Diplomasi
ŞİÖ ve İkinci Dünya Savaşı anması, yeni bir dünyanın inşa edildiğini gösteriyor
Stewart Battle, Schiller Enstitüsü ve LaRouche Örgütü organizatörü
6 Eylül 2025
31 Ağustos-3 Eylül arasındaki olaylardan sonra dünya artık eskisi gibi değil. Hafta, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) Çin’in Tianjin kentinde düzenlenen ve dünya nüfusunun yüzde 42’sini temsil eden toplam 26 ülkenin katılımıyla örgüt tarihindeki en geniş katılımlı zirvesi olan iki günlük devlet başkanları toplantısıyla başladı. İki gün sonra, 3 Eylül’de Çin, 1945’te Japonya’nın yenilgiye uğratılmasının 80. yıl dönümü vesilesiyle büyük bir kutlamaya ev sahipliği yaparak modern tarihin en büyük ve en etkileyici askeri geçit törenlerinden birini sergiledi. Bu birkaç gün boyunca verilen mesaj son derece açıktı: Dünyada büyüyen yeni bir paradigma var ve bu paradigma, dünyayı sömürgecilik sonrası yeni bir döneme taşıyacak güce ve canlılığa sahip.
ŞİÖ zirvesinde onlarca ekonomik anlaşma imzalandı, büyük yeni girişimler duyuruldu ve farklı ülkelerden oluşan bir grup, önemli bir dayanışma gösterisiyle bir araya getirildi. Zirvenin onur konuğu, Çin Devlet Başkanı Xi’nin “lao pengyou” yani eski dost diye selamladığı Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’di. Etkinliğin tonunu bu ikili belirledi. Devlet Başkanı Xi, ŞİÖ Devlet Başkanları toplantısındaki konuşmasına örgütün tarihini ve 20 yılı aşkın süredir elde ettiği başarıları gözden geçirerek başladı ve örgütün artık dünyanın en büyük bölgesel organizasyonu haline geldiğini belirtti. Bu düşünceyle, “ŞİÖ’nün kurucu misyonuna sadık kalalım, görevlerimizi üstlenmek için harekete geçelim ve insanlık için ortak geleceğe sahip bir topluluğun daha aydınlık yarınlarına doğru kararlılıkla yürüyelim,” dedi.
Zirvedeki önemli duyurular arasında Xi’nin Küresel Yönetişim Girişimi önerisi de vardı. Bu girişimin beş maddesi şunlar: egemen eşitliğe bağlı kalmak, uluslararası hukukun üstünlüğüne uymak, çok taraflılığı uygulamak, halk merkezli yaklaşımı savunmak ve somut adımlar atmaya odaklanmak. Süregelen stratejik gelişmeler bağlamında değerlendirildiğinde, dikkatli gözlemciler bunun “küreselleşme” için yeni bir hamle olmadığını, aksine dünyanın İngiliz jeopolitiğinin vahşiliğini aşmasını sağlayacak bir ilkeler önerisi olduğunu anlayacaktır. Devlet Başkanı Putin, Xi’nin girişimini memnuniyetle karşılayarak “küresel yönetişim açığının giderilmesinde önemli bir rol oynayacağını” ve “bazı ülkelerin uluslararası ilişkilerde diktatörce uygulamalarını sürdürdüğü bir dönemde bilhassa yerinde” olduğunu söyledi.
Batılı ülkelerin yaptırımlarına, şantajlarına ve Küresel Çoğunluk genelinde yaygın bir birliği engellemeye yönelik diğer çabalarına rağmen Tianjin’deki katılım olağanüstü ve çeşitliydi. Temsil edilen 26 ülke arasında, bir NATO üyesi ve Doğu ile Batı arasında önemli bir köprü olan Türkiye de vardı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, hem Devlet Başkanı Xi hem de Devlet Başkanı Putin ile ikili görüşmeler gerçekleştirdi. Avrupa’yı temsilen Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić ve Slovakya Başbakanı Robert Fico da zirvedeydi ve her ikisi de Putin ile dostane görüşmeler yaptı.
Ayrıca İran, Pakistan ve Malezya devlet başkanlarının yanı sıra Batı’nın yakın markaja aldığı iki ülke olan Ermenistan ve Azerbaycan’ın liderleri de zirveye katıldı.
Ancak belki de küresel çapta yaşanan köklü değişimin en gözle görülür örneği, sınır anlaşmazlığı konusundaki gerilimler nedeniyle yedi yıldır Çin’i ziyaret etmeyen Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin katılımı oldu. Modi’nin zirvede boy göstermesi, Putin ve Xi ile kahkahalar atıp kucaklaştığı görüntülerin tekrar tekrar yayımlanmasıyla sayısız Batılı eliti öfkelendirmekle kalmadı, aynı zamanda Küresel Çoğunluğun artık Batı’nın dayatmalarına boyun eğmediğinin de açık bir göstergesi oldu.
BRICS gibi ŞİÖ de dünya sahnesinde daha fazla güç ve nüfuz elde etmeye çalışan basit bir “ittifak” ya da Amerikan veya Batı karşıtı bir oluşum değil. Bu gruplar daha ziyade, iflas etmiş transatlantik sistemin çürümesi ve çöküşüyle zorunlu hale gelen yeni bir dünya sisteminin parçası olarak büyüyen ve gelişen organik bir sürecin göstergesi. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un zirve sonrası söylediği gibi, ŞİÖ katılımcıları, Batılı ülkelerin artan baskısı karşısında uluslararası hukukun değerlerini ve ilkelerini savunmak ve ilerletmek için çalışıyorlar; üstelik bunlar “bir zamanlar bizzat Batı’nın desteklediği ilkeler.”
Bu iki örgüt birlikte dünya nüfusunun yüzde 75’ini temsil ediyor. Sadece bu da değil, şu anda ŞİÖ’ye katılmak için başvuruda bulunan 12 ülke daha var ve BRICS’e katılmak için başvuranların sayısı ise çok daha fazla. Dolayısıyla bu, gerçekten de Küresel Çoğunluk haline gelmiş durumda ve geçici bir olgu değil.
Modi, Xi, Putin ve R-I-C
Başbakan Modi, ABD Başkanı Donald Trump’ın, kısmen Hindistan’ın Rus petrolü alımlarına tepki olarak ülkesine yüzde 50’lik gümrük vergileri uygulamasının hemen ardından Tianjin’e geldi. Durum, Trump’ın gümrük vergilerini açıklamasının ardından geçen ay boyunca gelişmiş, Modi ise Hindistan’ın Amerikan baskısına karşı “dik duracağını” söyleyerek yanıt vermişti. Fakat tüm bunların arka planında, hem üç ülkenin de temel direkleri olduğu BRICS ve ŞİÖ’nün sürekli güçlenmesi hem de çok daha önemli bir kavram olan R-I-C (Rusya-Hindistan-Çin) açısından gerçek bir Rusya-Hindistan-Çin dostluğunun potansiyeli belirleyici oldu.
R-I-C ilk olarak 1998’de dönemin Rusya Başbakanı Yevgeniy Primakov tarafından önerilmişti. Primakov o zamanlar üç ülke arasında kurulacak bir “stratejik üçgenin” yeni bir işbirliği ve ekonomik kalkınma sisteminin omurgası olabileceğini söylemişti. Grup o zamandan beri gevşek bir şekilde birlikte çalışsa da İngiliz yanlısı güçler, özellikle Hindistan ve Çin arasındaki gerilimleri körükleyerek onları ayrı tutmayı umuyordu. Ancak son gelişmeler durumu yeni bir yöne çevirmiş olabilir ve Modi ile Xi, aralarındaki anlaşmazlıkları geride bırakmaya niyetli görünüyor.
Modi’nin Xi ile görüşmesinde ikili, geçen yıl Rusya’nın Kazan kentinde beş yıl aradan sonra gerçekleştirdikleri ilk resmi görüşmeden bu yana ilişkilerindeki ilerlemeden duydukları memnuniyeti vurguladı. Gezegendeki en kalabalık iki ülke olarak işbirliklerinin tüm dünyanın istikrarıyla bağlantılı olduğunu belirttiler. Xi, “Ejderha ve fil birlikte dans edebilir,” dedi. Görüşmeler, son aylarda her iki ülkeden yetkililer arasında yaşanan yoğun diplomatik temaslar bağlamında gerçekleşti ve normal diplomatik ilişkiler yavaş yavaş yeniden tesis ediliyor.
Modi’nin Putin ile görüşmesi de aynı derecede önemliydi. Hindistan, 2017’de Avustralya, Japonya ve ABD ile birlikte, yaygın olarak “Asya NATO’su” olarak görülen QUAD güvenlik ittifakına üye olmuş ve Batı ile karmaşık ama yakın bir ilişki sürdürmüştü. Buna rağmen Hindistan, Rusya ile iyi ilişkilerini korudu ve 2022’den itibaren Rus petrolü alımlarını çarpıcı biçimde artırdı. Hindistan’a Rusya ile dostane ilişkilerini kesmesi ve petrol alımlarını durdurması için muazzam bir baskı uygulandı; Trump’ın gümrük vergileri bu yöndeki son hamleydi.
Ancak Modi, Rusya Devlet Başkanı’nı selamlarken “özel ve ayrıcalıklı stratejik ortaklığımızın derinliğini ve kapsamlılığını” sıcak bir şekilde vurguladı ve ekledi: “En zor koşullarda bile Hindistan ve Rusya her zaman omuz omuza birlikte ilerlemiştir.” Modi, Putin’e, “Bu yılın sonlarında Hindistan’ı ziyaret ettiğinizde 1,4 milyar Hintli sizi heyecanla karşılayacak,” dedi. O günün ilerleyen saatlerinde ve ertesi gün, Modi’nin Putin’in limuzininde seyahat ettiği ve Rusya Devlet Başkanı ile samimi bir şekilde gülümsediği fotoğraf ve videolar haberlere yansıdı. Batılı uzmanlar, daha sonra Putin, Modi ve Xi’nin el ele tutuşup eşitler olarak sohbet ettikleri videoyu gördüklerinde daha da büyük bir şaşkınlık yaşadı.
Hindistan’ın liderleri sadece Batı’yı dinlememekle kalmıyor, tam tersi yönde ilerliyor gibi görünüyor. Rus devlet nükleer şirketi Rosatom’un genel direktörü Aleksey Lihaçov, 1 Eylül’de ŞİÖ zirvesi sırasında yaptığı açıklamada, Hindistan’ın Rusya’nın dördüncü nesil nükleer santralleriyle son derece ilgilendiğini ve ayrıca Rusya’nın Kuzey Deniz Rotası üzerinden ticaretini önemli ölçüde artırmak istediğini söyledi. Hindistan’ın Rus ham petrolü alımlarını, muhtemelen yüzde 10-20 oranında artırmayı planladığına dair haberler de var; bu da Primakov’un R-I-C potansiyelini daha da sağlamlaştırıyor.
Temel taş olarak iktisadi kalkınma
ŞİÖ kurulduğunda, büyük ölçüde güvenlikle ilgili konularda işbirliği, terörle mücadele gibi ihtiyaçlara odaklanmıştı. Ancak tartışmalar yıllar içinde, ŞİÖ üyesi birçok ülkeden geçen Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’nin ve 2014’teki Avrasya Ekonomik Birliği’nin ilanıyla evrildi. 2008 mali krizinden sonra “basılan” on trilyonlarca dolarla ayakta tutulan transatlantik finans sisteminin genel iflası, giderek göz ardı edilmesi imkânsız bir faktör haline geldi. Ancak Ukrayna ihtilafının patlak vermesinin ardından Rusya’ya uygulanan akıl almaz yaptırımlar ve Rusya’nın SWIFT ödeme sisteminden çıkarılması, siyasileşmiş Batılı finans sistemi altında hiçbir ülkenin güvende olmadığını kanıtladı.
Bu nedenle ŞİÖ de, tıpkı BRICS gibi, giderek yeni ve bağımsız bir ekonomik mimariye doğru hızla ilerliyor. Zirve sırasında Devlet Başkanı Xi, “üye devletler arasında güvenlik ve ekonomik işbirliğine daha güçlü bir zemin sağlamak için” bir ŞİÖ Kalkınma Bankası kurulmasını önerdi. Ayrıca önümüzdeki üç yıl içinde ŞİÖ üyesi devletlere 1,4 milyar dolarlık kredi sözü verdi. Küçük ve henüz başlangıç aşamasında olsa da böyle bir banka, tamamen Batılı kurumların kontrolü dışında kalkınma için kredi hatları sağlayabilir. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin zirve sonrası söylediği gibi, banka “ŞİÖ ülkelerindeki altyapı gelişimine ve sosyoekonomik kalkınmaya güçlü bir destek verecektir.”
Putin, ŞİÖ’ye hitabında, tek taraflı aktörlerin müdahalesinden arınmış yeni finansal mekanizmaları savundu. “ŞİÖ üyesi ülkeler tarafından ortak tahvil çıkarılması, kendi ödeme, takas ve saklama altyapısının kurulması ve ortak yatırım projeleri için bir banka oluşturulması” çağrısında bulundu. Bu tür girişimler, Devlet Başkanı Xi’nin ŞİÖ’nün “küresel yönetişim sisteminin gelişimi ve reformu için bir katalizör olması” ve dünya ulusları arasındaki ilişkileri jeopolitikten çıkarıp “ittifak kurmama, çatışmama ve herhangi bir üçüncü tarafı hedef almama” ilkeleriyle uyumlu hale getirme çağrısıyla örtüşüyor.
Finansal reform tartışmalarına ek olarak, dünyanın ekonomik ağırlık merkezinin Doğu’ya kayması gibi aynı derecede derin bir değişim de yaşanıyor. Putin, Xi ve Moğolistan Cumhurbaşkanı Ukhnaagiin Khürelsükh arasında 2 Eylül’de yapılan üçlü görüşmenin ardından Gazprom CEO’su Aleksey Miller, üç lider tarafından devasa Sibirya’nın Gücü 2 doğalgaz boru hattının inşası için “yasal olarak bağlayıcı bir mutabakat zaptı” imzalandığını duyurdu. Boru hattı, Moğolistan üzerinden Çin’e yılda 50 milyar metreküp doğalgaz taşıma kapasitesine sahip olacak. Miller’ın kapasitesinin 44 milyar metreküpe çıkarılacağını söylediği mevcut Sibirya’nın Gücü 1 boru hattı ve şu anda 12 milyar metreküpe çıkarılan Rusya’nın Sahalin Adası’ndan gelen boru hattı da eklendiğinde, Çin’e akacak toplam Rus gazı potansiyel olarak yılda 100 milyar metreküpü aşacak.
Ukrayna savaşından önce Rusya’nın Avrupa’ya toplam doğalgaz satışının 150-180 milyar metreküp arasında olduğu düşünüldüğünde, Rusya’nın önceki pazarlarını daha dostane ve güvenilir olanlarla değiştirmeye yöneldiği açık. Bu, sadece Rusya için değil, artık geleceğin küresel ekonomisinin motorunun Küresel Güney ve Doğu’da yattığını gören Küresel Çoğunluğun diğer üyeleri için de büyük bir değişim.
Pekin’in 3 Eylül’deki askeri geçit töreniyle aynı gün, Rusya’nın uzak doğu kenti Vladivostok’ta Doğu Ekonomi Forumu başladı. Bu yılki tema, “Uzak Doğu: Barış ve Refah için İşbirliği” idi. Rusya Uzak Doğu ve Arktik Kalkınma Bakanı Aleksey Çekunkov, bir röportajda forumun arka planına dair bilgi verdi. Şu anda Rusya’nın Doğu ve Arktik bölgelerinde toplam 148 milyar dolar değerinde 3.800 yatırım projesinin devam ettiğini ve sonuç olarak bu bölgelerin Rusya’nın geri kalanına göre 3,3 kat daha fazla ekonomik büyüme kaydettiğini söyledi. Ekonomik faaliyetin önemli bir göstergesi olan bu bölgelerdeki elektrik talebi de benzer şekilde son on yılda yüzde 28 artarak ulusal ortalamanın iki katına ulaştı.
Bu raporlar, Arktik ve Uzak Doğu alanında mümkün olanların sadece buzdağının görünen kısmı. Zorlu koşullar ve yeterli uluslararası işbirliğinin olmaması nedeniyle, insanlığın geleceği için muazzam bir potansiyel barındıran bu kaynak zengini bölgeler büyük ölçüde gelişmemiş durumda. Bu durum artık değişiyor.
İkinci Dünya Savaşı anması bir törenden daha fazlası
Çin’in merakla beklenen, Pasifik’teki Zafer Günü’nü kutlamak için düzenlediği 80. yıl dönümü kutlaması, dünya çapında bir şok dalgası daha yarattı. Çoğu hafta başında ŞİÖ toplantısına katılmış olan 26 ülkenin lideri, 3 Eylül’deki törene ve ardından yapılan geçit törenine katıldı. Törende Çin, en gelişmiş silahlarından ve diğer askeri teçhizatlarından bazılarını sergiledi. Ve bunlardan çok sayıda vardı. Sergilenenler arasında Çin’in en yeni hipersonik balistik ve seyir füzelerinden birkaçı, tahmini menzili 20 bin kilometre olan yeni bir stratejik balistik füze, en yeni hayalet avcı uçağı, anti-dron silahları, lazerler, tanklar ve çok daha fazlası ilk kez görücüye çıktı. Geçit töreninin başında, bir helikopter filosu üzerinde “Adalet galip gelecek, Barış galip gelecek, halk galip gelecek” yazılı pankartlar taşıyarak uçtu.
Bu gösterinin önemi, bir CNN makalesinde şu sözlerle ifade edildi: “Sergilenen devasa askeri teçhizat hacmi, Çin’in, tıpkı ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’nı kazanmak için yaptığı gibi, sözlerinin arkasında duracak endüstriyel güce sahip olduğunu gösteriyor.” CNN, makaleyi şöyle sonlandırdı: “Ancak ABD endüstrisi 80 yıl önce Mihver güçlerinin sonunu getirmişken, Amerika’nın artık Çin’in üretebildiği sayılarda silah üretme kapasitesi yok.”
Ancak anma töreni, siyasi bir güç gösterisinden çok daha derin bir anlam taşıyordu. 1931-1945 yılları arasında Çin, ulusunu Japon emperyalizminden kurtarma mücadelesinde 35 milyondan fazla vatandaşını kaybetti. Rusya ve eski Sovyet bloğunun diğer ülkelerinde olduğu gibi, özgürlüğün zulme karşı zaferinin o zaman ne anlama geldiğine dair derin bir anlayış var ve bu zaferin anısını, dünyanın şimdi alması gereken yönde temel bir ilke olarak görüyorlar.
Xi, törendeki konuşmasında Çin’in savaştaki muazzam fedakarlıklarını ve uzun süren yeniden canlanma yolunu özetledikten sonra şunları söyledi: “Tarih bize insanlığın birlikte yükselip birlikte düştüğünü hatırlatıyor.” Xi, “Ancak tüm ülkeler birbirine eşit davrandığında ve birbirini desteklediğinde tarihi trajedilerin tekerrürünü önleyebiliriz,” diye devam etti. “Bugün insanlık bir kez daha barış ile savaş, diyalog ile çatışma, kazan-kazan işbirliği ile sıfır toplamlı oyun arasında bir seçim yapmak zorunda,” uyarısında bulundu ve Çin’in bu taahhüdü tereddütsüz bir şekilde ilerleteceğini belirtti. Xi, sözlerini sesini yükselterek şu ifadelerle bitirdi: “Çin ulusunun büyük yeniden canlanışı karşı konulmazdır! İnsanlığın asil barış ve kalkınma davası galip gelecektir!”
Geçit töreni, 80. yıl dönümünü simgeleyen 80 bin güvercin ve 80 bin balonun salınmasıyla sona erdi.
Bu olayın hem Rusya hem de Çin’de taşıdığı önem, Devlet Başkanı Putin’in ŞİÖ zirvesi başlamadan bir gün önce Xinhua Haber Ajansı’na verdiği bir röportajda daha da açık bir şekilde ifade edildi. “Bazı Batılı devletlerde İkinci Dünya Savaşı’nın sonuçlarının fiilen revize edildiğini ve Nürnberg ile Tokyo mahkemelerinin kararlarının açıkça hiçe sayıldığını görüyoruz,” diyen Putin, “Rusya ve Çin, tarihi yeniden yazma girişimlerini kararlılıkla kınıyor,” diye ekledi. Ardından şunları söyledi: “Sovyet ve Çin halklarının Alman Nazizmi ve Japon militarizmine karşı ortak mücadelesinin anısı bizim için kalıcı bir değerdir… [Savaştaki zaferin] 80. yıl dönümünü kutlamak üzere, Yeni Bir Dönem İçin Çin-Rusya Kapsamlı Stratejik Koordinasyon Ortaklığının Daha da Derinleştirilmesine İlişkin Ortak Bildiriyi imzaladık. Bu belge, bazı devletlerin insanlığın tarihsel hafızasını yok etme ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra oluşturulmuş köklü dünya düzeni ve diyalog ilkelerini sözde ‘kurallara dayalı düzen’ ile değiştirme girişimlerine ülkelerimizin ortak bir yanıtını sunuyor.”
Batı da davetliydi
Bu yeni dinamiğin “Doğu’da” geliştiğine şüphe olmasa da bu, Batı’nın davetli olmadığı anlamına kesinlikle gelmiyor. Devlet Başkanı Putin, 5 Eylül’de Doğu Ekonomi Forumu’ndaki konuşmasında, Rusya’nın Arktik’teki ortak projeler konusunda ABD ile de görüşmelerde bulunduğunu belirtti ve hatta ABD, Rusya ve Çin arasında üçlü projeler olasılığını gündeme getirdi. Putin, “Tüm bu seçenekler tartışılıyor, masada duruyor. Sadece siyasi bir karara ihtiyacımız var. Bu mümkün ve hem gaz hem de petrol alanında işbirliği karşılıklı olarak faydalı olacaktır,” dedi. Çin de daha derin bir işbirliği için Batı’ya defalarca dostluk eli uzattı.
ABD ve Avrupa’nın bu gelişen ülkeleri hasım olarak görmeyi bırakıp onları ortak olarak görmeleri için kapı açık. Arktik’teki ortak projeler sadece bir başlangıç ve onlarca yıllık asalak ekonomi politikasını dengelemek için gereken devasa fiziki-ekonomik büyümeye aç bir dünyada işbirliğinin filizlenmesi için ilk adım olabilir. Bu potansiyel gelecek işbirliği, sadece Batı ulusları içindeki en iyi geleneklerin yeniden canlanmasının itici gücü olmakla kalmasın, aynı zamanda dünyanın büyük bir bölümünü çok uzun süredir yöneten oligarşik sistemin de sonu olsun. Lyndon LaRouche’un 1994’te Rusya gezisinden döndükten kısa bir süre sonra söylediği gibi:
“Eğer insanlığın geleceğine bakarsak ve Titanik’in [iflas etmiş transatlantik finans sistemi—ed.n.] batışının ötesini görürsek, dünyayı yeniden organize etmenin bariz bir yolu var… Ve bu, İngilizlerin her zaman korktuğu şeyi yapmak, yani jeopolitik olarak yapılabilecek en ileri adımı atmaktır. Brest’ten [Batı Fransa] Vladivostok’a [Doğu Rusya] kadar demiryollarını teşvik edelim. Çin’deki ipek yolu demiryolunun gelişimini teşvik edelim. Asya’nın iki bölümü [Hindistan ve Çin] arasında işbirliğini teşvik edelim… Şimdi bu ikisini, entegre edilmeleri gereken mantıksal yolla bütünleştirelim. Bu, artık dünya nüfusunun çoğunluğunun bulunduğu bölgede olduğunuz anlamına gelir… Dünyanın gelecekteki nüfusu burada yoğunlaşacak. Eğer fiziki ekonomi geliştiriyorsak, ticaret yolları bunlardır… Gerekli olan diğer sanayileri ortaya çıkarmak için bu altyapı inşasını kullanın… sanayiyi geliştirmek için bir katalizör olarak.
Kendimizi böyle bir politikaya, egemen ulus devletler arasında böyle bir işbirliğine adamalıyız ve bu dünyayı bir asırdır savaşa boğan emperyalistleri bırakalım yok olup gitsinler… Yasaklanmış olanı, [ama] ülkemizin hayati çıkarına olanı yapmaya devam edelim: Avrasya’da ve Güney Asya’da bu tür bir kalkınmayı teşvik etmek ve dünya ekonomisini yeniden inşa etmenin bir yolu olarak bununla işbirliğini kullanmak.”