Dünya Basını

Prof. Ahmad: Batı Marksizmi kolonyalizmi bir açıklama değişkeni olarak kullanmıyor

Yayınlanma

İbn Haldun Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. İrfan Ahmad, Batılı entelektüel geleneğin ve özellikle Jürgen Habermas’ın Gazze soykırımı ile sömürgecilik tarihine dair yazdıklarının kör noktalarını analiz etti. Ahmad, Batı merkezli düşünce yapısının sömürgeciliği geçmişte kalmış bir olgu gibi gördüğünü, ancak bu yapının günümüz dünya politikasını anlamlandırmadaki yetersizliğinin küresel bir kopuşa yol açtığını vurguladı.

Neutrality Studies sunucusu Pascal Lottaz, mülakata İbn Haldun Üniversitesi Antropoloji ve Sosyoloji Bölümü’nden Prof. Dr. İrfan Ahmad’i konuk aldı. Ahmad’in Almanya’daki Max Planck Enstitüsü’nde beş yıl boyunca dini ve etnik çeşitlilik üzerine çalıştığını hatırlatan Lottaz, Ahmad’in yakın zamanda kaleme aldığı Filistin Eleştirisi ve Entelektüellerin Rolü başlıklı makalesine atıfta bulundu. Bu çalışmanın merkezinde, 14 Mart’ta hayatını kaybeden Alman düşünür Jürgen Habermas’ın felsefesi ve özellikle Gazze’deki soykırım karşısındaki tutumu yer alıyordu.

Lottaz, Habermas’ın Almanya’daki ağırlığını şu sözlerle ifade etti: “Şansölye bile onun ölümü hakkında bir taziye mesajı yayımlayarak ne kadar önemli olduğunu belirtti. Habermas bir oditoryumda konuştuğunda tüm salon dolardı. O sadece fildişi kulesinde oturan bir entelektüel değil, aynı zamanda kamusal tartışmalara müdahale eden bir gazeteciydi.”

Habermas’ın dünya çapındaki şöhretine dikkat çeken Ahmad ise İspanyol El Pais gazetesinin 2023 yılında kendisini “dünyanın yaşayan en ünlü filozofu” ve “Avrupa’nın en büyük entelektüeli” olarak tanımladığını belirtti. Ahmad, “Habermas, rasyonalist felsefenin son büyük temsilcisi olarak görülüyordu” dedi.

“Batı Marksizmi ile dünyanın geri kalanındaki Marksizm aynı şey değildir”

Prof. Dr. İrfan Ahmad, Habermas’ın düşünsel köklerini analiz ederken Frankfurt Okulu’nun “Batı Marksizmi” geleneğine dikkat çekti. Ahmad, bu geleneğin Latin Amerika, Asya veya Ortadoğu’daki Marksizm yorumlarından temelde ayrıldığını dile getirdi. Ahmad’e göre Frankfurt Okulu, 1923 yılında Bolşevik Devrimi’ne bir yanıt olarak kurulmuştu ve temel odağı her zaman Avrupa perspektifiydi.

Ahmad, 1980’li ve 90’lı yıllardaki bir örneği paylaşarak şunları kaydetti: “Eğer o dönemde Hindistan’daki bir sol aktiviste ekolojik sorunlardan veya şehir hijyeninden bahsetseydiniz, size bunun çok burjuva bir kaygı olduğunu söylerdi. Çünkü onların önceliği ‘ekmek ve tereyağı’ meselesiydi. İnsanlar günde bir öğün yemek bulamazken sizin ekolojik meselelerden bahsetmeniz bir öncelik sorunu olarak görülüyordu.”

Ahmad, Frankfurt Okulu’nun ilk kuşağı olan Horkheimer ve Adorno’nun bile emperyalizm konusundaki tutumlarının küresel güneydeki Marksistlerden çok farklı olduğunu vurguladı.

“Frankfurt Okulu’nun öncüleri Cemal Abdünnasır’ı Hitler ile bir tuttular”

1956 yılındaki Süveyş Kanalı krizine değinen Prof. Dr. Ahmad, Frankfurt Okulu’nun kurucu isimleri Max Horkheimer ve Theodor Adorno’nun o dönemdeki tutumlarını “çarpıcı” olarak nitelendirdi. Mısır lideri Cemal Abdünnasır’ın kanalı millileştirmesinin Batı basınında bir “Hitler” veya “Mussolini” vakası gibi sunulduğunu hatırlatan Ahmad, Adorno ve Horkheimer’ın ortak bildirisinden şu alıntıyı yaptı: “Bu Arap haydut devletleri, yıllardır İsrail’e saldırmak ve oraya sığınan Yahudileri katletmek için fırsat kolluyorlar.”

Ahmad, bu tutumun sadece bir anlık refleks olmadığını, derin bir medeniyet hiyerarşisine dayandığını kaydetti. Horkheimer’ın bir başka sözünü aktaran Ahmad, “İnanıyorum ki Avrupa ve Amerika, refah ve adalet söz konusu olduğunda tarihin şimdiye kadar ürettiği muhtemelen en iyi medeniyettir” dedi. Ahmad, Habermas’ın Marksizm’den bir sapma yapmadığını, aksine bu Batı merkezli ve kolonyal körlüğe sahip geleneği devam ettirdiğini vurguladı.

“Habermas için mesele bir soykırım değil, hata meselesidir”

7 Ekim sonrasında Habermas’ın üç diğer akademisyenle birlikte yayımladığı Dayanışma İlkeleri başlıklı bildiriye dikkat çeken Prof. Dr. Ahmad, bu metnin isminde ne İsrail ne de Filistin’in geçtiğini belirtti. Ahmad, Habermas’ın bu metinde İsrail ile dayanışma sergilerken Gazze’deki savaşı “soykırım” olarak nitelendirenleri “hata yapmakla” suçladığını ifade etti.

Ahmad, Habermas’ın düşünce yapısının Alman devlet aklına (Staatsräson) endeksli olduğunu savundu: “Almanya’nın resmi politikası, Alman devletinin varlığının ve bütünlüğünün İsrail’in güvenliğine bağlı olduğu üzerine kuruludur. Habermas da bir entelektüel olarak İsrail devletini savunmayı kendi sorumluluğu olarak görüyor. Ancak bir entelektüelin görevi başka bir devleti savunmak mıdır?” Ahmad, Habermas’ın yükselen antisemitizm konusunda endişelerini dile getirirken, 11 Eylül sonrası tırmanan İslamofobi hakkında tek bir kelime etmemesini “seçici bir duyarlılık” olarak eleştirdi.

“Filistinliler ‘insan’ değil, sadece bir ‘nüfus’ olarak görülüyor”

Metinlerde kullanılan dilin ideolojik arka planına inen Prof. Dr. Ahmad, Habermas’ın terminolojik tercihlerindeki çarpıklığa dikkat çekti. Ahmad, “Habermas, Yahudilerden bahsederken ‘Yahudi yaşamı’ (Jewish life) ifadesini kullanırken, Filistinliler için sadece ‘nüfus’ (population) kelimesini tercih ediyor. ‘Nüfus’ kelimesi genellikle insan dışı dünyayı, hayvanlar alemini tanımlamak için de kullanılır. Burada Filistinlilere yönelik bir insani kaygı yok” dedi.

Lottaz’ın araya girerek Batı medyasının ve siyasetinin 7 Ekim’i tarihin başlangıcı gibi sunduğunu hatırlatması üzerine Ahmad, 93 yaşındaki bir filozofun tarihi bu denli yok saymasının bir “ihmal” değil, bilinçli bir “tercih” olduğunu vurguladı. Ahmad, “Aydınlanmacı ve rasyonel bir tartışma projesinden bahseden birinin tarihi tamamen silmesi ne kadar tutarlıdır? Bu, de-historize ve de-konteksüalize edilmiş bir yaklaşımıdır” ifadelerini kullandı.

“Sömürgecilik Batı felsefesinde merkezi bir kategori değildir”

Habermas’ın tüm felsefesi boyunca emperyalizm ve sömürgeciliğin hiçbir zaman merkezi bir kategori olmadığını belirten Ahmad, sömürgeciliği hesaba katmayan bir modernite felsefesinin eksik kalmaya mahkum olduğunu belirtti. Frankfurt Okulu’nun temel metni olan Aydınlanmanın Diyalektiği‘nde bile Afrika veya Amerika’nın sömürgeleştirilmesinden bahsedilmediğine dikkat çeken Ahmad, “Aydınlanma bir mitolojiye dönüştü diyorlar ama Batı rasyonalitesinin sömürgecilikle nasıl iç içe geçtiğini anlatmıyorlar” dedi.

Ahmad, İsrail’in bir yerleşimci kolonyalizm projesi olarak tanımlanmasının Alman devlet politikasına aykırı olduğu için Habermas tarafından asla kabul edilemeyeceğini ifade etti.

Pascal Lottaz ise bu noktada Batı’nın sömürgecilik konusundaki “körlüğüne” vurgu yaparak, Avrupa’da sömürgeciliğin “feodalizm gibi geçmişte kalmış ve bitmiş bir kötülük” olarak algılandığını, günümüz dünya politikasını anlamlandırmak için bir anahtar olarak kullanılmadığını belirtti.

“Pozitif kolonyalizm söylemi şiddeti meşrulaştırmak için kullanılıyor”

Sömürgeciliğin sadece geçmişte kalmadığını, günümüzde de farklı biçimlerde sürdüğünü belirten Ahmad, Batı’daki “pozitif kolonyalizm” (colonialisme positif) tartışmalarına değindi.

İngiliz tarihçi Niall Ferguson gibi isimlerin sömürgeciliği bir “işbirliği” olarak sunduğunu hatırlatan Ahmad, “Ferguson, sömürgecilik olmasaydı dünyanın neye benzeyeceğini, İngilizcenin ve demokrasinin nasıl yayılacağını soruyor. Sömürgeciliği bir tahakküm ilişkisi değil, yerlilerle bir ortaklık gibi sunuyorlar” dedi.

Ahmad, bir antropolog olarak sömürgeciliğin sadece sömürülen halkları değil, aynı zamanda sömürgeci Batı’nın kendi toplumsal dokusunu, kültürünü ve insan öznelliğini de yozlaştırdığını savundu. İrlanda örneğini hatırlatan Ahmad, Avrupa’nın kendi içindeki sömürgeci pratiklerinin ve halklar üzerindeki istismarcı hakimiyet ilişkilerinin Batı düşünce yapısında derin yaralar açtığını ifade ederek mülakata devam etti.

Habermas: Holokosttan kurtulup sömürgeciliği kazanmak

Çok Okunanlar

Exit mobile version