Avrupa
Tarihçi Doç. Dr. Amar: Berlin yönetimi ulusal çıkar nihilizmine sürüklendi

Koç Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Tarik Cyril Amar, Saksonya-Anhalt eyalet seçimlerinin ardından geleneksel partilerin uyguladığı tecrit stratejisinin tamamen çöktüğünü vurguladı. Berlin yönetiminin Rusya ile tırmandırdığı vekalet savaşı yüzünden Almanya’yı ekonomik ve stratejik bir felakete sürüklediğini belirten tarihçi Amar, Avrupa’nın Washington’a bağımlı kalmadan Rusya ile rasyonel bir güvenlik mimarisi kurması gerektiğini ifade etti.
Koç Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi, 20. yüzyıl tarihçisi, yazar ve siyaset analisti Doç. Dr. Tarik Cyril Amar, Almanya merkezli 99 ZU EINS kanalında gazeteci Daniel’in sunduğu Odak Noktaları programında Almanya’nın iç siyaseti, Saksonya-Anhalt eyalet seçimleri, tırmanan militarizm ve küresel jeopolitik dengeler üzerine değerlendirmeler yaptı.
Almanya’da aşırı sağcı Almanya için Alternatif partisinin Saksonya-Anhalt eyaletinde elde ettiği seçim başarısını değerlendiren Amar, ana akım partilerin yıllardır uyguladığı tecrit stratejisinin çöktüğünü belirtti.
Tarihçi Amar, siyasi yelpazedeki geleneksel yapıların çaresizlik içinde kaldığını vurguladı.
“Güvenlik duvarı bir zombiydi, kafasından vuruldu”
Geleneksel partilerin AfD ile işbirliğini reddetmek için kurduğu tecrit hattını yorumlayan Amar, “Güvenlik duvarı zaten yaşayan bir ölüden farksızdı, ancak bu seçimle birlikte adeta kafasından vuruldu. Bu stratejinin hiçbir şekilde işlemediği ampirik olarak kanıtlandı. Güvenlik duvarı uygulaması AfD’ye olağanüstü derecede alan açtı ve bu anlamsız tutum sürdükçe parti güçlenmeye devam edecek” ifadelerini kullandı.
Bir siyasi hareketin yasaklanmaması durumunda sistem dışına itilmesinin ters tepeceğini dile getiren Amar, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bir partiyi yasaklamıyorsanız, ki ben yasaklanmasına da karşıyım, ‘seçimlere katılabilirsiniz ama koalisyon pazarlıklarında yer alamazsınız’ diyemezsiniz. Bu iki temel nedenden ötürü felaket getirir. İlk olarak AfD kendisini sistemin mağduru olarak sunma şansı yakalıyor. Seçmenleri de yerleşik düzene karşı mücadele ettikleri yönünde güçlü bir duyguya kapılıyor. İkinci ve çok daha temel neden ise federal sistemimizin koalisyon mantığıyla ilgilidir. İnsanlara ‘oy verebilirsiniz ama meclisteki sandalye sayınız ne olursa olsun koalisyon kuramazsınız’ dediğiniz anda, o yurttaşları ikinci sınıf seçmen konumuna düşürürsünüz. Başka bir partiye verilen oyun sağladığı yürütmeyi belirleme gücünü onların elinden alırsınız.”
Hristiyan Demokrat Birlik lideri Friedrich Merz’in seçim sonrası tutumunu Stalingrad Muharebesi’ndeki teslim oluş sürecine benzeten Amar, “Merz pes etmeyeceğini söylüyor. Bu durum bana 1943 yılının Şubat sabahında karargah kapısı çalınana kadar direneceğini söyleyen Mareşal Paulus’u hatırlatıyor. Merz şimdiden Saksonya-Anhalt için Anayasa ve federal sadakat ilkelerini hatırlatmaya başladı. Bu ilkeler teorik olarak doğrudur fakat Magdeburg’da bu ilkelere saldıran olmadı. Merz aslında yargıyı ve anayasal araçları siyasi bir sopa gibi kullanarak merkeziyetçi bir baskı kurmak istiyor. İki milyon nüfuslu bir eyaleti vesayet altına almaya kalkışmak, Alice Weidel, Tino Chrupalla ve Björn Höcke’nin kapalı kapılar ardında kutlama yapmasına yol açar” dedi.
Sahra Wagenknecht İttifakı üyesi olduğunu ancak parti adına konuşmadığını hatırlatan Amar, AfD ile Sahra Wagenknecht İttifakı arasında aritmetik olarak mümkün görünen bir koalisyon ihtimalinin siyaseten tamamen geçersiz olduğunu, iki hareketin yan yana gelmesinin tabanlar nezdinde kabul görmeyeceğini dile getirdi.
“Merkez siyaset ucuz enerji ve barış rotasına dönmeli”
Berlin’deki karar vericilerin AfD’nin yükselişini durdurmak için atması gereken adımların aslında son derece net olduğunu belirten Amar, hükümetin savaş çizgisini terk etmesi gerektiğini söyledi.
Alman halkının derin bir savaş korkusu taşıdığını ifade eden Amar, şu değerlendirmeyi yaptı:
“Berlin yönetiminin AfD’nin zeminini kaydırması zor değil. Öncelikle vekalet savaşı siyasetinden vazgeçmeleri gerekir. İnsanlar savaştan gerçekten korkuyor. Rusya ile yürütülen çatışma rotasından çıkıldığı takdirde ülkeye yeniden ucuz enerji getirme imkanı doğar. Bu iki unsur birbirine doğrudan bağlıdır. Aynı zamanda geleneksel partilerin göç alanında AfD ile yarışmayı bırakması şart. Çünkü merkez partiler ne kadar sertleşirse sertleşsin, AfD daima çok daha radikal ve acımasız önerilerle onların önüne geçecektir. Merkez siyasetçilerin yapması gereken asıl hamle, kemer sıkma politikalarını çöpe atarak halkın ekonomik refahını yeniden güvenceye almaktır. Rusya ile barış ve ekonomik işbirliği istemek Vladimir Putin sempatizanlığı anlamına gelmez; rasyonel bir devlet aklının gereğidir.”
Almanya’nın askeri kapasitesi ve jeopolitik gücü konusundaki yanılsamalara dikkat çeken Amar, Berlin’deki elitlerin Rusya’nın askeri ve nükleer kapasitesini hafife aldığını kaydetti.
“1941 yılındaki dev yanılgı tekrar ediyor”
Almanya’nın geçmişteki hatalı askeri değerlendirmeleriyle günümüz arasındaki benzerlikleri aktaran Amar, tarihsel paralelliklerin ürkütücü boyutlara ulaştığını ifade etti.
Tarihçi Doç. Dr. Amar, Alman karar alıcılarının içine düştüğü zihinsel karmaşayı şu sözlerle açıkladı:
“Almanya’nın Sovyetler Birliği ile açık bir savaşa giriştiği 1941 yılının Haziran ayında da benzer bir kibir hakimdi. Alman tarafı Sovyetleri killi ayaklar üzerindeki dev olarak nitelendiriyor, güçlü bir darbe indirildiğinde tüm sistemin çökeceğini zannediyordu. Bu yanılsamayı besleyen temel etken, Sovyetler Birliği’nin hemen öncesinde Finlandiya’ya karşı yürüttüğü Kış Savaşı’nda sergilediği zayıf performanstı. Moskova o savaşı kazandı ancak ağır kayıplar verdi. Bugün Almanya’da Ukrayna cephesine bakıp benzer bir kibre kapılanlar var. Rus ordusunun Ukrayna’da yavaş ilerlemesini izleyerek onların gerçek gücünü küçümsüyorlar. Bu durum bir tür akıl tutulmasıdır. Bir yandan Rusya’nın tüm Avrupa’yı işgal edebilecek güçte olduğunu söyleyip diğer yandan onların ilkel ve çaresiz olduğunu öne sürüyorlar. Rusya’nın doğrudan bir NATO çatışmasında neleri seferber edebileceğini tamamen göz ardı ediyorlar.”
Nükleer dengeler konusunda Batı başkentlerinde tehlikeli bir cehaletin hüküm sürdüğünü belirten Amar, Moskova’nın nükleer silahlarını asla kullanmayacağı varsayımının ve Fransa ile İngiltere’nin nükleer cephaneliğinin NATO için yeterli bir denge unsuru oluşturacağı inancının stratejik bir fanteziden ibaret olduğunu söyledi.
“1990 yılında yaşanan birleşme değil, fiili bir ilhaktı”
Doğu Almanya’da aşırı sağın yükselişini geçmişin otoriter mirasına bağlayan sosyolojik tezleri sert bir dille eleştiren Amar, bu yaklaşımın tamamen temelsiz olduğunu ifade etti.
Eski Doğu Almanya topraklarında yaşayan yurttaşların Batı sistemine yönelik şüpheciliğini sağlıklı bir tepki olarak yorumlayan Amar, şu ifadeleri kullandı:
“Doğu eyaletlerindeki insanların geçmişteki otoriter rejim alışkanlıkları yüzünden demokrasiyi beceremediği yönündeki iddia tam bir zırvalıktır. Olay tam tersidir. Doğu’daki yurttaşlar, Batı Almanya’da nesiller boyu zihinlere kazınan geleneksel parti düzenine yönelik aşırı hürmetten yoksundur. Biz Batı’da gözümüzü kapatıp aynı partilere oy vermeye şartlandırılarak büyütüldük. Doğu’da bu körü körüne itaat mekanizması bulunmuyor ve bu durum aslında demokratik açıdan sağlıklıdır. 1990 yılındaki süreç, aklı başında herkesin bildiği üzere gerçek bir birleşme değildi; fiili bir ilhaktı. Batı Almanya, Doğu’yu yuttu. O dönem iki devletin de feshini öngören yeni bir anayasa meclisi toplanabilirdi ancak Soğuk Savaş’ın asimetrik sonuçları sebebiyle Batı sistemi Doğu’ya zorla genişletildi. İnsanlar uzun yıllar süren derin ekonomik yıkımlar yaşadı. Bu mağduriyet geçmişteki rejimin değil, kurulan bu yeni düzenin eseriydi.”
Saksonya-Anhalt eyaletinde göçmen nüfusun büyük kentlerdeki gibi yoğun olmadığını, kayıtlı yabancı nüfusun çoğunluğunu Ukraynalılar, Suriyeliler ve Polonyalıların oluşturduğunu belirten Amar, sağ siyasetin reel sorunlardan ziyade geleceğe dair pompalanan korkular üzerinden kitleleri mobilize ettiğine dikkat çekti.
“AfD artık bir protesto hareketi değil, kitle partisidir”
AfD’nin sadece toplumun dışına itilmiş yoksul kesimlerin partisi olduğu yönündeki tezin geçerliliğini yitirdiğini ifade eden Amar, hareketin sınıfsal profilini ayrıntılarıyla anlattı.
Partinin tabanını tüm toplumsal katmanlara yaydığını belirten Amar, sözlerini şöyle sürdürdü:
“AfD’yi sadece kaybedenlerin partisi olarak görmek büyük bir yanılgıdır. Saksonya-Anhalt seçim sonuçları incelendiğinde hareketin toplumun her kesiminden oy aldığı görülür. En yaşlı seçmen grubu hariç tüm yaş gruplarında ve meslek kollarında birinci çıktılar. İşçilerin yüzde 66 gibi ezici bir bölümü bu partiye yöneldi. Sadece yüksek gelirli, lüks semtlerde oturup vicdanını rahatlatmak adına Yeşiller partisine oy veren tuzu kuru akademisyen elitler arasında zayıflar. Dolayısıyla AfD artık klasik anlamda bir halk partisi niteliği kazandı. Bu vasıf artık ne Hristiyan Demokratlarda ne de Sosyal Demokratlarda var. AfD geçici bir öfkeyi temsil eden protesto hareketi evresini çoktan geride bıraktı; köklü bir kemik seçmen kitlesi inşa etti. Orta sınıf ve zanaatkarlar da statü kaybı korkusuyla bu yapıya sığınıyor. Kapitalizmin kriz üretmediği yanılsaması sadece refah dönemlerinde büyüyenlerin inandığı bir yalandır. İnsanlar ekonomik çöküş tehlikesini iliklerine kadar hissediyor.”
AfD’nin piyasa odaklı, sert bir kapitalist programa sahip olduğunu ve halkın ekonomik sorunlarına gerçek bir çözüm sunamayacağını vurgulayan Amar, partinin güvenlik ve göç üzerinden kurduğu söylemin seçmen korkularını istismar ettiğini belirtti.
“AfD iktidara yaklaştıkça batı sistemine boyun eğer”
AfD’nin dış politika ve güvenlik konularındaki savaş karşıtı söylemlerine güvenilemeyeceğini ifade eden Amar, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni örneğini hatırlattı.
AfD liderliğinin iktidara yaklaştığı anda uluslararası güvenlik mimarisine entegre olacağını dile getiren Amar, şunları kaydetti:
“AfD’nin savaşa karşı olduğu ve Rusya ile barış istediği yönündeki açıklamaları kayıtlarda yer alıyor ancak bu çizginin iktidar basamaklarında korunabileceğine inanmıyorum. Batı ve NATO sistemi, yeni yükselen siyasi hareketleri ehlileştirme konusunda son derece acımasız mekanizmalara sahiptir. Giorgia Meloni İtalya’da bu gerçeği gördü ve sistem dışına itilmemek adına Ukrayna ile NATO politikalarına tam uyum sağladı. AfD de iktidara ortak olduğunda benzer şekilde boyun eğecektir. Alice Weidel gibi figürler sisteme uyum sağlamakta zorluk çekmez. Tino Chrupalla gibi isimler samimi olsa dahi marjinalleştirilir. Üstelik Almanya’da devasa bir askeri-sanayi kompleksi kuruluyor. Önümüzdeki yıllarda bu sektöre en az 500 milyar avro aktarılacak. Rheinmetall ve teknoloji şirketleriyle masaya oturacak bir AfD hükümetinin silahlanma yarışını durduracağını düşünmek hayalperestliktir. Zorunlu askerliği ve baskıcı devlet mekanizmalarını savunan bir hareket, militaristleşmeyi geriye saramaz.”
Sahra Wagenknecht İttifakı’nın savaş karşıtı tutumunda samimi olduğunu ifade eden Amar, Almanya’nın yeniden silahlanma politikalarıyla kendi sonunu hazırladığını belirtti.
“Berlin yönetimi ulusal çıkar nihilizmine sürüklendi”
Almanya Başbakanı Friedrich Merz ve koalisyon ortaklarının Rusya politikasını rasyonel temellerden kopmuş bir intihar çizgisi olarak nitelendiren Amar, hükümetin Alman halkının çıkarlarını feda ettiğini vurguladı.
Doç. Dr. Amar, Berlin’in benimsediği stratejik körlüğü şu sözlerle eleştirdi:
“Berlin yönetiminin Ukrayna krizinde izlediği tutum, Almanya’nın tanımlanabilir hiçbir ulusal çıkarıyla bağdaşmıyor. Karar vericiler tam anlamıyla bir ulusal çıkar nihilizmine sürüklendi. Rusya ile Ukrayna arasındaki çatışmanın kökleri karmaşıktır. Moskova 2022 yılının Şubat ayında büyük bir saldırı başlattı ancak bu krizin fitili Batı ittifakı tarafından ateşlendi. 2022 yılının ilk aylarında barış masası kurulmuşken Batı bu anlaşmayı engelledi. Berlin kendi bağımsız duruşunu geliştirmek yerine tamamen Washington’ın güdümüne girdi. Rusya’yı canavarlaştırıp rasyonel gerekçelerini dinlemeyi reddettiler. Ukrayna’da beş yıl yaşamış ve akıcı şekilde Ukraynaca konuşan bir tarihçi olarak biliyorum ki o ülke tepeden tırnağa yolsuzluk batağındadır. Kendi halkının iliğini sömüren bir yönetime Almanya bugüne kadar resmi verilere göre en az 100 milyar avro para akıttı. Gerçek rakamın çok daha yüksek olduğunu tahmin ediyorum. Rusya ile açık bir savaş riskini göze alarak ülkeyi felakete sürüklüyorlar. Yurttaşların ‘Bu hükümet bizi temsil etmiyor’ hissi sonuna kadar haklı bir tespittir.”
Dışişleri Bakanı Annalena Baerbock’un Rusya ile doğrudan savaş halinde olunduğuna dair beyanlarını hatırlatan Amar, diplomasinin tamamen dışlanmasının kabul edilemez bir sorumsuzluk olduğunu kaydetti.
“İstanbul görüşmelerini Boris Johnson baltaladı”
Krizin diplomasi yoluyla çözülebileceği kritik kavşakların Batılı liderler eliyle sabote edildiğini belirten Amar, 2014 yılından bu yana kaçırılan fırsatları sıraladı.
Çözümün defalarca masadan döndüğünü ifade eden Amar, tarihi süreci şöyle özetledi:
“İlk büyük kırılma 2014 yılının Şubat ayında Kiev’de yaşandı. Viktor Yanukoviç yönetimi ile muhalifler arasında imzalanan geçiş anlaşması ertesi gün çiğnendi. Batı o dönem Rusya ile birlikte hareket edip anlaşmanın arkasında dursaydı, Kırım dahi Ukrayna sınırları içinde kalmaya devam edecekti. İkinci büyük fırsat 2015 yılındaki Minsk 2 mutabakatıydı. Ukrayna yönetimi Batı’nın teşvikiyle bu metni adım adım sabote etti. Yıllar sonra Angela Merkel ve François Hollande, Minsk anlaşmalarını sadece Ukrayna’ya zaman kazandırmak amacıyla imzaladıklarını açıkça itiraf etti. Üçüncü fırsat 2021 yılının sonunda Rusya’nın sunduğu kapsamlı güvenlik mimarisi taslaklarıydı. Batı bu talepleri kibirle geri çevirdi. Nihayet 2022 yılı baharında önce Belarus’ta ardından İstanbul’da taraflar barışa çok yaklaştı. Ancak dönemin Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson tüm Batı adına Kiev’e giderek Volodimir Zelenskiy’e ‘Anlaşmayı imzalama, savaşa devam et’ talimatını verdi. Sonuçta yüz binlerce Ukraynalı yaşamını yitirdi, ülke harabeye döndü ve bugün gelinen nokta 2022’de elde edilebilecek şartların fersah fersah gerisinde kaldı.”
İstanbul’da kaçırılan barış fırsatının faturasının hem Ukrayna halkına hem de ekonomik yıkımla yüzleşen Avrupa kıtasına kesildiğini vurgulayan Amar, Batı’nın krizden çıkış yollarını kasten tıkadığını kaydetti.
“Bu kez Rosenberg için değil, batı için savaşa gidiyorlar”
Almanya’da yükselen militarizmin geçmişteki Prusya veya Nazi dönemi kalıplarından farklı bir karaktere büründüğünü ifade eden Doç. Dr. Amar, bunu Yeni Alman Militarizmi olarak kavramsallaştırdığını belirtti.
Toplumun zihinsel bir dönüşüme zorlandığını vurgulayan Amar, şu değerlendirmeleri yaptı:
“Eski Alman militarizmi son derece içe dönük, nasyonalist ve dünyadan yalıtılmış bir yapıdaydı. Almanlar bütün dünyaya karşı tek başına savaşıyordu. Bugün karşı karşıya kaldığımız yeni Alman militarizmi ise çok daha sinsi, kibirli ve tehlikelidir. Çünkü bu militarizm, Batılılaşmış, sözde erdemli ve aydınlanmış olma iddiasıyla pazarlanıyor. Kendilerini Batı değerler topluluğunun öncüsü sayıyorlar. Artık Alfred Rosenberg’in ırkçı safsataları veya Adolf Hitler’in Kavgam kitabındaki doğu imparatorluğu hayalleri için savaşa gitmiyorlar; liberal tarihçiler Timothy Snyder ve Anne Applebaum’un söylemleri uğruna cepheye koşuyorlar. Kendilerini ahlaken o kadar üstün görüyorlar ki, bu kez NATO ile birlikte Rusya’yı yenebilecekleri yanılsamasına kapılıyorlar. Hristiyan Demokrat politikacı Roderich Kiesewetter’in ‘Rusya tıpkı Almanya’nın 1945’te öğrendiği gibi kaybetmeyi öğrenmeli’ sözü bu hastalıklı zihniyetin özetidir. İkinci Dünya Savaşı’nda 27 milyon insanını kaybetmiş bir halka bu kibri sergilemek cehaletin zirvesidir. Rusya’yı geçmişte kendilerinin oturduğu dışlanmış medeniyetsiz düşman rolüne sokarak rahatlamaya çalışıyorlar.”
Tarihçi Sönke Neitzel gibi isimlerin televizyon ekranlarında fedakarlık ve vatan uğruna can verme kavramlarını yeniden meşrulaştırmaya çalıştığını söyleyen Amar, askeri yetkililerin toplumu savaşa hazırlamak amacıyla okullara ve medyaya yoğun biçimde müdahale ettiğini kaydetti.
“Amerikan imparatorluğu içeriden paslanıyor ve çöküyor”
Küresel jeopolitikte ABD hegemonyasının geri döndürülemez bir zayıflama sürecine girdiğini belirten Amar, Washington’ın bu gerilemeyi şiddet ve ekonomik terörle perdelemeye çalıştığını kaydetti.
ABD’nin müttefiklerini dahi hedef alan ekonomik yaptırımlarına dikkat çeken Amar, şunları aktardı:
“Amerika Birleşik Devletleri sistemi derin bir yapısal kriz içindedir. Washington yönetimi hem hasmı olan İran’a hem de en sadık müşterisi konumundaki Kanada’ya aynı ekonomik savaş aygıtlarıyla saldırıyor. Donald Trump yönetimi Kanada’yı aşağılayıcı gümrük tarifeleriyle tehdit ederken, Hazine Bakanı Scott Bessent İran’ı ekonomik abluka yoluyla boğma politikasını yürütüyor. Yaptırımların rejimleri değil, doğrudan halkları hedef aldığı apaçık bir gerçektir; amaç insanları çaresiz bırakıp isyana kışkırtmaktır. İran iki kez askeri saldırıları püskürterek savunma zaferi kazandı. Amerikan hegemonyasının sahada tıkandığı görülüyor. Uçak gemilerinde yaşanan lojistik ve insani skandallar bu çürümenin en somut göstergesidir. Aylarca denizde kalan USS Abraham Lincoln gemisinde hijyen, kanalizasyon ve gıda sistemleri çöktü. Uçak gemileri Amerikan askeri gücünün dünyaya dehşet saçan en temel sembolüdür. Bu sembolün içeriden çürümesi, imparatorluğun paslandığını açıkça belgeliyor.”
Sovyetler Birliği’nin çöküş sürecini Mihail Gorbaçov liderliğinde insani ve barışçıl bir uzlaşıyla yönettiğini hatırlatan Amar, ABD’nin gerileyişini kabullenmek yerine yıkıcı savaşlara sarılacağı ve bunun dünya için çok daha tehlikeli sonuçlar doğuracağı uyarısında bulundu.
Avrupa’nın 450 milyonluk nüfusu ve modern ekonomisiyle bağımsız bir savunma kapasitesi geliştirebileceğini dile getiren Amar, kıtanın kurtuluşunun Washington’a bağımlılığı bitirmekten, Rusya ve Çin ile rasyonel komşuluk ilişkileri kurmaktan geçtiğini ifade etti.
“Yöneticilerin çılgın savaşlarına katılmamak meşru haktır”
Gençlik yıllarında Batı Almanya ordusunda bizzat görev aldığını hatırlatan Amar, mevcut şartlar altında zorunlu askerlik veya orduya katılım çağrılarına kesinlikle itaat edilmemesi gerektiğini söyledi.
Bireysel direniş ve sivil itaatsizliğin meşru bir hak olduğunu vurgulayan Amar, sözlerini şöyle tamamladı:
“Gençken orduda görev yaptım, pasifist değilim ancak bugünkü tabloda hiçbir askeri çağrıya icabet etmem. İnsanların kendilerini Friedrich Merz, Carsten Breuer veya Johann Wadephul gibi isimlerin çılgın savaş heveslerine teslim etmesi akıl kârı değildir. Askeri birliğe kaydolup emir beklemek, yukarıdaki fanatiklere savaşa hazır bir piyon daha sunulduğu mesajını verir. Bir yurttaş olarak, yöneticiler ülkeyi anlamsız bir yıkıma sürüklüyorsa orada dur demek ve emirlere itaatsizlik etmek ahlaki bir görevdir. Almanya ayrıca İsrail’in Gazze’deki eylemlerine sağladığı destek nedeniyle Uluslararası Adalet Divanı önünde suç ortaklığı davasıyla karşı karşıyadır. Bu gerçekler ışığında halkın militarist histeriye teslim olmaması hayati önem taşır.”
Doç. Dr. Tarik Cyril Amar, Berlin’deki elitlerin akıl dışı gerilim politikalarına karşı barış ve egemenlik zemininde bir direncin örgütlenmesi gerektiğini ifade ederek mülakatını sonlandırdı.
Avrupa
Fransa’da liseli eylemleri sürüyor: Yüzlerce okul kapandı

Fransa’da lise protestoları sürerken 560’tan fazla okulda eğitim aksadı; eylemlerin başından bu yana 2 bin öğrenci gözaltına alındı.
Le Figaro’nun öğlen saatlerindeki verilerden aktardığına göre, lise protestoları devam ederken sürmekte olan kargaşadan dolayı 564 okul ve eğitim kurumunda eğitim aksadı ve bugün şu ana kadar yaklaşık 600 kişi gözaltına alındı.
The Guardian muhabirine konuşan 17 yaşındaki Sophia, Paris’teki Voltaire Lisesi’nin önünde kurulan barikatın en ön saflarında yer alıyordu.
Gerçek adının yayınlanmasını istemeyen öğrenci, “Bunun devasa bir gençlik protesto hareketine dönüşmesini umuyoruz,” dedi.
Yüzlerce kişiyle birlikte okul girişini kapatmanın ikinci gününde olan Sophia, tüm derslerin iptal edilmesini sağlamış.
Fransız öğrenci, “Sadece hükümetin bizi dinlemesini istiyoruz. Kötü koşullarda ders çalışmak zorunda kalmaktansa burada durup bunu yapmayı tercih ederiz. Sesimizi duyurmanın tek yolu bu,” dedi.
“Okul bir haktır, ayrıcalık değil,” yazan bir karton pankartın önünde Sophia, Fransa genelindeki gençlerin şikayetlerini sıraladı: Eğitime yönelik devlet yatırımlarının yetersizliği, yıkılmak üzere olan binalarda 40 çocuğa kadar çıkan aşırı kalabalık sınıflar, öğretmenlerin düşük maaşları, personel devamsızlıkları ve başarıyı sosyal kökenin belirlediği eşitsiz bir sistem.
Protestonun diğer nedenleri arasında, üniversite başvuruları için kullanılan şeffaf olmayan ve kullanımı zor çevrimiçi sistemin yanı sıra, Mayıs ve Haziran aylarındaki sıcak dalgaları sırasında sınıflarda yaşanan dayanılmaz sıcaklıklar da yer alıyordu.
Sanat eğitimi almak ve animasyon alanında çalışmak isteyen Sophia, “Eğitim bütçesi paramparça edilirken, orduya çok fazla ek fon aktarılıyor,” dedi.
Öğrenci, gösterilerin ve barikatların önümüzdeki haftaya da devam etmesini umduğunu belirtti. Birkaç öğretmen de destek vermek amacıyla barikatların yanında durdu.
Gazetecilere “Jean” takma adıyla tanıtan bir öğrenci ise Paris’te lisenin son sınıfında okuyor.
17 yaşındaki öğrenci, kendisinin ve sınıf arkadaşlarının okulların yakılmasını istemediklerini, sadece eğitimin “daha iyi” olmasını istediklerini söylüyor.
BBC’ye konuşan genç, “Bence Fransa, eğitim konusunda Avrupa’nın en kötü ülkelerinden biri. Artık yeter diye karar verdik,” diyor.
Hasar verenlerin “kendileri ile hiçbir ilgisi olmadığını” ve öğrencilerin talep ettiği değişimin gerçekleşmesine “katkıda bulunmadıklarını” belirtiyor.
Öğrenci, “Buraya nazik davranmak için gelmedik ama kaos da istemiyoruz. Sadece sesimizin hükümet tarafından duyulmasını istiyoruz,” dedi.
Öte yandan ülke genelinde eylemlere yönelik polis şiddeti haberleri de gelmeye devam ediyor.
Fransız yetkililer, olaylar sırasında en az 65 personelin ve 305 polis memurunun yaralandığını, yaklaşık 2.000 kişinin ise gözaltına alındığını bildirdi.
Eğitim Bakanı Édouard Geffray, öğrencilere önerilen bir danışma platformunun ayrıntılarını açıkladı.
Cuma sabahı öğretmen sendikalarıyla yapılan bir toplantıda Geffray, danışma platformunun önümüzdeki pazartesi günü faaliyete geçeceğini belirtti.
Bu kapsamda iki soru sorulacak:
- Hangi zorluklarla karşılaşıyorsunuz?
- Beklentileriniz nelerdir?
Öğrencilerin, Azizler Günü tatili sonrasında başlayacak analiz ve tartışma aşamasına kadar yanıt vermek için üç haftaları olacak.
Bu geri bildirim aşaması, Ulusal Meclis’teki bütçe tartışmalarıyla eş zamanlı olarak gerçekleşecek.
Avrupa
Jaecoo 7 Britanya’da en çok satan araç oldu

Çinli markaların Avrupalı rakiplerini geride bırakmasıyla, Jaecoo 7 Eylül ayında Birleşik Krallık’ta en çok satan yeni otomobil oldu.
Bazı internet kullanıcılarının “Temu’dan aldığım Range Rover” dedikleri bu SUV, daha önce Mart ayında da sıralamanın zirvesinde yer almıştı; bu da, yeni otomobil pazarı için yılın en önemli iki ayında ülkenin en popüler modeli olduğu anlamına geliyor.
Mart ve Eylül, tarihsel olarak satışların en yüksek olduğu aylar çünkü bu aylarda plakalardaki yıl kodları değişir ve bu da alıcıları, plakalarından anlaşıldığı üzere yollardaki en yeni otomobilleri tercih etmeye teşvik eder.
Sektör kuruluşu Motor Üreticileri ve Tüccarları Derneği (SMMT) tarafından açıklanan ön verilere göre, geçen ay 7 modelinden 10.813 adet tescil edildi.
Tesla Model 3, 9.929 tescil ile ikinci sırada yer alırken, onu Ford Puma (6.958) izledi.
İlk 10’da yer alan tek diğer Çinli otomobil, sekizinci sırada yer alan MG HS oldu (5.444).
Yüksek satış rakamlarına sahip tek tek model sayısı az olmasına rağmen, Çinli üreticiler geçen ay Birleşik Krallık pazarının %23’ünü oluşturdu.
BYD, 20.140 kayıtla en çok satan ikinci marka oldu ve 18.399 kayıt kaydeden Kia’nın önüne geçti.
Volkswagen ise 25.972 kayıtla birinci sırada yer aldı.
Öte yandan, Eylül ayında köklü birkaç marka önemli düşüşler yaşadı. Hyundai’nin 10.002 kayıt rakamı, bir önceki yıla göre %31,9’luk bir düşüşe karşılık gelirken, Renault’nun 6.721 araçlık sonucu %29,7 oranında geriledi.
Omoda-Jaecoo genel müdürü Victor Zhang, ikiz markaların Birleşik Krallık’taki benzeri görülmemiş yükselişinin ardından “burada kalıcı olduklarını” söyledi.
Zhang, artık hedeflerinin “en hızlı büyüyen markadan, sağlam bir konuma sahip bir markaya” dönüşmek olduğunu da sözlerine ekledi.
Omoda-Jaecoo’nun ana şirketi Chery, araçlarını Birleşik Krallık pazarına daha iyi uyarlayabilmek amacıyla, sürücü destek sistemleri ve şasinin ayarlanmasına odaklanarak, Bedfordshire’daki UTAC Millbrook test pistinde kısa süre önce bir Ar-Ge merkezi açtı.
Chery ayrıca, Japon firmanın Sunderland’daki fabrikasında araçlarını üretme olasılığı konusunda Nissan ile bir mutabakat zaptı imzaladı; bu araçlar arasında Jaecoo 7 de yer alabilir.
Eylül ayı, genel olarak yeni otomobil pazarı için güçlü bir ay oldu. Toplam kayıt sayısı, bir önceki yıla göre %12,7 artışla 350.518’e ulaştı.
Avrupa
AB Komiseri Kos: Ukrayna’nın 2027’de üyeliği imkansız

AB Genişleme Komiseri Marta Kos, Ukrayna’nın 1 Ocak 2027’de birliğe üye olmasının imkansız olduğunu ve sürecin liyakat esasına dayandığını açıkladı. Adaylara ayrıcalık tanınamayacağını vurgulayan Kos, mevcut prosedürlerin değiştirilmesi çağrısında bulundu.
Avrupa Birliği’nin (AB) genişlemeden sorumlu komiseri Marta Kos, İtalyan gazetesi Corriere della Sera’ya verdiği mülakatta, Ukrayna’nın 2027 yılının başında birliğe katılımının mümkün olmadığını söyledi.
Sürecin liyakat esasına dayandığını vurgulayan Kos, “1 Ocak 2027 tarihi Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy tarafından dile getirilmişti. Katılım liyakat esasına dayanıyor; bu tarihin imkansız olduğu açıktır” ifadesini kullandı.
Jeopolitik koşulların değişmesiyle birlikte AB üyeliğinin yalnızca Ukrayna için değil birçok ülke açısından öncelik haline geldiğini belirten Kos, üyelik sürecinde hiçbir adayın ayrıcalığı olmadığını kaydetti.
Fakat Ukrayna’nın içinde olduğu şartların gözetilmesi gerektiğini ifade eden Kos, “Tam da bu nedenle ona yardım etmekle yükümlüyüz” dedi. Genişleme Komiseri, bu yılın sonuna kadar Ukrayna ile katılım müzakerelerinde mümkün olduğunca fazla fasıl kümesinin açılmasını umduğunu dile getirdi.
Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy, yılın başında yaptığı açıklamada AB üyeliğinin hem ülkesi hem de Avrupa için temel güvenlik garantilerinden biri olduğunu savunmuş ve katılım tarihi olarak 2027’yi işaret etmişti.
Almanya Başbakanı Friedrich Merz de bu tarihin imkansız olduğunu belirterek “Bu süreçler genellikle birkaç yıl sürer” değerlendirmesinde bulunmuştu.
Mevcut prosedürler nedeniyle Ukrayna’nın 1 Ocak 2027’de katılımını olanaksız gören Kos ise AB’ye giriş sürecinde değişikliğe gidilmesi çağrısı yaptı.
Kos, haziran ayında yaptığı açıklamada AB’nin Ukrayna’nın üyeliği konusunda iki senaryo üzerinde durduğunu aktarmıştı. İlk senaryonun tam üyelik gerçekleştikten sonra ülkelerin entegre olduğu standart model olduğunu belirten Kos, ikinci seçeneğin ise adayın gerekli şartları karşıladıkça belirli alanlarda AB politikalarına dahil olduğu sektörel entegrasyonu kapsadığını kaydetmişti. Kos, o dönemde birlik yetkilileri ile Ukrayna’nın bu ikinci seçenek üzerinde çalıştığını ifade etmişti.
Ukrayna, 2022 yılında resmi olarak AB’ye aday ülke statüsü aldı; katılım müzakerelerinin ilk bölümü ise Haziran 2026’da başladı.
Diplomasi6 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Asya2 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak
Diplomasi2 hafta öncePalantir nasıl Ukraynalıları kobay faresine dönüştürdü?
Diplomasi1 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da kapılarını açıyor
Asya2 hafta önceSoftBank, OpenAI yatırımı için 11 milyar dolar borçlanacak
Dünya Basını1 hafta önceTarihçi Emmanuel Todd: Avrupa Rusya konusunda tehlikeli bir fanteziye kapıldı
Rusya1 hafta önceRusya’dan notlar: Siperler, kuryeler ve 9. Duma seçimleri
Ortadoğu2 hafta önceKörfez ülkeleri, İran ile ilişkilerin “resetlenmesini” istiyor









