Avrupa
Slovenya siyasetinde İsrail tartışması

Slovenya Başbakanı Janez Janša ile Cumhurbaşkanı Nataša Pirc Musar arasında, ülkenin İsrail ve Gazze’deki savaşa yönelik politikası konusunda kamuoyunda keskin bir çatışma patlak verdi.
Tartışma, Janša’nın Yesha Konseyi Başkanı Yossi Dagan ile yaptığı görüşmenin ardından ortaya çıktı. Janša bu görüşmede “Tanrı, Yahudiye ve Samiriye sakinlerini korusun,” demişti.
Yahudiye ve Samiriye, siyonistlerin Batı Şeria’ya verdiği “resmi” isim.
Ayrıca, Janša hükümetinin İsrail’in E1 inşaat planını kınayan ortak bir Avrupa Birliği bildirisinin yayınlanmasını veto etme kararı da bu tartışmaya yol açtı.
Pirc Musar, “uluslararası hukukun siyasi bir tercih meselesi olmadığını” ve herkese eşit şekilde uygulanması gerektiğini belirterek hükümetin tutumunu eleştirdi.
Slovenya’nın Batı Şeria’daki yasa dışı Yahudi yerleşim yerlerinin genişlemesine karşı net bir Avrupa tutumunu desteklemesi gerektiğini savunan Musar, uluslararası hukukun uygulanmasında “çifte standart” olmaması gerektiğini söyledi.
Bunun üzerine Janša sert bir şekilde yanıt verdi ve Slovenya’nın egemen bir devlet olduğunu, kabul etmediği sürece Avrupa’nın dış politika tutumuna bağlı olmadığını vurguladı.
Başbakan, “Yugoslavya artık yok. Burası Slovenya,” diye yazarak ülkenin bağımsızlığını ve egemenliğini vurguladı.
Ayrıca, uluslararası hukuka atıfta bulunmakla Gazze veya Batı Şeria bağlamında “soykırım” terimini kullanmak arasında bir çelişki olduğunu savunarak, hiçbir yetkili uluslararası kuruluşun bu yönde bir tespit yapmadığını belirtti ve bu terimin kullanımını “özel nitelikte bir siyasi tercih” olarak nitelendirdi.
Janša, Slovenya’nın Avrupa Birliği’nin eşit bir üyesi olduğunu ve Ljubljana’nın, kendi rızası veya başka herhangi bir üye devletin rızası olmadan, otomatik olarak kabul etmek zorunda olduğu bir Avrupa dış politika pozisyonu bulunmadığını ekledi.
“Biz karar vericileriz, köleler değiliz,” diye yazan Janša, hükümetinin anayasal yetkisi kapsamındaki tüm alanlarda, Sloven vatandaşlarının refahını en öncelikli hedef olarak belirleyerek pragmatik bir politika izlemeyi amaçladığını da sözlerine ekledi.
Janša, X platformunda, “Aslında, biz sadece Slovenya’yı, İsrail’in attığı her adım için yapılan aralıksız ve orantısız kınamalar nedeniyle güvenilirliğini yitirme sarmalından kurtardık,” diye yazdı.
“Brüksel bürokrasisi”ni, “Nijerya’da Hıristiyan köylerinin topyekûn yok edilmesi, Gazze’de Hamas’ın kendi halkına yönelik katliamları, İran’daki katliamlar ya da Avrupa’da giderek sıklaşan antisemitizm dalgaları” konusunda sessiz kalmakla eleştiren Başbakan şöyle devam etti:
“[Brüksel] İsrail’in herhangi bir köyün kurulmasına ilişkin her açıklamasına tepki gösteriyor. Çifte standartlar, AB’nin sözde dış politikasını neredeyse anlamsız hale getirmiştir. ABD Başkanı tek bir sözle enerji fiyatlarında değişikliklere yol açabilirken, AB’nin içi boş dış politika mesajları hiçbir şeyi değiştirmez veya çözmez.”
Bu çatışma, Slovenya’nın siyasi sisteminin tepesinde alışılmadık bir bölünmeyi ortaya koyuyor. Cumhurbaşkanı, ülkenin Batı Şeria’daki İsrail politikasına yönelik daha eleştirel AB yaklaşımına uyum sağlaması için çağrıda bulunurken, başbakan ulusal egemenliği vurguluyor, AB tutumlarına otomatik uyum sağlamayı reddediyor ve “soykırım” gibi hukuki terimlerin siyasi amaçlarla kullanılması olarak gördüğü duruma karşı uyarıda bulunuyor.
Slovenya, geçen hafta Avrupa sahnesinde, İsrail ile ilişkilerinde daha geniş çaplı bir değişimin sinyali olabilecek alışılmadık bir adım attı.
Janša hükümeti, Batı Şeria’da Kudüs’ün doğusundaki E1 bölgesinde İsrail’in inşaat planlarını kınayan 27 AB üye devletinin tamamının imzaladığı ortak bildirinin yayınlanmasını veto etti.
Slovenya’nın veto hakkı, AB’nin İsrail planını eleştirmesini engellemedi fakat bu kınamanın tüm üye devletler tarafından resmi bir konsensüs bildirisi haline gelmesini engelledi.
Oybirliği sağlanamadığı için, AB Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, 23 Ağustos’ta kendi adına ve Avrupa Dış Eylem Servisi adına bir açıklama yayınladı.
Ortak bildiriyi engelleyen tek ülke Slovenya değildi. Daha önce AB içindeki İsrail karşıtı girişimlere karşı çıkan Çekya da desteğini geri çekti.
Slovenya’nın önceki hükümetiyle arasındaki zıtlık çok belirgin. O hükümet, 22 Mayıs 2026’da E1 projesine karşı çıkan açıklama da dahil olmak üzere, İsrail’i eleştiren açıklamaları düzenli olarak desteklemişti.
Janša’nın yeni hükümeti Haziran ayında göreve başladı ve şu anda başbakan ile cumhurbaşkanı arasında yaşanan anlaşmazlık, Slovenya’nın İsrail’e yönelik tutumunun ne kadar hızlı değiştiğini ortaya koyuyor.
Haziran ayında, Janša liderliğindeki Slovenya’nın yeni hükümeti, silah ithalatı, Batı Şeria’dan gelen ürünlere yönelik kısıtlamalar ile Netanyahu’nun ziyaretlerine ilişkin kısıtlamalar da dahil olmak üzere, önceki yönetimin İsrail’e uyguladığı yaptırımları kaldırdı.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Slovenya’nın İsrail’in yerleşim planlarını kınayan ve AB’nin 27 üye devletinin tamamı tarafından imzalanacak ortak bildirinin kabulünü engellemesinin ardından Slovenya Başbakanı Janez Janša’ya teşekkür etti.
Geçen Mart ayında bir önceki Sloven hükümeti, daha önce bu davaya katılma niyetini belirtmiş olmasına rağmen, Uluslararası Adalet Divanı’nda Güney Afrika’nın İsrail aleyhine açtığı soykırım davasına katılmama kararı almıştı.
O dönemki Dışişleri Bakanı Tanja Fajon, hükümetin soykırım davasına katılmama kararını üzüntüyle karşıladığını belirterek, bu karara “dış baskı”nın da katkıda bulunduğunu iddia etmişti.
Slovenya, “güvenlik riskleri” nedeniyle davaya katılmama kararı almıştı. Yerel basında yer alan haberlere göre, Başbakan Robert Golob başlangıçta teklife yeşil ışık yakmaya meyilliydi fakat ulusal güvenlik yetkilileri tarafından bu kararından vazgeçirildi.
Yetkililerin, ülkenin siber savunma sistemlerinin çoğunun İsrail menşeli olduğunu belirterek, davaya katılmanın Slovenya’nın ulusal güvenliğini tehlikeye atabileceği konusunda uyarıda bulundukları bildirildi.
Ayrıca, İsrail makamlarının Gazze’deki Sloven insani yardım operasyonlarının yanı sıra Sloven vatandaşlarının Orta Doğu’dan tahliyesinde de hayati bir rol oynadığı vurgulandı.
10 Mayıs’ta yapılan seçimlerde, Janša’nın Slovenya Demokratik Partisi (SDS), Özgürlük Hareketi’nin hemen arkasında, ikinci en yüksek oy sayısını elde etmişti. Janša, sağcı hareketlerin oluşturduğu koalisyon sayesinde 4 Haziran’da başbakan oldu.
Avrupa
Merz: ABD ile “koşulsuz” dostluk dönemi sona erdi

Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, ABD ile Avrupa arasındaki “koşulsuz” transatlantik dostluk döneminin en azından geçici olarak sona erdiğini söyledi.
Merz, perşembe günü Berlin’de parti üyelerine yaptığı açıklamada, “Koşulsuz transatlantik dostluk dönemi, öngörülebilir gelecekte muhtemelen sona ermiştir,” dedi ve şöyle devam etti:
“Atlantik’in öbür tarafında, siyasi tutumlarda bir değişim, transatlantik ittifakın değerlendirilmesinde bir değişim görüyoruz; bu, bizim için mümkün olmayacağını düşündüğümüz bir durumdu.”
Merz, pazar günü yapılacak Berlin eyalet seçimleri öncesinde partisi CDU’nun genel merkezinde yaptığı konuşma sırasında bu açıklamalarda bulundu.
John F. Kennedy ve Ronald Reagan’ın konuşmalarına atıfta bulunarak, ABD ile mevcut ilişkileri, Amerikan başkanlarının geçmişte Almanya’nın başkentine yaptıkları ziyaretlerle karşılaştırdı.
Trump, bu ayın başlarında yapılan Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinde Almanya için Alternatif (AfD) partisinin zaferini övmüştü.
Bu sonuç, Almanya’da ana akım siyaseti tedirgin etti ve Merz’in istifası için çağrılara yol açtı.
Bu açıklamalar, eski Şansölye Angela Merkel’in Mayıs 2017’de, Trump’ın ilk döneminde bir mitingde, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana kurulan güvenilir ilişkilerin “bir ölçüde sona erdiğini” söylediği sözlerini yansıtıyor.
Bu açıklama, Kanada Başbakanı Mark Carney’in bu hafta Avrupa Birliği’nin “ortak üyesi” olma teklifini kabul etmesinin ardından geldi.
Trump ise, yeni ilişkinin ABD’nin çıkarlarına zarar verdiğine karar vermesi halinde 27 üyeli bloğa ek gümrük vergileri uygulayacağı tehdidinde bulundu.
Avrupa
Kral Charles: Yapay zekanın gelişim hızı son derece endişe verici

Kral Charles, yapay zeka geliştirilme hızının “derin endişe verici” olduğunu belirtti ve sektör liderlerine halka “güven vermesi” gerektiğini söyledi.
İskoçya’nın Ayrshire bölgesindeki Dumfries House’da düzenlenen yapay zeka etkinliği, yapay zekadaki hızlı ilerlemelere ilişkin küresel endişelerin arttığı bir ortamda gerçekleşiyor.
Charles’ın açılış konuşmasında katılımcılara, “Yapay zekanın gelişimi, hem içeriği hem de hızı, eşit ölçüde hem ilgi çekici hem de son derece endişe verici,” dedi ve şöyle devam etti:
“Dünyamızda insanlığımıza ve onun hayati ahlaki bileşenine değer verenler, kaderimizin kontrolünü kaybetmeyeceğimize dair sizden güvence almayı sabırsızlıkla bekliyorlar.”
Kral ayrıca, “bu belirleyici dönemde alınan kararların, gelecek nesillere miras kalacak dünyayı şekillendireceği” uyarısında bulundu ve katılımcılardan “sadece teknolojiyi ilerletmekle kalmayıp, teknolojinin insanlık, toplum ve doğanın hizmetinde kalmasını sağlamalarını” istedi.
Nvidia CEO’su Jensen Huang, Google DeepMind kurucu ortağı Demis Hassabis ve OpenAI Finans Direktörü Sarah Friar zirveye katıldı.
Scale AI CEO’su Francis deSouza ile Anthropic ve Cohere’den üst düzey isimler de davetliler listesinde yer alıyor.
Birleşik Krallık Yapay Zeka Bakanı Kanishka Narayan ve Vatikan danışmanı Paolo Benanti de diğer “düşünce liderleri” ile birlikte etkinliğe katıldı.
Saraydan yapılan açıklamada, Prens Charles’ın konukları “güvenliği ön planda tutarak yapay zekanın faydalarından nasıl yararlanabileceğimizi” ve “bunu başarmak için uluslararası işbirliği ve uzlaşmayı nasıl kuracağımızı, böylece hiçbir ulusun geride kalmamasını ve insanlığın geleceğinin korunmasını” düşünmeye davet edeceği belirtilmişti.
Kral, yöneticilere, “Bu teknolojileri geliştirenler, yapay zekanın giderek daha karanlık yetenekler geliştirme riskine karşı –hatta belki de can alma riskine karşı– giderek daha fazla uyarıda bulunuyorlar,” dedi.
Kral, “bu tür teknolojilerin yanlış ellere geçmesi ve potansiyel olarak felaketle sonuçlanabilecek şekillerde kullanılması gibi varoluşsal tehlikeleri yeterince dikkate almanın” bir “aciliyet” arz ettiğini belirtti.
“Önünüzdeki görev, sadece teknolojiyi ilerletmek değil, teknolojinin insanlık, toplum ve doğanın hizmetinde kalmasını sağlamak.”
Zirve, yapay zekanın “gelecekteki uygulamalarına yön vermek” amacıyla “ortak bir ilke seti” geliştirilip geliştirilemeyeceğini değerlendirmek üzere düzenlendi.
Etkinliği, King’s Trust, King’s Foundation ve Sustainable Markets Initiative tarafından düzenlendi ve ayrıca, yapay zekanın gelecekteki uygulamalarına rehberlik etmek üzere “sadece yetenek ve verimliliğin itici gücü olarak değil, aynı zamanda insan onurunu koruyan ve hem insanların hem de gezegenin refahına katkıda bulunan bir araç olarak” “ortak bir ilkeler dizisi” geliştirilip geliştirilemeyeceği de ele alındı.
Nvidia CEO’su Huang ise, salondakilere güvenliğin “en önemli” olduğunu düşündüğünü söyledi ve bir ürün yeterince güvenli değilse şirketlerin onu piyasaya sürmemesi ve “geliştirmeye devam etmesi” gerektiğini ekledi.
CEO ayrıca, “insanların ve ülkelerin geride kalmamasını sağlamak” için açık modellerin önemini vurguladı.
Bu sistemlerin korunması gerektiğini de belirten Huang, böylece “araştırmacılar, üniversiteler, startup’lar ve ülkeler”in “hiçbirimizin tek başına hayal edemeyeceği” uygulamalar geliştirebileceğini söyledi.
Huang şöyle ekledi:
“Sorumlu bir iyimserlikle öncülük edelim, yapay zekayı güvenli ve emniyetli bir şekilde geliştirelim, daha fazla insana açalım, hedeflerimizi genişletelim ve dünya için önemli olan sorunları çözelim.”
Öte yandan, daha sonra Google tarafından satın alınan Birleşik Krallık yapay zeka laboratuvarı DeepMind’ın kurucu ortağı Demis Hassabis, gelişimin hızı konusunda daha temkinli bir görüş ortaya koydu.
Genel yapay zekanın (AGI) “muhtemelen sadece birkaç yıl sonra” ortaya çıkacağını ve “Sanayi Devrimi’nin on katı” bir etkiye sahip olabileceğini söyledi.
Hassabis, bir şeylerin ters gitme olasılığının “kesinlikle sıfır olmadığını” da ekledi ama insanlığa riskleri azaltmak için toplu olarak gerekli alan ve zaman tanınırsa bu risklerin üstesinden gelinebileceğini belirterek “mantıklı bir orta yol”u savundu.
OpenAI’nin finans direktörü Sarah Friar, yapay zekanın toplumun “en zor sorunlarından” bazılarını çözme potansiyeline sahip olduğunu belirtti.
Fakat artan yeteneklerinin güvenlik ve “yapay zekanın her zaman insanlara hizmet etmesini nasıl sağlayacağımız” konusunda sorular doğurduğunu kabul etti.
Friar, “Hiçbir şirket veya hükümet bunu tek başına başaramaz ve Majesteleri’ne böylesine önemli bir anda bu tartışmayı düzenlediği için minnettarım,” dedi.
Avrupa
Alman hükümeti “sosyal yardım dolandırıcılığı”na karşı harekete geçti

Almanya’da, devletten sosyal yardım alan herkesin gelecekte kemerini daha da sıkması gerekecek.
junge Welt’e göre SPD’nin kontrolündeki Federal Sosyal İşler Bakanlığı, bu planı aylardır ince ayarlarını yapıyordu ve aslında planın bu yılın sonuna kadar sunulması öngörülüyordu.
Çarşamba günü Bakan Bärbel Bas, İçişleri Bakanı Alexander Dobrindt (CSU) ile üzerinde anlaştığı “eylem planını” birdenbire ortaya çıkardı.
“Nihayet!” diye manşet atan Bild gazetesi, planın kime yönelik olduğunu hemen açıkladı: “Güneye Doğu Avrupa’dan (Bulgaristan, Romanya) gelen, harap binalarda yaşayan, çok az çalışan ya da kayıt dışı çalışan, ancak yine de sosyal yardım alan göçmenler.”
Ertesi gün, Alman İlçeler Birliği de Bas ve Dobrindt’i alkışladı. Birlik Genel Müdürü Kay Ruge, Tagesspiegel gazetesine verdiği demeçte, planın “doğru yerleri hedeflediğini” söyledi.
Ruge, “Organize sosyal yardım dolandırıcılığı, sahte istihdam ve sömürücü iş modelleri”nin mağdurlara zarar verdiğini ve yerel yönetimlere yük oluşturduğunu belirtti.
Alman İlçeler Birliği, planın “pratik” bir şekilde uygulanmasını talep ediyor.
Bas, Haziran 2025’te göreve başladıktan kısa bir süre sonra, “sosyal yardımların organize suistimali”ne karşı daha sert önlemler alma niyetini açıklamıştı.
Ona göre insanlar AB ülkelerinden Almanya’ya çekiliyor ve ardından asgari ücretli sözleşmeler sunuluyor; aynı zamanda temel gelir için başvuruyorlardı.
Bakan, bunların “ortadan kaldırılması gereken mafya benzeri yapılar” olduğunu söyledi.
O zaman bile birçok uzman, “örgütlü sosyal yardım dolandırıcılığının” marjinal bir sorun olduğuna dikkat çekmişti.
Fakat bu durum, bu pazar günü Berlin ve Mecklenburg-Batı Pomeranya’da yapılacak seçimlerden sadece birkaç gün önce kendilerini “sosyal yardım dolandırıcılarına” karşı mücadele edenler olarak gösterme konusunda Bas ve Dobrindt’i caydırmıyor.
Plan, Almanya’da “mükerrer ikametgahı” bulunan AB vatandaşlarına düzenli transfer ödemelerine erişim hakkı tanıyan mevcut beş yıllık kuralın, gelecekte “yasal ikamet” şartına bağlanmasını öngörüyor.
Yerel yönetimlere, örneğin onarım emirleri, ön alım hakları, kullanım yasakları veya hatta kamulaştırma yoluyla “terk edilmiş mülklere” karşı önlem alma konusunda daha fazla hareket alanı tanınacak.
Buna ek olarak, devlet kurumları arasındaki veri paylaşımı da iyileştirilecek. Yürürlükteki bir tutuklama emriyle aranan kişiler artık temel gelir desteği alamayacak. Bu önlem en son olarak özellikle CDU/CSU tarafından talep edilmişti.
Sol Parti’nin Federal Meclis grubunun sosyal politika sözcüsü Cansın Köktürk, junge Welt’e verdiği demeçte, “‘Sosyal dolandırıcılığı’ bize temel sorun olarak satmaya çalışmak, oldukça şeffaf bir dikkat saptırma taktiğidir,” dedi.
Elbette, “boşlukların kapatılması gerektiğini” söyleyen Köktürk, bununla birlikte asıl sorunun, “insanlara çok az güvenlik sağlayan bir refah devleti” olduğunu savundu.
Sözcü Bas’tan, “destek ihtiyacı olan insanlara yönelik genel bir şüphe” yerine “güçlü bir refah devleti için bir eylem planı” sunmasını bekliyor.
Perşembe günü yayınlanan bir açıklamada, Federal Evsizlere Yardım Çalışma Grubu (BAGW), planlanan daha sıkı önlemlerin organize suistimalleri hiç hedef almayacağını, bunun yerine “yıllardır Almanya’da yaşayan, çalışan veya iş arayan” insanları etkileyeceğini ve evsiz AB vatandaşlarının “zaten istikrarsız durumunu” daha da kötüleştireceğini savundu.
BAGW ayrıca, 2025 yılında ülke genelindeki iş merkezlerinde sosyal yardım dolandırıcılığı şüphesiyle başlatılan 133.640 soruşturmanın yalnızca 377’sinin organize, çete bağlantılı dolandırıcılıkla ilgili olduğunu, yani bu sayının toplamın yaklaşık yüzde 0,3’ünü oluşturduğunu belirtti.
Federal İstihdam Ajansı, 2025 yılına ait yıllık raporunda bu tür vakaların sayısının 406 olduğunu tahmin ediyor.
Demokratik Avukatlar Derneği Federal Yürütme Kurulu üyesi Susanne Ferschl, hükümetin önerisiyle ilgili jW’nin sorusuna yanıt olarak, “Asgari yaşam standardını güvence altına alan yardımları cezai bir önlem olarak kullanmak isteyenler, ceza soruşturmaları ile sosyal yardım hukuku arasındaki sınırları bulanıklaştırıyor ve refah devletimizin temel ilkelerinden birini sorgulamaya açıyor,” dedi.
Ona göre bu durum sadece sosyal politika açısından felaket olmakla kalmayıp, anayasal açıdan da son derece sorunlu: “Asgari geçim seviyesi temel bir haktır, devletin bir sadakası değildir.”
Avrupa2 hafta önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa2 hafta önceKoçbaşı olarak AfD
Avrupa2 hafta önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Ortadoğu2 hafta önceİsrail Deniz Kuvvetleri Komutanı, Türkiye’yi tehdit etti
Asya2 hafta önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek
Asya5 gün önceDeepSeek mühendisi: “Gelecek ya komünizm olacak ya Cyberpunk”
Dünya Basını2 hafta önceProf. Hanke: Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz
Avrupa2 hafta önceAfD, Saksonya-Anhalt’ta büyük bir farkla kazandı












