Dünya Basını

Prof. Dr. Jakov Rabkin: Siyonizm hem Yahudiler hem de Yahudi olmayanlar için bir tehlikedir

Yayınlanma

Montreal Üniversitesi Tarih Bölümü Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Jakov Rabkin, Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın Neutrality Studies kanalına konuk olarak siyonizmin tarihsel gelişimi, İsrail Devleti’nin ideolojik temelleri ve Yahudi kimliği üzerindeki etkilerine dair kapsamlı değerlendirmelerde bulundu.

Montreal Üniversitesi Tarih Bölümü Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Jakov Rabkin, Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın Neutrality Studies programına katılarak, İsrail’in kuruluş ideolojisi olan siyonizmin hem Yahudi dünyası hem de bölge halkları üzerindeki etkilerini analiz etti.

Kanada’nın “Bağımsız Yahudi Sesleri” (Independent Jewish Voices) grubunun kurucu üyelerinden olan ve son olarak 101 Alıntıda Siyonizmin Kodları (Zionism Decoded in 101 Quotes) kitabını kaleme alan Prof. Dr. Rabkin, mülakatında İsrail’in Tahran’da bir sinagogu vurmasıyla başlayan süreçten, siyonizmin yerleşimci sömürgeci doğasına kadar pek çok kritik başlığı değerlendirdi.

“Tahran’daki sinagogun vurulması siyonist ideolojinin sembolizmini yansıtıyor”

Mülakatın başında Prof. Dr. Jakov Rabkin, Tahran’da Pesah Bayramı sırasında İsrail tarafından bir sinagogun vurulması olayına değindi. Bu olayın kasti bir hedefleme mi yoksa “tali zayiat” mı olduğundan bağımsız olarak büyük bir sembolizm taşıdığını ifade eden Prof. Dr. Rabkin, “Yahudi devleti olduğunu iddia eden bir yapının, Yahudiliğin en kutsal mekanlarından biri olan sinagogu, kutsal kitapları ve yazmaları yok etmesi çarpıcı bir durumdur” dedi.

Yaklaşık 10 yıl önce İran’a gittiğini ve Yahudi cemaatiyle bizzat görüştüğünü hatırlatan Prof. Dr. Rabkin, İran’daki Yahudi yaşamına dair gözlemlerini şu sözlerle aktardı:

“İran’da tanıştığım Yahudiler, tam bir İran vatandaşı olarak son derece dolgun bir Yahudi hayatı yaşıyorlardı. Avrupa’da yaygın olan ‘Yahudilerin yabancı olduğu’ yönündeki algı, İslam coğrafyasındaki Yahudiler için geçerli değildir. Bizler genellikle Avrupa’daki Yahudi imajını dünyanın geri kalanına yansıtma eğilimindeyiz. Ancak İslam ülkelerinde hayat, bu ülkeleri idealleştirmeden söyleyebilirim ki, çok daha uyumlu ve barışçıldı. İran Yahudileri 25 yüzyıldır orada bulunuyorlar. İslam’ın gelişini ve pek çok tarihi dönümü gördüler. Onlar kendilerini bir yabancı grup olarak değil, İranlı olarak görüyor ve öyle algılanıyorlar.”

“Siyonizm Avrupa kökenli bir projedir ve diğer Yahudilere yabancıdır”

İsrail’in resmi ideolojisine göre her Yahudi’nin potansiyel bir İsrail vatandaşı olarak görüldüğünü belirten Prof. Dr. Rabkin, bu durumun temelinde yatan tehlikeli varsayımlara dikkat çekti.

Siyonist ideolojinin, Yahudiler için tek güvenli yerin İsrail olduğu ve antisemitizmin ezeli olduğu inancına dayandığını belirten Prof. Dr. Rabkin, “Siyonizme göre Yahudiler dünyanın başka hiçbir yerine ait değildir çünkü er ya da geç zulme uğrayacaklar, öldürülecekler veya ayrımcılığa maruz kalacaklardır. Teodor Herzl’in ‘Yahudi Sorunu’na (Judenstaat) getirdiği çözüm, Yahudileri tek bir etnik ulus devletinde toplamaktı. Ancak bu, birçok Yahudi’nin kabul etmediği bir senaryoydu” değerlendirmesinde bulundu.

Bu ideolojinin Orta ve Doğu Avrupa’nın etnik milliyetçiliğinden köken aldığını ve dünyanın geri kalanındaki Yahudiler için tamamen “yabancı” olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Rabkin, Oxford Üniversitesi’nden meslektaşı Avi Shlaim’in hatıratından bir alıntı yaparak şu ifadeleri kullandı:

“Avi Shlaim, annesine çocukken siyonizmin ne olduğunu sorduğunda, annesi ‘O bir Aşkenaz işidir, bizimle bir ilgisi yok’ yanıtını vermiştir. Nitekim 1930’larda Siyonist Kongre delegelerinin yüzde 0,5’inden azı İslam ülkelerinden gelen Yahudilerden oluşuyordu. Bu, diğer coğrafyalardaki Yahudilere yabancı, Avrupa menşeli bir olgudur.”

“İran’da Yahudi okuryazarlığı İslam Devrimi’nden sonra daha da arttı”

İran’daki dini azınlıkların durumuna dair somut örnekler veren Prof. Dr. Rabkin, İslam Cumhuriyeti’nin dine ciddiyetle yaklaşması nedeniyle Zerdüştler ve Yahudiler gibi azınlıklara saygı duyulduğunu belirtti.

Tahran’daki sinagogları ziyaret ettiğinde Avrupa’daki sinagogların aksine hiçbir polis korumasına veya korumaya ihtiyaç duyulmadığını bizzat gördüğünü ifade eden Prof. Dr. Rabkin, gözlemlerini şöyle sürdürdü:

“Beni en çok şaşırtan şey bu normallikti. Hatta bir huzurevi ve kaşer restoranın bulunduğu alana bir kamyonla hiçbir kontrol olmadan girebiliyordunuz. Ayrıca İslam Cumhuriyeti tüm okul çocuklarına dini eğitim zorunluluğu getirdiği için, genç Yahudiler hahamlara gönderilerek on yıl boyunca dini eğitim aldılar. Bu sayede İran’daki Yahudi okuryazarlığı ve dini hükümlere bağlılık seviyesi, bugün İslam Cumhuriyeti öncesine göre çok daha yüksektir. Şabat sofralarında Yahudilerin alkol kullanmasına izin verilmesi de devlet tarafından sağlanan bir haktır.”

Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın Batı’daki “İran imajı” hakkındaki sorusuna yanıt veren Prof. Dr. Rabkin, Batı medyasının çizdiği tek tipleştirilmiş İran tablosunun gerçeklikten uzak olduğunu dile getirdi.

Tahran’daki parklarda genç çiftlerin dünyanın her yerindeki gibi davrandığını belirten Prof. Dr. Rabkin, toplumsal ideoloji ile sokaktaki gerçekliğin her zaman örtüşmediğini, bu durumun kendisine bir dönem Sovyetler Birliği’ndeki yaşantıyı anımsattığını söyledi.

“İsrail’e göçü artırmak için Yahudi kurumlarına yönelik şiddet eylemleri düzenlendi”

Siyonizmin bölgedeki Yahudi toplulukları üzerindeki etkisine odaklanan Prof. Dr. Rabkin, İsrail devletinin 1948’de tek taraflı ilan edilmesinin ardından yaşanan trajik süreçleri anlattı.

Özellikle Irak ve Fas gibi ülkelerde Yahudi nüfusun İsrail’e göç etmesi için siyonist aktivistlerin bizzat kendi dindaşlarına karşı şiddet uyguladığını kaydeden Prof. Dr. Rabkin, bu “karanlık sayfayı” şu sözlerle detaylandırdı:

“Yahudiler yüzyıllardır yaşadıkları Irak gibi ülkelerden ayrılmak için acele etmiyorlardı. Orada yerleşiktiler, Arapça konuşuyorlardı ve pratik amaçlarla Arap Yahudileriydiler. Siyonist aktivistler onları göçe zorlamak için şiddete başvurdu. Irak’taki Yahudi kurumlarında patlamalar yaşandı. Fas’ta ise siyonist aktivistler Müslüman kılığına girerek başka şehirlerden gelip Yahudi kızları taciz ediyor ve ailelerini korkutuyorlardı. Bu hikayeyi bizzat bir siyonist aktivistten dinledim ve yıllar sonra Faslı bir Yahudi kadın da bu saldırıların nasıl bir korku iklimi yarattığını doğruladı. Bu saldırıların amacı, Yahudileri korkutarak İsrail’e veya başka yerlere kaçmalarını sağlamaktı.”

Siyonizmin kurucuları için Yahudilerin bir “beşeri malzeme” olarak görüldüğünü vurgulayan Prof. Dr. Rabkin, David Ben-Gurion’un meşhur ve tartışmalı sözünü hatırlattı:

“Ben-Gurion, Nazi soykırımı sırasında tüm Yahudi çocuklarının başka bir yere kurtarılması yerine, sadece yarısının Filistin’e getirilerek kurtarılmasını tercih edeceğini söylemiştir. Onlar için devlet, bireyden çok daha önemlidir.”

“Siyonist proje Yahudi sürekliliğinden kopmayı hedefleyen bir devrimdir”

Prof. Dr. Rabkin, siyonizmin sadece bir yerleşim hareketi değil, aynı zamanda Yahudi kimliğine karşı yapılmış bir devrim olduğunu ifade etti. Teodor Herzl’in vizyonunun “Yahudi Devleti” değil, “Yahudiler için bir devlet” (Judenstaat) kurmak olduğunu belirten Prof. Dr. Rabkin, projenin kurucularının çoğunun dini terk etmiş laik sosyalistler olduğunu kaydetti:

“Bu kişiler ‘Yeni bir İbrani’ yaratmak istiyorlardı. ‘Yahudi’ kelimesini bile kullanmaktan kaçınıyorlardı. Adaletin, uyumun ve barışın hakim olduğu yeni bir toprakta, korkusuz ve cesur bir insan tipi kurguladılar. Bu, antisemit klişelerdeki Yahudi tiplemesinin tam zıttıydı. Siyonist ideolog Jabotinsky, Rusça ‘jid’ (Yahudi küçümsemesi) kelimesini kullanarak, bunun tam tersi bir profil yaratmaları gerektiğini savunmuştur. Leh, Ukraynalı veya Litvanyalı milliyetçiler kültürel mirası ve dili korumaya çalışırken, siyonistler Yahudi sürekliliğinden kaçmak istediler. Annelerinin dili olan Yidiş’i küçümsediler ve yeni bir dil, modern İbraniceyi yarattılar.”

Filistin’in halihazırda yerleşik bir nüfusa sahip olmasının, siyonistlerin adalet ve eşitlik idealleriyle çeliştiğini belirten Prof. Dr. Rabkin, bu çelişkinin çözümünün “kaba kuvvet” ile sağlandığını söyledi.

Erken dönem siyonistlerin, yerel halkın kendilerine karşı ayaklanmaması için “ezici bir askeri güçle terör estirilmesi gerektiğini” açıkça ifade ettiklerini belirten Prof. Dr. Rabkin, bu politikanın bugün de devam ettiğini vurguladı.

“İsrail yerleşimci sömürgeciliğini ‘meşru müdafaa’ kılıfıyla sürdürüyor”

Mülakatta siyonizmin yerleşimci sömürgeci doğası üzerine de duruldu. Prof. Dr. Rabkin, hiçbir yerleşimci koloninin (Arjantin, ABD, Avustralya örneklerinde olduğu gibi) barışçıl yollarla gelişmediğini ve hepsinin sonunun şiddete vardığını kaydetti.

Hannah Arendt’in 1948’deki uyarılarını hatırlatan Prof. Dr. Rabkin, İsrail’in sınırları ne kadar genişlerse genişlesin, yerinden ettiği ve sürdüğü insanların düşmanlığıyla her zaman yüzleşmek zorunda kalacağını ifade etti:

“Bunun medeniyetler çatışmasıyla veya Yahudilere yönelik ezeli bir nefretle ilgisi yoktur. Eğer Filistin, İsviçreliler tarafından sömürgeleştirilmiş olsaydı, orada devasa bir İsviçre karşıtlığı oluşurdu. İsrail’in en büyük bankası olan Bank Leumi, 20. yüzyılın başında ‘Yahudi Sömürge Vakfı’ (Jewish Colonial Trust) adıyla kurulmuştur. Bu bile projenin niteliğini ortaya koyuyor. Ancak İsrail, bu durumu bir ‘meşru müdafaa’ meselesi olarak kurguluyor. Kendilerini ‘ezeli kurban’ olarak gördükleri için Filistinlileri bugünün ‘Nazileri’ olarak nitelendiriyorlar. Bu yaklaşım, onlara yaptıkları her türlü korkunç eylem için muazzam bir haklılık duygusu ve güç veriyor.”

“Avrupa ve ABD’de İsrail’e yönelik destek hızla eriyor”

Güncel siyasi tabloyu değerlendiren Prof. Dr. Rabkin, İsrail’in uluslararası alanda meşruiyet kaybı yaşadığına dikkat çekti.

Binyamin Netanyahu’nun savaşı başlatma nedenlerinden birinin, altındaki buzun erimeye başladığını hissetmesi olduğunu savunan Prof. Dr. Rabkin, ABD ve Avrupa’daki kamuoyu değişimlerini şu sözlerle aktardı:

“Bugün Amerikalıların çoğunluğu İsrail yanlısı değil, Filistin yanlısı bir tutum sergiliyor. Bu emsalsiz bir durumdur ve Avrupa’da da uzun süredir böyledir. Hükümet politikalarına henüz yansımasa da İsrail desteğini kaybediyor. Polonya parlamentosunda bir milletvekilinin İsrail bayrağının ortasına gamalı haç çizmesi, İsrail etrafındaki konsensüsün nasıl parçalandığını gösteriyor. BBC gibi kurumların yayınları üzerine yapılan bir çalışma, bir Filistinli ölümünün, bir İsrailli ölümüne oranla 34 kat daha az haber değeri taşıdığını ortaya koyuyor. Bu durum, ‘beyaz ırkçılığı’ geleneğinin bir uzantısıdır.”

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda kölelik için tazminat ödenmesi konusundaki oylamaya değinen Prof. Dr. Rabkin; ABD, İsrail ve Arjantin’in “hayır” oyu kullandığını, Avrupa Birliği ülkelerinin ise çekimser kaldığını belirtti.

Bu tablonun, kolonyal tahakkümün rehabilite edilmeye çalışıldığı bir dönemi işaret ettiğini söyleyen Prof. Dr. Rabkin, “Beyaz gururu” ve “Avrupa gururu”nun geri dönüş sinyalleri verdiğini kaydetti.

“İsrail, aşırı sağcı ve ırkçı ideolojilerin dünya çapındaki örneği haline geldi”

İsrail’in bugün Avrupa’daki (Hollanda, Almanya, Macaristan gibi) aşırı sağcı hareketler için bir ilham kaynağı olduğunu belirten Prof. Dr. Rabkin, “İsrail, ‘beyaz olmayan insanlarla’ nasıl başa çıkılacağına dair bir örnek olarak görülüyor. Hatta 6 Ocak’taki ABD Kongre baskınına katılanların bazılarının İsrail bayrağı taşıması tesadüf değildir. İsrail, bugünün en sağcı ve ırkçı ideolojilerinin somutlaşmış halidir” dedi.

Birçok İsraillinin kendi devletlerinin kurbanı olduğunu ve bu nedenle ülkeden kaçışların başladığını ifade eden Prof. Dr. Rabkin, İran füzelerinin İsrail topraklarına düşmesinin bir uyanış yaratabileceğini söyledi:

“Eskiden savaşlar hep başka yerlerde yaşanırdı. İsrailliler sığınaklara koşmazdı. Ancak şimdi sofistike İran füzeleri İsrail’e ulaştı. Bu durum, İsrail içindeki bir kesimin Brooklyn’de yaşamanın kendileri için daha iyi olacağını anlamasına yol açabilir. Bu da siyonizm için büyük bir tehdittir.”

“Soykırımdan çıkarılan iki ders siyonizm ve insan hakları arasında bölünmüştür”

Mülakatın sonunda, Yahudi toplumunun İsrail ve siyonizm konusunda her zaman bölünmüş olduğunu hatırlatan Prof. Dr. Rabkin, Nazi soykırımından çıkarılması gereken derslere dair şu analizi yaptı:

“İkinci Dünya Savaşı’nın 60. yılında Alman basınında yazdığım gibi, soykırımdan çıkarılacak iki ders vardır. Birinci ders; bir demokrasinin ırkçı ve baskıcı bir devlete dönüşmesine izin vermemek için son derece dikkatli olmak, insan haklarını ve demokratik hakları korumaktır. İkinci ders ise siyonistlerin öğrendiği derstir: ‘Zayıftık, bizi öldürdüler çünkü saf bir Alman devleti istiyorlardı; biz de güçlü olacağız ve saf bir Yahudi devleti kuracağız.’ Bu iki ders birbirine tamamen zıttır ve bir arada var olamazlar.”

Prof. Dr. Rabkin, kendi ülkelerimizde yapabileceğimiz en önemli şeyin, İsrail devletinin tüm Yahudileri temsil etmediğini açıklamak ve antisemitizm ile antisemit olmayan siyonizm eleştirisini birbirinden ayırmak olduğunu vurgulayarak sözlerini tamamladı.

Çok Okunanlar

Exit mobile version