Dünya Basını
“Sağcı enternasyonal” mi yoksa egemenlik mi? AfD ve Donald Trump
Donald Trump’ın yeniden başkanlık koltuğuna oturması, Almanya’da hem endişeyle hem de bazı çevrelerde umutla karşılanıyor. Almanya için Alternatif (AfD) Partisi, Trump yönetimine büyük bir beklentiyle yaklaşırken, bu durum parti içindeki çelişkileri ve Almanya’nın siyasi-ideolojik çifte standartlarını gözler önüne seriyor. AfD’nin Trump’a olan desteği, Musk ve AfD lideri Alice Weidel arasındaki bir mülakatla gündeme geldi. Ancak bu mülakatın yüzeyselliği yerine, medyada “egemenlik” söylemi üzerinden yaratılan kriz öne çıktı. Almanya’nın kendi dış politikasında başka ülkelere müdahale eden bir tutum sergilemesi, bu söylemi çelişkili hale getiriyor. Siyaset bilimci ve eski Sol Parti milletvekili Alexander Neu’a göre ABD-Almanya ilişkilerindeki vasallık düzeni de Trump dönemiyle daha belirgin bir hal alabilir.
“Sağcı enternasyonal” mi yoksa egemenlik mi? AfD ve Donald Trump
Alexander Neu, NachDenkSeiten
ABD’nin 47. Başkanı olarak göreve başlayan Donald Trump’ın yönetimi, uluslararası arenada hem beklentilere hem de endişelere yol açtı. Almanya’daki siyasi elitler ve ana akım medyanın genel havasına bakıldığında, bu endişelerin açık ara ağır bastığı görülüyor. Ancak bu kaygıların aksine, Trump’ın yeniden başkanlık koltuğuna oturmasını neredeyse dört gözle bekleyen bir parti var: Almanya için Alternatif (AfD). Bu durum, AfD’nin programındaki çelişkileri su yüzüne çıkarırken, siyasi ve medyatik ana akımın bariz çifte standartlarını da gözler önüne seriyor.
Trump’ın resmi görev törenine, AfD’den tam bir delegasyon heyeti Washington’a gitti. Dahası, törenden iki hafta önce, 9 Ocak 2025’te, ABD’li milyarder ve Trump’ın yakın çevresinden Elon Musk ile AfD Parti ve Meclis Grubu Başkanı Alice Weidel arasında, “mülakat” olarak adlandırılan bir görüşme gerçekleşti. Musk, bu “mülakatı” kendi platformu X üzerinden yayınladı.
Ana akım medya ve siyasi partiler ise tam anlamıyla telaşa kapıldı. Sadece sevmedikleri Trump’ın yeniden ABD Başkanı olması ve transatlantik ilişkilerin varoluşsal bir krize sürüklenme ihtimali değildi sorun. Aynı zamanda, Trump ve ekibinin, en az kendileri kadar sevilmeyen AfD ile ayrıcalıklı bir ilişki kurma olasılığıydı. Adeta bir transatlantik felaket senaryosu kapıdaydı.
Sinirlerin yıprandığının bir göstergesi olarak Musk-Weidel mülakatının skandallaştırılması
Musk-Weidel mülakatının siyasi ve medyatik skandala dönüştürülmesi bile, Almanya-ABD ilişkilerinde yaşanabilecek büyük değişimlere dair ne denli kaygı duyulduğunu ve sinirlerin ne kadar gerildiğini gözler önüne seriyor.
Ancak asıl skandal, sohbetin kendisi veya içeriği değil. Zira içerik son derece yüzeyseldi ve bir mülakattan çok bir kafe sohbetini veya ilk buluşma heyecanını andırıyordu; tabii Alice Weidel’in “Hitler bir komünistti” gibi tarihsel gerçeklerle taban tabana zıt ve son derece saçma iddiası hariç.
Asıl skandal, bu sohbet üzerinden Batı’nın neden dünyanın geri kalanı tarafından giderek daha eleştirel ve reddedici bir tavırla karşılandığını örnekleyen iki çifte standardın bir kez daha teşhir edilmesinde yatıyor:
İlk çifte standart, özne olarak Almanya: Alman dış politikası, başka ülkelerin iç işlerine karışmama konusunda hiç de “örnek öğrenci” değil. Son 30 yıldır, “ahlaki üstünlük” kisvesi altında sürdürülen askeri olmayan müdahaleler ve çıkar odaklı politikalar, BM Şartı’nda temel hak olan egemenlik kavramını aşındırdı. Buna, üçüncü ülkelerin seçimlerine müdahale edip kendi istedikleri hükümetlerin iktidara gelmesini sağlama çabaları da dahil. İşte size çarpıcı bir ikiyüzlülük örneği: Geçen yıl nisan ayında, görevdeki Almanya Şansölyesi Olaf Scholz, iki Avrupalı liderle birlikte Le Monde gazetesinde yayımlanan makalede, Fransız seçmenlere açıkça Emmanuel Macron’a oy verme çağrısı yaptı. Bu çağrı, AB’nin kaderi ve Rusya’nın savaşıyla ilişkilendirilerek ideolojik bir çerçeveye oturtuldu: “Demokrasi, egemenlik (!), özgürlük ve hukuk devleti” ile diktatörlük, otokrasi ve savaş karşı karşıyaydı. Evet, metinde gerçekten de “egemenlik” kelimesi geçiyordu; ki bu, üç liderin ironiden ne kadar uzak olduğunu gösteriyor. Zira Fransız seçmenlere yapılan bu çağrı, egemenliğin açık bir ihlaliydi. Sosyal demokrat yazarların bu çelişkinin farkında olup olmadığı belirsiz, ancak gerçek şu: “Camdan evi olan, başkasına taş atmamalı” – hele ki kendini ahlakın timsali sanıyorsa!
İkinci çifte standart, nesne olarak Almanya: Almanya-ABD ilişkisi. Bu ilişkinin eşit şartlarda olmadığını, en katı transatlantikçiler bile inkâr edemez. Fakat ABD, bu ilişkiyi açıkça bir “vasal ilişkisi” olarak tanımlamaktan çekinmiyor. Örneğin, ABD’li jeostratejist Zbigniew Brzezinski’nin Tek Dünya Gücü – Amerika’nın Hegemonya Stratejisi adlı kitabında şu ifadeler yer alıyor: “Avrasya kıtası, Amerikan vasalları ve haraç ödeyen devletlerle dolu; bazıları Washington’a daha sıkı bağlanmak için can atıyor” (4. Baskı, 2001, s. 41).
[Bu alıntıyı bilinçli olarak buraya ekledim; bana “komplo teorisyeni” yakıştırması yapmak isteyeceklere, kaynağın ABD’den olduğunu göstermek için. Genel olarak, ABD kaynaklarını önyargısız okumak oldukça aydınlatıcı. Örneğin, Congressional Research Service (ABD Kongresi’nin Araştırma Dairesi, Alman Federal Meclis’in Bilimsel Araştırma Dairesi’ne benzer) tam bir bilgi hazinesi.]
Bir vasal ilişkisi, bağımlılık ve itaat dinamiklerini içeren geniş bir yelpazeye sahip olabilir. Temelde, vasal devlet politikalarını tamamen özgürce belirleyemez; bunları üstün gücün çıkarlarına göre şekillendirmek veya ona tabi olmak zorundadır. Örneğin, ABD’nin AB’yi kendi iktisadi çıkarlarına zarar verecek şekilde Rusya’ya yaptırım uygulamaya zorlaması gibi. Ana akım “komplo teorisyenleri” için, dönemin ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden’ın 2014’teki şu açıklamasını hatırlatalım:
“Putin’e sürekli basit bir seçenek sunduk: Ukrayna’nın egemenliğini tanıyacak ya da artan sonuçlarla karşılaşacaktı. Böylece dünyanın en büyük ekonomilerini Rusya’ya gerçek maliyetler yüklemeye ikna ettik. Tabii ki bunu istemiyorlardı. Ama Amerikan liderliği ve ABD Başkanı ısrar etti; Avrupa’yı neredeyse utandırarak ayağa kalkıp ekonomik kayıpları göze almalarını sağladık.”
Dolayısıyla, ABD’nin –hangi düzeyde olursa olsun– Almanya’nın politikalarını “şekillendirdiği” gerçeği, nesnel analizlerle reddedilemez. Başka bir deyişle, ABD ile Almanya arasında bir egemenlik eşitsizliği mevcut. Ancak Alman siyasi elitlerin ve ana akım medyanın, Musk-Weidel “mülakatını” “Almanya’nın iç işlerine müdahale” diye tepki göstermesi, hem Almanya’nın başka ülkelere müdahale geçmişi hem de ABD’nin kendisine uyguladığı baskılar düşünüldüğünde ikiyüzlü bir tablo çiziyor. Şu örnek durumu özetliyor: Görevdeki Şansölye Olaf Scholz, 17 Ocak 2025’te ZDF’ye verdiği mülakatta, “Musk’ın müdahalesi kabul edilemez,” açıklamasını yaptı.
Gerçek şu ki, Elon Musk hiçbir tabuyu yıkmıyor; zira ABD’nin Almanya’nın karar alma süreçlerine müdahalesi halihazırda sıradan bir pratik. Bu tepkinin altında yatan asıl motivasyon farklı: Sorun, ABD’nin Almanya’ya müdahalesi değil, kimin hangi ideolojik amaçla müdahale ettiği. Trump ve Musk’ın temsil ettiği dış politika anlayışı, mevcut Batılı jeopolitik çizgiden radikal bir kopuş riski taşıdığı için, Berlin siyaseti aniden “egemenlik” vurgusunu keşfediyor!
Yanlış anlaşılma olmasın: Elbette Almanya, ABD’nin olası politikalarına karşı endişelerini dile getirme hakkına sahip. Ancak bu endişeleri, “iç işlere müdahale” retoriğiyle kamufle etmek samimiyetsizlik. Üstelik, pek çok Alman siyasetçinin Trump’a karşı Biden/Harris lehine açık veya örtülü destek verdiği de bilinen bir gerçek. İşte bu çifte standartlar ve samimiyetsizlik, toplumda da fark ediliyor ve AfD’nin değirmenine su taşıyor.
AfD ve Trump yönetimi
Başka ülkelerin iç işlerine müdahale politikası, sadece bir çifte standart meselesi değil. Aynı zamanda, iki sağ parti ve bu partilerin lider kadrolarının, yakın işbirliği içindeki iki ülke çerçevesinde nasıl etkileşim kuracağına dair bir sorunsal. Peki AfD, yeni Trump yönetimiyle nasıl bir ilişki geliştirecek? Bu soru önemli, zira bir yandan Trump ile AfD arasındaki ideolojik yakınlık açıkken, diğer yandan her iki taraf da ulusal çıkarları merkeze koyan bir siyaset anlayışına sahip. Peki ulusal çıkarlar söz konusu olduğunda bir “sağcı enternasyonal” mümkün mü? AfD, Almanya’nın ulusal çıkarlarının ve egemenliğinin korunmasına büyük önem veriyor. Hem Almanya’ya hem de üçüncü ülkelerin iç işlerine dış müdahaleyi açıkça reddediyor.
Bu konuda, AfD’nin 2025 Federal Meclis seçim programı taslağından (Leitantrag) birkaç alıntı yapalım. Taslak metin, Avrupa ve Almanya’nın egemenliğini geri kazanması ve iç işlere müdahale karşıtlığını net bir dille vurguluyor:
“Dış politika, Alman çıkarlarına hizmet eden bir gerçekçilik politikası olmalıdır. Alman dış politikasının ön koşulu, vatandaşlarının özgürlüğünü, hukukunu, refahını ve güvenliğini garanti eden egemen bir Almanya’dır. […] AfD, Helsinki Antlaşması ruhu doğrultusunda, hiçbir ülkenin başka bir ülkenin iç işlerine karışmaması gerektiği görüşündedir. […] Egemenliğimizi güçlendirmeli, ulusal çıkarlarımızı özgüvenle tanımlamalı ve bunları kararlılıkla takip etmeliyiz.”
Bu egemen ve ulusal çıkarlara odaklanan bir eylem talebi, çıkar odaklı çok vektörlü bir dış politika ve dış ekonomik politika ile destekleniyor: “Bu nedenle, dünyanın büyük güçleriyle, Çin ve ABD ile olduğu kadar Rusya Federasyonu ile de çıkar odaklı bir ilişki sürdürüyoruz.” Bu üç büyük gücün sıralanışında ilginç olan, Çin’in ABD’den önce anılması ve Rusya’nın “genauso” [aynı şekilde] zarfı ile geri planda bırakılmamasıdır. Bu ifadenin, en azından ABD lehine olmayacak şekilde, bir hiyerarşi göstermek istemediği aşikâr.
Dahası, “seçilmiş devletlerle ilişkiler” başlığı altında, ABD ile olan ilişki, ana akım partilere kıyasla oldukça soğuk ve neredeyse steril bir şekilde ifade edilmiş. Almanya’nın en önemli ortağı olarak transatlantik kader birliği veya ortak değerler romantizmi yerine, Alman-Amerikan ilişkilerine daha nesnel, hatta zaman zaman eleştirel veya mesafeli bir yaklaşım sergileniyor.
“Almanya ve Avrupa için ABD ile iyi ilişkiler, özellikle ekonomik, teknolojik ve bilimsel işbirliği açısından hayati önem taşır. Ancak ABD’nin jeopolitik ve ekonomik çıkarları, Almanya ve diğer Avrupa ülkelerininkinden giderek ayrışıyor. Örneğin, ABD’nin Kuzey Akım doğalgaz boru hattının devreye alınmasını engelleme çabaları bu farklılığı yansıtıyor. Almanya, ABD’nin diğer güçlere karşı aldığı yön tayin edici kararlar nedeniyle çatışmalara sürüklenmemelidir.”
Peki bu “kendi ayakları üzerinde durma” iddiası, ideolojik olarak yakın bir ABD Başkanı döneminde de sürecek mi? Yoksa AfD, tıpkı Sovyetler Birliği’nin sol enternasyonal için yaptığı gibi, Trump yönetimini “sağcı enternasyonalin” lideri olarak mı görecek? AfD, Çin ve Rusya ile olduğu gibi ABD’ye karşı da eşit mesafeli bir politika sürdürebilecek mi? Yoksa Trump’la olan ideolojik uyum, AfD’nin “egemenlik” vurgusunu gölgeleyecek mi? Kısacası: Eski köye yeni adet mi, yoksa gerçek bir bağımsız dış politika mı?
Bu sorulara net yanıt vermek zor. Zira AfD’nin öngörülebilir gelecekte iktidara gelme ihtimali düşük; dolayısıyla söylemlerini test etmek mümkün olmayacak. Weidel-Musk “mülakatı” da daha önce belirtildiği gibi, derinlikten yoksun bir kafe muhabbeti düzeyinde kaldı.
Tahminler
Trump’ın “mutlak alfa lider” tavrıyla müttefik küçük devletlere veya orta güçlere büyük tavizler vermesi beklenemez. Nihayetinde onun şiarı “Önce Amerika”; “Önce Ortaklık” veya “Önce NATO” değil. Üstelik, üçüncü bir dönem için yeniden seçilme baskısından da azade. Peki AfD, muhalefet rolünde hatta ana muhalefet partisi konumundayken bu duruma nasıl tepki verecek? Almanya’nın çıkarları söz konusu olduğunda AfD, ulusal öz savunma adına ABD yönetimine karşı çıkacak mı, yoksa bu konularda sessizliğe mi bürünecek? Önümüzdeki yıllar hem iç hem de dış politikada –özellikle transatlantik ilişkiler bağlamında– oldukça hareketli geçecek. Ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Trump’ın yeni yönetimi, ABD ile eşit şartlarda verimli bir ortaklık hayal eden Almanlarda daha pek çok illüzyonu yıkacak.