Dünya Basını
Sovyet Gürcistanı’nı yeniden düşünmek
Çevirmen notu: Aşağıda çevirisini bulacağınız, Gürcistan kökenli Sopiko Japaridze tarafından kaleme alınan metin, hem Sovyet Gürcistanı’nın günümüz liberal anlatıları içindeki temsiline hem de bu anlatının bilgi üretimindeki ideolojik önkabullerine yöneltilmiş güçlü bir eleştirel müdahale niteliği taşıyor. Yazar, bir zamanlar kendisinin de içselleştirdiği antikomünist çerçeveyi yerinden gözlem ve doğrudan tanıklıklar aracılığıyla çözerek, Sovyet deneyiminin toplumsal gerçekliğini bugünün post-Sovyet liberal tahayyüllerinden ayırıyor. Japaridze’nin saha gözlemleri, antikomünist söylemin “otoriter devlet” imgesine sıkıştırdığı bütün bir Sovyet deneyiminin, aslında emek, toplumsal refah, insan onuru ve kamusal sorumluluk etrafında örülmüş bir maddi ve ahlaki dünyanın izlerini taşıdığını gösteriyor. Bu anlamda, “nostalji” kategorisiyle değersizleştirilen halk hafızası, bir hakikat olarak yeniden konumlanıyor.
Öte yandan tüm bunlar sadece Sovyet Gürcistanı’nı değil, genel olarak sosyalist devlet deneyimleri üzerine üretilmiş bilginin epistemolojik statüsüne yönelik bir yeniden düşünme çağrısı olarak da okunmalı. Zira Soğuk Savaş boyunca inşa edilen “totaliterlik” söyleminin hâlâ tarih yazımının kurucu çerçevesi olarak işlediği bir dönemde, tarihsel maddeciliğin yöntemsel ufkundan, yani toplumsal süreçleri üretim ilişkileri, maddi koşullar ve sınıfsal konumlar üzerinden düşünme yetisinden, beslenen her girişim, eleştirel tarih anlayışı açısından da son derece kıymetli.
Sovyet Gürcistanı’nı Neden Yeniden Düşünmeli?
Sopiko Japaridze
MR Online
15 Aralık 2023
Çev. Leman Meral Ünal
Birkaç yıl önce arkadaşlarımla vakit geçirirken bir oyun oynamaya karar verdik. “Hitler Kim?” kartlarını içeren bu oyun, “Mafya Gecesi”ne benziyordu. Önce kartlar dağıtılıyor, bir kişi “Hitler” kartını alıyor ve biz de sohbet yoluyla bu kişinin kimliğini bulmaya çalışıyorduk.¹ Gürcistan’da popüler olan klasik “Mafya” oyununun bir uyarlamasıydı bu. “İyiler” yani “liberaller”, üzerinde orak-çekiç yerine güvercin bulunan, fakat Sovyetler Birliği armasını andıran bir sembolle temsil ediliyordu. Oyun, liberalleri “kötücül” faşistlerin karşısında konumlandırıyordu. Ne var ki oyuna katılan gençlerin hiçbiri, faşizmin İkinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgisinde Sovyetler Birliği’nin oynadığı merkezi rolden haberdar değildi. Bu oyun, Sovyet tarihinin çarpıtılması ve yeniden yazılmasına katkıda bulunan çok sayıdaki açık, nüanslı ve örtük propaganda biçimlerinden sadece biriydi. Bu anlatı, nüfuzlu kişiler, hikâyeler, anlatılar, bayramlar, kitaplar, filmler ve sivil toplum kuruluşları aracılığıyla sürekli olarak yeniden üretilmeye ve pekiştirilmeye devam ediyor.
Aslına bakılırsa ben de antikomünist tarih anlatılarından etkilenmiştim. Sovyetler Birliği, hemen her zaman yurttaşlarına karşı kayıtsız, o uçsuz bucaksızlığıyla insanlık dışı bir devlet olarak tasvir ediliyordu; bu tasvir ki, ortaokuldan itibaren eğitim müfredatımıza girmiş olan distopik romanları anımsatır. Üstelik ABD’deki antikomünist sosyalist çevrelerde “eğitilmiş”tim; Sovyetler Birliği’ni başarısız bir proje olarak ezberlemiştim (Benim içinde yer aldığım her eğilim, devrime ihanetin yaşandığı yıl olarak farklı bir yıl belirliyordu mesela). Ancak 1990’larda savaşlar ve şiddet nedeniyle göç ettiğim ABD’den Gürcistan’a döndüğümde, bambaşka bir perspektifle karşılaştım.
Gürcülerin hemen her yerde söyledikleri şey, [asıl] mevcut devletin halkını ihmal ettiğiydi; Sovyetler Birliği döneminde yurttaşlara gösterilen özen ise bambaşkaydı. Hatta antikomünist liberaller bile, katıldığım çevre eylemlerinde bitmek bilmeyen inşaatlara ve ekolojik tahribatlara karşı çıkarken Sovyet standartlarına ve araştırmalarına atıfta bulunuyordu. Örneğin, o dönemlerde belli bir yüksekliğin üzerindeki binaların insan sağlığına zararlı kabul edildiğini, bunun güneş ışığı ve zeminin sağlamlığı gibi unsurlarla gerekçelendirildiğini hatırlatıyorlardı. Yurttaşların koruması için son derece katı düzenlemeler mevcuttu.
Gürcistan’daki maden kasabalarını incelemeye başladığımdaysa çok daha çıplak bir gerçekle karşılaştım. Sakinler, duvarları kömür isiyle kaplanmış apartmanları gösteriyor, oyun alanlarında kül soluyan çocukları anlatıyorlardı. Başlangıçta, bunu Sovyetlerin halkı değil, sanayi üretimini önceleyen anlayışıyla ilişkilendirme eğilimindeydim. Fakat yerel halk bu varsayımıma kesinkes itiraz etmişti. Sovyetler Birliği döneminde, yerleşim alanlarının yakınında kömür yakmanın yasak olduğunu, bugünkü gibi açıkta depolama uygulamalarının ise tamamen yasa dışı olduğunu söylediler. Mevcut sorunların Sovyet döneminde var olmadığı konusunda ısrarcıydılar.
Ne yazık ki, Sovyet sonrası dönemdeki madencilik uygulamaları nedeniyle çok sayıda önlenebilir ölüm yaşandı. Madencilerle yaptığım görüşmeler, tüyler ürpertici bir gerçeği ortaya koyuyordu. Son yıllarda sık sık patlamaların yaşandığı bir bölge, daha önce yaşanan bir patlama sonrası, 1970’lerde, Sovyetler Birliği döneminde, mühürlenmişti. Çok tehlikeli olduğu gerekçesiyle burada madencilik faaliyeti yürütmek yasaktı. Bugün ise o alanın sahibi olan özel şirket, mühürleri sökerek yeniden faaliyete geçmişti, üstelik ölümcül sonuçlar pahasına. Bu ölümlerin tamamen önlenebilir nitelikte olduğunu anlamalıyız, kömüre kolay erişim uğruna gösterilen umursamazlığın bir sonucu olarak…
Altın madenciliğiyle bilinen Kazreti kasabasında yaşayanlar da benzer şekilde bugünkü yaşamlarına dair kasvetli bir tablo çizdiler. Aslında başta, buranın Sovyet döneminden bu yana madenciliğin merkezlerinden biri olmasının, kasaba halkının can sıkıntısı, aşırı çalışma ve yoğun kirlilikten yakınmasını açıklayabileceğini düşündüm, fakat yerel halk, Sovyet döneminde yaşamın çok daha canlı olduğunu anlattı. Hareketli bir gece hayatı, bolca spor etkinliği ve Tiflis’e ya da Sovyetler Birliği’nin dört bir yanına uygun fiyatlarla seyahat imkânlarından özlemle bahsettiler. Spor, toplumsal yaşamlarında çok önemli bir yer tutuyordu, küçük kasabalardan büyük şehirlere kadar sürekli etkinlikler düzenleniyordu. Bu kasabalardaki teknik okullar, ek sakinler getirerek dinamik bir sosyal doku yaratıyordu.
Kasaba sakinlerinin anlatımlarına göre, insanlar yalnızca sosyal açıdan değil, fiziksel olarak da daha sağlıklı ve daha güçlüydüler. Madenciliğin beden üzerindeki yıpratıcı etkileri göz önüne alınarak her işçiye fazladan gıda ve besin takviyesi sağlanıyordu. Gıda ve beslenme hem işçiler hem de çocuklar için en temel öncelikler arasındaydı. Doğru beslenmenin sağlanması için özverili çabalar mevcuttu. İşte geçmiş ile bugün arasındaki bu keskin tezat, kasabanın yaşam kalitesinde zaman içinde yaşanan büyük değişimi de görünür kılıyordu.
Manganez madenciliği yapılan bu kasabada madenciler, bugün on iki saatlik ağır vardiyalara katlanmak zorundalar. Oysa Sovyet döneminde, yeraltında uzun süre çalışmanın bedensel etkilerini dikkate alan katı düzenlemeler uyarınca çalışma süresi yedi saatle sınırlandırılmıştı. İşçilerin refahını önceliklendirmeyi amaçlayan bu koruyucu önlem, günümüzde tamamen aşınmış durumda, kota sistemi denilen şey ise tersine, uzun çalışma günlerini teşvik ediyor. Bir madencinin eşi tarafından söylenen şu söz her şeyin özeti belki de: “Bizden Sovyetler döneminde olduğu gibi kotaları tutturmamızı bekliyorlar ama o dönemin sunduğu hiçbir imkânı, hiçbir güvenceyi vermiyorlar.”
Kömür madenlerinin patlatılmasından sorumlu bir işçi, bir kolunu kaybettiği travmatik bir iş kazasını anlattı keza. Sağlık ekiplerinin son derece yavaş şekilde, tam bir saat sonra olay yerine ulaştığını söyledi. Özelleştirme nedeniyle kapanan hastaneler yüzünden en yakın hastanenin artık oldukça uzakta bulunması, tedavi sürecini birkaç saat daha uzatmıştı. Sovyet sonrası dönemdeki liberalizasyon süreci boyunca işçi sağlığı ve iş güvenliği standartlarının aşınması, gerçekleştirdiğim mülakatlarda tekrar tekrar karşıma çıkan bir diğer sarsıcı örüntüydü.
Bir zamanların bu capcanlı kasabası, bugün güvencesiz madencilik faaliyetlerinden, yoğun kirlilikten ve çaresizliğe sürüklenmiş bir halktan ibaret. Bölge halkı, ekonomik çaresizliğin ve kirlenmenin ulaştığı boyutu gözler önüne serer biçimde, evlerinin bahçelerinde mangan kazmaya başlamış. Madencilik sektörü dışında da, bir zamanların gelişkin sanayilerinin çökmesi, kasabayı dizginsiz özelleştirmenin yıkıcı sonuçlarıyla baş başa bırakmış. Yaşananlar bölge sakinlerinin hem refahını hem de güvenliğini derinden sarsmış durumda.
Ve tabii 2000’li yılların radikal liberalizasyon sürecinden bu yana, meslek hastalıkları uzmanlarının rolü de yalnızca sembolik bir düzeye indirgenmiş durumda. Zira bu dönem, emek kurumları ve sosyal kurumların topyekûn yıkımı, artan oranlı vergilendirmenin yasaklanması ve komünizm ile komünist sembollerin kriminalize edilmesiyle karakterize ediliyor. Sovyetler Birliği döneminde, her yıl yaklaşık iki yüz kadar meslek hastalığı vakası tespit edilirdi. Oysa son yıllarda tek bir tanı dahi konmamış. Meslek Hastalıkları Enstitüsü’nün son kalıntılarının başındaki yönetici, birkaç yıl önce iki tanı koyduğunu ve bu nedenle şirketten tehditler aldığını açıklamıştı. Bir zamanlar hayati önem taşıyan bu kurum, bugün işlevsiz hâlde, onlarca yıllık emek güvenliği ve çalışma koşulları araştırmaları ise ne yenilerini yürütebiliyor ne de tanı koyabiliyor.
Örneğin enstitü müdürü çok açık bir şekilde şöyle dedi: “Bana deli diyeceksiniz ama en iyi iş sağlığı ve işçi güvenliği komünizm dönemindeydi.” Ona deli olmadığını söyledim. Mesleki amaçlarının anlamını ve kamusal rollerini yitirmiş, fakat emekleriyle kurdukları kimlik bağı hâlâ canlı olan bu uzmanlar, bugün harap bir binada toplanıp kahve içiyor ve geçmişi konuşuyorlar.
Ancak Gürcistan’ın tarihine ve Sovyet geçmişine dair daha incelikli, kanıta dayalı bir tartışma yürütmeye çalışan hem yerel halktan hem de dışarıdan bazı insanlar hala var ve farklı bir perspektif sunuyorlar. Aslına bakılırsa bu kişilerin pek çoğu, abartılı aşırı milliyetçi anlatıların tetiklediği tarih projelerine müdahil olmak üzere gelmişlerdi. Fakat, ne yazık ki bu tartışmalar, halkın Sovyetler Birliği üzerine daha nüanslı bir değerlendirmeye açık ve istekli olmasına rağmen, hâkim iletişim kanallarına nüfuz etmekte zorlanıyor.
Sovyetler Birliği döneminde büyümüş olanların kayda değer bir kısmı, hatta çoğunluğu, bu geçmişe olumlu, hatta sevgi dolu bir bakışla yaklaşıyor. Yine de bu duygular, Gürcistan’daki hâkim propaganda aygıtı tarafından sistematik biçimde marjinalleştiriliyor ve değersizleştiriliyor. Herhangi birisi Sovyetler Birliği’nin olumlu bir yönünü dile getirdiğinde, önce çevresine temkinli bir bakış atıyor, çünkü sözlerinin istenmeyen bir yere çekilmesinden çekiniyor. On yıllar boyunca bu tür görüşlerini bir biçimde ifade edebilmiş insanlar, antikomünist liberal ve muhafazakâr kesimler tarafından küçümsendi, hislerine “nostalji” damgası basıldı ve çocuksu bir saflıkla itham edildiler.
Gürcistan’daki hâkim anti-Sovyet anlatı, herkesi etkisi altına alan bir sihir gibidir; nüanslar ve olgular, sanki sadece profesyonellere ya da marjinalleştirilmiş kesimlere aitmiş gibi görünür. Oysa uzmanlar ve akademisyenler, bilhassa günümüz Gürcistan’ı bağlamında, bu yıkıcı aşırı milliyetçi anlatılara karşı koyabilecek potansiyele sahipler. Ancak propaganda; kurumlar, hibe fonları, devlet destekli hafıza politikaları, ulusal ve bölgesel kuruluşlar gibi yapısal desteklerle beslendiği için, bu “büyülü çember”in içindekilerin statülerini tehlikeye atmak istememeleri gayet anlaşılır. Gerçeği kabul ederek başlayalım, akademisyenler cesaretleriyle tanınmazlar. İşte tam da bu noktada, biz sosyalistlerin bu sorumluluğu üstlenmesi gerekir.
Batılı sosyalistlerin epey uzun bir süredir kendilerini Sovyetler Birliği’nden kamusal olarak ayrıştırmaları (“Hayır hayır, biz o türden sosyalistler değiliz!”) olağan bir refleks hâline gelmiş olsa da, Sovyetler Birliği tarihini hem eski hem yeni gerçeklikler ışığında yeniden değerlendirme görevi hâlâ yakıcı biçimde ortada duruyor. Soğuk Savaş döneminde ideolojik bir silah haline getirilmiş anıların ötesine geçerek, onu bizzat yaşamış insanların deneyimlerini ve ardından gelen toplumsal-siyasal sonuçları analiz etmek de aynı ölçüde önemlidir.
Sovyetler Birliği kapitalizme en büyük tehdidi, “başka bir dünyanın gerçekten mümkün olduğu” fikrini somut şekilde temsil eden bir evrensel vizyonu hayata geçirmekle oluşturdu. Öyle ki bugün protestolardaki sloganlarda karşımıza çıkan ve çoğu kez içi boşaltılmış bir yankıya dönüşmüş olan iddialar, o dönemin maddi gerçekliğiydi. Girişim, Sovyetler Birliği’nin farklı dönemlerinde çeşitli açılardan başarısız olsa dahi, onun varlığı başka coğrafyalarda daha cüretkâr ütopyacı projelere ilham verdi.
Sovyetler Birliği, aynı zamanda dekolonizasyon sürecinin en önemli maddi destekçilerinden biriydi ve onun yokluğu bu anlamda da tüm dünyada hissedilmeye devam ediyor. Zira günümüzün hâkim kalkınma anlatısı, herhangi bir alternatif sunmayıp ilişkileri merkez ve çevre üzerinden okuyarak o ikiliği yeniden üretiyor. Öyle ki bu boşluk, sadece jeopolitik ilişkileri değil, edebiyatı, sanatı, müziği ve insanlar arası ilişki ve bağları da etkiliyor. Eski Sovyet yurttaşları birbiriyle yeniden temas kurma imkânlarından yoksun bırakılmış, Üçüncü Dünya ise bir zamanlar güçlü olan Sovyet varlığıyla artık ilişkilenmiyor. Bugün post-Sovyet elitler, yalnızca Avrupa ile bağlantılılar ve kendilerini sıradan halkın geri kalanından bilinçli biçimde ayrı tutuyorlar.
Sovyet deneyimi popüler imgelemde yalnızca şiddet ve baskı üzerinden ele alınmasına rağmen, Sovyetler Birliği içinde yeniden değerlendirilmesi gereken sayısız başarılı toplumsal ve ekonomik deneyim var. Bu nedenle, Sovyet geçmişinin günümüzde giderek daha fazla şeytanlaştırılması ve çarpıtılması sürpriz değil; örneğin “Kara Kurdele Günü” gibi yeni uydurulmuş anma günlerinde ve Avrupa genelinde yapılan haksız “faşizm” kıyaslarında bu eğilim açıkça kendini gösteriyor. Yine faşizmi yenmek için hayatlarını gözlerini kırpmadan feda eden sayısız savaşçının -benim dedelerim gibi- bugün faşistlerle bir tutulması da öyle keza… Oysa faşizm, tarihsel olarak sosyalizme karşı bir tepki olarak doğmuştu, fakat şimdi biraz da paradoksal şekilde liberalizmin zıddıymış gibi yeniden çerçeveleniyor.
Sovyetler Birliği üzerine yapılan tartışmaların “nostalji”ye indirgenmesi, aslında çok daha derin bir sorunun belirtisi. Sovyetler Birliği hakkında daha derinlikli ve nüanslı tartışmalar artık maalesef yalnızca uzman çevrelere sıkışmış durumda. İnsanlar bilgi birikimlerini kullanarak yeni bir toplumun inşası için harekete geçemediklerinde, yani kendilerini geçmişin kalıntıları olarak, yavaş yavaş yok olmaya bırakılmış hissettiklerinde, sığınabilecekleri tek yer, dostlarıyla ya da eski meslektaşlarıyla yaptıkları özel sohbetler olabiliyor. Yani anılarını ve içgörülerini daha küçük, daha kişisel çevrelerde paylaşmaya mahkûm edilmişler. Bu durum, geçmişin bilgeliğini ve deneyimlerini toplumsal ilerleme anlatısına entegre etme konusundaki daha geniş bir yapısal tıkanıklığın göstergesi.
Bu marjinalleştirmeye bir yanıt olarak, “Sovyet nostaljistleri” olarak adlandırılan ve çoğu kez toplumsal olarak dışlanmış kişiler, Sovyetler Birliği hafızasını özel alanda koruma yoluyla direniyorlar. Bilgi ve deneyimleri kenara itilen bu kesim için, bu durum incelikli bir meydan okuma eylemi hâlini alıyor. Salt nostaljiden daha fazlasını barındıran bir geçmiş vizyonunu sürdürme yöntemi, toplumun dışına itilmeye karşı sessiz bir protesto…Bu sessiz hatırlama, bireysel ilişkilerle sınırlı kalsa da, anlatının şekillenmesinde kendi değerlerini ısrarla ortaya koyma biçimi olarak da okunabilir. Sovyet dönemindeki “iyi zamanları” anmaya adanmış sayısız Facebook sayfası bu sessiz direnişin dijital uzantısını oluşturuyor. Bu paylaşımlarda sıkça yinelenen “Tiflis bir zamanlar bir ilişkiden ibaretti,” sözleri Sovyet Gürcistanı’nın başkentinde insanlar arasındaki şefkatin, dayanışmanın ve insani yakınlığın özünü yakalayan bir ifade gerçekten de. Zira o günlerin Tiflis’i sadece bir coğrafi mekân değil, insanların birbirine hakiki bir özenle bağlandığı bir toplumsallığın adıydı, günümüzle keskin bir tezatlık oluşturan samimi ve derin bir toplumsal bağ.
İnsanlar çoğu kez güçsüz olduklarına inandıkları için kendi güçlerinden vazgeçerler. Komünizm korkusu ve onun insanları başka bir dünya için harekete geçirme potansiyeli, kapitalist restorasyon sırasında arka arkaya çıkarılan komünizm karşıtı yasalarda kendini gösteriyor. Onu gömmek ve şeytanlaştırmak için otuz yıl süren çabalara rağmen, komünizmin direnci hâlâ kırılamadı. Bu süregelen mücadele, kapitalist ideolojinin savunucuları arasındaki, statükoya meydan okuyan bir vizyonun kalıcı gücünü ve cazibesinden duydukları derin endişeyi yansıtıyor. Sosyalistler, Sovyet deneyimini toptan bir başarısızlık olarak reddetmemelidir. Sovyet Gürcistan’ını yalnızca bir nostalji nesnesine indirgememenin zorunluluğundan hareketle Bryan Gigantino ile birlikte Reimagining Soviet Georgia [Sovyet Gürcistan’ı Yeniden Düşünmek] adlı bir podcast başlattık. Amacımız, Sovyet Gürcistan’ını geçmişe gömmek değil, onu dünyaya dair yeni tahayyülleri şekillendirebilecek dinamik bir güç hâline getirmek. Bu podcast, Sovyet dönemini, şeytanlaştırmalardan ve faşizmle dayanaksız biçimde ilişkilendiren söylemlerden kurtararak, ilham verici bir hatırlamaya dönüştürmeyi hedefliyor. Akademik tartışmaların ötesine geçerek, Sovyet geçmişi hakkında sadece yemek masası etrafında anılar yad etmenin dışında yeni bir cephe daha açılması gerektiğine yürekten inanıyoruz.
¹ Yazarın bahsettiği bu sosyal tahmin oyunu, Türkiye’de özellikle gençler arasında toplu buluşmalarda sıkça oynanan “vampir-köylü” oyununun yerel varyantlarından biridir. (Ç.N)