Dünya Basını
Savaş, enflasyon ve küresel kumarhane
İngiliz iktisatçı ve 2008 mali krizinin zamanlamasına dair isabetli tahminiyle ünlenen Ann Pettifor, savaşın enerji ve emtia akışlarını kesintiye uğratarak küresel enflasyonu yeniden tetiklediğini, buna karşı piyasaların faiz artışı beklentisine girdiğini anlatıyor. Pettifor, faiz artışlarının sorunu çözmek yerine kırılgan ve borç yüklü küresel finans sistemini daha da istikrarsızlaştıracağını vurguluyor. Enflasyonun temel nedeninin spekülatif piyasa davranışları ve şirketlerin fiyatlama gücü olduğunu, bu nedenle çözümün faiz artışı değil piyasa düzenlemesi olduğunu ifade eden Pettifor, özel kredi piyasalarındaki büyüme ve denetimsizliğin, 2008 öncesi sub-prime krizine benzer riskler doğurduğuna dikkat çekiyor.
Savaş, enflasyon ve merkez bankacıların küresel kumarhaneye yönelik tehditleri
Ann Pettifor
System Change
18 Mart 2026
Yaşlı beyaz erkeklerin yürüttüğü gayri meşru savaşın ve hayatta kalma mücadelesi veren siyasi olarak baskıcı bir devletin verdiği karşılığın sonucu olarak, her yerde aynı şeyi okuyorsunuz. Hürmüz Boğazı’nda petrol, doğalgaz ve gübre akışının “boğulması”, Maersk gibi deniz taşımacılığı şirketlerini hayati hizmetleri askıya almaya zorladı; Bahreyn’deki petrol rafinerisi ile Singapurlu bir kimya şirketi mücbir sebep ilan etmek zorunda kaldı. Bu arz kısıtları, söz konusu varlıklara yönelik talep nedeniyle, enerji ve gıda fiyatlarını yeniden yukarı itecek; bu da küresel ölçekte enflasyonu bir kez daha tetikleyecek.
Bu tehditle başa çıkmak için tüccarlar ve “piyasalar”, merkez bankası faiz oranlarının artacağına ve kaçınılmaz biçimde artması gerektiğine oynuyor, buna göre pozisyon alıyor. Frances Coppola, “merkez bankalarının önemsizliği” başlıklı yazısında şunu not ediyor:
“İstila sonrası enflasyon beklentileri hızla yükseldi ve faiz oranlarında yeni indirimleri güvenle fiyatlayan piyasalar ani bir fren yaptı; yıl sonuna kadar en az bir faiz artışı ihtimalini fiyatlamaya başladı. Hisse senedi fiyatları geriledi, devlet tahvillerinin getirileri yükseldi.”
Bu tespiti desteklemek için Financial Times’tan Robert Armstrong şu değerlendirmeyi paylaştı:
“Savaş öncesinde faiz traderları, küresel ölçekte kısa vadeli (merkez bankası) faizlerin düşeceğine açıkça bahis oynuyordu. Petrol kaynaklı enflasyon ihtimali, özellikle Avrupa’da bu pozisyonları dağıttı ve iki yıllık tahvil getirilerinde keskin bir sıçramaya yol açtı. Önümüzdeki günlerde kısa vadeli faizlerin nasıl seyredeceğini izlemek ilginç olacak”
“Enflasyon” kelimesi her anıldığında, dünya emekçilerinin geçim koşullarına ve ağır borçlu şirketlerin varlığına yönelen başka bir tehdit de eşlik ediyor: daha yüksek faiz oranları. Bu hafta hem İngiltere Merkez Bankası hem de ABD Merkez Bankası (Fed) Para Politikaları Komisyonu toplantıları düzenliyor; her iki kurumun da ya faiz artırması ya da mevcut görece yüksek seviyeyi koruması bekleniyor.
İngiltere Merkez Bankası özelinde, başkan kamuoyu önünde Banka’nın enflasyonu dizginlemek için fazla bir şey yapamayacağını kabul etmiş olsa da böyle bir adımı destekliyor. Progressive Economics Working Group’un 2022 tarihli Rewiring for Success raporunda ortaya koyduğu üzere, Başkan milletvekillerine şu sözleri aktardı:
“Bulunduğumuz hâl son derece çetin. Yüzde 10 enflasyon öngörüp buna karşı yapabileceğimiz pek bir şey olmadığını söylemek son derece zor bir durum.”
Enflasyon karşısında bu açık çaresizlik itirafına rağmen yine de faiz artırılması gerektiğini düşündü. Para Politikaları Komisyonu bunu yapmamış olsaydı, İngiliz ekonomisi bugün çok daha güçlü olabilirdi.
İsrail öncülüğünde ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü savaşın bu aşamasında faiz artırmak, karmaşık, sıkı bağlarla birbirine eklemlenmiş; aynı zamanda ağır borç yükü altında, zayıflamış ve dengesiz küresel finans sisteminin üzerine 2000 librelik sığınak delici bir bombayı bırakmaya eşdeğer olur. En ağır bedeli düşük gelirli, borçlu ülkeler ve bu ülkelerin halkları öder; fakat sözde “gelişmiş” ekonomilerdeki borçlu şirketler, haneler ve bireyler de bundan nasibini alır.
Merkez bankacıları siyasi davranıyor
The Global Casino kitabımda, spekülatörlerin petrol, doğalgaz ve gıda fiyatlarındaki gelecekteki artışlara oynayarak ya da bu beklentiler üzerinden fiyatları yukarı çekerek, fiyat oluşumunu nasıl etkilediğini ve küresel enflasyonu nasıl tetiklediğini ele aldığım bir bölüme yer verdim. Bu tespiti doğrularcasına Financial Times, “Petrol piyasasının gördüğü en çılgın günlerden birinin iç yüzü” başlıklı yazısında, 8 Mart Pazar günü işlem yapmaya başlayan ve şunu fark eden yorgun bir traderın gözlemlerini aktardı:
“Finansal spekülatörler, petrol ticaretinde eskisine kıyasla çok daha büyük rol oynuyor.”
Söz konusu trader, 32 yaşındaki Manny Newman’dı ve petrol piyasasının gördüğü en oynak işlem seanslarından birinde 23 saat boyunca çalıştı. Bu 23 saat içinde Brent ham petrolünün varil fiyatı 119 dolara kadar yükseldi, ardından 84 dolara geriledi; bu, dolar bazında gün içi en büyük dalgalanma olarak kayda geçti.
“Kovid dahil pek çok kriz gördüm, 2019’daki Rusya ve Suudi petrol saldırıları da buna dahil” dedi. “Ama hiçbiri dünkü gibi değildi.” İşlem temposunun, “24 saat boyunca kesintisiz video oyunu oynamak” gibi hissettirdiğini de ekledi:
“Bugün bazı finansal işlemlerin arkasında kimlerin olduğunu ve hangi bilgiye sahip olduklarını bilmiyoruz. Çok agresif biçimde piyasaya girebiliyorlar ve insan kendi kendine soruyor: Acaba bilmediğin bir şeyi mi biliyorlar?”
Enflasyonu yukarı çeken emtia fiyatları – petrol, doğalgaz ve gübre gibi – a) küresel piyasalarda belirleniyor ve b) bu piyasalar bilerek İngiliz, Avrupa ya da ABD merkez bankaları ve düzenleyicilerinin erişiminin ötesinde çalışıyorsa, merkez bankalarının faiz artırması küresel fiyatları nasıl düşürecek?
2023’te yazdığım gibi, enflasyon zararlı, özellikle sabit gelirliler için ve mutlaka ele alınmalı. Ancak ekonominin tamamını bastıran kaba bir araç olarak faiz artışlarını kullanmak yerine, enerji ve tahıl gibi temel emtialarda aşırı spekülatif küresel piyasaları düzenleyerek enflasyonla mücadele edilmesini istiyorum. Isabella M Weber ve Evan Wasner gibi biz de bugünkü “açgözlülük enflasyonu”nun, “piyasa gücüne sahip firmaların fiyat artırma kapasitesinden kaynaklanan, satıcı kaynaklı bir enflasyon olduğunu düşünüyoruz… Bu durum, enerji ve gıda giderlerini karşılamakta zorlanan yoksulları daha da sıkıştırırken, şirket karlarını ve yönetici ücretlerini şişiriyor, hissedar temettülerini koruyor.”
Gıda fiyatlarının kontrolsüz yükselişi, şirket karlarının patlaması ve reel ücretlerin gerilemesi karşısında düzenleyici adımlar atmadan, yalnızca faiz artışıyla enflasyonla mücadele etmek, merkez bankacılarının siyasi davrandığını gösteriyor.
Özel kredi piyasaları, bugünün sub-prime’ı mı?
Sistemin kırılganlığı şimdiden belirgin. Küresel finans sisteminin görece dar bir alanı olan özel kredi piyasaları (banka dışı kredi verenler), sorunlu şirketlerin taşıdığı yüksek kaldıraçlı ve denetimsiz borç yükü altında zorlanmaya başladı. Bu alandaki fonların yönetilen varlık büyüklüğü, 2000’lerin başında yaklaşık 0,2 milyar dolardan bugün 2,5 trilyon doların üzerine çıktı. 2 trilyon dolarlık bir sektör küresel sistemin yanında küçük görünebilir; ancak sistemin bir bölümündeki arızanın bütünü sarsabileceğini unutmamak gerekir.
2007 öncesinde “sub-prime kredi” diye anılan o belirsiz alanı hatırlıyor muyuz?
Bugünün özel kredi piyasaları, geleneksel ve düzenlemeye tabi bankaların kredi vermekten kaçındığı, küçük ve yüksek borçlu şirketlere yatırım yapmak için özel sermaye fonlarına finansman sağlıyor. Bu amaçla yatırımcılardan kaynak topluyorlar. Ana akım bankalar bazı kredi türlerinden uzak dururken, özel kredi şirketlerine ya da BIS’in 2025’te açıkladığı üzere İş Geliştirme Şirketlerine (BDC) kredi vererek bu piyasaya dolaylı biçimde maruz kalıyor.
Özel kredi piyasalarının bir diğer özelliği de, adının da ima ettiği gibi, gerçekten “özel” olması. Hangi finansmanın sağlandığı, kimlerin borçlandığı ve kredilerin nereye yönlendirildiği konusunda kamusal hesap verebilirlik son derece sınırlı.
Ekim 2025’te İngiltere Merkez Bankası Başkanı Andrew Bailey, First Brands ve Tricolor’un çöküşünün ardından özel kredi piyasalarındaki riskli kredi verme uygulamalarına ilişkin “alarm zilleri”nin çaldığını söyledi ve bunu 2008 finansal kriz öncesindeki uygulamalarla karşılaştırdı.
Alarm verdi, fakat harekete geçmedi.
Yeni bir küresel borç krizi mi?
2007-2009 döneminde olduğu gibi daha geniş bir borç hikayesi de var. Küresel özel ve kamu borç düzeyleri, özel kredi şirketlerinin borcunu çok aşmış durumda ve küresel gelirin (GD) üzerinde seyretmeye devam ediyor. Bu kritik, çünkü borçlar gelirden ödenir; borcun gelire oranı artmayı sürdürürse temerrütler, iflaslar ve krizler kaçınılmaz olur.
Eylül 2006’da yayımladığım bir kitapta “Yaklaşan Birinci Dünya Borç Krizi” uyarısında bulunmuştum. O dönemde küresel kamu ve özel borcun gelire oranı yaklaşık yüzde 200’dü.
2020’de, Kovid-19 salgını sırasında bu oran yüzde 258’e çıktı.
Bugün IMF’nin verilerine göre yüzde 235 seviyesinde:
“Açıkça ifade etmek gerekirse, son beş on yılda hem kamu hem de özel borç, küresel GSYH’ye oranla belirgin biçimde arttı. Özel borç GSYH’nin yüzde 80’inden yüzde 143’üne yükselirken, kamu borcu yüzde 28’den yüzde 93’e sıçradı.”
Geçen hafta Apollo’dan Torsten Slok, 1929 Borsa Çöküşü’nü tetikleyen marjin borcuna ilişkin bir grafik paylaştı.
Investopedia açıklaması: Marjin borcu, yatırımcının borçlanarak yaptığı işlemleri ifade eder. Kaldıraç olarak kullanıldığında kazançları büyütebilir, ancak zararları da derinleştirir.
Faizleri düşürmek doğru strateji
Daha yüksek faizler, hem kamu hem de özel borçlanmanın maliyetini artırır. Küresel, karmaşık ve sıkı biçimde birbirine bağlı bir finans sisteminde, stres hızla yayılabilir; yüksek faizler bir krizi tetikleyebilir ve büyütebilir. Bu nedenle bu refleksif tepkiye son vermek ve merkez bankası para politikasının, demokrasi, uluslararası ekonomik adalet ve emekçilerin çıkarlarını gözetir biçimde uygulanmasını talep etmek gerekir.
Merkez bankacıların ücret ya da fiyat artışı sinyali gördüklerinde neden refleks olarak faiz artırdıklarına dair daha fazla bilgi için “Paul Volcker ekonomiyi kurtarmadı, tahrip etti” başlıklı yazıma bakılabilir.
Merkez bankaları, Trump’ın “tercih edilmiş savaş” olarak nitelendirilen politikasının sonuçlarıyla boğuşan yatırımcıları ve tüketicileri desteklemek için faizleri düşük tutmalı. Düşük faizler, işlerin düzeleceğine dair güveni artırabilir. Ayrıca düşük faiz ortamında hükümetler maliye politikasıyla yatırım ve harcama yaparak, uzun süredir devam eden “erişilebilirlik krizi”nden etkilenen kesimlerin harcanabilir gelirlerini ve şirket karlarını artırabilir.
Bu sağduyuya dayanıyor. Ancak sadece Trump’ın “Destansı Öfke Operasyonu” diye adlandırılan tercihli savaşına katlanmakla kalmıyoruz; aynı zamanda merkez bankalarının “bağımsız” olduğu ve bu nedenle böylesi bir Ortadoğu savaşı ile küresel özel sektör zayıflığı döneminde, demokratik meşruiyete sahip hükümet yatırımlarını ve teşvikleri desteklemek için düşük faiz ve makroekonomik politika kullanamayacağı yönündeki ideolojik dogmaya da katlanmamız bekleniyor.
Son yazımda da belirttiğim gibi bu savaş dönüştürücü olacak. Küresel ekonomi de dönüşüm için olgunlaşmış durumda.