Bizi Takip Edin

Diplomasi

Ruanda-Kongo geriliminde AB ve Almanya’nın rolü

Yayınlanma

Son aylarda komşu iki Afrika ülkesi Demokratik Kongo Cumhuriyeti ile Ruanda arasındaki gerilim iyice tırmanmış durumda.

Kongo, Ruanda hükümetini, on yıllardır Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin doğusundaki komşu Kivu vilayetlerinde, buradaki hammaddeleri büyük ölçekte ele geçirip Ruanda’ya kaçıran milisleri desteklemekle suçluyor.

Son aylarda ve haftalarda “M23” adı verilen gruba bağlı silahlı güçler, Ruanda silahlı kuvvetlerine bağlı askerlerin doğrudan desteği ile Kivu eyaletlerinin büyük bir bölümünü ele geçirdi ve sayısız bölge sakininin bölgeden kaçmasına neden oldu.

Almanya ve AB’nin Ruanda’ya on yıllardır verdiği destek, ülkenin Kongo’nun doğusundaki savaşta oynadığı rol nedeniyle giderek artan protestolara neden oluyor.

Federal Almanya Cumhuriyeti, Alman İmparatorluğu’nun eski sömürgesi ve Berlin’de de dünyanın uzak bölgelerine iltica prosedürleri için dış kaynak olarak değerlendirilen Ruanda ile uzun süredir yakın işbirliği içinde.

Geçtiğimiz yıl AB de Kigali ile önemli hammaddelerin tedarikini öngören bir anlaşma imzaladı.

Alman şirketlerinin Ruanda ilgisi had safhada

Almanya, diğer Batılı ülkeler ve AB, 1884’ten 1916’ya kadar Alman İmparatorluğunun sömürgesi olan Ruanda ile yıllardır yakın işbirliği içinde.

Berlin, Kigali’ye kalkınma bütçesinden büyük meblağlar ödüyor; son olarak Ekim 2022’de, üç yıllık bir süre için 93,6 milyon avroluk bir meblağ taahhüt etti ve bunun üçte ikisini yatırımları teşvik etmek için mali işbirliği olarak adlandırdı.

Ruanda, Almanya’nın katılımcı Afrika ülkelerinde yabancı yatırım için çerçeve koşullarını iyileştirmeyi amaçlayan Compact with Africa projesine dahil ettiği ülkelerden biri.

Yatırımları teşvik etmek amacıyla Kigali’de bir Alman İş Masası da kuruldu. Ayrıca Federal Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Bakanlığı 2019 yılında burada bir dijital merkez açtı ve resmi açıklamalara göre bu merkezin Almanya ve Ruanda’daki şirketler ve araştırma kurumları arasında “köprü görevi görmesi” amaçlanıyor.

2018 yılından bu yana ise Volkswagen’in başkent Kigali’de bir fabrikası var ve Alman aşı üreticisi BioNTech de 2023 yılından bu yana burada temsil ediliyor.

M23 milisleri, Kongo’nun minerallerini yağmalayıp Ruanda’yı mı kaçırıyor?

Ruanda ayrıca hammadde tedarikçisi olarak da büyük önem taşıyor. German Foreign Policy’deki iddiaya göre gözlemciler on yıllardır Ruanda’nın kendi topraklarında ürettiğinden çok daha büyük miktarlarda ihracat yaptığına dikkat çekiyor.

Bu ihracat fazlalığının büyük kısmı, iddialara göre, Demokratik Kongo Cumhuriyetinin komşu bölgelerinden, özellikle de hammadde açısından son derece zengin olan doğu sınırındaki Kuzey ve Güney Kivu eyaletlerinden geliyor.

Kongo’nun doğusunda 1996 yılında büyük savaşın başlamasından bu yana Kigali, özellikle Kuzey Kivu’da, buradaki maden kaynaklarının önemli bir bölümünü yasadışı yollarla sınırdan Ruanda’ya taşıyan milisleri destekliyor.

Bu da Kinşasa’nın büyük miktarda para kaybettiği anlamına geliyor: 2023 yılında Kongo Demokratik Cumhuriyeti Maliye Bakanı Nicolas Kazadi bu miktarın yılda “ milyar doları olduğunu tahmin etmişti.

Kongo, özellikle Ruanda tarafından desteklenen milislerin, Kigali’nin sponsorluğunda Kongo’nun doğusundaki savaşın devam etmesini sağladığını öne sürüyor.

İnsan hakları örgütleri, kaçırılan hammaddeler arasında koltana dikkat çekiyor. Cep telefonu üretiminde kullanılan mineral, Kuzey Kivu’da genellikle en kötü çalışma koşulları altında çıkarılıyor, Ruanda’ya kaçırılıyor ve oradan ihraç ediliyor.

M23 maden sömürüsü ve ticaretinden faydalanıyor. Örneğin geçen yıl Rubaya madenini (dünyanın en büyük koltan yataklarından biri) ele geçiren isyancılar, BM tahminlerine göre vergilerden ayda yaklaşık 800.000 dolar kazanıyor.

Kongo, Apple’ı yağmadan pay almakla suçlamıştı

Nitekim geçen sene Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Apple’ı ülkenin savaştan zarar görmüş doğusundan yasadışı olarak ihraç edilen mineralleri kullanmakla suçlayarak iPhone üreticisinin cihazlarındaki malzemelerin kökenlerini dikkatlice doğruladığı iddialarına meydan okumuştu.

Kongo hükümetinin avukatları Apple CEO’su Tim Cook’a 22 Nisan tarihli  bir mektupla bir dizi soru yöneltmişti.

Mektupta, Fransa ve ABD merkezli Demokratik Kongo Cumhuriyeti avukatları Apple’ın iPhone’larının, Mac bilgisayarlarının ve diğer aksesuarlarının “Kongo halkının kanıyla lekelendiğini” söylüyor.

AB, Ruanda’nın Kongo’daki suçlarını örtbas ediyor iddiası

İddialara göre Doğu Kongo’daki “kanlı minerallerin” Ruanda üzerinden temin edilmesine karşı yıllardır yürütülen kampanyalar, hammaddeleri tedarik eden Batılı devletlerin Kigali ile yakın işbirliği içinde olmaları ve böylece kaçakçılığı ve Ruanda destekli milislerin Doğu Kongo’daki saldırılarını etkili bir şekilde örtbas etmeleri nedeniyle düzenli olarak başarısızlığa uğradı.

Hatta geçen yıl şubat ayında AB, Ruanda hükümetiyle doğal kaynakların çıkarılması ve işlenmesinde yakın işbirliğini öngören bir mutabakat zaptı imzaladı.

Burada odak noktası, enerji dönüşümü teknolojileri için vazgeçilmez olan ve kritik hammaddeler olarak adlandırılan maddelerdi. Avrupa Komisyonu, Ruanda’nın diğer şeylerin yanı sıra özellikle koltandan elde edilen büyük miktarlarda tantal ihraç ettiğini açıkça vurguluyor.

İnsan hakları örgütleri, Mutabakat Zaptı temelinde “kanlı minerallerin” AB’ye girme riskinin yüksek olduğu konusunda uyarıda bulunuyor. Brüksel, durumun böyle olmamasını sağlamak için kontrol mekanizmalarını devreye soktuğunu belirtiyor fakat uzmanlar, Kongo’nun doğusundan Ruanda’ya yapılan günlük kaçakçılıkta bu mekanizmaların uzun zamandır her türlü hileyle atlatıldığına, yani esasen etkisiz olduklarına dikkat çekiyor.

M23’e Ruanda desteği BM raporunda

2022’de Birleşmiş Milletler uzmanları, M23 örgütünün sadece alışılmadık derecede modern silahlara sahip olmakla kalmayıp, aynı zamanda Ruanda silahlı kuvvetlerinden doğrudan Kongo Demokratik Cumhuriyeti topraklarındaki birlikler tarafından desteklendiğine dair kanıtlara sahip olduklarını belirtti.

Onların yardımıyla M23, yeni hammadde yatakları da dahil olmak üzere büyüyen alanların kontrolünü ele geçirdi. Operasyonlar, Kongo Demokratik Cumhuriyeti ile Ruanda arasında Temmuz 2024’te resmi bir ateşkes imzalanmasından sonra bile devam etti.

Bu yılın başında BM uzmanları, resmi Ruanda silahlı kuvvetlerinden 3.000 ila 4.000 askerin artık Kuzey Kivu’da konuşlandığını ve M23 milislerinin buradaki saldırılarına katıldığını varsayıyordu.

Ocak ayının sonunda, Kuzey Kivu’nun eyalet başkenti Goma’yı birlikte ele geçirmeyi başardılar. Kısa bir ateşkesin ardından milisler salı günü saldırılarına devam etti ve o günden bu yana sayısız insan hayatını kaybetti.

Geçtiğimiz hafta M23 işgalinin ardından Goma’da 2.000’den fazla kişinin yakılarak öldürüldüğü iddia edildi.

BM’ye göre, Kivu vilayetlerinde çoğu sefil koşullarda yaşamak zorunda kalan mültecilerin sayısı beş milyona yaklaşıyor.

Kongo’dan AB’ye “yeşil koridor” teklifi

Ruanda’nın saldırısı ve Kivu eyaletlerinin büyük bölümünü işgali, Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nin AB’ye Kongo’nun doğusundaki hammadde rezervleriyle ilgili işbirliği teklifinde bulunduğu bir dönemde gerçekleşiyor.

Kongo-Kinşasa Araştırma Merkezi’nden Kambale Musavuli de buna dikkat çekiyor. Bu yıl Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumunda Kongo Demokratik Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Félix Tshisekedi, Kongo Nehri boyunca uzanan büyük bir arazi şeridinde yenilenebilir enerji üretiminden tarımın teşvik edilmesine ve ulaşım altyapısının oluşturulmasına kadar çok sayıda kalkınma tedbiri öngören yeni Yeşil Koridor girişimini tanıttı.

Kambale Musavuli’nin bildirdiğine göre, Yeşil Koridor’un uzun vadede Kongo’nun doğusundaki Kivu eyaletlerini başkent Kinşasa’ya bağlaması ve böylece Kivu eyaletlerinden Ruanda ve Uganda üzerinden Kenya’ya uzanan geleneksel ulaşım ve kaçakçılık rotasına rakip olması amaçlanıyor.

AB Komisyonu kısa bir süre önce Yeşil Koridor’un oluşturulmasını ve buna bağlı olarak ulaşım altyapısının inşasını desteklemek istediğini teyit etti.

Nihayetinde, her yıl bir milyon tona kadar tarımsal ürün Yeşil Koridor üzerinden Kivu vilayetlerinden Kinşasa’ya taşınabilir ve bu durum ham maddeler için de geçerli.

Kongo’da batılı ülkelere tepkiler büyüyor

Kivu eyaletlerindeki savaşa, bölgenin büyük bölümünün M23 milisleri ve Ruanda birlikleri tarafından işgal edilmesine ve Batılı devletlerin bu eylemleri onaylamasına karşı protestolar yükseliyor.

Ocak ayı sonunda başkent Kinşasa’daki öfkeli göstericiler diğerlerinin yanı sıra Ruanda, ABD, Fransa ve Belçika büyükelçiliklerine saldırdı. O zamandan bu yana Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nin diğer şehirlerinde de protestolar düzenlendi.

Aktivistler bu cumartesi günü Berlin’de bir gösteri düzenlenmesi çağrısında bulunuyor. Protesto aynı zamanda Almanya’nın Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nin doğusundaki Ruanda savaşını fiilen onaylamasını da hedefliyor.

Diplomasi

Eski BM diplomatı von der Schulenburg: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü

Yayınlanma

Editörün notu: Avrupa Parlamentosu Üyesi ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreter Yardımcısı Michael von der Schulenburg, 25-26 Eylül tarihlerinde İstanbul’da düzenlenen East-West Forum kapsamında yaptığı konuşmada Avrupa Birliği’nin mevcut gidişatına dair değerlendirmelerde bulundu. Schulenburg, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından barışı tesis etmek amacıyla kurulan Birliğin artık bu misyonunu terk ederek tamamen savaş odaklı bir retoriğe teslim olduğunu belirtti. Avrupa’nın kıt kaynaklar, yüksek enerji maliyetleri, sanayisizleşme ve demografik kriz gibi yapısal sorunlarla boğuşurken etrafındaki aktif çatışma çemberiyle baş başa kaldığına dikkat çekti. Brüksel’in diplomasi ve arabuluculuk kabiliyetini yitirdiğini belirten kıdemli diplomat, 27 üye ülkenin Rusya ile müzakere masasına oturabilecek esneklikten ve ortak iradeden yoksun olduğunu dile getirdi.


Belirttiğiniz gibi, ben bir akademisyen değilim; savaşların ve barışın gerçek dünyasından geliyorum. Ömrümün neredeyse tamamını Avrupa’nın dışında geçirdim fakat son iki yılımı Avrupa Birliği’nde tamamladım ve karşılaştığım manzara beni derinden sarsıyor.

Bildiğiniz üzere Avrupa Birliği, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bir barış projesi olarak kuruldu. İkinci Dünya Savaşı’nın tekrarlanmaması, kıta ülkelerinin bir araya gelmesi ve dış dünyaya savaşlara mecbur kalınmayan barışçıl bir bütünleşme modeli sunulması amaçlanıyordu.

Gelgelelim bu durum bütünüyle değişti. Bugün gerek Parlamentoda gerekse resmi söylemlerde işittiğim kadarıyla, Avrupa Birliği’ndeki tartışmaların merkezine artık doğrudan savaş yerleşmiş durumda.

Bugün Avrupa Birliği’ni, gerçekleri bütünüyle inkâr eden, gerçekliği tamamen yadsıyan ve bu sebeple herhangi bir politika üretemez hale gelen bir teşekkül olarak tanımlıyorum.

Seminerimizin başlığı olan yeni dünya düzenine bir katkı sunulup sunulamayacağı meselesine gelirsek; bu katkının Avrupa Birliği’nden gelmeyeceği kesin.

Mesleki deneyimime daha yakın bir kıyaslama yapayım: Avrupa Birliği’ni Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Rusya ile karşılaştırdığınızda, Birliğin dünyadaki faal savaşların büyük kısmıyla kuşatıldığını görürsünüz. Bahsettiğim diğer ülkelerin hiçbirinin etrafında bu denli yoğun çatışma yok.

Dahası, ABD’nin İran ve benzeri savaşları başlatıp ardından Atlas Okyanusu’nun gerisine çekilmesi gibi bir sorunla karşı karşıyayız; oysa bu savaşların neticeleri doğrudan Avrupa Birliği’nin kapı eşiğinde kalıyor.

İran’ı düşünüyorum; İsrail’in Suriye’den Lübnan’a, Batı Şeria’dan Gazze’ye kadar yürüttüğü pek çok savaşı düşünüyorum.

Yemen ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmayı, hemen ardından Afrika’daki Mali ve benzeri bölgeleri, elbette Sudan’ı aklıma getiriyorum. Şüphesiz bizim açımızdan en ağırı Ukrayna savaşı; zira doğrudan kendi kıtamızda cereyan ediyor.

Avrupa Birliği’ni diğer üç küresel güçle mukayese ettiğinizde, muhtemelen en kıt doğal kaynaklara sahip coğrafya olduğumuzu da fark edersiniz. Devasa bir demografik sorunumuz var; üstünü örtmeyi tercih ettiğimiz ama muazzam tesirler yaratacak bir nüfus dönüşümü yaşıyoruz. En pahalı enerjiyi biz tüketiyoruz. Karşılaştırmalı üstünlüğümüzü kaybettik; sanayisizleşmeyle yüz yüzeyiz. Ve elbette, dünyada Avrupa’yı ayrıcalıklı kılan yegâne unsuru, sosyal güvenlik ve refah sistemimizi de yitiriyoruz.

Böylesi bir tabloda, yalnızca kurumsal yapısıyla değil, ortak dış ve güvenlik politikası inşa ettiklerini öne süren üye devletleriyle birlikte Avrupa Birliği’nin son derece dirayetli durmasını, etrafında olup bitenlere etkin tepki vermesini beklersiniz.

Ha, bu arada Amerika Birleşik Devletleri’ni unuttum; Grönland’ı adeta kıskacına alıyorlar, zira imzaladıkları son anlaşmanın Grönland’ın tam denetimini ele geçirme yolunda ilk adım kanaatindeyim. Oysa orası bir Avrupa toprağı. Peki Avrupa Birliği ne yapıyor? Ortada ne bir dış politika var ne de güvenlik politikası; en azından benim görebildiğim kadarıyla yok. Bolca siyasi demeç veriyorlar.

Bu açıklamalar ekseriyetle Avrupa’nın yeniden silahlanması, nihayet askeri bir güce dönüşmemiz gerektiği iddialarıyla ve ahlaki nutuklarla dolu. Bilirsiniz, Birleşmiş Milletler’de hep şöyle deriz: Savaştan ve ahlaktan bahseden savaşı arzular; menfaatlerden söz eden ise çözüm arar.

Avrupa Birliği’nde menfaati diline dolayan kimseyi göremiyorum; durum son derece kaygı verici. Kendini ahlaken daima üstün gören birinin ikiyüzlülüğe sürüklenmesi an meselesidir. Açıkçası tüm bu hezeyanları dinlemek bazen ıstırap veriyor. Avrupa Birliği’nin geleceğini doğrudan tehdit eden bu çatışma çemberine karşı hiçbir siyasetimiz yok.

Kimseyle konuşamıyorsunuz. Müzakere masalarının hiçbirinde yer almıyoruz. Ne bir teklif sunuyoruz ne de arabuluculuk yapalım diyerek sürece müdahil olmaya çalışıyoruz; artık böyle bir irade kalmadı.

Üstelik üye devletlerin harcamalarını bir kenara bırakırsak, sırf Avrupa Birliği’nin diplomatik servisinin yıllık maliyeti 1 milyar dolar. 1 milyar dolar! Ne yaptıklarını anlamış değilim. Sahada kendileriyle bizzat karşılaştım; Avrupalı diplomatların tam olarak ne işle meşgul olduğuna dair en ufak bir fikrim yok.

Her neyse, şüphesiz en can alıcı mesele Ukrayna; ne de olsa kendi kıtamızda. İçinde bulunduğumuz kadar güvensiz bir ortamda, akla ilk gelmesi gereken şey Avrupa kıtasında barışı tesis etmektir. Ancak o zaman diğer sorunlarla ilgilenebiliriz.

Avrupa kıtasında barışın sağlanması, Rusya ile konuşmamızı, müzakere etmemizi ve bu çatışmaya bir şekilde çözüm bulmamızı gerektiriyor. Fakat bunu yapamıyoruz.

Kendi içimize öylesine kapandık ki, Rusya karşısında ortak bir müzakere tavrı belirlemekten aciziz; zira 27 üye ülke politika değişikliğinde uzlaşamıyor. Müzakereyi yürütecek temsilcinin atacağı adımlarda mutabık kalamıyorlar ve barış görüşmelerinin tabiatında bulunan esnekliği o kişiye tanımaya asla yanaşmıyorlar.

‘E3’ ülkelerinin (Almanya, Fransa, İngiltere) inisiyatif alacağını düşünseniz dahi, bu üçlünün çıkarları birbirinden o kadar kopuk ki, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor. İngilizler doğuyla barış anlamına gelebilecek her şeyden nefret eder; zira gözlerini Atlantik’e dikmiş durumdalar ve sanırım 1850’lerden bu yana bunu büyük bir tehdit olarak görüyorlar. Böylesi bir barıştan en karlı çıkacak aktör Almanya olmasına karşın son derece akıl dışı davranıyor. Fransızlar da muhtemelen hoş karşılamayacaktır.

Neticede elimizde hiçbir şey yok. Sözlerimi bağlarken şunu vurgulamak isterim: Avrupa Birliği, önümüzdeki uzun dönem boyunca dünyada istikrarsızlık unsuru olmaya devam edecek.

Zaman ilerledikçe bu istikrarsızlığın kendi sınırlarının içine de sirayet edeceğini düşünüyorum. Bunu dile getirmek son derece acı: Avrupa Birliği’nin barış projesi çöktü. Barışın yitirilmesiyle birlikte geleceğimiz ve gelecek nesiller ağır bedeller ödeyecek. Çok teşekkür ederim.

East-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB ve Kanada, kapsamlı yeni bir ortaklık anlaşmasını duyuracak

Yayınlanma

AB ve Kanada, dijital ticaret engellerinin kaldırılmasından Ukrayna’ya ortak destek verilmesine ve orman yangınlarıyla mücadelede yatırım yapılmasına kadar uzanan kapsamlı yeni bir ortaklığı duyuracak.

29 Ekim’de başlayacak olan zirveye hazırlık amacıyla AB büyükelçilerine dağıtılan ve POLITICO tarafından elde edilen, iki tarafça yayınlanacak ortak bildiri taslağında, “Dünya, benzeri görülmemiş jeopolitik zorlukların yanı sıra ticaret, enerji, teknoloji, iklim ve kaynaklar alanındaki zorluklarla birlikte hızla değişiyor,” ifadesi yer alıyor.

AB ve Kanada, ABD Başkanı Donald Trump’ın ticaret savaşının yarattığı etkilerle boğuşurken stratejik bağlarını güçlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu ay Kanada’yı AB’ye ortak üye olarak davet etmeyi önerdi.

Bu öneri, Trump’ın derhal gümrük vergisi uygulama tehdidinde bulunmasına yol açtı.

Taslak belgede, “Kanada ve AB, benzersiz ticaret erişimimiz, ortak değerlerimiz ve birbirini tamamlayan iktisadi güçlerimiz sayesinde daha derin ve daha entegre bir ilişki kurabilir,” deniyor.

Taraflar, Montreal’de düzenlenecek zirvede, kritik maden projelerine yönelik yatırımları hızlandırmak, tedarik zincirlerini güçlendirmek ve “piyasa dalgalanmalarını ve jeopolitik etkileri” hafifletmek amacıyla kritik kaynakları stoklamak da dahil olmak üzere tedarik güvenliğini artırmak istediklerini açıklamayı planlıyor:

“Stratejilerimizi ve standartlarımızı uyumlu hale getirecek, endüstrilerimizi birbirine bağlayacak ve hedeflerimizi halklarımız için en yüksek getiriyi sağlayacak sektörlere odaklayacağız. Buna, sıvılaştırılmış doğal gazdan hidroelektrik, güneş, rüzgâr ve nükleer enerjiye kadar, dünyanın büyük bir kısmının ihtiyaç duyduğu düşük karbonlu, güvenilir enerjinin geliştirilmesi de dahil.”

Ottawa ve Brüksel ayrıca, 2030 yılında Kanada ve Avrupa’da orman yangınlarıyla mücadele için kullanıma hazır olacak 50 adet De Havilland su bombardıman uçağının ortak satın alımını da duyuracak.

Von der Leyen, 15 Eylül’deki Birliğin Durumu konuşmasında, “Gönüllü olarak güçlerimizi birleştiriyoruz… Bir teknoloji ittifakı kuracağız. Savunma sanayi üslerimizi entegre edeceğiz. Kuzey Kutbu’nu amiral gemisi niteliğinde bir ortak proje haline getireceğiz. Enerji, kritik mineraller ve piller üzerinde çalışacağız. Yapay zeka, kuantum, siber ve iktisadi güvenlik alanlarında da işbirliği yapacağız,” demişti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Avrupalı şirketlerden AB-ASEAN ticaret paktı çağrısı

Yayınlanma

Avrupalı şirketler, Avrupa Birliği’nin geçen hafta Filipinler ile yaptığı anlaşmada sağlanan ilerlemenin ardından ASEAN ile bölgeden bölgeye kapsamlı bir ticaret paktı yapılması çağrısında bulunuyor. Brüksel ise ticari ve siyasi ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışıyor.

Avrupa Birliği’nin ayrıca Tayland ile yürüttüğü ticaret anlaşması müzakerelerini bu yılın sonuna kadar sonuçlandırması bekleniyor. Görüşmelerin 10. turu salı gününe kadar sürüyor. AB’nin bölgede halihazırda Singapur, Endonezya ve Vietnam ile ticaret anlaşmaları bulunuyor; Malezya ile de müzakereler devam ediyor.

Ancak şirketler, dünyanın en büyük iki ekonomisi olan Çin ve ABD ile rekabet ortamında AB’nin daha ileri giderek ASEAN’ın tamamıyla blok düzeyinde bir anlaşma yapmasını istiyor.

AB-ASEAN İş Konseyi İcra Direktörü Chris Humphrey, “Güneydoğu Asya, Avrupalı şirketleri güvenilir yatırımcılar olarak görüyor ancak bu şirketler Amerikan ve Çin hükümetlerinin tüm siyasi ve mali ağırlığıyla rekabet ediyor,” dedi.

Humphrey, Nikkei Asia’ya yaptığı açıklamada ikili anlaşmaların nihai hedef olmaması gerektiğini belirterek, Avrupalı şirketlerin özellikle enerji, sağlık, dijital hizmetler ve finansal hizmetler alanlarında uzun süredir bölgeden bölgeye bir ticaret anlaşması çağrısı yaptığını söyledi.

İş konseyinin eylül başında 150 Avrupalı iş dünyası yöneticisiyle gerçekleştirdiği ankette katılımcıların yalnızca yüzde 18’i AB’nin ASEAN ile yeterince angaje olduğunu düşündüğünü söyledi. Humphrey, Ticaret Komiseri Maros Sefcovic ile AB’nin en üst düzey diplomatı Kaja Kallas’ın ziyaretleri dışında üst düzey temasların hâlâ sınırlı kaldığını belirtti.

Sözde insan hakları ile çevre ve gıda güvenliği standartlarına ilişkin kaygılar, iki blok arasındaki müzakereleri uzun süredir zorlaştırıyor. Örneğin AB’nin Endonezya ile yürüttüğü görüşmelerde ormansızlaşma meselesi yıllarca önemli bir anlaşmazlık konusu oldu. Taraflar ancak geçen yıl kapsamlı bir ekonomik ortaklık anlaşması imzalayabildi.

Benzer şekilde AB ile Bangkok arasındaki ticaret müzakereleri, başladıktan bir yıl sonra, 2014’te Tayland ordusunun darbeyle iktidarı ele geçirmesi üzerine askıya alındı. Görüşmeler 2023’te resmen yeniden başlatıldı. Analistler yakın zamanda bir anlaşmaya varılmasının önünde büyük bir engel görmediklerini söylese de Tayland’ın ton balığı ve deniz ürünleri balıkçılığındaki çalışma standartları Avrupa sektöründe kaygı yaratıyor.

Bölgeden bölgeye düzeydeki müzakereler ise ilk kez 2007’de başlatılmış, Myanmar’daki askeri darbe nedeniyle 2009’da karşılıklı mutabakatla durdurulmuştu.

Brüksel Özgür Üniversitesi ve KU Leuven’de öğretim görevlisi Camille Nessel, “ASEAN, mevcut jeopolitik tartışmaların ima ettiğinden çok daha uzun süredir bir öncelik,” dedi.

Singapur’daki ISEAS-Yusof Ishak Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Joanne Lin de tarafların beklentilerindeki uyumsuzluğun ilişkileri sınırladığını belirtti. Lin’e göre AB, ticaret yoluyla iş gücü, çevre, sürdürülebilirlik, insan hakları ve düzenlemeler alanlarında reformları teşvik etmeyi umuyor.

Lin, “Ancak ASEAN, AB’nin daha pratik bir ortak olmasını ister,” dedi. İşbirliği alanları arasında yeşil dönüşüm, enerji bağlantıları, dijital ticaret, dirençli tedarik zincirleri ve sürdürülebilir altyapıyı örnek gösterdi.

Ancak koşullar değişti. Son birkaç yılda jeopolitik rekabet ve gerilimler belirgin biçimde arttı. Büyük Avrupa ekonomilerinin büyümekte zorlandığı bir dönemde AB, Çin ve ABD arasında sıkışmış hissediyor. Analistlere göre bu ortamda Sefcovic daha pragmatik bir yaklaşım benimseyebilir ve coğrafi olarak daha uzak olsalar bile müttefiklerle işbirliği arayışına girebilir.

ASEAN ülkeleri açısından ise komşular arasındaki rekabet, tarafları uzlaşmaya yönelterek ticaret anlaşmalarının sonuçlandırılmasını hızlandırmış olabilir.

Nessel, “Vietnam AB ile bir anlaşma yaptıktan sonra bu durum Endonezya ve Filipinler açısından önem kazandı,” dedi. “Bu ülkeler birçok aynı sektörde rekabet ediyor ve tercihli erişim, rekabet dengesini değiştiriyor” diye ekledi.

AB-Filipinler anlaşması, tarım-gıda ürünleri, makineler ve beyaz eşya dahil olmak üzere ticarete konu malların yüzde 94’ündeki tarifeleri kaldıracak. Ayrıca Filipinler’in kamu ihaleleri pazarı ilk kez yabancı şirketlere açılacak.

Sefcovic, “Anlaşma her büyüklükteki işletme için gerçek fırsatlar sunuyor. Aynı zamanda dayanıklılığın stratejik bir öncelik haline geldiği bir dönemde daha güçlü ve çeşitlendirilmiş bir tedarik zinciri sağlıyor” dedi.

Resmi verilere göre AB, geçen yıl Filipinler’in dördüncü büyük ticaret ortağıydı ve ülkenin toplam mal ticaretinin yüzde 8,3’ünü oluşturdu. İki taraf arasındaki mal ticaretinin hacmi 17,6 milyar avro, yani yaklaşık 19,9 milyar dolar seviyesindeydi.

Bu tekil ticaret anlaşmaları, iki bloğu sonunda daha kapsamlı bir anlaşmaya doğru taşıyabilir.

Bir AB sözcüsü, “ASEAN’ın tek tek üyeleriyle oluşturulan bu ikili serbest ticaret anlaşmaları ağı, ortak uzun vadeli hedefimiz olmaya devam eden nihai bölgeden bölgeye serbest ticaret anlaşmasına giden yolda yapı taşları işlevi görebilir,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English