Bizi Takip Edin

Diplomasi

ŞİÖ ve İkinci Dünya Savaşı anması, yeni bir dünyanın inşa edildiğini gösteriyor

Yayınlanma

Stewart Battle, Schiller Enstitüsü ve LaRouche Örgütü organizatörü

EIR News

6 Eylül 2025

31 Ağustos-3 Eylül arasındaki olaylardan sonra dünya artık eskisi gibi değil. Hafta, Şanghay İşbirliği Örgütü’nün (ŞİÖ) Çin’in Tianjin kentinde düzenlenen ve dünya nüfusunun yüzde 42’sini temsil eden toplam 26 ülkenin katılımıyla örgüt tarihindeki en geniş katılımlı zirvesi olan iki günlük devlet başkanları toplantısıyla başladı. İki gün sonra, 3 Eylül’de Çin, 1945’te Japonya’nın yenilgiye uğratılmasının 80. yıl dönümü vesilesiyle büyük bir kutlamaya ev sahipliği yaparak modern tarihin en büyük ve en etkileyici askeri geçit törenlerinden birini sergiledi. Bu birkaç gün boyunca verilen mesaj son derece açıktı: Dünyada büyüyen yeni bir paradigma var ve bu paradigma, dünyayı sömürgecilik sonrası yeni bir döneme taşıyacak güce ve canlılığa sahip.

ŞİÖ zirvesinde onlarca ekonomik anlaşma imzalandı, büyük yeni girişimler duyuruldu ve farklı ülkelerden oluşan bir grup, önemli bir dayanışma gösterisiyle bir araya getirildi. Zirvenin onur konuğu, Çin Devlet Başkanı Xi’nin “lao pengyou” yani eski dost diye selamladığı Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’di. Etkinliğin tonunu bu ikili belirledi. Devlet Başkanı Xi, ŞİÖ Devlet Başkanları toplantısındaki konuşmasına örgütün tarihini ve 20 yılı aşkın süredir elde ettiği başarıları gözden geçirerek başladı ve örgütün artık dünyanın en büyük bölgesel organizasyonu haline geldiğini belirtti. Bu düşünceyle, “ŞİÖ’nün kurucu misyonuna sadık kalalım, görevlerimizi üstlenmek için harekete geçelim ve insanlık için ortak geleceğe sahip bir topluluğun daha aydınlık yarınlarına doğru kararlılıkla yürüyelim,” dedi.

Zirvedeki önemli duyurular arasında Xi’nin Küresel Yönetişim Girişimi önerisi de vardı. Bu girişimin beş maddesi şunlar: egemen eşitliğe bağlı kalmak, uluslararası hukukun üstünlüğüne uymak, çok taraflılığı uygulamak, halk merkezli yaklaşımı savunmak ve somut adımlar atmaya odaklanmak. Süregelen stratejik gelişmeler bağlamında değerlendirildiğinde, dikkatli gözlemciler bunun “küreselleşme” için yeni bir hamle olmadığını, aksine dünyanın İngiliz jeopolitiğinin vahşiliğini aşmasını sağlayacak bir ilkeler önerisi olduğunu anlayacaktır. Devlet Başkanı Putin, Xi’nin girişimini memnuniyetle karşılayarak “küresel yönetişim açığının giderilmesinde önemli bir rol oynayacağını” ve “bazı ülkelerin uluslararası ilişkilerde diktatörce uygulamalarını sürdürdüğü bir dönemde bilhassa yerinde” olduğunu söyledi.

Batılı ülkelerin yaptırımlarına, şantajlarına ve Küresel Çoğunluk genelinde yaygın bir birliği engellemeye yönelik diğer çabalarına rağmen Tianjin’deki katılım olağanüstü ve çeşitliydi. Temsil edilen 26 ülke arasında, bir NATO üyesi ve Doğu ile Batı arasında önemli bir köprü olan Türkiye de vardı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, hem Devlet Başkanı Xi hem de Devlet Başkanı Putin ile ikili görüşmeler gerçekleştirdi. Avrupa’yı temsilen Sırbistan Cumhurbaşkanı Aleksandar Vučić ve Slovakya Başbakanı Robert Fico da zirvedeydi ve her ikisi de Putin ile dostane görüşmeler yaptı.

Ayrıca İran, Pakistan ve Malezya devlet başkanlarının yanı sıra Batı’nın yakın markaja aldığı iki ülke olan Ermenistan ve Azerbaycan’ın liderleri de zirveye katıldı.

Ancak belki de küresel çapta yaşanan köklü değişimin en gözle görülür örneği, sınır anlaşmazlığı konusundaki gerilimler nedeniyle yedi yıldır Çin’i ziyaret etmeyen Hindistan Başbakanı Narendra Modi’nin katılımı oldu. Modi’nin zirvede boy göstermesi, Putin ve Xi ile kahkahalar atıp kucaklaştığı görüntülerin tekrar tekrar yayımlanmasıyla sayısız Batılı eliti öfkelendirmekle kalmadı, aynı zamanda Küresel Çoğunluğun artık Batı’nın dayatmalarına boyun eğmediğinin de açık bir göstergesi oldu.

BRICS gibi ŞİÖ de dünya sahnesinde daha fazla güç ve nüfuz elde etmeye çalışan basit bir “ittifak” ya da Amerikan veya Batı karşıtı bir oluşum değil. Bu gruplar daha ziyade, iflas etmiş transatlantik sistemin çürümesi ve çöküşüyle zorunlu hale gelen yeni bir dünya sisteminin parçası olarak büyüyen ve gelişen organik bir sürecin göstergesi. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un zirve sonrası söylediği gibi, ŞİÖ katılımcıları, Batılı ülkelerin artan baskısı karşısında uluslararası hukukun değerlerini ve ilkelerini savunmak ve ilerletmek için çalışıyorlar; üstelik bunlar “bir zamanlar bizzat Batı’nın desteklediği ilkeler.”

Bu iki örgüt birlikte dünya nüfusunun yüzde 75’ini temsil ediyor. Sadece bu da değil, şu anda ŞİÖ’ye katılmak için başvuruda bulunan 12 ülke daha var ve BRICS’e katılmak için başvuranların sayısı ise çok daha fazla. Dolayısıyla bu, gerçekten de Küresel Çoğunluk haline gelmiş durumda ve geçici bir olgu değil.

Modi, Xi, Putin ve R-I-C

Başbakan Modi, ABD Başkanı Donald Trump’ın, kısmen Hindistan’ın Rus petrolü alımlarına tepki olarak ülkesine yüzde 50’lik gümrük vergileri uygulamasının hemen ardından Tianjin’e geldi. Durum, Trump’ın gümrük vergilerini açıklamasının ardından geçen ay boyunca gelişmiş, Modi ise Hindistan’ın Amerikan baskısına karşı “dik duracağını” söyleyerek yanıt vermişti. Fakat tüm bunların arka planında, hem üç ülkenin de temel direkleri olduğu BRICS ve ŞİÖ’nün sürekli güçlenmesi hem de çok daha önemli bir kavram olan R-I-C (Rusya-Hindistan-Çin) açısından gerçek bir Rusya-Hindistan-Çin dostluğunun potansiyeli belirleyici oldu.

R-I-C ilk olarak 1998’de dönemin Rusya Başbakanı Yevgeniy Primakov tarafından önerilmişti. Primakov o zamanlar üç ülke arasında kurulacak bir “stratejik üçgenin” yeni bir işbirliği ve ekonomik kalkınma sisteminin omurgası olabileceğini söylemişti. Grup o zamandan beri gevşek bir şekilde birlikte çalışsa da İngiliz yanlısı güçler, özellikle Hindistan ve Çin arasındaki gerilimleri körükleyerek onları ayrı tutmayı umuyordu. Ancak son gelişmeler durumu yeni bir yöne çevirmiş olabilir ve Modi ile Xi, aralarındaki anlaşmazlıkları geride bırakmaya niyetli görünüyor.

Modi’nin Xi ile görüşmesinde ikili, geçen yıl Rusya’nın Kazan kentinde beş yıl aradan sonra gerçekleştirdikleri ilk resmi görüşmeden bu yana ilişkilerindeki ilerlemeden duydukları memnuniyeti vurguladı. Gezegendeki en kalabalık iki ülke olarak işbirliklerinin tüm dünyanın istikrarıyla bağlantılı olduğunu belirttiler. Xi, “Ejderha ve fil birlikte dans edebilir,” dedi. Görüşmeler, son aylarda her iki ülkeden yetkililer arasında yaşanan yoğun diplomatik temaslar bağlamında gerçekleşti ve normal diplomatik ilişkiler yavaş yavaş yeniden tesis ediliyor.

Modi’nin Putin ile görüşmesi de aynı derecede önemliydi. Hindistan, 2017’de Avustralya, Japonya ve ABD ile birlikte, yaygın olarak “Asya NATO’su” olarak görülen QUAD güvenlik ittifakına üye olmuş ve Batı ile karmaşık ama yakın bir ilişki sürdürmüştü. Buna rağmen Hindistan, Rusya ile iyi ilişkilerini korudu ve 2022’den itibaren Rus petrolü alımlarını çarpıcı biçimde artırdı. Hindistan’a Rusya ile dostane ilişkilerini kesmesi ve petrol alımlarını durdurması için muazzam bir baskı uygulandı; Trump’ın gümrük vergileri bu yöndeki son hamleydi.

Ancak Modi, Rusya Devlet Başkanı’nı selamlarken “özel ve ayrıcalıklı stratejik ortaklığımızın derinliğini ve kapsamlılığını” sıcak bir şekilde vurguladı ve ekledi: “En zor koşullarda bile Hindistan ve Rusya her zaman omuz omuza birlikte ilerlemiştir.” Modi, Putin’e, “Bu yılın sonlarında Hindistan’ı ziyaret ettiğinizde 1,4 milyar Hintli sizi heyecanla karşılayacak,” dedi. O günün ilerleyen saatlerinde ve ertesi gün, Modi’nin Putin’in limuzininde seyahat ettiği ve Rusya Devlet Başkanı ile samimi bir şekilde gülümsediği fotoğraf ve videolar haberlere yansıdı. Batılı uzmanlar, daha sonra Putin, Modi ve Xi’nin el ele tutuşup eşitler olarak sohbet ettikleri videoyu gördüklerinde daha da büyük bir şaşkınlık yaşadı.

Hindistan’ın liderleri sadece Batı’yı dinlememekle kalmıyor, tam tersi yönde ilerliyor gibi görünüyor. Rus devlet nükleer şirketi Rosatom’un genel direktörü Aleksey Lihaçov, 1 Eylül’de ŞİÖ zirvesi sırasında yaptığı açıklamada, Hindistan’ın Rusya’nın dördüncü nesil nükleer santralleriyle son derece ilgilendiğini ve ayrıca Rusya’nın Kuzey Deniz Rotası üzerinden ticaretini önemli ölçüde artırmak istediğini söyledi. Hindistan’ın Rus ham petrolü alımlarını, muhtemelen yüzde 10-20 oranında artırmayı planladığına dair haberler de var; bu da Primakov’un R-I-C potansiyelini daha da sağlamlaştırıyor.

Temel taş olarak iktisadi kalkınma

ŞİÖ kurulduğunda, büyük ölçüde güvenlikle ilgili konularda işbirliği, terörle mücadele gibi ihtiyaçlara odaklanmıştı. Ancak tartışmalar yıllar içinde, ŞİÖ üyesi birçok ülkeden geçen Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’nin ve 2014’teki Avrasya Ekonomik Birliği’nin ilanıyla evrildi. 2008 mali krizinden sonra “basılan” on trilyonlarca dolarla ayakta tutulan transatlantik finans sisteminin genel iflası, giderek göz ardı edilmesi imkânsız bir faktör haline geldi. Ancak Ukrayna ihtilafının patlak vermesinin ardından Rusya’ya uygulanan akıl almaz yaptırımlar ve Rusya’nın SWIFT ödeme sisteminden çıkarılması, siyasileşmiş Batılı finans sistemi altında hiçbir ülkenin güvende olmadığını kanıtladı.

Bu nedenle ŞİÖ de, tıpkı BRICS gibi, giderek yeni ve bağımsız bir ekonomik mimariye doğru hızla ilerliyor. Zirve sırasında Devlet Başkanı Xi, “üye devletler arasında güvenlik ve ekonomik işbirliğine daha güçlü bir zemin sağlamak için” bir ŞİÖ Kalkınma Bankası kurulmasını önerdi. Ayrıca önümüzdeki üç yıl içinde ŞİÖ üyesi devletlere 1,4 milyar dolarlık kredi sözü verdi. Küçük ve henüz başlangıç aşamasında olsa da böyle bir banka, tamamen Batılı kurumların kontrolü dışında kalkınma için kredi hatları sağlayabilir. Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi’nin zirve sonrası söylediği gibi, banka “ŞİÖ ülkelerindeki altyapı gelişimine ve sosyoekonomik kalkınmaya güçlü bir destek verecektir.”

Putin, ŞİÖ’ye hitabında, tek taraflı aktörlerin müdahalesinden arınmış yeni finansal mekanizmaları savundu. “ŞİÖ üyesi ülkeler tarafından ortak tahvil çıkarılması, kendi ödeme, takas ve saklama altyapısının kurulması ve ortak yatırım projeleri için bir banka oluşturulması” çağrısında bulundu. Bu tür girişimler, Devlet Başkanı Xi’nin ŞİÖ’nün “küresel yönetişim sisteminin gelişimi ve reformu için bir katalizör olması” ve dünya ulusları arasındaki ilişkileri jeopolitikten çıkarıp “ittifak kurmama, çatışmama ve herhangi bir üçüncü tarafı hedef almama” ilkeleriyle uyumlu hale getirme çağrısıyla örtüşüyor.

Finansal reform tartışmalarına ek olarak, dünyanın ekonomik ağırlık merkezinin Doğu’ya kayması gibi aynı derecede derin bir değişim de yaşanıyor. Putin, Xi ve Moğolistan Cumhurbaşkanı Ukhnaagiin Khürelsükh arasında 2 Eylül’de yapılan üçlü görüşmenin ardından Gazprom CEO’su Aleksey Miller, üç lider tarafından devasa Sibirya’nın Gücü 2 doğalgaz boru hattının inşası için “yasal olarak bağlayıcı bir mutabakat zaptı” imzalandığını duyurdu. Boru hattı, Moğolistan üzerinden Çin’e yılda 50 milyar metreküp doğalgaz taşıma kapasitesine sahip olacak. Miller’ın kapasitesinin 44 milyar metreküpe çıkarılacağını söylediği mevcut Sibirya’nın Gücü 1 boru hattı ve şu anda 12 milyar metreküpe çıkarılan Rusya’nın Sahalin Adası’ndan gelen boru hattı da eklendiğinde, Çin’e akacak toplam Rus gazı potansiyel olarak yılda 100 milyar metreküpü aşacak.

Ukrayna savaşından önce Rusya’nın Avrupa’ya toplam doğalgaz satışının 150-180 milyar metreküp arasında olduğu düşünüldüğünde, Rusya’nın önceki pazarlarını daha dostane ve güvenilir olanlarla değiştirmeye yöneldiği açık. Bu, sadece Rusya için değil, artık geleceğin küresel ekonomisinin motorunun Küresel Güney ve Doğu’da yattığını gören Küresel Çoğunluğun diğer üyeleri için de büyük bir değişim.

Pekin’in 3 Eylül’deki askeri geçit töreniyle aynı gün, Rusya’nın uzak doğu kenti Vladivostok’ta Doğu Ekonomi Forumu başladı. Bu yılki tema, “Uzak Doğu: Barış ve Refah için İşbirliği” idi. Rusya Uzak Doğu ve Arktik Kalkınma Bakanı Aleksey Çekunkov, bir röportajda forumun arka planına dair bilgi verdi. Şu anda Rusya’nın Doğu ve Arktik bölgelerinde toplam 148 milyar dolar değerinde 3.800 yatırım projesinin devam ettiğini ve sonuç olarak bu bölgelerin Rusya’nın geri kalanına göre 3,3 kat daha fazla ekonomik büyüme kaydettiğini söyledi. Ekonomik faaliyetin önemli bir göstergesi olan bu bölgelerdeki elektrik talebi de benzer şekilde son on yılda yüzde 28 artarak ulusal ortalamanın iki katına ulaştı.

Bu raporlar, Arktik ve Uzak Doğu alanında mümkün olanların sadece buzdağının görünen kısmı. Zorlu koşullar ve yeterli uluslararası işbirliğinin olmaması nedeniyle, insanlığın geleceği için muazzam bir potansiyel barındıran bu kaynak zengini bölgeler büyük ölçüde gelişmemiş durumda. Bu durum artık değişiyor.

İkinci Dünya Savaşı anması bir törenden daha fazlası

Çin’in merakla beklenen, Pasifik’teki Zafer Günü’nü kutlamak için düzenlediği 80. yıl dönümü kutlaması, dünya çapında bir şok dalgası daha yarattı. Çoğu hafta başında ŞİÖ toplantısına katılmış olan 26 ülkenin lideri, 3 Eylül’deki törene ve ardından yapılan geçit törenine katıldı. Törende Çin, en gelişmiş silahlarından ve diğer askeri teçhizatlarından bazılarını sergiledi. Ve bunlardan çok sayıda vardı. Sergilenenler arasında Çin’in en yeni hipersonik balistik ve seyir füzelerinden birkaçı, tahmini menzili 20 bin kilometre olan yeni bir stratejik balistik füze, en yeni hayalet avcı uçağı, anti-dron silahları, lazerler, tanklar ve çok daha fazlası ilk kez görücüye çıktı. Geçit töreninin başında, bir helikopter filosu üzerinde “Adalet galip gelecek, Barış galip gelecek, halk galip gelecek” yazılı pankartlar taşıyarak uçtu.

Bu gösterinin önemi, bir CNN makalesinde şu sözlerle ifade edildi: “Sergilenen devasa askeri teçhizat hacmi, Çin’in, tıpkı ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’nı kazanmak için yaptığı gibi, sözlerinin arkasında duracak endüstriyel güce sahip olduğunu gösteriyor.” CNN, makaleyi şöyle sonlandırdı: “Ancak ABD endüstrisi 80 yıl önce Mihver güçlerinin sonunu getirmişken, Amerika’nın artık Çin’in üretebildiği sayılarda silah üretme kapasitesi yok.”

Ancak anma töreni, siyasi bir güç gösterisinden çok daha derin bir anlam taşıyordu. 1931-1945 yılları arasında Çin, ulusunu Japon emperyalizminden kurtarma mücadelesinde 35 milyondan fazla vatandaşını kaybetti. Rusya ve eski Sovyet bloğunun diğer ülkelerinde olduğu gibi, özgürlüğün zulme karşı zaferinin o zaman ne anlama geldiğine dair derin bir anlayış var ve bu zaferin anısını, dünyanın şimdi alması gereken yönde temel bir ilke olarak görüyorlar.

Xi, törendeki konuşmasında Çin’in savaştaki muazzam fedakarlıklarını ve uzun süren yeniden canlanma yolunu özetledikten sonra şunları söyledi: “Tarih bize insanlığın birlikte yükselip birlikte düştüğünü hatırlatıyor.” Xi, “Ancak tüm ülkeler birbirine eşit davrandığında ve birbirini desteklediğinde tarihi trajedilerin tekerrürünü önleyebiliriz,” diye devam etti. “Bugün insanlık bir kez daha barış ile savaş, diyalog ile çatışma, kazan-kazan işbirliği ile sıfır toplamlı oyun arasında bir seçim yapmak zorunda,” uyarısında bulundu ve Çin’in bu taahhüdü tereddütsüz bir şekilde ilerleteceğini belirtti. Xi, sözlerini sesini yükselterek şu ifadelerle bitirdi: “Çin ulusunun büyük yeniden canlanışı karşı konulmazdır! İnsanlığın asil barış ve kalkınma davası galip gelecektir!”

Geçit töreni, 80. yıl dönümünü simgeleyen 80 bin güvercin ve 80 bin balonun salınmasıyla sona erdi.

Bu olayın hem Rusya hem de Çin’de taşıdığı önem, Devlet Başkanı Putin’in ŞİÖ zirvesi başlamadan bir gün önce Xinhua Haber Ajansı’na verdiği bir röportajda daha da açık bir şekilde ifade edildi. “Bazı Batılı devletlerde İkinci Dünya Savaşı’nın sonuçlarının fiilen revize edildiğini ve Nürnberg ile Tokyo mahkemelerinin kararlarının açıkça hiçe sayıldığını görüyoruz,” diyen Putin, “Rusya ve Çin, tarihi yeniden yazma girişimlerini kararlılıkla kınıyor,” diye ekledi. Ardından şunları söyledi: “Sovyet ve Çin halklarının Alman Nazizmi ve Japon militarizmine karşı ortak mücadelesinin anısı bizim için kalıcı bir değerdir… [Savaştaki zaferin] 80. yıl dönümünü kutlamak üzere, Yeni Bir Dönem İçin Çin-Rusya Kapsamlı Stratejik Koordinasyon Ortaklığının Daha da Derinleştirilmesine İlişkin Ortak Bildiriyi imzaladık. Bu belge, bazı devletlerin insanlığın tarihsel hafızasını yok etme ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra oluşturulmuş köklü dünya düzeni ve diyalog ilkelerini sözde ‘kurallara dayalı düzen’ ile değiştirme girişimlerine ülkelerimizin ortak bir yanıtını sunuyor.”

Batı da davetliydi

Bu yeni dinamiğin “Doğu’da” geliştiğine şüphe olmasa da bu, Batı’nın davetli olmadığı anlamına kesinlikle gelmiyor. Devlet Başkanı Putin, 5 Eylül’de Doğu Ekonomi Forumu’ndaki konuşmasında, Rusya’nın Arktik’teki ortak projeler konusunda ABD ile de görüşmelerde bulunduğunu belirtti ve hatta ABD, Rusya ve Çin arasında üçlü projeler olasılığını gündeme getirdi. Putin, “Tüm bu seçenekler tartışılıyor, masada duruyor. Sadece siyasi bir karara ihtiyacımız var. Bu mümkün ve hem gaz hem de petrol alanında işbirliği karşılıklı olarak faydalı olacaktır,” dedi. Çin de daha derin bir işbirliği için Batı’ya defalarca dostluk eli uzattı.

ABD ve Avrupa’nın bu gelişen ülkeleri hasım olarak görmeyi bırakıp onları ortak olarak görmeleri için kapı açık. Arktik’teki ortak projeler sadece bir başlangıç ve onlarca yıllık asalak ekonomi politikasını dengelemek için gereken devasa fiziki-ekonomik büyümeye aç bir dünyada işbirliğinin filizlenmesi için ilk adım olabilir. Bu potansiyel gelecek işbirliği, sadece Batı ulusları içindeki en iyi geleneklerin yeniden canlanmasının itici gücü olmakla kalmasın, aynı zamanda dünyanın büyük bir bölümünü çok uzun süredir yöneten oligarşik sistemin de sonu olsun. Lyndon LaRouche’un 1994’te Rusya gezisinden döndükten kısa bir süre sonra söylediği gibi:

“Eğer insanlığın geleceğine bakarsak ve Titanik’in [iflas etmiş transatlantik finans sistemi—ed.n.] batışının ötesini görürsek, dünyayı yeniden organize etmenin bariz bir yolu var… Ve bu, İngilizlerin her zaman korktuğu şeyi yapmak, yani jeopolitik olarak yapılabilecek en ileri adımı atmaktır. Brest’ten [Batı Fransa] Vladivostok’a [Doğu Rusya] kadar demiryollarını teşvik edelim. Çin’deki ipek yolu demiryolunun gelişimini teşvik edelim. Asya’nın iki bölümü [Hindistan ve Çin] arasında işbirliğini teşvik edelim… Şimdi bu ikisini, entegre edilmeleri gereken mantıksal yolla bütünleştirelim. Bu, artık dünya nüfusunun çoğunluğunun bulunduğu bölgede olduğunuz anlamına gelir… Dünyanın gelecekteki nüfusu burada yoğunlaşacak. Eğer fiziki ekonomi geliştiriyorsak, ticaret yolları bunlardır… Gerekli olan diğer sanayileri ortaya çıkarmak için bu altyapı inşasını kullanın… sanayiyi geliştirmek için bir katalizör olarak.

Kendimizi böyle bir politikaya, egemen ulus devletler arasında böyle bir işbirliğine adamalıyız ve bu dünyayı bir asırdır savaşa boğan emperyalistleri bırakalım yok olup gitsinler… Yasaklanmış olanı, [ama] ülkemizin hayati çıkarına olanı yapmaya devam edelim: Avrasya’da ve Güney Asya’da bu tür bir kalkınmayı teşvik etmek ve dünya ekonomisini yeniden inşa etmenin bir yolu olarak bununla işbirliğini kullanmak.”

Diplomasi

Mekke Savunma Paktı Meclis’te: Bir ülkeye saldırı hepsine sayılacak

Yayınlanma

Türk hükümeti, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ağustos ayında imzaladığı Mekke Savunma Paktı’nın metnini salı günü Meclis’e sundu. Middle East Eye sitesinin ulaştığı 16 maddelik süresiz anlaşma, bir ülkeye yönelik dış saldırıyı tüm müttefiklere yapılmış sayıyor ve yürürlüğe girdikten sonraki ilk 10 yıl çekilmeyi yasaklıyor.

Türk hükümeti, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın ağustos ayında imzaladığı Mekke Savunma Paktı’nın metnini salı günü Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sundu. Kuzey Atlantik Antlaşması’nın 5. maddesine benzer şekilde imzacı devletleri birbirini savunmakla yükümlü kılan bu anlaşma, yeni bir uluslararası savunma ittifakı kuruyor.

Middle East Eye portalının özel olarak ulaştığı ve resmi olmayan çevirisini yayımladığı 16 maddelik anlaşma metni, belirli bir ülkeyi veya bölgeyi tehdit olarak tanımlamıyor. Metin bunun yerine katılımcı ülkelerin bağımsızlıklarına, egemenliklerine veya toprak bütünlüklerine yönelik silahlı bir saldırı halinde birbirlerini desteklemek için gerekli önlemleri alacağını vurguluyor.

Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, Pakistan İslam Cumhuriyeti Hükümeti ve Suudi Arabistan Krallığı Hükümeti metinde “Taraf”, “Taraflar” veya “Asli Taraflar” olarak adlandırılıyor. Üç hükümet, anlaşmanın giriş bölümünde egemenliğe karşılıklı saygıyı, Birleşmiş Milletler (BM) Şartı’nın ilkelerini, uluslararası hukuku ve iç hukukun ilgili ilkelerini dikkate alarak mevcut savunma ortaklığına ilişkin işbirliği, eşgüdüm ve entegrasyon mekanizmalarını ortak bir savunma anlaşmasında birleştirmeyi kabul ediyor.

Giriş bölümünde ayrıca silahlı kuvvetlerin birlikte çalışabilirliğini, hazırlık durumunu ve etkinliğini kapsayan işbirliği, eşgüdüm ve entegrasyon temelinde, ortak çıkarlar doğrultusunda ilişkileri daha da geliştirme iradesi teyit ediliyor ve böylece taraflar ile halkları arasındaki mevcut dostluk ve kardeşlik bağlarının güçlendirileceği belirtiliyor. Ülkeler birbirlerinin iç işlerine karışmama, egemen eşitlik, toprak bütünlüğü ve uluslararası alanda tanınan sınırların dokunulmazlığı ilkelerinin önemini yinelerken, bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüklerine yönelik silahlı bir saldırı durumunda karşılıklı destek için gerekli önlemleri uygulamanın şart olduğunu ilan ediyor.

Küresel ve bölgesel barış, istikrar ve güvenliği sağlamak amacıyla uluslararası hukuk ve BM Şartı doğrultusunda ortak çaba ve eşgüdümün önemini ifade eden taraflar, terörle mücadelede yetkili makamlar arasındaki mevcut işbirliğini derinleştirme arzularını dile getiriyor. Uluslararası meselelerde ortak bir tutum benimsemek üzere bölgesel ve uluslararası kuruluşlardaki mevcut işbirliğini güçlendirmenin önemine dikkat çekilirken, savunma ve savunma sanayii işbirliğini daha da geliştirme ihtiyacı kaydediliyor.

Saldırı tüm müttefiklere yapılmış sayılacak

Anlaşmanın 1. maddesine göre taraflar birbirlerinin bağımsızlığını, egemenliğini, toprak bütünlüğünü ve uluslararası alanda tanınan sınırlarının dokunulmazlığını sağlamak ve korumak için işbirliği yapacak. İlk madde, “Taraflardan herhangi birinin toprak bütünlüğü, egemenliği veya uluslararası alanda tanınan sınırları tehdit edilir ya da tehlikeye girerse, Taraflar bu tür tehdit veya tehlikeleri ortadan kaldırmak için gerekli tüm araçları kullanacaktır” hükmünü taşıyor.

Anlaşmanın 2. maddesi ise “Taraflardan herhangi birine yönelik dış kaynaklı silahlı bir saldırı, tüm Taraflara yönelik bir saldırı olarak kabul edilecektir” ifadesiyle ortak savunma taahhüdünü düzenliyor. Aynı maddede, “Taraflardan biri başka bir ülke veya ülke grubu tarafından silahlı saldırıya ya da askeri saldırganlığa maruz kalırsa, Taraflar birbirlerine sağlayabilecekleri tüm karşılıklı yardım araçlarını tam olarak kullanarak saldırıya uğrayan Tarafa derhal yardım edecektir” deniyor.

BM Şartı’nın 51. maddesiyle tanınan meşru müdafaa hakkının kullanılmasını sağlamak amacıyla konulan bu hüküm uyarınca ülkeler, gereken yardımın nesnel bir değerlendirmesinin ardından sağlanacak desteğin kapsamını ve niteliğini belirleyecek. İmzacılar, “askeri araç ve kabiliyetler dahil olmak üzere” mevcut kaynaklarının sınırları dahilinde işbirliği yapacak.

Anlaşmanın 3. maddesi, 2. madde uyarınca tarafların savunma, savunma sanayii ve güvenlik alanlarında yakın işbirliği yapmasını, silahlı kuvvetleri arasındaki ilişkileri geliştirmesini ve savunma işbirliğini güçlendirmeye yönelik kararlaştırılan faaliyetleri yürütmesini öngörüyor. 4. maddeye göre ülkeler uluslararası güvenlik konularında düzenli istişarelerde bulunacak; hayati çıkarlarını ve ulusal güvenliklerini korumak, ulusal güvenliklerine yönelik tehdit ve tehlikeleri ortadan kaldırmak amacıyla ortak değerlendirmelere dayalı bireysel ve ortak önlemler geliştirmede birbirlerine sürekli ve etkin biçimde yardım ederek işbirliği yapacak.

Terörle mücadele başlığını düzenleyen 5. madde kapsamında imzacılar, bölgesel ve uluslararası istikrar ile güvenliği olumsuz etkileyen tüm biçim ve tezahürleriyle terörizmle mücadelede operasyonel düzey de dahil olmak üzere mevcut işbirliğini ve ortak çabaları güçlendirecek.

Savunma sanayii, istihbarat ve lojistik desteği genişliyor

Anlaşma; savunma sanayiilerinin geliştirilmesi, silahlı kuvvetlerin eğitimi ve ülkelerin birbirlerine ekipman, yakıt ve diğer savunma malzemelerini tedarik etmesi konularında işbirliği öngörürken istihbarat paylaşımı için de bir çerçeve kuruyor. 6. maddeye göre taraflar, savunma kabiliyetlerini geliştirmek amacıyla savaş ve barış zamanında savunma kurumları arasında karşılıklı personel değişimini, ortak eğitim programlarını ve tatbikatları, ayrıca silahlı kuvvetlerinin birlikte çalışabilirliğini artırmaya yönelik konuşlandırma ve faaliyetleri teşvik edecek.

Savunma kabiliyetlerini güçlendirmek için karşılıklı mutabakat temelinde savunma sanayii kurumları arasında teknoloji paylaşımını, ortak teknoloji geliştirmeyi, ortak üretimi ve savunma sanayii kuruluşları arasındaki işbirliğini desteklemeyi öngören 7. madde, beş işbirliği alanı sıralıyor. Bu alanlar; savunma alanında ortak üretimin teşvik edilmesi, özel uzmanlık gerektiren teknolojilerde ortak araştırma ve geliştirme projeleri yoluyla savunma inovasyonunun hayata geçirilmesi, herhangi bir tarafın uzmanları aracılığıyla tarafların topraklarında personelin eğitilmesi ve askeri sanayinin desteklenmesi, savunma sanayii ile savunma araştırma, geliştirme ve inovasyon alanlarında uzmanlık ve çıkarılan derslerin paylaşılması ve taraflarca karşılıklı olarak kararlaştırılan diğer işbirliği alanları olarak belirleniyor.

İstihbarat işbirliğini derinleştirmek ve bu konuda gerekli eşgüdümü sağlamak amacıyla 9. madde, bilgi güvenliği, veri koruma ve gizlilik kurallarına riayet edilerek karşılıklı kararlaştırılan güvenli kanallar üzerinden istihbarat paylaşılmasını düzenliyor. 10. madde ise lojistik destek hizmetlerinin mevcudiyeti ve uyumluluğuna bağlı olarak tarafların barış zamanında, savaş zamanında ve diğer acil durumlarda silah, mühimmat, yakıt, yedek parça ve diğer ekipmanlar dahil birbirlerine lojistik destek sağlamasını hükme bağlıyor.

Suudi Arabistan’da sekreterya kurulacak, ilk genel sekreter Pakistanlı olacak

Anlaşmanın 8. maddesi, ortak savunmaya stratejik yön vermek, savunma ve güvenlik işbirliğini geliştirmek ve anlaşmanın uygulanması sırasında ortaya çıkabilecek engelleri ele almak üzere “Asli Taraflar”ın bir “Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi” kurmasını kararlaştırıyor. Dışişleri bakanları, savunma bakanları ve genelkurmay başkanlarından oluşacak komite, ev sahipliği taraflar arasında dönüşümlü olmak üzere yılda iki kez toplanacak; ülke liderleri ise gerekli görülmesi halinde yılda bir kez bir araya gelebilecek.

Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi gerekli görürse alt komiteler kurabilecek ve anlaşmada öngörülen işbirliği alanlarının uygulanması için gerektiğinde taraflar arasında anlaşmalar veya protokoller müzakere edilecek. Ayrıca bu komite, “Asli Taraflar”ın oybirliğiyle diğer tarafların anlaşmaya katılımına ilişkin usul ve esasları belirlemeye ve onaylamaya yetkili olacak.

Komiteye hizmet vermek üzere merkezi Suudi Arabistan Krallığı’nda yer alan bir Sekreterya kurulacak ve bu yapı Suudi Arabistan Krallığı ile bir merkez anlaşması akdedecek. Sekreteryanın işleyişi, teşkilat yapısı ve kuruluşuna ilişkin usul ve esaslar daha sonra “Asli Taraflar”ın oybirliğiyle belirlenecek.

Sekreteryaya, “Asli Taraflar” arasında dönüşümlü olarak üç yıllık bir görev süresi için atanan bir Genel Sekreter başkanlık edecek ve ilk Genel Sekreter, Pakistan İslam Cumhuriyeti vatandaşı olacak. Bu maddenin hükümleri, taraflar arasındaki mevcut askeri işbirliği komitelerinin çalışmalarına halel getirmeyecek.

Anlaşmadan ilk 10 yıl çıkılamayacak

Hukuki çerçeveyi çizen 11. maddeye göre imzacılar, uluslararası hukuka ve ilgili iç hukuklarına halel getirmeksizin bu anlaşmayı hükümlerinin uygulanması için yasal dayanak olarak kabul edecek ve gerektiğinde ek yasal önlemler önerecek. 12. madde, anlaşmanın tarafların daha önce akdettikleri uluslararası anlaşmalardan doğan hak ve yükümlülüklerine zarar vermeyeceğini kayıt altına alıyor.

Gizlilik kurallarını düzenleyen 13. madde uyarınca ülkeler, anlaşma kapsamında elde edilen gizli bilgi ve belgelerin gizliliğine ve ulusal mevzuata saygı gösterecek. Gizli bilgi ve belgeler taraflar dışındaki hiçbir devlet, şirket veya kişiyle paylaşılmayacak; bu bilgi ve belgelere erişim “bilmesi gereken” prensibi temelinde ve yalnızca uygun düzeyde güvenlik belgesine sahip kişilere sağlanacak.

Anlaşmanın yorumlanması veya uygulanmasından doğan her türlü uyuşmazlık, 14. maddeye göre taraflar arasındaki istişare ve görüşmeler yoluyla dostane biçimde çözülecek. 15. madde ise anlaşmanın “Asli Taraflar” arasındaki istişareler ve oybirliğiyle değiştirilebileceğini belirtiyor.

Son madde olan 16. maddeye göre anlaşma, her bir taraf için geçerli usullere göre onaylanacak ve son onay belgesinin Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi Sekreteryası’na tevdi edildiği tarihte yürürlüğe girecek. Süresiz olarak yürürlükte kalacak anlaşmanın bir bitiş tarihi yok.

İmzacı devletler, yürürlüğe giriş tarihinden itibaren ancak 10 yıl geçtikten sonra ve çekilme niyetlerini diplomatik kanallar üzerinden en az üç ay önceden diğer taraflara yazılı olarak bildirmeleri şartıyla anlaşmadan çekilebilecek. Anlaşmanın sona ermesi veya anlaşmadan çekilme, bu tarihten önce taraflarca kararlaştırılan devam eden faaliyetleri ya da projeleri etkilemeyecek; gizli bilgi ve belgelerin korunması ve ifşasının önlenmesine ilişkin sorumluluklar da anlaşma sona erdikten veya anlaşmadan çekildikten sonra devam edecek.

7 Ağustos 2026 Cuma günü (Hicri 24/2/1448) Mekke’de imzalanan anlaşma; Türkçe, Arapça ve İngilizce dillerinde, her bir metin eşit derecede geçerli olmak üzere üç orijinal nüsha halinde düzenlendi. Metinler arasında yorum farkı çıkması halinde İngilizce metin esas alınacak.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Pışnıy’ın ofisinde arama yapıldı

Yayınlanma

Ukrayna Ulusal Yolsuzlukla Mücadele Bürosu ve Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı, Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Andriy Pışnıy’ın makamında ve bağlantılı adreslerde arama gerçekleştirdi. Güvenlik birimleri operasyon kapsamında hiçbir gözaltı işlemi yapılmadığını ve kimseye suçlama yöneltilmediğini duyurdu.

Ukrayna Ulusal Yolsuzlukla Mücadele Bürosu (NABU) ve Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı (SAP), Ukrayna Merkez Bankası Başkanı Andriy Pışnıy’ın makamında ve bağlantılı adreslerde arama yaptı.

Gelişmeyi Ukrayna basını ve Ukrayna Parlamentosu Milletvekili Oleksiy Honçarenko duyurdu.

Honçarenko, güvenlik güçlerinin adli işlemleri doğrudan Pışnıy’ın çalışma ofisinde ve kendisiyle ilişkili diğer adreslerde yürüttüğünü aktardı.

NABU’dan yapılan açıklamada, aramaların Ukrayna Ulusal Bankası binasında ve bir personelin ikametgahında icra edildiği kaydedildi.

Kurum, soruşturmanın gizliliğini korumak amacıyla ayrıntıların paylaşılmadığını vurgularken, “Hiç kimse gözaltına alınmadı, kimseye suçlama yöneltilmedi” bilgisini verdi.

Bloomberg, ağustos ayında yayımladığı haberde Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin Pışnıy’ın faaliyetlerinden giderek daha fazla rahatsızlık duyduğunu yazmıştı.

Habere göre Zelenskiy, Pışnıy’ın Uluslararası Para Fonu (IMF) ile gereğinden fazla yakın bağ kurduğunu ve ülke ekonomisini destekleme konusunda yetersiz kaldığını değerlendiriyordu.

Kaynaklar, Zelenskiy’nin o aşamada Pışnıy’ı görevden alma niyetinde olmadığını aktarmıştı.

Aynı kaynaklar, Zelenskiy’nin merkez bankası başkanından çok bir siyasetçiyi andıran geniş çaplı kamusal görünürlükten rahatsızlık duyduğunu belirtmişti.

Pışnıy’ın üst düzey yetkililerle temaslarını sosyal medyada öne çıkarma alışkanlığı ve bankanın yürüttüğü çeşitli tanıtım hamleleri devlet başkanında şüphe uyandırıyordu.

Milletvekili Oleksandr Dubinskiy de Pışnıy’ın, Devlet Başkanlığı Ofisi eski Başkanı Andriy Yermak’ın yakın dostu olduğunu öne sürmüştü.

Yermak’ın adreslerinde, Energoatom şirketindeki yolsuzluk şemasına ilişkin yürütülen “Midas” davası kapsamında Kasım 2025’te arama yapılmış ve ardından görevine son verilmişti.

NABU, mayıs ayında Yermak’ı Kiev yakınlarındaki lüks konut inşaatları üzerinden 460 milyon grivnalık (10,4 milyon dolardan fazla) kaynağı akladığı iddia edilen bir grubun üyesi olarak nitelemişti.

Dosyada basının Yermak ile ilişkilendirdiği “Ali Baba” takma adı geçmişti.

Mahkeme 14 Mayıs’ta Yermak hakkında 140 milyon grivna kefalet imkanıyla 60 günlük tutuklama kararı vermişti.

Birkaç gün sonra eski ofis başkanı adına kefalet tutarının tamamının yatırılması üzerine Yermak cezaevinden tahliye edilmiş, kendisi ise masum olduğunu savunmuştu.

NABU Başkanı Serhiy Krivonos, eylül ayında yaptığı açıklamada büronun ve savcılığın, Yermak dahil bazı ceza davalarının şüphelileri adına yatırılan kefalet kaynaklarının menşeini inceleyeceğini duyurmuştu.

Pışnıy, Ukrayna Merkez Bankası başkanlığı görevini Ekim 2022’de devraldı. Kurumu 2020’den bu yana yöneten önceki başkan Kirilo Şevçenko ise sağlık gerekçeleriyle istifa ettiğini açıklamıştı.

Özel Yolsuzlukla Mücadele Savcılığı daha sonra Şevçenko’ya, merkez bankasına geçmeden önce çalıştığı Ukrgasbank’taki kaynakların zimmete geçirilmesi gerekçesiyle suçlama yöneltti.

Savcılık, Şevçenko’ya yöneltilen suçlamaların merkez bankasını yönettiği dönemi kapsamadığını netleştirdi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

NATO’dan Ukrayna’ya uyarı: Trump Patriot sevkiyatını tamamen durdurabilir

Yayınlanma

Bloombeg’e konuşan NATO yetkilileri, Donald Trump ile yaşanan kriz nedeniyle ABD’nin Ukrayna’ya yönelik hava savunma sevkiyatını tamamen durdurabileceği uyarısında bulundu. Avrupalı müttefiklerin parasını ödediği Patriot füzelerinin teslimatı ayda 12 adede kadar gerilerken Pentagon Kiev’e üçüncü ülkelerden gidecek sevkiyat izinlerini de askıya aldı.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, Avrupalı müttefiklerin parasını ödemesine rağmen ABD’nin son aylarda Patriot hava savunma füzelerini son derece düzensiz gönderdiğini açıkladı.

Zelenskiy bu şikayetini, ABD Savaş Bakanlığının geçen hafta Rusya’nın füze saldırılarına dair Kiev’i birkaç kez önceden uyarmaması üzerine dile getirdi.

Bloomberg‘in konuyu bilen kaynaklara dayandırdığı habere göre ise NATO temsilcileri, Ukraynalı yetkilileri bu sevkiyatların tamamen kesilebileceği yönünde uyardı.

Kaynaklardan biri, NATO yönetiminde Zelenskiy ile ABD Başkanı Donald Trump arasındaki ilişkilerin onarılamaz biçimde bozulduğuna dair ciddi endişe duyulduğunu aktardı.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile vardığı dizel mutabakatının ardından Trump, Kiev adına savaşı bitirecek müzakereleri mevcut devlet başkanı yerine belki de başka birinin yürütmesi gerektiğini birkaç kez söyledi.

NATO yetkilileri ise Ukrayna’ya Washington ile gerilimi düşürme çağrısı yapıyor; Zelenskiy adım atmazsa Trump’ın öngörülemez tavrı nedeniyle Ukrayna’nın Öncelikli İhtiyaçları Listesi (PURL) programı kapsamındaki Amerikan silah sevkiyatının tamamen durabileceğini belirtiyor.

Ukrayna’nın Öncelikli İhtiyaç Listesi anlamına gelen PURL programı çerçevesinde, silahları Ukrayna için çoğunlukla Avrupalı ülkeler ABD’den satın alıyor.

Kiev’in en acil ihtiyacını ise Rus balistik füzelerini vurabilen Patriot önleme füzeleri oluşturuyor.

Habere göre ABD şu sıralar Ukrayna’ya ayda yalnızca 12 Patriot füzesi sağlıyor; bu miktar mühimmatı ücretsiz veren önceki başkan Joe Biden dönemindekinin dörtte birine denk geliyor.

Zelenskiy pazartesi günü yaptığı açıklamada, Rusya’nın yalnızca pazar günkü saldırıda Kiev ve çevresine 16 balistik füze fırlattığını duyurdu.

Ukrayna lideri, “Ortaklarımızdan bir kez daha hiçbir ön uyarı gelmedi” dedi. Havadan gelen tek bir balistik füzeyi düşürmek için genellikle iki önleme füzesi fırlatılıyor.

Eski ABD savunma bütçesi uzmanı olan ve Washington’daki Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezinde görev yapan Mark Cancian, Pentagon’un eldeki stokların Ortadoğu operasyonlarına ve Çin ile olası bir çatışmaya yetmeyeceğinden endişelendiğini belirtti.

Cancian, “ABD’nin elindeki Patriot füzesi stokları çok düşük; tahminlerimize göre 800 civarında” değerlendirmesini yaptı.

ABD Avrupa’dan gidecek füzelerin onayını askıda tutuyor

The Washington Post‘a konuşan kaynaklar, Washington’ın yalnızca PURL kapsamındaki teslimatları geciktirmekle kalmadığını, Avrupalı ortakların ellerindeki Patriot füzelerini Ukrayna’ya devretmesine onay vermeyi de bıraktığını aktardı.

Bu Amerikan menşeli bir silah sistemi olduğundan mühimmatı devretmek isteyen ülkelerin Washington’dan izin alması gerekiyor.

Yetkililer, ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’in son devir taleplerini resmi olarak reddetmediğini ancak onaylamayarak askıda bıraktığını bildirdi.

Bloomberg‘e konuşan bir kaynak, Avrupalıların Trump yönetimiyle ilişkileri düzeltmesi için Ukrayna’ya yardım etmeye çalıştığını dile getirdi.

Diğer bir yetkili ise bu amaçla henüz kimsenin Washington’a gitme planı yapmadığına dikkat çekti. Oysa mekik diplomasisi, Zelenskiy ile Trump arasında Şubat 2025’te Oval Ofis’te yaşanan gerginlik dahil önceki krizlerde ilişkileri toparlamanın temel yöntemi olarak öne çıkıyordu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English