Dünya Basını
Michael Parenti’ye veda

Çağımızda namuslu kalmayı başarabilen az sayıdaki entelektüelden olan Michael Parenti, geçtiğimiz hafta sonu vefat etti. Amerikalı siyaset bilimci, tarihçi ve eleştirmen Parenti, özellikle Marksist perspektiften kaleme aldığı iktidar analizleri, medya eleştirileri ve emperyalizm üzerine çalışmalarıyla bilinir. 1933 yılında New York’ta, İtalyan asıllı işçi sınıfı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Parenti, akademik kariyerini Yale Üniversitesi’nde siyaset bilimi üzerine doktora yaparak taçlandırmış, ancak ana akım ideolojiye kafa tutan radikal görüşleri nedeniyle akademik çevrelerin dış çeperlerinde kalmayı tercih etmiştir. Elliden fazla kitaba imza atan yazarın en bilinen eserleri arasında, Amerikan siyasetindeki sınıf hakimiyetini irdeleyen Democracy for the Few ve ana akım medyanın statükoyu nasıl beslediğini deşifre eden Inventing Reality yer alır. Parenti’nin anlatımı sadece kuru bir akademik dilden ibaret değildir; “aşağıdan bir tarih” okuması sunar. Özellikle Julius Caesar’ın katlini bir elit komplosu olarak değerlendiren The Assassination of Julius Caesar adlı eseri, tarihin nasıl egemenler lehine çarpıtılabileceğine dair çarpıcı bir örnektir. Parenti, sadece bir kuramcı değil, aynı zamanda etkileyici bir hatipti. Konuşmalarında sıklıkla emperyalizmin “azgelişmişlik” yaratma biçimlerini, kapitalizmin insan emeği üzerindeki yıkıcı etkilerini ifşa etmiştir. “Sarı Ebeveyn” olarak da anılan Parenti, Batı demokrasilerinin aslında mülkiyet haklarını insan haklarının üzerinde tutan birer “plütokrasi” olduğunu anımsatmıştır.
Aşağıda, Michael Parenti’nin 15 Nisan 1986 tarihinde Colorado Boulder Üniversitesi kürsüsünde yaptığı “ABD müdahaleciliği, Üçüncü Dünya ve SSCB” başlıklı meşhur konuşmasını veriyoruz. Parenti; ABD dış politikasının, Sovyet tehdidini bertaraf etmekten ziyade, küresel kapitalizmin genişleme arzusunu tatmin etmek ve Üçüncü Dünya’daki kaynakları sömürmek üzerine kurulu olduğunu ifade ediyor. Parenti, “yoksul ülkeler” kavramını reddederek, bu ülkelerin aslında zengin kaynaklara sahip olduğunu ancak emperyalist güçler tarafından “aşırı sömürüldüğünü” (over-exploited) vurguluyor. Bunun yanında Parenti, Soğuk Savaş’ın bir “silahlanma yarışı” değil, ABD’nin tek taraflı tırmandırdığı bir “kovalamaca” olduğunu; ABD’nin demokrasi götürme iddiasının aksine, halkçı devrimleri bastırarak faşist rejimleri desteklediğini tarihsel örneklerle (Nikaragua, Şili, Vietnam) detaylandırıyor. Parenti, konuşmasını Gramsci’den ilhamla, karamsar bir gerçeklik analizi ile iradi bir iyimserliği birleştiren devrimci bir umut çağrısı ile noktalıyor. Konuşmanın tercümesi, okurun gözünü yormamak adına düzenlenerek yapılmıştır.
İyi akşamlar. Michael Parenti ben. Bu akşamki konuşmamızın başlığı “Reagan ve Ruslar: Soğuk Savaş’ta ABD Müdahalesi” olacak. Müsadenizle, doğrudan konuya girmek istiyorum.
Kapitalizmin tabiatını genişlemekten alıkoyamazsınız, onu buna ikna edemezsiniz. Bazı saf ekolojistlerin savunduğu “büyümesiz kapitalizm” fikri, eşyanın tabiatına aykırıdır; kendi içinde bir tezattır.[2] Yatırım yapmanın yegâne sebebi birikim sağlamaktır. Sermaye birikiminiz ise, onu emekle harmanlayıp servetinizi daha da artırmadığınız sürece hiçbir anlam ve gaye taşımaz.
Elbette bu servetin büyük bir kısmını kişisel tüketiminiz, siyasi iktidarınız, kültürü kontrol altında tutmanız ve o çok sevdiğiniz o tatlı, mutlu hayatı sürdürmek için kullanırsınız. Tıpkı George Bush’un eşinin dediği gibi: “Biz milyoneriz ve bundan utanmıyoruz. Servetimizin tadını çıkarıyoruz.” Nihayet! Nihayet birileri bunu açıkça söyledi. Oysa alışılagelen terane şöyledir: “Ah, biz zenginlerin çektiği çileler! Yanlış anlaşılıyoruz, zengin olmak ne korkunç şey…”
Şu adamın kim olduğunu merak ettim… Sessizce yaklaşıyor. Tamam, beni şimdi daha iyi duyabiliyor musunuz? Her şey yolunda mı? Sanırım menzil dışına çıkmışım. Aslında bu mikrofonun kendi iradesi var gibi. Pekala.
Şimdi, bu genişleme tabiatı gerçekten de… Yani bu hayati bir zorunluluktur; zira bu, kapitalizmin asla evinde oturamayacağı anlamına gelir. Kapitalizm yurt dışına çıkar. Eğer Controlling Interest filmini izlediyseniz, oradaki şirket başkanının şu sözlerini hatırlarsınız: “Yıllar önce New England’da kalıp ulusal çapta büyümeme kararı alan şirketlerin adını bile hatırlamıyoruz. Onlar öldü. Biz ulusal olmak zorundaydık. Ve şimdi ulusal olanlarımız biliyor ki, uluslararası olmak zorundayız. Yurt dışına yatırım yapmalıyız.” İşte kapitalist hareketin ve gelişimin kanunlarından biri budur: Durmaksızın genişleme.
Bu genişleme, Üçüncü Dünya’nın mülksüzleştirilmesi anlamına gelir.[2] Portekizliler, İspanyollar, Hollandalılar, Belçikalılar, Fransızlar, İngilizler ve son olarak en başarılı, en etkileyici biçimde Amerikalılar tarafından 400 yıldır sürdürülen bir süreçtir bu. “Amerikalılar” derken, bu ülkelerin egemen sınıflarını kastediyorum, sıradan halkı değil. Sıradan halka düşen pay, imparatorluğun bedelini ödemekten ibaretti. Sıradan halk, oğullarını Hindistan ovalarında, Kongo ormanlarında yahut Latin Amerika’da ölmeye gönderdi. Ancak Üçüncü Dünya’nın bu dört asırlık mülksüzleştirilmesi bizi bir başka ifşaya götürür: Üçüncü Dünya yoksul değildir.
Para kazanmak için yoksul ülkelere gitmezsiniz. Bu dünyada “yoksul ülke” diye bir şey çok azdır. Çoğu ülke zengindir. Filipinler zengindir, Brezilya zengindir, Meksika zengindir, Şili zengindir. Yalnızca halk yoksuldur.
Ama orada yontulacak, çekip alınacak milyarlar vardır. 400 yıldır milyarlarca dolar oradaydı. Batılı kapitalist güçler ve Kuzey Amerika güçleri; keresteyi, keteni, keneviri, kakaoyu, romu, kalayı, bakırı, demiri, kauçuğu, boksiti, köleleri ve ucuz emeği bu ülkelerden söküp almışlardır. Bu ülkeler “az gelişmiş” değildir; bu ülkeler “aşırı sömürülmüş”tür.[3]
Batı sermayesinin cirit attığı ülkelerden biri de Çarlık Rusyası’ydı. Büyük oranda İngiliz, Fransız, biraz Alman ve aralarında Herbert Hoover’ın da bulunduğu bazı Amerikalı yatırımcılar… Herbert Hoover, ünlü İngiliz milyoner Leslie Urquhart ile birlikte Russo-Asiatic Corporation’ın sahibiydi.[4] Eğer Rus Devrimi gerçekleşmeseydi, Herbert Hoover dünyanın en zengin adamlarından biri olacaktı. Ve yıllar sonra, 1931’de, bu ülkenin üçte biri işsizken, insanlar yiyecek bulamazken, halk çaresizliğin eşiğine sürüklenmişken, Başkan Herbert Hoover, San Francisco Examiner’a şöyle diyecekti: “Hayattaki en büyük ihtirasım, Rusya’daki Bolşevizmin devrildiğini görmektir.”
Rus Devrimi ile birlikte uluslararası kapitalist tarihin dokusunda bir yırtılma meydana geldi. Artık Petrograd ve Moskova’nın o “baldırı çıplak” işçilerinin yönetimi ele geçirdiği bir ülke vardı.[5] Toprağa, emeğe, teknolojiye ve kaynaklara bilfiil el koydukları, komünistlerin iktidara geldiği bir yer…
Dışişleri Bakanı Lansing ile Başkan Woodrow Wilson arasındaki yazışmalar dikkate şayandır. Lansing şöyle der: “Bolşevikler siyasi erdemden yoksundur. Onlar sıradan adama, sıkı çalışmak yerine siyasi yollarla yükselebileceğini vaaz ediyorlar. Bu, bizim ülkemizdeki ve diğer ülkelerdeki sıradan adam için çok talihsiz bir örnek teşkil edecektir.” Tehdidin ne olduğunu anlamışlardı. Amerikalıların kendilerinin, Amerikan egemen sınıfının orada çok az sermayesi vardı; Hoover ve birkaç spekülatör dışında pek bir şey yoktu. Ama yine de 14 diğer ulusla birleşip, Çar devrildikten sonra kurulan sosyalist hükümeti yıkmak için Sovyetler Birliği’ni işgal ettiler.
Devrimci bir ülkeyi işgal etme süreci bugün de gözlerimizin önünde devam ediyor. Rus Devrimi’nden sonraki yılları anlamak istiyorsanız, Nikaragua’da olanlara bakmanız kâfidir. İşgal; ya doğrudan kendi askerlerinizle ya da vekil güçler kullanarak yapılır. O zaman Beyaz Orduları, Beyaz Generalleri kullandılar; bugün ambargolar, izolasyon, gıda tedarikini engelleme, sabotaj, kuşatma, diplomatik tanımayı reddetme… Bunlar kullanılan yöntemlerdir ve Reagan tarafından şu an bir başka devrimci hükümete, Nikaragua’ya karşı kullanılan, zamanla onanmış yöntemlerdir.
Bu suyun içinde boğazımdan aşağı kayan buz küpleri var…
Bu kuşatma ve istikrarsızlaştırma süreci II. Dünya Savaşı’na kadar sürdü. Savaşın arifesinde Sovyet Dışişleri Bakanı Litvinov, Batılı güçlere gidip Nazi Almanyası’na karşı İngiltere, ABD ve Fransa ile bir ittifak çağrısında bulundu. Eğer Almanlar Çekoslovakya’ya, Polonya’ya veya herhangi birine saldırırsa, tüm güçlerin Hitler’e karşı birleşip onu çevrelemesini önerdi. Batılı müttefikler Sovyetler Birliği’nden gelen bu açılımları reddetti. “Yatıştırıcı” oldukları veya saf oldukları için değil; bilakis, kendi planları olduğu için. O plan Münih’ti.[6] Plan şuydu: Hitler’e Çekoslovakya’yı veririz, o da Doğu’ya yönelir. Bir savaş bekliyorlardı ve o savaşın gelmesi, Nazi Almanyası’nın Bolşevik Rusya’nın işini bitirmesi gerekiyordu. Tıpkı on yıldan az bir süre önce ordularını Rusya’ya gönderdikleri gibi, şimdi de aynısını planlıyorlardı.
Ve o savaş yapıldı; büyük kısmı Doğu Cephesi’nde cereyan etti. Ölen her on Alman askerinden yedisi Doğu Cephesi’nde öldü. Çatışmaların ölçeği muazzamdı. Kursk, Stalingrad, Berlin muharebeleri… Batı tiyatrosunda buna benzer hiçbir şey yaşanmadı. Berlin Muharebesi’nde 2 milyon Alman askerine karşı 3,5 milyon saldıran Sovyet askeri vardı. Kayıplar dehşet vericiydi.
Ama savaşın sonunda Sovyetler Birliği, çok zayıflamış, endüstrisinin çoğunu kaybetmiş, 20 milyon insanını yitirmiş olsa da büyük bir güç olarak ortaya çıktı. O dönemde ulaşımın çoğu hala at veya öküzle yapılıyordu. Ama yine de Kızıl Ordu’ya sahipti. Fakat Avrupa’yı işgal etme niyeti olan bir ordu değildi bu; bu, NATO’nun o dönem uydurduğu bir efsaneydi. American Historical Review’da yeni yayımlanan belgeler, Batı’nın ve Dışişleri Bakanlığı’nın Sovyetlerin Batı Avrupa’yı işgal edeceğine aslında hiç inanmadığını ortaya koyuyor. Bu, bilinçli yayılan bir mitten ibaretti. Yorgun bir savaştan sonra Rus halkının veya liderlerinin isteyeceği son şeyin yeni bir savaş olduğunu biliyorlardı. Almanya’ya karşı savaşları savunma amaçlıydı ve ülkelerini yeniden inşa etmek istiyorlardı.
“Eğer onları durdurmazsak, NATO’yu kurmazsak, savunma güçlerimizi ikiye, üçe katlamazsak Ruslar Zafer Takı’nın altından yürüyecek” miti bilinçli olarak yayıldı.
Buraya kadar anlattıklarımın amacı şunu göstermektir: Soğuk Savaş 1947’de değil, 1917’de başladı. Hatta ABD ve diğer Batılı ülkeler her türlü devrimci gücü bilinçli olarak bastırdığı için, Rus Devrimi’nden önce bile sürüyordu. Ronald Reagan, Sandinistaları durdurmamız gerektiğini çünkü onların Sovyet gücünün bir uzantısı olduğunu söylediğinde kendimize şunu sormalıyız: Biz Nikaragua’ya 11 kez girdik ve bunların en az beşinde ortada Sovyetler Birliği diye bir şey yoktu. Kosta Rika’yı, Haiti’yi, Meksika’yı işgal ettik; o zamanlar Sovyetler yoktu. Biz bu ülkeleri Sovyetler Birliği var olmadan çok önce işgal ettik.
Mesele onların SSCB’nin vekili olması değil; mesele, toprağı, emeği, kaynakları, teknolojiyi ve sermayeyi özel sermaye birikimi için değil, toplumsal ihtiyaçlar için, kâr amacı gütmeyen kamu sektörü gelişimi için kullanacak rakip bir toplumsal düzen geliştirmeleridir. Bu, kapitalizmin, o sınıfın gücünün ve ayrıcalıklarının ölümü demektir. Bayan Bush’un dediği gibi, “servetimizin tadını çıkarıyoruz” dedikleri o hayatı savunmak için dişleriyle tırnaklarıyla savaşacaklardır.
II. Dünya Savaşı sonunda ABD İmparatorluğu, Britanya’nın yerini aldı. İran’da İngilizlerin yerini Amerikan petrol şirketleri, Honduras’ta İngiliz şeker şirketlerinin yerini Amerikan şeker şirketleri aldı. Ve Amerika faturayı üstlendi. Amerika, dünya çapında 2 binden fazla üs (bunların 300’ü büyük üslerdir) kurarak bir imparatorluk inşa etti. Amerikan filoları her okyanusta, uçakları neredeyse her kıtanın semalarında.
Ve böylece Üçüncü Dünya’da muazzam bir yatırım ve bu yatırımla birlikte yoksullukta muazzam bir artış görüyoruz. Bu tuhaf bir durum. Kabul gören ideolojiye, yani “yatırım gelirse refah ve iş gelir” inancına terstir. Oysa Haiti’de yatırım, küçük Haiti çiftçisinin sefaleti demektir. Latin Amerika’da yatırım, köylülüğün yerinden edilmesi, proleterleşmesi, teneke mahallelere sürülmesi, açlık sınırında ücretlere veya kronik işsizliğe mahkum edilmesi demektir.
Yatırım, beraberinde artan cehaleti, hastalığı, yoksulluğu ve mülksüzleşmeyi getirdi. Nakit ürünler için artan yatırım… Meksika Devrimi’nin bütün meselesi buydu: Toprak Meksikalılara ait olsun da fasulye ve yonca ekip halkı doyursunlar diye mi? Yoksa toprak büyük şeker şirketlerine ve latifundia sahiplerine ait olsun da ihraç edilecek şeker, kahve yetiştirip daha çok para, daha çok para kazansınlar diye mi?
Yatırımla birlikte Üçüncü Dünya ülkesinin yapısında bir bozulma meydana gelir; tüm altyapı sermaye çıkarımı etrafında şekillenir. İktisatçı Ray Brown, devrimden önce 1958’de Küba’ya gittiğinde, gördüğü her ana yolun bir şeker plantasyonundan rafineriye veya limana gittiğini, buna karşın halkın doktor, okul veya rahip yüzü görmeyen topluluklarına giden yol olmadığını not etmişti. Şeker şirketlerinin yolları vardı.
O ülkelere dış yardım gönderdiğinizde, o dolarların onda dokuzu altyapıyı kurmaya, özel şirketlerin sermaye yatırımını sübvanse etmeye veya o ülkenin polisini ve ordusunu ödemeye gider. Uruguay, Bolivya’yı işgal edeceği için değil; Tayvan, Filipinler tarafından işgal edileceği için değil. O büyük ordulara, kendi yöneticilerini kendi halklarından korumak için ihtiyaç duyarlar. Çünkü halk sefalet içindedir. İşte dış yardımımız buraya gider. Birinin dediği gibi: Dış yardım, zengin bir ülkenin yoksul insanlarının (yani bizlerin), yoksul bir ülkenin zengin insanlarına para vermesidir.
Kenneth Boulding gibi parlak bir iktisatçı çıkıp “İmparatorluk irrasyoneldir, çünkü maliyeti kazancından fazladır” dediğinde… İşte o zaman Marksist analiz, sınıf analizi olmadan düşünmenin insanı nasıl bir bataklığa, nasıl bir bebeksi saçmalığa sürüklediğini görürsünüz. Boulding diyor ki: “İngilizlerin Hindistan’daki maliyeti kazançlarından fazlaydı. Filipinler’deki Amerikan yatırımı sadece 3,5 milyar dolar ama onlara 6 milyar dolar yardım verdik. Maliyet kazançtan fazla.”
Bu, sınıf analizi olmadan düşünmektir. Çünkü bu akşam bitmeden öğreneceğiniz gibi, bu çok kârlıdır. Çünkü 3 milyar dolarlık yatırıma sahip olanlarla, 6 milyar dolarlık yardımı ödeyenler aynı kişiler değildir! Thorsten Veblen’in ta 1909’da dediği gibi (Boulding onu okumalıydı, Marksist olsa bile): Emperyalizmden elde edilen servet seçkin bir azınlığın kasasına girerken, imparatorluğun maliyeti halkın ortak hazinesinden ödenir.
Britanya İmparatorluğu’nda da böyleydi; imparatorluğun bedelini sıradan İngiliz işçisi ödedi, kaymağı İngiltere Bankası ve Doğu Hindistan Şirketi yedi. Filipinler’de de böyle… Tabii oradaki işbirlikçinize, kompradorunuza da iyi bir pay verirsiniz. Karısının ayakkabılarına, metreslerine giden paralar… Tanrı bilir.
Üçüncü Dünya’da sermaye yatırımını çeken bir diğer kaynak… Kendi kendinize diyorsunuz ki, nedir bu gizemli kaynak? El Salvador’a bakıyorum. Pillsbury, Procter & Gamble, US Steel, Continental, ITT, Firestone, Ford… Kendi kendime diyorum ki, El Salvador’da ne halt var? Şeker mi, muz mu? Bu şirketlerin hepsi orada ne yapıyor?
Yaptıkları şey şu: Enerji çubuklarından kabartma tozuna, araba lastiğinden bilgisayara kadar her şeyi üretiyorlar. El Salvador’dalar çünkü orada çok kıymetli bir kaynak var: Ucuz emek. Detroit’te otomobil işçisine saati 15 dolar ödemek yerine, oraya gidip saati 50 sente adam çalıştırıyorsunuz. Bu çok cazip bir şey.
Güney Kore’ye gidin. New York Times’ta bir haber vardı; tekstil şirketlerinde çalışan Güney Koreli çiftçi kızlar hakkında. Hani şu eskiden New England’da olan, sonra güneye taşınan, güneydeki işçiler sendikalaşınca Güney Kore’ye taşınan şirketler… Güney Kore’de işçilerin sendikalaşmaya kalktığında dayak yediği, hapse atıldığı veya vurulup öldürüldüğü o şirin faşist ülkede… O tekstil kamplarındaki Koreli kızlar saati 18 sente çalışıyor. Saati 18 sent! Günde 12 saat, haftada 7 gün, izin yok. Bir gün izin isterseniz çift vardiya çalışmak zorundasınız. Kamplarda yaşıyorlar. İşte Sanayi Devrimi budur; 1870’lerin şartlarıdır bu, ama büyük kârdır. Buna “sermaye yatırımı”, “kalkınma”, “dost ulus”, “sadık müttefik”, “istikrar” diyorlar.
General Motors size Detroit’i kapatıp fabrikaları durduracağını çünkü arabaların satılmadığını söylediğinde, size anlatmadıkları şey şudur: Son 10 yılda General Motors, bahsettiğim sebeplerden dolayı diğer ülkelerde bir düzine yeni fabrika açtı. Yani asıl kaynak emektir. Çünkü emek, üretim sürecinde kendi değerini tamamen tüketmeyen, aksine servet yaratan tek metadır.
Tüm bunlarla birlikte bir başka gelişme daha yaşandı: Dünyanın her yerinde devrimci hareketler, rakip toplumsal düzenler ortaya çıkmaya başladı. Bu yüzden hedef alınmaları gerekiyordu. ABD, askeri yığınağını ve müdahalelerini sürdürmek, Nikaragua’ya saldırmak, El Salvador’daki gerillalara karşı çıkmak, Afganistan, Angola, Mozambik gibi ülkelerdeki rejimleri devirmek için birçok sebep öne sürdü. Verdikleri sebep “demokrasi” ve “özgürlük”tür. “Orta Amerika’da demokrasiyi savunmak için varız.”
Bir anlık düşünme bile bu hipotez hakkında ciddi sorular doğurur. Çünkü ABD hükümetinin sicili, demokrasiyi devirmekle doludur. Şili’de, serbest seçimle gelen Salvador Allende devrildi, 10 bin kişi idam edildi, on binlercesi sürgüne gönderildi. ABD desteğiyle en kötü faşist diktatörlüklerden biri kuruldu. Guatemala’da 1954’te, demokratik olarak seçilen Arbenz hükümeti; sendikaları yasallaştırdığı, United Fruit Company’nin kullanılmayan topraklarını kamulaştırmaya başladığı için CIA tarafından devrildi. Eisenhower yönetimi bununla gurur duydu.
İran’da Musaddık, Brezilya’da Goulart, Dominik Cumhuriyeti’nde Bosch… Latin Amerika’da en az altı yedi demokratik lider ABD yardımıyla devrildi ve yerlerine generaller getirildi. Yani orada demokrasiyi teşvik etmek için bulunuyor olamayız; demokrasilere karşı savaşıyor gibiyiz. Ayrıca en kötü diktatörleri destekliyoruz. Eğer Reagan tiranlıktan gerçekten nefret etseydi, Paraguay’a, Şili’ye veya Güney Afrika’ya “özgürlük savaşçıları” gönderirdi.
Aslında Libya ile olan kavga, Albay Kaddafi’nin -ki bazı yönlerden tuhaf bir adamdır ama medyanın yansıttığı kadar değil- defalarca Reagan ile müzakere çağrısı yaptığını bilirseniz daha az gizemli olur. Kaddafi barışçıl çözüm istedi, Reagan yönetimi reddetti. Bunu basında okuyamazsınız. Kaddafi’yi tehlikeli yapan şey terörizm değildir; Viyana veya Berlin havaalanı saldırılarının Libya ile ilgisi olduğuna dair kanıt yok, Suriye’den geldiklerine dair kanıt var.
Kaddafi’yle ilgili asıl sorun şu: 1969’da yönetimi devraldığında ülke Suudi Arabistan gibiydi; kitlesel sefalet ve birkaç zenginin cebine giren petrol. Kaddafi zenginleri kovdu, evlerini yoksullara verdi, toprak reformu yaptı, ücretsiz okul ve sağlık sistemi kurdu -ki biz Amerikalıların hala sahip olmadığı bir şey-, 40 milyon ağaç dikti. Libya halkının kişi başına düşen geliri Afrika’nın ve Üçüncü Dünya’nın en yükseğidir. İşte tehlikeli olan budur. Petrolümüzü, muzumuzu, şekerimizi, bakırımızı halk için kullanmaya başladıkları an “tiran” olurlar.
İkinci mit, bu devrimci hükümetlerin bize düşman olduğudur. Sağcı diktatörlükler dosttur, solcular düşmandır. Neden? Ortak sınıf çıkarları yüzünden. Oysa solcu hükümetler iktidara geldiklerinde ilk iş olarak ABD ile dostane ilişkiler isterler. Sandinistalar Somoza’nın borçlarını bile kabul etti. Küba, Vietnam, hatta Grenada… Hepsi ticaret ve diplomasi istedi. Aşklarından değil, kendi çıkarları için. Küba neden okul otobüsü almak için 16 bin mil ötedeki Japonya’ya gitsin? 90 mil ötedeki Florida’dan almak varken… Tıbbi malzemeleri neden Çin’den alsınlar? Ambargo yüzünden. Yani dostane ilişki onların çıkarınadır. Ama Reagan “evet” cevabını kabul etmez.
Ve o meşhur “Kızıl Dalga” korkusu… Eğer Nikaragua’nın kendi seçtiği hükümetle yaşamasına izin verirsek güvenliğimiz tehlikeye girermiş. O 3 milyonluk minik ulusun Guatemala ve Meksika’yı aşıp Teksas’a kadar yürüyeceğini, Colorado’ya gelip kızınızla dans edeceğini sanırsınız! Bu, Vietnam Savaşı’nda duyduğumuz teranenin aynısıdır. Walter Lippmann’ın dediği gibi: “Vietnamlıların küçük teknelerine binip Pasifik’i geçerek Kaliforniya’yı işgal edeceği fikri, ABD Donanması’na hakarettir.”
Amerikan halkını, United Fruit Company veya Chase Manhattan Bankası için ölmeye ikna etmek zordur. O yüzden “Komünist tehdit” dersiniz. Nikaragua değil, Küba’nın kuklası; Küba da Kremlin’deki “Büyük Kızıl Ayı”nın kuklası…
Peki, komünist nedir? Bize onların sadece iktidar açlığı çektiğini söylerler. Managua rejiminde “saldırgan” olan nedir? Toprak reformu mu? İşsizlere iş yaratmak mı? Her çocuğa fasulye ve pirinç vermek mi? Orta Amerika’daki en düşük bebek ölüm oranı mı? Kosta Rika’dan bile düşük… Managua’da saldırgan olan şey, ezilenlerin üretim sürecini geri almasıdır. “Bu ülke artık bizim, senin değil Gringo” demeleridir. Komünist program budur.
Vermont’ta bir kadın kalkıp şöyle demişti: “İnsanlar Salvadorlu gerillaların komünist olduğunu söylüyor ama onlar komünist değil, sadece köylü. Neden savaşıyoruz?” İma şuydu: Eğer komünist olsalardı onları yok etmek meşru olurdu. Ben de dedim ki: “O cephedeki gruplardan en az ikisi ‘Yo soy communisto’ (Ben komünistim) der ve bunu gururla söyler.” Komünist olmak ne demektir? Kendini halka adamak demektir.
Eğer biz solcular, Marksistler sadece iktidar isteseydik, neden güçsüzlerin yanında duralım? Neden Kissinger’lar, Moynihan’lar, Brzezinski’ler gibi güce dalkavukluk etmeyelim? Henry Kissinger, Nixon’ın danışmanı olduğunda Nelson Rockefeller ona 50 bin dolar “veda hediyesi” verdi. Senato’da Rockefeller’a bunu sorduklarında “Bizim ailede vermek gelenektir” dedi. Aslında şunu diyordu: “Henry, seni Harvard’dan ben çıkardım, o kitapları benim için yazdın. Tricky Dick (Nixon) için çalışacaksın ama kime ait olduğunu unutma.” İktidar açlığı budur. Biz solcular ise yağmurda bekleriz, işimizi, kariyerimizi, hayatımızı riske atarız.
Washington Post yazarı Richard Cohen, “Komünistlerin yaptıklarını kopyalamalıyız, neden hep yanlış taraftayız?” diye soruyor. “Neden hep büyük toprak sahiplerinin, yozlaşmış generallerin yanındayız? Neden komünistlerin taktiklerini kullanıp halkın kalbini kazanmıyoruz?” Komünist taktikler bellidir: Köye giderler, toprak reformu yaparlar, temiz su getirirler, aldıkları yiyeceğin parasını öderler, halkın örgütlenmesine yardım ederler. Eğer biz bunları yaparsak, sadece programlarını çalmış olmayız, onlara dönüşmüş oluruz. Savaşmamızın sebebi zaten bu yapılanları engellemektir! Yanlış taraf, yönetimimizin sınıf çıkarları için doğru taraftır.
Gelelim Sovyetler Birliği’ne… SSCB, dünya kapitalizmi için ciddi bir sorundur çünkü en güçlü sosyalist ülkedir. Ve kuşatılmış durumdadır. Ortada bir “silahlanma yarışı” yoktur; bir “silahlanma kovalamacası” vardır. ABD her seferinde tek taraflı olarak tırmandırmış (atom bombası, hidrojen bombası, nükleer denizaltılar, MIRV’ler, şimdi de Nötron bombası), Sovyetler ise 2 ila 7 yıl geriden gelerek buna cevap vermiştir.
Sovyetler bu yarışı istemiyor çünkü her yeni tank, Moskova metrosu için bir eksik vagon demektir. Her yeni füze, daha az tüketim malı demektir. Sovyetlerin sermaye fazlası değil, sermaye açığı var; işsizliği değil, işgücü açığı var. Gorbachev defalarca “Normal bir yıl istiyoruz” dedi. İşgal, devrim, yine işgal, zorla kolektivizasyon… Hiç normal yılları olmadı.
Sovyetler, NATO ve Varşova Paktı’nın feshedilmesini, nükleer denemelerin yasaklanmasını, uzayın silahsızlandırılmasını önerdi. ABD hepsini reddetti. Avrupa’daki Cruise ve Pershing füzeleri Sovyet topraklarını vurabilir, ama Sovyet SS-20’leri ABD’yi vuramaz. Cruise füzelerinin vuruş süresi 7 dakikadır. Bu, caydırıcılığın sonudur.
İşte bu yüzden Cenevre’den çekildiler. Reagan müzakereyi reddetti. Ve “Yıldız Savaşları” (Star Wars)… Bilim insanları bunun saçma olduğunu söylüyor. “İlk seferde kusursuz çalışmalı” diyorlar. Ama Yıldız Savaşları’nın amacı Sovyetlerin 10 bin füzesini durdurmak değil; ABD ilk vuruşu yaptıktan sonra Sovyetlerden gelecek cılız misillemeyi engellemektir. Reagan’ın kendisi geçen yıl ağzından kaçırdı: “Kusursuz çalışması gerekmiyor.” Eğer Rusların elinde sadece 60-70 füze kalırsa ve kalkan bunların yüzde 90’ını durdurursa, sadece 7-8 tanesi bize isabet eder. Buna “kabul edilebilir ikincil hasar” denir. 20 milyon ölü… “Gipper için bir maç daha kazanmış oluruz” mantığı bu.[7] Pentagon’daki o çılgınlar böyle düşünüyor. Amaç, Sovyetleri 1947’deki gibi köşeye sıkıştırıp şartları dikte etmektir.
Hermann Göring’in dediği gibi: “Hiçbir zavallı savaş istemez. Bir Alman bile istemez. Neden kan kokan bir siperde oturup arkadaşlarının çığlıklarını dinlemek istesin? Evinde, çiftliğinde olmak ister.” Savaş insan doğasında yoktur; insanları zorla sürüklemeniz, bayrak sallamanız gerekir.
Sovyetler Birleşmiş Milletler’de uzayda silahlanmanın yasaklanmasını önerdi. Oylama sonucu: 124’e 1. O “1” kimdi? ABD. Bir de çekimser vardı. İsrail değil, hayır. Margaret Thatcher; yani Reagan’ın kadın kılığındaki hali.
Sovyetler “İlk Kullanmama” taahhüdünü imzaladı. ABD reddetti. Çünkü ABD politikası nükleer tehdit üzerine kuruludur. Kore’de, Vietnam’da (Dien Bien Phu’da Fransızlara teklif ettiler), Küba Krizinde nükleer silah kullanmayı düşündüler. Bu bir blöf değil, politikanın parçasıdır.
Tüm bu karanlık tabloya rağmen, egemen sınıf istediği gibi at koşturamıyor. Reagan zeki bir adam değil belki -gerçi ben onun aptal olduğunu hiç düşünmedim, sınıfının çıkarları için çok başarılı bir lider- ama her istediğini yapamıyor. Nikaragua’yı işgal edemedi. Neden? Calvin Coolidge’den bin kat daha fazla güce sahip ama giremiyor. Çünkü demokratik güçler, barış hareketleri ve bizzat Nikaragua halkının direnişi onu durdurdu. Halk silahlı ve hazır. B-52’lerle halı bombardımanı yapabilir ama asker sokmak zorunda kalırsa kayıplar kabul edilemez olur. Reagan için değil, siyasi olarak kabul edilemez olur.
Size son bir hikaye anlatayım. Washington’da yaşarken, 1981 veya 82’de, bir grup Filipinli sürgün beni Beyaz Saray’ın karşısındaki Lafayette Park’ta konuşmaya çağırdı. Karşıda, Beyaz Saray’ın bahçesinde limuzinler durdu. Marcos gelmişti. Demokrasi aşığı (!) Reagan onu kucaklıyordu. Etraf polis kaynıyordu, silahlar, roketler… Güç onlardaydı. Biz ise 200 kişilik küçük bir gruptuk, elimizde işkence görmüş Filipinlilerin fotoğrafları vardı. Marcos’un korumalarından biri, bir Filipinli fedai yanımıza geldi, fotoğraflara baktı ve sırıttı.
İçimden bir anlığına o yenilgi hissi geçti: “Tanrım, şu güce bak. Her şeye sahipler. Biz ne yapacağız?”
Ama bakın ne oldu? Üç yıl sonra o Marcos, bir sinek gibi silkelenip atıldı.
Gücün kaynağının kimde olduğunu unutmayın. Halk bir araya geldiğinde, hiçbir diktatör, hiçbir general o saraylarda, o süngülerin arkasında huzurla oturamaz. Antonio Gramsci’nin dediği gibi: “Aklın kötümserliğine, iradenin iyimserliğine” sahip olmalıyız.[8] En kötüyü görüp tahlil etmeli ama özgürlük ve adalet için çalışmaktan asla vazgeçmemeliyiz. Gelecek buna bağlıdır.
Teşekkür ederim.
(Soru-Cevap Bölümü)
Soru: Libya hakkında konuştunuz mu?
Parenti: Evet, analizimi verdim. Kaddafi’nin şeytanlaştırılması üzerine konuştum.
Soru: Reagan’ın zekası hakkında ne düşünüyorsunuz?
Parenti: Ben onun aptal olduğunu hiç düşünmedim. Yale’de Chubb Fellow iken onunla karşılaşmıştım, sorulara gayet yetkin cevaplar vermişti. O sınıfının çok etkili bir sözcüsüdür. Enflasyonu düşürdü -işsizlik pahasına da olsa- ve insanlar ceplerini düşünerek ona oy verdi. Aptal değil, sadece artık biraz yaşlı ve yavaş ama müthiş bir yalancı ve demagog.
Soru: Doğu Almanlar neden 60 yaşına kadar ülke dışına çıkamıyor?
Parenti: Savaşta Doğu Almanya yıkıldı, Batı’ya ise Marshall planı yağdı. İnsanlar Batı’daki “ganimetler” için gitmek istedi. Doğu Almanya beyin göçünü, kan kaybını durdurmak için Duvar’ı inşa etti. Haklı olup olmadıkları ayrı konu ama sebep buydu. Ayrıca geri dönenler var; Batı’daki yalnızlıktan kaçıp Doğu’daki topluluk hissine dönenler.
Soru: Sovyetler Birliği Amerika için bir model olabilir mi?
Parenti: Birebir model olamaz, tarihleri çok farklı. Ancak sosyalist ülkeleri değerlendirirken üç kıstas kullanmalısınız:
- Neyi değiştirdiler? (Küba’da köylülerin artık doktora erişebilmesi, okuma yazma öğrenmesi, fahişeliğin bitmesi gibi. Babama kitabımı imzaladığımda ağladı, duygulandığı için değil, okuma bilmediği için ağladı. İşte okuma yazma seferberliği budur.)
- ABD ile kıyaslandığında durum ne? (Bizde zenginlik çok ama dağılım adaletsiz. Bizde yoksullar artıyor.)
- İdealimizdeki modelle kıyaslamak. Mevcut sosyalizmdeki iyi şeyleri (sendikaların gücü, iş garantisi) öğrenmeli, kötü şeyleri reddetmeliyiz.
[1] “A Contradiction in Terms” ve Sermaye Birikimi Döngüsü. Orijinal: “A no growth capitalism… is a contradiction in terms. The reason you invest is to accumulate.” Parenti burada klasik Marksist iktisadın temel aksiyomlarından birine, M-C-M’ (Money-Commodity-Money Prime) döngüsüne atıf yapar. Kapitalizmde para (M), sadece kullanım değeri olan bir meta (C) almak için harcanmaz; daha fazla para (M’) elde etmek için yatırılır. “Contradiction in terms” ifadesi, mantık ilminde contradictio in adjecto (sıfatın isimle çelişmesi) durumudur; “kuru su” veya “köşeli daire” demek gibidir. Parenti, “büyümesiz kapitalizm” (no-growth capitalism) kavramını, sistemin ontolojik yapısına (varlık sebebine) aykırı bulur. Ekolojik kriz ile kapitalizm arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi (antagonizma) vurgular. (ç.n.)
[2] “Expropriation of the third world”: Marksist literatürde “expropriation”, üreticinin üretim araçlarından koparılmasıdır (Marx’ın Das Kapital‘deki “ilkel birikim” bahsi). Parenti burada kelimeyi jeopolitik bağlamda kullanıyor. Batı, Üçüncü Dünya’nın doğal kaynaklarına “el koyarak” onları mülksüzleştirmiştir. (ç.n.)
[3] “Development of Underdevelopment” (Az Gelişmişliğin Geliştirilmesi): Bu cümle, Bağımlılık Okulu’nun (Dependency Theory) ve özellikle Andre Gunder Frank’ın tezlerinin bir özetidir. Batı merkezli modernleşme teorisi, geri kalmışlığı “henüz gelişememiş olmak” (bir zaman meselesi) olarak görürken; Parenti ve Bağımlılık teorisyenleri bunu yapısal bir zorunluluk olarak görür. İngilizcedeki “Underdeveloped” (Az gelişmiş) kelimesi pasif bir durumu, bir eksikliği imler. Parenti’nin kullandığı “Over-exploited” (Aşırı sömürülmüş) ise aktif bir faili (sömüreni) ve tarihsel bir müdahaleyi işaret eder. (ç.n.)
[4] Herbert Hoover, ABD başkanı olmadan (1929-1933) çok önce, uluslararası çapta ünlü bir maden mühendisi ve sermayedardı. 1900’lerin başında Çarlık Rusyası’nda, Urallar ve Sibirya’daki maden yataklarını işleten devasa Russo-Asiatic Corporation‘ın büyük hissedarlarındandı. Ekim Devrimi (1917) ile Bolşevikler tüm yabancı varlıkları kamulaştırınca, Hoover muazzam bir servet kaybetti. Parenti’nin burada ediği şudur: Hoover’ın (ve Batı elitlerinin) anti-komünizmi sadece ideolojik (özgürlük vs. tiranlık) değildir; doğrudan sınıfsal ve finansal bir kuyruk acısına dayanır. Hoover’ın “Bolşevizmin yıkıldığını görmek en büyük arzumdur” sözü, kaybedilmiş bir servete ağıttır. (ç.n.)
[5] “The Unwashed” (Baldırı Çıplaklar / Ayak Takımı): İngiliz edebiyatında (özellikle Viktorya dönemi) alt sınıflar için kullanılan aşağılayıcı The Great Unwashed (Büyük Yıkanmamış Güruh) tabirine atıftır. Kökeni Edward Bulwer-Lytton’a kadar gider. Parenti bu ifadeyi kullanarak, Batı burjuvazisinin Rus Devrimi’ne bakışının sadece politik değil, estetik ve hijyenik bir tiksinti de barındırdığını gösterir. Onlara göre işçilerin yönetimi ele geçirmesi, “kirli ayak takımının” (sans-culottes) medeniyeti kirletmesidir. (ç.n.)
[6] Münih Anlaşması ve “Drang nach Osten” (Doğuya Yönelim): Batı tarih yazımında 1938 Münih Anlaşması, İngiltere Başbakanı Chamberlain’in “safdilliği” veya savaşı önleme çabası (Appeasement) olarak anlatılır. Parenti ise Sovyet/Marksist tarih tezini savunur: Batı, Hitler’i durdurmak değil, onu Sovyetler Birliği’nin üzerine salmak istemiştir. Alman jeopolitiğindeki Drang nach Osten (Doğuya Yayılma) arzusu ile Batı’nın “Bolşevizmi Naziler eliyle yok etme” stratejisinin örtüştüğü andır. Parenti, II. Dünya Savaşı’nın aslında Batı demokrasileri ile Faşizm arasında değil; Faşizm ile Sosyalizm arasında planlandığını ima eder. (ç.n.)
[7] “Win one for the Gipper” (Gipper İçin Bir Maç Alın): Bu, Amerikan popüler kültürünün en ikonik ve en manipülatif repliklerinden biridir. 1920’lerin efsanevi Notre Dame üniversitesi Amerikan futbolu oyuncusu George “The Gipper” Gipp, genç yaşta ölür. Efsaneye göre ölüm döşeğinde koçuna, “İşler kötü gittiğinde takıma söyle, Gipper için bir maç kazansınlar” der. Ronald Reagan, aktörlük döneminde Knute Rockne, All American (1940) filminde Gipp rolünü oynamıştır. Reagan siyasete atıldığında bu repliği, milliyetçi duyguları köpürtmek ve askeri harcamaları meşrulaştırmak için kullandı. Parenti burada Reagan’ın nükleer savaşı (milyonlarca ölümü), bir Hollywood filmi sahnesine veya bir kolej futbolu maçına indirgeyen sığlığını, bu “kitsch” (rüküş/bayağı) milliyetçiliğini ifşa eder. “Kabul edilebilir hasar” (20 milyon ölü) ile “Gipper için maç kazanmak” arasındaki korkunç tezatı vurgular. (ç.n.)
[8] “Pessimism of the mind, optimism of the will”: İtalyan Komünist Partisi kurucusu Antonio Gramsci’nin Hapishane Defterleri‘nden meşhur düsturu. Entelektüel analizin karamsar gerçekliğine (faşizmin yükselişi, kapitalizmin gücü) rağmen, devrimci iradenin eyleme geçme zorunluluğunu ifade eder. (ç.n.)
Dünya Basını
ABD, Venezuela’daki depremi fırsata çeviriyor

Eski ABD New Jersey Yüksek Mahkemesi Yargıcı Andrew Napolitano’nun hazırlayıp sunduğu, uluslararası kamuoyunda ve bağımsız medya çevrelerinde geniş kitleler tarafından takip edilen “Judging Freedom” (Özgürlüğü Yargılamak) programı, Latin Amerika’da son dönemde yaşanan sarsıcı askeri, siyasi ve insani gelişmeleri ele aldı.
Programa konuk olan The Grayzone haber portalı muhabiri ve araştırmacı gazeteci Anya Parampil, Venezuela’da geçen hafta yaşanan iki büyük depremin ardından ortaya çıkan insani tabloyu ve Kolombiya’da tartışmalı bir süreçle sonuçlanan devlet başkanlığı seçimlerini değerlendirdi.
Kurumsal Darbe: Venezuela Nasıl Kurtarıldı? kitabının da yazarı olan Parampil, bölgedeki askeri hareketliliği, yaptırımların arama kurtarma çalışmalarına etkisini ve Washington yönetimi ile bölge ülkeleri arasındaki gizli diplomatik pazarlıkları çarpıcı bilgilerle izleyicilere aktardı.
Programda ilk olarak Venezuela’yı sarsan çifte depremin yol açtığı yıkımın boyutları ele alındı. Gazeteci Anya Parampil, resmi veriler ile sahadaki bağımsız gözlemler arasındaki büyük uçuruma dikkat çekerek söze başladı.
Venezuela hükümetinin ilk tahminlerine göre can kaybının 600 civarında olduğunu belirten Parampil, yeni verilerin bu sayının 900’e yaklaştığını gösterdiğini ifade etti.
Bağımsız sivil toplum kuruluşlarının ise kayıp sayısını çok daha yüksek tahmin ettiğini vurgulayan gazeteci, şu ifadeleri kullandı:
“Resmi istatistikler hala ölü sayısını 600 civarında gösteriyor ve binlerce insanın kayıp olduğunu bildiriyor. Ancak sahadaki diğer bağımsız gruplar bu sayının 50 bin civarında olabileceğini öne sürüyor. Bu durumun temel sebebi, depremlerin merkez üssü olan ve başkent Caracas yakınlarında bulunan La Guaira eyaletinin merkezinde yüzlerce binanın saniyeler içinde tamamen yerle bir olması. Ülkede saniyeler arayla iki büyük deprem meydana geldi. Bunlardan ilki Richter ölçeğine göre 7,2, hemen ardından gelen ikincisi ise 7,5 şiddetine ulaştı. Venezuela son bir asırdır bu ölçekte bir doğal afet görmedi.”
Parampil, La Guaira kentinin tarihi boyunca büyük felaketlerle karşılaştığını hatırlatarak, 1999 yılında yaşanan heyelan faciasına gönderme yaptı.
O dönemde aşırı yağışlar nedeniyle dağlardan kopan devasa çamur kütlelerinin on binlerce insanı denize sürüklediğini ifade eden deneyimli gazeteci, bugünkü felaketin altyapısal boyutu itibarıyla çok daha yıkıcı bir nitelik taşıdığını aktardı.
“Yaptırımlar enkaz altındaki insanları kurtarmayı engelledi”
Depremin hemen ardından başlayan arama kurtarma çalışmalarının, ABD tarafından uygulanan tek taraflı ekonomik yaptırımlar nedeniyle felç olduğunu belirten Parampil, bu durumun doğrudan can kayıplarını artırdığını savundu. Venezuela hükümetinin enkaz kaldırmak için gerekli ağır iş makinelerine erişemediğini söyleyen gazeteci, şunları kaydetti:
“Asıl sorun, ABD yaptırımlarının Venezuela’nın bu tür afet durumlarında ihtiyaç duyduğu ağır kaldırma ekipmanlarını ve iş makinelerini satın almasını engellemesi. Günlerce insanlar enkaz altında kurtarılmayı bekledi. Venezuela’nın elinde insanları kurtaracak ne kamyon ne de gerekli teknolojik donanım bulunuyordu. Arama kurtarma faaliyetlerinde ilk saatler hayati bir önem taşıyor. Eğer enkazlar düzgün bir şekilde kaldırılabilseydi, bugün hala hayatta olan pek çok insan kurtarılma şansı bulacaktı. Maalesef bu imkan sağlanamadı.”
Parampil, felaketin dördüncü gününde ancak komşu ülkelerden gelen yardımların sahaya ulaşabildiğini aktardı. El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gönderilen iş makineleri ve kamyonların bölgeye girmesiyle temizlik ve kurtarma çalışmalarının fiilen başlayabildiğini ifade etti.
Bu sürece kadar kurtarma ekiplerinin ellerindeki yetersiz imkanlarla adeta çaresiz kaldığını dile getiren Parampil, konuşmasını şöyle sürdürdü:
“Bugün nihayet El Salvador, Meksika, Kolombiya ve Ekvador’dan gelen yardım kamyonlarını görüyoruz. Gerçek temizlik ve enkaz kaldırma çalışması henüz yeni başlıyor. Şimdiye kadar her şey durma noktasına gelmişti. Kurtarma görevlileri, beton blokları ve demir yığınlarını hareket ettirecek güce sahip olmadıklarından şikayet ediyordu. Bu kamyonların alınamaması tamamen ABD yaptırımlarının bir sonucu. ABD içindeki muhalif gruplar ise bu durumu sanki Venezuela hükümeti çok beceriksizmiş ve bu tür araçları hazırda tutmaktan acizmiş gibi sunarak propaganda yapıyor. Oysa bağımsız uzmanlar ve akademik çalışmalar, bu malzemelerin tedarik edilememesinin tek sorumlusunun yaptırımlar olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Şimdi sormak gerekiyor: Sırf o kamyonların ülkeye girişine izin vermediğimiz için kaç insan enkaz altında can verdi?”
“ABD ordusu Venezuela’da fiili bir rejim değişikliği yürütüyor”
Yargıç Andrew Napolitano’nun olayın jeopolitik boyutuna ve Washington’ın bu krizi nasıl fırsata çevirdiğine yönelik sorusuna yanıt veren Parampil, ülkenin içinde bulunduğu yönetim boşluğunu ve askeri yayılmacılık tehlikesini detaylandırdı.
Ocak ayında ABD güçlerinin Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşini gece yarısı yatak odalarından kaçırarak alıkoyduğunu hatırlatan Parampil, bu olayın ardından bile yaptırımların kaldırılmadığını belirtti. Washington yönetiminin yalnızca kendi şirketlerinin çıkarına olan petrol ve iş anlaşmalarına yönelik özel muafiyetler tanıdığını, ancak halkın genelini ilgilendiren yaptırımları sürdürdüğünü vurgulayan gazeteci, şu tespitleri paylaştı:
“ABD yönetimi, Devlet Başkanı Maduro ve eşini kaçırdıktan aylar sonra bile yaptırımları gevşetmedi. Sadece kendi çıkarlarına uygun gördükleri petrol anlaşmalarına izin veren özel düzenlemeler yaptılar. Bunun da ötesinde, Venezuela halkına ait olan ve ABD ile yurt dışındaki banka hesaplarında dondurulan yaklaşık 30 milyar dolarlık varlık bulunuyor. Biz bu parayı, orada kurduğumuz hayali bir gölge hükümeti tanıyarak resmen çaldık ve hala geri vermedik. Şimdi Uluslararası Para Fonu, bu dondurulan varlıkların bir kısmını insani yardım amacıyla serbest bırakacağını açıklıyor. Ancak Venezuela’daki yabancı yardım kuruluşlarının geçmişine baktığımızda, bu sürecin son derece yozlaşmış bir mekanizmayla işleyeceğini öngörebiliriz.”
Parampil, Washington’ın yardım operasyonlarını kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarına hizmet eden özel aktörler aracılığıyla yönetmek istediğini ifade etti.
Bu bağlamda, The Grayzone kurucusu ve eşi Max Blumenthal’in yayımladığı bir araştırmaya atıfta bulunarak, eski hükümet yetkilisi Mauricio Claver-Carone’nin oynadığı role dikkat çekti:
“Mauricio Claver-Carone gibi Trump yönetiminde resmi bir görevi dahi bulunmayan bir figürün, kendisini adeta Latin Amerika’nın Jared Kushner’ı olarak tanımlayarak bizzat özel iş müzakerecisi gibi hareket ettiğini ortaya çıkardık. Bu şahıs, arka planda çeşitli anlaşmalar kesiyor. Eğer ABD ve müttefikleri bu yardım sürecini yönetecek ve dondurulan varlıkları bu şartlar altında serbest bırakacaksa, Claver-Carone gibi isimlerin bu yardım mekanizmasında çok büyük bir rol oynayacağını şimdiden söyleyebiliriz. Bu durum, felaketi bir iş fırsatına dönüştürmekten başka bir anlam taşımıyor.”
Yargıç Andrew Napolitano’nun, “Bir ülkenin hayat kurtarıcı ekipmanları satın almasını engelleyen yaptırımlar uygulamak savaş suçudur” şeklindeki çıkışına katılan Parampil, insani yardım adı altında yürütülen askeri yayılmacılığı şu sözlerle eleştirdi:
“ABD ordusu ve özellikle Güney Komutanlığı kuvvetleri, sahada yardım dağıtım operasyonlarını bizzat kendilerinin yöneteceğini duyurdu. Karşımızda duran tablo, aslında fiili bir devlet çöküşü durumunu gösteriyor. Devlet felç olduğu için krize müdahale edemiyor; çünkü kendi uluslararası varlıklarını kontrol etmesine izin verilmiyor, gerekli makine ve ekipmanı satın alması engelleniyor. Ve şimdi de ABD ordusu gelerek kendi dağıtım ağını kuruyor. Bu, iktidarda hala Chavismo çizgisinde bir hükümet bulunmasına rağmen, yürütülen fiili bir rejim değişikliği hamlesini oluşturuyor.”
Parampil, ABD’nin egemenlik ihlallerinin yeni olmadığını, ocak ayında Maduro’nun görevden uzaklaştırılmasının hemen ardından Venezuela topraklarına askeri operasyon düzenlendiğini hatırlattı.
Bu operasyonda “Tren de Aragua” adlı suç örgütünün lideri olduğu iddia edilen Nino Guerrero’nun öldürüldüğünü belirten gazeteci, bu yapının aslında Washington tarafından askeri müdahaleleri meşrulaştırmak için kullanılan yapay bir tehdit unsuru olduğunu savundu:
“ABD, zaten Venezuela’nın egemenlik haklarını açıkça ihlal ederek askeri saldırı düzenlemiş ve Nino Guerrero’yu öldürmüştü. Bahsettikleri bu suç grubu, aslında meşru bir uyuşturucu karteli gibi çalışmayan, aksine Trump yönetiminin ve Senatör Marco Rubio’nun Venezuela’ya yönelik bombalamaları ve müdahaleleri meşrulaştırmak için icat ettiği bir öcü olarak kullanılıyordu. Şimdi de deprem felaketi, ABD’nin ülkedeki askeri varlığını kalıcı olarak artırmak için bir bahane olarak kullanılıyor. Bu durum, Kolombiya ve Ekvador gibi komşu ülkelerin de bağımsız politikalarından vazgeçerek kendi topraklarında ABD askeri operasyonlarıyla koordinasyon kurmaya başladığı bir döneme denk geliyor. Bu askeri genişleme dalgasının, bölge sınırlarını aşarak Meksika’ya kadar uzanmasından endişe ediliyor.”
“Chavismo hareketi devlet yapısından bağımsız bir güce sahip”
Programın ilerleyen dakikalarında Napolitano, Maduro sonrasındaki geçiş hükümetinin durumunu ve yeni Devlet Başkanı Delcy Rodriguez’in halk nezdindeki meşruiyetini sorguladı.
Anya Parampil, Rodriguez’in son derece yetenekli ve pragmatik bir siyasetçi olduğunu belirterek, yeni yönetimin iç ve dış politikadaki denge arayışlarını analiz etti. Rodriguez’in ilk resmi yurt dışı seyahatini Hindistan’a gerçekleştirmesini son derece stratejik bir hamle olarak niteleyen Parampil, şu ifadeleri kullandı:
“Delcy Rodriguez’in Maduro’nun ardından göreve gelen güçlü bir kadın olduğunu kimse inkar edemez. Kendisi uluslararası temaslarına hız verdi. İlk büyük seyahatini Hindistan’a yapması son derece ilginç bir tercihti. Çünkü Hindistan bir BRICS üyesi olmakla birlikte, bu birlik içinde ABD ile ilişkileri en sıcak olan ülke konumunda bulunuyor. Rodriguez oraya giderek ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve ABD’nin Yeni Delhi Büyükelçisi Sergio Gore ile gizli görüşmeler gerçekleştirdi. Zira mevcut aşamada doğrudan bir Washington ziyareti, kendi başkanlığı açısından çok büyük bir iç siyasi sarsıntı doğuracaktı. Bu dolaylı diplomasiyle ABD ile yeni köprüler kurmaya çalışıyor.”
Rodriguez’in, Nicolas Maduro veya daha önceki Hugo Chavez dönemlerinin aksine, Amerikan iş dünyası temsilcileri ve Uluslararası Para Fonu ile masaya oturmaktan çekinmediğini belirten Parampil, bu liberalleşme adımlarının ülkede hem ekonomik hem de sosyal kutuplaşmalara yol açtığını kaydetti:
“Rodriguez, Venezuela ekonomisini dışa açarak ve liberalleştirerek, yıllardır ağır yaptırımlar altında ezilen ülkede geçici veya kalıcı bir ekonomik rahatlama sağlayabilir. Eğer ABD tarafı bu yeni dönemde işbirliğine yanaşır ve yatırım yapmayı kabul ederse, Rodriguez bu müzakereleri yürütecek en uygun figür olarak öne çıkıyor. Ancak diğer taraftan, onun bu adımlarına, özellikle de kendisinden önceki liderleri kaçıran güçlerle işbirliği yapmasına büyük tepki gösteren geniş bir kesim bulunuyor. Bu durum onun için oldukça hassas ve zorlu bir süreci beraberinde getiriyor.”
Napolitano’nun, “Venezuela halkı bu süreçte yeni başkanı destekliyor mu, yoksa Maduro’nun gidişinden dolayı bir burukluk var mı?” sorusu üzerine Parampil, halkın desteğinin devlet mekanizmalarından bağımsız olarak gelişen toplumsal örgütlenmelerde aranması gerektiğini savundu:
“Şu an bizzat Venezuela’da bulunmadığım için halkın nabzını doğrudan aktarmam doğru olmaz. Ancak bildiğim bir şey var ki, o da Chavismo hareketinin ve bu harekete gönül veren halk tabanının devletten ve mevcut hükümetten bağımsız bir dinamizme sahip olduğu. Venezuela’da geleneksel yasama, yürütme ve yargı organlarının yanı sıra, anayasal bir statüye kavuşmuş olan çok güçlü bir ‘komün hükümeti’ kolu yer alıyor. Bu komünler, devletten bağımsız olarak kendi tarım çiftliklerini fonluyor, gıda egemenliğini ve yerel üretimi canlandırmak için çalışıyor. Hükümet dış dünyayla anlaşmalar yaparak ayakta kaldığı ve bu bağımsız halk projelerini desteklemeyi sürdürdüğü müddetçe, Chavismo’yu ayakta tutan toplumsal taban varlığını koruyacaktır.”
Parampil, ülke dışındaki bazı muhalif kesimlerin Rodriguez’i hızlı bir şekilde “hain” ilan ederek sosyal medyada karalama kampanyaları başlattığını, ancak sahadaki gerçekliğin bu tür yüzeysel analizlerden çok daha karmaşık olduğunu ifade etti. Venezuela’daki yerel gazetecilerin aktarımlarına dayanarak, hükümetin bazı kararları tartışmalı görünse de, halkın büyük çoğunluğunun Chavismo projelerine olan bağlılığının sürdüğünü ekledi.
“Kolombiya’da seçim hileleri Amerikan yanlısı adayları öne çıkarıyor”
Mülakatın son bölümünde ise Latin Amerika’daki genel siyasi dönüşüm ve komşu Kolombiya’daki başkanlık seçimleri ele alındı. Andrew Napolitano, bir önceki gün gazeteci Max Blumenthal ile yaptıkları röportajda, Kolombiya seçimlerinde Trump’ın desteklediği adayın kazanması için büyük usulsüzlükler yapıldığının iddia edildiğini hatırlatarak Parampil’in bu konudaki görüşlerini sordu.
Anya Parampil, Kolombiya’da muhafazakar ve Amerikan yanlısı aday Abelardo De La Espriella’nın kazandığı ilan edilen seçimlerin arkasındaki şaibeleri şu sözlerle anlattı:
“Yayın öncesinde Başkan Trump’ın, Kolombiya’daki başkanlık seçimini kazanan Abelardo De La Espriella’nın zaferini övdüğü konuşmasını izliyordum. Espriella, seçim sürecinin başında anketlerde neredeyse hiç esamesi okunmayan, tamamen tanınmayan bir isimdi. Ancak Trump’ın kamuoyu önünde kendisine destek vermesinin ardından adeta bir mucize gerçekleşti ve seçimi kazandığı açıklandı. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro ise seçimlerde devasa boyutlarda usulsüzlük yapıldığını savunarak sonuçları tanımayı reddediyor. Petro, bu seçim hilelerinin arkasında İsrail’in parmağı olduğunu iddia ediyor. İlginç bir şekilde, yeni seçilen bu başkan da İsrail ile ilişkileri daha da derinleştireceğine ve ilk iş olarak Kudüs’ü ziyaret edeceğine dair söz veriyor.”
Latin Amerika genelinde aşırı sağcı hükümetlerin iktidara gelir gelmez ilk olarak İsrail ile yakın ilişkiler kurma yoluna gittiğini belirten Parampil, bu durumun arkasındaki finansal ve teolojik ağları deşifre etti:
“Arjantin’de de benzer bir sürecin yaşandığını gördük. Oradaki aşırı sağcı yönetimler de iktidara adım atar atmaz hemen Kudüs’e gidip bağlılıklarını bildiriyor. Bunun arkasında tamamen finansal çıkarlar yatıyor. Örneğin Arjantin’de Habad Lubaviç gibi siyonist grupların çok büyük bir lobicilik gücü bulunuyor. Bu yapılar, ülkenin dört bir yanındaki maden arama haklarını ve geniş arazileri ellerinde tutuyor. Kolombiya ve Brezilya gibi ülkelerde ise bu durum, Latin Amerika geneline yayılmış olan köktendinci Hristiyan siyonizmi akımıyla doğrudan ilişkili. Bu yapılar, kendi dogmatik inançları doğrultusunda İsrail’e koşulsuz destek verilmesini savunuyor.”
Parampil, İsrail’in son birkaç gün içinde Venezuela’ya tıbbi ve insani yardım ekipleri göndereceğini açıklamasını da bu yeni jeopolitik denklemin bir parçası olarak değerlendirdi. Hugo Chavez döneminde İsrail ile diplomatik ilişkilerin tamamen kesildiğini hatırlatan gazeteci, deprem felaketinin bu ambargoları delmek için de bir zemin hazırladığını belirtti.
Yeni seçilen Kolombiya Başkanı Abelardo De La Espriella’nın kişiliği ve geçmişi hakkında da konuşan Parampil, onun devlet yönetme liyakatinden son derece uzak bir figür olduğunu savundu:
“Bu kişinin sıfırdan gelip nasıl bu kadar hızlı yükseldiğinin gerçek hikayesini öğrenmek gerekiyor. Ancak kendi geçmişinde, yavru kedilere havai fişek bağlayıp onları yakarak çığlıklarını izlemekle övünen birinden bahsediyoruz. Bu karakterdeki birinin, bir ülkeyi yönetmek için seçilmesini kabul etmek mümkün görünmüyor.”
Kolombiya’daki mevcut hükümetin bu şaibeli seçim sonuçlarına karşı nasıl bir tavır alacağına dair öngörülerini paylaşan Parampil, Latin Amerika’daki benzer tarihsel süreçlere dikkat çekerek sözlerini tamamladı:
“Devlet Başkanı Petro seçim sonuçlarını tanımayacağını açıkladı. Ancak geçmiş tecrübelerimiz, büyük hilelerle de olsa Washington destekli bu adayların bir şekilde iktidara yerleştirildiğini gösteriyor. Honduras ve Bolivya’da da bunun birebir örneklerini yaşadık. Honduras’ta halk, hileli rejime karşı tamamen yeni bir siyasi parti örgütlemek zorunda kaldı. Bolivya’da ise köylüler ve yerli çiftçiler askeri diktatörlüğe karşı silahlanarak genel grev başlattı ve rejimi ancak bu şekilde geriletebildi. Kolombiya’da da benzer şekilde iktidarın el değiştireceğini ve ABD’nin bu ülkedeki askeri konuşlanmasını artıracağını öngörebiliriz. ABD, Venezuela’daki deprem krizini ve Kolombiya’daki siyasi istikrarsızlığı kullanarak tüm bölgeyi kendi askeri denetim alanı haline getirmeyi hedefliyor.”
Dünya Basını
İran Ali Hamaney’e veda ediyor: Yas, hafıza ve sessizlik

İran, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen dini lider Ayetullah Ali Hamaney’i son yolculuğuna uğurluyor. Hamaney için başkent Tahran’da devlet töreni düzenleniyor. Tahran’daki İmam Humeyni Musalla Camisi’nde düzenlenen devlet törenine İranlı yetkililer ve halkın yanı sıra yaklaşık 100 ülkeden hükümet ve meclis başkanları, dışişleri bakanları ve hükümetlerin özel temsilcilerinin katılım sağlaması bekleniyor. Tahran’daki törenlerinden ardından cenazenin önce Şii dünyasının en önemli dini merkezlerinden biri kabul edilen Kum kentine, ardından Irak’ın Necef ve Kerbela kentlerine götürülmesi bekleniyor. Hamaney’in naaşı, 9 Temmuz’da doğduğu şehir Meşhed’de toprağa verilecek.
İran devletinin hazırlıklarını ve halkın hislerini Tehran Times gazetesinden Mahmoud Ravi-Nejad kaleme aldı:
Tesellisi Olmayan Yas
Tahran, şehit lidere veda etmeye hazırlanıyor
İran’ın üzerine derin bir sessizlik çöktü. Bu, çoğu zaman tarihin hemen öncesinde beliren türden bir sessizlik; yas, hafıza ve beklentiyle ağırlaşmış bir sessizlik. Tahran’ın kalabalık bulvarlarından Meşhed ve Kum’un kutsal türbelerine, Tebriz’in çarşılarından İsfahan’ın tarihi caddelerine ve Şiraz’ın bahçelerine kadar bütün bir ülke, milyonlarca insanın yalnızca siyasi bir lider değil, bir kuşağın manevi pusulası olarak gördüğü adama veda etmeye hazırlanıyor.
İran’ın çağdaş tarihindeki en büyük cenaze törenlerinden birine tanıklık etmesi bekleniyor. Ülke çapındaki bu yas, milyonlarca insanı ve dünyanın dört bir yanından heyetleri bir araya getirecek. Sokaklar hatıra yollarına dönüştü. Köprülerden ve kamu binalarından siyah pankartlar dalgalanıyor, portreler şehir meydanlarına bakıyor; camiler, medreseler, üniversiteler ve kamu kurumları dua, tefekkür ve hazırlık merkezlerine dönüşmüş durumda.
İranlı şair Sadi’nin yüzyıllar önce yazdığı gibi: “Âdemoğulları birbirlerinin uzuvlarıdır.” İran’ın dört bir yanında bu kadim söz, toplumun her kesiminden insanların ortak bir keder ifadesiyle bir araya gelmeye hazırlanmasıyla görünür bir hâl aldı.
Birçok İranlı için yaklaşan cenaze töreni, yalnızca bir dönemin kapanışı değil; ülkenin siyasi kimliğini, stratejik duruşunu ve dini hayatını derinden şekillendiren kırk yıllık liderliğin son sayfası anlamına geliyor. Kentlerde ve köylerde gündelik hayatın yerini giderek hatıralar alırken, aileler Tahran’a ve diğer ev sahibi şehirlere yolculuk yapmayı, birçok kişinin ülke tarihinin belirleyici anlarından biri olarak gördüğü bu törenin parçası olmayı konuşuyor.
Bu devasa halk buluşmasının arkasında ise benzeri görülmemiş bir lojistik operasyon bulunuyor.
İran hükümeti tarafından Birinci Cumhurbaşkanı Yardımcısı Muhammed Rıza Arif’in gözetiminde kurulan ve İçişleri Bakanlığı aracılığıyla koordine edilen Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı, neredeyse tüm büyük devlet kurumlarını seferber etmiş durumda. Lojistik, güvenlik, ulaşım, sağlık hizmetleri, kültürel işler, uluslararası koordinasyon, medya operasyonları ve kamu refahından sorumlu özel komiteler, ölçeği İslam Cumhuriyeti tarihindeki en büyük ulusal anma törenleriyle yarışacak bu etkinlik için haftalardır hazırlık yürütüyor.
Cenaze güzergâhları boyunca yüzlerce gönüllü hizmet noktası kuruluyor. Acil sağlık ekipleri, hastaneler, kurtarma birimleri ve İran Kızılayı tam operasyonel hazırlık durumuna geçti. Demiryolları, havayolları, kara yolları ve şehir içi ulaşım sistemleri, ülkenin dört bir yanından gelmesi beklenen milyonlarca kişiyi taşımak için kapasitelerini artırdı.
Ancak hazırlıklar lojistiğin çok ötesine uzanıyor.
İran’ın mahallelerinde dükkânlar ve evler siyah yas örtüleriyle donatılıyor. Camilerden dini ilahiler yükseliyor. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in dev posterleri meydanlara bakarken, televizyon kanalları belgesellere, tarihsel değerlendirmelere ve törenlere hazırlanan şehirlerden canlı yayınlara kesintisiz yer veriyor.
Bütün bir ülkenin durmuş olduğu açıkça görülüyor.
Bu atmosfer, William Shakespeare’e atfedilen şu sözleri hatırlatıyor: “Kedere söz ver; konuşmayan acı, dolup taşan kalbe fısıldar.” İran’ın dört bir yanında keder kendi dilini bulmuş durumda; yalnızca konuşmalarda ve dualarda değil, siyah bayrakların denizinde, gözyaşlı yüzlerde ve resmi törenler başlamadan çok önce oluşmaya başlayan sessiz yürüyüşlerde.
Anma törenlerinin, son yıllarda İran’da en fazla uluslararası ilgi gören etkinliklerden biri olması da bekleniyor.
Veda ve Cenaze Töreni Ulusal Karargâhı Sekreteri Ali Ekber Purcemşidiyan’a göre 300’den fazla yabancı gazeteci akreditasyon başvurusunda bulundu. Yerli ve yabancı muhabirler, foto muhabirleri, belgeselciler ve televizyon ekipleriyle birlikte medya mensuplarının toplam sayısının 1.000’e yaklaşması bekleniyor.
Yetkililer, 90’dan fazla ülkeden dini kurum temsilcilerinin ve 30’dan fazla ülkeden üst düzey siyasi isimlerin törenlere katılma niyetlerini resmen bildirdiğini söylüyor. Irak, Pakistan, Afganistan ve diğer komşu ülkelerden büyük halk heyetleri de törenlere katılmaya hazırlanıyor. Organizatörlere göre bu durum, etkinliğin geniş bölgesel önemini yansıtıyor.
Hazırlıklar İran sınırlarının dışına da taşmış durumda.
Irak’ta yetkililer, Tahran ile cenaze yürüyüşleri, törensel karşılama programları ve anma etkinliklerini koordine etmek üzere doğrudan Başbakan’ın gözetiminde ulusal bir karargâh kurdu. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Bağdat’ta Irak’ın üst düzey liderliğiyle yaptığı görüşmelerin ardından yaklaşan törenleri “tarihin kuşkusuz hatırlayacağı” bir etkinlik olarak nitelendirdi ve bunun iki komşu ülke arasındaki bağları daha da güçlendireceğini söyledi.
Resmi programa göre törenler beş şehirde altı güne yayılacak; Tahran’daki İmam Humeyni Büyük Musallası’nda kılınacak cenaze namazıyla doruğa ulaşacak, ardından diğer vilayetlere ve daha sonra Irak’a uzanacak.
Yetkililer, anma törenlerinin yalnızca merhum Lider’i onurlandırmayı değil; aynı zamanda ulusal bütünlüğü pekiştirmeyi, İslam dünyasındaki dayanışmayı güçlendirmeyi ve İslam Cumhuriyeti liderliğindeki sürekliliği göstermeyi amaçladığını vurguluyor.
Organizatörler için bu törenler ulusal bir veda anlamına geliyor.
Birçok katılımcı için ise derinden kişisel bir yolculuk.
Tarihçiler açısından, yirmi birinci yüzyıl İran’ının belirleyici halk buluşmalarından biri hâline gelebilir.
Tahran’da şafak yaklaşırken işçiler bariyerleri yerleştirmeyi sürdürüyor, gönüllüler erzak dağıtıyor, güvenlik personeli son hazırlıkları tamamlıyor ve milyonlarca insan evlerinden ayrılmaya hazırlanıyor.
Yakında normalde trafikle dolu olan sokakları yas tutan kalabalıklar dolduracak.
Gündelik hayatın sesleri yerini mersiyelere bırakacak.
Siyah sancaklar insan denizinin üzerinde dalgalanacak.
Ve yas içinde birleşen bir millet, tarihinin yeni bir sayfasını mürekkeple değil; adımlarla, gözyaşlarıyla, dualarla ve hatırayla yazacak.
Victor Hugo’nun söylediği gibi: “Büyük keder, ilahi ve korkunç bir ışıltıdır.” Önümüzdeki günlerde bu ışıltı İran’ın dört bir yanında yansıyacak. Sayısız yaslı insan, şehadeti yalnızca ulusal bir matem anına değil, birçok kişinin bölgenin tarihsel hafızasında kalıcı bir iz bırakacağına inandığı bir olaya dönüşen lidere veda etmek için bir araya gelecek.
Dünya Basını
İktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor

İngiliz iktisatçı Ann Pettifor, JustMoney Movement platformuna verdiği mülakatta, küresel finansal sistemin spekülatörler eliyle nasıl bir kumarhaneye dönüştürüldüğünü ve bu yapının halklar ile gezegen üzerindeki yıkıcı etkilerini anlattı. Borç temelli zenginleşme modellerini ve Elon Musk örneği üzerinden vergi kaçırma yöntemlerini eleştiren Pettifor, adil bir küresel düzen için köklü reform çağrısında bulundu.
Küresel finansal sistemin işleyişi, spekülatörlerin piyasalar üzerindeki tahakkümü ve bu yapının hem halkların geçim kaynakları hem de ekosistem üzerindeki yıkıcı etkileri, uluslararası ekonomi çevrelerinde en çok tartışılan konuların başında yer alıyor.
JustMoney Movement adlı sivil toplum kuruluşunun yönetici direktörü Sarah Edwards moderatörlüğünde düzenlenen etkinlikte konuşan dünyaca ünlü İngiliz ekonomi politik uzmanı ve yazar Ann Pettifor, küresel finans mimarisini sert ifadelerle eleştirdi.
“Küresel Casino: Wall Street İnsanlık ve Gezegenle Nasıl Kumar Oynuyor” (The Global Casino: How Wall Street Gambles with People and Planet) adlı son kitabından yola çıkarak değerlendirmelerde bulunan Pettifor, finans dünyasının arka planında dönen mekanizmaları, sıradan insanların anlayabileceği bir dille ve ahlaki bir perspektifle masaya yatırdı.
“Elon Musk zenginliğini şaibeli yollarla katlıyor”
Konuşmasına bugün dünya gündeminin en üst sıralarında yer alan Tesla, SpaceX ve sosyal medya platformu X’in (eski adıyla Twitter) sahibi Elon Musk örneğiyle başlayan Ann Pettifor, zenginlerin hiçbir vergi ödemeden servetlerini nasıl katladıklarını detaylı bir şekilde anlattı.
Pettifor, ABD yasalarındaki boşlukların milyarderler tarafından nasıl suiistimal edildiğini şu sözlerle aktardı:
“Elon Musk şu anda bir trilyoner. Bu, öğrenmek zorunda kaldığımız yeni bir kelime. Kendisi muhtemelen dünyanın en güçlü insanlarından biri. Sadece muazzam miktarda paraya erişimi olmakla kalmıyor, aynı zamanda bu siyasi gücü, örneğin Amerikan devletinin dünyadaki en yoksul insanlara yardım etme kabiliyetini elinden almak için kullanıyor. Kongo’daki insanların şu anda çektiği ilaç sıkıntısı, büyük ölçüde Elon Musk’ın bir iki yıl önce Amerikan Uluslararası Kalkınma Ajansı bütçesinde yaptığı kesintilerle ilgili.”
Musk’ın zenginleşme yönteminin temelinde vergi ödememek olduğunu vurgulayan Pettifor, sistemin işleyişini şu şekilde açıkladı:
“ABD yasalarına göre, finansal varlıklara sahipseniz, bu varlıkları satana kadar vergi ödemezsiniz. Eğer onlara sadece tutunursanız, bunları teminat olarak kullanabilir ve ek finansman sağlamak için kaldıraç olarak kullanabilirsiniz. Twitter’ı satın alırken Tesla’da hisseleri olduğunu söyledi. Bu hisseler üzerinden hiçbir vergi ödemedi. Bunların nakit olmadığını, dolayısıyla satıp nakde çevirene kadar vergi ödemesinin beklenemeyeceğini savundu. Ancak Twitter’ı satın almaya gelince parası yoktu. Bankalara gidip ‘Elimde bu hisseler var’ dedi. Yani aynı teminatı birden fazla kez kullandı. Sıradan bir insan bir mülkü iki farklı bankaya teminat gösterip kredi çekmeye çalışsa bu yasa dışıdır. Ancak o bunu yaptı ve bankalar Tesla hisselerini teminat kabul ederek ona borç verdi. Twitter’ı satın almak için borçlandığı bu para da bir borç olduğu için, bunun üzerinden de vergi ödemedi. Zenginlerin daha da zenginleştiği, geri kalanımızın ise yerinde saydığı şaibeli yöntem budur.”
“Yatırım riski sıradan insanların omuzlarına yükleniyor”
Milyarderlerin kurduğu finansal düzeneklerin sıradan yatırımcıları büyük bir risk altına soktuğunu ifade eden Pettifor, Tesla ve SpaceX hisselerinin halka arz süreçlerinde yaşanan anomalilere dikkat çekti.
Pettifor, “Musk’ın yaptığı, varlıklarının risk yükünü sıradan küçük yatırımcıların omuzlarına kaydırmaktır. İnsanlar onun ne yaptığının farkında değil. Yapay zeka şirketleri de aynı şeyi yapıyor. Nakitleri bitti, çok fazla borçlandılar ve şimdi zor durumdalar. Onlar da halka arzlar başlatacaklar ve sıradan insanlar şu anda devasa bir balon olan bu alana yatırım yapmak için koşacak” şeklinde konuştu.
Bu durumun emeklilik fonlarını da tehlikeye attığını belirten İngiliz iktisatçı, Nasdaq borsasındaki kuralların siyasi nüfuz kullanılarak esnetildiğini söyledi:
“Donald Trump ile olan bağlantıları sayesinde düzenleyicileri ikna ederek emeklilik fonlarının onun hisse senetlerini satın almasını zorunlu hale getirdi. Normalde borsa kuralları, bir şirketin değerinin yatırımcılar tarafından düzgün bir şekilde değerlendirilebilmesi için üç ay borsa pazarında kalmasını gerektirir. O ise bunu 15 güne indirmeyi başardı. Böylece sadece bireysel yatırımcılardan değil, emeklilik fonlarını yöneten BlackRock gibi küresel varlık yönetim şirketlerinden de zorunlu olarak para akışı sağladı. BlackRock şu anda 13 trilyon dolarlık finansal varlığı yönetiyor. Eğer bu şirketlerin başına bir şey gelirse, sadece bireysel yatırımcılar değil, milyonlarca insanın emeklilik fonları da çökecek.”
“Gıda ve enerji fiyatları Chicago’da kumar oynayanlar tarafından belirleniyor”
Ekonominin sadece ev bütçesi ya da ulusal bütçelerden ibaret olmadığını, asıl kararların “stratosfer” olarak adlandırdığı küresel düzeyde alındığını belirten Pettifor, enerji ve gıda fiyatlarının nasıl belirlendiğine dair gerçekleri paylaştı.
İngiltere’de hükümetin enerji faturalarını düşürmek istemesine rağmen küresel piyasalar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığını hatırlatan iktisatçı, şu ifadeleri kullandı:
“ABD şu anda hidrolik çatlatma ve Meksika Körfezi’ndeki keşifler sayesinde petrol ve gaza boğulmuş durumda. Kendi ihtiyaçlarından çok daha fazlasına sahipler. Yine de Amerikalılar benzin istasyonunda küresel fiyatı ödüyorlar. Bu fiyat, ülkedeki arz ve taleple hiçbir ilgisi olmayan, tamamen Chicago Ticaret Borsası’nda (Chicago Mercantile Exchange) belirlenen bir fiyattır. 2000 yılında Başkan Bill Clinton, Larry Summers ve Alan Greenspan ile birlikte emtia piyasalarındaki denetimleri kaldırmaya karar verdi. O günden beri bu piyasalarda iki tür tüccar var: Gerçek petrolü alıp satan fiziki tüccarlar ve ellerinde tek bir damla petrol bile olmayan, sadece fiyatın düşüp yükseleceği üzerine bahis oynayan kağıt üzerindeki spekülatörler. Spekülasyon yapmak, petrolü topraktan çıkarmaktan, gemilerle taşımaktan çok daha kolay ve zahmetsiz bir zahmetsiz kazanç yöntemidir.”
Aynı durumun gıda fiyatları için de geçerli olduğunu vurgulayan Pettifor, “Buğday, pirinç, soya fasulyesi gibi tüm temel gıda maddelerinin fiyatları Chicago Ticaret Borsası’nda belirleniyor. İnsanların hayatı, bu borsalarda kumar oynayan spekülatörlerin kararlarına bağlı” dedi.
“Kredi kartınızda para yoktur, sadece bir ödeme vaadi vardır”
Ekonomi biliminin en çok kafa karıştıran kavramlarından birinin “para” olduğunu belirten Pettifor, paranın altın ya da gümüş gibi sınırlı bir meta değil, toplumsal bir sözleşme olduğunu belirtti.
Muhafazakar iktisatçıların parayı kıt bir meta gibi sunarak kemer sıkma politikalarını meşrulaştırmaya çalıştıklarını ifade eden yazar, paranın doğasını şu örnekle açıkladı:
“Eğer parayı toplumsal bir sözleşme olarak anlarsanız, onun aslında bir ödeme vaadi olduğunu bilirsiniz. 10 sterlinlik banknotun üzerinde ‘Ödemeyi taahhüt ediyorum’ yazar. Bir kafeye gidip kartınızı makineye okuttuğunuzda, bankanız o dükkana ‘Ann Pettifor’a güvenebilirsiniz, kahvesinin parasını ödeyecektir’ der. Bir mağazadan beyaz eşya almak için kredi kartınızı kullandığınızda kartın içinde aslında para yoktur. Bankalar sizin mevduatlarınızdan değil, verdiğiniz sözlerden para kazanırlar. Kredi kartınızı kullandığınızda yaptığınız tek şey, arkasında ticari bankaların ve nihayetinde İngiltere Merkez Bankası’nın durduğu bir ödeme vaadinde bulunmaktır.”
Bu sistemin ayakta kalabilmesi için güçlü kamu kurumlarına, standartlaştırılmış muhasebe sistemlerine ve güvenilir bir adalet mekanizmasına ihtiyaç duyulduğunu belirten Pettifor, Malawi gibi gelişmekte olan ülkelerin bu kurumsal altyapıdan mahrum bırakılarak IMF ve Dünya Bankası tarafından borç sarmalına itildiğini söyledi.
“Yüksek faiz oranları doğayı daha fazla sömürmemize neden oluyor”
Pettifor, faizin sadece ekonomik bir yük değil, aynı zamanda ekolojik yıkımın da en büyük tetikleyicisi olduğunu savundu. Tarihsel olarak tefeciliğin büyük bir günah olarak kabul edildiğini hatırlatan iktisatçı, şu değerlendirmelerde bulundu:
“Eski Floransa’da bir banker olarak yüksek faiz uyguluyorsanız aforoz edilebilirdiniz. Kızınız kilisede evlenemez, cenazeniz kutsal topraklara gömülemezdi. Protestanlığın yükselişiyle birlikte tefeciliği bir günah olarak konuşmayı bıraktık. Faiz oranları katlanarak artan matematiksel bir sistemdir. Geliriniz borçlanma maliyetinizin altına düştüğünde ciddi sorunlar başlar. Yüksek reel faiz oranları, borçlarımızı ödeyebilmek için doğayı daha fazla sömürmek zorunda olduğumuz anlamına gelir. Brezilya’yı düşünün; borçlarını ödemek için ormanlarını yok etmek zorunda kalıyor. Denizleri talan etmek, ormanları kesmek ve toprağı değersizleştirmek zorundayız çünkü borçlar üzerindeki faiz katlanarak artıyor.”
“2008 krizini tahmin ettim, bugün durum çok daha vahim”
2007-2009 küresel finansal krizini önceden tahmin etmesiyle tanınan Pettifor, bugünkü borç tablosunun o dönemden çok daha tehlikeli bir boyutta olduğunu vurguladı:
“Küresel borç, IMF verilerine göre küresel gelirin yüzde 235’ine ulaşmış durumda. Bu borcun ezici çoğunluğu, yani yüzde 143’ü özel borçtur. Bu borcun asla ödenemeyeceğini biliyorum. Bir borç krizinden kurtulmanın üç yolu vardır: Ya enflasyonla borcu eritirsiniz ki bu alacaklıların hiç işine gelmez; ya borçları ödemezsiniz yani temerrüde düşersiniz; ya da bu borcu ödeyecek geliri yaratırsınız. Ancak sıradan insanların reel gelirleri düşerken, yüzde 1’lik kesimin serveti hızla artıyor. Tıpkı 2007’de olduğu gibi, sıradan insanlar borçlarını ödeyemez hale geldiğinde tüm sistem büyük bir gürültüyle çökecektir.”
“Bretton Woods ilkelerine geri dönmeliyiz”
Küresel finansal krizlerin önüne geçebilmek için 1945 yılında imzalanan Bretton Woods Anlaşması’nın temel ilkelerine geri dönülmesi gerektiğini savunan Pettifor, çözüm önerilerini şu şekilde özetledi:
“Sınır ötesi sermaye hareketlerini kontrol etmeliyiz. Faiz oranlarını düşük ve sürdürülebilir seviyelerde tutmak için yönetmeliyiz. Paranın spekülasyon ve kumar için değil, üretken faaliyetler için kullanılmasını sağlamalıyız. Bugün bunu bir dereceye kadar yapabilen tek ülke Çin’dir. Çin, sermaye kontrolleri uyguluyor, sınırlarından para giriş çıkışını yönetiyor ve kendi teknolojisine yatırım yapıyor. Çin otoriter bir devlet, bunu kesinlikle tavsiye etmiyorum ancak bunun yapılabileceğini gösteren somut bir örnektir. Politikacılarımızın ise bu konularda hiçbir fikri yok.”
JustMoney gibi toplulukların ve inanç gruplarının ahlaki değerleri yeniden savunarak sistemin dönüşümünde öncü rol oynaması gerektiğini belirten Ann Pettifor, “Tarih bize insanların örgütlendiğinde ve sistemi anladığında büyük bir değişim gücü yaratabildiğini gösterdi. Gençlerden ve sıradan insanların içindeki iyilik duygusundan umutluyum” diyerek sözlerini tamamladı.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi5 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Amerika5 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş5 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor












