Bizi Takip Edin

Avrupa

Almanya’da “Doğudan sürülen Almanlar” tartışması

Yayınlanma

Almanya’da tarihçiler, federal hükümetin II. Dünya Savaşı’ndan sonra “yeniden yerleştirilen” Doğu Almanları politikasını eleştiriyor.

Alman Tarihçiler Birliği’nin (VDH) yaptığı açıklamaya göre, Ağustos ortasında Federal Meclis’e sunulan “Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı’na ilişkin yeni yasa tasarısı II. Dünya Savaşı sonrası “yeniden yerleşim” sürecindeki karmaşık olayları “Almanların çektiği acılara” indirgiyor, gerekli tarihsel bağlamı (yani Almanya’nın Doğu ve Güneydoğu Avrupa’da yürüttüğü yok etme savaşını) göz ardı ediyor ve böylece şimdiye kadar esas olarak mülteci dernekleri tarafından geliştirilen “kendine referans veren bir ulusal anlatı” yaratıyor.

Tarihçiler bu durumun, özellikle Polonya ve Çek Cumhuriyeti ile “uzlaşma” yönündeki çabaları tehlikeye attığına işaret ediyor.

Bu odak değişikliği, vakfın Berlin’in merkezi bir bölgesinde yer alan Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Belgeleme Merkezi’nde sürdürdüğü kalıcı sergiyi doğrudan etkilediği için geniş bir kamuoyu etkisi yaratacak.

Bu durum, Berlin’in Doğu Avrupa ve Orta Asya’daki azınlıklara yönelik eski “Alman kimliği” politikasının yeniden canlanmasıyla el ele gidiyor.

Savaş sonrası Alman göçü sergisi: Nazi Almanyası nerede?

German Foreign Policy’nin aktardığına göre Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı’nı çevreleyen son tartışmaların başlangıç noktası, vakfın işletmekte olduğu ve 2021 yılında Berlin’deki Deutschlandhaus’ta açılan Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Belgeleme Merkezi’ndeki kalıcı sergiydi. 

İki kata yayılan sergi, II. Dünya Savaşı’ndan sonra Doğu ve Güneydoğu Avrupa’dan gelen Almanca konuşan nüfusun yeniden yerleşimini anlatıyor. Böylece sergi, tarihsel olayları iki bölümden oluşan bir bağlam içinde ele alıyor.

Hagen Uzaktan Eğitim Üniversitesi’nde ders veren tarihçi Felix Ackermann’ın örnek bir şekilde tanımladığı üzere, birinci katta, özellikle 20. yüzyıl Avrupa’sındaki çeşitli kaçış, sürgün ve yeniden yerleşim vakaları bağlamında, “etnik milliyetçiliğin ön tarihi ve devlet tarafından zorlanan göç” sunuluyor.

Bu içeriği temel alan ikinci kat ise, savaş sonrası Almanların yeniden yerleştirilmesine odaklanıyor.

Ne var ki, kalıcı serginin bu temel unsurundan önce, Nazi Almanyası’nın Doğu ve Güneydoğu Avrupa’nın önemli kısımlarını işgal ettiği savaşa dair oldukça özet bir genel bakış yer alıyor.

Bu husus hayati önem taşıyor çünkü bu bilgi olmadan, “yeniden yerleştirme” sürecinin karmaşıklığı doğru bir bağlamda değerlendirilemez ve yeterince anlaşılamaz.

Polonya sınırı meselesi

Kalıcı serginin genel yapısı, sağ eğilimli sürgün dernekleri ile Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı’nın Bilimsel Danışma Kurulu arasında varılan bir “uzlaşma” olarak yaygın bir şekilde tanımlanıyor.

Bu kurulda, özellikle Polonya ve Çek Cumhuriyeti’nden tarihçiler de yer alıyor.

Bu uzlaşma, şu ana kadar Dokümantasyon Merkezi müdürü tarihçi Gundula Bavendamm tarafından korunmuştu.

Fakat 2024 yılının ortalarında, sürgün dernekleri bu uzlaşmadan fiilen vazgeçti ve şiddetle saldırıya geçti.

Örneğin, o dönem Sürgün Edilenler Federasyonu (BdV) başkanı Bernd Fabritius (CSU) tarafından Bavendamm’a gönderilen bir mektupta, yeniden yerleşim süreci ile Almanya’nın imha savaşı arasındaki bağlantının kesilmesi gerektiği belirtildi; zira bu durum “bağlam ile nedenselliği karıştırmakta” idi.

Fabritius ayrıca, Federal Almanya Cumhuriyeti’nin 1990’da Polonya’nın ulusal sınırlarını tanımasının “hukuken” Alman İmparatorluğu’nun eski doğu topraklarının “devri” olarak nitelendirilmemesi gerektiğini de savundu.

Bu açıklama, Almanya Federal Cumhuriyeti ile Polonya arasındaki sınır antlaşmasının, iki devlet arasındaki sınırı yalnızca “teyit ettiğini”, onu “dokunulmaz” olarak nitelendirdiğini ve her türlü “toprak iddiasından” feragat ettiğini hatırlatıyor.

Antlaşma, sınırı kesin olarak “dokunulmaz” olarak nitelendiren koşulsuz bir tanıma içermiyor. Fabritius’un açıklamasının da ima ettiği gibi, bu durum potansiyel boşluklara yol açabilir.

Alman sürgün derneklerinde CDU/CSU etkisi

Sürgün derneklerinin başlattığı saldırı, geçen yılki hükümet değişikliğinin ardından ivme kazandı.

Başlangıçta bu, Akademik Danışma Kurulu’nun oybirliğiyle yaptığı itirazlara rağmen, Dokümantasyon Merkezi direktörü Bavendamm’ın sözleşmesinin Kasım 2025’te yenilenmemesine ve pozisyonun ilana çıkmasına yol açtı.

Konuyu yakından takip edenler, bu süreçte sadece sürgün derneklerinin değil, aynı zamanda Bundestag’daki CDU/CSU milletvekili grubu bünyesindeki ve onlarla yakından ilişkili Mülteciler, Geri Dönenler ve Alman Azınlıklar Grubu’nun da rol oynadığını gördü.

Bu grubun lideri Klaus-Peter Willsch (CDU), Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı’nın mütevelli heyeti üyesi.

Aynı şekilde, Mülteciler Grubu’nun başkan yardımcısı ve Fabritius’un BdV başkanlığı görevini devralan Stephan Mayer de bu heyetin üyesi.

Bavendamm’ın yerine Dokümantasyon Merkezi müdürü olarak atamak istedikleri kişi Sven Oole’ydi.

Eleştirmenler, Oole’un “Alman müzelerinde yönetim tecrübesi bulunmadığını” ve konuyla ilgili herhangi bir “akademik yayın” yapmadığını fakat “‘Yerinden Edilmiş Kişiler Grubu’nun uzun süredir genel müdürü olarak, grubun tarihsel-siyasi hedeflerini avucunun içi gibi bildiğini” belirtmişlerdi.

Oole’un adaylığı, Bilimsel Danışma Kurulu’nun, seçilmesi halinde toplu olarak istifa edeceği tehdidi nedeniyle başarısızlıkla sonuçlanmıştı.

Sonunda Roland Borchers seçildi fakat “vakfı nereye götürmeyi planladığı”nın kimse tarafından bilinmediği söyleniyor.

Almanları soy temelli bir topluluk olarak tanımlama girişimleri

Ancak Borchers’in çalışmaları, federal hükümetin Temmuz ayında kabul ettiği ve Ağustos ortasında Federal Meclis’e sunulan Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı hakkındaki yeni yasa nedeniyle, içeriği bakımından büyük olasılıkla ciddi şekilde kısıtlanacak.

Alman Tarihçiler Birliği (VHD), bu yasaya karşı Mayıs ayı sonlarında sert eleştiriler yöneltmişti. Bu eleştiri, bir yandan gelecekte Etnik Alman Göçmenler ve Ulusal Azınlıklarla İlgili Konulardan Sorumlu Federal Hükümet Komiseri Bernd Fabritius’un vakfın yönetim kurulunda ek bir koltuğa sahip olacağı gerçeğinden kaynaklanıyor.

VHD’nin açıklamasına göre, bunun sonucunda BdV fiilen “vakfın denetim kurulunda hükümet destekli bir çoğunluk konumu” elde edecek.

VHD, açıklamasında “devlet yönlendirmeli bir anma politikasının kötü örnekleri”ne karşı açıkça uyarıda bulunuyor.

Öte yandan açıklamada, yeni yasanın vakfın çalışmalarını belirli bir ölçüde “Almanların çektiği acılara” odakladığı ve “kaçış ve sürgünün tarihsel bağlamını, kendi kendine referans veren ulusal bir anlatıyla” değiştirdiği savunuluyor.

Bu durum, “özellikle Federal Cumhuriyet’in Doğu Avrupa komşuları ile, özellikle de Polonya ve Çek Cumhuriyeti ile olan uzlaşma çabalarına yönelik mevcut tehditleri” daha da şiddetlendiriyor.

Son olarak, açıklamada, son yıllardaki açıklıktan uzaklaşarak, yasanın “Almanları bir kez daha soy temelli bir topluluk olarak tanımladığı” belirtiliyor.

Almanya’ya göçe hayır – “etnik Almanlar” hariç!

Tarihçi Felix Ackermann, yakın zamanda genel siyasi bağlamı da ele aldı.

Ackermann’a göre yeni yasa yalnızca yeniden yerleşim sürecini tarihsel bağlamından koparmayı ve anma faaliyetlerini dar bir ulusal çerçeveye hapsetmeyi amaçlamıyor.

Bunun yanı sıra federal hükümet, Kaçış, Sürgün ve Uzlaşma Vakfı’nı Federal Kültür İşleri Komiseri’nin yetki alanından çıkararak Federal İçişleri Bakanlığı’nın yetki alanına dahil ediyor.

Bu bakanlığın Parlamento Müsteşarı ve Bundestag’daki CDU/CSU parlamento grubu bünyesindeki Mülteciler Grubu’nun başkan yardımcısı olan Christoph de Vries de “etnik akrabalar için yeni göç yollarının açılması” yönünde baskı yapıyor.

Aslında, de Vries gibi politikacılar göçe karşı sıkı kısıtlamalar getirilmesini savunurken, Federal İçişleri Bakanlığı ise Doğu Avrupa ve Orta Asya’daki Almanca konuşan azınlık mensuplarına yönelik göç düzenlemelerinin revize edilmesini istiyor.

Bu revizyon, 31 Aralık 1992’den sonra doğmuş Almanca konuşan kişilerin bile Alman vatandaşlığı almasına imkân tanıyacak.

Ackermann’ın da belirttiği gibi, “Almanlık” kavramına yönelik bu ikili odaklanma, sürgün bölgelerini, tıpkı Konrad Adenauer döneminde olduğu gibi, “Alman Doğusu”nun bütünü olarak, nitelendirmeyi mümkün kılıyor.

“Alman Doğu’sunun tarihini koruma sorumluluğunun” artık yeniden Federal İçişleri Bakanlığı’na ait olması (ki bilindiği üzere bu bakanlık dış işlerden değil, iç işlerden sorumlu) Ackermann’a göre “kötü bir şaka gibi” görünüyor; oysa, diyor Ackermann, bu durum “gerçekte … korkunç sonuçlar doğurur.”

Avrupa

Slovenya siyasetinde İsrail tartışması

Yayınlanma

Slovenya Başbakanı Janez Janša ile Cumhurbaşkanı Nataša Pirc Musar arasında, ülkenin İsrail ve Gazze’deki savaşa yönelik politikası konusunda kamuoyunda keskin bir çatışma patlak verdi.

Tartışma, Janša’nın Yesha Konseyi Başkanı Yossi Dagan ile yaptığı görüşmenin ardından ortaya çıktı. Janša bu görüşmede “Tanrı, Yahudiye ve Samiriye sakinlerini korusun,” demişti.

Yahudiye ve Samiriye, siyonistlerin Batı Şeria’ya verdiği “resmi” isim. 

Ayrıca, Janša hükümetinin İsrail’in E1 inşaat planını kınayan ortak bir Avrupa Birliği bildirisinin yayınlanmasını veto etme kararı da bu tartışmaya yol açtı.

Pirc Musar, “uluslararası hukukun siyasi bir tercih meselesi olmadığını” ve herkese eşit şekilde uygulanması gerektiğini belirterek hükümetin tutumunu eleştirdi.

Slovenya’nın Batı Şeria’daki yasa dışı Yahudi yerleşim yerlerinin genişlemesine karşı net bir Avrupa tutumunu desteklemesi gerektiğini savunan Musar, uluslararası hukukun uygulanmasında “çifte standart” olmaması gerektiğini söyledi.

Bunun üzerine Janša sert bir şekilde yanıt verdi ve Slovenya’nın egemen bir devlet olduğunu, kabul etmediği sürece Avrupa’nın dış politika tutumuna bağlı olmadığını vurguladı.

Başbakan, “Yugoslavya artık yok. Burası Slovenya,” diye yazarak ülkenin bağımsızlığını ve egemenliğini vurguladı.

Ayrıca, uluslararası hukuka atıfta bulunmakla Gazze veya Batı Şeria bağlamında “soykırım” terimini kullanmak arasında bir çelişki olduğunu savunarak, hiçbir yetkili uluslararası kuruluşun bu yönde bir tespit yapmadığını belirtti ve bu terimin kullanımını “özel nitelikte bir siyasi tercih” olarak nitelendirdi.

Janša, Slovenya’nın Avrupa Birliği’nin eşit bir üyesi olduğunu ve Ljubljana’nın, kendi rızası veya başka herhangi bir üye devletin rızası olmadan, otomatik olarak kabul etmek zorunda olduğu bir Avrupa dış politika pozisyonu bulunmadığını ekledi.

“Biz karar vericileriz, köleler değiliz,” diye yazan Janša, hükümetinin anayasal yetkisi kapsamındaki tüm alanlarda, Sloven vatandaşlarının refahını en öncelikli hedef olarak belirleyerek pragmatik bir politika izlemeyi amaçladığını da sözlerine ekledi.

Janša, X platformunda, “Aslında, biz sadece Slovenya’yı, İsrail’in attığı her adım için yapılan aralıksız ve orantısız kınamalar nedeniyle güvenilirliğini yitirme sarmalından kurtardık,” diye yazdı.

“Brüksel bürokrasisi”ni, “Nijerya’da Hıristiyan köylerinin topyekûn yok edilmesi, Gazze’de Hamas’ın kendi halkına yönelik katliamları, İran’daki katliamlar ya da Avrupa’da giderek sıklaşan antisemitizm dalgaları” konusunda sessiz kalmakla eleştiren Başbakan şöyle devam etti:

“[Brüksel] İsrail’in herhangi bir köyün kurulmasına ilişkin her açıklamasına tepki gösteriyor. Çifte standartlar, AB’nin sözde dış politikasını neredeyse anlamsız hale getirmiştir. ABD Başkanı tek bir sözle enerji fiyatlarında değişikliklere yol açabilirken, AB’nin içi boş dış politika mesajları hiçbir şeyi değiştirmez veya çözmez.”

Bu çatışma, Slovenya’nın siyasi sisteminin tepesinde alışılmadık bir bölünmeyi ortaya koyuyor. Cumhurbaşkanı, ülkenin Batı Şeria’daki İsrail politikasına yönelik daha eleştirel AB yaklaşımına uyum sağlaması için çağrıda bulunurken, başbakan ulusal egemenliği vurguluyor, AB tutumlarına otomatik uyum sağlamayı reddediyor ve “soykırım” gibi hukuki terimlerin siyasi amaçlarla kullanılması olarak gördüğü duruma karşı uyarıda bulunuyor.

Slovenya, geçen hafta Avrupa sahnesinde, İsrail ile ilişkilerinde daha geniş çaplı bir değişimin sinyali olabilecek alışılmadık bir adım attı.

Janša hükümeti, Batı Şeria’da Kudüs’ün doğusundaki E1 bölgesinde İsrail’in inşaat planlarını kınayan 27 AB üye devletinin tamamının imzaladığı ortak bildirinin yayınlanmasını veto etti.

Slovenya’nın veto hakkı, AB’nin İsrail planını eleştirmesini engellemedi fakat bu kınamanın tüm üye devletler tarafından resmi bir konsensüs bildirisi haline gelmesini engelledi.

Oybirliği sağlanamadığı için, AB Dışişleri ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, 23 Ağustos’ta kendi adına ve Avrupa Dış Eylem Servisi adına bir açıklama yayınladı.

Ortak bildiriyi engelleyen tek ülke Slovenya değildi. Daha önce AB içindeki İsrail karşıtı girişimlere karşı çıkan Çekya da desteğini geri çekti.

Slovenya’nın önceki hükümetiyle arasındaki zıtlık çok belirgin. O hükümet, 22 Mayıs 2026’da E1 projesine karşı çıkan açıklama da dahil olmak üzere, İsrail’i eleştiren açıklamaları düzenli olarak desteklemişti.

Janša’nın yeni hükümeti Haziran ayında göreve başladı ve şu anda başbakan ile cumhurbaşkanı arasında yaşanan anlaşmazlık, Slovenya’nın İsrail’e yönelik tutumunun ne kadar hızlı değiştiğini ortaya koyuyor.

Haziran ayında, Janša liderliğindeki Slovenya’nın yeni hükümeti, silah ithalatı, Batı Şeria’dan gelen ürünlere yönelik kısıtlamalar ile Netanyahu’nun ziyaretlerine ilişkin kısıtlamalar da dahil olmak üzere, önceki yönetimin İsrail’e uyguladığı yaptırımları kaldırdı.

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Slovenya’nın İsrail’in yerleşim planlarını kınayan ve AB’nin 27 üye devletinin tamamı tarafından imzalanacak ortak bildirinin kabulünü engellemesinin ardından Slovenya Başbakanı Janez Janša’ya teşekkür etti.

Geçen Mart ayında bir önceki Sloven hükümeti, daha önce bu davaya katılma niyetini belirtmiş olmasına rağmen, Uluslararası Adalet Divanı’nda Güney Afrika’nın İsrail aleyhine açtığı soykırım davasına katılmama kararı almıştı.

O dönemki Dışişleri Bakanı Tanja Fajon, hükümetin soykırım davasına katılmama kararını üzüntüyle karşıladığını belirterek, bu karara “dış baskı”nın da katkıda bulunduğunu iddia etmişti.

Slovenya, “güvenlik riskleri” nedeniyle davaya katılmama kararı almıştı. Yerel basında yer alan haberlere göre, Başbakan Robert Golob başlangıçta teklife yeşil ışık yakmaya meyilliydi fakat ulusal güvenlik yetkilileri tarafından bu kararından vazgeçirildi.

Yetkililerin, ülkenin siber savunma sistemlerinin çoğunun İsrail menşeli olduğunu belirterek, davaya katılmanın Slovenya’nın ulusal güvenliğini tehlikeye atabileceği konusunda uyarıda bulundukları bildirildi.

Ayrıca, İsrail makamlarının Gazze’deki Sloven insani yardım operasyonlarının yanı sıra Sloven vatandaşlarının Orta Doğu’dan tahliyesinde de hayati bir rol oynadığı vurgulandı.

10 Mayıs’ta yapılan seçimlerde, Janša’nın Slovenya Demokratik Partisi (SDS), Özgürlük Hareketi’nin hemen arkasında, ikinci en yüksek oy sayısını elde etmişti. Janša, sağcı hareketlerin oluşturduğu koalisyon sayesinde 4 Haziran’da başbakan oldu.

Okumaya Devam Et

Avrupa

AB’den Yunanistan ve İspanya’ya Ukrayna baskısı

Yayınlanma

Avrupa Birliği’nin Ukrayna’ya yetersiz askeri yardım sağladıkları gerekçesiyle Yunanistan ve İspanya’ya baskı yapmaya hazırlandığı bildirildi. Politico’ya konuşan bir Avrupalı diplomat, özellikle hava savunma füzesi tedarikine yeterli katkıyı sunmayan ülkelerin bu hafta İrlanda’daki toplantılarda baskıyla karşılaşacağını belirtti.

vrupa Birliği (AB), Ukrayna’ya sağlanan askeri yardımın yetersiz olduğu gerekçesiyle Yunanistan ve İspanya üzerindeki baskısını artırmaya hazırlanıyor.

Politico’nun bir Avrupalı diplomata dayandırdığı haberine göre, iki ülke bu hafta yapılacak temaslarda eleştiri ve baskıyla karşılaşacak.

Habere konuşan diplomat, “Ukrayna’ya önleme füzesi tedarikine kayda değer bir katkı sağlamayan Yunanistan ve İspanya gibi ülkeler, bu haftaki toplantılarda baskı görecek” ifadelerini kullandı.

Bu hafta İrlanda’da AB Savunma Konseyi toplantılarının yanı sıra üye ülkelerin dışişleri bakanlarının katılacağı gayriresmi bir toplantı düzenlenecek.

Politico’nun aktardığına göre toplantıların gündeminde hibrit tehditlerle mücadele, Ukrayna hava savunmasının güçlendirilmesi, Kiev için finansman mekanizmaları ve Avrupa Dış Eylem Servisi’nin reformu yer alıyor. Rusya ise Ukrayna’ya yönelik askeri yardımları kınamayı sürdürüyor.

Yunanistan’dan Patriot füzeleri talebi

Yunan gazetesi Kathimerini, Temmuz ayı ortasında yayımladığı haberde NATO ve AB ülkelerinin Ukrayna’ya Patriot hava savunma sistemi füzeleri verilmesi konusunda Atina’ya baskı uyguladığını yazmıştı.

Gazetenin aktardığı bilgilere göre Kiev, Yunanistan Hava Kuvvetleri envanterinde bulunan Patriot sistemlerinden 200 adede kadar PAC-2 füzesi talep etti.

Ukrayna tarafı, 23 yıllık kullanımın ardından bu füzelerin bir bölümünün hizmet ömrünün sonuna yaklaştığını değerlendiriyor.

Kathimerini, Yunanistan’ın daha önce kullanım ömrünün sonuna yaklaşan Sea Sparrow ve Crotale füzelerini Kiev’e teslim ettiğini aktardı.

Buna karşılık Atina, diğer AB ülkelerinden gelen baskılara rağmen hava savunma sisteminde kullanılan S-300 füzelerini Ukrayna’ya göndermeyi reddetti.

İspanya ise Temmuz ayında El País gazetesinin hükümet kaynaklarına dayandırdığı habere göre Ukrayna için Amerikan silahları alımına 50 milyon euro tahsis etme kararı aldı.

Bu tutarın geçen yıl kararlaştırılan 100 milyon euroya ek olduğu belirtildi.

Haberde paylaşılan verilere göre Madrid, Ukrayna’daki savaşın başlangıcından bu yana Kiev’e 3,795 milyar euroluk askeri yardım sağladı.

Bunun yanı sıra yaklaşık 9 bin Ukraynalı askere doğrudan İspanya’da eğitim verildi. Bu sayı, Avrupa ülkelerinde eğitilen toplam Ukrayna askeri personelinin yaklaşık yüzde 10’una karşılık geliyor.

Öte yandan Avrupa Birliği, Nisan ayında Ukrayna için 90 milyar euroluk kredi paketini onaylamıştı.

Haziran ayında 3,2 milyar euroluk ilk dilim serbest bırakılırken, AB Konseyi Temmuz ayı sonunda Kiev’e yönelik destek kapsamında 8,3 milyar euroluk ilave kaynağı onayladı.

Okumaya Devam Et

Avrupa

Leyen: Çin ticaret konusundaki taahhütlerini yerine getirmeli

Yayınlanma

Ursula von der Leyen, Çin ile yürütülen görüşmelerin artan iktisadi dengesizlikleri gidermede başarısız olması halinde AB’nin ticaret savunma önlemlerini devreye sokmaya hazır olduğu uyarısında bulundu.

Avrupa Komisyonu Başkanı von der Leyen, Komisyon’un geçen yıl 30’dan fazla ticaret savunma soruşturması başlattığını ve bu rakamın tarihsel ortalamanın neredeyse üç katı olduğunu belirterek, halihazırda kabul edilen önlemlerin 600.000’den fazla Avrupalı istihdamını koruduğunu ve Brüksel’in “soruşturmaları önemli ölçüde artırdığını” ekledi.

Von der Leyen, Fransız İşverenler Federasyonu’nun (MEDEF) yıllık konferansı için bir araya gelen Fransız iş dünyası ve siyaset liderlerine hitaben, “Çin ile diyalog hâlâ gereklidir. Fakat bu diyalog sonuç vermeli ve diyalog yeterli olmadığında, elimizdeki araçları tam olarak kullanmaya hazır olmalıyız,” dedi.

Von der Leyen, Çin’in hâlâ “kilit bir iktisadi ortak” olduğunu belirterek ve AB’nin “bağları koparmadan riski azaltma” politikasını yineleyerek ölçülü bir üslup sergiledi.

Gelgelelim aynı zamanda, Pekin’in lehine giderek daha fazla kayan bir ticaret ilişkisinin çarpıcı bir tablosunu çizdi.

“Ortak olmak, kalıcı dengesizlikleri kabul etmek anlamına gelmez,” diyen Von der Leyen, AB’ye yapılan Çin ithalatının beş yıl içinde %45 arttığını, buna karşılık Avrupa’nın Çin’e ihracatının düştüğünü belirtti.

AB’nin Çin ile olan ticaret açığının günlük yaklaşık 1 milyar avroya ulaştığını ve bu yılın başında %10 daha arttığını belirtti.

İlk kez, 27 AB ülkesinin tamamı şu anda Çin ile ticaret açığı veriyor.

Bu açıklamalar, Brüksel ve Pekin’in geçtiğimiz yıl boyunca, özellikle Çin’in hızla artan ticaret fazlası ve üretimi Pekin’in hakim olduğu kritik malzemelere yönelik tedarik kısıtlamaları nedeniyle tırmanan ticaret gerilimlerini yatıştırmaya çalıştığı bir dönemde geldi.

Haziran ayında, AB Ticaret Sorumlusu Maroš Šefčovič ile Çin Ticaret Bakanı Wang Wentao, ticaret ve yatırım istişareleri için yeni bir forumun da dahil edilmesiyle Ekim ayına kadar “somut sonuçlar” elde etmeyi amaçlayan görüşmeleri yoğunlaştırma konusunda anlaştı.

Avrupa hükümetleri, Pekin’e ne kadar agresif bir şekilde karşı çıkılacağı konusunda hâlâ bölünmüş durumda.

Fransa, “ticaret bazukası” olarak adlandırılan ve AB’nin en güçlü ticaret silahı olan zorlama karşıtı aracının kullanılması da dahil olmak üzere, daha sert ticaret koruma önlemleri alınması için baskı yapıyor.

Fakat Berlin gibi diğer başkentler, olası misilleme uyarısında bulunarak dünyanın en büyük ikinci ekonomisiyle ekonomik bağları sürdürmenin önemini vurguladı.

Brüksel ayrıca şu anda AB şirketlerini tedarik zincirlerini Çin’den uzaklaştırarak çeşitlendirmeye zorlamayı amaçlayan “özel” bir araç geliştiriyor.

Bu adım, Pekin’in geçen yıl sözde nadir toprak elementlerine yönelik kapsamlı ihracat kontrolleri getirmesinin ardından geldi.

Bu durum AB yetkililerini endişelendirmiş ve birçok Batılı şirketi üretimi durdurmaya zorlamıştı.

Von der Leyen ayrıca, kritik hammaddeler konusunda Avrupa’nın Çin’e olan ağır bağımlılığına da dikkat çekerek, bloğun çeşitli kritik malzemelerin %80’inden fazlası ve bazı nadir toprak elementlerinin %90’ı için bu ülkeye güvendiğini belirtti.

Başkan, “Bu bağımlılığın bize karşı bir baskı aracı olarak kullanılabileceğini gördük,” dedi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English