Dünya Basını
Corc Abdullah: Esarete kafa tutan devrimci bir militan

Çevirmenin notu: Lübnanlı devrimci Corc Abdullah, 41 yılını Fransa’da tutsaklıkta geçirdikten sonra geçen temmuzda serbest bırakılmış ve ülkesine dönmüştü. Abdullah, çevirisini verdiğimiz mülakatında, esaret altında devrimci bir militan olarak kendisini nasıl koruyup geliştirdiğini anlatıyor. Abdullah, yoldaşlarının da yardımları sayesinde sadece ülkesini, Filistin direnişini ve kendisini parçası saydığı Arap dünyasını değil, tüm dünyayı takip etmiş ve anti-emperyalist ve anti-faşist mücadelesinin enternasyonal karakterini asla sulandırmamış: Arjantin’den Fransa’ya tüm dünyayı tararken, Filistin ve Lübnan’ın merkezinde yer aldığı Arap devrimci hareketine bağlılığı asla sarsılmamış.
7 Ekim Aksa Tufanı operasyonundan duyduğu sevinci de aktaran devrimci lider, Filistin direnişinin hâlâ Arap devriminin kalbi olduğuna inanıyor. Abdullah’ın, 7 Ekim ile birlikte İsrail’in “Silikon Vadisi” girişiminin baltalandığına ve devlet elinde bankaların 1980’lerin sonundan itibaren özel ellere geçtiğine ilişkin tespitlerine özellikle dikkat çekmek istiyorum. Abdullah’ın sözleri ile, FHKC’nin efsanevi kurucusu Corc Habaş’ın 1988 yılında Siyonizmi Anlamak broşüründe yaptığı tespitler birbirine çok benziyor: Habaş da, siyonist varlığın kuruluşundan 40 yıl sonra, artık yalnızca emperyalizmin hizmetinde bir koloni olmadığına, özellikle içeride üretim kapasitesini artırıp teknolojik atılım yapmasıyla birlikte emperyalizmin de siyonizmin bölgesel emellerine hizmet eder bir konuma yerleştiğine işaret ediyor ve “Büyük İsrail”in ancak bu atılımla mümkün olduğunu söylüyordu. Bu mesele, üzerinde daha çok durulmayı hak ediyor.
Corc İbrahim Abdullah: “Birlikte, sadece birlikte kazanabiliriz.”
El Ahbar
22 Ocak 2026
Corc İbrahim Abdullah, 1951 yılında Lübnan’da doğmuş komünist, anti-emperyalist, anti-siyonist ve enternasyonalist bir militan. Corc, bugüne kadar bir fedai, bir özgürlük savaşçısı, kapitalist dünya sisteminin asla affetmediği sarsılmaz bir direnişin “günahkarı” olmaya devam ediyor. Fransa’da kırk bir yıl hapis yattığı, tecrit işkencesine ve ruhunu kırmaya çalışan burjuva “adaletinin” ağırlığına katlandığı halde, nihayet Temmuz 2025’te serbest bırakıldı ve Lübnan’a sınır dışı edildi. Gittiği gibi geri döndü: disiplinli bir militan. Kendisinin de söylediği gibi: “Ben esaret altındaki bir militandım. Hiçbir zaman militanlık yapmak isteyen bir mahkum olmadım; ben bir militanım ve bu nedenle, mahpusluk gibi olağanüstü bir durumun sınırları içinde bile mücadele ediyorum.”
Corc İbrahim Abdullah’ın hayatı, çok genç yaşta Filistin ve küresel devrimin ön saflarına atılan genç bir Lübnanlının tarihidir. Onun yolculuğu, Lübnan’daki Filistin devriminin yaşayan hafızasıdır: 1967’den sonra alevlenen ve uzlaşmacı siyasi liderlik tarafından ihanete uğramasına rağmen ölmeyi reddeden hareket. Bunun yerine, Gazze, Batı Şeria, Kudüs, 1948 Filistin ve diasporadaki yeni nesil yoksullar tarafından yeniden üretildi ve radikalleşti.
Corc’un yolculuğu 1984’te tutuklanmasıyla başlamadı, 60’lar ve 70’lerin enternasyonalist hücumunun ateşinde şekillendi. Siyasi bilinci, Vietnam’da ABD savaş makinesine karşı küresel mücadele, 1968’de Fransa’da öğrenci-işçi ayaklanmaları ve Che Guevara’nın 1967’deki Üç Kıta Konferansı çağrısı ile şekillendi. Bu güçler bir araya gelerek, sınıfsal inançları yarım asırdan fazla bir süredir emperyalist projenin önündeki aşılmaz bir engel olmaya devam eden bir militan yarattı.
Küresel jeopolitik manzara değişti, fakat sermayenin yapısal krizi ve Corc Abdullah’ın devrimci metaneti değişmedi. Filistin mücadelesinin bölgeyi özgürleştirmek için çözülmesi gereken temel çelişki olduğunu kabul ederek, Arap kurtuluş projesine bağlı kalmaya devam ediyor: “Filistin’in kurtuluşu tarihsel ve stratejik bir değere sahiptir: Arap devrim sürecinin tarihsel kaldıracıdır.”
S: Son kırk yılda ilkeleriniz ve inançlarınız zayıfladı mı? Bunu nasıl dayandınız?
C: Ben esaret altındaki bir militandım. Hiçbir zaman militanlık yapmak isteyen bir mahkum olmadım; ben bir militanım ve bu nedenle, mahpusluk gibi olağanüstü bir durumun sınırları içinde bile mücadele ediyorum. Bu nedenle, benim temel ilgim mücadelenin kendisi ve kişisel durumum ikincil. Kişisel durumum devrimci süreci teyit etmeye izin verdiği ölçüde, ben rahatım. İşte olan bu.
Buna göre, ilkelerim, bu 41 yıl boyunca beni sürekli ziyaret eden yoldaşlar aracılığıyla günlük uygulamaya konuldu. Onlar için benimle dayanışma, Filistin halkı ve onları destekleyen kitlelerle birlikte mücadeleye katılmak için sadece bir bahaneydi. Aynı zamanda, Fransa’daki sınıf mücadelesinde Filistin kitlelerinin konumunun da bir ifadesiydi. İşçiler daha iyi koşullar veya siyasi talepler için harekete geçtiğinde, benimle dayanışan kişiler CGT (Fransa Genel İşçi Konfederasyonu) ve diğer sendikaların gösterilerine doğrudan katıldılar. Her 20 veya 25 günde bir, yazılı bir müdahale de yapardım; onlar gösteri yaparken, bir yoldaş benim adıma bir konuşma yapma görevini üstlenirdi: parmaklıklar ardındaki Filistinli ve Arap militanın açıklaması. Böylece, bir militan olarak zaman, mücadelenin dışında değil, içinde geçer.
Serbest bırakılma koşullarıma gelince, yargıcın kararı temel bir hukuki öncüle dayanıyordu: Corc Abdullah’ın hapisteyken, dışarıda olduğundan daha fazla ulusal güvenliğe tehlike oluşturduğu belirtiliyordu. Bu gerekçeyle serbest bırakıldım. Dolayısıyla, hapisteki varlığım militan bir varlıktı. Esaretimi bir amaç olarak değil, mücadelenin mantığıyla ele aldım. Bu, hapishanede daha iyi koşullar talep ederek, serbest bırakılmayı veya masum olduğumun kanıtlanmasını isteyerek zamanımı geçirmediğim anlamına gelir. Bu tür konular benim için kabul edilemez.
Yargı önüne çıktığımda, Fransa ve Avrupa’daki militan operasyonlarla ilgili temel soruyu ele aldım. Bana isnat edilebilecek hiçbir kanıt yoktu. Beni “isnat edilen” şey, siyasi duruşum. Bu askeri operasyonların doğru olduğunu ve devam etmesi gerektiğini savundum; sadece Fransa’da değil, tüm dünyada, özellikle de 1980’lerden beri halkımıza karşı savaş açan emperyalist sistemin hakim olduğu ve kalbini oluşturan bölgelerde. Bugün durum daha da kötü.
S: Tutuklu kaldığınız süre boyunca dış dünya ile ilişkiniz nasıldı ve gelişen haberler ve olaylarla nasıl başa çıktınız?
C: İlk cevabımda da belirttiğim gibi, ben esaret altındaki bir militanım. Beni ziyaret edenlerin hepsi de militanlardı ve birincil görevleri benim bakış açımı dışarıya aktarmak, ikincil görevleri ise militan olarak konumumu güçlendirmekti. Bu amaçla yoldaşlar, gazetecilik, kültür ve militanlık eğitimim için gerekli tüm materyalleri bana sağladılar. Aslında ihtiyacım olan her şeyi okumak için yeterli zamanım yoktu. Boş zamandan değil, zaman azlığından muzdariptim. Bunu şiirsel olmak ya da abartmak için söylemiyorum. Hakikat bu.
Yoldaşlar her hafta bana sadece basın kupürlerinden oluşan beş dosya sağladılar: Lübnan, Filistin ve Mısır ile ilgili Arapça, Fransızca veya İngilizce yayınlanan her şey. Her dosya yaklaşık 90 sayfaydı: Haftada 450 sayfa sadece Lübnan’daki Filistin mücadelesi, direnişin durumu ve Mısır’daki halk hareketi ile ilgili haberler. Ayrıca tüm Fransız basınına da erişimim vardı: Le Monde ve L’Humanité gibi burjuva basını ve sol partilerin, özellikle de küçük partilerin yayınları. Böylece, mevcut tüm bilgi ve kültür materyallerine kapsamlı bir genel bakışa sahiptim.
Teorik çalışmalarım ise sıkı bir disiplin içindeydi. Günüm saat 8:30’da hapishane hücresinden çıkmamla başlıyordu, saat 10:45’te geri dönüyordum; bu süreyi, tabiri caizse bedenimi “savaşa hazır” tutmak için fiziksel egzersiz yaparak geçiriyordum. 10:45’ten 11:00’e kadar: yıkanma ve duş alma. 11:00’den 16:00’ya kadar: yoldaşlardan gelen mektupları ve notları okuma, bu oldukça zaman alıyordu. 16:00’dan 19:00’a kadar: teorik okumalar. Akşamları teorik notlarla uğraşıyordum: ne yapılmalı ve ne yapılmamalı. Sadece dört saat uyuyor, sabah 4:00’te uyanıyordum. Sabah 4:00’ten 7:00’ye kadar, insanlığımı korumak için “küçük yazışmalar” ile uğraştım. Yani, sevdiklerime, kardeşime veya başkalarına mektuplar yazdım. Basit kelimeler ve selamlar, bir çocuğu gördüğünde gülümseyen, bir çiçeğin güzelliğini gören ve sıradan hayatın basit zevklerini yaşayan sıradan bir insan olarak kendimi korumamı sağladı. Sabah 7:00’de hapishane gardiyanı gelir ve hapishane günü başlardı. İşte bu şekilde, günüm tamamen doluydu.
S: 7 Ekim operasyonuna tepkiniz ne oldu? Haber geldiğinde nasıl karşıladınız? O zaman izlenimleriniz neydi, şimdi ne?
C: Ben Arap, Lübnanlı ve Filistinliyim; bu konuyu Arap vatanındaki herkesi ilgilendiren bir konu olarak ele alıyorum. Ben bir komünistim ve bu nedenle bu olayı küresel etkileri ve Arap ve uluslararası devrimci hareketler üzerindeki etkisi açısından analiz ediyorum.
Askeri operasyon niteliği açısından: gerçekte, 7 Ekim nispeten sınırlı bir operasyondu, büyük çaplı bir operasyon değildi. Filistin devrimi kırk yılı aşkın bir süredir devam ediyor; bin kadar savaşçıyı seferber etmesi, uzun süren mücadelesinin doğal bir sonucu. Benzer operasyonların tekrarlanması beklenirken, 7 Ekim çok çeşitli ve geniş kapsamlı etkiler yarattı.
Sosyo-politik düzeyde, yani kitlelerin anlık tepkisi düzeyinde, Arap halklarının çoğu gibi, bir fedainin bir siyonist askeri kafasından çekerek sürüklediğini gördüğümüzde hepimiz sevinç çığlıkları attık; çok mutlu olduk. Elbette bu, fedailerin tam da bir fedainin yapması gerektiği gibi davrandığını görmekten kaynaklanan spontan bir tepkiydi.
Operasyonu ayrıntılı olarak analiz ettiğimizde, şunun veya bunun daha iyi olabileceğini söyleyebiliriz, fakat yine de herkesin göremeyeceği bir gerçeği ortaya çıkaran, oldukça başarılı bir operasyon olduğu söylenebilir. İsrail, Filistinlilerin şiddetiyle karşı karşıya kaldığında, karakterine uygun bir barbarlıkla karşılık verdi. Gelgelelim, Sermaye’nin bakış açısından, bu tepki tüm bölgeyi güvensiz bir bölgeye dönüştürdü ve bu da meselenin özü.
İsrail varlığının doğasını anlamalıyız. 1970’lere kadar İsrail’in özel finans kurumları yoktu; bankalar, sigorta şirketleri ve büyük finans kuruluşları hâlâ devlet malıydı. 1980’lerin sonunda, Sovyetler Birliği’nden yaklaşık bir milyon yerleşimci Filistin’e geldi ve milyonlarca dolarlık büyük bir para akışı getirdi. Bu milyonlarca dolar, kapitalist standartlara göre bile “yasadışı” sayılan, yani kapitalist üretim biçiminin yasal çerçevesinin dışında kalan, fuhuş, kaçakçılık ve yasadışı ticaretten elde edildi. Bu muazzam sermaye, Sovyet döneminde edinilen bilimsel yeteneklere sahip yerleşimci nüfusla birleşerek, İsrail’in sözde “Silikon Vadisi”ni inşa etmesini sağlayan niteliksel bir sıçrama yarattı.
7 Ekim, bu “Silikon Vadisi”ni ve 1970’lerden beri inşa edilen kurumları tamamen vurdu: bunları fiziksel olarak yok ettiği için değil, silahlı çatışma ortamında sermayenin güvenli bir şekilde akışının mümkün olmadığı için. Bu öngörülemeyen bir durumdu. Bu nedenle İsrail şu anda son günlerini yaşıyor; “Silikon Vadisi” olmadan Netanyahu’nun “Büyük İsrail” vizyonu gerçekçi olmayan bir projeydi. Bu teknoloji merkezi, sadece klasik bir askeri işgale değil, aynı zamanda sözde Körfez Devletleri üzerinde uygulananlara benzer şekilde, tüm bölgenin iktisadi ve idari hakimiyetine de yol açıyordu. Plan, tüm Arap Maşrıkı’nın İsrail hegemonyası altına girmesiydi; 7 Ekim, bu özel boyutu mutlaka farkında olmadan bu projeyi ortadan kaldırdı. 7 Ekim operasyonunun temel boyutu budur.
Elbette, 7 Ekim Suudi Arabistan’ın İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesini de engelledi. Gazze’nin devasa bir hapishane olduğunu unutmamalıyız. O zamanki plan bu hapishaneyi genişletmekti, fakat 7 Ekim bu hapishanenin patlaması oldu ve tüm bölge için siyonistlerin planlarını değiştirdi. Emperyalist Batı, barbarlık ve suçluluk rezervuarından sahip olduğu her şeyi boşalttı, fakat Filistin halkı yaralarına rağmen dimdik durdu ve teslim olmadı. İnsanlık daha önce hiç görmediği bir sumud [metanet] modeli sergilediler: Ne Dien Bien Phu’da, ne Stalingrad’da, ne de başka bir yerde hiçbir bir halk, Gazze’nin kahramanları gibi varlıkları için savaşmadı.
Ayrıca, bugün gördüğümüz küresel dayanışma hareketi, Gazze’deki direnişin doğrudan bir sonucu. Kitleler, belirli bir grubu savunmak için ayaklanmıyor; daha çok, barbarlığın canlı örneğini halini görüyorlar. Tarihte ilk kez, bir soykırım canlı olarak yayınlanıyor ve ayrıntılı olaylar saatlik olarak takip ediliyor. Batı kapitalist egemenliğinin tüm tarihi soykırım savaşlarının tarihi olsa da, Arjantinli, Bolivyalı veya Pakistanlı birinin bu soykırımı gerçek zamanlı olarak izleyebilmesi ilk kez oluyor. Gençleri isyana sürükleyen bu. İnsani bir dürtü olarak başlayan bu hareket, yükselen küresel faşizm dalgasına karşı siyasi bir ayaklanmaya dönüşmüştür. Bunu, krizdeki küresel kapitalist düzen bağlamında değerlendirmeliyiz. Emperyalistler arası çelişkilerin körüklediği bir başka Dünya Savaşı’nın eşiğindeyiz. Faşist güçler şu anda Avrupa ve emperyalist Batıda iktidara yükselme sürecindedir.
Bu bağlamda, Filistin kefiyesi ve Filistin bayrağı ulusal sembollerden daha fazlası haline geldi; bir yandan İsrail faşizmine karşı mücadelenin, diğer yandan Avrupa ve dünyada yayılan faşizme karşı öncü mücadelenin evrensel simgeleri haline geldi. Protestolar ilk çıktığında, yetkililer bunları suç saydı. Kefiye takmak tutuklanmak, bayrağı dalgalandırmak ise anti-semitik olarak damgalanmak anlamına geliyordu. Bugün, Filistin bayrağı dünyanın her yerindeki her gösteride dalgalanıyor: sadece halkla dayanışma için değil, kendi ülkelerindeki faşizme karşı bir duruş olarak.
İsrail varlığı, emperyalist Batının organik bir uzantısıdır. Tarihsel olarak, bu Batı bir dizi soykırım savaşıyla oluşmuştur. Amerika Birleşik Devletleri nasıl kuruldu? Kuzey Amerika’da yerli halklar yaşıyordu. Avrupalılar gelip tam bir soykırım gerçekleştirdiler: “Amerika Birleşik Devletleri”ni kurmak için 25 milyondan fazla insan katledildi. Her zaman bu isimle anılmadı; eskiden Kuzey Amerika idi. Onu Avrupalıların kurduğu “Amerika Birleşik Devletleri”ne dönüştürmek için 25 milyon yerli insanın hayatı söndürüldü.
Aynı süreç Orta ve Güney Amerika’yı, yani “Latin” Amerika’yı yarattı. Peki bu “Latinlik” nereden geldi? Ne Mayalar, ne İnkalar, ne de Quechualar Latin’dir. Sermaye’nin onları “Latin Amerikalılar”a dönüştürebilmesi için milyonlarca insan katledildi. Avustralya da dünyadaki en eski halkların vatanıydı; Avustralya “Avustralya” olabilsin diye onlar da katledildi. Böylece, bir dizi soykırım savaşı, emperyalist Batının kurulduğu tarihsel süreç. İsrail, bu Batının en son tezahürü, onun organik uzantısı.
Filistin halkı tarihsel olarak bu soykırım sürecine direnmiştir. Bu süreç Gazze’de başlamadı. 19. yüzyılın sonlarında başladı ve 1948 sadece bu sürecin dönüm noktalarından biriydi. 1948’de Filistinlilerin sayısı bir milyondan azdı. Bugün ise 14 milyonu aşıyor. Bugün tarihi Filistin topraklarında, 7,2 milyon İsrailli yerleşimciye karşılık yaklaşık 7,32 milyon Filistinli bulunmaktadır. Her açıdan bakıldığında, bu soykırım tam bir başarısızlık olmuştur. Bu, varlığın şu anda içinde bulunduğu krizdir. 7 Ekim, bu varlığa şunu söylemek için geldi: “Sınırına ulaştın. Bu senin son faslın.” Bugün Lübnan ve Gazze’de gördüğümüz “zorbalık”, bu son faslın damgası. İsrail artık Batı kitlelerinin gözünde “demokrasinin vahası” veya “insani” bir öncü olarak görünemez. Artık barbarlığın nihai sembolü. Meşruiyet kaynağı olarak bu imaj olmadan, bu varlık başarısızlığa mahkum. Bir süreliğine ona ek silahlar sağlayabilirler, fakat bu tarihsel denklemleri temelden değiştirmeyecek. Bu gezegenin geleceğini insanlar belirler. Filistin halkı, ilkel silahlarıyla dünyanın en gelişmiş silahlarından daha güçlü olduğunu kanıtladı. Tüm Arap Maşrıkı adına soykırıma direndiler. Batının inşa ettiği yerleşimci savaşı sadece Filistin’i değil, “Büyük İsrail” olarak adlandırdıkları tüm bölgeyi hedef aldı. Fakat Maşrık’ın öncüsü olan Filistin halkı, çocuklarının bedenleriyle bedelini ödedi ve kazandı. Kitleler şimdi onlara şöyle diyor: “Başardınız ve biz sizinleyiz.” Ve Filistin’in yanında sadece yerli halk olarak değil, kendi topraklarına sızan faşizme karşı acil mücadelenin kritik bir başlangıç noktası olarak duruyorlar. 7 Ekim’in hakiki etkileri bunlar.
S: Lübnan’daki Filistinli mültecilerin ve kampların koşulları hakkında bilgi verebilir misiniz? Genel olarak Lübnan’ın mevcut durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?
C: Lübnan’daki Filistinliler, Lübnan’ın tarihi Arap kimliğinin organik bir parçası. Lübnan’da, uzun ve ortak bir mücadele tarihi paylaşıyoruz. On yıllardır Filistinlilerin ve Lübnanlıların kanlarının dökülmesi, militan kimliğimizin temelini oluşturuyor. Benim neslimin devrimci karakteri, Filistin devrimi ve direniş hareketinin etkileriyle şekillendi. Lübnanlı ve Filistinli direniş partilerimiz arasında derin ve tarihi bir sinerji var.
Kamplarda gördüğüm gerçeklik, Filistin’in Arap devriminin tarihsel katalizörü olmaya devam ettiğini doğruluyor. Size söylediğim gibi, ben Filistinli, Lübnanlı ve Arabım, ama her şeyden önce komünistim. Bu nedenle, tüm bu hareketleri, toplam sömürü sisteminin ortadan kaldırılması perspektifinden değerlendiriyorum. Filistin’in kurtuluşu tarihsel ve stratejik bir değere sahip: Arap devrim sürecinin tarihsel kaldıracıdır. İkisini birbirinden ayıramazsınız.
Antropolojik açıdan bakıldığında, kamp, Filistin kimliğinin en samimi şekilde şekillendiği yer. Bir anlamda, tüm Filistin bir dizi mülteci kampından ibaret. Gazze’de gördüğünüz şey de bir dizi kamp. Bunu anlamak için, bu barınaklardan birinde kısa bir süre yaşamak ve günlük yaşamın nasıl sürdüğünü görmek ve deneyimlemek yeterli. Bu yaşamın 1948’den beri, hatta ondan önce de sürdüğünü fark ettiğinizde, emperyalist-siyonist-gerici güçlerin kampları yok etmeye kararlı olmalarının nedenini anlamaya başlayabilirsiniz: kampı yok etmek, Filistin kimliğini yok etmeye çalışmak demektir.
Yine de kamp, militanlık ve devrimin yıkılmaz kalesi olmaya devam ediyor. Burada bir kampı yok edebilirler, ama Filistinliler başka bir yere taşınıp yeni bir kamp kuracaklar. Mülteci kampları “çölleşme” veya yoksulluk nedeniyle var değildir; kamplarımız var çünkü bir varlık bu insanların yaşadığı toprakları işgal etti. Filistin’de yıkılıp yeniden inşa edilmemiş bir kamp yok.
Lübnan’da kamp, ülkenin yoksulları için birincil sığınak haline gelmiştir. Artık sadece “Filistinli” değildir. Şatila gibi bir yerde, belki sadece %20’si Filistinlidir; geri kalanı Lübnan’ın mülksüzleri: Suriyeliler, Iraklılar ve Lübnanlılar. Burası, emperyalist ve siyonist stratejiyle doğrudan çelişmesinden doğan, nesnel devrim sürecinin odak noktası haline gelmiştir.
Tüm zorluklara rağmen dimdik duran insanlar gördüm. Bizler dünyadaki diğer insanlar gibiyiz; boynuzlarımız ya da kanatlarımız yok. Uzlaşma ve teslimiyete eğilimli toplumsal sınıflarımız var. Ama büyük çoğunluğumuz, kitlelerimiz, Arap rejimleri ve orduları sadece seyirci kalırken, İsrailli askerlerin ağladığını görünce sevinçten çılgına döndü. Bu kitleler, bu devrimci anın taleplerini karşılayacak bir liderlik arıyor. Mevcut liderler bu görevin üstesinden gelemeyebilir, ama sonunda kitleler kendi etkili liderliklerini oluşturacak ve tüm Arap dünyasını dönüştürecek devrimci kıvılcım olacaklar.
Mevcut duruma gelince, Lübnan, Arap ulusunda devrimci bir irade ve “regüle edilmemiş” bir tüfek bulunan tek yer. Sonuç olarak, muazzam bir baskı ile karşı karşıya kalacağız. Tüm emperyalist sistem, İsrail ile bağlantılı güçler ve özellikle Arap gericileri, teslim olmamızı sağlamak için biriktirdikleri tüm nefreti ve gerici kinlerini üzerimize dökecekler. Fakat halkımız teslim olmayacak.
Bu tüfeği koruyacağız. Mısır, Ürdün ve Körfez himayesindeki ülkelerde kitleleri boğan rejimleri patlatan kıvılcım biz olacağız. Lübnan’da bulduğum şey buydu: yaşayan bir devrimci güç. Bir militan için beklenen sıcaklıkla karşılandım ve bunun için minnettarım. Gördüklerimle barışığım: kitleler arasında sonsuz fedakârlığa hazırlık.
Halkımız, kitlelerin sumud kapasitesinin tüm hesaplamaları aştığını kanıtladı. İşgale karşı direniş söz konusu olduğunda, Arap kitlelerimiz, özellikle Filistin ve Lübnan’da, en yüksek bilinç düzeyinde. Filistin halkının tarihsel olarak siyonist yerleşimlerle yüzleşme yükünü taşıdığı gibi, onlar da bu baskıya dayanarak tarihsel rollerini yerine getirecekler. Bu yükü büyük ölçüde tek başlarına taşıdılar. Şimdi, Filistinli ve Lübnanlı kitleler bu aşamanın yükünü taşımalı, böylece Arap kitleleri sonunda ayaklanabilir ve küresel Sermaye hareketiyle organik olarak bağlantılı çıkarları olan zorbalardan kurtulabiliriz.
S: Sosyo-iktisadi durum her zamankinden daha kötü, fakat mücadelenin kesinlikle barışçıl kalması gerektiğini savunan sesler duyuyoruz. Sizin görüşünüz nedir?
C: Küresel düzeyde şunu belirtmeliyiz: durum değişken ve patlamaya hazır. Sermaye hareketi ve kapitalist sistem, muhtelif burjuvazileri birbirleriyle şiddetli çelişkilere sürükleyen, çaresiz bir yapısal krizin içinde sıkışıp kalmış durumda. Bir asırdan kısa bir sürede üçüncü kez, kapitalist krizin doğrudan bir sonucu olarak Üçüncü Dünya Savaşının eşiğindeyiz. Bu herkes için açık.
Ne bekleyebiliriz? Kitleler giderek daha fazla faşizmle karşı karşıya kalacaklar. Kapitalist sistem bir dönüşüm geçiriyor ve bir zamanlar “temsili demokrasi” olarak adlandırdığı şeyi terk ediyor. Bugün, faşistlerin Arjantin ve İtalya’da iktidarı ele geçirdiğini ve Fransa, Almanya ve Amerika Birleşik Devletleri’nde iktidarın kapısında durduğunu görüyoruz. Tüm bu süreç, kitlelerin büyük ölçüde yoksullaşmasına yol açıyor ve bu yoksullaşma daha da derinleşecek.
Acil soru şudur: Faşizmle yüzleşmek için gerekli güçleri başarılı bir şekilde bir araya getirmek için devrimci öncü güçler nasıl oluşturulacak? Bu soruyu cevaplamaya başlamak için, bugün işçi sınıfının bileşiminin 20. yüzyıldakinden farklı olduğunu kabul etmeliyiz. “Mülksüz” sınıf, bugün gezegenin nüfusunun çoğunluğunu oluşturuyor. Bu halk gücü, Arjantin’den Peru’ya ve Fransa’ya kadar faşizmle mücadele edebilecek bir siyasi program çerçevesinde kendini nasıl örgütleyecek?
Devrimci güçlerin –devrimci değişimde maddi çıkarı olanların– toplumsal bileşiminin, mülksüzler, geleneksel işçi sınıfı ve diğerlerinden oluştuğunu savunuyoruz. Bu “halk bloğu” günlük pratiklerle inşa edilir. Çağımızın tarihsel, iktisadi, toplumsal, siyasi ve kültürel çelişkileri içinde şekillenir.
Birlikte, sadece birlikte kazanabiliriz. Birlikte, sadece birlikte ilerleyebiliriz. Her yerde, birlikte zafer kazanırız: Arjantin’de olduğu gibi Beyrut’ta da. Ortak noktalarımızı bulmalı ve kolektif bir devrimci kimlik inşa etmek için hareketimizi güçlendirmeliyiz. Bugün Venezuela ile dayanışma, Filistin, Kanak halkı veya Karayipler halkı ile dayanışma ile aynı. Bu dayanışma, barbarlıktan başka bir şeye yol açmayan küresel Sermaye ile yüzleşmesinde halk bloğunun tarihsel karakterini oluşturan şeydir.
Barbarlık, Sermaye’nin sunabileceği tek şey. Başka hiçbir şeyi yok. Bu barbarlığı Gazze ve Batı Şeria’da görüyoruz; Arjantin’de görüyoruz; açlık çekenlerin gecekondularında görüyoruz; Afrika ve Güneydoğu Asya’da görüyoruz. Ortak hedefler doğrultusunda kolektif olarak çalışmayı başardığımız ölçüde, bu tarihsel halk bloğunun kimliğini oluşturmaya katkıda bulunuruz. Devrimci değişimden çıkarı olan güç bu ve bu güç, mücadelenin dışında değil, içinde oluşur.
Mücadele süreci boyunca, uzlaşmacı burjuva güçler elenecek. Kitleler kendi çıkarlarını anlayacak. Dünyayı değiştirecek olanlar onlar.
Devrimci militanların rolü, bu halk bloğunu şu ilkeye göre harekete geçirmeyi başarmak: Birlikte, sadece birlikte kazanırız.
Birlikte kazanmak istiyorsak, birlikte mücadele etmeliyiz ve devrimci bilincimiz birlikte oluşmalı. Halk bloğunun bilinçli bir güç olarak var olması, onun acil ve tarihsel çıkarlarını kavramasının ve böylece tarihin hareketini anlamasının önünü açar. Gerçek kurtuluş bu: O, bu sürecin içinde bulunur, dışında değil.
S: Son olarak, Latin Amerika’daki yoldaşlara bir mesaj göndermek istiyoruz.
C: Latin Amerikalı militanlara mesajımız açık: aynı savaşı veriyoruz.
Emperyalizmin en büyük korkusu, anti-emperyalist mücadelenin soyut bir slogan olmaktan çıkıp, kitleler tarafından benimsenen somut, meşru bir gerçeklik haline gelmesi.
Birlikte, sadece birlikte, üstesinden gelebiliriz. Tek başımıza kazanamayız; parçalanmış haldeyken hepimiz yeniliriz. Latin Amerika kitleleri Filistin bayrağı altında harekete geçtiğinde, bunu faşizme karşı küresel mücadelenin bir parçası olarak yaparlar. Bu, Filistinli tutuklular ve her devrimci savaşçı ile dayanışmanın en etkili şekli. Bu ilke sadece bir slogan değil, bir gereklilik. Arjantin, Filistin ve Mısır kitleleri, sermayenin barbarlığına karşı ortak çıkarları paylaşıyor. Arjantin’in işçi sınıfı faşizme karşı harekete geçtiğinde, aynı zamanda Filistin’i de savunuyor. Oradaki her zafer, buradaki bir zafer; gezegende emperyalizme karşı kazanılan her zafer, hepimiz için bir zafer. Dünyanın herhangi bir yerinde atılan her adım, küresel devrimci gücü güçlendirir. Arjantin halkı mücadelesinde ilerlediğinde, bu ilerleme bizim ilerlememiz. Aynı şekilde, Filistin’in her zaferi, Arjantin, Peru ve ötesindeki halklar için bir zafer.
Devrimci liderlik, mücadelelerimizin koordinasyona ihtiyaç duyduğunu anlamalıdır. Sermaye’nin küresel ölçekte yaptığı gibi birbirimizle ilişki kurmayı öğrenmeliyiz, fakat onun iç çelişkilerini kopyalamadan. Birlikte, sadece birlikte, üstesinden gelebiliriz. Bu, bugün ve sonsuza kadar sloganımız olmalı. Devrimci değişime tarihsel bir ilgi duyan küresel bir hareketi bu şekilde inşa ederiz. Bu dayanışma sayesinde devrimci bir enternasyonal oluşturulur. Venezuela’yı, Arjantin’i veya herhangi bir ezilen halkı savunmak… mücadele aynı. Küba, Rusya veya başka bir yerde kazanılan her zafer, kolektif bir zafer.
Devrimci liderler, önceliklerini belirlerken bunu göz önünde bulundurmalı. Düşmanımız küresel Sermaye; müttefiklerimiz ise kitleler. Hareketin kimliği, bu koordinasyon sayesinde doğar. Mücadelenin başarısı, liderliğinin kalitesini yansıtır: reformist veya gerici liderler galip geldiğinde, bu tüm halklar için bir yenilgi demek. Fakat Filistin’de devrimci liderlik güçlendiğinde, bu Arjantin için de bir zafer demek.
Bu etkileşim, kapitalist sistemi yıkabilecek küresel bir güç oluşturmamızı sağlar. Bu, soyut konuşmalarla değil, günlük birlik pratiği ile başarılabilir. Filistin’de ve her yerde düşmanla yüzleşmek bizim görevimiz.
Bu röportaj ilk olarak Masar Badil’de yayınlanmış ve Youmna Mroue tarafından Arapçadan çevrilmiştir.
Dünya Basını
Pekin ve Brüksel, küresel enerji geçişinin kurallarını baştan yazıyor

Project Syndicate için bir makale kaleme alan Emmanuel Guerin, Avrupa Birliği ve Çin’in küresel enerji geçişinde egemenlik kurmak amacıyla birbirlerinin geleneksel güç alanlarına yöneldiğini belirtti. Emmanuel Guerin, Çin’in küresel standartları belirlemeye odaklanırken Avrupa’nın sanayi tabanını yeniden inşa etmeye çalıştığını vurguladı.
Project Syndicate platformunda Emmanuel Guerin imzasıyla yayımlanan “Pekin Modeli Brüksel Etkisiyle Buluşuyor” başlıklı makalede, küresel enerji geçişinde güç dengelerinin yeniden şekillendiği kaydedildi.
Sciences Po bünyesindeki Paris İklim Okulu Dekan Yardımcısı ve Avrupa İklim Vakfı Üst Yöneticisi Özel Danışmanı olan Emmanuel Guerin, yazısında Avrupa ve Çin’in uzun yıllar boyunca birbirine rakip kalkınma ve enerji dönüşümü modellerini temsil ettiğini aktardı.
Guerin, Avrupa’nın öncelikle pazarlara, ortak kurallara ve çok taraflı kurumlara bağlı kaldığını, Çin’in ise sanayi politikasına, altyapı yatırımlarına ve üretime ağırlık verdiğini belirtti. Makalede, “Avrupa sıklıkla küresel ölçekte referans noktası haline gelen düzenlemeler üretti (‘Brüksel Etkisi’). Çin ise fabrikalar üretti” ifadelerine yer verildi.
Ancak makaleye göre bu ayrım günümüzde ortadan kalkıyor. Avrupa sanayi tabanını hızla yeniden inşa etmeye çalışırken Çin, uluslararası standartları ve yönetişim çerçevelerini etkilemeye daha fazla odaklanıyor. Guerin, Avrupalı karar vericiler Pekin’in sanayi stratejisini incelerken, Çinli liderlerin de Avrupa’nın uzun süre önce öğrendiği bir gerçeği fark ettiklerini kaydetti: “Kalıcı güç sadece teknolojileri üretmekten değil, aynı zamanda onları yöneten kuralları yazmaktan gelir.”
Guerin, bu eğilimlerin jeoekonomik gücün yapısındaki bir değişimi yansıttığını savundu. Makalede belirleyici sorunun artık kaynakları kimin kontrol ettiği, ürünleri kimin ürettiği veya her teknolojide kimin liderlik ettiği olmadığı ifade edildi. Asıl sorunun, bir sonraki enerji ve teknoloji dönüşümünün gerçekleşeceği değer zincirlerini kimin yönettiği olduğu vurgulandı.
Avrupa’nın temiz enerji teknolojilerindeki Çin imalat hakimiyeti ve derinleşen bağımlılıkları karşısında sanayi politikasını yeniden keşfettiğini aktaran Guerin; Sanayi Hızlandırıcı Yasası, Kritik Hammaddeler Yasası ve ilgili tedbirlerin, sanayi kapasitesi olmadan ortaya konan iklim hedefinin dayanıklılık değil, bağımlılık yarattığı bilincinden doğduğunu yazdı.
Çin’in ise güneş panelleri, bataryalar, elektrikli araçlar ve elektrik şebekeleri için dünyanın en büyük ekosistemini kurduktan sonra yalnızca sanayi liderliğinin yeterli olmadığı sonucuna vardığı kaydedildi. Çin’in Küresel Enerji Şebekeleri Geliştirme ve İşbirliği Örgütü üzerinden fotovoltaik, hidrojen, enerji depolama, yüksek voltajlı iletim, akıllı şebeke ve karbon muhasebesi alanlarında standartlar belirlemek üzere teknik komiteleri topladığı aktarıldı.
Guerin, bu adımları değerlendirirken makalesinde şu ifadelere yer verdi: “Bunlar mühendislik çalışmalarına benzeyebilir ancak bundan çok daha fazlasıdır. Bunlar, Çin’in temiz enerji ekonomisinin işletim sistemine sahip olma çabasını temsil ediyor. Endüstri standartlarını belirleyen ülke, bir teknolojiyi düzenlemekten fazlasını yapar. Kendisini yatırımları yönlendirebilecek, neyin neyle uyumlu çalışabileceğine karar verebilecek ve herkesin üzerine inşa etmek zorunda olduğu mimariyi sabitleyecek bir konuma getirir.”
“Sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye ve ucuz enerji gerektirir”
Makalede, Avrupa liderlerinin üretim kapasitesi olmadan koyulan kuralların stratejik özerklik sağlamadığını öğrendiği, Çin’in ise standartlar olmadan çalışan fabrikaların uluslararası etkiyi sınırlandırdığını gördüğü ifade edildi. Her iki tarafın da diğerinin onlarca yıldır mükemmelleştirdiği stratejik avantajların peşinden koştuğu vurgulandı.
Buna karşın bu yakınlaşmanın simetri anlamına gelmediğini belirten Guerin, iki tarafın da kendi geleneksel güç alanlarının ötesine uzanırken yeni ve yabancı zorluklarla karşılaştığını dile getirdi. Guerin makalesinde, “Bir sanayi tabanını yeniden kurmak sermaye, ucuz enerji, yoğun tedarikçi ağları ve örtük bilgi gerektirir; bunların hiçbiri yalnızca düzenlemeler yoluyla ortaya çıkarılamaz” değerlendirmesinde bulundu.
Küresel standartları belirlemenin de kolay olmadığını ekleyen yazar, bir devletin her teknik komiteye personel atasa bile ürettiği standartları dünyanın geri kalanına kabul ettirmekte başarısız olabileceğini kaydetti.
“ABD sahayı Avrupa ve Çin’e bırakıyor”
Sürecin sonucunun üçüncü büyük bir faktörden etkileneceğini belirten Guerin, Hindistan, Endonezya, Brezilya ve çeşitli Körfez ülkeleri gibi hırslı devletlerin kendi sanayi kapasitelerini inşa ettiklerini aktardı. Ancak çoğu ülkenin bu tür stratejileri izleyemeyeceğini, standartları yazamayacakları ve fabrikaları kuramayacakları için Brüksel veya Pekin’de tasarlanan işletim sistemlerini devralarak seçmedikleri bağımlılıkları kabul etmek zorunda kalacaklarını vurguladı.
Makalede Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) konumuna ilişkin olarak ise şu ifadelere yer verildi: “Bir de enerji dönüşümünü tamamen terk ederek bu yarışın dışında kalmayı seçen Birleşik Devletler var. Fabrikalar kurmak veya elektrikleşmenin kurallarını yazmak yerine gümrük duvarları örüyor ve sahayı Avrupa ile Çin’e bırakıyor.”
“Üçüncü aşama zincirleri yönetmekle ilgili olacak”
Değer zincirlerinin yönetişiminin teknik olduğu kadar siyasi bir mesele de olduğunu vurgulayan Guerin, geleneksel sanayi politikası yaklaşımının değişmesi gerektiğini savundu. Temiz enerji yarışının ilk aşamasının teknolojileri icat etmek, ikinci aşamasının bunları ölçekli bir şekilde üretmek olduğunu belirten Guerin, makalesinde “Üçüncü aşama ise bunların dolaştığı, bağlandığı ve değer yarattığı zincirleri yönetmekle ilgili olacak” ifadelerini kullandı.
Guerin, Avrupa için çıkarılacak dersin sadece daha fazla fabrika kurmak olmadığını, Avrupa’nın gerçek stratejik avantajının kendi kurallarını herkesin kuralına dönüştürme konusunda kanıtlanmış yeteneği olduğunu kaydetti. Makale, “Enerji dönüşümü aynı nadir kombinasyonu ödüllendirir: Üretim kapasitesi, kural koyma yetkisi ve karmaşık sistemleri bir arada tutacak kurumlar. Hiçbir taraf sadece geleneksel güçlerine dayanarak kazanamaz” değerlendirmesiyle son buldu.
Dünya Basını
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan

ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek; ortak planlama, ortak üretim ve ortak caydırıcılık gerektiriyor.
David Santoro, Nikkei Asia
David Santoro, merkezi Hawaii’de bulunan Pacific Forum’un başkanı ve CEO’sudur. Kuruluş, Hint-Pasifik bölgesinde ABD ile müttefiklerinin caydırıcılığını güçlendirmek amacıyla kamu ve özel sektör temsilcileri arasında diyaloğu kolaylaştıran yıllık Honolulu Defense Forum’u düzenlemektedir.
***
ABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan
Guam açıklarında kısa süre önce gerçekleştirilen Valiant Shield tatbikatları sırasında hedef alınan bir gemi Filipin Denizi’nin sularına gömülürken Pasifik genelinde sessiz bir zaferin yankısı duyuldu. ABD kuvvetleri ile bir Japon denizaltısı arasındaki kusursuz ve gerçek zamanlı hedef takibi sayesinde gerçekleştirilen saldırı, yalnızca bir ateş gücü gösterisi değildi. Aynı zamanda, dünyanın en vazgeçilmez ittifaklarından biri hâline gelen savunma ortaklığının ulaştığı düzeyi ortaya koyuyordu.
ABD-Japonya ittifakı onlarca yıl boyunca “kalkan ve mızrak” şeklindeki bir iş bölümüne dayanıyordu. Japonya Öz Savunma Kuvvetleri ana adaların savunma kalkanı görevini üstlenirken, ABD kuvvetleri taarruz mızrağını kullanıyordu. Ancak çok sayıda kriz noktasının aynı anda ortaya çıkmasıyla bu çerçeve değişmeye başladı. Özellikle Başbakan Sanae Takaichi döneminde Tokyo tarihî bir yön değişikliğine giderek savunma bütçesini gayrisafi yurt içi hasılanın yüzde 2’sine doğru hızla artırdı, savunma ihracatına ilişkin düzenlemeleri gevşetti ve uzun menzilli karşı saldırı kabiliyetleri edinmeye başladı.
Bu değişim temel bir gerçeği ortaya koyuyor: ABD ile Japonya’nın güvenliği artık birbirine sıkı biçimde bağlı. Japonya, giderek daha düşmanca hâle gelen bir bölgede ayakta kalabilmek için ABD’nin savunma şemsiyesine güveniyor. ABD ise Tokyo’daki dayanak noktası olmadan güç yansıtamaz, müttefiklerini savunamaz ve özgür ve açık bir Hint-Pasifik düzenini sürdüremez.
İki ülkenin tam anlamıyla sağlam bir caydırıcılık oluşturabilmesi için artık altı adım atması gerekiyor.
İlk olarak, Japonya’da konuşlandırılacak kalıcı ve birleşik bir müşterek görev kuvveti kurulmalıdır. Modern çatışmalar bunu zorunlu kılıyor. Hipersonik silahlar, siber savaş veya elektronik karıştırmadan kaynaklanan tehditler, perde arkasında yürütülecek koordinasyona zaman bırakmıyor. Bu nedenle ittifak, Japonya’nın yeni Müşterek Harekât Komutanlığı ile ABD’nin Japonya’daki Kuvvetlerini birleştirerek müşterek kuvvet harekât karargâhına dönüştürmelidir. Bu komutanlık ayrıca pasif savunmadan taarruzi bir duruşa geçmeli; ABD Siber Komutanlığı’nın “ileri savunma” operasyonlarını, Japonya’nın gelişmekte olan Aktif Siber Savunma yetkisiyle uyumlu hâle getirerek bir çatışma başlamadan önce yabancı ağlar içindeki düşman yazılımlarını etkisizleştirmelidir.
İkinci olarak ittifak, Japonya’nın yerli savunma sanayisinin kapasitesi ve dayanıklılığı üzerine inşa edilmelidir. ABD’nin sanayi altyapısı tedarik kısıtlarıyla karşı karşıyayken ittifak, Japonya topraklarında ortak üretimi artırmak için Savunma Sanayii İşbirliği, Tedarik ve İdame Forumu’ndan yararlanmalıdır. İlk aşamada üretim, Patriot ve SM-3 füzelerinin ötesine taşınarak taarruz amaçlı Gelişmiş Orta Menzilli Havadan Havaya Füzeleri ve “işbirlikçi muharip hava araçları” olarak adlandırılan insansız hava araçlarını da kapsamalıdır. İttifak ayrıca ABD’nin hedefleme kapasitesini Japonya’nın karşı saldırı yetenekleriyle birleştiren ve fırlatma platformlarını ateş açmadan önce vurmayı amaçlayan “okçuyu vur” stratejileri aracılığıyla entegre bir hava ve füze savunma sistemine yönelmelidir. Dahası, ilk saldırıdan sağ çıkabilmek için eski üsler güçlendirilmeli ve güneybatıdaki Ryukyu Adaları boyunca dağınık, çift kullanımlı limanlara ortak yakıt ve mühimmat önceden konuşlandırılmalıdır.
Üçüncü olarak Pentagon, Japonya’nın dünya standartlarındaki tersanelerini ABD Donanması’nın lojistik sistemine entegre etmelidir. Yıpranmış veya savaşta hasar görmüş ABD savaş gemilerinin bakım için binlerce kilometre uzaktaki ABD ana karasına geri gönderilmesi ciddi bir zafiyet yaratıyor. Japonya’daki özel tersanelerin ABD savaş gemilerinin bölgede bakım ve onarımını yapmasına izin verilmesi, müttefik kuvvetleri harekâta hazır tutacak ve ön cephedeki varlıklarını artıracaktır. Bu adım aynı zamanda kapasitesini aşmış ve iş yükü birikmiş ABD tersaneleri üzerindeki baskıyı da azaltacaktır. Bunun işleyebilmesi için Washington, ABD’de ana limana bağlı gemilerin yurt dışında onarılmasını sınırlayan eski yasal kısıtlamaları kalıcı olarak ortadan kaldırmalıdır.
Dördüncü olarak, rakipler nükleer cephaneliklerini genişletirken ABD’nin güvenlik garantisi yeniden sağlam bir zemine oturtulmalıdır. Genişletilmiş Caydırıcılık Diyaloğu kapsamında, hızlı gelişen ve çok alanlı tırmanma senaryolarını canlandıran giderek daha karmaşık masa başı tatbikatları yapılmalı; böylece Washington ve Tokyo’daki karar alıcıların tam bir uyum içinde hareket etmesi sağlanmalıdır. Bu ikili çekirdek daha geniş bir ağa da bağlanmalı; Güney Kore ile ortak bir cephenin temelini oluşturmalı, Japonya’nın AUKUS’un ikinci ayağındaki teknoloji paylaşımına katılımını genişletmeli ve ABD-Japonya-Filipinler deniz cephesini sağlamlaştırmalıdır.
Beşinci olarak askerî hazırlık, güçlü bir ekonomik güvenlik çerçevesiyle desteklenmelidir. İttifak, kritik mineraller, yarı iletkenler ve yapay zekâ ile kuantum bilişim gibi ileri düzey çift kullanımlı teknolojiler için güvenli ve entegre tedarik zincirlerini birlikte geliştirmelidir. Bu sektörlerde risklerin azaltılması, ortakları yıkıcı ticaret uygulamalarından ve uzun süreli bir savunma sürecinde kararlılığı aşındırmayı amaçlayan silahlaştırılmış karşılıklı bağımlılıktan koruyacaktır.
Son olarak ittifak, uzun vadeli düşünme kültürünü kurumsallaştırmalıdır. Washington ile Tokyo arasındaki bugünkü uyum, yeni ve öngörülemeyen sınamalar ortaya çıktığında iki başkentin aynı çizgide kalacağının garantisi değildir. Caydırıcılık birden fazla kuşağı kapsayan bir proje olduğundan ittifak, yeni nesil stratejistleri ve saha uygulayıcılarını yetiştirmelidir. Bugünden stratejik diyalog mekanizmalarının kurulması, ikili burs programlarının ve ortak simülasyon merkezlerinin genişletilmesi, geleceğin insan kaynağının yarının askerî donanım kapasitesine denk olmasını sağlayacaktır.
ABD-Japonya ittifakı, eşitler arasında daha dengeli bir ortaklığa dönüşüyor. Tokyo artık küçük ortak değil, bölgesel güvenliğin mimarlarından biridir. Washington ve Tokyo bu ilave adımları kalıcı hâle getirerek Hint-Pasifik’te saldırganlığın maliyetini göze alınamayacak kadar yükseltecektir.
Dünya Basını
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2

Putin’in eski ekonomi danışmanı, meşhur Rus iktisatçı Sergey Glazyev’in Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenlerini ele aldığı yazı dizini Hazal Yalın iki bölüm halinde çevirdi. İkinci bölüm:
Glazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Şunu da belirtmek gerek: dost-olmayan ülkelerdeki toplum bilincinde, Dostoyevski’den Danilevski’ye ve Prohanov’a ve Naroçnitskaya’ya[1] kadar, insan ruhunu ve Rusya ile Avrupa arasındaki karşılıklı ilişkilerin tarihini en iyi bilenlerimizin teşhis koymaya çalıştığı tuhaf bir patolojiyle de karşılaşıyoruz. Belki de, açıklaması ancak Bilimler Akademisi’nden Fomenko’nun tarihi rekonstrüksiyonlarında veya Klyosov’un[2] DNA-soykütüğünde bulunabilecek türden, batı Avrupa’nın son derece derin arketipleriyle karşı karşıyayızdır. Ancak, nedenlerin açıklanmasından bağımsız olarak, Anglosaksonların ve Katoliklerin örtük rusofobisi, Rusya’yı ezme fırsatı gördükleri her defasında kendisini ortaya koyar. Bu nedenle, siyasi ilişkilerin en yüksek seviyesinde bizi aldatmaya çalışmalarına şaşırmamak gerekir. Bu makale dizisinin daha önceki bölümlerinde gösterilmiş olduğu gibi, yalan, Anglosaksonların en sevgili silahıdır ve onun yardımıyla düşmanlarının davranışlarını, hatta reflekslerini yönlendirecek derecede manipüle ederler. Ayrıca bizi bile isteyen yanılgıya sevk ettiklerini de kabul etmek gerekir; çünkü bize baktıklarında bilinçaltında, yok etmeyi arzuladıkları bir tehdit görürler. Batı ülkelerinde toplum bilincinin bu hususiyeti ve iktidardaki elitin niyetlerini dikkate almak gerekir; bu elitin her temsilcisi koynunda hep bir taş saklar ve cezasız kalacağını hissettiği anda bu taşı indirmeye hazırdır. Dört yıldır kendi menfaatleri ve zevkleri için bunu yapıyorlar, Ukrayna’da kendi yetiştirdikleri Rus-düşmanı nazi rejimine para yağdırıyor, silahlandırıyor, navigasyon sağlıyor, Rus nüfusuna karşı soykırım için teşvik ediyorlar.
Ne yazık ki bu analizden çıkan sonuçlar iç açıcı değildir. Hibrit dünya savaşı, objektif nedenlerinin aşınmasına rağmen, esas itibariyle, dost-olmayan ülkelerin iktidardaki elitlerinin zayıflık olarak algıladığı bizim itidalimiz yüzünden devam ediyor. Kendi halklarının objektif menfaatlerine aykırı olarak Ukrayna çatışmasına yaptıkları harcamaları artırıyorlar ve militarizasyon siyaseti yoluna da girmiş bulunuyorlar. Bunlarla aklıselimle ve uluslararası hukuka dayanarak anlaşmaya çalışma girişimleri yararsız olmakla kalmıyor, bunlara bizi manipüle etme ve bir sonraki darbeyi indirmek için durumumuzu zayıflatmak amacıyla yanılgıya sürükleme fırsatı da veriyor. Demek ki savaşın devam etmesinin temel nedeni, bizim barışı ve uluslararası hukukun yeniden tesisini hedeflememiz, düşman tarafından bizi aldatma ve kapitülasyona zorlama fırsatı olarak algılanan uzlaşma arayışlarına hazır oluşumuzdur. NATO stratejistleri ve onların Ukraynalı kuklaları ceza görmeyeceklerinden eminler ve artık kırmızı çizgileri aşmaktan korkmuyorlar. Bunları, Rusya halkına karşı işlenen suçlara hak ettikleri cevabı vermeden durdurmak mümkün değil. Bizim yumuşaklığımız ve anlaşma çabalarına hazır oluşumuz, batı ülkelerinin liderlerini, bize karşı son Ukraynalıya varıncaya kadar, ölenlerin yerini de dünyanın dört bir yanından toplanan paralı askerlerle doldurarak savaşmak için kışkırtıyor. Bu savaşın mantığı giderek daha sert bir hale geliyor: ya onlar Rusya’yı yok edecekler, ya da biz onları ezeceğiz. Bunu ne kadar geç yaparsak kayıplarımız o kadar büyük olacak. Bu yüzden, düşman, Rusya’ya karşı işlediği her bir suç için asla geri adım atılmadan cezalandırılmalıdır.
Bu cezalar neler olabilir? Örnek olarak İran’ın Amerikan-İsrail saldırganlığına “göze göz dişe diş” prensibine göre verdiği cevap gösterilebilir. Bu seçenekte, dost-olmayan ülkelerde üretilen ve bize karşı kullanılan her dron ve füze saldırısına karşılık onların askeri ve altyapı tesisleri vurulmalıdır. Rusya’ya ait her batırılan yahut el konulan tankere karşılık da simetrik cevap verilerek AB’ye enerji kaynakları ithalatı bloke edilmelidir. Elbette, korsanlık ve terörizm bizim yolumuz değildir, bunlar bizim geleneksel değerlerimizle bağdaşmaz. Ama Anglosaksonların neandertal bilinçaltı, öyle görünüyor ki, sadece bu tür arkaik etkileşim yöntemlerinden anlıyor.
Diğer bir örneği de İsrail ve ABD gösteriyorlar: karar alma merkezlerinin ve düşman elebaşılarının yok edilmesi. Bu seçenekte, Rusya’ya düşman bütün güçlerin liderleri, uyruklarına bakılmaksızın, vurma menzilimize girer girmez hedef alınmalıdır. Bu meyanda kendimizi aldatmamalıyız; esas karar alma merkezleri Ukrayna sınırlarının dışındadır. Almanya’daki meşum Amerikan askeri varlığı, esas olarak, Ukrayna silahlı kuvvetlerinin hedeflerini tayin eden ve operasyonel eylemlerini yöneten bilişimcilerden oluşmaktadır. Batıda eğitilmiş Ukraynalı gazeteciler, yabancı küratörlerin rehberliği altında, Ukrayna’nın toplumsal bilincinde Ruslara karşı nefreti körüklüyorlar; terörize edilmiş öğretmenler ise NATO ülkelerinde yazılmış ders kitapları ve müfredat kılavuzları doğrultusunda Rus düşmanlığını büyütüyorlar. Bize karşı savaşı planlayan ve yönlendiren inanmış rusofoblar ile zorla seferber edilmiş, ahmaklaştırılmış, korkutulmuş ve boğazlanmaya gönderilmiş Rus insanlarının oluşturduğu dağınık sürüye karşı farklı tutumlar takınmak gerek. İnsan kendisine vuran değneği değil onu idare eden kafayı ısırmalı.
Üçüncü seçenek, düşmanın enformasyon teknolojileri ve iletişim sistemlerindeki üstünlüğünü nötralize etmek için elimizdeki etkili silahların kullanılmasıdır. Bu, karadaki ve deniz dibindeki iletişim hatlarının kesilmesini, veri merkezlerinin çalışmasının tahrip edilmesini, düşmanın uçan istihbarat ve keşif cihazlarının ülke menşeine bakılmaksızın vurma menzilimizde imha edilmesini, düşmanın telekomünikasyonunun temelini teşkil eden meşum Starlink grubu da dahil olmak üzere uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını içerebilir. Amerikalı ve Britanyalı hedef belirleyicilerden, planlamacılardan ve analistlerden yoksun kalacak Ukrayna silahlı kuvvetleri kör olacak ve sistematik muharebe harekatı düzenleme kabiliyetini kaybedecektir. Bunun için gerekli silahlar tam olarak konvansiyonel olmayabilir. Ama ABD, füzeleri ve dronları Rusya’yı vurmak için yönlendirmek üzere kendi kozmik sistemlerini zaten sunuyor ve böylelikle, uluslararası yükümlülüklerini ihlal ederek, bize karşı askeri eylemler için uzayı da fiilen kullanıyor.
Burada, kimi pervasız kafaların ve keza uzmanlarımız ve medya grupları arasındaki herkes tarafından bilinen batı nüfuzu ajanlarının boyuna çağrısını yapıp durdukları, Ukrayna topraklarındaki hedeflerin vurulması için nükleer silahların kullanılması seçeneğini mülahaza ediyor değiliz. Belki de bu provokasyonlar, düşmanın Ukrayna’ya benzer imha vasıtaları yahut bunların üretilmesi için teknolojiler sağlamasını haklı çıkarmak için yapılıyordur. Ukrayna topraklarında nükleer enerji tesisleri bulunduğunu ve bunun için de yeterince kalifiye mühendisler ve bilim insanlarının çalışmakta olduğunu unutmayalım. Belli ki Rus Dünyasının düşmanları, bu dünyanın nükleer bir iç savaşta yok olması için can atıyorlar.
NATO’nun içeriden çökertilmesi ve AB ülkelerinde aklıselim sahibi, sorumlu ve kendi devletlerinin milli menfaatlerini savunan insanların iktidara getirilmesi seçeneğini mülahaza ediyor da değiliz. Başka ülkelerin iç işlerine müdahale, uluslararası hukuk tarafından engellenir. Ancak müdahalesizlik de, birçok sosyalizm-sonrası ülkede ve bir dizi post-Sovyet cumhuriyetinde yeterince açıklıkla görüldüğü gibi, taraftarlarımıza karşı baskı ve Rus nüfununa karşı soykırıma yol açıyor. Bu yolu seçerken, AB ve NATO’da milli egemenliğe sahip hiçbir devlet olmadığını akılda tutmak gerekir. Bunların Avrupalı üyelerini, Amerikan istihbaratının ve ABD’den kontrol edilen medyanın manipüle ettiği sorumsuz bir Avrupa bürokrasisi yönetiyor. “Derin devletin” iktidar organlarını ezme stratejisine devam ettiği ABD dahil batı ülkelerinin iktidardaki elitlerinin çekirdeğini teşkil eden büyük sermaye ve mali oligarşiden ise bahsetmeye bile gerek yok.
Bu makalenin başına dönersek, küresel ekonomik ve teknolojik yapıların barışçıl yer değiştirmesi umutlarının gerçekleşmediğini kabul etmeliyiz. Bugün artık son bulmakta olan yüzyıllık sistemik sermaye birikim döngüsü boyunca dominant olmuş bir ülkenin iktidardaki eliti, tıpkı daha önce olduğu gibi, bir dünya savaşı başlattı. Bu savaş, tıpkı geçtiğimiz yüzyıl 1930’lardaki büyük depresyon veya 1970 ve 1980’lerdeki resesyon dönemlerinde olduğu gibi, yeni teknolojik yapının üretiminin ve bu temelde ekonominin modernizasyonunun hızlandırılmış gelişmesi karşısında ekonomik aktivitedeki düşüşün üstesinden gelinmesinin vasıtası olarak hizmet ediyor.
Öyle görünüyor ki batı ülkelerindeki liberal-demokratik yönetim modeli, yeni bir uzun ekonomik dalgaya binmek üzere yeni bir teknolojik yapıya geçiş için kaynakların mobilizasyonunu savaş-dışı yollarla sağlamayı başaramıyor. Bizse her halükarda bu noktadan yola çıkmalıyız ve bir yanda dünya ekonomisindeki yapısal değişikliklerin objektif yasalarının, diğer yanda ise bize karşı NATO’da birleşmiş olan batı ülkelerinin yeni bir savaşına yol açmış bulunan sübjektif sosyal ve psikoloji faktörlerin karşılıklı çatışan etkileşimini tespit etmeliyiz.
Yürütülen para-kredi siyasetinin neden olduğu teknolojik geri kalmışlığımızı da hesaba katarsak, bu savaşta zamanın bizden yana olduğunu düşünmek saflık olur. Yeni teknolojik yapıya geçmek için en uygun dönemi kaçırmış bulunuyoruz; enerji kaynakları ve diğer hammadde emtiasından elde edilen ve bir trilyon doların üzerindeki kısmı dost-olmayan ülkelerde kalan süper kârı da bunun için kullanamadık. Onlar şimdiden bu yapının yükseliş fazına girdiler ve bize karşı savaşı da yeni teknolojileri geliştirmek, bunlara olan talebi teşvik etmek için kullanıyorlar. Bize karşı savaşın her bir günü, bu savaşın başlıca kundaklayıcılarının (ABD ve NATO yönetimin gerçek siyasetini yönlendiren bilişimci teknokratlar) kudretini artırıyor. Batı ülkelerinin gücünün bize karşı savaşta tükeneceğini sanmak yanlıştır. AB’de geleneksel sektörlerin ve eski üretimlerin durumu kötüleşiyor, ancak Amerikan bilişim devleri bu savaştan kazanç sağlıyor.
Yürütülmekte olan para-kredi siyaseti çerçevesinde ülkede bulunan kaynakların zafere erişmek için seferber edilmesi mümkün değildir; bunun sonucu, dış ticari ilişkilerimizde eşitsizlik de büyüyor. Parça ve teçhizat ithalatı için gitgide daha çok ödeme yapmak gerekiyor. Reel sektörden mali sektöre sermaye çıkışı artıyor, yurtdışına sermaye ihracı da devam ediyor. Bunun sonucu olarak yatırım aktivitesi düşüyor ve teknolojik geri kalmışlık büyüyor, bilimsel-teknik potansiyelimiz değersizleşiyor. Hiçbir şekilde mazur görülemeyecek sert ve ilkel para-kredi siyaseti yüzünden iş faaliyetlerinin bloke edilmesi, savunma kabiliyetimizi de olumsuz etkiliyor.
Dost olmayan ülkelerin iktidardaki elitinde, Ukrayna’da yürütülen savaşın onları güçlendirdiği bizi ise yıprattığı görüşü hasıl oluyor. Bu da onların saldırganlığını körüklüyor. Bu saldırganlığı söndürmek için, öncelikle, yukarıda söylendiği gibi, Rusya’ya karşı savaş suçlarında ve Ukrayna’daki Rus nüfusunun soykırımında suçluları cezalandırmak şarttır. Ve ikincisi, yeni küresel ekonomik düzen kurumlarını esas alarak çağdaş bir yönetim sistemini kurmak yoluyla yeni teknolojik yapı temelinde ileri bir ekonomik kalkınma siyasetine geçmek gereklidir. Bu konuda, serinin diğer makalelerinde birçok şey söylenmişti.
Ama diğer taraftan, İran körfezindeki savaşın yol açtığı enerji krizinin halihazırdaki devasa türev balonunu ve dolara dayalı mali sistemin çöküşünü tetikleyeceği umuduyla hiçbir şeyi değiştirmeyebiliriz de. Bunun nasıl olacağını dizinin diğer bölümlerinde ele alacağız. Ama bu “devekuşu pozisyonu”, Rus Dünyasını kurtarmak için zaruri olan ve önerdiğimiz ileri ekonomik kalkınma stratejisine geçmeden mümkün olamayacak zaferi kazanmamıza izin vermeyecek.
[1] Dostoyevski, malum. İgor Danilevski, tarihçi (1953 doğumlu); Aleksandr Prohanov tarihçi ve yazar (1938 doğumlu); Nataliya Naroçnitskaya tarihçi (1948 doğumlu).
[2] Anatoliy Fomenko, 1945 doğumlu; Anatoliy Klyosov (1946 doğumlu).
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi3 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını6 gün önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’











