Görüş

Savaş Sonrası Gazze: Soykırımın Yaraları ile Siyasi Dönüşüm İmkânları Arasında

Yayınlanma

Savaşların geride bıraktığı en tehlikeli miras, sadece maddi yıkım ya da kurbanların sayısı değildir; asıl tehlike, yerleşik değerleri silme ve tüm kavram ve davranış sistemlerini yeniden şekillendirme gücüdür. Normalde kuşaklar sürecek değişimler, bir savaşın birkaç ayında gerçekleşebilir. Bu durum sıradan savaşlar için bile geçerliyken, Gazze’de Filistin halkına uygulanan soykırım niteliğindeki savaşta, işgalin amacı yalnızca taşları yıkmak değil, Filistin insanını yeniden inşa etmekti: değerlerini, ilişkilerini ve hayatta kalma anlayışını…

Sözde “insani yardım” politikaları, bu stratejinin en çarpıcı örneği oldu. Yardım ile aşağılamayı birleştiren, görünüşte insancıl ama aslında toplumsal mühendisliğe dayalı bir araç hâline geldi. Filistinlileri, birbirleri pahasına hayatta kalma denklemine sokarak toplumu içeriden çözmeyi ve mücadelenin yönünü işgale karşı direnişten, iç rekabete dönüştürmeyi hedefliyordu. Ancak bu girişimler, Filistin toplumunun direnci ve derin kolektif bilinciyle her defasında duvara çarptı. Filistin toplumu, felakete rağmen değerlerini korudu. İsrail’in şiddeti ne kadar vahşi olursa olsun, Filistinli aileyi —toplumsal dayanışmanın çekirdeğini— yıkmayı başaramadı; Filistin davasının haklılığına ve özgürlük ile kendi kaderini tayin hakkına olan derin inancı kökünden söküp atamadı.

Böylece çatışma, çözümü olmayan bir denkleme dönüştü: mutlak maddi üstünlüğe karşı, adalet, onur ve direnme iradesine dayalı mutlak ahlaki üstünlük. Bugün, eşi görülmemiş bu soykırımın ardından, işgalci yeniden Filistinlilerin ayağa kalkmasını engellemeye çalışıyor. Bunu, iç bölünmeleri körükleyerek ve toplumsal-siyasi mayınlar döşeyerek yapıyor. Washington ise, savaş suçlusu Netanyahu’ya Trump’ın ateşkes planıyla geçici bir çıkış yolu sundu. Bu plan, sorunu çözmekten çok krizi yönetmeye yönelik bir girişim görünümünde; savaşı bitiriyor ama çatışmanın özünü görmezden geliyor ve uluslararası hukuk temelinde gerçekçi bir çözüm yaklaşımından yoksun.

Bu çerçevede, özellikle Hamas’ın başını çektiği Filistinli aktörlerin yeni döneme uyum sağlama kapasitesi hakkında ciddi sorular ortaya çıkıyor. Yıkıcı bir savaşın ardından ağır insani ve siyasi bedeller ödeyen hareket, artık “varoluşsal direniş” mantığından daha esnek ve pragmatik bir siyasi yaklaşıma geçmek zorunda.

Uyum yeteneği üç temel faktöre bağlı olacaktır:

Ulusal rolünü yeniden tanımlamak: Silahlı direniş hareketinden, birleşik bir ulusal sistemin etkin bir siyasi bileşenine dönüşmek.

Arap ve İslam dünyasıyla yapıcı ilişki kurmak: Hamas’ın ateşkes planını kabul etmesi, Arap ve İslam çevrelerinde olumlu karşılandı. Bu da, hareketin bölgesel yaklaşıma kademeli olarak entegre olmasının önünü açtı.

Örgütsel gücü toplum çıkarlarından ayırmak: Yeniden imar ve normal yaşamı parti veya hizip çıkarlarının üstünde tutmak.

Eğer Hamas, ortaklığa ve tamamlayıcılığa dayalı kapsayıcı bir ulusal proje çerçevesinde rolünü yeniden tanımlayabilir; fiili iktidar konumundan çıkıp Filistin siyasal sisteminin yeniden inşasında ortak bir aktör hâline gelebilirse, o zaman ulusal sahnede dengeyi yeniden kurma ve Filistin siyasetinde yeni bir dönemi şekillendirme fırsatını yakalayabilir.

Ancak hareketin uzlaşma ve ortaklık yönündeki söylemleri, somut adımlara dönüşmedikçe sembolik kalacaktır. Bu dönüşüm gerçekleşmezse, yakında şekillenecek bölgesel ve uluslararası düzenlemeler Hamas’ı ya tamamen dışlayacak ya da en azından dikkate almayacaktır. Bunun bedeli ise Gazze’nin ve Filistin davasının geleceği olacaktır. Filistinlilerin elindeki tek kart olan uluslararası ivme ve bölgesel iş birliği kaybolacak; bu da İsrail’in savaş hedeflerinin tamamlanmasının önünü açacaktır.

Bu hedefler, soykırımın yeniden başlatılması veya başka yollarla —örneğin iç çatışmaların körüklenmesiyle— Filistinlilerin zorla göç ettirilmesi şeklinde olabilir. Böylece İsrail, suçlarının sorumluluğundan kurtulacak; bazı ülkeler ise göç planlarına hukuki yükümlülük olmaksızın ortak olabilecektir. Diğer bir hedef olarak öne sürülen “radikalleşmeden arındırma” ise aslında ulusal kimliğin silinmesi anlamına gelmektedir. Gazze, her halükârda, İsrail’in güvenlik ve askerî denetimi altında kalacaktır — aksi iddialar ne olursa olsun.

Bu nedenle savaş sonrası ilk ulusal görev, Gazze’nin derin yaralarını akılla ve sorumlulukla sarmak; toplumsal bölünme ve ahlaki-siyasi sapmalara karşı bağışıklığı güçlendirmektir. Bu da ancak toplumsal güvenliği ve ulusal dokunun bütünlüğünü kalkınmanın temeline koyan kapsayıcı bir ulusal proje ile mümkündür. Hakların kazanılması uğruna verilen her mücadele, eğer toplumun dağılması pahasına yürütülüyorsa, kendi anlamını kaybeder.

Trump’ın sözde barış planı ve savaşın ortaya çıkardığı yeni siyasal dinamikler ışığında, Gazze ve Filistin davasının geleceği için dört ana rota öne çıkmaktadır:

Yönetsel ve siyasi rota: Gazze’nin, Arap ve uluslararası destekli bir Filistin komitesi tarafından geçici olarak yönetileceği bir geçiş dönemi. Bu süreç, gerçek bir ulusal birlik olmadan kırılgan kalacaktır.

Ulusal Filistin rotası: Siyasi meşruiyetin yeniden inşası ve kurumların birleştirilmesi; Filistin Kurtuluş Örgütü’nün kapsayıcı temsil çerçevesi olarak itibarının iadesi ve genel seçimlere zemin hazırlayan yeni bir ulusal sözleşmenin oluşturulması.

Arap ve bölgesel rota: Savaşın dayattığı Arap-İslam uzlaşısından yararlanarak, Gazze için sürdürülebilir siyasi ve ekonomik destek sağlayacak bir bölgesel koruma kalkanı oluşturmak. Ancak bu uzlaşıyı zayıflatma veya bölgesel rekabetlere çekme girişimlerine karşı dikkatli olunmalıdır.

Uluslararası ve hukuki rota: Küresel kamuoyundaki Filistin yanlısı dönüşümü kullanarak Filistin devletinin tanınması sürecini yeniden canlandırmak ve toprak, halk ve temsilde birlik esasına dayalı bir çözüm için baskı kurmak.

Bugün Gazze bir yol ayrımında duruyor: Ya dış aktörlerin “yeniden inşa” bahanesiyle yöneteceği örtülü bir uluslararası vesayet sahasına dönüşecek, ya da birlik, vatandaşlık ve katılım ilkelerine dayalı yeni bir ulusal meşruiyetin inşa platformu hâline gelecek. Her iki durumda da Gazze’nin geleceği, özellikle Hamas ve Filistin Yönetimi’nin bölünme mantığını aşma; direniş ile siyaset, silah ile devlet, otorite ile toplum arasındaki ilişkiyi yeniden tanımlama kapasitesine bağlı olacaktır.

Filistin davası, tüm silme girişimlerine rağmen ne ahlaki özünü ne de tarihsel meşruiyetini kaybetmiştir. Gazze’de yaşananlar, Filistin varlığının sonu değil; bu halkın acıyı bilince, trajediyi yeniden doğuşa dönüştürme yeteneğinin yeni bir sınavıdır. İşgal, ölüm araçlarına sahip olabilir; ama Filistinliler — defalarca kanıtladıkları gibi — hâlâ iradeye ve hayatı yeniden kurma gücüne sahiptir.

Bu nedenle, önümüzdeki dönem Filistin ulusal projesinin yeniden tanımlanmasına adanmalıdır: saldırılara bir tepki olarak değil, adalet, birlik ve insan onuruna dayalı bağımsız Filistin devletinin inşası için kurucu bir vizyon olarak.

Ateşkes anlaşması: Savaşın sonu ve dönüşümün başlangıcı

Çok Okunanlar

Exit mobile version