Bizi Takip Edin

Avrupa

Saksonya-Anhalt’ta AfD adım adım iktidara yürüyor

Yayınlanma

Almanya’nın doğusundaki Saksonya-Anhalt eyaletinde Almanya için Alternatif (AfD), büyük bir farkla birinci parti olmaya hazırlanıyor.

Son federal seçimlerde CDU’nun arkasından ikinci sıraya yükselen parti, başka partilerin eyalet seçim barajına takılması halinde tek başına iktidar bile olabilir.

Son anketler, AfD’nin yüzde 42 civarında oy oranı ile en yakın rakibi CDU’ya yaklaşık 20 puan fark attığını gösteriyor. Yeşiller, Sol Parti ve SPD ise barajı geçiyor gibi görünüyor.

Dolayısıyla yıllardır AfD’ye karşı hem eyalet hem de federal düzeyde oluşturulan “güvenlik duvarı” Saksonya-Anhalt’ya çökmek üzere. Eğer AfD tek başına iktidar çoğunluğu elde edemezse, bu durumda CDU, tıpkı AfD ile olduğu gibi “güvenlik duvarı” siyasetine tabi tuttuğu Sol Parti ile koalisyon kurmak zorunda kalabilir.

AfD ve Sol Parti birlikte engelleyici çoğunluğu elde ederse, bu partilerden birinin desteği olmadan hükümet kurmak imkânsız hale gelecek.

Perşembe günü FOCUS tarafından haberleştirilen bir öneriye göre, CDU’nun Harz ilçe derneğinden ve eyalet milletvekili Alexander Räuscher, Sol Parti’nin “iyi niyeti, hoşgörüsü veya açık rızası” olmadan ayakta kalamayacak herhangi bir modeli reddetti.

Belgede, “Sol Parti’ye merkez sağ hükümetin tüm çalışmaları üzerinde fiili veto hakkı tanıyan bir model, CDU Harz için kabul edilemez,” deniyor.

Saksonya-Anhalt’ta AfD karşıtı güvenlik duvarı çökmek üzere

Öneriyi sunanlar, Saksonya ve Thüringen gibi diğer Doğu Almanya eyaletlerinde olduğu gibi, “aşırı sol”un desteğiyle CDU liderliğindeki bir azınlık hükümetinin kurulmasının, AfD’ye partiye saldırmak için yeni bir bahane sunacağını düşünüyor.

Öte yandan CDU’nun baş adayı olan eyalet başbakanı Sven Schulze, bu öneriye destek vermedi.

Stern dergisine verdiği demeçte, “Bu, tek bir parti üyesinin görüşüdür. Bu konuda henüz bir karar alınmadı ve önümüzdeki günlerde tartışma konusu olmayacak,” dedi.

Belge henüz kabul edilmedi fakat Räuscher, siyasi yelpazenin her iki tarafında da kırmızı çizginin çizilmesini istediğini açıkça belirtti.

FOCUS dergisine verdiği demeçte, “AfD ve Sol Parti ile işbirliğini reddediyorum” diyen Räuscher, bu partilerden herhangi biriyle müzakere eden CDU üyelerinin partiden ihraç edilmesini talep etmeyi düşüneceği uyarısında bulundu.

AfD’nin baş adayı Ulrich Siegmund ise rahat görünüyor. Financial Times (FT) muhabirleri Laura Pitel ve Anne-Sylvaine Chassany, Siegmund’un “oldukça çekici birisi” olduğunu söylerken, yapay zekaya “aşırı sağcı bir politikacı tasarla” denilse ortaya çıkabilecek bir figüre de “biraz benzediğini” öne sürüyor.

AfD’nin Saksonya-Anhalt şubesi, kendisini demokrasi için bir “erken uyarı sistemi” olarak gören Alman iç istihbarat servisi tarafından resmi olarak aşırı sağcı olarak sınıflandırılmıştı.

Servis, parti üst düzey yetkililerinin görüşlerinin “İslamofobik ve antisemitik açıklamalar ile göçmenlere yönelik şeytanlaştırıcı söylemler dahil” Alman Anayasası’na aykırı olduğu sonucuna varmıştı.

DDR’in ilhakı halkın zihnine kazındı

Geçen temmuz ayında Der Spiegel’de AfD’nin eyaletteki yükselişine ilişkin yapılan bir haber, “Almanya’nın birleşmesi” denilen sürecin eski Alman Demokratik Cumhuriyeti (DDR) eyaletlerinde farklı algılandığını bir kez daha gösteriyor.

Örneğin 57 yaşındaki Christof Günther, yakıtlar, endüstriyel gazlar, renk pigmentleri ve mumların da üretildiği kimya fabrikasının işletmecisi olan Infraleuna’nın başkanı. “Birleşme” yıllarında yaşanan kayıp deneyiminin insanların bilincine derinlemesine kazındığını söylüyor.

“Yeniden birleşmenin” ardından, bir zamanlar 27.000’den fazla işçinin çalıştığı VEB Leuna-Werke Walter Ulbricht fabrikasında geriye sadece birkaç bin kişi kalmış.

Günther, “Bütün nesiller, memleketlerinde artık bir gelecek göremedi. Herkes bu durumdan etkilendi ya da ailesinde bu durumdan etkilenen biri vardı,” diyor. Bu durum, Thüringen’deki akrabaları için de geçerliymiş.

Federal Almanya’ya ilhakın ardından ilk başta küçük bir iktisadi mucize yaşanmış. Kimya sanayi bölgesi toparlanmış; son dönemde burada yaklaşık 15.000 kişi çalışıyormuş.

Günther, “Bölgede kimya endüstrisi kadar iyi ücretli iş imkânları sunan başka bir sektör yok,” diyor.

Fakat şu anda bölge yeniden bir krizin içinde. Pek çok insan, tarihin tekerrür etmesinden korkuyor.

Örneğin Leuna’daki en büyük kimya şirketlerinden biri olan poliamid üreticisi Domo, birkaç ay içinde ikinci kez iflasa sürüklendi.

O dönemde henüz Ekonomi Bakanı olan Eyalet Başbakanı Sven Schulze (CDU), Noel’de yapılan ilk iflas başvurusunun ardından Domo’yu kurtarmak için 80 milyon avro ayırmıştı ama işe yaramadı.

Haziran ayında, bu amaçla özel olarak kurulan kurtarma şirketi de iflas etti.

Infraleuna Başkanı Günther, “Kimya sektöründe bir acil durumla karşı karşıyayız,” diyor. Sektörün içinde bulunduğu bu zor durum, tüm ülke için sonuçları olacak bir siyasi sarsıntıya yol açabilir.

Nitekim Günther, “AfD, insanların yaklaşan sorunların çözülmeyeceği hissinden yararlanıyor,” diyor Günther.

Bu durum, AfD’nin son dönemde Batı’da da güçlü bir yükseliş kaydettiği Doğu’da da benzer. Fakat arada fark var: “Geçmişte acı verici bir yapısal çöküş yaşamış olanlar, bu sorunlara karşı daha da duyarlı oluyorlar.”

Der Spiegel’e göre bu yaz Saksonya-Anhalt’tan geçenler, büyük bir korku ve memnuniyetsizlikle karşılaşıyor. Ayrıca, bu durumun fark edilmediği ya da ciddiye alınmadığı hissiyle de karşılaşıyorlar.

Dergiye öre AfD, ters giden her şeyi eleştiriyor fakat iyi işleyenleri görmezden geliyor ve seçim programında “eski partiler” hakkında şöyle diyor: “Tüm sorunların sorumlusu onlar.” 

AfD’nin “kötü gidişi durdurma” iddiası Saksonya-Anhalt’ta, hatta iş dünyasının geniş kesimlerinde de olumlu karşılanıyor. Sağcı kaymaya açıkça karşı çıkan girişimciler ise azınlıkta.

Saksonya-Anhalt anketlerinde AfD açık ara birinci parti

“Neşenin partisi”nin adayı Siegmund

İşletme psikolojisi diplomasına sahip eski bir parfüm satıcısı olan Siegmund özellikle TikTok ve Instagram’da devasa bir takipçi kitlesi oluşturdu. Kampanya sloganı ise “her şey mümkün.”

Kariyerinin ilk yıllarını iş dünyasında geçirdi ve bir “koku şirketi” kurdu. Bu şirket, Berlin ulaşım yetkililerini, metro istasyonlarına vanilya kokusu yaymanın suç oranını azaltacağına ikna etmek için cesur ancak sonuçsuz bir girişimde bulundu.

CDU üyesi olarak siyasete atıldı fakat bu partinin eski alışkanlıklarından kurtulamadığını gördü. 2014 yılında yeni kurulan AfD’ye katıldı ve iki yıl sonra eyalet meclisine seçildi.

Siegmund, eski Alman Demokratik Cumhuriyeti (DDR) eyaletlerinin, Batı Almanya tarafından yutulduktan sonra yaşadıkları “yabancılaşmayı” da iyi kullanıyor. Örneğin DDR döneminde ayakkabı üretiminin ana merkezi olan Weißenfels, bugünlerde büyük bir çöküş yaşıyor.

Burada miting yapan Siegmund, açılış konuşmasında, meydanda toplanan yüzlerce kişiyi “sağduyu kampına” hoş geldiniz diyerek karşıladı.

Bir gece önce Berlin’deki onur yürüyüşüne düzenlenen ve bir kadının hayatını kaybetmesine yol açan saldırıyı kınadı ve olayla ilgili “basmakalıp sözler sarf eden” diğer politikacıları sert bir dille eleştirdi. Kalabalığın içinde yaşanan bir tartışmanın ardından ise, “Biz neşenin partisiyiz,” dedi.

2024 yılında Siegmund, Avusturyalı milliyetçi Martin Sellner’in düzenlediği “tersine göç” gizli toplantısına katılarak medyanın gündemine oturan AfD’lilerden biriydi. Siegmund’un toplantıda, “bu müşteri kitlesi” (göçmenleri kastediyor) için Saksonya-Anhalt’ta yaşamı “olabildiğince çekici olmayan” hale getirmek istediğini söylemişti.

AfD’li, haberlerin bir kısmının (örneğin sınır dışı etme planıyla ilgili bölümün) “masal” olduğunu iddia ediyor. Fakat geriye dönüp baktığında, bu haberi kendileri için “harika, ücretsiz bir reklam kampanyası” olarak değerlendirmeye başlamış.

“Tersine göç” konuşuluyor

AfD’nin seçim programı, “tersine göç” fikrini gerçekten de benimsiyor.

Parti, “yasadışı göçmenler” olarak adlandırdığı kişilere karşı bir “sınır dışı etme ve geri göç harekâtı” vaat etmekte ve “kültürel olarak uyumsuz” yabancılara sert eleştiriler yöneltiyor.

AfD, devletin yabancı nüfusunu azaltma kampanyasının hedeflerinden biri olarak Ukraynalıları öne çıkarıyor ve çok azının mülteci statüsünü hak ettiğini savunuyor. Ayrıca Suriyeliler, Iraklılar ve Afganları da hedef gösteriyor.

Toplamda, iki milyonluk eyalette yaklaşık 170.000 yabancı uyruklu kişi bulunuyor ki bu rakam 2014’ten bu yana üç katına çıktı. Bu kişilerin gelişi bazı yerli halkı tedirgin etti. 

Fakat meslek örgütleri, ciddi vasıflı işgücü eksikliği göz önüne alındığında yabancı işçilerin vazgeçilmez olduğunu belirtiyor. Eyaletteki doktorların yaklaşık yüzde 20’si yurt dışından geliyor.

Saksonya-Anhalt seçim programı zaten esas olarak ulusal kimlik ile “tersine göç” üzerine odaklanıyor.

Parti, mevcut hükümetin iktisadi gerileme ve demografik istikrarsızlığa yol açtığını savunurken, düşen doğum oranlarını ele almak için geleneksel aile yapılarına geri dönüş öneriyor.

Önemli girişimler arasında Alman ebeveynlere yönelik mali teşvikler, doğmamış yaşamın korunması ve okullarda “cinsiyet ideolojilerinin” reddedilmesi yer alıyor.

Göç konusunda ise belge, sıkı sınır kontrolleri, yasadışı ikamet edenlerin sınır dışı edilmesi ve hem yabancıların hem de yurtdışında yaşayan Almanların ülkelerine geri gönderilmesini savunuyor.

Deregülasyon ve dijitalleşme öne planda

Bunun yerine, işgücündeki personel eksikliğini gidermek için teknolojileştirme, dijitalleşme ve yapay zeka odaklı bir devlet stratejisi öneriyorlar. 

Ayrıca program, eğitim sisteminde reform yapılması, tarihi anıtların korunması ve kamu kurumlarında cinsiyet nötr dilin yasaklanması yoluyla “vatansever bir kültürel dönüşüm” hedefliyor. AfD, “küreselci ve sol” etkilere karşı Alman egemenliğini ve geleneksel değerleri koruyabilecek tek güç olarak kendini konumlandırıyor.

AfD Saksonya-Anhalt hükümet programındaki iktisat politikası, küresel şirketlere kıyasla “aile şirketleri” olarak da bilinen yerel küçük ve orta ölçekli işletmelere (Mittelstand) öncelik veren, koruyucu ve deregülasyon odaklı bir yaklaşıma dayanıyor.

Partinin hükümet programında “AfD liderliğindeki bir eyalet hükümeti, ikstisadi çöküşü ve bununla bağlantılı sanayisizleşmeyi durduracak,” deniyor.

Program, çok uluslu şirketlere yönelik devasa devlet sübvansiyonlarına şiddetle karşı çıkıyor ve Magdeburg’daki Intel fabrikası için planlanan 10 milyar avroluk sübvansiyonu eleştiriyor. Programın savunucuları, bir işyeri başına 3 milyon avrodan fazla harcamanın yapısal iktisadi sorunları çözmediğini savunuyorlar.

Saksonya-Anhalt’ın yapısal olarak zayıf bölgelerinde, yatırımcıları çekmek amacıyla basitleştirilmiş yasal ve idari koşullar sunan özel iktisadi bölgelerin kurulmasının araştırılmasını öneriyor. 

“Akademik çılgınlık” (Akademisierungswahn) olarak adlandırdıkları olguyla mücadele etmek ve zanaat sektörünün geleceğini güvence altına almak amacıyla, program zanaatçiliğin ve mesleki eğitimin güçlendirilmesini savunuyor.

Yerel KOBİ’lerin sistemlerini otomatikleştirmelerine yardımcı olmak amacıyla özel bir devlet finansman programı ve ücretsiz danışmanlık hizmetleri kurmayı planlıyor.

Ayrıca AfD vergi indirimlerini savunuyor ve yeşil enerji dönüşümünün tamamen geri alınmasını talep ediyor.

AfD devlet enerji ajansı (LENA) veya yatırım ve pazarlama şirketi (IMG) gibi, “gereksiz” veya “şişirilmiş” buldukları devlet kurumlarını kapatmak istiyor.

Deregülasyon ve “idari devletin zayıflatılması” da programda yer alıyor.

Nazizm esintili Bauhaus tartışması

Partinin “Nazizm” ile bağlantılandırılmasına yol açan en ilginç noktalardan biri de “Bauhaus” tartışması. AfD, Saksonya-Anhalt’ın kimliğini Bauhaus’tan türetmeye çalışan mevcut eyalet hükümetinin moderndenken (modern düşünce) başlıklı imaj kampanyasını eleştiriyor.

Programda, Bauhaus okulunun “ulusal köklerden” herhangi bir iz bırakmamaya aktif olarak çaba gösterdiği savunuluyor. Bu da eyaletin kimliğini bu akıma dayandırmanın bir “kimliksizlik politikası” anlamına gelmesi demek.

Bauhaus’tan “tartışmalı bir mimarlık okulu” olarak bahsediliyor ve eyaletin bu akıma odaklanmasının bir “kimlik bozukluğu” işareti olduğu düşünülüyor.

AfD, moderndenken kampanyasının yerine bir deutschdenken (Almanca düşüncesi) kampanyası öneriyor.

Bu yeni kampanya, Bauhaus yerine Saksonya-Anhalt’ta derin kökleri olan tarihi Alman şahsiyetlerini ve kültürel başarıları ön plana çıkaracak. Kampanya, Kral I. Henry, İmparator I. Otto, Martin Luther, Otto von Bismarck ve Friedrich Nietzsche’yi açıkça anarak, bölgenin Orta Çağ’da Alman İmparatorluğu’nun merkezi olduğunu vurguluyor.

Kampanya, okul entegrasyonları, yeni vatansever turizm konseptleri, ödül törenleri ve ulusal özgüvenin geliştirilmesine yönelik anma etkinlikleri aracılığıyla hayata geçirilecek.

Rusya ile ilişkileri iyileştirme çağrısı

AfD Saksonya-Anhalt, sırf Rusya ile savaştan kaçınılmasını ve Avrupa’da barışın korunmasını savundukları için kendilerine Putinversteher (Putin sempatizanları) damgası vuran mevcut siyasi düzeni eleştiriyor.

Programda, 2022 yılından önce Rusya’nın Saksonya-Anhalt’ın en önemli ticaret ortaklarından biri olduğu belirtiliyor.

AfD Rusya, Belarus ve İran’a yönelik AB yaptırımlarının, başka herhangi bir ülkenin ekonomisinden çok Almanya’nın kendi ekonomisine zarar verdiğini öne sürüyor ve bu yaptırımların tamamen kaldırılması için Bundesrat’ta bir girişim başlatılmasını öneriyor.

Enerji krizini çözmek ve enerji fiyatlarını düşürmek amacıyla, Rusya ile enerji ilişkilerinin normale döndürülmesini ve ucuz boru hattı gazı ithalatının yeniden başlatılmasını savunuyorlar. 

Özellikle, hasar gören Kuzey Akım 1 ve Kuzey Akım 2 boru hatlarının derhal onarılmasını ve pahalı, deniz yoluyla taşınan sıvılaştırılmış hidrolik kırma gazını devre dışı bırakmak için Kuzey Akım 2’nin hasarsız Strang B kolunun derhal devreye alınmasını talep ediyorlar.

Eğitimde, program Saksonya-Anhalt eyaletinde Rusça dil öğretiminin sürdürülmesini ve mümkün olduğunda genişletilmesini öngörüyor.

Bunu başarmak için, akademik eğitim almış ana dili Rusça olan kişilerin, mesleğe sonradan geçen öğretmenler olarak hedefli bir şekilde işe alınmasını öneriyor.

Avrupa

AB, Putin ile kimin görüşeceğine karar veremiyor

Yayınlanma

ABD, Ukrayna ile Rusya arasındaki görüşmelere arabuluculuk etmeye devam ederken, AB içerisinde masaya kimin oturacağı tartışması sürüyor.

Önümüzdeki hafta Abu Dabi’de ABD’nin arabuluculuğunda gerçekleştirilecek Rusya ile Ukrayna arasındaki görüşmeler, Avrupa’nın katılımı olmadan yapılacak.

Bir ilerleme kaydedileceğine dair beklent şu anda yok ama bu durum, AB’de temsil konusundaki çekişmelerini engellemedi.

İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, dün (5 Kasım) AB’nin “farklı yönlere doğru ilerleyen bir Avrupa izlenimi verdiğini” belirterek yeni bir tartışma konusu ekledi.

Avrupa Konseyi Başkanı António Costa’ya yazdığı mektupta, AB’nin 27 liderinin yıl sonuna kadar bir temsilci arkasında birleşmesi gerektiğini savundu.

Rapporteur’e göre E2, E3, E5 veya CoW (İstekli Ülkeler Koalisyonu) gibi diplomatik formatların oluşturduğu bir “alfabe çorbası”, Ukrayna’nın geleceğine dair görüşmelerde ön plana çıkmak için birbiriyle yarışıyor.

Gelecek yıl seçmenlerin karşısına çıkacak olan Meloni, savaşı sona erdirmek ve kıtanın gelecekteki güvenlik mimarisini belirlemek konusunda Avrupa’nın çıkarlarını temsil etme çabalarında, İngiltere, Fransa ve Almanya’dan oluşan E3 formatının sergilediği iddialı tavra uzun süredir tepki gösteriyor.

Geçen ay İtalyan lider şöyle konuşmuştu:

“Eğer Fransa, Almanya ve Büyük Britanya, o meşhur E3 formatı kapsamında, hepimizin birlikte başarabileceğimizden daha fazlasını tek başlarına başarabileceklerini düşünüyorlarsa, o zaman en azından bunu herkesin adına, tüm tarafların resmi yetkisiyle yapmalılar.”

Bir AB diplomatı, “E3’ten bahsettiğimizde, jeopolitik nüfuzdan, askeri ve mali güçten söz ediyoruz. Bu, İtalya’nın dışlanması anlamına gelmez ama Roma açıkça masada bir koltuğu olması gerektiğini düşünüyor,” dedi.

Meloni, bir başka güçlü askeri güç olan ve Ukrayna ile sınırı paylaşan tek diğer büyük AB ülkesi olan Polonya’nın desteğine sahip. 

Fakat mevkidaşı Donald Tusk, üst düzey görüşmelerde yer almak istediği konusunda daha az açık sözlü davrandı.

Tusk perşembe günü Varşova’da gazetecilere yaptığı açıklamada, “Bildiğiniz gibi, birçok farklı formatımız var. AB olarak, İstekli Koalisyon olarak net bir tutumumuz var. Bu süreçlere tam olarak dahilim,” dedi.

Gelgelelim Dışişleri Bakanı Radosław Sikorski daha da açık sözlü konuştu. “En son istediğimiz şey, Batı Avrupa’nın Doğu Avrupalıları devre dışı bırakarak Rusya ile muhatap olması,” diyen Sikorski, 1930’lara ve ardından 1945’teki Yalta Konferansına atıfta bulundu:

“Doğu Avrupa ve İskandinavya’yı bu görüşmelerin dışında bırakamazsınız. Yaklaşık 120 milyon insanız. Finlandiya Rusya’ya, Norveç Rusya’ya, Baltık ülkeleri Rusya’ya ve Polonya hem Rusya’ya hem de Ukrayna’ya sınır komşusu.”

Berlin ise Almanya, Fransa ve İngiltere’nin Ukrayna’ya verilecek gelecekteki güvenlik garantilerini üstlenecek en güçlü üç askeri güç olduğu göz önüne alındığında, E3 formatının en doğal temsil grubu olduğunu savunuyor.

İtalya gibi Polonya da Varşova ve Roma’nın katılımına olanak tanıyacak E5 formatını destekliyor.

Fakat Sikorski, Putin ile görüşebilecek liderlerden oluşan başka bir kombinasyonu da gündeme getirdi: António Costa, AB dış politika şefi Kaja Kallas ve Birleşik Krallık Başbakanı Andy Burnham.

Sikorski, Costa-Kallas ikilisinin AB antlaşmaları uyarınca bloğu temsil etme konusunda yasal yetkiye sahip olduğunu savundu.

AB’nin en üst düzey diplomatı Kaja Kallas, perşembe günü Lizbon’da gazetecilere yaptığı açıklamada, “Başbakan Meloni ile aynı fikirdeyim; farklı seslerle konuşmamalıyız. Rusya’nın istediği bu konuların Avrupa’nın da kararını gerektirdiğini söylemek için birleşik kalmalıyız,” dedi.

AB’nin tutumundaki bölünmeleri vurgulayan tek kişi Meloni değil. Geçen hafta, Danimarka Başbakanı ve Avrupa Konseyi’nde Meloni’nin yakın müttefiki olan Mette Frederiksen, Finlandiya ve Norveç liderlerinin Putin’e yaptığı çağrıyı sorguladı ve onların gerçekte neyi başarmayı umduklarını sordu.

Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb ve Norveç Başbakanı Jonas Gahr Støre, bu görüşmeyi Kiev ile tam bir koordinasyon içinde gerçekleştirilen yararlı bir adım olarak savundu.

Bir AB yetkilisine göre, ikili, Ukrayna özel temsilcisi atanması konusunu görüşmekten “büyük memnuniyet duyacak.”

Fakat bu yetkili, söz konusu çağrının Stubb ve Støre’yi bu pozisyona getirmek için “bir girişim” olmadığını vurguladı.

Her halükarda, Avrupalılar Ukrayna’ya finansman sağlamak için yeni yollar bulmaya çalışırken, savaşın bu kış sona erme ihtimali pek yok.

Donald Tusk, “Barış görüşmeleri konusunda gerçekçi olmalıyız ve Rusya’nın gerçek niyetleri konusunda çok dikkatli olmalıyız. Kış aylarında Putin’in bir anlaşmaya varmak için daha az motivasyonu olabilir,” dedi.

Okumaya Devam Et

Avrupa

AB’den vatandaşlara krizin ilk 72 saati için acil durum hazırlığı çağrısı

Yayınlanma

Avrupa Komisyonu, olası krizlerde devlet yardımı ulaşana kadar vatandaşların ilk 72 saat boyunca temel ihtiyaçlarını karşılayabilmeleri için acil durum çantası ve temel gıda stoku hazırlamalarını önerdi. Birlik içinde güvenlik hazırlıkları hız kazanırken Moskova yönetimi bu adımların askeri tırmanışı tetikleyeceği uyarısında bulundu.

Avrupa Birliği (AB) vatandaşlarının, acil durumlarda kamu hizmetleri yardım organize edene kadar ilk 72 saat boyunca temel ihtiyaçlarını kendi başlarına karşılamaya hazır olmaları gerektiği bildirildi.

Avrupa Komisyonunun eşitlik, kriz yönetimi ve hazırlıktan sorumlu üyesi Hadja Lahbib, tavsiye niteliğindeki ve bağlayıcılığı bulunmayan yeni rehberi Avrupa Sivil Koruma Forumu kapsamında sundu.

Lahbib, konuya ilişkin değerlendirmesinde, “Bir felaket meydana geldiğinde ilk saatler hayati önem taşıyabilir. Her Avrupalı ne yapacağını, ailesini nasıl koruyacağını ve başkalarına nasıl yardım edeceğini bilmelidir. Hazırlık evlerimizde, okullarımızda ve topluluklarımızda başlar” ifadelerini kullandı.

Brüksel yönetimi yeni tedbirlerin gerekçesini, Avrupa’nın giderek daha sık ve karmaşık krizlerle karşılaşmasıyla açıkladı.

Avrupa Komisyonu, tavsiyeler kapsamında vatandaşların temel ihtiyaç maddeleri stoklamasını ve önceden hazırlanmış acil durum çantaları bulundurmasını önerdi.

Bu önlemlerin, kamu yardımı harekete geçene kadar vatandaşların krizin ilk üç gününde temel gereksinimlerini tek başlarına karşılamalarını sağlamayı amaçladığı belirtildi.

Tavsiyeler çocukların acil durumlara hazırlanması, güvenlik önlemlerinin engelli bireyler için erişilebilir kılınması ve halkın tehditler konusunda daha iyi bilgilendirilmesi olmak üzere üç başlığı daha kapsıyor.

Avrupa Komisyonu ayrıca, AB Sivil Koruma Mekanizmasının 2001’deki kuruluş yıl dönümüne atıfla, 2027 yılından itibaren her yıl 23 Ekim tarihinin “AB Hazırlık Günü” ilan edilmesini önerdi.

Politico’nun Avrupalı diplomatlara ve yetkililere dayandırdığı haberine göre, AB ülkeleri can kayıplarına yol açabilecek kapsamlı bir hibrit saldırı senaryosuna hazırlanıyor.

Haberde, birliğin güvenlik konularında üstleneceği rol ve NATO’nun işlevlerini mükerrer kılıp kılmadığı konusunda AB içinde görüş ayrılıklarının çıktığı aktarıldı.

Aynı habere göre, 27 AB ülkesinin büyükelçileri acil müdahale ekiplerinin konuşlandırılması ve etkilenen ülkeye AB fonlarından kaynak ayrılması başlıklarına odaklanan basına kapalı toplantılar gerçekleştirdi.

Ukrayna’daki çatışmaların 2022’de başlamasının ardından AB ve NATO, Rusya ile olası bir askeri çatışmaya yönelik hazırlıklarını artırdı.

Avrupa Komisyonunun Mart 2025’te sunduğu “Avrupa Savunması Beyaz Kitabı – Hazırlık 2030” belgesinde Rusya, Avrupa güvenliğine yönelik temel tehditlerden biri olarak tanımlandı.

Belge savunma üretiminin artırılmasını, hava ve füze savunmasının, insansız sistemlerin ve askeri hareketliliğin geliştirilmesini öngörüyor.

Estonya, Letonya ve Litvanya ise yüz binlerce sivilin tahliyesini de içeren olası bir Rusya saldırısına karşı eylem planları hazırlamaya başladı.

Bu üç ülke Mayıs 2025’te sivil savunma alanında işbirliği yapma kararı aldı.

Almanya Kara Kuvvetleri Komutanı Christian Freuding de Berlin’in 2029 yılına kadar veya daha erken bir tarihte bir Rus saldırısına hazırlanması gerektiğini dile getirdi.

Diğer taraftan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, eylül ayında yaptığı açıklamada Moskova’nın Avrupa ile savaşa hazırlanmadığını vurgulamıştı.

Putin, Moskova’nın bu tür planları olmadığını, Avrupa ile durumu tırmandırmak için hiçbir gerekçe ve gerçek bir neden bulunmadığını belirtti.

Avrupa ülkelerinin Rusya tehdidine ve savaşa hazırlanma gereğine dair söylemlerini “provokasyon” ve “durumun kasıtlı olarak kışkırtılması” şeklinde nitelendiren Putin, Avrupa’nın bu tutumuna tepki gösterdi.

Kremlin de AB’nin ekonomilerini silahlandırmak için devasa bütçeler harcayarak “askeri-siyasi-ekonomik bir bloğa dönüştüğünü” kaydetti.

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, AB ülkelerinin Rusya ile savaş riski açıklamalarının Avrupa’nın silahlanmasına yol açtığını ve bunun nihayetinde “kendi kendini gerçekleştiren bir kehanete” dönüşebileceği uyarısında bulundu.

Lavrov daha önce yaptığı açıklamada ise “Eğer Avrupa Rusya Federasyonu’na saldırırsa, bu tamamen farklı bir savaş olur ve çok kısa sürer” değerlendirmesini yapmıştı.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Polonya: ABD’nin bizi Rus gazına zorlaması “gerçeklikten kopuk”

Yayınlanma

Polonya enerji bakanı, ABD’nin Avrupa’yı daha fazla Rus gazı satın almaya zorlama girişiminin Kremlin’i güçlendireceği uyarısında bulundu.

Miłosz Motyka, “Eğer birisi Rus gazı satın alarak zaman kazanabileceğini düşünerek kendini kandırıyorsa, bu çok pahalı ve dar görüşlü bir oyun olur,” dedi.

Avrupa’da gaz fiyatlarının Ekim ayında son üç yılın en yüksek seviyesine ulaşmasıyla birlikte, kimi politikacılar Rus gazına geri dönülmesi gerektiğini savunuyor.

Örneğin Almanya için Alternatif (AfD) partisinin lideri Alice Weidel, seçilirse Moskova’dan gaz alacağını söyledi.

Motyka’nın açıklamaları, Wall Street Journal’ın haberine göre, ABD’li temsilcilerin Ukrayna’da kısmi bir ateşkes sağlanması amacıyla bir Amerikan aracı vasıtasıyla Avrupa’ya Rus gazı satılmasını araştırdıkları ortaya çıktıktan sonra geldi.

Polonyalı bakan perşembe günü Varşova’da gazetecilere yaptığı açıklamada, “Bu, önce Avrupa’yı, ardından NATO’yu vuracak ve tüm bunlar Avro-Atlantik ilişkilerini sarsacak bir öneri,” dedi.

Polonya’nın Świnoujście limanında bir adet yüzer LNG terminali bulunuyor ve Gdańsk yakınlarında bir tane daha inşa ediliyor.

Her ikisi de ağırlıklı olarak ABD’den gelen süper soğutulmuş gaz ithal ediyor.

Böyle bir girişimin hem Kremlin’in gelirlerini artıracağını hem de savaşı sona erdiremeyeceğini savunan Motyka, “Avrupa’nın Rus gazına geri dönmesi halinde savaşın durdurulabileceği” iddiasının Moskova’dan gelen bir “serap” olduğunu söyledi.

2026 yılının ilk üç çeyreğinde Avrupa, 16 milyar metreküp (bcm) Rus LNG’si ithal etti. Bu ithalatın 1 Ocak 2027’den itibaren yasa ile yasaklanması öngörülüyor.

Aynı dönemde ABD’den yapılan LNG ithalatı ise 63 bcm’ye ulaştı.

Varşova’daki üst düzey yetkililere göre, Polonya yeni LNG terminallerinin yanı sıra Norveç’e boru hattıyla bağlı olduğundan, topraklarından geçen ve şu anda kapalı olan Rus Yamal boru hattı gereksiz hale geld,.

Motyka, “Enerji şantajına maruz kalmamak için çeşitli kaynaklardan ithalat yapmak istiyoruz,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English