Bizi Takip Edin

Avrupa

Almanya’da “Doğudan sürülen Almanlar” tartışması

Yayınlanma

Almanya’da tarihçiler, federal hükümetin II. Dünya Savaşı’ndan sonra “yeniden yerleştirilen” Doğu Almanları politikasını eleştiriyor.

Alman Tarihçiler Birliği’nin (VDH) yaptığı açıklamaya göre, Ağustos ortasında Federal Meclis’e sunulan “Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı’na ilişkin yeni yasa tasarısı II. Dünya Savaşı sonrası “yeniden yerleşim” sürecindeki karmaşık olayları “Almanların çektiği acılara” indirgiyor, gerekli tarihsel bağlamı (yani Almanya’nın Doğu ve Güneydoğu Avrupa’da yürüttüğü yok etme savaşını) göz ardı ediyor ve böylece şimdiye kadar esas olarak mülteci dernekleri tarafından geliştirilen “kendine referans veren bir ulusal anlatı” yaratıyor.

Tarihçiler bu durumun, özellikle Polonya ve Çek Cumhuriyeti ile “uzlaşma” yönündeki çabaları tehlikeye attığına işaret ediyor.

Bu odak değişikliği, vakfın Berlin’in merkezi bir bölgesinde yer alan Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Belgeleme Merkezi’nde sürdürdüğü kalıcı sergiyi doğrudan etkilediği için geniş bir kamuoyu etkisi yaratacak.

Bu durum, Berlin’in Doğu Avrupa ve Orta Asya’daki azınlıklara yönelik eski “Alman kimliği” politikasının yeniden canlanmasıyla el ele gidiyor.

Savaş sonrası Alman göçü sergisi: Nazi Almanyası nerede?

German Foreign Policy’nin aktardığına göre Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı’nı çevreleyen son tartışmaların başlangıç noktası, vakfın işletmekte olduğu ve 2021 yılında Berlin’deki Deutschlandhaus’ta açılan Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Belgeleme Merkezi’ndeki kalıcı sergiydi. 

İki kata yayılan sergi, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Doğu ve Güneydoğu Avrupa’dan gelen Almanca konuşan nüfusun yeniden yerleşimini anlatıyor. Böylece sergi, tarihsel olayları iki bölümden oluşan bir bağlam içinde ele alıyor.

Hagen Uzaktan Eğitim Üniversitesi’nde ders veren tarihçi Felix Ackermann’ın örnek bir şekilde tanımladığı üzere, birinci katta, özellikle 20. yüzyıl Avrupa’sındaki çeşitli kaçış, sürgün ve yeniden yerleşim vakaları bağlamında, “etnik milliyetçiliğin ön tarihi ve devlet tarafından zorlanan göç” sunuluyor.

Bu içeriği temel alan ikinci kat ise, savaş sonrası Almanların yeniden yerleştirilmesine odaklanıyor.

Ne var ki, kalıcı serginin bu temel unsurundan önce, Nazi Almanyası’nın Doğu ve Güneydoğu Avrupa’nın önemli kısımlarını işgal ettiği savaşa dair oldukça özet bir genel bakış yer alıyor.

Bu husus hayati önem taşıyor çünkü bu bilgi olmadan, “yeniden yerleştirme” sürecinin karmaşıklığı doğru bir bağlamda değerlendirilemez ve yeterince anlaşılamaz.

Polonya sınırı meselesi

Kalıcı serginin genel yapısı, sağ eğilimli sürgün dernekleri ile Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı’nın Bilimsel Danışma Kurulu arasında varılan bir “uzlaşma” olarak yaygın bir şekilde tanımlanıyor.

Bu kurulda, özellikle Polonya ve Çek Cumhuriyeti’nden tarihçiler de yer alıyor.

Bu uzlaşma, şu ana kadar Dokümantasyon Merkezi müdürü tarihçi Gundula Bavendamm tarafından korunmuştu.

Fakat 2024 yılının ortalarında, sürgün dernekleri bu uzlaşmadan fiilen vazgeçti ve şiddetle saldırıya geçti.

Örneğin, o dönem Sürgün Edilenler Federasyonu (BdV) başkanı Bernd Fabritius (CSU) tarafından Bavendamm’a gönderilen bir mektupta, yeniden yerleşim süreci ile Almanya’nın imha savaşı arasındaki bağlantının kesilmesi gerektiği belirtildi; zira bu durum “bağlam ile nedenselliği karıştırmakta” idi.

Fabritius ayrıca, Federal Almanya Cumhuriyeti’nin 1990’da Polonya’nın ulusal sınırlarını tanımasının “hukuken” Alman İmparatorluğu’nun eski doğu topraklarının “devri” olarak nitelendirilmemesi gerektiğini de savundu.

Bu açıklama, Almanya Federal Cumhuriyeti ile Polonya arasındaki sınır antlaşmasının, iki devlet arasındaki sınırı yalnızca “teyit ettiğini”, onu “dokunulmaz” olarak nitelendirdiğini ve her türlü “toprak iddiasından” feragat ettiğini hatırlatıyor.

Antlaşma, sınırı kesin olarak “dokunulmaz” olarak nitelendiren koşulsuz bir tanıma içermiyor. Fabritius’un açıklamasının da ima ettiği gibi, bu durum potansiyel boşluklara yol açabilir.

Alman sürgün derneklerinde CDU/CSU etkisi

Sürgün derneklerinin başlattığı saldırı, geçen yılki hükümet değişikliğinin ardından ivme kazandı.

Başlangıçta bu, Akademik Danışma Kurulu’nun oybirliğiyle yaptığı itirazlara rağmen, Dokümantasyon Merkezi direktörü Bavendamm’ın sözleşmesinin Kasım 2025’te yenilenmemesine ve pozisyonun ilana çıkmasına yol açtı.

Konuyu yakından takip edenler, bu süreçte sadece sürgün derneklerinin değil, aynı zamanda Bundestag’daki CDU/CSU milletvekili grubu bünyesindeki ve onlarla yakından ilişkili Mülteciler, Geri Dönenler ve Alman Azınlıklar Grubu’nun da rol oynadığını gördü.

Bu grubun lideri Klaus-Peter Willsch (CDU), Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı’nın mütevelli heyeti üyesi.

Aynı şekilde, Mülteciler Grubu’nun başkan yardımcısı ve Fabritius’un BdV başkanlığı görevini devralan Stephan Mayer de bu heyetin üyesi.

Bavendamm’ın yerine Dokümantasyon Merkezi müdürü olarak atamak istedikleri kişi Sven Oole’ydi.

Eleştirmenler, Oole’un “Alman müzelerinde yönetim tecrübesi bulunmadığını” ve konuyla ilgili herhangi bir “akademik yayın” yapmadığını fakat “‘Yerinden Edilmiş Kişiler Grubu’nun uzun süredir genel müdürü olarak, grubun tarihsel-siyasi hedeflerini avucunun içi gibi bildiğini” belirtmişlerdi.

Oole’un adaylığı, Bilimsel Danışma Kurulu’nun, seçilmesi halinde toplu olarak istifa edeceği tehdidi nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanmıştı.

Sonunda Roland Borchers seçildi fakat “vakfı nereye götürmeyi planladığı”nın kimse tarafından bilinmediği söyleniyor.

Almanları soy temelli bir topluluk olarak tanımlama girişimleri

Ancak Borchers’in çalışmaları, federal hükümetin Temmuz ayında kabul ettiği ve Ağustos ortasında Federal Meclis’e sunulan Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı hakkındaki yeni yasa nedeniyle, içeriği bakımından büyük olasılıkla ciddi şekilde kısıtlanacak.

Alman Tarihçiler Birliği (VHD), bu yasaya karşı Mayıs ayı sonlarında sert eleştiriler yöneltmişti. Bu eleştiri, bir yandan gelecekte Etnik Alman Göçmenler ve Ulusal Azınlıklarla İlgili Konulardan Sorumlu Federal Hükümet Komiseri Bernd Fabritius’un vakfın yönetim kurulunda ek bir koltuğa sahip olacağı gerçeğinden kaynaklanıyor.

VHD’nin açıklamasına göre, bunun sonucunda BdV fiilen “vakfın denetim kurulunda hükümet destekli bir çoğunluk konumu” elde edecek.

VHD, açıklamasında “devlet yönlendirmeli bir anma politikasının kötü örnekleri”ne karşı açıkça uyarıda bulunuyor.

Öte yandan açıklamada, yeni yasanın vakfın çalışmalarını belirli bir ölçüde “Almanların çektiği acılara” odakladığı ve “kaçış ve sürgünün tarihsel bağlamını, kendi kendine referans veren ulusal bir anlatıyla” değiştirdiği savunuluyor.

Bu durum, “özellikle Federal Cumhuriyet’in Doğu Avrupa komşuları ile, özellikle de Polonya ve Çek Cumhuriyeti ile olan uzlaşma çabalarına yönelik mevcut tehditleri” daha da şiddetlendiriyor.

Son olarak, açıklamada, son yıllardaki açıklıktan uzaklaşarak, yasanın “Almanları bir kez daha soy temelli bir topluluk olarak tanımladığı” belirtiliyor.

Almanya’ya göçe hayır – “etnik Almanlar” hariç!

Tarihçi Felix Ackermann, yakın zamanda genel siyasi bağlamı da ele aldı.

Ackermann’a göre yeni yasa yalnızca yeniden yerleşim sürecini tarihsel bağlamından koparmayı ve anma faaliyetlerini dar bir ulusal çerçeveye hapsetmeyi amaçlamıyor.

Bunun yanı sıra federal hükümet, Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı’nı Federal Kültür İşleri Komiseri’nin yetki alanından çıkararak Federal İçişleri Bakanlığı’nın yetki alanına dahil ediyor.

Bu bakanlığın Parlamento Müsteşarı ve Bundestag’daki CDU/CSU parlamento grubu bünyesindeki Mülteciler Grubu’nun başkan yardımcısı olan Christoph de Vries de “etnik akrabalar için yeni göç yollarının açılması” yönünde baskı yapıyor.

Aslında, de Vries gibi politikacılar göçe karşı sıkı kısıtlamalar getirilmesini savunurken, Federal İçişleri Bakanlığı ise Doğu Avrupa ve Orta Asya’daki Almanca konuşan azınlık mensuplarına yönelik göç düzenlemelerinin revize edilmesini istiyor.

Bu revizyon, 31 Aralık 1992’den sonra doğmuş Almanca konuşan kişilerin bile Alman vatandaşlığı almasına imkân tanıyacak.

Ackermann’ın da belirttiği gibi, “Almanlık” kavramına yönelik bu ikili odaklanma, sürgün bölgelerini, tıpkı Konrad Adenauer döneminde olduğu gibi, “Alman Doğusu”nun bütünü olarak, nitelendirmeyi mümkün kılıyor.

“Alman Doğu’sunun tarihini koruma sorumluluğunun” artık yeniden Federal İçişleri Bakanlığı’na ait olması (ki bilindiği üzere bu bakanlık dış işlerden değil, iç işlerden sorumlu) Ackermann’a göre “kötü bir şaka gibi” görünüyor; oysa, diyor Ackermann, bu durum “gerçekte … korkunç sonuçlar doğurur.”

Avrupa

Fransa’nın nükleer caydırıcılık girişimine katılan ülke sayısı 10 oldu

Yayınlanma

Finlandiya, Fransa öncülüğündeki nükleer caydırıcılık girişimine katılarak resmi uygulama çalışmalarına geçen hafta başladı. Finlandiya’nın adımıyla girişime dahil olan ülke sayısı 10’a yükseldi.

Finlandiya, Fransa’nın öncülüğünde yürütülen nükleer caydırıcılık girişimine katılarak resmi düzeydeki uygulama çalışmalarına geçen hafta başladı.

Gelişmeyi duyuran Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb, Fransa ile kurulan bu ortaklığın kolektif caydırıcılığı güçlendireceğini söyledi.

Cumhurbaşkanlığının açıklamasına göre Stubb, “Fransa gibi bir nükleer güçle yürütülen derinlemesine görüşmeler, büyük güçlerin mevcut güvenlik ortamında eylemlerinin sonuçlarını nasıl değerlendirdiğine dair bize yeni bir anlayış da kazandırıyor.” dedi.

Stubb değerlendirmesinde ayrıca, “Bu işbirliği anlayışımızı geliştirecek ve her şeyden önce kolektif caydırıcılığımızı güçlendirecektir.” ifadelerini kullandı.

Açıklamada, gelinen aşamada işbirliğinin tam kapsamının henüz şekillenme sürecinde olduğu kaydedildi.

Helsinki yönetiminin bu konuda herhangi bir nihai adım atmadan önce farklı seçeneklerin doğuracağı sonuçları etraflıca değerlendireceği belirtildi.

Finlandiya Savunma Bakanlığı basın servisi, ülkenin Fransa öncülüğündeki nükleer caydırıcılık girişimine dahil olduğunu eylül ayında duyurmuştu.

Finlandiya Savunma Bakanı Antti Häkkänen, sürecin ikili bir işbirliği formatında ilerleyeceğini ve hem Finlandiya’nın hem de genel olarak Avrupa’nın güvenliğini pekiştirmeyi hedeflediğini kaydetmişti.

Finlandiya ordusu, ekim ayında NATO’nun her yıl düzenlediği “Steadfast Noon” adlı nükleer caydırıcılık tatbikatına da katıldı.

Bakan Häkkänen tatbikata katılımlarının ülkenin ulusal hedefleriyle tam uyum sağladığını söyledi.

Häkkänen tatbikatın önemine değinerek, “Nükleer caydırıcılık tatbikatları, NATO’nun nükleer caydırıcılığının güvenilirliğini, emniyetini ve etkinliğini sağlamayı amaçlıyor.” dedi.

Bakan sözlerini, “Nükleer caydırıcılık, Finlandiya da dahil olmak üzere tüm ittifakın korunmasının en üst düzeydeki güvencesidir.” diyerek sürdürdü.

Girişime katılan ülke sayısı 10’a ulaştı

Finlandiya’nın katılımıyla birlikte, Fransa’nın önerdiği nükleer caydırıcılık girişiminde yer alan ülkelerin sayısı 10’a yükseldi.

Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron mart ayında İngiltere, Almanya, Polonya, Hollanda, Belçika, Yunanistan, İsveç ve Danimarka’nın girişime dahil olduğunu duyurmuştu.

Sürece mayıs ayında Norveç de katılmıştı.

Rusya’nın Almanya Büyükelçisi Sergey Neçayev, mayıs ayında yaptığı açıklamada Avrupa nükleer şemsiyesini güçlendirme planlarının Rusya açısından stratejik düzeyde doğrudan bir tehdit oluşturduğunu savunmuştu.

Neçayev, bu planların Rusya’nın askeri ve siyasi planlamalarında mutlaka dikkate alınması gerektiğini söylemişti.

Moskova, söz konusu girişimlerin nükleer silahların yayılmasını önleme rejimine yönelik riskler barındırdığına da defalarca işaret etti.

Rusya Dışişleri Bakanlığı Özel Yetkili Büyükelçisi Andrey Belousov, mayıs ayında ABD, İngiltere ve Fransa’yı Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’nı hiçe sayarak nükleer kapasitelerini artırmakla suçlamıştı.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Avrupalı çiftçiler yeniden isyanın eşiğinde

Yayınlanma

Avrupa’daki çiftçiler, Brüksel’in üstesinden gelmekte zorlandığı yeni iktisadi baskılar nedeniyle bu sonbaharda yeniden sokaklara çıkmaya hazırlanıyor.

İtalyan çiftçiler, bu ay hızla artan yakıt maliyetlerini protesto eden nakliyecilere destek verdi. Bu protestolar sırasında kurulan barikatlar süpermarket raflarını boş bıraktı ve gıda işleme tesislerini durma noktasına getirdi.

İspanya’da ise daha düşük maliyetler, daha adil fiyatlar, bürokrasinin azaltılması ve bir sonraki Ortak Tarım Politikası’nda (CAP) değişiklikler talep eden Madrid’deki bir protesto, ölümcül bir tren kazası sonrasında iptal edildi ama yeniden planlanması bekleniyor.

Şimdi Brüksel de çiftçilerin hedefinde: Avrupa çiftçileri lobi grubu Copa-Cogeca, geçen hafta Kasım veya Aralık ayında AB başkentinde bir protesto düzenlemeyi kararlaştırdı.

Planlanan eylemler, çiftçilerin Yeşil Mutabakat ve “Tarladan Sofraya” stratejisi kapsamında AB’nin çevre planlarında değişiklik talep ettikleri 2023-24 yıllarındaki eylemleri anımsatıyor.

Bağlayıcı pestisit azaltma hedeflerine ilişkin bir öneri geri çekilirken, Doğa Restorasyon Yasası’ndaki tarım arazileriyle ilgili hükümler zayıflatıldı.

Çiftçiler ayrıca ticaret anlaşmalarına ve ulusal dizel vergilerine de karşı çıktılar.

Komisyon’un geri adım atmasına rağmen, çiftçilerin endişeleri ortadan kalkmadı; sadece şekil değiştirdi.

Dublin Trinity College’da tarım politikası alanında emeritus profesör Alan Matthews, tarım fiyatlarının nispeten yüksek olduğu önceki protestolar sırasında çiftçi gelirlerinin o kadar da önemli bir endişe kaynağı olmadığını belirtti.

Gelgelelim bugün bu konu kilit bir mesele haline geldi. Matthews, “Son 12 ayda ürün fiyatları düşerken, girdi fiyatları aynı eğilimi göstermedi,” diyerek kâr marjlarının daraldığını ifade etti.

Baskının büyük bir kısmı AB dışından geliyor. Şubat ayından bu yana, Orta Doğu’daki ABD-İsrail savaşı ve buna bağlı olarak Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, yakıt ve gübre fiyatlarının hızla yükselmesine yol açtı.

Perşembe günü, Copa-Cogeca, enerji bakanları toplantısı öncesinde artan yakıt maliyetleri konusunda yardım talep etti.

Yüksek dizel fiyatları, bazı çiftçilerin protesto gösterisi yapmak üzere traktörleriyle AB başkentine gitmelerini bile engelleyebilir.

Fakat Matthews, AB’nin “piyasa desteğine katkıda bulunacak kendi bütçesi olmadığını” belirtti. Bunun yerine, Komisyon üye devletlerin çiftçilere destek vermesine izin verdi.

Ortak Tarım Politikası’nın (CAP) tarımsal krizler için ayrılan yıllık rezervi sadece 450 milyon avro tutarında. Bu meblağ, sektörü vuran ardışık acil durumlar nedeniyle defalarca tükendi ve yeniden dolduruldu.

Copa-Cogeca ayrıca, ithal gübrelerin maliyetini artırdığı gerekçesiyle, Ocak ayında uygulamaya konulan AB’nin karbon sınır vergisini (CBAM) eleştirdi.

Komisyon, istisnai piyasa koşullarında CBAM’ın geçici olarak askıya alınmasına olanak tanıyacak ve halen müzakere aşamasında olan bir yasa tasarısı önerdi.

Mayıs ayında, temel gübrelere uygulanan gümrük vergilerini bir yıllığına askıya aldı ve Haziran ayında ise ülkelere çiftçilere yardım etmek için daha fazla esneklik sağlamak amacıyla CAP’ta değişiklikler önerdi.

Son dönemde alınan önlemlerin, yeni protestoları engelleme olasılığı düşük görünüyor.

Tarım alanında faaliyet gösteren düşünce kuruluşu Farm Europe’un genel sekreteri Luc Vernet, yüksek yakıt ve girdi maliyetleri, kuraklık ve azalan kamu desteğinin oluşturduğu “patlayıcı bir kombinasyon”dan söz ediyor.

Çiftçiler ayrıca Brüksel’in doğrudan etki edebileceği bir konuyu da hedef alıyor: 2028-2034 dönemi için CAP bütçesi.

Copa-Cogeca, Kasım ve Aralık aylarında yapılacak AB liderlerinin bütçe görüşmeleri öncesinde eylemler hazırlıyor.

Copa Başkanı Massimiliano Giansanti, Rapporteur’e verdiği demeçte, bu politikanın geleceğinin “kenara çekilemeyecek kadar önemli” olduğunu belirterek, politika yapıcılarından “somut kararlar” beklediğini ekledi.

Komisyon önerisi, CAP’ın her iki ayağını tek ve daha geniş kapsamlı bir fon altında birleştirmeyi öngörüyor; mevcut CAP bütçesine ayrılan 386,6 milyar avroya kıyasla, çiftçi gelir desteği için yaklaşık 300 milyar avro ayrılması planlanıyor ama nihai rakamlar hâlâ müzakere aşamasında.

CAP ödemeleri çiftçi gelirinin büyük bir kısmını oluşturduğundan, Vernet bu yaklaşım ile AB’nin tarımsal egemenliğini koruma hedefinin arasında bir çelişki olduğunu düşünüyor.

Ona göre AB’nin tarımı “ekonomik bir çıkmazda ve politika yapıcılar bunun farkında değil gibi görünüyor.”

Buna karşın Matthews, sektördeki küçülme ve çiftlik sayısındaki azalma nedeniyle desteğin azaltılmasının haklı olduğunu savunuyor. “Gelir farkı, nüfusun geri kalanına kıyasla azaldı,” dedi.

Ayrıca, AB ülkelerinin tarım fonlarını ek desteklerle tamamlama olasılığına da dikkat çekiyor. Bu esneklik, siyasi baskıyı Brüksel’den ulusal başkentlere kaydıracak gibi görünüyor.

Matthews’a göre bütçe üzerinde anlaşmaya varıldığında, çiftçiler bakanlıkların önünde toplanacak.

Okumaya Devam Et

Avrupa

ABD, Ukrayna üzerinden Avrupa’ya Rus gazı tedariki istiyor

Yayınlanma

Wall Street Journal’ın haberine göre ABD, kış öncesinde bir “enerji ateşkesi” sağlamak amacıyla Rus doğalgazının Ukrayna üzerinden Avrupa’ya sevkiyatının yeniden başlaması için temaslar yürütüyor. Washington’ın planı, gazın Amerikalı bir aracı üzerinden satılmasını ve Kuzey Akım hattının kapsamlı bir barış anlaşması çerçevesinde açılabileceğini öngörüyor.

The Wall Street Journal’ın ABD’li, Avrupalı ve Ukraynalı yetkililere dayandırdığı haberine göre Washington, Rus doğalgazının Ukrayna üzerinden Avrupa’ya sevkiyatının en kısa sürede yeniden başlatılması için girişim yürütüyor.

Gazete, ABD’nin bu girişiminin kış öncesinde taraflar arasında bir “enerji ateşkesi” sağlamayı amaçlayan müzakerelerin bir parçası olduğuna dikkat çekti.

Görüşmeler hakkında bilgi sahibi kaynaklar, ABD’li müzakereciler Jared Kushner ile Steve Witkoff’un eylül ayında Moskova ve Kiev’e yaptıkları ziyaretlerde bir formül sunduklarını dile getirdi.

Masaya getirilen fikir, Rus doğalgazının ABD’li bir aracı şirket üzerinden satılmasını, böylece Avrupa yaptırımlarının etrafından dolaşılmasını ve Amerikalı yatırımcılar için karlı fırsatlar yaratılmasını öngörüyor.

Washington, kasım ayında Abu Dabi’de ABD, Rusya ve Ukrayna arasında yapılması planlanan üçlü barış müzakereleri öncesinde enerji tesislerine yönelik saldırıları durduracak daha kapsamlı bir uzlaşmaya varmayı hedefliyor.

The Wall Street Journal, Donald Trump yönetiminin, Avrupa’nın bu konuda ilk bakışta göründüğü kadar uzlaşmaz tavır sergilemeyeceği varsayımıyla hareket ettiğini yazdı.

Kuzey Akım hattının açılması daha geniş bir anlaşmanın parçası olabilir

Gazetenin aktardığına göre ABD, Kuzey Akım boru hattının olası biçimde yeniden faaliyete geçirilmesini de yalnızca Ukrayna’daki savaşı sonlandırmak için değil, Rusya ile Avrupa arasındaki anlaşmazlıkları çözmek için de kapsamlı bir anlaşmanın potansiyel unsuru olarak değerlendiriyor.

Üst düzey bir ABD’li yetkili, eski Almanya Başbakanı Angela Merkel’in hatasını, Moskova için kabul edilebilir daha geniş kapsamlı bir güvenlik mutabakatına varmadan doğalgaz boru hattı projesini ilerletmesi olarak tanımladı.

Yetkili, kıta genelinde gaz fiyatlarını ciddi oranda düşürecek bu öneriye Avrupalıların ilgi gösterdiğini belirtti.

Aynı yetkili, hayata geçirilecek her türlü ekonomik mutabakatın kapsamlı bir barış anlaşmasının parçası olacağını sözlerine ekledi.

The Wall Street Journal, Kiev’in bir ateşkes anlaşması çerçevesinde doğalgaz satışına onay vermesi durumunda Avrupa’nın tutumunu değiştirmesinin daha kolay olacağını kaydetti.

Avrupa Komisyonu ise daha önce The New York Times’ın gündeme getirdiği, ABD’nin Rus doğalgazının Ukrayna üzerinden yüksek hacimlerle yeniden satın alınmasına yönelik fikrini geri çevirmişti.

Moskova tarafında ise bu konudaki tutumun değişmediği, Kremlin’in bir ateşkese değil kalıcı bir barışa ihtiyaç duyduğu daha önce duyurulmuştu.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Avrupa’nın Rus enerji kaynaklarını reddederek “kendi siyasetine, sanayisine ve sosyal alanına darbe vurduğunu” söylemiş ve “Başkasına kuyu kazan kendi düşer.” atasözünü hatırlatmıştı.

Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov da Avrupalıların Rus enerjisini keserek “bindikleri dalı kestiklerini” ifade etmişti.

Peskov Avrupa’daki tabloya ilişkin, “Bunun akıllıca bir tutum olduğunu söylemek zor. Avrupa’da ekonomik durum kötüleşiyor, ekonomi durgunluk yaşıyor. Elbette Avrupa ekonomisi devasa, güçlü ve ciddi bir kapasite rezervi var; fakat aynı zamanda Alman vatandaşları konfor alanlarından çıkmaya pek alışkın değil ve şimdi tam da bunu yapmak zorunda kalıyorlar.” değerlendirmesini yaptı.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English