Avrupa
Saksonya-Anhalt’ta AfD adım adım iktidara yürüyor

Almanya’nın doğusundaki Saksonya-Anhalt eyaletinde Almanya için Alternatif (AfD), büyük bir farkla birinci parti olmaya hazırlanıyor.
Son federal seçimlerde CDU’nun arkasından ikinci sıraya yükselen parti, başka partilerin eyalet seçim barajına takılması halinde tek başına iktidar bile olabilir.
Son anketler, AfD’nin yüzde 42 civarında oy oranı ile en yakın rakibi CDU’ya yaklaşık 20 puan fark attığını gösteriyor. Yeşiller, Sol Parti ve SPD ise barajı geçiyor gibi görünüyor.
Dolayısıyla yıllardır AfD’ye karşı hem eyalet hem de federal düzeyde oluşturulan “güvenlik duvarı” Saksonya-Anhalt’ya çökmek üzere. Eğer AfD tek başına iktidar çoğunluğu elde edemezse, bu durumda CDU, tıpkı AfD ile olduğu gibi “güvenlik duvarı” siyasetine tabi tuttuğu Sol Parti ile koalisyon kurmak zorunda kalabilir.
AfD ve Sol Parti birlikte engelleyici çoğunluğu elde ederse, bu partilerden birinin desteği olmadan hükümet kurmak imkânsız hale gelecek.
Perşembe günü FOCUS tarafından haberleştirilen bir öneriye göre, CDU’nun Harz ilçe derneğinden ve eyalet milletvekili Alexander Räuscher, Sol Parti’nin “iyi niyeti, hoşgörüsü veya açık rızası” olmadan ayakta kalamayacak herhangi bir modeli reddetti.
Belgede, “Sol Parti’ye merkez sağ hükümetin tüm çalışmaları üzerinde fiili veto hakkı tanıyan bir model, CDU Harz için kabul edilemez,” deniyor.
Öneriyi sunanlar, Saksonya ve Thüringen gibi diğer Doğu Almanya eyaletlerinde olduğu gibi, “aşırı sol”un desteğiyle CDU liderliğindeki bir azınlık hükümetinin kurulmasının, AfD’ye partiye saldırmak için yeni bir bahane sunacağını düşünüyor.
Öte yandan CDU’nun baş adayı olan eyalet başbakanı Sven Schulze, bu öneriye destek vermedi.
Stern dergisine verdiği demeçte, “Bu, tek bir parti üyesinin görüşüdür. Bu konuda henüz bir karar alınmadı ve önümüzdeki günlerde tartışma konusu olmayacak,” dedi.
Belge henüz kabul edilmedi fakat Räuscher, siyasi yelpazenin her iki tarafında da kırmızı çizginin çizilmesini istediğini açıkça belirtti.
FOCUS dergisine verdiği demeçte, “AfD ve Sol Parti ile işbirliğini reddediyorum” diyen Räuscher, bu partilerden herhangi biriyle müzakere eden CDU üyelerinin partiden ihraç edilmesini talep etmeyi düşüneceği uyarısında bulundu.
AfD’nin baş adayı Ulrich Siegmund ise rahat görünüyor. Financial Times (FT) muhabirleri Laura Pitel ve Anne-Sylvaine Chassany, Siegmund’un “oldukça çekici birisi” olduğunu söylerken, yapay zekaya “aşırı sağcı bir politikacı tasarla” denilse ortaya çıkabilecek bir figüre de “biraz benzediğini” öne sürüyor.
AfD’nin Saksonya-Anhalt şubesi, kendisini demokrasi için bir “erken uyarı sistemi” olarak gören Alman iç istihbarat servisi tarafından resmi olarak aşırı sağcı olarak sınıflandırılmıştı.
Servis, parti üst düzey yetkililerinin görüşlerinin “İslamofobik ve antisemitik açıklamalar ile göçmenlere yönelik şeytanlaştırıcı söylemler dahil” Alman Anayasası’na aykırı olduğu sonucuna varmıştı.
DDR’in ilhakı halkın zihnine kazındı
Geçen temmuz ayında Der Spiegel’de AfD’nin eyaletteki yükselişine ilişkin yapılan bir haber, “Almanya’nın birleşmesi” denilen sürecin eski Alman Demokratik Cumhuriyeti (DDR) eyaletlerinde farklı algılandığını bir kez daha gösteriyor.
Örneğin 57 yaşındaki Christof Günther, yakıtlar, endüstriyel gazlar, renk pigmentleri ve mumların da üretildiği kimya fabrikasının işletmecisi olan Infraleuna’nın başkanı. “Birleşme” yıllarında yaşanan kayıp deneyiminin insanların bilincine derinlemesine kazındığını söylüyor.
“Yeniden birleşmenin” ardından, bir zamanlar 27.000’den fazla işçinin çalıştığı VEB Leuna-Werke Walter Ulbricht fabrikasında geriye sadece birkaç bin kişi kalmış.
Günther, “Bütün nesiller, memleketlerinde artık bir gelecek göremedi. Herkes bu durumdan etkilendi ya da ailesinde bu durumdan etkilenen biri vardı,” diyor. Bu durum, Thüringen’deki akrabaları için de geçerliymiş.
Federal Almanya’ya ilhakın ardından ilk başta küçük bir iktisadi mucize yaşanmış. Kimya sanayi bölgesi toparlanmış; son dönemde burada yaklaşık 15.000 kişi çalışıyormuş.
Günther, “Bölgede kimya endüstrisi kadar iyi ücretli iş imkânları sunan başka bir sektör yok,” diyor.
Fakat şu anda bölge yeniden bir krizin içinde. Pek çok insan, tarihin tekerrür etmesinden korkuyor.
Örneğin Leuna’daki en büyük kimya şirketlerinden biri olan poliamid üreticisi Domo, birkaç ay içinde ikinci kez iflasa sürüklendi.
O dönemde henüz Ekonomi Bakanı olan Eyalet Başbakanı Sven Schulze (CDU), Noel’de yapılan ilk iflas başvurusunun ardından Domo’yu kurtarmak için 80 milyon avro ayırmıştı ama işe yaramadı.
Haziran ayında, bu amaçla özel olarak kurulan kurtarma şirketi de iflas etti.
Infraleuna Başkanı Günther, “Kimya sektöründe bir acil durumla karşı karşıyayız,” diyor. Sektörün içinde bulunduğu bu zor durum, tüm ülke için sonuçları olacak bir siyasi sarsıntıya yol açabilir.
Nitekim Günther, “AfD, insanların yaklaşan sorunların çözülmeyeceği hissinden yararlanıyor,” diyor Günther.
Bu durum, AfD’nin son dönemde Batı’da da güçlü bir yükseliş kaydettiği Doğu’da da benzer. Fakat arada fark var: “Geçmişte acı verici bir yapısal çöküş yaşamış olanlar, bu sorunlara karşı daha da duyarlı oluyorlar.”
Der Spiegel’e göre bu yaz Saksonya-Anhalt’tan geçenler, büyük bir korku ve memnuniyetsizlikle karşılaşıyor. Ayrıca, bu durumun fark edilmediği ya da ciddiye alınmadığı hissiyle de karşılaşıyorlar.
Dergiye öre AfD, ters giden her şeyi eleştiriyor fakat iyi işleyenleri görmezden geliyor ve seçim programında “eski partiler” hakkında şöyle diyor: “Tüm sorunların sorumlusu onlar.”
AfD’nin “kötü gidişi durdurma” iddiası Saksonya-Anhalt’ta, hatta iş dünyasının geniş kesimlerinde de olumlu karşılanıyor. Sağcı kaymaya açıkça karşı çıkan girişimciler ise azınlıkta.
“Neşenin partisi”nin adayı Siegmund
İşletme psikolojisi diplomasına sahip eski bir parfüm satıcısı olan Siegmund özellikle TikTok ve Instagram’da devasa bir takipçi kitlesi oluşturdu. Kampanya sloganı ise “her şey mümkün.”
Kariyerinin ilk yıllarını iş dünyasında geçirdi ve bir “koku şirketi” kurdu. Bu şirket, Berlin ulaşım yetkililerini, metro istasyonlarına vanilya kokusu yaymanın suç oranını azaltacağına ikna etmek için cesur ancak sonuçsuz bir girişimde bulundu.
CDU üyesi olarak siyasete atıldı fakat bu partinin eski alışkanlıklarından kurtulamadığını gördü. 2014 yılında yeni kurulan AfD’ye katıldı ve iki yıl sonra eyalet meclisine seçildi.
Siegmund, eski Alman Demokratik Cumhuriyeti (DDR) eyaletlerinin, Batı Almanya tarafından yutulduktan sonra yaşadıkları “yabancılaşmayı” da iyi kullanıyor. Örneğin DDR döneminde ayakkabı üretiminin ana merkezi olan Weißenfels, bugünlerde büyük bir çöküş yaşıyor.
Burada miting yapan Siegmund, açılış konuşmasında, meydanda toplanan yüzlerce kişiyi “sağduyu kampına” hoş geldiniz diyerek karşıladı.
Bir gece önce Berlin’deki onur yürüyüşüne düzenlenen ve bir kadının hayatını kaybetmesine yol açan saldırıyı kınadı ve olayla ilgili “basmakalıp sözler sarf eden” diğer politikacıları sert bir dille eleştirdi. Kalabalığın içinde yaşanan bir tartışmanın ardından ise, “Biz neşenin partisiyiz,” dedi.
2024 yılında Siegmund, Avusturyalı milliyetçi Martin Sellner’in düzenlediği “tersine göç” gizli toplantısına katılarak medyanın gündemine oturan AfD’lilerden biriydi. Siegmund’un toplantıda, “bu müşteri kitlesi” (göçmenleri kastediyor) için Saksonya-Anhalt’ta yaşamı “olabildiğince çekici olmayan” hale getirmek istediğini söylemişti.
AfD’li, haberlerin bir kısmının (örneğin sınır dışı etme planıyla ilgili bölümün) “masal” olduğunu iddia ediyor. Fakat geriye dönüp baktığında, bu haberi kendileri için “harika, ücretsiz bir reklam kampanyası” olarak değerlendirmeye başlamış.
“Tersine göç” konuşuluyor
AfD’nin seçim programı, “tersine göç” fikrini gerçekten de benimsiyor.
Parti, “yasadışı göçmenler” olarak adlandırdığı kişilere karşı bir “sınır dışı etme ve geri göç harekâtı” vaat etmekte ve “kültürel olarak uyumsuz” yabancılara sert eleştiriler yöneltiyor.
AfD, devletin yabancı nüfusunu azaltma kampanyasının hedeflerinden biri olarak Ukraynalıları öne çıkarıyor ve çok azının mülteci statüsünü hak ettiğini savunuyor. Ayrıca Suriyeliler, Iraklılar ve Afganları da hedef gösteriyor.
Toplamda, iki milyonluk eyalette yaklaşık 170.000 yabancı uyruklu kişi bulunuyor ki bu rakam 2014’ten bu yana üç katına çıktı. Bu kişilerin gelişi bazı yerli halkı tedirgin etti.
Fakat meslek örgütleri, ciddi vasıflı işgücü eksikliği göz önüne alındığında yabancı işçilerin vazgeçilmez olduğunu belirtiyor. Eyaletteki doktorların yaklaşık yüzde 20’si yurt dışından geliyor.
Saksonya-Anhalt seçim programı zaten esas olarak ulusal kimlik ile “tersine göç” üzerine odaklanıyor.
Parti, mevcut hükümetin iktisadi gerileme ve demografik istikrarsızlığa yol açtığını savunurken, düşen doğum oranlarını ele almak için geleneksel aile yapılarına geri dönüş öneriyor.
Önemli girişimler arasında Alman ebeveynlere yönelik mali teşvikler, doğmamış yaşamın korunması ve okullarda “cinsiyet ideolojilerinin” reddedilmesi yer alıyor.
Göç konusunda ise belge, sıkı sınır kontrolleri, yasadışı ikamet edenlerin sınır dışı edilmesi ve hem yabancıların hem de yurtdışında yaşayan Almanların ülkelerine geri gönderilmesini savunuyor.
Deregülasyon ve dijitalleşme öne planda
Bunun yerine, işgücündeki personel eksikliğini gidermek için teknolojileştirme, dijitalleşme ve yapay zeka odaklı bir devlet stratejisi öneriyorlar.
Ayrıca program, eğitim sisteminde reform yapılması, tarihi anıtların korunması ve kamu kurumlarında cinsiyet nötr dilin yasaklanması yoluyla “vatansever bir kültürel dönüşüm” hedefliyor. AfD, “küreselci ve sol” etkilere karşı Alman egemenliğini ve geleneksel değerleri koruyabilecek tek güç olarak kendini konumlandırıyor.
AfD Saksonya-Anhalt hükümet programındaki iktisat politikası, küresel şirketlere kıyasla “aile şirketleri” olarak da bilinen yerel küçük ve orta ölçekli işletmelere (Mittelstand) öncelik veren, koruyucu ve deregülasyon odaklı bir yaklaşıma dayanıyor.
Partinin hükümet programında “AfD liderliğindeki bir eyalet hükümeti, ikstisadi çöküşü ve bununla bağlantılı sanayisizleşmeyi durduracak,” deniyor.
Program, çok uluslu şirketlere yönelik devasa devlet sübvansiyonlarına şiddetle karşı çıkıyor ve Magdeburg’daki Intel fabrikası için planlanan 10 milyar avroluk sübvansiyonu eleştiriyor. Programın savunucuları, bir işyeri başına 3 milyon avrodan fazla harcamanın yapısal iktisadi sorunları çözmediğini savunuyorlar.
Saksonya-Anhalt’ın yapısal olarak zayıf bölgelerinde, yatırımcıları çekmek amacıyla basitleştirilmiş yasal ve idari koşullar sunan özel iktisadi bölgelerin kurulmasının araştırılmasını öneriyor.
“Akademik çılgınlık” (Akademisierungswahn) olarak adlandırdıkları olguyla mücadele etmek ve zanaat sektörünün geleceğini güvence altına almak amacıyla, program zanaatçiliğin ve mesleki eğitimin güçlendirilmesini savunuyor.
Yerel KOBİ’lerin sistemlerini otomatikleştirmelerine yardımcı olmak amacıyla özel bir devlet finansman programı ve ücretsiz danışmanlık hizmetleri kurmayı planlıyor.
Ayrıca AfD vergi indirimlerini savunuyor ve yeşil enerji dönüşümünün tamamen geri alınmasını talep ediyor.
AfD devlet enerji ajansı (LENA) veya yatırım ve pazarlama şirketi (IMG) gibi, “gereksiz” veya “şişirilmiş” buldukları devlet kurumlarını kapatmak istiyor.
Deregülasyon ve “idari devletin zayıflatılması” da programda yer alıyor.
Nazizm esintili Bauhaus tartışması
Partinin “Nazizm” ile bağlantılandırılmasına yol açan en ilginç noktalardan biri de “Bauhaus” tartışması. AfD, Saksonya-Anhalt’ın kimliğini Bauhaus’tan türetmeye çalışan mevcut eyalet hükümetinin moderndenken (modern düşünce) başlıklı imaj kampanyasını eleştiriyor.
Programda, Bauhaus okulunun “ulusal köklerden” herhangi bir iz bırakmamaya aktif olarak çaba gösterdiği savunuluyor. Bu da eyaletin kimliğini bu akıma dayandırmanın bir “kimliksizlik politikası” anlamına gelmesi demek.
Bauhaus’tan “tartışmalı bir mimarlık okulu” olarak bahsediliyor ve eyaletin bu akıma odaklanmasının bir “kimlik bozukluğu” işareti olduğu düşünülüyor.
AfD, moderndenken kampanyasının yerine bir deutschdenken (Almanca düşüncesi) kampanyası öneriyor.
Bu yeni kampanya, Bauhaus yerine Saksonya-Anhalt’ta derin kökleri olan tarihi Alman şahsiyetlerini ve kültürel başarıları ön plana çıkaracak. Kampanya, Kral I. Henry, İmparator I. Otto, Martin Luther, Otto von Bismarck ve Friedrich Nietzsche’yi açıkça anarak, bölgenin Orta Çağ’da Alman İmparatorluğu’nun merkezi olduğunu vurguluyor.
Kampanya, okul entegrasyonları, yeni vatansever turizm konseptleri, ödül törenleri ve ulusal özgüvenin geliştirilmesine yönelik anma etkinlikleri aracılığıyla hayata geçirilecek.
Rusya ile ilişkileri iyileştirme çağrısı
AfD Saksonya-Anhalt, sırf Rusya ile savaştan kaçınılmasını ve Avrupa’da barışın korunmasını savundukları için kendilerine Putinversteher (Putin sempatizanları) damgası vuran mevcut siyasi düzeni eleştiriyor.
Programda, 2022 yılından önce Rusya’nın Saksonya-Anhalt’ın en önemli ticaret ortaklarından biri olduğu belirtiliyor.
AfD Rusya, Belarus ve İran’a yönelik AB yaptırımlarının, başka herhangi bir ülkenin ekonomisinden çok Almanya’nın kendi ekonomisine zarar verdiğini öne sürüyor ve bu yaptırımların tamamen kaldırılması için Bundesrat’ta bir girişim başlatılmasını öneriyor.
Enerji krizini çözmek ve enerji fiyatlarını düşürmek amacıyla, Rusya ile enerji ilişkilerinin normale döndürülmesini ve ucuz boru hattı gazı ithalatının yeniden başlatılmasını savunuyorlar.
Özellikle, hasar gören Kuzey Akım 1 ve Kuzey Akım 2 boru hatlarının derhal onarılmasını ve pahalı, deniz yoluyla taşınan sıvılaştırılmış hidrolik kırma gazını devre dışı bırakmak için Kuzey Akım 2’nin hasarsız Strang B kolunun derhal devreye alınmasını talep ediyorlar.
Eğitimde, program Saksonya-Anhalt eyaletinde Rusça dil öğretiminin sürdürülmesini ve mümkün olduğunda genişletilmesini öngörüyor.
Bunu başarmak için, akademik eğitim almış ana dili Rusça olan kişilerin, mesleğe sonradan geçen öğretmenler olarak hedefli bir şekilde işe alınmasını öneriyor.
Avrupa
Saksonya-Anhalt’te AfD ve BSW’den Ukrayna kararı

AfD ve BSW’nin oylarıyla, Saksonya-Anhalt eyaletinin yeni eyalet parlamentosu, Ukrayna’ya sağlanan tüm yardımların derhal sonlandırılmasını ve Rusya’ya yönelik yaptırımların kaldırılmasını talep etti.
İki parlamento grubu tarafından sunulan ve “Ukrayna’da Savaşın Tırmanması Yerine Barış Görüşmeleri” başlığını taşıyan bu önerge, Magdeburg’da düzenlenen olağanüstü oturumda çoğunluk oyuyla kabul edildi.
AfD ve BSW, yeni eyalet parlamentosundaki 83 sandalyenin 44’ünü elinde bulunduruyor.
Tartışma, yüksek sesli yuhalamalarla geçti. Eyalet Başbakan Vekili Sven Schulze (CDU) ile CDU, SPD, Yeşiller ve Sol Parti’den konuşmacılar, önergeyi şiddetle kınadılar.
Konuşma süreleri konusunda başlangıçta bir uzlaşmaya varılamaması nedeniyle, oturum gündeme geçilmeden önce bir saat süreyle askıya alındı.
Önerge, vekaleten görev yapan eyalet hükümetinden “Ukrayna’da durumun daha da tırmanmasını önlemek ve barışı tesis etmeyi amaçlayan bir politika izlemek için, özellikle Bundesrat’ta ilgili bir girişim yoluyla, elindeki tüm imkânları kullanmasını” talep ediyor.
Önergede ayrıca şunlar belirtiliyor: “Rusya’ya yönelik iktisadi yaptırımlar derhal kaldırılmalıdır.”
Ukrayna’ya yönelik mali desteğin, insani yardımın ötesine geçtiği ölçüde derhal durdurulmasını isteyen önerge, silah sevkiyatlarının da askıya alınmasını talep ediyor.
SPD milletvekili grubu başkanı Katja Pähle bunu “ucuz bir numara” olarak nitelendirdi. Yeşiller Partisi milletvekili grubu sekreteri Olaf Meister, eyalet parlamentosunun bu konuyu ele almak için tamamen yanlış bir yer olduğunu vurguladı.
Sol Parti milletvekili grubu başkanı Eva von Angern ise önergeyi “sahte” ve “bir komedi” olarak nitelendirdi.
Aralık ayında eyalet başbakanlığına aday olmayı planlayan AfD milletvekili grubu başkanı Ulrich Siegmund ise bunun iyi bir gün olduğunu söyledi.
Savaşın dört buçuk yıl önce başlamasından bu yana ilk kez, bir Alman parlamentosundan bir barış girişimi geldiğini belirtti.
Ukrayna’ya yardım için toplam 125 milyar avro harcandığını ve “bu paranın kendi ülkemizden esirgendiğini” ifade eden Siegmund, “Paramız ülkemiz için,” dedi ve diğer parlamento gruplarını, ülkenin çıkarlarına aykırı politikalar izlemekle suçladı.
BSW’nin baş adayı Claudia Wittig, Ukrayna’yı küresel jeopolitik çıkarların bir piyonu olarak nitelendirdi. Wittig, “BSW, barış isteyenlere ses veriyor,” dedi ve artık müzakere zamanı geldiğini savundu.
Oturumdan önce Ukrayna Büyükelçisi Oleksij Makeiev, bu oturumu “saçmalık zirvesi” olarak nitelendirmişti.
Ukrayna’ya silah sevkiyatının durdurulması talebiyle ilgili olarak diplomat, Funke Media’ya, “Kendilerini savunanların elinden silahları alıyorsunuz ve bunu yaparak katile yardım ediyorsunuz,” dedi.
Avrupa
Almanya’da “Avrupalı nükleer silah” tartışmaları

Alman Dış İlişkiler Konseyi (DGAP) üyesi Joachim Krause, “Alman veya Avrupalı nükleer silah” çağrısı yaparken, Berlin’in NATO düzeyindeki nükleer angajmanı derinleşiyor.
German Foreign Policy’bnin aktardığına göre, Alman Silahlı Kuvvetleri şu anda NATO’nun yıllık nükleer savaş tatbikatına katılıyor.
NATO, yıllık nükleer savaş tatbikatı Steadfast Noon’a salı günü başladı. Bu kez tatbikat İtalya’da gerçekleştiriliyor.
Odak noktası, her ikisinde de ABD nükleer bombalarının depolandığı Udine yakınlarındaki Aviano Hava Üssü ve Brescia yakınlarındaki Ghedi Hava Üssü.
Bu yıl neredeyse hiçbir ayrıntı açıklanmadı. Genellikle Steadfast Noon tatbikatı, “nükleer paylaşım” anlaşması kapsamında Avrupa hava kuvvetleri tarafından konuşlandırma bölgesine uçurulan ABD bombalarının sığınaklardan çıkarılması, Avrupa savaş uçaklarına yüklenmesi ve ardından savaş görevleri ile askeri eskortunun simülasyonunu içerir.
Bu yıl, 17 NATO ülkesinin silahlı kuvvetleri tatbikata katılıyor.
Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr), Almanya’nın nükleer paylaşımından sorumlu olan Eifel bölgesindeki Büchel’deki 33. Taktik Hava Kuvvetleri Filosu’na ait üç adet Tornado avcı uçağıyla tatbikata katılıyor.
Türkiye ve Romanya da tatbikata katılıyor; Romanya üç adet F-16 avcı uçağı görevlendiriyor.
İsveç ise sayısı açıklanmayan sayıda Gripen avcı uçağı sağlarken, Finlandiya tatbikata kurmay subayları gönderiyor.
Tatbikin yaklaşık on gün sürmesi ve geçen yılki ile aynı ölçekte olması bekleniyor. Geçen yılki tatbikata 2.000’den fazla asker ve yaklaşık 70 uçak katılmıştı.
Kitle imha silahlarına açılan kapı
NATO’nun nükleer savaş tatbikatı, askeri ittifakın diğer Avrupa ülkelerinde nükleer silah konuşlandırılmasını tartıştığı bir dönemde gerçekleşiyor.
Odak noktası öncelikle nükleer paylaşım düzenlemesi kapsamında ABD nükleer bombalarının depolanması seçeneği üzerinde.
Finlandiya’da parlamento, 17 Haziran’da nükleer silahların ülkede barındırılmasını ve hatta Finlandiya topraklarından nakledilmesini yasaklayan 1980 tarihli yasağı kaldırmak için oylama yaptı.
Bu karar, nükleer bombaların olası konuşlandırılması için temel bir ön koşulu yerine getiriyor.
Litvanya’da ise parlamento geçen hafta, Litvanya topraklarında kitle imha silahlarının depolanmasını yasaklayan anayasa hükmünü yürürlükten kaldırmak üzere oy kullandı.
Fakat anayasa değişikliğinin kesinleşmesi için parlamentoda ikinci bir oylama yapılması gerekiyor.
Bu arada Polonya’da, ABD nükleer bombalarının konuşlandırılması olasılığı hararetli bir tartışma konusu.
Başbakan Donald Tusk liderliğindeki hükümet açıkça karşı bir tutum sergilese de Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki ve Jarosław Kaczyński’nin partisi PiS (Hukuk ve Adalet), prensip olarak bu fikre açık.
Fransa da nükleerde gaza basıyor
Avrupa’da ek ABD nükleer silahlarının konuşlandırılmasına ilişkin tartışmalara paralel olarak, Fransa da nükleer planlarını ilerletiyor.
Bunun temelini, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un 2 Mart’ta sunduğu “gelişmiş caydırıcılık” (“dissuasion avancée”) adlı yeni konsept oluşturuyor.
O dönemde Macron, yeni bir “nükleer silahlar çağının” başladığından açıkça söz etmişti.
Yeni konsept, diğer hususların yanı sıra, nükleer silahlarla donatılabilen Fransız nükleer kuvvetlerine ait Rafale avcı uçaklarının, örneğin kriz durumlarında, diğer Avrupa ülkelerindeki üslere geçici olarak konuşlandırılabilmesini öngörüyor.
Amaç, nükleer silah taşıma kapasitesine sahip avcı uçaklarının gerçekten nükleer silahlarla birlikte konuşlandırılıp konuşlandırılmadığının belirsizliğinden kaynaklanan bir tereddüt yaratarak potansiyel bir düşmana karşı belirsizlik yaratmak.
Macron, bunun amacının “düşmanlarımızın hesaplamalarını zorlaştırmak” olduğunu açıkladı.
Şu anda on Avrupa ülkesi bu çerçeve içinde Fransa ile işbirliği yapmayı kabul etti.
Bunlar arasında nükleer güce sahip Büyük Britanya’nın yanı sıra Almanya, Belçika, Hollanda, Yunanistan, Polonya ve geleneksel olarak ABD ile ittifak halinde olan dört Kuzey Avrupa ülkesi (Danimarka, Finlandiya, İsveç ve Norveç) yer alıyor.
Alman Silahlı Kuvvetleri Fransız nükleer tatbikatına ilk kez katılıyor
Alman Silahlı Kuvvetleri, bu yıl ilk kez sadece NATO’nun Steadfast Noon adlı nükleer savaş tatbikatına değil, aynı zamanda Fransa’nın nükleer silah tatbikatı olan Operasyon Poker’e de katılıyor.
Bu gelişme, Temmuz ortasında Macron ile Almanya Başbakanı Friedrich Merz arasında yapılan bir görüşme sırasında duyuruldu.
O sırada, sembolik bir hareket olarak, nükleer silah taşıma kapasitesine sahip iki Fransız Rafale uçağı ve onlara eşlik eden iki Alman Eurofighter uçağı, bir Fransız MRTT Phenix tanker uçağından ortak havada yakıt ikmali tatbikatı gerçekleştirdi.
Eylül ayı sonlarında, Fransız nükleer kuvvetleri “Operation Poker” adlı en son nükleer savaş tatbikatını gerçekleştirdi.
Alman askerlerinin bu tatbikata katılıp katılmadıkları henüz net değil; daha önce gözlemcilerin ve hatta muhtemelen avcı jetlerinin gönderileceğinden söz ediliyordu.
Tatbikatın gidişatına ilişkin olarak, Rafale jetlerinin mürettebatına “füzelerini tam olarak belirlenen bir yere ve tam olarak belirlenen bir zamanda ateşlemek” amacıyla “düşman hatlarını aşma” görevi verildiği bildirildi.
Bir katılımcının şu sözleri aktarıldı: “Ne pahasına olursa olsun geçmek zorundasınız ve her seferinde ağır kayıplar yaşanıyor.”
“Alman bombası” için hararetli çağrılar
Siyaset bilimci Joachim Krause, geçtiğimiz günlerde hem ABD bombalarıyla nükleer paylaşım hem de Fransa’nın “dissuasion avancée” (gelişmiş caydırıcılık) politikasına alternatif olabilecek nükleer seçenekler hakkında yorumda bulundu.
Kiel Üniversitesi Güvenlik Politikası Enstitüsü’nün eski direktörü ve Alman Dış İlişkiler Konseyi’nin (DGAP) uzun süredir üyesi olan Krause, Ocak ayında şunu belirtmişti:
“Almanya’yı kendi nükleer silahlarımızla ya da Avrupa nükleer silahlarıyla korumayı acilen tartışmamız gerekiyor.”
Krause Ağustos sonunda ise, bir yandan Başkan Donald Trump yönetimindeki ABD’ye “güvenilemeyeceğini” belirtti; öte yandan, “dissuasion avancée” konusunda “beklentileri çok yüksek tutmamak” gerektiğini söyledi.
Krause’nin “Almanya’nın atom bombasına sahip olması bir güvenlik unsuru olurdu” dediği aktarıldı fakat daha sonra Almanya’nın sivil nükleer enerjiden kademeli olarak vazgeçmesi ve federal hükümetin zayıflığı nedeniyle bunun bugün “tamamen gerçek dışı” olduğu sonucuna vardı.
Fakat Krause’ye göre şu anda başka seçenekler de tartışılıyor:
“Zaman zaman İskandinav ülkelerinin, Baltık devletleri, Almanya ve Polonya ile birlikte bir Avrupa nükleer silah programı başlatabileceğini duyuyorum.”
Krause’ye göre, şu anda “gerekli uzmanlık” eksik. Fakat bu, aşılmaz bir engel değil; bu eksiklik giderilebilir.
Avrupa
Mélenchon, kamu maliyesi programını açıkladı

Jean-Luc Mélenchon, sermaye ve varlıklı hanehalklarına uygulanan vergileri artırarak Fransa’nın kamu maliyesini düzeltmeye yönelik bir plan açıkladı.
Gelecek yıl seçilmesi halinde 2027’de bütçe açığını 25 milyar avro azaltmayı hedefleyen 75 yaşındaki siyasetçi, tasarrufların daha fazla Fransa’ya aktarılacağına söz verdi ve Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) elinde bulunan devlet borcunun bir kısmının iptal edilmesi talebini yineledi.
Mélenchon çarşamba günü düzenlediği basın toplantısında, “Finansal sermayenin katkıda bulunmasını sağlamak gerekiyor, çünkü bugüne kadar düşük ücretlerden ve azalan gelirlerden her türlü vergi indirimine kadar her şekilde ve her yönüyle tam anlamıyla fayda sağlayan finansal sermayedir,” dedi.
Boyun Eğmeyen Fransa’nın (LFI) lideri şöyle devam etti:
“Neden mi? Çünkü bu, resesyonist etkileri olmayan tek seçenek. Bir emeklilik fonuna ya da bu tür herhangi bir finans kurumuna vergi uyguladığınızda, bu iktisadi faaliyette bir düşüşe yol açmaz.”
Derin bölünmelerin yaşandığı Ulusal Meclis’te 2027 bütçesinin kabulüne yönelik müzakereler başlarken, Mélenchon harcama kesintilerini reddetti ve vergiler ile yatırımlardan elde edilecek ek gelirler sayesinde 2027’de bütçe açığını azaltabileceğini belirtti.
LFI tarafından sunulan 20 sayfalık belgeye göre, bu adım Fransa’nın önümüzdeki beş yıl içinde borç-GSYİH oranını istikrara kavuşturmasını sağlayacak.
Belgede, gelecek yıl için 106,6 milyar avro gelir ve 81,7 milyar avro harcama öngörülüyor.
Geçen hafta, Fransa’nın 10 yıllık tahvillerindeki risk primi, İtalya’ya kıyasla rekor seviyeye ulaştı.
Finansal işlemler ve kripto para birimlerine vergi uygulanmasını da öneren LFI’nın kurucusu, Marine Le Pen’in bütçe açığını azaltmaya yönelik kendi planını sunmasından bir hafta sonra konuştu.
Le Pen’in önlemleri arasında emeklilik yaşının düşürülmesi, hisse geri alımlarına vergi uygulanması ve çok uluslu şirketlere yönelik vergilerin artırılması yer alıyordu.
Le Pen, AB liderlerinin toplantısı öncesinde, Fransa’nın AB bütçesine yaptığı katkıya yönelik büyük kesintileri de içeren planını savunmak üzere Brüksel’e gitti.
Mélenchon da belirli koşullar altında AB katkısını azaltacağını belirtti ama ayrıntılara girmedi.
Yakın zamanda yapılan bir ankete göre, her iki adayın da Mayıs 2027’deki ikinci tura kalma şansı bulunuyor.
Ankete göre Le Pen ilk turda yaklaşık %36 ile birinci, Mélenchon ise yaklaşık %18 ile ikinci sırada yer alıyor.
Fransız ekonomist Gabriel Zucman’dan esinlenerek 100 milyon avronun üzerindeki varlıklara uygulanan servet vergisi de dahil olmak üzere bir dizi vergi artışı planının yanı sıra, Mélenchon ayrıca Caisse des Dépôts, Bpifrance ve Banque Postale gibi kurumları tek bir kamu bankacılık grubu altında birleştirmeyi önerdi.
Ayrıca, Fransız hanehalkı tasarruflarının daha büyük bir kısmını yurt içi yatırımlara yönlendirecek ve konut, ulaşım, yeşil sanayileşme, dijital egemenlik ve diğer kilit stratejik sektörlerde yıllık 100 milyar avroluk bir hedef belirleyecek.
Basın toplantısında Mélenchon, “kapitalist düşmanlarını” da sert bir dille eleştirdi. Fransa Merkez Bankası Başkanı Emmanuel Moulin’i “cahil”, Euronext NV ticaret platformu Başkanı Stéphane Boujnah’ı ise “spekülatör, krizden çıkar sağlayan ve halkı sömüren biri” olarak nitelendirdi.
Dünya Basını1 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Görüş2 hafta önceOrtadoğu’da Koridor İttifakları Devri
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Richard Wolff: ABD’de oligarklar devleti rehin alarak piyasayı yönetiyor
Asya2 hafta önceÇin’de bankacılık reformu: 2025’te 670’ten fazla banka kapatıldı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da başkanlık seçimleri ikinci tura kaldı
Asya2 hafta önceAvustralya muhalefeti, ülke tarihindeki “en büyük göçmenlik kesintisini” vaat etti
Asya2 hafta önceJaponya Başbakanı Takaichi piyasaları harcama gündemi konusunda yatıştırmaya çalışıyor
Asya2 hafta önceİmran Han’ın binlerce destekçisi Pakistan’ın başkentine yürüyüşe başladı









