Dünya Basını

Tarihçi Slobodian: Batı demokrasileri, teknoloji tekelleriyle ölümcül bir kucaklaşma yaşıyor

Yayınlanma

Boston Üniversitesi’nden tarihçi Quinn Slobodian, Elon Musk ve Silikon Vadisi seçkinlerinin Amerikan devlet aygıtıyla entegre olarak yeni bir tekelci egemenlik inşa ettiğini belirtti. Slobodian, teknoloji şirketlerinin siyasi ekonomiyi derinden sarsarken, Washington’un emperyal kapasitesini de kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirdiğini kaydetti.

Tilo Jung’un sunduğu Jung & Naiv programına katılan Boston Üniversitesi Küresel Çalışmalar Okulu öğretim üyesi uluslararası tarih profesörü Quinn Slobodian, teknoloji yazarı Ben Tarnoff ile birlikte kaleme aldıkları “Muskizm” (Almanca basımıyla Muskismus) kitabı üzerinden Silikon Vadisi’nin değişen ideolojisini değerlendirdi.

Slobodian, Elon Musk’ı salt dahi bir mucit olarak değil, tıpkı Henry Ford gibi yeni bir siyasi ekonomi ve sosyal ilişkiler formu başlatan stratejik bir aktör olarak ele aldıklarını belirtti.

Kanada’nın Edmonton kentinde doğan Slobodian, doktor olan babasının izinden giderek tıp eğitimi almaya başladığını ancak matematik ve kimya gibi alanlardaki zayıflığı üzerine tarih alanına yöneldiğini anlattı.

1990’lı yıllarda Maximum Rocknroll dergisinin kurucusu olan bir tarihçiden aldığı Fransız Devrimi dersinin akademik rotasını belirlediğini ifade eden Slobodian, François-Noël Babeuf ve Jean-Jacques Rousseau’nun fikirlerinin modern siyasetteki yankılarını incelediğini kaydetti.

Slobodian, tarihi salt ampirik bir bilim olarak görmediğini, bilakis tabandan gelen tarih akımlarının (history from below) ve toplumsal hareketlerin şekillendirdiği politik bir mücadele alanı olarak değerlendirdiğini vurguladı.

Apartheid gölgesindeki laboratuvar: Lesotho

Bahaî inancına sahip bir ailede büyüyen Slobodian, bu dinin 19. yüzyıl İran’ına dayanan kökenlerinin, 1960’ların beyaz hippileri ve siyah sivil haklar aktivistleriyle nasıl harmanlandığını anlattı.

Babasının görevi nedeniyle Vancouver Adası’ndaki Alert Bay yerli koruma alanında ve eski bir yatılı okul bölgesinde yaşadığını, burada yerli halkın potlaç maskeleri gibi kültürel miraslarını geri kazanma sürecine tanıklık ettiğini aktardı.

Ailesinin daha sonra 1986-1989 yılları arasında, tamamı Apartheid rejimi altındaki Güney Afrika ile çevrili bağımsız bir ülke olan Lesotho’ya taşındığını belirten Slobodian, babasının “uçan doktor servisi” ile dağlık bölgelerde görev yaptığını kaydetti.

Lesotho’nun uluslararası yardım kuruluşları için bir laboratuvar işlevi gördüğünü, antropolog James Ferguson’un “Anti-Politika Makinesi” kitabının da bu dönemi anlattığını hatırlatan tarihçi, ülkedeki ilk askeri darbeye ve okullarda uygulanan fiziksel cezalandırmalar üzerinden deneyimlediği ırksal ideolojiye dikkat çekti.

Ailesiyle birlikte 1980’de bağımsızlığını kazanan, Fransız ve İngiliz ortak yönetimi altındaki Güney Pasifik ülkesi Vanuatu’nun Tanna adasında da yaşayan Slobodian, buradaki İkinci Dünya Savaşı kaynaklı “kargo kültleri” (John Frum hareketi) ile vergi cenneti uygulamalarının siyasi etkilerini deneyimlediğini ifade etti.

“Üniversitelerde güven duygusu zedeleniyor”

Oregon eyaletinin Portland kentindeki bir liberal sanatlar kolejinde lisans eğitimini tamamlayan ve bir süre şehir planlama alanında çalışan Slobodian, 2000’li yılların başındaki akademik genişleme döneminde lisansüstü eğitime döndüğünü belirtti.

2008 küresel finans krizinin ardından üniversite yönetim kurullarına giren finans yöneticilerinin, felsefe ve beşeri bilimler yerine mühendislik alanlarına fon aktarmaya başladığını vurgulayan Slobodian, Amerikan yükseköğretim sisteminin köklü bir değişim geçirdiğini kaydetti.

Boston Üniversitesi’nde ders veren tarihçi, öğrencilerinin genellikle ABD Dışişleri Bakanlığı veya USAID gibi kurumlarda çalışmayı hedeflediğini belirtti.

Slobodian, Florida ve Teksas gibi eyaletlerde kamu üniversitelerinin müfredatlarına yönelik ağır siyasi kısıtlamalar uygulandığını, özel üniversitelerin ise Ulusal Bilim Vakfı (NSF) ve Ulusal Sağlık Enstitüleri (NIH) üzerinden sağlanan federal fonlar yoluyla baskı altına alındığını aktardı.

Yapay zekanın üniversitelerdeki tahribatı

Yabancı öğrenci gelirlerine bağımlı olan Amerikan üniversitelerinin, demografik daralma ve vizelere yönelik kısıtlamalar nedeniyle mali kriz riskiyle karşı karşıya olduğunu belirten Slobodian, yılda 80 bin doları bulan eğitim masraflarının öğrenciler üzerinde devasa bir borç yükü yarattığını kaydetti.

Eğitim süreçlerinde ChatGPT, Copilot ve Grok gibi büyük dil modellerinin kullanımının artmasının akademisyenler ile öğrenciler arasındaki güven ilişkisini zedelediğini vurgulayan tarihçi, “Öğrenmenin zorlu ve bilişsel bir süreç olduğunu söyleyen profesörler artık çağdışı görünüyor” diye konuştu.

Slobodian, bu duruma karşı önlem olarak sınıflarda tükenmez kalemle yazılan geleneksel sınav (blue book) formatına geri döndüklerini belirtti.

Harvard Üniversitesi’nin Amerikan yönetici elitini üretme işlevine değinen Slobodian, siyaset bilimci Nancy Fraser’ın “ilerici neoliberalizm” kavramına atıfta bulunarak, kurumun bir yandan vahşi ekonomik sistemi sürdürürken diğer yandan ırk ve toplumsal cinsiyet adaletsizlikleriyle yüzleşiyormuş gibi görünen meşrulaştırıcı bir ideoloji ürettiğini ifade etti.

Tarihçi Sven Beckert gibi isimlerin eleştirel çalışmalarına rağmen, elit üniversitelerin nihayetinde mevcut eşitsizlikleri yeniden üreten bir yapıya hizmet ettiğini kaydetti.

Elon Musk’ın ideolojik köklerinin Güney Afrika’daki Apartheid rejiminin ekonomik modeliyle yakından ilişkili olduğunu belirten Slobodian, büyükbabası Joshua Haldeman’ın geçmişine ışık tuttu. Haldeman’ın Kanada’nın Saskatchewan eyaletinde yaşayan bir kayropraktik uzmanı olduğunu ve demokrasiyi ortadan kaldırıp teknokratların (mühendislerin) yönetimini savunan “Technocracy Inc.” hareketinin lider kadrosunda yer aldığını aktardı.

Haldeman’ın anti-semitik görüşlere sahip olduğunu ve 1950’de Ulusal Parti’nin Apartheid rejimini kurmasının ardından Güney Afrika’ya göç ettiğini belirten Slobodian, Elon Musk’ın annesi Maye ve babası Errol’un ise ülkedeki hakim Afrikaner sınıfından ziyade, sisteme daha uyumlu İngiliz kökenli azınlığa mensup olduğunu kaydetti.

Errol Musk’ın belediye meclis üyeliği yaptığını ve Musk’ın siyah öğrencileri kabul eden ilk özel okullardan birine gittiğini ifade eden Slobodian, milyarderin ideolojik dönüşümünün sonradan şekillendiğini vurguladı. Güney Afrika’nın 1980’lerde uyguladığı “kale fütürizmi” (fortress futurism) modeline dikkat çeken tarihçi, rejimin dışa kapalı sanayi kapasitesi, nükleer programı, Ford ve Datsun fabrikaları ile siyah nüfusu izlemek için kullandığı IBM ana bilgisayarlarının modernleştirici bir baskı aygıtı oluşturduğunu belirtti.

Slobodian, Musk’ın ulusal düzeyde sınırlandırılmış ve dikey entegrasyona dayalı üretim modelini bu yapıdan ilham alarak kurguladığını kaydetti.

İktidarların krizleri paraya çevirme stratejisi

Musk’ın başarısının önceden kurgulanmış bir büyük plandan ziyade, Amerikan devletinin dönemsel ihtiyaçlarını fırsata çevirmesine dayandığını ifade eden Slobodian, dönüm noktalarını analiz etti.

2000’li yılların başında dönemin ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in “terörle savaş” konsepti kapsamında uzaktan kumanda edilen, ağ bağlantılı ve GPS destekli bir muharebe alanı tasarladığını belirten Slobodian, SpaceX’in bu stratejik boşluğu doldurarak yükseldiğini kaydetti.

2008 küresel finans krizinin ardından ise dışa bağımlılığı azaltma ve yeşil enerji dönüşümü hedeflerinin ön plana çıktığını hatırlatan tarihçi, Tesla’nın devlet yardımları ve sübvansiyonlar aracılığıyla bu sürece entegre olduğunu vurguladı. Musk’ın değer yaratma modelinin sosyal medya üzerinden şekillendiğini belirten Slobodian, milyarderin şaka amaçlı üretilen Dogecoin’i manipüle ederek nasıl devasa bir sermaye yarattığını ve hiçbir ticari versiyonu bulunmayan insansı robot Optimus üzerinden Tesla hisselerini nasıl şişirdiğini örnek gösterdi.

Slobodian, bu kurgusal değerlemenin kurumsal yatırımcılar, emeklilik fonları ve Norveç, Singapur ve Dubai gibi ülkelerin egemen varlık fonları tarafından desteklenmesinin, küresel siyasi ekonomiyi büyük bir riskin içine çektiğini vurguladı.

“Rekabet kaybedenler içindir”

Silikon Vadisi’nin 1990’lı yıllardaki “yıkıcı inovasyon” söyleminin yerini yeni bir tekelci yaklaşıma bıraktığını belirten Slobodian, Peter Thiel’in “Sıfırdan Bire” (Zero to One) kitabındaki felsefeye dikkat çekti.

Thiel’in girişimleri “minyatür monarşiler” olarak tanımladığını ve rekabetin tamamen ortadan kaldırılmasını savunduğunu kaydeden tarihçi, bu yaklaşımın teknofeyodalizm olarak adlandırılan yeni bir sisteme dönüştüğünü ifade etti.

Şirketlerin kullanıcıları hapseden kapalı ekosistemler (walled gardens) yarattığını belirten Slobodian, Meta’nın WhatsApp ve Instagram’ı satın almasını bu stratejinin bir parçası olarak değerlendirdi.

Alex Karp liderliğindeki Palantir ve Palmer Luckey’nin kurduğu Anduril gibi şirketlerin doğrudan Amerikan devletiyle iç içe geçtiğini vurgulayan Slobodian, Karp’ın “Teknolojik Cumhuriyet” kavramının demokratik katılımı değil, tamamen güvenlik ve tahakkümü (domination) hedeflediğini belirtti.

Tarihçi, 2018 yılında Google çalışanlarının ABD Savunma Bakanlığı için geliştirilen Project Maven projesine karşı çıkmasının ardından, teknoloji yöneticilerinin şirket içi itaatsizliğe tolerans göstermeme kararı aldıklarını kaydetti.

Elon Musk’ın dahil olduğu Hükümet Verimliliği Bakanlığı (DOGE) projesinin sadece bir maliyet kesintisi operasyonu olmadığını belirten Slobodian, bu hamlenin Amerikan devletinin veri altyapısını birleştirmeyi hedeflediğini vurguladı.

Slobodian, Steven Miller ve eşi Katie Miller’ın da yönlendirdiği bu projenin, daha önce yasal duvarlarla birbirinden ayrılmış veri silolarını entegre ederek, hükümetin kitlesel sınır dışı operasyonları ve geniş çaplı gözetim faaliyetleri için lojistik bir zemin hazırladığını kaydetti.

Musk’ın Sosyal Güvenlik ve Medicaid gibi milyonlarca Amerikalının hayatta kalma altyapısını oluşturan kurumlara müdahale etmesinin tepki çektiğini belirten tarihçi, teknoloji devlerinin toplumla bir tür asimetrik savaş yürüttüğünü ifade etti.

“LLM’ler insanlık tarihinin en büyük hırsızlığı”

Yapay zeka şirketlerinin eğitim verisi toplama yöntemlerini eleştiren Slobodian, büyük dil modellerinin insanlığın ortak kültürel mirasını ve yaratıcılığını gasp ettiğini belirtti.

Anthropic şirketine karşı açılan ve kendisinin yazdığı üç kitabın da izinsiz tarandığı toplu davayı kazandıklarını aktaran Slobodian, kitap başına sadece 2 bin dolarlık bir ödeme yapılacağını, bunun milyarlarca dolarlık değere sahip bir şirket için anlamsız bir oran olduğunu vurguladı.

Musk’ın xAI şirketini ve Grok sohbet robotunu, diğer yapay zeka modellerindeki “uyanık zihin virüsüne” (woke mind virus) karşı bir araç olarak konumlandırdığını belirten tarihçi, bu sürecin ardındaki ideolojik kurguyu anlattı. Musk’ın, sohbet robotlarının “Caitlyn Jenner’ın cinsiyetini yanlış ifade etmek mi yoksa nükleer savaş başlatmak mı daha kötüdür?” sorusuna verdiği iddia edilen yanıtları gerekçe göstererek kendi politik ajandasını teknolojiye entegre ettiğini kaydetti.

Slobodian, xAI’nin Memphis’te inşa ettiği Colossus adlı süper bilgisayarın yeterli elektrik enerjisi bulamadığı için metan gazı türbinleri kullandığını ve siyah nüfusun yoğunlukta olduğu bölgede hava kirliliğine yol açtığını aktardı.

Tarihçi, “insan takviyeli öğrenme” yöntemleriyle algoritmaların sistematik olarak yönlendirildiğini ve Musk’ın bu yolla kitlelerin rızasını otomatize etmeyi amaçladığını belirtti.

Amerikan siyasetinin temel odağının Çin’i çevrelemek olduğunu belirten Slobodian, teknoloji uzmanı Anu Bradford’un “Dijital İmparatorluklar” kitabındaki ABD (piyasa odaklı), Çin (devlet odaklı) ve AB (kural odaklı) ayrımına atıf yaptı.

Biden yönetiminin ileri teknoloji yapay zeka çiplerinin Çin’e ihracatını yasaklayarak ekonomik korumacılık uyguladığını hatırlatan tarihçi, tüm bu stratejinin Nvidia şirketinin Tayvan’daki yarı iletken üretimine bağımlı olmasının yarattığı jeopolitik risklerin altını çizdi.

Amerika’nın 1990’lardaki tek kutuplu küresel hegemonya vizyonunu kaybettiğini ve daha çok Kutsal Roma İmparatorluğu veya Moğol İmparatorluğu gibi dolaylı yönetime dayalı, bölgesel bir güce dönüştüğünü ifade eden Slobodian, Amerikan imparatorluğunun kapasitesine dair tartışmaların boyut değiştirdiğini kaydetti.

“En komik sonuç genellikle en olası olandır”

Musk’ın ideolojik kökenlerini siberpunk kültürü ve Donna Haraway’in “Siborg Manifestosu” üzerinden okuyan Slobodian, milyarderin felsefesini “siborg muhafazakarlığı” olarak tanımladı.

Slobodian, Musk’ın insan bedeninin makineyle bütünleşmesini savunduğunu ancak bu entegrasyonun geleneksel hiyerarşileri ve beyaz üstünlüğünü koruyacak şekilde tasarlanması gerektiğine inandığını belirtti. Musk’ın Anders Behring Breivik ile benzer şekilde beyaz demografik gerilemesi, İslamofobi ve tersine göç (remigration) gibi aşırı sağ söylemleri benimsediğini ifade eden tarihçi, milyarderin Almanya’daki aşırı sağcı AfD partisinin dinamiklerine dahi müdahil olma çabası gösterdiğini ve İngiltere’deki göçmen karşıtı eylemlerde tahrik edici bir rol oynadığını hatırlattı.

Musk’ın siyasi stratejisini, Otostopçunun Galaksi Rehberi kitabındaki absürt tırmanış mantığıyla kurguladığını belirten Slobodian, milyarderin “En komik sonuç genellikle en olası olandır” yaklaşımını “histerik materyalizm” olarak adlandırdıklarını kaydetti.

Elon Musk’ın 44 milyar dolara Twitter’ı satın almasının başlangıçta kurumsal tarihinin en mantıksız kararı olarak görüldüğünü ancak platformun etkili bir ideolojik silaha dönüştüğünü belirten Slobodian , milyarderin bir “medya patronu” gibi tek yönlü mesaj vermek yerine, mimetik kaosu yönlendirerek dünyanın en büyük “yanıt veren adamı” konumuna yerleştiğini ifade etti.

Zayıf noktalar: Boykotlar ve işçi direnişi

Teknoloji krallarının gücünün sanıldığı kadar sarsılmaz olmadığını belirten Slobodian, Musk’ın servetinin tamamen kendi şirketlerinin hisselerine bağlı olduğunu ve Tesla ile SpaceX hisselerinin değer kaybetmesi durumunda finansal yapısının çökeceğini vurguladı.

Tesla’nın Avrupa pazarında Çinli BYD karşısında pazar payı kaybettiğini ve Kanada’nın Çin’e yönelik gümrük vergilerini gevşetme sinyalleri verdiğini hatırlatan tarihçi, tüketici boykotlarının etkili olabileceğini kaydetti. Slobodian, ABD Federal Ticaret Komisyonu’nun (FTC) antitröst hamlelerinin teknoloji şirketleri üzerinde yarattığı baskıya ve Silikon Vadisi içindeki işçi hareketlerine de dikkat çekti.

Teknoloji çalışanlarının, ürettikleri sistemlerin kitlesel gözetim ve hedef tespiti için kullanılmasına karşı yeniden örgütlenmeye başladığını belirten tarihçi, demokratik değişimin Mike McCarthy’nin “Efendinin Araçları” kitabında önerdiği “katılımcı bütçeleme” gibi modellerle desteklenmesi gerektiğini kaydetti.

Slobodian, “Silikon Vadisi’nin oligarklarına boyun eğmek bir zorunluluk değil, alternatifleri inşa etmek için kurumsal kapasiteye sahibiz” diye konuştu.

Çok Okunanlar

Exit mobile version