam çalıştırıyorsunuz. Bu çok cazip bir şey.
Güney Kore’ye gidin. New York Times’ta bir haber vardı; tekstil şirketlerinde çalışan Güney Koreli çiftçi kızlar hakkında. Hani şu eskiden New England’da olan, sonra güneye taşınan, güneydeki işçiler sendikalaşınca Güney Kore’ye taşınan şirketler… Güney Kore’de işçilerin sendikalaşmaya kalktığında dayak yediği, hapse atıldığı veya vurulup öldürüldüğü o şirin faşist ülkede… O tekstil kamplarındaki Koreli kızlar saati 18 sente çalışıyor. Saati 18 sent! Günde 12 saat, haftada 7 gün, izin yok. Bir gün izin isterseniz çift vardiya çalışmak zorundasınız. Kamplarda yaşıyorlar. İşte Sanayi Devrimi budur; 1870’lerin şartlarıdır bu, ama büyük kârdır. Buna “sermaye yatırımı”, “kalkınma”, “dost ulus”, “sadık müttefik”, “istikrar” diyorlar.
General Motors size Detroit’i kapatıp fabrikaları durduracağını çünkü arabaların satılmadığını söylediğinde, size anlatmadıkları şey şudur: Son 10 yılda General Motors, bahsettiğim sebeplerden dolayı diğer ülkelerde bir düzine yeni fabrika açtı. Yani asıl kaynak emektir. Çünkü emek, üretim sürecinde kendi değerini tamamen tüketmeyen, aksine servet yaratan tek metadır.
Tüm bunlarla birlikte bir başka gelişme daha yaşandı: Dünyanın her yerinde devrimci hareketler, rakip toplumsal düzenler ortaya çıkmaya başladı. Bu yüzden hedef alınmaları gerekiyordu. ABD, askeri yığınağını ve müdahalelerini sürdürmek, Nikaragua’ya saldırmak, El Salvador’daki gerillalara karşı çıkmak, Afganistan, Angola, Mozambik gibi ülkelerdeki rejimleri devirmek için birçok sebep öne sürdü. Verdikleri sebep “demokrasi” ve “özgürlük”tür. “Orta Amerika’da demokrasiyi savunmak için varız.”
Bir anlık düşünme bile bu hipotez hakkında ciddi sorular doğurur. Çünkü ABD hükümetinin sicili, demokrasiyi devirmekle doludur. Şili’de, serbest seçimle gelen Salvador Allende devrildi, 10 bin kişi idam edildi, on binlercesi sürgüne gönderildi. ABD desteğiyle en kötü faşist diktatörlüklerden biri kuruldu. Guatemala’da 1954’te, demokratik olarak seçilen Arbenz hükümeti; sendikaları yasallaştırdığı, United Fruit Company’nin kullanılmayan topraklarını kamulaştırmaya başladığı için CIA tarafından devrildi. Eisenhower yönetimi bununla gurur duydu.
İran’da Musaddık, Brezilya’da Goulart, Dominik Cumhuriyeti’nde Bosch… Latin Amerika’da en az altı yedi demokratik lider ABD yardımıyla devrildi ve yerlerine generaller getirildi. Yani orada demokrasiyi teşvik etmek için bulunuyor olamayız; demokrasilere karşı savaşıyor gibiyiz. Ayrıca en kötü diktatörleri destekliyoruz. Eğer Reagan tiranlıktan gerçekten nefret etseydi, Paraguay’a, Şili’ye veya Güney Afrika’ya “özgürlük savaşçıları” gönderirdi.
Aslında Libya ile olan kavga, Albay Kaddafi’nin -ki bazı yönlerden tuhaf bir adamdır ama medyanın yansıttığı kadar değil- defalarca Reagan ile müzakere çağrısı yaptığını bilirseniz daha az gizemli olur. Kaddafi barışçıl çözüm istedi, Reagan yönetimi reddetti. Bunu basında okuyamazsınız. Kaddafi’yi tehlikeli yapan şey terörizm değildir; Viyana veya Berlin havaalanı saldırılarının Libya ile ilgisi olduğuna dair kanıt yok, Suriye’den geldiklerine dair kanıt var.
Kaddafi’yle ilgili asıl sorun şu: 1969’da yönetimi devraldığında ülke Suudi Arabistan gibiydi; kitlesel sefalet ve birkaç zenginin cebine giren petrol. Kaddafi zenginleri kovdu, evlerini yoksullara verdi, toprak reformu yaptı, ücretsiz okul ve sağlık sistemi kurdu -ki biz Amerikalıların hala sahip olmadığı bir şey-, 40 milyon ağaç dikti. Libya halkının kişi başına düşen geliri Afrika’nın ve Üçüncü Dünya’nın en yükseğidir. İşte tehlikeli olan budur. Petrolümüzü, muzumuzu, şekerimizi, bakırımızı halk için kullanmaya başladıkları an “tiran” olurlar.
İkinci mit, bu devrimci hükümetlerin bize düşman olduğudur. Sağcı diktatörlükler dosttur, solcular düşmandır. Neden? Ortak sınıf çıkarları yüzünden. Oysa solcu hükümetler iktidara geldiklerinde ilk iş olarak ABD ile dostane ilişkiler isterler. Sandinistalar Somoza’nın borçlarını bile kabul etti. Küba, Vietnam, hatta Grenada… Hepsi ticaret ve diplomasi istedi. Aşklarından değil, kendi çıkarları için. Küba neden okul otobüsü almak için 16 bin mil ötedeki Japonya’ya gitsin? 90 mil ötedeki Florida’dan almak varken… Tıbbi malzemeleri neden Çin’den alsınlar? Ambargo yüzünden. Yani dostane ilişki onların çıkarınadır. Ama Reagan “evet” cevabını kabul etmez.
Ve o meşhur “Kızıl Dalga” korkusu… Eğer Nikaragua’nın kendi seçtiği hükümetle yaşamasına izin verirsek güvenliğimiz tehlikeye girermiş. O 3 milyonluk minik ulusun Guatemala ve Meksika’yı aşıp Teksas’a kadar yürüyeceğini, Colorado’ya gelip kızınızla dans edeceğini sanırsınız! Bu, Vietnam Savaşı’nda duyduğumuz teranenin aynısıdır. Walter Lippmann’ın dediği gibi: “Vietnamlıların küçük teknelerine binip Pasifik’i geçerek Kaliforniya’yı işgal edeceği fikri, ABD Donanması’na hakarettir.”
Amerikan halkını, United Fruit Company veya Chase Manhattan Bankası için ölmeye ikna etmek zordur. O yüzden “Komünist tehdit” dersiniz. Nikaragua değil, Küba’nın kuklası; Küba da Kremlin’deki “Büyük Kızıl Ayı”nın kuklası…
Peki, komünist nedir? Bize onların sadece iktidar açlığı çektiğini söylerler. Managua rejiminde “saldırgan” olan nedir? Toprak reformu mu? İşsizlere iş yaratmak mı? Her çocuğa fasulye ve pirinç vermek mi? Orta Amerika’daki en düşük bebek ölüm oranı mı? Kosta Rika’dan bile düşük… Managua’da saldırgan olan şey, ezilenlerin üretim sürecini geri almasıdır. “Bu ülke artık bizim, senin değil Gringo” demeleridir. Komünist program budur.
Vermont’ta bir kadın kalkıp şöyle demişti: “İnsanlar Salvadorlu gerillaların komünist olduğunu söylüyor ama onlar komünist değil, sadece köylü. Neden savaşıyoruz?” İma şuydu: Eğer komünist olsalardı onları yok etmek meşru olurdu. Ben de dedim ki: “O cephedeki gruplardan en az ikisi ‘Yo soy communisto’ (Ben komünistim) der ve bunu gururla söyler.” Komünist olmak ne demektir? Kendini halka adamak demektir.
Eğer biz solcular, Marksistler sadece iktidar isteseydik, neden güçsüzlerin yanında duralım? Neden Kissinger’lar, Moynihan’lar, Brzezinski’ler gibi güce dalkavukluk etmeyelim? Henry Kissinger, Nixon’ın danışmanı olduğunda Nelson Rockefeller ona 50 bin dolar “veda hediyesi” verdi. Senato’da Rockefeller’a bunu sorduklarında “Bizim ailede vermek gelenektir” dedi. Aslında şunu diyordu: “Henry, seni Harvard’dan ben çıkardım, o kitapları benim için yazdın. Tricky Dick (Nixon) için çalışacaksın ama kime ait olduğunu unutma.” İktidar açlığı budur. Biz solcular ise yağmurda bekleriz, işimizi, kariyerimizi, hayatımızı riske atarız.
Washington Post yazarı Richard Cohen, “Komünistlerin yaptıklarını kopyalamalıyız, neden hep yanlış taraftayız?” diye soruyor. “Neden hep büyük toprak sahiplerinin, yozlaşmış generallerin yanındayız? Neden komünistlerin taktiklerini kullanıp halkın kalbini kazanmıyoruz?” Komünist taktikler bellidir: Köye giderler, toprak reformu yaparlar, temiz su getirirler, aldıkları yiyeceğin parasını öderler, halkın örgütlenmesine yardım ederler. Eğer biz bunları yaparsak, sadece programlarını çalmış olmayız, onlara dönüşmüş oluruz. Savaşmamızın sebebi zaten bu yapılanları engellemektir! Yanlış taraf, yönetimimizin sınıf çıkarları için doğru taraftır.
Gelelim Sovyetler Birliği’ne… SSCB, dünya kapitalizmi için ciddi bir sorundur çünkü en güçlü sosyalist ülkedir. Ve kuşatılmış durumdadır. Ortada bir “silahlanma yarışı” yoktur; bir “silahlanma kovalamacası” vardır. ABD her seferinde tek taraflı olarak tırmandırmış (atom bombası, hidrojen bombası, nükleer denizaltılar, MIRV’ler, şimdi de Nötron bombası), Sovyetler ise 2 ila 7 yıl geriden gelerek buna cevap vermiştir.
Sovyetler bu yarışı istemiyor çünkü her yeni tank, Moskova metrosu için bir eksik vagon demektir. Her yeni füze, daha az tüketim malı demektir. Sovyetlerin sermaye fazlası değil, sermaye açığı var; işsizliği değil, işgücü açığı var. Gorbachev defalarca “Normal bir yıl istiyoruz” dedi. İşgal, devrim, yine işgal, zorla kolektivizasyon… Hiç normal yılları olmadı.
Sovyetler, NATO ve Varşova Paktı’nın feshedilmesini, nükleer denemelerin yasaklanmasını, uzayın silahsızlandırılmasını önerdi. ABD hepsini reddetti. Avrupa’daki Cruise ve Pershing füzeleri Sovyet topraklarını vurabilir, ama Sovyet SS-20’leri ABD’yi vuramaz. Cruise füzelerinin vuruş süresi 7 dakikadır. Bu, caydırıcılığın sonudur.
İşte bu yüzden Cenevre’den çekildiler. Reagan müzakereyi reddetti. Ve “Yıldız Savaşları” (Star Wars)… Bilim insanları bunun saçma olduğunu söylüyor. “İlk seferde kusursuz çalışmalı” diyorlar. Ama Yıldız Savaşları’nın amacı Sovyetlerin 10 bin füzesini durdurmak değil; ABD ilk vuruşu yaptıktan sonra Sovyetlerden gelecek cılız misillemeyi engellemektir. Reagan’ın kendisi geçen yıl ağzından kaçırdı: “Kusursuz çalışması gerekmiyor.” Eğer Rusların elinde sadece 60-70 füze kalırsa ve kalkan bunların yüzde 90’ını durdurursa, sadece 7-8 tanesi bize isabet eder. Buna “kabul edilebilir ikincil hasar” denir. 20 milyon ölü… “Gipper için bir maç daha kazanmış oluruz” mantığı bu.[7] Pentagon’daki o çılgınlar böyle düşünüyor. Amaç, Sovyetleri 1947’deki gibi köşeye sıkıştırıp şartları dikte etmektir.
Hermann Göring’in dediği gibi: “Hiçbir zavallı savaş istemez. Bir Alman bile istemez. Neden kan kokan bir siperde oturup arkadaşlarının çığlıklarını dinlemek istesin? Evinde, çiftliğinde olmak ister.” Savaş insan doğasında yoktur; insanları zorla sürüklemeniz, bayrak sallamanız gerekir.
Sovyetler Birleşmiş Milletler’de uzayda silahlanmanın yasaklanmasını önerdi. Oylama sonucu: 124’e 1. O “1” kimdi? ABD. Bir de çekimser vardı. İsrail değil, hayır. Margaret Thatcher; yani Reagan’ın kadın kılığındaki hali.
Sovyetler “İlk Kullanmama” taahhüdünü imzaladı. ABD reddetti. Çünkü ABD politikası nükleer tehdit üzerine kuruludur. Kore’de, Vietnam’da (Dien Bien Phu’da Fransızlara teklif ettiler), Küba Krizinde nükleer silah kullanmayı düşündüler. Bu bir blöf değil, politikanın parçasıdır.
Tüm bu karanlık tabloya rağmen, egemen sınıf istediği gibi at koşturamıyor. Reagan zeki bir adam değil belki -gerçi ben onun aptal olduğunu hiç düşünmedim, sınıfının çıkarları için çok başarılı bir lider- ama her istediğini yapamıyor. Nikaragua’yı işgal edemedi. Neden? Calvin Coolidge’den bin kat daha fazla güce sahip ama giremiyor. Çünkü demokratik güçler, barış hareketleri ve bizzat Nikaragua halkının direnişi onu durdurdu. Halk silahlı ve hazır. B-52’lerle halı bombardımanı yapabilir ama asker sokmak zorunda kalırsa kayıplar kabul edilemez olur. Reagan için değil, siyasi olarak kabul edilemez olur.
Size son bir hikaye anlatayım. Washington’da yaşarken, 1981 veya 82’de, bir grup Filipinli sürgün beni Beyaz Saray’ın karşısındaki Lafayette Park’ta konuşmaya çağırdı. Karşıda, Beyaz Saray’ın bahçesinde limuzinler durdu. Marcos gelmişti. Demokrasi aşığı (!) Reagan onu kucaklıyordu. Etraf polis kaynıyordu, silahlar, roketler… Güç onlardaydı. Biz ise 200 kişilik küçük bir gruptuk, elimizde işkence görmüş Filipinlilerin fotoğrafları vardı. Marcos’un korumalarından biri, bir Filipinli fedai yanımıza geldi, fotoğraflara baktı ve sırıttı.
İçimden bir anlığına o yenilgi hissi geçti: “Tanrım, şu güce bak. Her şeye sahipler. Biz ne yapacağız?”
Ama bakın ne oldu? Üç yıl sonra o Marcos, bir sinek gibi silkelenip atıldı.
Gücün kaynağının kimde olduğunu unutmayın. Halk bir araya geldiğinde, hiçbir diktatör, hiçbir general o saraylarda, o süngülerin arkasında huzurla oturamaz. Antonio Gramsci’nin dediği gibi: “Aklın kötümserliğine, iradenin iyimserliğine” sahip olmalıyız.[8] En kötüyü görüp tahlil etmeli ama özgürlük ve adalet için çalışmaktan asla vazgeçmemeliyiz. Gelecek buna bağlıdır.
Teşekkür ederim.
(Soru-Cevap Bölümü)
Soru: Libya hakkında konuştunuz mu?
Parenti: Evet, analizimi verdim. Kaddafi’nin şeytanlaştırılması üzerine konuştum.
Soru: Reagan’ın zekası hakkında ne düşünüyorsunuz?
Parenti: Ben onun aptal olduğunu hiç düşünmedim. Yale’de Chubb Fellow iken onunla karşılaşmıştım, sorulara gayet yetkin cevaplar vermişti. O sınıfının çok etkili bir sözcüsüdür. Enflasyonu düşürdü -işsizlik pahasına da olsa- ve insanlar ceplerini düşünerek ona oy verdi. Aptal değil, sadece artık biraz yaşlı ve yavaş ama müthiş bir yalancı ve demagog.
Soru: Doğu Almanlar neden 60 yaşına kadar ülke dışına çıkamıyor?
Parenti: Savaşta Doğu Almanya yıkıldı, Batı’ya ise Marshall planı yağdı. İnsanlar Batı’daki “ganimetler” için gitmek istedi. Doğu Almanya beyin göçünü, kan kaybını durdurmak için Duvar’ı inşa etti. Haklı olup olmadıkları ayrı konu ama sebep buydu. Ayrıca geri dönenler var; Batı’daki yalnızlıktan kaçıp Doğu’daki topluluk hissine dönenler.
Soru: Sovyetler Birliği Amerika için bir model olabilir mi?
Parenti: Birebir model olamaz, tarihleri çok farklı. Ancak sosyalist ülkeleri değerlendirirken üç kıstas kullanmalısınız:
- Neyi değiştirdiler? (Küba’da köylülerin artık doktora erişebilmesi, okuma yazma öğrenmesi, fahişeliğin bitmesi gibi. Babama kitabımı imzaladığımda ağladı, duygulandığı için değil, okuma bilmediği için ağladı. İşte okuma yazma seferberliği budur.)
- ABD ile kıyaslandığında durum ne? (Bizde zenginlik çok ama dağılım adaletsiz. Bizde yoksullar artıyor.)
- İdealimizdeki modelle kıyaslamak. Mevcut sosyalizmdeki iyi şeyleri (sendikaların gücü, iş garantisi) öğrenmeli, kötü şeyleri reddetmeliyiz.
[1] “A Contradiction in Terms” ve Sermaye Birikimi Döngüsü. Orijinal: “A no growth capitalism… is a contradiction in terms. The reason you invest is to accumulate.” Parenti burada klasik Marksist iktisadın temel aksiyomlarından birine, M-C-M’ (Money-Commodity-Money Prime) döngüsüne atıf yapar. Kapitalizmde para (M), sadece kullanım değeri olan bir meta (C) almak için harcanmaz; daha fazla para (M’) elde etmek için yatırılır. “Contradiction in terms” ifadesi, mantık ilminde contradictio in adjecto (sıfatın isimle çelişmesi) durumudur; “kuru su” veya “köşeli daire” demek gibidir. Parenti, “büyümesiz kapitalizm” (no-growth capitalism) kavramını, sistemin ontolojik yapısına (varlık sebebine) aykırı bulur. Ekolojik kriz ile kapitalizm arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi (antagonizma) vurgular. (ç.n.)
[2] “Expropriation of the third world”: Marksist literatürde “expropriation”, üreticinin üretim araçlarından koparılmasıdır (Marx’ın Das Kapital‘deki “ilkel birikim” bahsi). Parenti burada kelimeyi jeopolitik bağlamda kullanıyor. Batı, Üçüncü Dünya’nın doğal kaynaklarına “el koyarak” onları mülksüzleştirmiştir. (ç.n.)
[3] “Development of Underdevelopment” (Az Gelişmişliğin Geliştirilmesi): Bu cümle, Bağımlılık Okulu’nun (Dependency Theory) ve özellikle Andre Gunder Frank’ın tezlerinin bir özetidir. Batı merkezli modernleşme teorisi, geri kalmışlığı “henüz gelişememiş olmak” (bir zaman meselesi) olarak görürken; Parenti ve Bağımlılık teorisyenleri bunu yapısal bir zorunluluk olarak görür. İngilizcedeki “Underdeveloped” (Az gelişmiş) kelimesi pasif bir durumu, bir eksikliği imler. Parenti’nin kullandığı “Over-exploited” (Aşırı sömürülmüş) ise aktif bir faili (sömüreni) ve tarihsel bir müdahaleyi işaret eder. (ç.n.)
[4] Herbert Hoover, ABD başkanı olmadan (1929-1933) çok önce, uluslararası çapta ünlü bir maden mühendisi ve sermayedardı. 1900’lerin başında Çarlık Rusyası’nda, Urallar ve Sibirya’daki maden yataklarını işleten devasa Russo-Asiatic Corporation‘ın büyük hissedarlarındandı. Ekim Devrimi (1917) ile Bolşevikler tüm yabancı varlıkları kamulaştırınca, Hoover muazzam bir servet kaybetti. Parenti’nin burada ediği şudur: Hoover’ın (ve Batı elitlerinin) anti-komünizmi sadece ideolojik (özgürlük vs. tiranlık) değildir; doğrudan sınıfsal ve finansal bir kuyruk acısına dayanır. Hoover’ın “Bolşevizmin yıkıldığını görmek en büyük arzumdur” sözü, kaybedilmiş bir servete ağıttır. (ç.n.)
[5] “The Unwashed” (Baldırı Çıplaklar / Ayak Takımı): İngiliz edebiyatında (özellikle Viktorya dönemi) alt sınıflar için kullanılan aşağılayıcı The Great Unwashed (Büyük Yıkanmamış Güruh) tabirine atıftır. Kökeni Edward Bulwer-Lytton’a kadar gider. Parenti bu ifadeyi kullanarak, Batı burjuvazisinin Rus Devrimi’ne bakışının sadece politik değil, estetik ve hijyenik bir tiksinti de barındırdığını gösterir. Onlara göre işçilerin yönetimi ele geçirmesi, “kirli ayak takımının” (sans-culottes) medeniyeti kirletmesidir. (ç.n.)
[6] Münih Anlaşması ve “Drang nach Osten” (Doğuya Yönelim): Batı tarih yazımında 1938 Münih Anlaşması, İngiltere Başbakanı Chamberlain’in “safdilliği” veya savaşı önleme çabası (Appeasement) olarak anlatılır. Parenti ise Sovyet/Marksist tarih tezini savunur: Batı, Hitler’i durdurmak değil, onu Sovyetler Birliği’nin üzerine salmak istemiştir. Alman jeopolitiğindeki Drang nach Osten (Doğuya Yayılma) arzusu ile Batı’nın “Bolşevizmi Naziler eliyle yok etme” stratejisinin örtüştüğü andır. Parenti, II. Dünya Savaşı’nın aslında Batı demokrasileri ile Faşizm arasında değil; Faşizm ile Sosyalizm arasında planlandığını ima eder. (ç.n.)
[7] “Win one for the Gipper” (Gipper İçin Bir Maç Alın): Bu, Amerikan popüler kültürünün en ikonik ve en manipülatif repliklerinden biridir. 1920’lerin efsanevi Notre Dame üniversitesi Amerikan futbolu oyuncusu George “The Gipper” Gipp, genç yaşta ölür. Efsaneye göre ölüm döşeğinde koçuna, “İşler kötü gittiğinde takıma söyle, Gipper için bir maç kazansınlar” der. Ronald Reagan, aktörlük döneminde Knute Rockne, All American (1940) filminde Gipp rolünü oynamıştır. Reagan siyasete atıldığında bu repliği, milliyetçi duyguları köpürtmek ve askeri harcamaları meşrulaştırmak için kullandı. Parenti burada Reagan’ın nükleer savaşı (milyonlarca ölümü), bir Hollywood filmi sahnesine veya bir kolej futbolu maçına indirgeyen sığlığını, bu “kitsch” (rüküş/bayağı) milliyetçiliğini ifşa eder. “Kabul edilebilir hasar” (20 milyon ölü) ile “Gipper için maç kazanmak” arasındaki korkunç tezatı vurgular. (ç.n.)
[8] “Pessimism of the mind, optimism of the will”: İtalyan Komünist Partisi kurucusu Antonio Gramsci’nin Hapishane Defterleri‘nden meşhur düsturu. Entelektüel analizin karamsar gerçekliğine (faşizmin yükselişi, kapitalizmin gücü) rağmen, devrimci iradenin eyleme geçme zorunluluğunu ifade eder. (ç.n.)
Dünya Basını
Ron Paul: Washington anayasayı çiğneyip dünyada felaket üretiyor

ABD Temsilciler Meclisi eski üyesi Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’a verdiği mülakatta Washington yönetiminin müdahaleci dış politikasını, kontrolsüz kamu harcamalarını ve yaygınlaşan gözetim uygulamalarını eleştirdi.
ABD Kongresi Temsilciler Meclisinin eski Teksas temsilcisi, tıp doktoru ve Ron Paul Barış ve Refah Enstitüsü Başkanı Dr. Ron Paul, gazeteci ve yazar Scott Horton’ın sunduğu Scott Horton Show adlı programa konuk olarak ABD’nin dış politikası, ülke ekonomisinin gidişatı, biriken kamu borçları ve giderek genişleyen kitlesel gözetim mekanizmaları hakkında değerlendirmelerde bulundu.
Programın açılışında sunucu Scott Horton, meslek hayatında binlerce bebeğin doğumunu yaptıran tıp doktoru kimliğine ve ilkeli siyasi duruşuna atıfta bulunduğu Ron Paul’un, Daniel McAdams ve Chris Rosini ile birlikte Özgürlük Raporu adlı günlük yayını hazırladığını hatırlatarak kendisini takdim etti.
“Anayasayı zerrece umursamıyorlar, tek dertleri savaşa girmek”
İran ile yaşanan savaşın ve Ortadoğu’daki askeri hareketliliğin tamamen öngörülebilir bir kriz olduğunu belirten Dr. Ron Paul, karar alıcıların kurucu metinleri hiçe saydığını vurguladı.
Paul, mevcut tablonun arka planına ilişkin olarak şu ifadeleri kullandı:
“Büyük bir kargaşanın içindeyiz ve bu tamamen öngörülebilir bir kargaşa. Bunun temel nedeni insanların anayasayı zerrece umursamamasıdır. Savaşa nasıl girdiğimiz onların umurunda bile değil, tek dertleri bir şekilde savaşa girmek. Askeri-sınai yapı ve bu paraları harcamak isteyen çevreler son derece güçlü. Bu yüzden süreç öngörülemez bir hal alıyor. Bugün yaşanan en kayda değer gelişmelerden biri ise yönetimin itibarını bütünüyle yitirmesidir; tüm inandırıcılıklarını kaybettiler. Daniel ile bu konuyu konuşurken her şeyin ne kadar berbat olduğunu tartışıyoruz ama Scott, bildiğin gibi ben sözlerimi daima olumlu bir noktayla bitirmek zorundayım. ‘Evet, bu durum kötü ama aynı zamanda iyi bir haber; çünkü insanlar olup biteni duyacak, gerçeği öğrenecek ve daha makul bir politikaya yönelecek’ diyorum. Haberler ne kadar kötü olursa olsun, bu tablonun özgürlük mücadelesine mutlaka yeni destekçiler kazandıracağını düşünüyorum.”
Horton, Washington’daki hâkim anlayışın “ABD dünyayı bir arada tutan tek güçtür, eğer askerlerimizi geri çekersek bütün dünya parçalanır” tezine dayandığını belirterek, hükümetin bizzat yol açtığı istikrarsızlık ortamında dahi Paul’un sürekli olarak “derhal eve dönülmeli” çağrısı yaptığını hatırlattı ve dünyanın kontrolden çıkmasından endişe eden kamuoyuna nasıl bir yanıt verilmesi gerektiğini sordu.
“Yalan söylemek ve öldürmek suçsa hükümetin bunu yapmasına neden izin veriyoruz?”
Ülkelerin özgürlük ve refah düzeylerine ilişkin verilerin net olduğunu dile getiren Paul, müdahalecilik karşıtlığı ile doğal hukukun vazgeçilmez bir çözüm sunduğunu söyledi.
Paul, toplumların refah arayışı ve dış politika tercihleri hakkındaki görüşlerini şöyle açıkladı:
“Ülkelere bir bütün olarak bakıp onları derecelendirdiğinizde çok somut istatistiklere ulaşırsınız. Bir ülke ne kadar özgürse o kadar az militaristtir; o kadar az savaşa girer ve o kadar fazla refaha sahip olur. Herkesin ‘İşte istediğimiz şey bu, biz barış ve refah istiyoruz’ demesi gerekirken bunu neden yapmadıklarını anlamıyorum. Fakat insanlar propagandanın, bu işten büyük paralar kazanan çevrelerin ve hükümet yardımlarına bağımlı yaşayan kesimlerin etkisi altında kalıyor. Bu yüzden doğru politikalara yanaşmıyorlar. Yaşadığımız sorun öngörülebilir bir neticedir. Sosyalizmde de faşizmde de komünizmde de bu hep böyledir. İnsanlar genellikle ‘Biz öyle değiliz’ der; ancak siyasi tercihlerimizi müdahalecilik ve müdahalecilik karşıtlığı olarak ikiye ayırmalıyız. Özgür bir toplumda müdahalecilik karşıtlığı alkışlanmalı, bireylerin kendi hayatlarının sahibi olduğu kabul edilmeli ve kurallara uydukları müddetçe kararlar kendilerine bırakılmalıdır.”
Son dönemde doğal hukuk kavramı üzerinde daha fazla durduğunu aktaran Paul, değerlendirmesini şu sözlerle sürdürdü:
“Doğal hukuka bağlı kalındığında çözüm son derece basittir. İnsanlara yalan söyleyemezsiniz, hile yapamazsınız, çalamazsınız ve onları öldüremezsiniz. Durum bu kadar açıkken yeryüzünde neden hükümetin bu fiilleri işlemesine izin veriyoruz? Bu ilkeleri esas almak birçok sorunu kökünden çözer. Koşullar ne olursa olsun askerlerimizin derhal eve dönmesi gerektiğine inanmamın sebebi budur. Ben 1960’larda askere alındım. Vietnam döneminde her zaman ‘Bir savaşı kaybedemeyiz’ anlayışı hâkimdi. Lyndon B. Johnson bu konuda en kötüsüydü; ‘İlk savaş kaybeden başkan olmak istemiyorum’ diyordu. Bugün İran’da sergilenen tavır da bundan farksız. Kendi söylemlerine inanacak kadar akıl dışı davranıyorlar; ‘Venezuela kolay bir işti, orası artık elimizde’ dediler. Sonra başkana ‘Aynı şeyi İran’la da yapabiliriz’ aklı verildi. Perde arkasındaki yönlendiricilerin kim olduğunu ve gerçek niyetlerini kestirmek güç. Ancak net bir anlayışınız varsa çok sayıda danışmana ihtiyaç duymazsınız. Müdahalecilik karşıtlığına, bireysel sorumluluğa, gönüllülüğe ve mülkiyete inandığınızda her şey yerli yerine oturur.”
“Karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak zorundayız, dolar hızla eriyor”
Mevcut parasal düzenin sürdürülemez olduğunu ifade eden Paul, ABD Merkez Bankasının piyasaya müdahaleleri ve itibari para politikaları son bulduğunda başlangıçta bir sarsıntı yaşanacağını ancak ardından kalıcı bir toparlanmanın geleceğini belirtti.
Paul, ekonomik dönüşüm ve kamu otoritesinin sınırlandırılması konusunda şunları dile getirdi:
“Günün birinde yüzleşmek zorunda kalacağımız en büyük dönüşümlerden biri bu karşılıksız para sisteminden uzaklaşmak olacaktır. Belki 20 yıl sonra da dolardan bahsedilecektir ancak o günkü para, bugün değeri hızla eriyen ve aklımıza gelen o dolar olmayacaktır. Bizim karşımızdaki grup ‘Bu çok riskli, bunu yapamayız, insanlar kendi başlarının çaresine bakamaz, onlara biz bakmalıyız’ diye düşünüyor. Biz ise bunun tam aksine inanıyoruz; insanların kendi sorumluluklarını üstlendiği ve şiddetsizliğe bağlı kaldığı bir dünya çok daha iyi bir dünyadır. İnsanlar elbette hata yapar, kusursuz değillerdir. Washington’daki birilerinin bize ne yapmamız gerektiğini söylemesini istemeyişimin nedenlerinden biri de budur. İnsanlar kusurluysa kararları neden bu kadar yoğun şekilde hükümete devrediyoruz? Ben meseleye sosyalist bir hükümetimiz olup olmadığı tartışmasından ziyade, hükümetin kişisel, ekonomik ve dini hayatımıza haddinden fazla müdahale edip etmediği penceresinden bakıyorum ve bana göre bu müdahale her zaman gereğinden çok fazladır.”
ABD Merkez Bankasının lağvedilmesi durumunda ortaya çıkacak süreci değerlendiren Paul, şu açıklamada bulundu:
“ABD Merkez Bankasını ortadan kaldırmak gibi savunduğumuz adımları atarsak ortalık başlangıçta çok karışır. Ancak insanlara her zaman söylediğim şey şudur: O kaos zaten er ya da geç gelecek. Elbette bir uyum süreci olacaktır. Bütün bu düzeni bir anda kesip atarsanız kargaşa çıkar, birçok insan iflas eder. Fakat özgürlük ilkelerini bütünüyle hayata geçirdiğiniz takdirde, insanların sırtından tüm vergi yükünün kalktığını ve sağlam bir para birimine geçildiğini bir düşünün; bir yıl içinde insanların yeniden ayağa kalkması için nasıl muazzam bir teşvik doğardı. Bu adeta bir mucize yaratırdı. Hatta bu toparlanma bir yıl bile sürmeyebilir. Şu anda halk kendi başına bunu başarabileceğine dair güven duymuyor; iktidardakiler ise böyle bir adımla ilgilenmiyor. Çünkü Washington’da tanıdığım insanların yegâne gayesi güç ve kontroldü. Bugün içinden geçtiğimiz şirketler düzenini, New York gibi yerlerde sosyalistlerin varlığından çok daha tehlikeli görüyorum. Özgür insanların gönüllü olarak birbiriyle çok daha iyi anlaşacağına ve bu anlayışın ülkeler arasındaki ilişkilere de yansıyacağına inancım tamdır.”
“Milyarlarca dolarlık ulusal borç gerçek parayla ödenemez, tasfiye edilecek”
Horton mülakatta, Paul’un Mayıs 2007’deki Cumhuriyetçi Parti başkanlık ön seçim münazarasında dönemin New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani ile girdiği tarihi tartışmayı hatırlattı. Paul’un o dönemde ABD’nin 1953 yılında İran Başbakanı Muhammed Musaddık’ı devirmesinin 1979 rehine krizine yol açan bir ters tepki mekanizması ürettiğini kaydettiğini anımsatan Horton; müzakerelerin ortasında yapılan saldırılar ve yalanlar üzerine kurulu askeri hamleler neticesinde Washington ile Tahran arasındaki ilişkilerin önümüzdeki 30-40 yıllık süreçte nasıl şekilleneceğini sordu.
Avusturya İktisat Ekolü yaklaşımına atıfta bulunan Paul, eğilimlerin öngörülebileceğini fakat insan eyleminin önceden kesin hatlarla bilinemeyeceğini dile getirdi. Sağlam bir para sistemine ve altın standardına dönülmedikçe ekonomik tahribatın süreceğini vurgulayan Paul, Kongre ve başkanın harcamaları bir yıl içinde sükûnetle kısmasını beklemediğini, bu nedenle asıl mücadelenin fikirler alanında yürütülmesi gerektiğini kaydetti.
Paul, fikir mücadelesinin önemine değinirken kendi geçmişinden bir örnek verdi:
“Bu çalışmalara ilk başladığımda tıp doktorluğu yapıyordum ve Bretton Woods sisteminin çöküşünden etkilenmiştim. Bir üniversitede konuşma yapacağım zaman 15-20 özgürlükçüyü bir arada bulursam bunu büyük bir başarı sayardım. Oysa bugün yüzlerce küçük grup var. İnternetin bazı olumsuz yönleri olsa da insanlara ulaşma konusunda harika bir imkân sunduğunu düşünüyorum. İşte bu yüzden iyimserim; çünkü her gün bir radyo programı yapan, dernek kuran ya da yayın hazırlayan birileriyle karşılaşıyorum. Zamanı gelmiş bir fikrin önünde hiçbir güç duramaz.”
Horton, ulusal borcun faiz ödemelerinin resmi rakamlara göre küresel askeri harcamaların toplamını aştığını, halkın büyük bir bölümünün sadece bu faizleri finanse etmek için gelir vergisi ödediğini belirterek borcun nasıl tasfiye edileceğini sordu.
Paul, kamu borcunun geldiği noktayı şu sözlerle özetledi:
“Bu borcun çalışarak ödenebileceğini kesinlikle düşünmüyorum. Bazı şirketler ve şahıslar öyle büyük borçların altına girerler ki hiçbir zaman bunun altından kalkamazlar; bizim durumumuz da bu eşiği çoktan aştı. Bu borç eninde sonunda tasfiye edilmek zorundadır. Tıpkı özel sektörde yapıldığı gibi borcu tamamen silip kayıtlardan düşebilirsiniz. Ancak mesele yalnızca borcun büyüklüğü değil, aynı zamanda yanlış yatırımların tasfiye edilmesi gerekliliğidir. Son 5-10 yılda uygulanan faiz politikaları ekonomiyi rayından çıkardı. Faiz oranları, harcamalarımızı, yatırımlarımızı ve ekonomiyi nasıl yöneteceğimizi belirleyen en kritik fiyat göstergesidir. Fakat bu gösterge tamamen gizlilik içinde kontrol ediliyor. Temsilciler Meclisi Bankacılık Komisyonunda görev yaptığım dönemde dahi para politikası konusunda ne yaptıklarını öğrenmeme asla izin verilmedi.”
Paul borcun geleceğine ilişkin değerlendirmesini şöyle sürdürdü:
“Borç asla gerçek parayla ödenmeyecek, kaçınılmaz olarak tasfiye edilecek. 1933 yılından 1975 yılına kadar Amerikalıların altın sahibi olmasının bile yasaklandığını hatırlayın; Franklin D. Roosevelt’in ilk işi halkın elindeki altına el koymak olmuştu. Bugün geçiş sürecindeki en büyük tehlike, hükümetin altın tutan vatandaşlara yeniden müdahale etmesi, onları aşırı düzenlemelere ve vergilere boğmasıdır. İnsanların kendilerini koruyabilmeleri için altının serbest bırakılması ve üzerindeki devlet baskısının engellenmesi hayati bir adımdır.”
“Durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz savaştır”
Horton, 2008 küresel krizinden bir yıl önce, 2007 yılının sonbaharında Michigan Üniversitesinde gençlerin ellerindeki dolarları yakarak “ABD Merkez Bankasına Son Verin” sloganları attığı dönemi hatırlattı ve bugün en yaşlıları 29 yaşına basan Z Kuşağı gençlerine enflasyonist ortamda kendilerini nasıl korumaları gerektiğine yönelik tavsiyelerini sordu.
Paul, gençlere kendi yetenekleri doğrultusunda hareket etmelerini önerdiğini söyleyerek şöyle konuştu:
“Konferanslarımın ardından birçok genç yanıma gelip ‘Ne yapmalıyım, hangi mesleği seçmeliyim?’ diye soruyordu. Onlara hep ‘Ne yapmak istiyorsanız, neyi yapmaya kabiliyetiniz varsa onu yapın’ dedim. Ben hep iyi bir şarkıcı olmak istedim ama başaramadım; fakat herkesin mutlaka bir yeteneği vardır. Leonard Read, nitelikli ve küçük grupların dönüştürücü gücünü savunurdu. Biz de Barış ve Refah Enstitüsü bünyesinde binlerce kişiyi bir araya getirmekten ziyade sağlam ilkeleri kavrayan bireyler yetiştirmeyi amaçlıyoruz. Bu ülkede hâlâ sayısız fırsat mevcut. Ancak devlet bir kesimden parayı zorla alıp diğerine aktardıkça insanların üretme ve çalışma arzusu zayıflıyor. Ordularımızın yıllar boyunca demokrasi yayma bahanesiyle dünyada felaketler üretmesi ve kendimizi içeriden yok etmemiz büyük bir akıl dışılıktır. Benim durdurmak istediğim asıl savaş, kendi kendimize karşı yürüttüğümüz bu savaştır.”
“Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır”
Mülakatın son bölümünde sunucu Scott Horton, 1990’ların sonundan itibaren yollara yerleştirilen ve son dönemde ABD genelinde kitlesel tepkilere, sabotajlara ve belediye meclislerinin sözleşme iptallerine konu olan plaka okuma özellikli Flock güvenlik kameralarını gündeme getirdi. Bu gözetim cihazlarına karşı oluşan taban hareketinin özgürlük mücadelesi açısından umut verici olduğunu ifade eden Horton, Paul’un konuya dair fikrini sordu.
Gözetim araçlarının topluma her zaman güvenlik gerekçesiyle pazarlandığını belirten Dr. Ron Paul, meselenin mülkiyet hakları çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini kaydetti.
Paul, kitlesel gözetim mekanizmalarına karşı duruşunu şu ifadelerle açıkladı:
“Bu tür uygulamalar ‘suçluları yakalamamıza yardımcı olacak’ denilerek kolayca savunulabiliyor. Ancak burada temel almamız gereken şey özel mülkiyettir. En mütevazı, eski bir evde oturan yoksul bir Amerikalı bile ‘Evim benim kalemdir, kimse içeri giremez’ anlayışını gayet iyi kavrar. Amerikan Devrimi’nin temel nedenlerinden biri İngiliz askerlerinin evlerimize izinsiz girmesiydi. Biri evinize girip ‘Fotoğraf çekiyoruz ama nedenini açıklamayacağız, hırsızlık olursa sizi korumak için buradayız’ dese bunu kimse kabul etmez. Otomobiliniz de tıpkı bedeniniz ve eviniz gibi mülkiyetinizin bir uzantısıdır. Dolayısıyla kamusal yollara kurulan bu kitlesel gözetim kameralarına izin verilmemeli ve bunlar yasal hale getirilmemelidir.”
Washington’da bir sitede yaşadığı dönemde özel kameraların bulunduğunu anımsatan Paul, sözlerini şu şekilde tamamladı:
“Orada kameralar vardı ama tamamen özel mülkiyete dayalı ve rızaya dayalıydı; rahatsız olsaydım orada yaşamazdım. Ancak devletin bunu kitlesel bir dayatma şeklinde uygulaması mülkiyet haklarının açık bir ihlalidir. Anayasadaki temel hak ve özgürlüklerin tamamı mülkiyet hakları üzerinden eksiksiz biçimde anlaşılabilir. Başkalarına zarar vermediğimiz, kimseye yalan söylemediğimiz, hile yapmadığımız, çalmadığımız ve öldürmediğimiz müddetçe istediğimiz her şeye inanabilmeliyiz. Kural bu kadar basittir. Yeryüzünde savaşlardan uzak durarak bu temel kuralları takip eden ve görece huzurlu yaşayan toplumlar mevcuttur. Mesele son derece basittir ve doğru yönde ilerlediğimizi ümit ediyorum.”
Dünya Basını
Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan müttefikler

Amerika’dan vazgeçmeyi göze alamayan Asyalı müttefikler Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.
Huong Le-Thu, Uluslararası Kriz Grubu’nun Asya-Pasifik programı direktör yardımcısı
Time, 22 Temmuz 2026
Bunlar Amerika’nın müttefikleri için kolay günler değil. Avrupa’dan Orta Doğu’ya, oradan Asya-Pasifik’e kadar ABD’nin güvenlik ortakları, Washington’ın en yakın müttefiklerini asalaklıkla suçlayan, onlara ağır gümrük tarifeleri uygulayan ve hatta bazı müttefiklerin egemenliğini sıra dışı iddialarla sorgulayan Başkan Donald Trump’ı kızdırmaktan çekinerek son derece temkinli hareket ediyor.
Hiçbir yerde riskler Asya-Pasifik’te olduğu kadar yüksek değil. Bölge, Avrupa ya da Orta Doğu’yla kıyaslandığında daha istikrarlı görünebilir ancak gerçekte hiç de sakin değil: Yükselen Çin, Amerikan üstünlüğünün ve onun müttefiklerinin konumunun bir zamanlar büyük ölçüde sorgulanmadan kabul edildiği bir bölgede daha fazla nüfuz talep ediyor.
Sanki bu noktayı özellikle vurgulamak istercesine Çin, Ankara’daki NATO zirvesinin başlamasından bir gün önce, 6 Temmuz’da nükleer bir denizaltıdan uzun menzilli balistik füze denemesi yaptı ve füze Güney Pasifik Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölgesi’ne düştü. ABD anakarasına ulaşabilecek kapasitedeki bu füzenin fırlatılması, Çin’in devasa askeri yığınağına ve Washington’ın Pekin’le yaşanacak bir çatışmada bölgesel müttefiklerinin yardımına koşması halinde Amerikan şehirlerini tehdit etme kapasitesinin giderek artmasına dikkat çekti. Füze denemesi Çin’in yeni bir kabiliyetinin gösterisi olabilir, ancak aynı zamanda uzun süredir var olan bir tehdidin de hatırlatıcısıdır.
Washington ve Asya-Pasifik’teki bazı ABD müttefikleri bu “sorumsuz” denemeyi eleştirdi. Buna rağmen olay, müttefiklerin giderek daha güçlü hale gelen Çin’i caydırmak için ABD’nin güvenlik garantilerinin ne kadar etkili ve güvenilir olduğuna dair uzun süredir taşıdığı kaygıları daha da pekiştirdi. Peki Amerika’nın müttefikleri ve ortakları ne yapmalı? Yanıtlar bölgeden bölgeye değişiyor, ancak hepsi daha güçlü bir Amerikan rolüne işaret ediyor.
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Asya-Pasifik’te huzursuzluk
Asya’da NATO’nun bir karşılığı yok. Bölgedeki güvenlik düzenlemeleri esas olarak Washington’ın İkinci Dünya Savaşı sonrasında Filipinler, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya, Güney Kore ve Tayland ile ittifak anlaşmaları imzalayarak oluşturduğu “merkez ve kollar” sistemine dayanıyor. ABD ayrıca 1954’te Tayvan’la karşılıklı savunma anlaşması imzaladı ancak Çin’le ilişkilerin 1979’da normalleşmesinin ardından bu anlaşmayı 1980’de feshetti. Bununla birlikte bu Amerikan müttefiklerinin, yani “kolların”, birbirlerine karşı mutlaka savunma yükümlülükleri bulunmuyordu. Bu ülkelerin tümü, farklı ölçülerde de olsa, Çin’in askeri gücünü kullanarak kendi iradesini onlara ve daha geniş bölgeye dayatmasını caydırmak için ABD’nin güvenlik taahhütlerine güveniyor.
Bugün neredeyse tüm Asya başkentleri, Washington’ın bu taahhütleri sınandığı takdirde yerine getirip getirmeyeceği konusunda geçmişe kıyasla daha az emin. Trump, NATO ortaklarına karşı yaptığı gibi Asyalı müttefiklere karşı sık sık öfkeli çıkışlarda bulunmasa da, bu durum Asya başkentlerini pek rahatlatmıyor. Bazıları bunu, Washington’ın onlar hakkında öfkelenmeye bile değecek kadar önemsemediğinin göstergesi olarak yorumluyor.
Bu endişeler, daha incelikli başka değişikliklerle de büyüyor. Birçok kişi, Trump yönetiminin ABD anavatan güvenliğine ve Batı Yarımküre’ye öncelik vermesi nedeniyle bölgeden uzaklaşabileceğinden kaygı duyuyor. Pentagon’un Hint-Pasifik Komutanlığı’nın adındaki “Hint” ifadesini kaldırma kararı da bölgeden uzaklaşmaya yönelik bir yön değişikliğinin işareti olarak görülüyor.
İran savaşı bu korkuyu daha da derinleştirdi. ABD’nin füze savunma önleyicilerini Güney Kore’den Orta Doğu’ya kaydırması Seul’de rahatsızlık yarattı. Müttefikler ve ortaklar, savaş ABD’nin stoklarını hızla tüketirken ve Washington kendi askeri ihtiyaçlarını önceliklendirirken, kendilerine vaat edilen silah sevkiyatlarının zamanında ulaşmayabileceğinden endişe ediyor.
Bazıları kendi silahlarını üretme çabalarını artırdı ve Amerika’nın savaş stoklarına katkı sağlamaya başladı. Avustralya, nisan ayında kendi ülkesinde üretilen ilk güdümlü roketleri bir test sahasında ateşledi. Japonya, Güney Kore ve Tayvan ise kendi füze üretim hatlarını kuruyor.
Silahlanmayı artırırken aynı zamanda ABD’yi mümkün olduğunca yakın tutmaya yönelik bu strateji yeni değil. International Crisis Group’un bölgedeki askeri modernizasyona ilişkin bir dizi raporu, Washington’ın bazı Asyalı müttefik ve ortaklarının birkaç yıldır benzer bir yol izlediğini ortaya koyuyor. Ancak bugün bu stratejiyi sürdürmeleri için çok daha güçlü teşviklere sahipler.
Savunma sektöründe en dramatik yapısal değişim Japonya’da görülüyor. Tokyo, 1967’den bu yana savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 1’inin altında tutuyordu. Bu tavan artık ortadan kalktı ve Japonya, önceki hükümetin 2022’de belirlediği 2027 hedefinden önce yüzde 2’ye ulaşma yolunda ilerliyor.
Japonya ayrıca Çin anakarasına ulaşabilecek Amerikan füzeleri satın aldı. Bunlar, ülkenin 1945’ten bu yana sahip olduğu bu türden ilk silahlar. Tokyo, beş yıl içinde mühimmat stoklarının artırılması, bakım faaliyetleri ve takımadalar genelindeki askeri üslerin güçlendirilmesi için 100 milyar dolara kadar harcama yapmayı planlıyor.
Bu yeniden silahlanma çabası Trump’ın ikinci döneminden önce başlamıştı, ancak Washington’ın baskısı sürece ek ivme kazandırdı. Tokyo’nun ABD’den satın aldığı Tomahawk füzeleri ile ülkenin geliştirdiği yeni uzun menzilli yerli mühimmatın etkin biçimde kullanılabilmesi için hâlâ Amerikan hedefleme verilerine ihtiyaç duyulacak.
Japonya, Amerikan geri çekilmesinin yaşandığı ve Tayvan nedeniyle Çin’le gerilimlerin arttığı bir dönemde gerekli gördüğü için diğer bölgesel aktörlerle diplomasisini de yoğunlaştırıyor. Tokyo son aylarda Kanada, Fransa, Hindistan, İtalya, Birleşik Krallık ve Güney Kore liderlerini ağırladı.
Japonya Başbakanı Sanae Takaichi ise Çin’i dengelemeyi amaçlayan ve pragmatik ekonomik güvenliği, stratejik tedarik zincirlerini, enerji dayanıklılığını ve proaktif politikaları öne çıkaran Shinzo Abe’nin “özgür ve açık Hint-Pasifik” fikrini desteklemek ve “geliştirmek” amacıyla Vietnam ve Avustralya başta olmak üzere çeşitli ülkelere ziyaretlerde bulundu.
Güney Kore, savunma harcamalarını GSYH’nin yüzde 2,3’ünden yüzde 3,6’ya kadar yükseltme sözü verdi ve Washington’ın övgüsünü kazanarak “örnek müttefik” olarak nitelendirildi.
Seul’ün katkısı büyük ölçüde fabrikaları üzerinden şekilleniyor. Güney Kore, tankları ve obüsleriyle Ukrayna savaşının tükettiği Avrupa silah stoklarını doldurarak dünyanın en büyük silah ihracatçılarından biri haline geldi. Bu satışlar Seul’ün kendi savunma modernizasyonunu finanse ederken aynı zamanda küresel nüfuz kaynağı yaratıyor. Buna rağmen Güney Kore hükümeti daha geniş çaplı bölgesel diplomatik bir rol üstlenme konusunda görece sınırlı bir istek gösteriyor.
Seul ayrıca Kuzey Kore’nin nükleer kapasitesindeki ilerlemeyle nasıl başa çıkacağına ilişkin seçeneklerini değerlendiriyor. Bir dönem neredeyse tabu sayılan nükleer silahlanma tartışmaları artık ana akım siyasi söyleme girmiş durumda. Ancak orta vadede bu seçeneğin gerçekleşme ihtimali hâlâ teorik düzeyde ve Güney Kore’yi ABD’nin nükleer şemsiyesine bağımlı bırakıyor.
Güney Kore: Trump’ın itirazlarına rağmen ortak tatbikatlar devam ediyor
Avustralya ise 2021’de kurulan AUKUS (Avustralya-Birleşik Krallık-ABD) ortaklığı kapsamında nükleer tahrikli denizaltılara tarihinin en büyük savunma yatırımını yaptıktan sonra, ABD’den daha bağımsız hale gelmek yerine Washington’a daha da yaklaşmaya yatırım yapmayı sürdürüyor.
Canberra, Washington’ın müttefiklerine yönelik taahhütlerini yeniden ayarladığının farkında ancak Amerikan askeri desteğinin yerine geçebilecek bir alternatif görmüyor. Daha yetkin bir ortak olmak amacıyla Avustralya, halen GSYH’nin yüzde 2’si düzeyinde olan savunma harcamalarını 2030’ların ortalarına kadar yüzde 3’e çıkarma; kendi güdümlü silah üretim hatlarını genişletme; ABD’nin, Çin füzelerinin menzili dışında kalan ülkenin doğu kıyısında savaşa hazır bir silah deposu kurmasına izin verme ve müttefik kuvvetlerin nükleer denizaltılarına hizmet verebilecek deniz tesislerine yatırım yapma taahhüdünde bulundu.
Başkan Trump’a duyulan güven azalmasına rağmen Canberra ittifaka bağlı kalıyor. Geliştirdiği kapasitenin rakiplerinin sahip olduğu kabiliyetlerle kıyaslandığında sınırlarının farkında. Avustralya’nın 2026 Ulusal Savunma Stratejisi açık biçimde Amerikan güvenlik şemsiyesinin hâlâ “temel” önemde olduğunu belirtiyor.
Malezya, ABD destekli Filipin askeri üssü konusunda endişeli
Filipinler’in savunma bütçesinin ekonomisine oranı, Asya’daki hemen hemen tüm diğer Amerikan müttefiklerinden daha düşük. Ülkenin önemli bir üretim kapasitesi oluşturmasına imkân verecek sanayi altyapısı da bulunmuyor.
Bu nedenle Manila, stratejik konumuna ve Tayvan ile Çin anakarasına olan coğrafi yakınlığına dayanıyor. Trump bile kendine özgü üslubuyla bunu kabul etmiş ve Filipinler’i “askeri açıdan bakıldığında en değerli gayrimenkul parçası” olarak tanımlamıştı.
Manila, ABD askerlerinin erişebildiği üs sayısını beşten dokuza çıkardı ve ABD ordusunun, ülkenin kuzey ucundaki Luzon Adası’na Çin kıyılarına erişebilecek menzilde Typhon füze lançerleri konuşlandırmasına izin verdi. Filipinler ayrıca Japonya ve Avustralya ile ilişkilerini de geliştiriyor.
Japonya ve Filipinler’in deniz sınırı görüşmeleri Çin’i neden öfkelendirdi?
Amerika dışında plan yok
Her ne kadar Asya’daki her müttefik, Amerikan öngörülemezliğiyle kendi güvenlik koşulları ve iç siyasi dinamikleri doğrultusunda farklı şekillerde başa çıkıyor olsa da, stratejilerinin bazı ortak yönleri var.
Hepsi diğer “kollarla” ve bunların ötesinde Avrupa gibi dış ortaklarla daha güçlü bağlar kurmaya çalışıyor. Bunun en açık göstergesi, Avustralya, Japonya, Güney Kore ve Yeni Zelanda’nın NATO üyesi olmamalarına rağmen artık NATO zirvelerine düzenli olarak katılmasıdır.
Ancak bu aktif dengeleme politikası Amerika ile ittifakın yerini almayacak. Amaç onu tamamlamak. Asyalı müttefikler, ABD’nin bölgedeki varlığının sürmesini güvence altına almak umuduyla Washington’a değerli ortaklar olduklarını göstermeye odaklanıyor.
Kontrol edemedikleri bir değişkene bu kalıcı bağımlılık, “B planı yok” ikilemi olarak tanımlanıyor.
Amerika’nın Asyalı müttefikleri açısından ABD’nin bölgedeki devam eden varlığı, Çin hegemonyası olarak gördükleri tehdide karşı en etkili caydırıcı unsur olmaya devam ediyor.
Daha yüksek savunma bütçelerine, silah fabrikalarına yaptıkları yatırımları ve Trump’ın ruh halini dikkatle yönetme çabalarını, bu caydırıcılık aracını erişilebilir tutmanın bedeli olarak görüyorlar.
Stratejik özerklik popüler bir fikir olabilir. Ancak şimdilik Amerika’nın Asyalı müttefiklerinin çoğu bunu uzak bir ihtimal olarak değerlendirirken, caydırmaları gereken tehditleri açık ve yakın görüyor.
Dolayısıyla bu yatırımları sürdürüp sürdürmeme sorusu, sonuçta pek de büyük bir ikilem olmayabilir.
Dünya Basını
The Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”

The Economist dergisi, 2024 Nobel Ekonomi Ödülü sahibi Daron Acemoğlu’nun akademik çalışmalarını ve popüler tezlerini sert bir dille eleştiren kapsamlı bir analiz yayımladı. Yazıda, Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerindeki veri tutarsızlıkları, kurumlar teorisinin döngüsel yapısı ve yapay zekaya yönelik aşırı karamsar tahminleri masaya yatırıldı.
İngiltere merkezli haftalık The Economist dergisi, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) öğretim üyesi Prof. Dr. Daron Acemoğlu’nu odağına alan bir analiz yayımladı.
“Dünyanın en etkili iktisatçısı şaşırtıcı derecede ikna edicilikten uzak” (The world’s most influential economist is oddly unconvincing) başlığıyla yayımlanan yazıda, Acemoğlu’nun iktisat disiplinindeki tartışmasız ağırlığı kabul edilmekle birlikte, teorik ve ampirik çalışmalarının zayıf yönleri, metodolojik açmazları ve teknolojiye dair karamsar tezleri sert ifadelerle eleştirildi.
Stockholm’den gelen Nobel telefonunun gecikmiş bir takdir hissi uyandırdığı belirtilen makalede, Acemoğlu’nun 2024 yılında Simon Johnson ve James Robinson ile birlikte kurumların refahı nasıl şekillendirdiğine dair çalışmalarıyla Nobel Ekonomi Ödülü’nü paylaştığı hatırlatıldı.
Henüz 58 yaşında olmasına rağmen disiplinin “devi” haline gelen iktisatçının, popüler ders kitapları hariç, demokrasi ve yapay zekanın ekonomik etkilerini ele alan yeni çalışması dahil yedi kitap yazdığı, bu yıl yayımlanan ondan fazla makalesiyle birlikte yüzlerce karmaşık matematiksel makaleye imza attığı kaydedildi.
IDEAS/RePEc araştırma veri tabanının atıf sıralamasında Harvard Üniversitesi’nden Andrei Shleifer ile zirve için yarışan Acemoğlu’nun görüşlerinin hem meslektaşları hem de medya nezdinde büyük ağırlık taşıdığı anımsatıldı.
“Başarısız olmuş popülist politikaları besliyor”
Buna karşılık makalede, iktisat dünyasında kapalı kapılar ardında dile getirilen eleştirilere dikkat çekildi.
Tanınmış iktisatçının, “Teorik çalışmalarının çoğu yararlı ancak modellerini daha önce denenmiş ve başarısız olmuş popülist politikaları beslemek için kullanıyor” sözlerine yer verildi.
İktisat blog yazarı Noah Smith’in ise internetteki eleştiri dalgasına atıfla, “Tam anlamıyla on yıldır Acemoğlu hakkında bağırıp çağırıyorum” dediği aktarıldı.
Yazıda, hiç kimsenin üretken iktisatçıyı kötü araştırma yapmakla ya da akademik suiistimalle suçlamadığı, doktora öğrencilerine ve genç meslektaşlarına karşı cömert davrandığı, bir başka uzmanın ifadesiyle “açıkça bir dahi” olduğu teslim edildi.
Ancak asıl meselenin, Acemoğlu’nun mesleğin zirvesindeki itibarının ve beraberindeki entelektüel etkisinin ortaya koyduğu akademik çalışmalarla ne derece örtüştüğü olduğu savunuldu.
“Nobel’e dayanak olan ölüm oranı verileri şüpheli”
Acemoğlu’nun ampirik yöntemlerinin eleştirildiği bölümde, Nobel ödülünün büyük oranda Johnson ve Robinson ile 2001 yılında yayımladıkları ve 23 binden fazla atıf alan makaleye dayandığı hatırlatıldı.
Bazı ülkelerin neden zengin, bazılarınınsa yoksul olduğunu açıklamayı amaçlayan bu çalışmada, Avrupalı yerleşimcilerin hastalıklardan ötürü kitlesel halde öldüğü coğrafyalarda sömürgecilerin gücü ve kaynakları küçük bir elitin elinde toplayan “sömürücü” (extractive) kurumlar inşa ettiği; ılıman iklimlerde ise yol, okul ve sağlık hizmetleri sunan “kapsayıcı” kurumlar kurduğu tezi işlenmişti.
İktisatçıların bugün bu sonuçları ciddiye almakla birlikte harfiyen doğru kabul etmediği kaydedilen makalede, 2024 Nobel Komitesi raporunun dahi ölüm oranı verilerinin “bazen şüpheli” olduğunu kabul ettiği aktarıldı.
Urbana-Champaign’deki Illinois Üniversitesi’nden David Albouy’un 2012 yılında yaptığı çalışmada bazı ülkelere başka ülkelerden ödünç alınan ölüm oranlarının atandığını ortaya koyduğu, bu hatalar düzeltildiğinde ise makalenin tahminlerinin güvenilmez hale geldiği belirtildi.
RWI-Essen araştırma enstitüsünden Martin Buchner ve çalışma arkadaşlarının geçen yıl yayımladığı bir araştırmada da ankete katılan uzmanların bu konuda Albouy’un tarafını tutmaya daha yatkın olduğu ifade edildi.
Acemoğlu bu eleştirilere yanıt olarak, “Bu tartışmalar ve bazı eleştiriler son derece değerlidir” açıklamasını yaptı.
Ancak Albouy’un orijinal örneklemden aralarında ABD, Kanada ve Avustralya gibi önemli ülkelerin de bulunduğu verilerin yarısını çıkararak bu sonuca ulaştığını savunan Acemoğlu, güvenilmezliğe yol açan unsurun bazı istatistiksel tercihlerle birlikte bu veri elemesi olduğunu dile getirdi.
Acemoğlu ayrıca, makaleyi bugün yeniden yazacak olsa ölüm verilerine dokunmasa da “tahmin ayrıntılarının bazıları dahil olmak üzere birtakım değişiklikler” yapacağını ekledi.
Dergi, Acemoğlu’nun haziran ayında yayımladığı bir başka çalışmayı da mercek altına aldı. Düşük doğum oranlarının çalışma çağındaki yetişkin başına düşen GSYH büyümesini hızlandırdığını savunan bu makalenin, Japonya gibi nüfusu azalan yerlerin endişelenmesine gerek olmadığı fikrini telkin ettiği belirtildi.
Pensilvanya Üniversitesi’nden Jesús Fernández-Villaverde dahil diğer iktisatçıların, doğum oranlarının çöktüğü günümüzü anlamak için tarihsel ilişkilerin ne derece yararlı olduğunu sorguladığı kaydedildi.
Makalede, Acemoğlu ve ortaklarının bu makul itirazı sonuç bölümünde kısaca kabul ettikleri, ancak Acemoğlu’nun kullandığı yoğun matematik yığınları arasında bu uyarının kaybolup sığ göründüğü yorumu yapıldı.
Dergi, Acemoğlu’nun sosyal bilimler için sunduğu fikirlerin zayıf kaldığını öne sürerek, ünlü iktisatçının Amerikan siyasetine ilişkin kamusal yorumlarını “macerasız” buldu.
Acemoğlu’nun “bütüncül Trump teorisi”nin, ABD başkanının “yürütme gücünü artırıp kısıtlayıcı kurumları ve normları yıkarak hareket ettiğini” iddia etmesi, “Eh, malumu ilam” şeklinde eleştirildi.
“Kurumlar teorisi sonsuz bir döngüden ibaret”
Makalede, Acemoğlu’nun büyük kurumlar tezinin esasta pek bir şey açıklamadığı savunularak şu ifadelere yer verildi:
“Kurumlar iyiyse uluslar zenginleşir, kötüyse duraklar. Doğru. Peki ama kurum tam olarak nedir? Kurallar, normlar, yaptırımlar, kültür; aslına bakılırsa her şey. Peki kurumlar nereden gelir? ‘Kritik dönemeçlerden’ ve ‘kurumsal sürüklenmelerden’ gelir; bunun anlamı her neyse.”
George Mason Üniversitesi’nden Tyler Cowen’ın 2011 yılında yazdığı bir kitap eleştirisinde, tarif edilen kurumsal değişimlerin yalnızca başka kurumsal değişimlerden kaynaklandığını belirterek ana argümanın sonsuz bir gerilemeye girdiğini ve bunun “en alta kadar kaplumbağalar” (turtles all the way down) mantığına dönüştüğünü yazdığı hatırlatıldı.
London School of Economics’ten Duncan Green’in bu çerçevenin yalnızca olaylar gerçekleştikten sonra geriye dönük işlediğini savunduğu, Stanford Üniversitesi’nden Francis Fukuyama’nın ise kurumları gayet makul biçimde sömürücü olarak nitelenebilecek Çin’in yakaladığı baş döndürücü ekonomik büyümeyi kitabın görmezden geldiğini söylediği aktarıldı.
Acemoğlu eleştirilere yanıt verirken kitabında iki bölümü kısmen ya da tamamen Çin’e ayırdığını kaydetti.
Kaplumbağa benzetmesine karşı ise, “Kurumsal değişimi kurumsal bir perspektiften anlamak için geçmişteki belirli kurumları ve onları etkileyen tarihsel olayları göz önünde bulundurmalısınız. Bunun hiçbir şekilde totolojik olduğunu düşünmüyorum” dedi.
“Yapay zeka konusundaki karamsarlığı inandırıcılığını yitiriyor”
The Economist, Acemoğlu’nun yerleşik kabulden ayrıştığı tek alanın teknolojiye yönelik aşırı kasvetli bakışı olduğunu kaydetti. Simon Johnson ile birlikte yazdığı 2023 tarihli “Power and Progress” (İktidar ve İlerleme) kitabında bin yıllık inovasyon sürecini elitlerin gasbı ve istenmeyen sonuçlar zinciri olarak ele aldığı aktarıldı.
Çırçır makinesinin köleliğin hizmetkarı yapıldığı, Haber-Bosch sürecinin kimyasal silahlar ürettiği ve sıradan insanların yalnızca kapitalistleri kendi çıkarlarını gözetmeye yönlendirebildiklerinde kazandığı tezinin savunulduğu; buna karşın teknolojik ilerlemenin ortalama bir insanı sanayi öncesi dönemlere göre katbekat zenginleştirdiği gerçeğinin küçümsendiği belirtildi.
Acemoğlu’nun yapay zekaya ilişkin tezlerinin de “inandırıcılığını kaybedecek derecede karamsar” olduğu öne sürüldü.
2024 tarihli bir makalesinde yapay zekanın Amerikan üretkenliğini on yıllık süreçte yalnızca çok küçük bir oranda artıracağını hesapladığı, bunu yaparken pazara sunulan yeni yapay zeka ürünlerinin dönüştürücü etkisini yok saydığı kaydedildi.
Diğer yandan Harvard Üniversitesi fahri rektörü ve eski Hazine Bakanı Lawrence Summers, “Acemoğlu bu analizinde yapay zeka sayesinde daha hızlı bilimsel ilerleme, daha hızlı sosyal bilimsel ilerleme veya daha iyi karar alma süreçlerine sahip olma ihtimalimizi tamamen dışarıda bırakıyor” eleştirisine yer verildi.
Acemoğlu bu eleştiriye karşılık, “Bu geçerli bir eleştiri. Ajan yapay zekayı öngöremedim ve bu tahminlerime dahil edilmedi” diyerek yapay zeka modellerinin bilimsel araştırmalarda tahmin ettiğinden daha yararlı olabileceğini kabul etti.
Ancak üretkenlik etkilerini tahmin etme yöntemlerinin arkasında durduğunu ve “yaklaşan devasa üretkenlik artışı iddialarına bir miktar gerçekçilik enjekte ettiğini” savundu.
“Acemoğlu’nun şöhreti eleştirel yetileri körleştiriyor”
Bu akademik tartışmaların önemsiz gibi görünebileceğini ancak büyük sonuçlar doğurabileceğini belirten The Economist, Acemoğlu’nun yapay zekanın üretkenliği uçuracağını düşünmese de demokrasi ve istihdam üzerindeki etkilerinden derin endişe duyduğunu aktardı.
Yeni kitabının teknolojinin faydalarından ziyade toplumsal zararlarına (atomizasyonun derinleşmesi ve siyasi sahtekarlığın yayılması) odaklandığı belirtildi.
Zararları sınırlandırmak için sunduğu, insan emeğini ikame etmek yerine onun değerini artıran “işçi yanlısı yapay zeka” önerisinin kulağa harika gelse de bir o kadar “malumu ilam” niteliğinde olduğu vurgulandı.
Acemoğlu’nun yapay zeka tartışmalarındaki etkisinin, onlarca önde gelen iktisatçının imzaladığı ve “yapay zekayı insanları tamamlayacak ve topluma fayda sağlayacak bir yöne sevk etmek için hemen harekete geçmeliyiz” çağrısı yapan ortak bildiride açıkça görüldüğü kaydedildi.
Ancak dergi, harekete geçmesi beklenen “biz”in kim olduğunu, bunun Trump yönetimi mi olduğunu ve hangi yapay zekanın insanı tamamlayıp hangisinin tamamlamadığına kimin karar vereceğini sordu.
Bildiriyi imzalayan iktisatçıların bile bu konuda tamamen emin olmadıklarını belirttikleri vurgulanırken, makale şu çarpıcı cümleyle noktalandı: “Acemoğlu’nun şöhreti o kadar büyük ki bazen eleştirel yetileri körleştirebiliyor.”
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Rusya2 hafta önceRusya, yolları insansız hava aracı saldırılarına karşı koruyacak
Rusya5 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını4 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”









