Diplomasi
Quincy Enstitüsü Direktörü Lieven: Tek kutuplu yanılsama bitti, çok vektörlü dönem başladı
Editörün notu: Washington merkezli düşünce kuruluşu Quincy Enstitüsü’nün Avrasya Programı Direktörü Anatol Lieven, 26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum’da uluslararası sistemin geleceğine dair çarpıcı değerlendirmelerde bulundu. Batı elitlerinin kendi kurdukları yanılsamalara inandığını belirten Lieven, “kurallara dayalı düzen” söyleminin aslında Amerikan hegemonyasını gizleyen bir kılıftan ibaret olduğunu ifade etti. Soğuk Savaş yıllarının küresel güney halkları için bir istikrar dönemi değil, aksine bir kâbus olarak yaşandığını hatırlatan tecrübeli uzman; Orta Doğu ve Ukrayna’daki çatışmaların arkasında da büyük ölçüde Washington’ın yürüttüğü politikaların yattığını vurguladı.
***
Bir İngiliz olarak söylemeliyim ki Kral George ve soyundan gelenler yönetecek olsaydı böyle bir birleşmeye hiç itirazım olmazdı. Ne var ki o günlerden bu yana dengelerin biraz değiştiği de bir gerçek. Gerçi Britanya müesses nizamına kulak verirseniz, başta Amerika olmak üzere Avrupa’da da pek çok bakımdan tuhaf bir yanılsamalar dünyasında yaşadığımızı her zaman fark edemezsiniz. En tehlikeli tarafı da pek çok insanın kendi kurguladığı bu yanılsamalara gerçekten inanması. Bu durum beni, Avrupalıların Amerikan satrapları veya emir erleri rolünü üstlendiği, Amerikan küresel hegemonyasının üstünü örten o meşhur “kurallara dayalı düzen” ifadesine getiriyor.
Yine de Batı elitlerinin büyük kısmının sahiden inandığı bir efsane bu; kendilerini bunun doğruluğuna ikna etmiş durumdalar. Bu inancı ve onun kaçınılmazlığını pekiştirmek için öne sürdükleri -ve hiç şüphesiz gönülden bağlandıkları- temel argümanlardan biri şu: Kurallarını bizzat Amerika’nın koyduğu ve işine geldiğinde yine bizzat kendisinin çiğnediği bu Amerika güdümlü düzen olmasaydı iki ihtimalden biri gerçekleşirdi. İlkine göre, küresel bir hükümdar bulunmadığı takdirde dünya kaosa sürüklenir; Amerika bunları bastırmak ya da arabuluculuk etmek için orada durmadıkça her yerde yeni çatışmalar patlak verirdi. İkinci inanç ise dünyanın Birleşik Devletler -ve elbette onun emir eri rolündeki Avrupa- tarafından yönetilmemesi halinde, tıpkı Amerika’nın yapmaya çalıştığı gibi Çin tarafından yönetileceği yönünde.
Çin, Amerika’nın hegemonik politikalarını aynen taklit etmeye kalkışsaydı, başta Çinlilerin kendisi olmak üzere bu durum kimseye fayda sağlamazdı. Neyse ki böyle bir ihtimalin işaretlerini görmüyorum. Bu yaklaşımın ardında, Sovyetler Birliği ile paylaşılan kısmen iki kutuplu dünyada komünist olmayan kutbu temsil eden Birleşik Devletler’in güya barış ve istikrarı koruduğuna dair büsbütün sahte bir tablo yatıyor; Amerikalıların -ve tuhaf biçimde Avrupalıların da- “özgür dünya” diye adlandırdığı alanda sözümona sağlanan bir istikrar bu. Evet, bu durum Batı Avrupa’da barış ve huzuru büyük ölçüde korudu; ancak bunu Korelilere, Vietnamlılara, Cezayirlilere, Arap dünyasına, Angolalılara, pek çok Güney Amerikalıya ve diğerlerine sorsanız büyük bir şaşkınlıkla karşılarlardı. Onların zaviyesinden bakıldığında Soğuk Savaş, istikrar ve barış dolu bir çağ değil, pek çok açıdan bir kâbustu. Hatta vaktiyle Soğuk Savaş çatışmalarının kavurduğu pek çok bölge, bugün aslında çok daha huzurlu ve istikrarlı. Bugün gerçekten ciddi çatışmaların sürdüğü yerlerde, özellikle de Orta Doğu’da yaşananlar, büyük ölçüde Birleşik Devletler ve yerel müttefiklerinin güttüğü siyasetin bir neticesi; aynı durumun Ukrayna Savaşı için de geçerli olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Çin hakkında fazla konuşmayacağım, zira aramızda bu meseleyi benden çok daha iyi aktaracak isimler var. Ancak bana göre gayet açık olan bir husus var ki, Çin tıpkı vaktiyle Britanya’nın yaptığı gibi (gerçi onlar askeri araçlara da başvurmuştu) küresel ekonomik üstünlüğü hedefliyor. Bana kalırsa Çin’in, Amerika’nın peşinden koştuğu türden askerileşmiş bir küresel hâkimiyet arayışında olduğuna dair henüz hiçbir emare yok. Az önce de dinlediğimiz üzere, bu son derece sevindirici bir durum; zira Çin de Donald Trump gibi -ve hatta ekleyeyim, Hillary Clinton ya da oğul George Bush gibi- bir figür çıkarsaydı, dünya muhtemelen şimdiye dek yerle bir olurdu. Fakat vaziyet böyle görünmüyor. Hatta dünyanın belli bölgelerinde Çin’in askeri değil elbette, ama siyasi açıdan çok daha etkin bir rol oynaması gerektiği dahi savunulabilir.
Her şeyden öte, “çok kutupluluk” kavramına pek sıcak bakmıyorum; çünkü iki kutupluluk ya da tek kutupluluk fikrine geri döndüğünüzde bu terim, belki de farkında olmadan, diğer ülkelerin mecburen şu veya bu kutba eklemlenmesi gerektiğini ve başka çarelerinin olmadığını ima ediyor. Bu tespit dünyanın bazı bölgeleri için hâlâ geçerliliğini korusa da, ülkelerin çoğunun hedeflediği şeyin bu olduğunu veya gelecekte kutupların böyle bir dayatmada bulunabileceğini sanmıyorum. Eski Sovyet coğrafyasında hayli vakit geçirmiş biri olarak -bu yaz Özbekistan’daydım- oradaki ülkelerin politikalarını çok kutupluluk üzerinden değil, “çok vektörlü siyaset” kavramıyla tarif ettiklerine sık sık şahit oldum: Kendi komşuları da dâhil olmak üzere diğer tüm devletlerle sağlıklı iş birliği ilişkileri yürütme çabası.
Tek kutuplu, iki kutuplu ya da katı bir çok kutuplu dünyada tâbi ülkeler, genellikle en yakın komşularıyla olan ilişkileri yerine hegemon güçle ilişkilerine öncelik verir; hatta bazen bölgesel münasebetlerini doğrudan yürütmek yerine o hegemon üzerinden yürütür. Bu artık geçerliliğini yitiriyor. Ülkeler ilişkilerini giderek çeşitlendirmeyi ve Amerikan yaklaşımından uzak durmayı amaçlıyor; yani o bitmek bilmeyen “ya bizimlesiniz ya da bize karşısınız”, kayıtsız şartsız Amerika’nın yanında yer almalısınız, aksi halde düşmansınız dayatmasından kaçınıyorlar. Bu anlayış Donald Trump tarafından akılalmaz boyutlara vardırıldı, ancak Trump yalnızca daha önceki Amerikan liderlerinden defalarca duyduğumuz bir şeyi abartarak sürdürüyor.
Anarşik bir dünyaya, yani merkezi bir hâkimi bulunmayan bir dünyaya gelirsek; antropolojinin temel kabullerinden biridir ki anarşik bir sistem, illaki kaotik bir sistem demek değildir. Anarşik yapılar da çatışmaları çözmek ya da asgariye indirmek, ortak hedeflerin peşinden gitmek için kendi mekanizmalarını ve geleneklerini üretebilir. Yalnızca çatışma riskini azaltmak için değil, aynı zamanda insanlığın iyiliği adına küresel hegemon olduğunu iddia eden Amerika’nın çözmekte tamamen yetersiz kaldığı devasa sınamalar yüzünden de umudumuzu buraya bağlamalıyız. Zira Amerika; bilhassa iklim değişikliği, yapay zekâ ve güvenli uluslararası ticaretin korunması gibi başlıklarda pek çok açıdan açıkça yıkıcı bir aktör gibi davrandı.
Bu anarşik yapının, sorunların üstesinden gelmemizi sağlayacak uzlaşılara zemin hazırlamasını ummalıyız. Başarısız olsak dahi, dünya genelinde Amerikan hegemonyasını özlemle yâd edecek pek kimse kalacağını sanmıyorum. Teşekkür ederim.