Görüş
Rusya-Venezuela yakınlaşması ve tökezleyen hegemonun tantrumları
Görünürde sınırlı görünen bazı adımlar, uluslararası sistemin derin akıntıları hakkında bize güçlü işaretler sunar. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Ekim 2025’de Caracas’ta imzaladığı Stratejik Ortaklık Anlaşması ve kısa süre sonra bir Rus Il-76 nakliye uçağının Venezuela’ya inişi, yüzeyde ne büyük bir operasyondu ne de Soğuk Savaş’ın eski krizlerini hatırlatan bir tırmanmaydı. Kendisi savaş halindeki Rusya, bir başka yarımküredeki bir ülkeye ne kadar güçlü ve sürdürülebilir bir destek sunabilir ki? Fakat bu küçük jestler, Latin Amerika’daki güç mimarisinin temel bir gerçeğini yeniden görünür kıldı. Artık Latin Amerika tartışmasız bir ABD alanı değil.
Washington uzun yıllardır bölgeyi bir refleksle kendi hinterlandı saydı. Monroe Doktrini, zamanla bir politika olmaktan çıkıp zihinsel bir alışkanlığa dönüştü. Bu alışkanlık, tek kutup olmanın sağladığı rahatlıkla birleşince, ABD karar vericilerinin Latin Amerika’ya yönelik stratejik dikkati aşındı. Küreselleşmenin coğrafyanın yerini aldığına, demokrasinin, piyasanın ve Amerikan kültürel etkisinin bölgeyi kalıcı biçimde Washington’a bağlayacağına dair iyimser bir inanç yerleşti. Fakat uluslararası sistem, ideolojik tahayyülleri değil güç ilişkilerini takip eder. Rusya’nın Venezuela’ya açılımı bu nedenle sürpriz değil; boşluğu gören bir aktörün, boşluğu doldurmasıdır.
Zorunluluğun İttifakı
Venezuela yıllardır yaptırımların, finansal izolasyonun ve diplomatik baskının hedefi oldu. Ülkenin ekonomik çöküşü, petrol altyapısının erozyonu ve batı finans sisteminden dışlanması, Caracas’ı alternatif partnerler aramaya zorladı. Moskova, hem kendi batı dışı yönelimini genişletmek hem de Washington’un çevrelediği ülkelerle ortak çıkarlar üzerinden yeni ağlar kurmak için bu fırsatı gördü. Bu yakınlaşmanın ideolojik bir boyutu yok. Ne Rusya Bolivarcı sosyalizmle ilgileniyor, ne Venezuela Rusya’nın küresel vizyonunun doğal bir parçası.
İlişkiyi bir araya getiren şey, realist bir ortak hesap yani batı sisteminin dışında kalmış iki aktörün, birbirinin getirebileceği stratejik imkânlara tutunması.
Enerji, savunma, lojistik ve diplomatik koruma alanlarında derinleşen iş birliği, 2025 anlaşmasıyla yalnızca resmileşti. Rus uçaklarının Caracas’a inişi ise askeri kapasiteden çok ABD’ye verilen, artık kendi arka bahçesinde bile yalnız karar verici olmadığının mesajıydı.
ABD’nin Erozyona Uğrayan Güç Sütunları
Soğuk Savaş sonrası Amerikan üstünlüğü üç yapısal dayanağa yaslanıyordu: doların küresel hegemonyası, teknolojik üstünlükle harmanlanmış devasa askeri kapasite ve güç projeksiyonu kabiliyeti ve demokrasi söyleminin verdiği ahlaki meşruiyet. Bu sütunların her biri bugün geriliyor, ani bir çöküş değil ama yavaş ve birikimli bir aşınmayla karşı karşıyayız.
Doların uluslararası işlemlerdeki üstünlüğü sürüyor, ancak artık rakipsiz değil. BRICS ülkelerinin alternatif ödeme mekanizmaları, Venezuela gibi yaptırım hedeflerinin Rusya ve Çin üzerinden yürüttüğü ticaret, finansal bağımlılığın bir güvenlik riski haline geldiğini gösteriyor. ABD’nin her yaptırımı, onun dışında bir ekonomi alanı yaratmayı teşvik ediyor.
Washington hâlâ rakipsiz bir güç projeksiyonu kapasitesine sahip. Ancak bu kapasite, Ortadoğu’daki uzun savaşlar, Avrupa’daki yükümlülükler ve içerideki politik bölünmeler nedeniyle etkisini yitirdi. Rusya’nın Latin Amerika’daki tek bir görünürlüğü bile sembolik ağırlık taşıyorsa, bu caydırıcılığın psikolojik temelinin aşındığını gösteriyor.
Demokrasi söylemi, giderek daha fazla stratejik bir araç gibi algılanıyor. Yurt dışındaki demokratik prensipler ve değerler doğrultusunda şekillenmeyen müdahaleler, içerideki kutuplaşma ve liberal düzenin tutarsız uygulanışı, Washington’un ideolojik çekim gücünü zayıflattı.
Bu üç sütun eş zamanlı olarak erirken, ABD’nin Latin Amerika’daki etkisinin sarsılması da kaçınılmaz hale geliyor.
Boşluklar, Dışlananlar ve Yeni Koalisyonlar
Uluslararası ilişkilerde boşluklar uzun süre boş kalmaz. Venezuela, Rusya’nın açılımı için coğrafi bir kapı; Rusya ise Venezuela’nın küresel sistemden dışlanmışlığını dengeleyen bir kalkan. Bu ilişki, daha geniş bir eğilimin parçası yani ABD’nin tek kutuplu dönemde edindiği küstah hegemon alışkanlıkları ile küresel düzeni sert araçlarla korumaya çalışırken, istemeden karşı-koalisyonları güçlendirmesi. Bir başka deyişle, ABD’nin ceza politikaları, rakiplerinin işbirliğini mümkün kılıyor ve müttefiklerini de yeni arayışlara itiyor.
Rusya-Venezuela yakınlaşması bu dinamiğin yalnızca bir örneği. Çin’in genişleyen ekonomik ağları, BRICS’in kurumsallaşması, alternatif ticaret koridorlarının yükselişi… Tüm bu gelişmeler, tek kutuplu düzenin istisna olduğunu, çok kutupluluğun ise tarihin doğal durumuna geri dönüş anlamına geldiğini gösteriyor.
Küçük İşaretler, Büyük Sonuçlar
Caracas’a inen bir nakliye uçağı kendi başına büyük bir stratejik dönüşüm yaratmaz. Ancak tarihte bazı semboller, sistemin kırılgan noktalarını görünür kılar. ABD’nin sert tepkisi, Latin Amerika’da Rusya’nın varlığından ziyade, kendi hegemonik özgüvenindeki erozyonu yansıtıyor.
Eğer Washington, Batı Yarımküresi’nde bile meydan okumaları yönetmekte zorlanıyorsa, bu yalnızca küresel üstünlüğünün değil, hegemonya fikrinin sorgulanmaya başladığını gösterir.
ABD, gerçekçi bir değerlendirmeye ve realist bir zeminde ittifak sistemleri kurmaya dönmedikçe bu erozyon durmayacak. Rusya–Venezuela yakınlaşması bir dönüm noktası değil; daha derin bir dönüşümün semptomu. Sonuçta ABD, bölgemiz ve ötesinde bile “İbrahim Anlaşmaları” adında kendine biat tasmasını takmak için çalmadık kapı, bükmedik kol bırakmıyor. Dünya yeniden çok merkezli bir düzene doğru ilerlerken bunu tek kutup olduğu günlerdeki gibi hoyratça yapmaya çalışıyor. Denge ile rekabetin doğal karışımından doğacak yeni dünya düzeninde bunun ne kadar verimli olacağı epey şüpheli.
