Avrupa
Starlink’in 11 bin uydusuna karşı AB’nin yeni ağı 2029’a kaldı

Avrupa ülkeleri, Elon Musk’ın Ukrayna’daki bağlantıyı kısıtlama kararının ardından kendi uydu ağlarını kurmak için harekete geçti ancak bürokrasi engeline takıldı. AB’nin 17,5 milyar dolarlık IRIS2 projesinde ilk fırlatmalar 2029’a planlanırken, mevcut Avrupalı alternatifler hantal terminalleri ve az sayıdaki uydusuyla Starlink’in gerisinde kalıyor.
Avrupa ülkeleri, Ukrayna için Starlink’e rakip olacak kendi uydu ağlarını kurma çalışmalarını hızlandırdı ama bürokrasi duvarına çarptı.
The Wall Street Journal (WSJ) gazetesinin haberine göre Avrupa’yı kendi uydu projelerinde gaza basmaya iten gelişme, SpaceX’in patronu Elon Musk’ın Ukrayna’da Starlink iletişim ağının kullanımını kısıtlama kararı oldu.
Avrupa Birliği (AB), 348 uydudan oluşacak kendi ağı IRIS2’yi kurmak için Eutelsat ve iki ayrı şirketle sözleşme imzaladı.
Yaklaşık 17,5 milyar dolara mal olacak projede ilk uyduların 2029’da fırlatılması planlanıyor.
Fransız Stratejik Araştırmalar Vakfı kıdemli araştırmacısı Serge Plattard, “En büyük engel yönetim” dedi.
Plattard’a göre proje, tıpkı planlanandan neredeyse 10 yıl gecikmeyle 2016’da çalışmaya başlayan uydu navigasyon sistemi Galileo gibi gecikme riski taşıyor; uzman, AB’nin IRIS2 projesi için finansman ve alt yüklenici seçimi konularında henüz tam mutabakata varamadığına dikkat çekiyor.
Mevcut alternatiflerin terminalleri hantal, yeni uydular ise yıllar sonra
Bugün alçak Dünya yörüngesinde uydu işletebilen tek Avrupalı şirket, Eutelsat’ın alt kuruluşu OneWeb.
Şirket şimdilik yaklaşık 650 uyduyu yönetiyor ve bu sayıyı 2030’a kadar yaklaşık 1300’e çıkarmayı hedefliyor; buna karşılık Starlink’in yörüngesinde halihazırda 11 binden fazla uydu var.
WSJ’ye göre OneWeb teknolojisi, “hantal, ağır ve çok enerji harcayan” terminalleri yüzünden Ukrayna’nın kullanımına pek uygun değil.
Üstelik SpaceX kendi özel teknolojilerini kullandığı için, Starlink veya Starshield’dan OneWeb’e geçmek binlerce terminalin değiştirilmesini gerektirecek.
SpaceX’in ticari uydu ağı Starlink; bireylerin, şirketlerin ve kamu kurumlarının kullandığı geniş bant internet erişimi sağlıyor ve doğrudan SpaceX tarafından yönetiliyor.
Starshield ise güvenli iletişim, Dünya gözlemi ve uydulara özel ekipman yerleştirilmesi dahil ulusal güvenlik alanındaki devlet görevleri için tasarlanmış ayrı bir SpaceX kolu.
Ek kriptografik koruma araçları barındıran ve gizli verilerle çalışmayı öngören bu sistem, Starlink teknolojilerini kullanıyor; hatta bazı iletişim hizmetleri aynı uydu grubuna ve yer altyapısına dayanıyor ama kontrolü ABD hükümetinin elinde.
Diğer yandan Helsinki ve Kiev yönetimleri, 300 milyon avroluk yardım paketi kapsamında Ukrayna’nın Finlandiyalı uydu operatörü Iceye ile Nokia’nın kuracağı planlanan uydu iletişim ağına katılacağını perşembe günü duyurdu.
Ancak bu projede de ilk uyduların fırlatılması ancak 2028 yılı için planlanıyor.
Teknolojik egemenliği sağlamak adına Kanadalı uydu iletişim şirketi Telesat da kendi alçak yörünge uydu ağı Lightspeed’i tanıttı.
Şirket, 288 uydudan ilkini aralık ayında fırlatmayı ve 2028 başlarına kadar tam kapasiteyle çalışmaya başlamayı hedefliyor.
Ukrayna SİHA’larında hız sınırı ve kesintiler başladı
Ukrayna insansız hava araçlarına iletişim sağlayan Starshield’ın çalışmasındaki kısıtlamalara dair ilk haberler 14 Ekim gecesi geldi.
Ukrayna Savunma Bakanı’nın eski danışmanı Serhiy Sternenko, terminaller saatte 160 kilometreden hızlı hareket ettiğinde bağlantının koptuğunu açıkladı.
Sternenko daha sonra kısıtlamaların sıkılaştırıldığını, kendi verilerine göre bağlantının artık saatte 60 ila 70 kilometre hızda bile kesildiğini duyurdu.
Financial Times gazetesinin kaynaklara dayandırdığı haberine göre bu kesintiler; insansız hava araçlarının yönetimini, ön cephedeki birliklerin ikmalini ve cephe gerisindeki hedeflere yönelik vuruşları zorlaştırdı.
Ukrayna lideri Volodimir Zelenskiy, 16 Ekim’de sistemin kısmen yeniden çalışmaya başladığını bildirdi. Zelenskiy eski hız parametrelerinin kademeli olarak geri döndüğünü, ancak Ukrayna ordusuna yönelik kısıtlamaların henüz tamamen kaldırılmadığını söyledi.
22 Ekim akşamı ise ABD Başkanı Donald Trump, Musk’ın Ukrayna’nın Starshield erişimini yeniden açtığını duyurdu.
Bundan önce WSJ, Amerikan liderinin kısıtlamaları kaldırmasını istemek için Musk’ı telefonla aradığını yazmıştı; gazetecilerle konuşan Trump ise iş insanını bu konuyla ilgili arayıp aramadığını açıklamayı reddetti.
Kısıtlama emrini kimin verdiği konusunda iddialar çelişiyor
The Economist dergisinin verilerine göre Musk, Rus petrol rafinerilerine düzenlenen saldırılar nedeniyle Kiev’i cezalandırmak için Ukrayna’da Starlink’in çalışmasını kısıtlama talimatı verdi.
Dergiye konuşan kaynaklardan biri, SpaceX patronunun Beyaz Saray ile kısıtlamaları devreye soktuktan sonra iletişime geçtiğini söyledi.
Musk’ın Ukrayna’da Starlink’i kısıtlama emrini bizzat verdiğini daha önce The Wall Street Journal da yazmıştı; The Telegraph gazetesine göre ise iş insanı Starlink’in çalışmasını kısıtlamayı teklif etti ve Trump da bunu kabul etti.
Musk, Starshield’ın ABD hükümetine ait olduğunu ve onun tarafından yönetildiğini, dolayısıyla sistemin kullanım şartlarını Amerikan makamlarının belirlediğini açıklamıştı.
Trump ise kısıtlamalarda parmağı olduğu iddiasını reddederek “Kim olabileceğini bilmiyorum ama her halükarda ben değilim. Elon olması da pek muhtemel değil” dedi.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio da 18 Ekim’de Washington’ın Starlink’i yavaşlatma talimatı vermediğini savundu.
Daha sonra, 24 Ekim’de açıklama yapan Musk, Ukrayna ordusunun Starlink uydu iletişim sisteminin kullanım şartlarını ihlal ettiğini ve sistemi insanları öldürmek amacıyla insansız hava araçlarıyla saldırı düzenlemek için kullandığını söyledi.
Musk ayrıca Starlink’in “karıştırılması veya imha edilmesi imkansız tek sistem” olduğu gerekçesiyle Ukrayna savunması için belirleyici önem taşıdığını belirtti.
SpaceX patronu, “Starlink kapatılırsa Ukrayna cephesi derhal çöker. Bu bir tehdit DEĞİL, sadece bir gerçeğin tespiti” ifadelerini kullandı.
Avrupa
Volkswagen, Hannover’de askeri kamyon üretmeyi değerlendiriyor

Volkswagen Grubu, Hannover’deki fabrikasını daha verimli kullanmak amacıyla burada askeri kamyon üretimine başlamayı planlıyor.
Handelsblatt’ta yer alan habere göre VW dünyasında, bir sonraki maliyet azaltma programını hayata geçirme konusunda Hannover, en zorlu vakalardan biri olarak görülüyor.
Volkswagen Ticari Araçlar fabrikası, son on yıl içinde üretiminin neredeyse yarısını kaybetmiş durumda.
2017 yılında Aşağı Saksonya’nın başkentindeki montaj hattından 200.000’den fazla araç çıkarken, bu rakam geçen yıl sadece 113.500 civarına düştü.
Şimdi Volkswagen, bu tesis için alışılmadık bir seçeneği değerlendiriyor: Gelecekte Hannover’de askeri kamyonlar üretilebilir.
Eylül ortasında, Çek savunma sanayi şirketi CSG ile Volkswagen Ticari Araçlar yönetimi, üretim olasılığını görüştü.
Tartışmalar özellikle CSG’nin Tatra markasına ait kamyonlar ve bunların küresel pazar için üretilme olasılığı üzerine odaklanıyor.
Tüm taraflar, görüşmelerin henüz erken aşamalarda olduğunu vurguluyor ve müzakere çevrelerinden de bildirildiği üzere görüşmelerin oldukça zorlu geçtiği belirtiliyor.
Bir VW sözcüsü, bir soruya yanıt olarak Hannover fabrikasının 2030’lar için rekabetçi bir üretim planına sahip olmayan tesisler arasında yer aldığını belirtti.
Sözcü şöyle açıkladı:
“Bu nedenle, üretimin devamı için rekabet gücünü artırmaya çalışmanın yanı sıra, çeşitli endüstriyel seçenekleri de değerlendiriyoruz. Prensip olarak bu, ek çift kullanımlı ürünlerin üretimini de içerebilir.”
CSG’nin de acilen ek kapasiteye ihtiyacı var. Ocak ayında Amsterdam’da halka arz edilen savunma holdingi, artan küresel talepten yararlanıyor.
El bombaları ve mühimmatın yanı sıra, Çek şirketi askeri kamyonlar ve zırhlı personel taşıyıcıları gibi araçların üretiminde de önemli bir aktör.
Bu ağır zırhlı araçlar, öncelikle askerleri cepheye güvenli bir şekilde taşımak için kullanılıyor ve basit personel taşıyıcılarının aksine ağır silahlarla donatılmış durumda.
Konuya yakın kaynaklara göre, CSG’nin Asya’daki müşterilerinden Tatra kamyon siparişleri var fakat şu anda Çek Cumhuriyeti’nde bu siparişleri yeterince hızlı bir şekilde karşılayamıyor.
Şirketin Almanya’da üretim yapılması bu sorunu çözebilir.
Ne var ki söz konusu olan daha da fazlası: Hızla artan savunma harcamalarıyla Almanya, kamyon ve zırhlı araçlar için yeni siparişler elde etme konusunda CSG için özel bir ilgi odağı.
Şu ana kadar, tank üreticisi KNDS’de umulan hisse alımı gerçekleşmedi. Bu nedenle, Hannover’deki üretim, şimdiye kadar Rheinmetall, KNDS, Daimler ve Deutz’un hakim olduğu Alman pazarına açılan bir kapı işlevi görecek.
Fakat görüşmeler sırasında, ilk yatırımların kim tarafından yapılacağı ve CSG’nin Almanya’dan sipariş alabilme umudunun olup olmadığı konusunda kısa sürede anlaşmazlıklar ortaya çıktı.
Bu nedenle gözlemciler, kısmen farklı kurumsal kültürler nedeniyle görüşmelerin uzun sürmeyeceğini düşünüyor.
Örneğin CSG’de, çoğunluk hissedarı Michael Strnad’ın son söz hakkı var. Volkswagen’de ise karar alma sürecine sadece Ticari Araçlar iştirakinin yönetimi değil, aynı zamanda Oliver Blume’un liderliğindeki VW üst yönetimi, çalışanlar ve hissedar olarak Aşağı Saksonya eyaleti de dahil.
Müzakerelere yakın kaynaklara göre, grubun savunma üretim sektörüne girip girmemesi ve ne ölçüde gireceği konusunda iç tartışmalar yaşanıyor.
Alman Silahlı Kuvvetleri (Bundeswehr) bu konuda kilit bir rol oynuyor. Bunun nedeni, CSG’nin görünüşe göre Alman silahlı kuvvetlerinden bir sözleşme almayı umması.
Tatra kamyonlarının yanı sıra Çekler, CSG’nin çeşitli versiyonlarda sunduğu tekerlekli zırhlı araçlar için de bir sipariş almayı umuyorlar.
Böyle bir sözleşme, Hannover’in küresel pazar için üreteceği kamyonlara ek olarak, VW ile yapılacak bir anlaşmanın merkezi bir bileşeni olacak.
Bu çevrelerin değerlendirmelerine göre, Bundeswehr ile bir sözleşme olmazsa işler zorlaşacak.
Bunun nedeni, Hannover’in yüksek maliyetleri nedeniyle yabancı yatırımcılar için bir üretim merkezi olarak cazip olmaması.
Siyasi açıdan da böyle bir satın alma, Aşağı Saksonya eyaleti için önemli olacak. Savunma Bakanı Boris Pistorius bu eyaletten geliyor.
VW Denetim Kurulu üyesi ve Eyalet Başbakanı Olaf Lies gibi o da VW’nin üretim tesislerini korumaya büyük önem veriyor.
Öte yandan, Bundeswehr’in kamyon ve zırhlı personel taşıyıcı tedarikçilerine olan ihtiyacı, aslında yerli tedarikçiler Rheinmetall/MAN ve Daimler Trucks tarafından karşılanıyor.
Rheinmetall ve KNDS de zırhlı personel taşıyıcı sektöründe köklü aktörlerdir. Buna ek olarak, geçen yıl Bundeswehr’de “Fuchs”un yerini alacak bir zırhlı personel taşıyıcısı ihalesini kazanan Fin Patria Grubu da bulunuyor.
Şimdi asıl soru, Bundeswehr’in bundan sonra kaç adet ve hangi zırhlı araçları sipariş edeceği ve politika yapıcıların başka bir tedarikçiyi ne ölçüde destekleyeceği.
Ayrıca, SPD’li iki siyasetçi olan Lies ve Pistorius için Hannover fabrikasından daha acil bir sorun bulunuyor.
2027 yazında, Osnabrück’teki VW fabrikasında son otomobil üretilecek. Aşağı Saksonya eyaleti, buraya hava savunması konusunda uzmanlaşmış şirketleri çekmeyi umuyor.
Fakat burada bile, İsrailli savunma şirketi Rafael ve Alman insansız hava aracı üreticisi Quantum Systems’in gelmesi henüz garanti altında değil.
Öte yandan Hannover’de bir fabrika, yıllar içinde biriken zorluklarla boğuşuyor. 2019 yılında Volkswagen, Ford ile bir ortaklık anlaşması imzaladı.
Fakat bir zamanlar tesisin belkemiğini oluşturan yüksek hacimli Transporter modeli artık Türkiye’de üretiliyor.
ID.Buzz elektrikli otobüs ve Bulli’nin içten yanmalı motorlu versiyonu olan Multivan’ın bu boşluğu doldurması bekleniyordu ama şu ana kadar umulan satış hacmini sağlayamadılar.
Audi ve Porsche ile yürütülen büyük bir proje de suya düştü. Gelecekteki SSP platformuna dayanan yeni nesil Bulli’nin en erken 2030’ların başında Hannover’de üretileceği duyurulmuştu fakat Wolfsburg’daki maliyet kesintisi baskıları nedeniyle proje şu anda tehlike altında.
Buna bir de benzersiz maliyet yapısı ekleniyor. Multivan’ın yanı sıra, lüks donanımlı bir kamp minibüsü olan California da Hannover’de üretiliyor.
Bu modelin üretimi, Golf gibi klasik bir yüksek hacimli modele kıyasla çok daha uzun sürüyor.
Fabrika maliyetleri de buna bağlı olarak yüksek. Tesis, Volkswagen Grubu’nun en pahalı fabrikası olarak kabul ediliyor.
Çalışanların bakış açısından, Hannover’deki CSG ile başarılı bir anlaşma bile pek bir güvence sağlamayacak.
Stöcken semtindeki fabrikada 10.000’den fazla kişi çalışıyor. Ek bir kamyon üretim hattı, bu kadar çok işgücüne ihtiyaç duymayacak.
Savunma sözleşmeleriyle ilgili daha önceki görüşmelerde, işçi temsilcileri kurulunun belirttiği üzere, bu durum risk altındaki istihdamın yüzde onundan azını telafi edecek ve en iyi ihtimalle geçici bir önlem olacak.
Fabrikanın, 2027 yazına kadar geleceğine ilişkin bir plan sunması bekleniyor. Bir çözüm bulunmazsa, Hannover’deki araç üretimi 2030’ların başlarında kademeli olarak sonlandırılacak.
Avrupa
Sırbistan seçimleri: Dört sütunlu illüzyonun dağılışı

Sandıkların neredeyse tamamı açıldığında, Belgrad’daki parti genel merkezinde kameraların karşısına geçen adamın yüzünde, on iki yıldır Balkanlar siyasetini tekeline almış o kaskatı cüretin yerini sarsılmış bir kabulleniş alıyordu. Aleksandar Vučić, “Açıkça görünüyor ki bu seçimleri kaybettik” diyordu. Seçim Komisyonu’nun sandıkların yüzde 98,71’ini saydığı sabah saatlerinde açıklanan sayılar, Sırbistan için bir dönemin kapanışına işaret ediyordu: “Öğrenci Listesi – Öğrenciler Kazanıyor” hareketi oyların yüzde 52,56’sını, yani 2 milyon 220 binden fazla oyu hanesine yazdırmış; Vučić’in Sırp İlerleme Partisi (SNS) etrafında topladığı iktidar koalisyonu ise yüzde 39,28’de kalarak 1 milyon 659 bin oyda tıkanmıştı.
Parlamentodaki sandalye dağılımı tahminleri 250 vekillikten 135 ila 140’ının gençlerin başını çektiği muhalefet blokuna, ancak 105 civarının iktidara gideceğini gösteriyordu. İktidarın kıdemli ortağı İvica Dačić ise yüzde 2,17 gibi hazin bir orana çakılmış, diğer partilerin hiçbiri yüzde birlik baraj eşiğini dahi aşamamıştı. Katılım oranı yüzde 69’u geçerek 4,35 milyondan fazla seçmeni sandık başına taşımış; sandıklar kapandığı andan itibaren sokaklar vuvuzela sesleri, ıslıklar ve havai fişeklerle inlemeye başlamıştı.
Seçim gecesi sokaklarda sadece zafer şarkıları yankılanmıyordu. Belgrad’ın merkezindeki Pionirski Parkı’nda, 6 Mart 2025’ten bu yana hükümetin kalesi sayılan, Vučić’in “özgürlük ve direnişin simgesi” diye övdüğü çadır kent, yani muhaliflerin taktığı isimle “Çatsilend”, kitlelerin hücumuna uğradı. Çitler devrildi, çadırlar ateşe verildi. Vučić ise hırpalanmış bir gururla yenilgiyi idari yargıya taşımayacaklarını, itirazlarla vakit kaybetmeyeceklerini ilan ederken, hasımlarını “egemen bir devleti devirmek için başkalarının tezgâhladığı kirli işlerin taşeronu” olmakla suçluyordu. Ona göre Avrupa ülkeleri ve Amerikan “müesses nizamı”, daha doğrusu Trump karşıtı derin devlet bir renkli devrim tezgâhlamıştı ve iktidara gelecek olanlar mart veya nisan ayına kalmadan Rusya’ya yaptırım uygulayacaktı: “Kaçmıyorum, buradayım, bu geceden itibaren yeniden hazırlanacağız.”
Fakat yenilginin faturasını dış komplolara kesmek, Balkanlar’ın gördüğü en usta siyasi cambazlardan birinin kendi kurduğu tuzağa nasıl düştüğünü açıklamaya yetmiyor. Vučić, Sosyalist Yugoslavya’nın yıkıntıları arasından sıyrılmış, 1993’ten bu yana politikanın her dehlizinde pişmiş, Slobodan Milošević kabinesinde enformasyon bakanlığı yapmış ve son on iki yıldır cumhurbaşkanlığı ile başbakanlık koltukları arasında ustaca gidip gelerek anayasal sınırları fiilen kadük bırakmış bir figür. Kendi kuşağının bütün rakiplerini tasfiye eden, krizlerden daima güç tazeleyerek çıkan bu irade, bu kez sokaktan yükselen ve ideolojik koordinatları kolayca yaftalanamayan çıplak bir toplumsal hakikatle karşılaştı.
Bu kırılmanın miladı, 1 Kasım 2024 günü Novi Sad tren istasyonunda beton sundurmanın gürültüyle çökmesi ve on altı kişinin tonlarca ağırlığın altında can vermesiydi. Henüz kısa süre önce taşeronlar eliyle yenilenen, yetkililerin “Avrupa standartlarında” olduğunu iddia ettiği istasyonun tavanı, yolsuzluğun ve denetimsizliğin ağırlığını taşıyamamıştı. Hükümet sözleşmeleri ticari sır bahanesiyle gizlemeye çalışırken, halkın hafızasında silinmeyecek bir simge doğdu: Kan kırmızısı el izi ve “Yolsuzluk öldürür” sloganı. Öğrencilerin başlattığı boykotlar ve anma eylemleri, belediyenin tuttuğu sopalı çetelerin saldırılarına, kalabalıkların üzerine sürülen araçlara ve Valjevo’da patlayan gaz bombalarına rağmen geri adım atmadı. Başbakan Miloš Vučević’in istifası bile öfkeyi dindirmeye yetmedi; zira herkes kurban edilen piyonun arkasındaki şahı görüyordu. Meydanlardaki dövizlerden birinde yazıldığı gibi, sokaktakiler için bu mücadele “bir devrim değil, şeytan çıkarma ayini” hüviyeti taşıyordu.
Vučić dönemi boyunca Sırbistan devleti, sadakat karşılığında iş, ihale ve makam dağıtan devasa bir ahbap-çavuş mekanizmasına dönüştürüldü. İktidar partisi SNS, itaatin istihdam bürosu gibi çalışırken, ulusal televizyon kanalları neredeyse kesintisiz bir propaganda aygıtına çevrildi. Yapılan araştırmaların, üç aylık bir izleme döneminde Vučić’e ayrılan 44 saatlik yayın süresinin yüzde 87’sinin övgü dolu olduğunu, muhalefete kalan üç saatin ise yalnızca karalamaya ayrıldığını ortaya koyması bu hegemonya mekanizmasını özetliyor.
Buna rağmen Vučić iktidarı, salt bir baskı aygıtı olarak tarif edilemez. Geride kalan on iki yılda Sırbistan, en azından dış vitrini itibarıyla gözle görülür bir dönüşüm yaşadı. Yabancı yatırımlar ve dış borçlarla finanse edilen otoyollar, baştan yaratılan Air Serbia, genişletilen Belgrad Havalimanı, sivil uçuşlara açılan Niş ve Kraljevo havalimanları, ülkeyi bölgesel bir bilişim üssü yapma iddiaları bu vitrinin parçalarıydı. Üstelik milli sermayenin toplam iktisadi hacim içindeki payı, bölge ortalamasının üzerinde seyrediyordu. Ancak bu iktisadi canlanma, toplumun geniş kesimleri için refah değil; gırtlağına kadar borçlanmış bir devlet, yüzde beşi bulan inatçı enflasyon, tırmanan gıda ve fatura maliyetleri anlamına geliyordu. Refah seviyesindeki kısmi düzelme, hayat standardı yükselen kitlelerin yönetimden talep ettiği şeffaflık çıtasını daha da yukarı taşıdı. Çöken Novi Sad istasyonu, işte bu borç ve rant düzeninin betonlaşmış özeti olarak hafızalara kazındı.
Vučić’in asıl marifeti ise dış politikada kurduğu o meşhur “dört sütun” mimarisiydi: Avrupa Birliği, ABD, Rusya ve Çin. Eski Yugoslavya lideri Tito’nun Bağlantısızlar mirasını karikatürize eden, Sırbistan’ı “Doğunun batısı, Batının doğusu” olarak pazarlayan bu yaklaşım, gerçekte ilkesiz bir jeopolitik pazarlık masasıydı. Vučić bir yandan Çin ile serbest ticaret anlaşması imzalayıp Kuşak ve Yol kapsamında 10 milyar dolarlık altyapı yatırımını ülkeye çekerken, diğer yandan Rusya’ya yaptırım uygulamayarak geleneksel tabanının Slav-Ortodoks hassasiyetlerini okşuyordu. Fakat aynı Vučić, perde arkasında Moskova’nın ayağına basmaktan da hiç çekinmedi. Volodimir Zelenskiy ile zirvelerde boy gösterdi, “Kiev Platformu” toplantılarına katıldı ve en önemlisi, üçüncü ülkeler üzerinden Ukrayna cephesine 800 milyon doları bulan top ve roket mühimmatı sevk edilmesine göz yumdu. Benzer bir pragmatizmle İsrail’e yapılan silah ihracatı bir yılda otuz kat artırılarak 42 milyon avroya çıkarıldı. Rusya ile stratejik enerji ve nükleer projeler askıya alındı, Niş’teki insani yardım merkezine diplomatik statü verilmedi.
Batı başkentleri, yani Brüksel ve Washington, Vučić’in içerideki otoriterleşmesine, medyayı boğmasına ve sokak eylemlerine yönelen polis şiddetine yıllarca bilerek göz yumdu. Zira Balkanlar analisti Tim Judah’ın işaret ettiği “stabilitokrasi” tam da bunu gerektiriyordu: İstikrar sağlama vaadinde bulunan, etnik çatışma kartını gerektiğinde elinde bir şantaj unsuru olarak tutan, ancak Batı’nın stratejik taleplerine boyun eğen “kullanışlı” bir otokrat.
Lityum bahsi
Bu kirli pazarlığın en can alıcı halkası ise lityum oldu. Jadar Vadisi’ndeki zengin yataklar, Avrupa Birliği’nin elektrikli araç bataryaları için gereken lityum ihtiyacının neredeyse yüzde doksanını karşılayacak potansiyele sahipti. Çin’e olan bağımlılığı kırmak isteyen Berlin ve Brüksel için Sırbistan, feda edilebilir bir maden sahası, kıtanın ucuz ve kirli işlerinin ihale edildiği bir arka bahçeydi. İngiliz-Avustralya madencilik tekeli Rio Tinto’nun doğayı talan edecek projesine karşı köylüler, çiftçiler ve kentli gençler sokaklara döküldüğünde; Olaf Scholz, Emmanuel Macron ve dönemin CIA Direktörü William Burns peş peşe Belgrad’a çıkarma yapıyordu. Vučić iktidarı, kendi halkının temiz su ve toprak talebini Brüksel’in yeşil kapitalizm fantezilerine kurban etmeye hazır olduğu ölçüde Batı’dan onay alıyordu.
Fakat Vučić’in sosyolojik mühendisliği, kendi yarattığı çelişkinin sınırlarına çarptı. Yıllarca 1990’ların savaş travmasını taşıyan yaşlı kuşakları, taşradaki muhafazakârları ve “devlet baba” figürüne sığınan “düzen bekçilerini” partisinin omurgası yaptı. Muhaliflerini ise sürekli dış güçlerin maşası olmakla suçladı.
Buna rağmen yüzde altmış biri aşan bir halk desteğini arkasına alan protestolar, traktörleriyle yolları kapatan çiftçilerden akademisyenlere, maden karşıtı köylülerden sendikalara kadar geniş bir cephe ördü. Vučić’in onları “renkli devrimciler” ve “satılmışlar” olarak yaftalaması, toplumdaki yarılmayı derinleştirmekten ve meşruiyet zeminini yok etmekten başka bir işe yaramadı.
Seçim sonuçlarının ardından Batı başkentlerinden yükselen tebrik korosu, riyakârlığın yeni bir perdesini aralıyor. Düne kadar lityum anlaşmaları için Vučić’in elini sıkan Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve Avrupa Konseyi Başkanı António Costa, sosyal medyada tek bir ağızdan “hukukun üstünlüğü, medya özgürlüğü ve yolsuzlukla mücadele” mesajları yayımlayarak zaferi kutluyor. AB Genişleme Komiseri Marta Kos “yeni bir fasıl açılıyor” diyerek kapıyı aralarken, Macaristan Başbakanı Péter Magyar muhalefeti arayıp destek bildiriyor. Karadağ Başbakan Yardımcısı Momo Koprivnica “Ayağa kalk Sırbistan” nidaları atıyor, hatta dün Vučić’e destek veren Bosnalı Sırp lider Milorad Dodik bile “Halkın sesi Hakkın sesidir” diyerek yeni kazananların safına geçmekte tereddüt etmiyor.
Sırbistan için asıl çetin sınav şimdi. On iki yıllık bir tekeli sandıkta devirmek şüphesiz bir başarı; ancak devlet aygıtının her hücresine sinmiş yolsuzluk ağlarını tasfiye etmek ve ülkeyi emperyalist bir hammadde deposu olmaktan kurtarmak çok daha büyük bir irade gerektiriyor. Meydanları dolduran öğrenciler ve emekçiler, sadece bir hükümeti düşürmekle kalmayıp, Brüksel’in lityum açlığı ile uluslararası sermayenin yağma planları arasına bir sınır çekebilecek mi, yoksa yerleşik bürokrasinin ve Avrupa teknokrasisinin yeni vaatleri içinde hareketin enerjisi soğurulacak mı? Vučić yenildi; fakat arkasında bıraktığı devasa borç stoku ve emperyalist merkezlerin dinmeyen iştahı ortada duruyor. Belgrad sokaklarındaki yangın sönerken, geriye kalan enkaz, geleceğin yalnızca seçim kazanmakla kurulamayacağını hatırlatıyor.
Avrupa
AfD, yeni Avrupa stratejisini açıkladı

Almanya için Alternatif (AfD), Avrupa’ya ilişkin yeni bir strateji belgesi yayınladı ve bu belgede “Dexit” ve tek pazar konusundaki taleplerini güncelledi.
AfD, strateji belgesinde Alman iş dünyasının temel taleplerini benimsiyor, Almanya’nın hakimiyetindeki bir AB’nin dünya gücü statüsüne kavuşmasını savunuyor ve Birliğin, mevcut küresel güç mücadelelerine karşı kendini güçlendirecek önlemlere odaklanmasını talep ediyor.
En önemli noktalar arasında, partinin AB’den ayrılma (Dexit) fikrinden uzaklaşması ve Alman şirketlerinin ihracatının büyük bir kısmını oluşturan AB tek pazarına açıkça bağlılık göstermesi yer alıyor.
AfD artık avroyu korumayı da amaçlıyor gibi görünüyor ama diğer Avro bölgesi ülkelerine herhangi bir mali transfer yapılmaksızın krizleri önlemek için Maastricht kriterlerinin sıkı bir şekilde uygulanmasında ısrar ediyor.
AfD, yapay zeka gibi ileri teknolojilerin geliştirilmesinde ve özellikle savunma sektöründe birleşik bir AB yaklaşımına güveniyor: Her iki alanda da, aslında Almanya’nın hakim olduğu AB’nin hem Çin’den hem de ABD’den bağımsız hale gelmesi ve böylece bir küresel güç olarak hareket edebilmesi gerekiyor.
Aksi takdirde parti, Brüksel’den ulusal başkentlere doğru büyük ölçekli bir yetki devri yapılmasını savunuyor.
Sağcı muhafazakâr ve bazı durumlarda etno-milliyetçi ideallere yapılan kimlikçi atıf, ideolojik bir bağ görevi görmeyi amaçlıyor.
AfD, Alman sermayesinin dilinden konuşuyor: Tek pazarın önemi
AfD’nin AB’den olası bir çıkışı askıya alması ve Avrupa tek pazarını, kendi bakış açısına göre bile olsa, Avrupa düzeyinde işbirliğinin merkezi bir unsuru olarak görmesi son derece önemli.
Tek pazar, Alman ekonomisi için vazgeçilmez görülüyor. Her ne kadar şu anda 1990’larda ve 2000’lerde ulaştığı rekor düzeydeki ihracat payına sahip olmasa da (o dönemlerde toplam ihracatın neredeyse üçte ikisini oluşturduğu zamanlar da olmuştur) ABD ve Çin’e yapılan ihracattaki yavaşlama nedeniyle tek pazar payı şu anda yeniden artıyor.
Bu pay, 2024’teki yüzde 54’ten 2025’te yüzde 56’ya yükseldi ki bu, 1990’larda ve 2000’lerde rakamlara hâlâ dahil edilen Birleşik Krallık’ın hariç tutulduğu oranlar.
Brexit, Alman ekonomisinin AB tek pazarından elde ettiği faydaları dolaylı olarak ortaya koyuyor: Birleşik Krallık’ın AB’den ayrılmasının ardından, Almanya’nın Birleşik Krallık’a yaptığı ihracat, Brexit referandumundan önceki yıl olan 2015’teki 89 milyar avrodan yaklaşık 73,5 milyar avroya düştü.
Günümüz gibi küresel kriz dönemlerinde, tek pazar Alman ihracat sektörü için bir can simidi olduğunu kanıtlıyor. Bu, neredeyse hiçbir girişimcinin gerçekten vazgeçmek istemeyeceği bir şeydir.
Tek pazarın korunması, bazıları AfD’ye sempati duyan küçük ve orta ölçekli işletmelerin (KOBİ’ler) bile tutarlı bir şekilde savunduğu talepler arasında.
Avronun Alman ihracatında kapladığı yer
Avro ile ilgili durum ise o kadar net değil. German Foreign Policy‘nin aktardığına göre Avrupa Politika Merkezi’nin (CEP) 2019 tarihli bir araştırmasının gösterdiği gibi, Almanya tek para biriminin devreye girmesinden diğer tüm Avro bölgesi ülkelerinden daha fazla fayda sağlamıştı: Avro, 1999 ile 2017 yılları arasında Almanya’ya toplamda yaklaşık 1,9 trilyon avro tutarında ek fayda sağladı.
CEP’e göre, aynı dönemde Fransa kur etkileri nedeniyle 3,6 trilyon avro, İtalya ise 4,3 trilyon avro kadar bir kayıp yaşadı.
Yine de Alman ekonomisi, ortak para birimine varoluşsal olarak bağımlı değil. Bu durum, Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti’nin bugüne kadar ulusal para birimlerini korumuş olmalarına rağmen, Almanya’nın Avrupa’daki en önemli iş merkezleri ve başlıca ticaret ortakları arasında sürekli olarak yer almalarından açıkça anlaşılıyor.
Alman ekonomisinin bir bütün olarak şimdiye kadar avroya güvenmiş olması, avronun tamamen Alman markından daha zayıf olması ve dolayısıyla ihracatı desteklemesinden de kaynaklanıyor.
Fakat buna karşı, özellikle kriz dönemlerinde, tek bir ülkenin bile (2009’dan itibaren Yunanistan’da olduğu gibi) iktisadi çöküş yaşaması, tüm para birimini istikrarsızlaştırabilir.
Bu durum kolaylıkla tekrar yaşanabilir; örneğin şu anda, ağır borç yükü altındaki Fransa’da potansiyel olarak yaklaşan ciddi bir finansal krizden zaman zaman söz ediliyor.
Parti, AB’de kesin Alman hakimiyeti istiyor
AfD şu anda prensip olarak avroya bağlı kalmayı planladığını belirtiyor.
Fakat parti, Maastricht kriterlerine, özellikle kamu borcunun gayri safi yurtiçi hasılanın (GSYİH) yüzde 60’ını, bütçe açığının ise GSYİH’nin yüzde 3’ünü aşmaması şartına, sıkı sıkıya uyulmasını ve gerekirse bu kuralların uygulanmasının zorlanmasını talep ediyor.
Bu, Avrupa genelinde halihazırda yürürlükte olan refah devletinin tasfiyesinden bile daha sert bir kemer sıkma politikası anlamına geliyor.
AfD, Avrupa Merkez Bankası’nın (ECB) fiyat istikrarına sıkı sıkıya odaklanmasını ve her türlü telafi edici devlet finansmanından vazgeçmesini istiyor.
Bu, AB’nin tek para birimini desteklemek amacıyla krizden etkilenen ülkelere yardım etme olasılığını ortadan kaldıracak.
AfD ayrıca, ECB Yönetim Kurulu içindeki oy haklarında bir değişiklik yapılmasını talep ediyor.
Bu haklar halihazırda dengesiz bir şekilde dağıtılmış durumda; özellikle küçük ülkeler önemli ölçüde etki kaybetti.
AfD, gelecekte “iktisadi ve mali ağırlığı göz önünde bulundurularak” Almanya’ya “iktisadi önemine uygun oy hakları” tanınmasını istiyor.
Bu, Frankfurt am Main’da bulunan merkez bankası içinde Almanya’nın açık bir hakimiyetine yol açacak; özellikle de Fransa gibi bir Avro bölgesi ülkesinde bir finansal krizin yaşanması gibi olası bir durumda.
Belge, bireysel sorumluluk ve yükümlülüğün yeniden birleştirilmesi gerektiğini savunarak, AB’nin kolektif borçlanma ve otomatik yeniden dağıtım yönündeki mevcut gidişatını reddediyor.
Strateji ayrıca, özellikle müşterek teminatlı AB tahvillerine ve bankacılık birliği kapsamında yükümlülüklerin ortaklaştırılmasına karşı çıkıyor.
Partinin talepleri arasında, Eurosistem içindeki TARGET2 bakiyelerinin, altın veya Bitcoin gibi güvenli varlıklar ve değerli teminatlar kullanılarak her yıl azaltılması ve kapatılması şartının getirilmesi de var.
AfD lideri Weidel: Biz AB’siz yaparız ama AB Almanya’sız yapamaz
Borçlanmaya hayır, sermaye piyasalarının deregülasyonuna evet
Belge, Brüksel’in sanayi politikasını yönlendirmek amacıyla borçla finanse edilen fonlar oluşturmasına karşı çıkıyor ve bunun Avrupa’daki sermaye kaçışının temel nedenlerini gizlediğini savunuyor.
Belge, fonların “verimsiz yeşil finansal ürünlere” yönlendirilmesi yerine sanayi ve teknolojiye yatırım yapılabilmesi için sermaye piyasalarının serbestleştirilmesini teşvik ediyor.
Belgede, Avrupa’nın küresel teknolojik ve endüstriyel rekabetteki zayıflığının, özel sermaye/risk sermayesi alanında ciddi bir eksiklikten kaynaklandığı öne sürülüyor.
AfD, merkezi harcamalar yerine, AB’nin üye devletler tarafından doğrudan ve egemen bir şekilde finanse edilen hükümetlerarası yatırım konsorsiyumları için yalnızca idari bir koordinatör olarak hareket etmesini öneriyor.
“Merkezi olmayan kripto para birimleri” (Bitcoin gibi), finansal egemenliğin araçları olarak destekleniyor ve MiCA gibi kısıtlayıcı düzenleyici çerçevelerden kaçınılması çağrısında bulunuluyor.
MiCA (Kripto Varlık Mevzuatı) Avrupa Birliği’nin kripto varlık piyasalarını düzenlemek için hazırladığı kapsamlı yasal çerçeve.
Avrupa’ya “stratejik özerklik”; Almanya’ya liderlik rolü
Avrupa ülkelerinin şu anda ABD ve Çin’e bağımlılık tehdidiyle karşı karşıya olduğu ya da halihazırda bu tehdidi yaşadığı kilit iktisadi sektörlerde, AfD “stratejik özerklik” elde etmek için birleşik bir AB yaklaşımını aktif olarak savunuyor.
Bu amaçla AfD, uzay araştırmalarından yapay zeka modellerine kadar Avrupa’nın teknolojik güçlerini bir araya getirmek istiyor: “Avrupa, teknolojik atılımlar yoluyla özgürlüğünü güvence altına alan bir mükemmellik merkezi olmalı.”
Aynı zamanda parti, Avrupa savunma sanayii içinde kararlı bir şekilde daha yakın işbirliği yapılmasını savunuyor.
İnsansız hava araçları veya yapay zekanın askeri uygulamaları gibi kilit alanlarda, askeri teçhizatın “ortak geliştirilmesi”nin başlatılmasını talep ediyor.
Ayrıca, tedarik konusunda parti, “ulusların ortak bir cephaneliği” oluşturmak için Avrupa’nın öncelikle AB’de üretilen savunma teçhizatına güvenmesi gerektiğini savunuyor.
Bu durumda yalnızca işbirliği, teknolojik özerkliği ve gerekli endüstriyel ölçek ekonomisini sağlayabilir.
AfD, yalnızca bir AB ordusunun kurulması talebini açıkça reddediyor. Buna göre savaş ve barışla ilgili her türlü karar, uzun vadede Avrupa ulus devletlerinin elinde kalmalı.
Ulusal egemenliğe dönüş çağrısı
Diğer politika alanlarının çoğunda AfD, AB faaliyetlerinin sıkı bir şekilde azaltılmasını ve AB’yi küresel güç mücadelelerine karşı güçlendirecek önlemlere odaklanılmasını talep ediyor.
Örneğin, kaynakları meşgul edebilecek “istenmeyen göçmenlere” karşı dış sınırlar eskisinden daha da sıkı bir şekilde kapatılması isteniyor.
Parti, AB içindeki her türlü yeniden bölüşümün asgari düzeye indirilmesi ve AB düzeyindeki refah devleti önlemlerinin sonlandırılması gerektiğini belirtiyor.
AfD’nin strateji belgesinde, yetkilerin Brüksel’den ulusal başkentlere doğru önemli ölçüde kaydırılması çağrısında bulunuluyor.
Bu kapsamda şunlar öneriliyor:
- Gereksiz AB kurumlarını ve Genel Müdürlüklerini feshetmek ve Avrupa Komisyonu’nu temel idari görev alanlarıyla sınırlandırmak.
- Çok Yıllık Mali Çerçeve’ye bir harcama sınırlaması getirmek.
- AB’nin eylemlerinin yetki paylaşımı ilkesini ihlal ettiği durumlarda ulusal veto hakkı getirmek.
Bu kapsamda Avrupa Komisyonu’nun yetkileri büyük ölçüde idari görevlerle sınırlandırılmalı ve Avrupa Parlamentosu üyeleri artık doğrudan seçilmemeli, bunun yerine ulusal parlamentolar tarafından atanmalı.
AB’nin yetkilerini devretmeyi reddettiği her durumda, Berlin bir “opt-out” (katılmama) yoluna gitmesi ve ulus devletlerin güçlendirilmesini sağlamaya çalışması isteniyor.
AB Antlaşması’nın (TEU) 4. ve 5. maddelerinin değiştirilmesi yoluyla, gerçek Avrupa temel görevleri dışında ulusal anayasaların üstünlüğünün güvence altına alınması; tek pazar gibi temel alanlarda ise tek tip AB hukukunun korunması talep ediliyor.
Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın (CJEU), kendisine verilen yetkiler dahilinde antlaşma uyuşmazlıklarının çözümüne sınırlı olan hükümetlerarası bir Avrupa Tahkim Mahkemesi ile değiştirilmesi isteniyor.
AB antlaşmalarına bir borç freni ve bir harcama freni kalıcı olarak dahil edilmesi ile birlikte, Danimarka ve İrlanda örneklerini model alan, Komisyon tarafından tek taraflı olarak askıya alınamayan veya iptal edilemeyen, geri alınamaz muafiyet protokollerinin oluşturulması da talepler arasında.
Burada “Avrupa ulusları federasyonu”ndan söz eden AfD, aynı zamanda sağcı muhafazakârlık ve kısmen de etno-milliyetçiliğe dayalı bir ideolojik uyumdan yana görünüyor.
Partinin ifadesine göre, kıtanın “Hristiyan ve Batı mirası” güçlendirilmeli ve heteroseksüel-ataerkil aile yapısı yeniden teyit edilmeli.
Partiye göre “nihai hedef”, “Avrupa halklarının kültürel kimliğinin korunması.”
AfD, Avrupa programını uygulamaya koymanın başlangıç noktası olarak 2029 yılını gösteriyor.
O yıl hem Federal Meclis hem de Avrupa Parlamentosu (AP) için seçimler yapılacak. AfD, her iki mecliste de sağ çoğunluğu elde etmeyi umuyor.
Amerika1 hafta önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBurnham: Brexit oylamasında Rus müdahalesi var
Rusya2 hafta önceRosatom davasında mahkeme Finlandiya’nın sözleşme feshini hukuka aykırı gördü
Ortadoğu2 hafta önceIsrael Hayom yazdı: İsrailli istihbaratçılar yıllardır Riyad’da
Avrupa2 hafta önceLe Pen ve Mélenchon farkı açıyor












