Diplomasi
Tarihte ilk: Küba Devlet Başkanı, ABD basınına mülakat verdi

Çevirmenin notu: ABD, 1961 yılında Amerikalıların mülklerinin kamulaştırılmasına tepki olarak ada ülkesiyle diplomatik bağlarını kopararak 3 Şubat 1962’de Küba’ya karşı ticari ve iktisadi ambargo ilan etti. Söz konusu ambargonun kaldırılması için verilen mücadele Havana’nın dış politikasının öncelikleri arasında yer alıyor. Diğer yandan adanın abluka nedeniyle enerji ve gıda krizi derinleşiyor. Durum, hükümetin eylül ayının sonunda durumun ciddiyetini resmen kabul etmesiyle yeni bir aşamaya girdi. Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel, ABD basınına mülakat veren ilk Küba lideri olarak, ülkede sosyalizmin geleceği ve ABD ablukasının sonuçlarını ele alıyor.
Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel, The Nation ile bir araya geldi
D.D. Guttenplan, Katrina vanden Heuvel
28 Ekim 2023
Küba Devlet Başkanı, Küba sosyalizminin geleceği, ABD ablukası ve ada ülkesinin karşı karşıya olduğu iktisadi zorluklarla ilgili düşüncelerini paylaşmak üzere tarihte ilk kez bir ABD yayın organıyla bir araya geldi.
Eylül ayının sonlarında The Nation’ın yazı işleri müdürü Katrina vanden Heuvel ve editörü D.D. Guttenplan, Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel ile New York’ta özel bir mülakat için bir araya geldi.
Bu, Devlet Başkanı’nın ABD’de verdiği ilk mülakattı. Ada ülkesinin karşı karşıya olduğu iktisadi krizi, sosyalist modelin geleceği ve Washington’dan devam eden düşmanlığın etkisi tartışıldı.
Miguel Díaz-Canel: Öncelikle, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 78. oturumuna Küba heyetinin bir parçası olarak gerçekleştirdiğimiz bu ziyaret vesilesiyle bu mülakatı yaptığınız için size teşekkür etmek istiyorum. Amerikan halkına, özellikle de ABD’de yaşayan milyonlarca Latin ve Kübalıya hitap etmeme imkân sağladığınız için teşekkür ederim.
Benim kuşağım devrimle birlikte doğdu. Ben 1960 yılında doğdum ve ilk doğum günümü Playa Girón [Domuzlar Körfezi] zaferinden bir gün sonra kutladım. Devrimin doğuşu ve yaşamı benim kuşağıma damgasını vurdu.
Küçük yaşlardan itibaren devrimin bize sağladığı tüm fırsatlardan —kendimizi geliştirmek, bilgi edinmek, kültür, bilim ve spora katılmak ve sağlık hizmetlerine erişimin tadını çıkarmak— yararlanma konusunda motive olduk. Aynı zamanda görevlerimizi yerine getirmemiz ve sadece hakların alıcısı değil, ülkenin karşı karşıya olduğu zorlukların üstesinden gelmemiz gerektiğinin de farkındaydık.
Tabii ki devrim farklı aşamalardan geçti. Benim çocukluk anılarım çok karmaşık yıllara ait. Daha sonra, sosyalist kampla ve özellikle de Sovyetler Birliği ile daha yakın ilişkilerimizin olduğu 70’li ve 80’li yıllarda iktisadi açıdan daha rahat bir dönem geçirdik. Ardından bir başka zorlu dönem olan özel dönem geldi.
2000 yılından itibaren ülke yeni bir iktisadi büyüme evresine girdi ve görünüm iyileşti. Fakat bugün kendimizi sizin de “karmaşık” olarak tanımladığınız bir durumun içinde buluyoruz. Böylesine belirsiz bir dünyada, özellikle de pandeminin getirdiği sorunlarla birlikte uluslararası ilişkiler karmaşık bir hal alıyor.
Siyasi hayatın ve hükümetin sorumluluklarını üstlenen bir neslin temsilcisi olarak devrime, Küba halkına ve minnettarlığımızı ve takdirimizi borçlu olduğumuz vizyoner liderler olan Fidel [Castro] ve Raúl’a [Castro] karşı muazzam bir bağlılık hissediyorum.
Kendimizi doğrusal bir süreklilik kuşağı olmasa da bir süreklilik kuşağı olarak tanımlıyoruz. Süreklilik, dönüşüm eksikliği anlamına gelmez, bilakis diyalektik bir süreklilik anlamına gelir; böylece toplumumuzu dönüştürürken, ilerletirken ve mümkün olduğunca mükemmelleştirmeye çalışırken, ülkemizde sosyalizmi mümkün olduğunca sosyal adaletle inşa etme konusundaki inançlarımızdan vazgeçmeyiz.
Bu bizim yaşam boyu bağlılığımız ve vizyonumuzdur. Büyük çaba, başarı ve fedakârlık gerektirir ve bu, özellikle zorlu koşullar altında bizden çok şey talep eder.
Katrina vanden Heuvel: Bugün Küba’da çok sayıda genç insan var. Bu bağlamda, Küba ekonomisinin geleceğini nasıl öngördüğünüzü merak ediyorum. Elbette abluka acımasız ama gençler arasında değişim olmadan Küba’da bir gelecek göremeyecekleri hissi de var.
MDC: İçinde bulunduğumuz zamanın benzersiz bir yanı var. Doğduğumuzdan beri abluka altında yaşıyoruz. Örneğin benim kuşağım, 60 kuşağı, abluka ile doğdu. Çocuklarımız ve torunlarımız —benim de torunlarım var— abluka altında büyüdüler. Ancak abluka 2019’un ikinci yarısında ciddi ölçüde değişti. Eskisinden daha da ağırlaştı.
Yeni ve daha ağır abluka iki faktörün sonucuydu. Birincisi, ablukayı uluslararasılaştırarak güçlendiren ve Helms-Burton Yasasının Üçüncü Bölümünü ilk kez uygulayan Trump yönetiminin 243’ten fazla tedbir uygulamasıydı. Bunu yaparken yabancı sermayeye, uluslararası konvertibl para birimlerine ve işçi dövizlerine erişimimizi kestiler; Kuzey Amerikalılar artık Küba’yı ziyaret edemedi ve Küba ile iş yapan bankalar ve finans grupları üzerinde mali baskı kurdular.
Tüm bunların üstüne Trump, Ocak 2021’de görevden ayrılmadan dokuz ya da on gün önce bizi Küba’nın terörü destekleyen bir ülke olduğunu söyleyen sahte bir listeye dahil etti ki bu kesinlikle doğru değil. Tüm dünya Küba’nın hümanist görevini ve barışa nasıl katkıda bulunduğumuzu biliyor. Biz hiçbir yere asker göndermeyiz; doktor göndeririz. Ve o zaman bile, dayanışma içinde hareket etmek ve dünyanın diğer bölgelerine hizmet sunmak için doktorlarımızı yurt dışına gönderdiğimizde, ABD esasında insan kaçakçılığına karıştığımızı iddia ediyor.
Aynı zamanda, tam da iktisadi durum kötüleşirken, Kovid-19 her yerde olduğu gibi Küba’yı da vurdu ve ülkeyi büyük ölçüde etkiledi. Bununla birlikte, Kovid-19 salgını sırasında, ABD yönetimi sapkın bir şekilde hareket etti ve ablukayı sıkılaştırdı. ABD halkına derin saygı ve dostluk bağlarımız olduğu için ABD halkı ile yönetimini ayrı tutuyorum.
ABD yönetiminin devrimin o andan sonra hayatta kalamayacağını düşündüğüne inanıyorum. Pandemi Küba’da son derece yüksek bir seviyeye ulaştı ve 2021’in büyük bir kısmı boyunca sürdü. 2020’de başladığında hala aşılarımız yoktu, hatta aşı elde etme imkânımız bile yoktu.
Ardından Küba’daki tıbbi oksijen tesisinde bir arıza meydana geldi. Oksijenimiz bitmişti ve ABD yönetimi, Karayipler ve Orta Amerika’daki şirketlere bize oksijen tedarik etmemeleri konusunda baskı yapıyordu. Ayrıca yoğun bakım koğuşlarını genişletmemiz gerekti ve ABD yönetimi de buna solunum cihazı üreten ve pazarlayan şirketlere Küba’ya solunum cihazı tedarik etmemeleri için baskı yaparak karşılık verdi.
Durum kritikti ve Küba Devrimi’ni itibarsızlaştırmak amacıyla devasa bir medya kampanyası yürütülüyordu. Sağlığı bir hak olarak gören, verimli, ücretsiz ve yüksek kaliteli bir sistem olan sağlık sistemimize ve bilim insanlarımıza, özellikle de genç olanlara yöneldik. Bilim insanlarımız solunum cihazlarını tasarladı ve bugün üçünün etkinliği kabul edilen beş aşı adayı geliştirdi. Ve bu da ülkeyi kurtardı. Ancak pandemiden, pek çoğu 2019 öncesinden bu yana birikmiş pek çok sorunla çıktık.
İlaç, gıda ve yakıt sıkıntısı çekiyoruz. Nüfusa zarar veren ve insanların, özellikle de gençlerin hayatını doğrudan etkileyen uzun süreli elektrik kesintileri yaşıyoruz. Eğitim sürecimizin gençlere içinde bulunduğumuz durumun önemini aşıladığına inanıyorum. Yine de bir kuşak olarak önümüzde çok büyük bir zorluk, Küba gençliğinin —Özel Dönem’de doğan ve tüm bu yıllar boyunca gerçekten zorlu bir iktisadi ve sosyal durumda yaşayan gençlerin— bu anlık uzaklaşmasının devrimden ve ülkenin kendisinden ideolojik bir kopuşa yol açmamasını sağlama sorumluluğu var.
Diğer dönemlere kıyasla daha büyük bir göç olduğu doğru. Fakat bu durum Küba ile ABD arasındaki tarihte periyodik olarak meydana geldi. En yoğun göç hadiseleri her zaman ABD’nin Küba’nın iktisadi durumunu kötüleştiren agresif politikalar uyguladığı dönemlerle ilişkilendirildi. Küba Uyum Yasası [1966] ve diğer tedbirler vasıtasıyla ABD, Kübalıların yasa dışı, güvensiz ve düzensiz göçünü desteklerken, bu politikaları diğer ülkelerden gelen göçmenlere uygulamadı.
Pandeminin üstesinden gelmemizden çok şey öğrendim; Kübalıların direnme biçimini yaratıcı bir direniş olarak anlamaya başladım. Yaratıcı bir şekilde direnmek, yalnızca yerinde kalarak direnmek değil, zorlukların üstesinden gelmek için insanlarımızın kabiliyet ve gücünden yararlanarak ve yaratarak ilerlemek anlamına geliyor. Bunun bir örneği de aşılar. Dünyada sadece beş [başka] ülke aşı geliştirebildi ve bunların tamamı gelişmiş ülkelerdi. Küba bunu yapabilen tek gelişmekte olan ülke ve aynı zamanda 0,76 ölüm oranı gibi etkileyici bir göstergeye sahip. Küba, pandemi sırasında kişi başına diğer tüm ülkelerden daha fazla doz aşı uyguladı.
Nüfusunun yüzde doksanından fazlası Kovid’e karşı tamamen aşılanmış 20 ülkeden biriyiz. Ve dünyada iki yaş ve üzeri çocuk nüfusa aşı uygulayan ikinci ülke olduk. Bu yaratıcı direniş biçimleri şimdi ekonominin ve sosyal yaşamın diğer alanlarına da sirayet ediyor; çabalarımız, kabiliyetlerimiz ve emeğimizle ablukanın üstesinden geliyoruz.
Gençlerimizi bu çabaya giderek daha fazla dahil ediyor ve onlara toplumsal katılım açısından daha fazla alan sunuyoruz. Netice olarak gençler, devrim tarafından savunulan toplumsal projeyle örtüşen yaşam hedeflerine sahip olmanın mümkün olduğunu görebiliyorlar. Elbette göç edenler de var ama gençlerin çoğu Küba’da, sözünü ettiğim alanlarda ve diğerlerinde çalışıyor. Bilimsel gelişimimize öncülük edenler de onlar. Gençler ülkenin başlıca üretken ve iktisadi faaliyetlerinde yer alıyorlar. Toplumun dijital dönüşümüne yön verenler, sosyal, siyasi ve kurumsal iletişimin standart taşıyıcıları onlar. Devrimin sürekliliği adına çalışmamız gerektiğine bizi ikna eden onlar.
DDG: Söylediğiniz iki şeye değinmek istiyorum Sayın Devlet Başkanı. Birincisi, Küba’dan göç olarak nitelendirdiğiniz şeyin döngüsel fıtratı ve size göre bunun daha sert yaptırımlara nasıl yanıt verdiği. Eğer savınızı anladıysam ABD, daha sert yaptırımlar uyguluyor ve bu da daha fazla insanı ülke dışına itiyor. Bunun Biden yönetiminin yapabileceği bir şey olduğunu düşünüyor musunuz?
MDC: Biden yönetimiyle birlikte çok fazla şeyin değişmesini beklemiyoruz. ABD ile hala diplomatik ilişkimiz var; Küba’da bir Amerikan büyükelçiliği ve ABD’de bir Küba büyükelçiliği var. İlişkiler Obama döneminde yeniden tesis edildi ki bu Trump’ın uyguladığı ve Biden’ın sürdürdüğü politikadan tamamen farklı bir politikaydı. Bunun altını çiziyorum, zira Küba’ya maksimum baskı politikasını uygulayan Cumhuriyetçi bir başkan olsa da bu politikayı sürdüren Demokrat bir başkan.
Doğrudan ve dolaylı kanallar vasıtasıyla Biden yönetimine, ABD’ye göç de dahil sorunlarımızı görüşmek üzere masaya oturmaya hazır olduğumuzu bildirdik. Fakat bunun eşitlik ve saygı çerçevesinde ve hiçbir koşul öne sürülmeden yapılması gerekiyor. ABD’den herhangi bir yanıt alamadık. Dolayısıyla bu yönetimin bizimle birlikte çalışma niyeti olduğunu düşünmüyoruz.
Bununla beraber ideolojik farklılıklarımız ne olursa olsun, iki ülke arasında medeni bir ilişki sürdürmeyi arzuluyoruz. O an gelene dek bu durumu kendi başımıza aşmak için çalışmaya devam edeceğiz. Gençlerin, kendilerine ne tür fırsatlar sunulduğu konusunda aldatma, manipülasyon veya yanlış tanıtıma maruz kalmamalarını teminat altına almak için çalışıyoruz. Gençler, Küba’dan yasal yollarla ayrılıp ABD’ye geçerken yasa dışı duruma düştükleri için tamamen düzensiz ve yasa dışı bir göç akışına —insan kaçakçılığı planlarına— kapılıyorlar.
Küba göçü, özellikle de genç Kübalı göçmenler hakkında fazlaca konuşuluyor ama gerçek şu ki göç tüm ülkeleri etkiliyor ve göç edenler genelde hayalleri olan genç, güçlü kuvvetli insanlar.
KvH: Küba’da küçük dükkanlar, özel oteller ve restoranlar görüyorsunuz. Sosyalizm çerçevesinde bu sürecin ne kadar ileri gidebileceğini düşünüyorsunuz?
MDC: Mümkün olan en yüksek sosyal adaleti teminat altına alan sosyalist bir ekonomi olmayı arzuluyoruz. Bu sosyalist ekonomiyi, içinde yaşadığımız belirsizlik ve karmaşıklıklarla dolu, zengin ve yoksul arasındaki uçurumun giderek açıldığı ve Güney ülkelerinin pek çok dezavantaja sahip olduğu dünya koşullarını unutmadan inşa etmeli, güçlendirmeli ve geliştirmeliyiz.
Yine de sosyalizm idealimizden asla vazgeçmeyeceğiz. Ancak abluka ve Küba’nın kendi içindeki sorunlar da dahil olmak üzere mevcut koşullar böyleyken bunu nasıl yapacağız? Sosyalist ekonomiyi daha fazla sosyal adalete ulaşmanın yolu olarak savunurken, aynı zamanda sosyalist devlet teşebbüsünün, yani sosyo-ekonomik modelimizdeki kamu teşebbüsünün daha fazla verimliliğini, daha fazla özerkliğini ve daha iyi performansını savunuyoruz.
Ayrıca kamu sektörünün tamamlayıcısı olarak ekonomide devlet dışı özel bir sektörün de önünü açtık. Bir yanda, bugün ana üretim araçlarının mülkiyetine ve yönetimine sahip olan bir aktörün —kamu teşebbüsünün— olduğu tek bir girişimci sistem var; diğer yanda ise ülkenin kalkınmasına, GSMH’ye katkıda bulunan ve işgücünün bir kısmını absorbe eden ikinci bir devlet dışı aktör var.
Son zamanlarda oldukça ilginç bir gelişmeye tanık olduk; bu devlet dışı işletmeler kamu sektörüyle ilişki kurmaya başladı. Örneğin, abluka koşullarında kamu işletmelerimiz üretim kapasitelerini maksimum düzeyde kullanamıyorlar. Fakat ablukaya rağmen ithalat yapma imkânı daha fazla olan devlet dışı sektör, o kamu kuruluşuyla ilişki kuruyor ve birlikte, sonuçta halkın yararına olan üretken faaliyetler ve hizmetler geliştiriyorlar.
Küba halkına, bunca yıldır ablukaya direnerek gösterdikleri kahramanlık karşılığında hak ettikleri refahı vermeyi arzuluyoruz. Bunu nasıl yapacağız? Bir kamu sektörü ve bir özel sektör içeren sosyalist bir inşa konseptiyle. Bu zorlu bir görev ama bunu başaracağız.
KvH: Eski Dışişleri Bakanı Alarcón’u vefatından bir hafta önce görme şansına sahip oldum ve onun en çok etkilendiği konu bölgedeki değişimlerdi. Daha geçen gün Lula büyük bir toplantı için Küba’daydı. Bölge daha pembe ve daha az sağcı bir yöne doğru ilerliyor gibi görünüyor. Bu durum Küba’ya değişiklik yapması için daha fazla alan açıyor mu, hatta belki de bağlantısızlar hareketini yeni bir dönem için yeniden yaratıyor mu?
MDC: Latin Amerika ve Karayipler’in entegrasyonu ilkesini savunuyoruz. Ayrıca Latin Amerika ve Karayipler’in bir barış bölgesi olması gerektiği ilkesini de savunuyoruz. Latin Amerika ve Karayipler’deki tüm ülkelerle ilişkilerimiz var.
Aralarında sağlık ekiplerimiz ve mühendislik gibi dallardaki diğer uzmanlarımızın da bulunduğu, profesyonel veya teknik hizmetlerimizi talep eden çeşitli ülkelerle işbirliği ve ortak çalışmalar yürütüyoruz. Ticari ilişkileri geliştirmek için çalışıyoruz. Ayrıca, işbirliği misyonlarına katıldığımızda, o ülkeler hakkında bilgi ediniyoruz ve bu da kendi gelişimimize yardımcı oluyor.
Latin Amerika, bu süreçlerin altını oymaya çalışan aşırı sağcı akıma rağmen ilerici hareketler açısından son derece elverişli bir yer. Venezuela, Nikaragua, Bolivya, Brezilya ve Arjantin ile güçlü ilişkilerimiz var ve bu ilişkiler giderek güçleniyor. Brezilya, Latin Amerika’da adeta bir kıta ve en önemli ekonomilerden biri. Lula’nın ve ardından Dilma’nın hükümetleri döneminde kapsamlı ticari ve ikili alışverişlerimiz oldu. Bu ilerici hükümetler iktidara geldiklerinde ülkemiz için de yeni imkanlar yaratıyorlar.
Küba, tüm kıtada barışa ön ayak olan ve katkıda bulunan Kolombiya’daki barış sürecini destekledi. Bu barış sürecine ilişkin nihai anlaşma birkaç yıl önce Havana’da imzalanmıştı. Küba, diğer ülkelerle işbirliği ve ortak çalışmaya, sahip olduklarımızı çok fedakâr bir şekilde paylaşmaya dayalı tutarlı bir dış politika geliştirdi. Kovid vurduğunda, aşılarımızı isteyen Karayip ve Latin Amerika ülkeleriyle paylaşmıştık.
DDG: Sayın Devlet Başkanı, yabancı ülkelerdeki Kübalılardan söz ettiniz. Elbette Kübalı doktorların dünyanın dört bir yanında sağlık hizmetleri sunan uzun ve seçkin geçmişini hepimiz biliyoruz. Fakat ABD’de bazılarımız Ukrayna’daki Kübalıların savaşmak üzere askere alındığına dair son manşetler karşısında şaşırdık. Acaba hükümetinizin bu duruma verdiği tepkiyi açıklayabilir misiniz?
MDC: Her şeyden önce Ukrayna’daki savaşa ilişkin tutumumuz bir barış ülkesi olduğumuz yönünde. Uluslararası hukuku ve Birleşmiş Milletler Sözleşmesini destekliyoruz. Savaşlardan hazzetmiyoruz. Savaşları kutsamıyoruz ve desteklemiyoruz. Bir tarafta ya da diğer tarafta insan hayatının kaybedilmesi bizi incitiyor ve bu savaşı sona erdirme konusunda diyalog ve diplomatik çözümler aranması gerektiğine inanıyoruz.
Ukrayna’daki savaşın parçası değiliz ama araştırmalarımız sonucunda yasa dışı bir şebekenin Rusya’da yaşayan ve bazıları Küba’da yaşayan Kübalıları Rusya’nın tarafında savaşmak üzere kiraladığını tespit ettik. Ceza Kanunumuz paralı askerliği yasaklıyor ve biz bunu paralı askerliğin yanı sıra insan kaçakçılığı olarak da değerlendiriyoruz. Bu nedenle, soruşturmadan elde ettiğimiz tüm delilleri topladığımızda, ilgili tarafları bilgilendirdik ve yaşananları kamuoyuna bildirdik. Rusya ile olan yakın ilişkilerimiz sayesinde her iki taraf da insanları paralı askerlere dönüştüren yasa dışı insan ticaretini ortadan kaldırmak için çalışabiliyor. Küba’nın savaşın bir parçası olmadığını ve gördüğümüz gibi bir yasa dışı kaçakçılık şebekesini tekrar keşfetmemiz halinde bunu rapor edeceğimizi ve durdurmak için harekete geçeceğimizi teyit edebilirim.
KvH: Küba’nın Ukrayna savaşı konusundaki tutumunu netleştirmek adına, herhangi bir ateşkes teklifinde rol oynamaya çalıştınız mı? Küba hükümetinin Ukrayna savaşına ilişkin tutumu nedir?
MDC: Diyalog için tüm uluslararası mekanizmaların ve alanların kullanılmasında ısrar ediyoruz; diyalog ve diplomatik ilişkiler yoluyla bir çözüm bulunmalı. Sorun şu ki, hakikati çarpıtma ve çarpık bir çerçeve dayatma çabaları mevcut. Bize göre ABD yönetimi, Rusya’nın şikayetlerini ve NATO sınırlarının Rusya’ya doğru genişlemesinin yarattığı tehlikeye ilişkin uyarılarını dinlemeyerek savaşı körükledi. Bana göre ABD durumu manipüle etti. İhtilafa pek çok Avrupa ülkesi de dahil oldu, öyle ki bu Ukrayna ile Rusya arasında bir savaş değil, bir NATO-Rusya çatışması.
Bu savaşın parasını kim ödüyor? Savaşa dahil olan ülkelerin bütçelerinden geliyor, yani bu ülkelerin sakinleri ödüyor. Ama aynı zamanda savaşa dahil olmayan ama yine de bu savaşın sonuçlarını görenlere de zarar veriyor. Tahıl ihracatı ve gıda piyasalarında yaşanan sorunlar bunun dünyayı nasıl etkilediğini gözler önüne serdi. Biz de savaşa, çatışmalarda insan hayatlarının feda edildiğine dair hümanist inançlarımıza dayanarak karşı çıkıyoruz.
Ancak ABD’nin bu çatışmada epey büyük bir mesuliyeti olduğuna inanıyoruz. Savaşın gerçek özünü çarpıtmayı başardılar ve sonra da sanki doğru tutumda olan kendileriymiş gibi görünmeye çalıştılar. Savaşı sona erdirmek için doğru yanıtın diplomatik yollardan geçtiğine inanıyorum. Tüm taraflar için objektif güvenlik garantileri sağlanmalı. Akıl ve duyarlılıkla, savaşı körüklemek ve çatışma alevlerine körükle gitmek yerine hepimizin bir çözüm arayışını destekleyebileceğimize inanıyorum.
DDG: Daha önce sosyalist inşadan bahsetmiştiniz. Gelecekte özel sektör ve devlet arasında nasıl bir denge öngördüğünüz konusunda sizi biraz zorlamak istiyorum. Özel Dönem sırasında, esasen Sovyetler Birliği’nden gelen sübvansiyon kesildi ve bu, özellikle abluka nedeniyle Küba halkı açısından epey zor oldu. Fakat sosyalist inşa sorunu ne Küba’da ne de günlük yaşam seviyesini yükseltmek için özel sektörü genişletmek zorunda kalan Çin’de çözüldü. İleriye dönük olarak özel sektör ve devlet arasında nasıl bir denge kurmayı hedefliyorsunuz?
MDC: Sosyalist bir ekonomide özel sektörün var olması sosyalizmi ortadan kaldırmaz. Marksist klasikler —ya da Lenin’in Sovyet devrimindeki kendi pratiği— bile sosyalist yapı içinde özel sektörün de yer alacağı geçiş dönemleri olduğunu kabul eder. Özel sektörü tanımak hiçbir şekilde sosyalizmden vazgeçtiğimiz anlamına gelmez. Neden mi? Çünkü temel üretim araçlarının en büyük miktarı ve hacmi hala devletin elindedir.
Bu üretim araçları devlet ve devlet dışı biçimlerin bir kombinasyonu olarak yönetilebilir. Örneğin Küba’da arazilerin yüzde 80’inden fazlası kamuya ait. Ancak topraklarımızın yaklaşık yüzde 80’i yıllardır özel tarım kooperatifleri tarafından yönetiliyor. Bu, sosyalizmi inşa etmeyi bıraktığımız anlamına gelmiyor.
Ekonomi söz konusu olduğunda, mevcut iktisadi performansın bazı yönlerinden memnuniyetsizlik duyuyoruz. Ancak Küba ekonomisinin gerçekliği ne oldu? Dünyanın en güçlü ülkesinin ablukasına maruz kalmış bir savaş ekonomisi. Abluka olmasaydı ne elde edebileceğimizi görmek zorundayız. Elbette kendimizi geliştirmenin yollarını da bulmaya çalışıyoruz. Küba ekonomisinin performansından memnun olmadığımı söylerken halkımıza tam refah sağlayacak mal ve hizmetleri hala üretemediğimiz hakikatinden bahsediyorum. Ancak aynı savaş ekonomisi, kamu tarafından desteklenen ücretsiz ve yüksek kaliteli sağlık hizmetleri ve eğitimin yanı sıra kültür ve spora ücretsiz erişimi teminat altına alan şey. Kübalı profesyoneller, göç edenler de dahil, kapitalist ülkelerdeki işgücü piyasalarında rekabet edebilir durumda.
Küba, kimseyi geride ya da korumasız bırakmayan inanılmaz bir sosyal bakım sistemine sahip. Şu sorulabilir: Eğer insanlar bu hizmetten ücretsiz yararlanıyorsa, bunun devlete bir maliyeti yok mu? Peki bu devletin masraflarını kim karşılıyor? Bu masraflar, bir yandan abluka nedeniyle ağır darbe alan ama diğer yandan kapitalist ve daha gelişmiş ülkelerin asla yapamadığı büyük sosyal başarılara imza atan bir ekonomi tarafından karşılanıyor. Ablukanın sıkılaştırılmasına rağmen Küba’nın sağlık ve eğitim göstergeleri dünyanın herhangi bir gelişmiş ülkesiyle yarışabilir.
Bundan sonra nereye gideceğiz? Uluslararası koşullara daha az bağımlı olmalıyız. Bu nedenle kendi çabalarımızı ve kabiliyetlerimizi kullanarak Küba halkının yaratıcı direnişine güveniyoruz. Enflasyonla, döviz piyasasındaki ve fiyatlardaki çarpıklıklarla başa çıkmak için makroekonomik istikrar planını da içeren bir iktisadi ve sosyal kalkınma modeli üzerinde çalışıyoruz.
Kamu yönetiminin temel direkleri olarak bilim ve inovasyona güveniyoruz. Pandemi sırasında ne yaptığımıza bir bakın. Egemenliğimizi korumak adına Küba aşılarına ihtiyacımız olduğuna karar verdik ve bilim ve inovasyona dayalı bir yönetişim sistemi tasarladık. Bu fikir Kovid-19 sırasında test edildi ve şimdi bunu ekonominin diğer alanlarına da yaydık.
Bu alanlardan biri de gıda egemenliği. Gıda üretimini artırmak için bilim ve inovasyona odaklanıyoruz, böylece Küba gıda için ithalat yapmak ya da dış kaynaklara bağımlı olmak zorunda kalmayacak. Ayrıca ülkenin enerji matrisini de fosil yakıtlara daha az bağımlı olacak ve yenilenebilir enerji kaynaklarını daha fazla kullanacak şekilde değiştiriyoruz. Enerjinin yüzde 24’ünden fazlasını 2030 yılına kadar yenilenebilir kaynaklardan elde etmeyi hedefliyoruz.
Zorlu koşullar devam ederken, nüfusun ve ailelerin hassas durumlardan kurtulmalarına yardımcı olmayı amaçlayan sosyal programlar geliştiriyoruz. Ayrıca dijital bir dönüşüm sürecine giriyoruz. Tüm bu eylemler bir araya geldiğinde çok daha istikrarlı bir bugün ve gelecek ortaya çıkacaktır.
KvH: Dijital dönüşümle ilgili olarak, Küba internete erişim konusunda sizce ne durumda? Anladığım kadarıyla ABD’li ve Avrupalı şirketlerle yapılan bir anlaşma suya düştü ve dijital dönüşüme yönelik hareket durdu. İnsanlar bilgiyi nasıl alıyorlar? Her sabah brifing alıyor musunuz? Hangi mecralara baktığınızı merak ediyorum.
MDC: Twitter’da epey aktifim. Emin olmamakla birlikte Küba’daki herkesten daha fazla takipçim olduğunu düşünüyorum.
KvH: Kaç takipçiniz var?
MDC: Twitter’da yaklaşık 760 bin takipçim olduğunu söylediler. Toplumun dijitalleşmesi için iki temel alana odaklanan bir proje başlattık. Bunlardan ilki e-ticaret ve e-devlet gibi dijital platformların geliştirilmesi, böylece nüfus, devlet kurumları ve hizmetler arasında daha fazla bağlantı kurulması ve nüfusun daha fazla demokratik katılımının sağlanması. Ayrıca elektronik ticarete ilişkin yasal çerçeve üzerinde de çalışıyoruz. Ablukanın bu konuda bir etkisi var, zira dijital bir topluma doğru ilerlemek için mali kaynaklara ve teknolojiye ihtiyacınız var. Dolayısıyla dijital altyapımızın temelini bağımsız olarak oluşturmamız gerekiyor.
Çin’in yardımıyla televizyonun dijitalleşmesine doğru ilerleyebildik. İnternet konusunda ise son birkaç yılda önemli ilerlemeler kaydedildi. Halihazırda 7 milyondan fazla Kübalı cep telefonları aracılığıyla internete erişebiliyor. Küba’da ve özellikle gençler arasında, her ne kadar ablukanın bir sonucu olarak bize yasaklanan siteler ve platformlar olsa da herkesin sosyal ağlara bağlandığı ve aktif olarak çalıştığı oldukça yaygın olarak görülüyor.
Bir uygulamayı güncellemeye veya bir siteye girmeye çalıştığınızda ya da bir bilim insanı olarak bir araştırma veri tabanını ziyaret etmek istediğinde “Ülkenizin bu siteye erişimi yok,” şeklinde bir mesaj alıyorsunuz. Ancak ilerleme kaydediyoruz. Ülke genelindeki tüm üniversitelerde bilgisayar bilimleri programlarımız var. Ayrıca Apklis adında bir yerli uygulama mağazası geliştirdik ve kendi yerli uygulama sistemlerimizi de geliştiriyoruz. Universidad de las Ciencias Informáticas [Bilgisayar Bilimleri Üniversitesi] tarafından geliştirilen ve Çin ile ortak bir projeyle geliştirmekte olduğumuz dizüstü bilgisayarlarda, tabletlerde ve cep telefonlarında kullanılan bir işletim sistemimiz mevcut.
Genç Kübalılardan oluşan ekipler uluslararası bilgisayar programlama etkinliklerine katıldı ve olağanüstü sonuçlar elde etti. Bu bilgisayarlaşma yolunda ilerlemeye devam etmemizin nedeni şu: Küba’da iktisadi olarak aktif nüfus daha az ve bu grup iktisadi olarak aktif olmayan daha büyük bir nüfusu desteklemek zorunda, zira nüfusumuz yaşlanıyor, aynı zamanda sosyal programlarımız sayesinde ortalama yaşam süresi de artıyor.
Başka bir deyişle, az gelişmiş bir ülke olmamıza rağmen, gelişmiş ülkelere özgü bir demografik dinamiğe sahibiz; üretim ve hizmetlerde doğrudan aktif olan daha az insanla, daha verimli sonuçlar elde etmek zorundayız ve bunu yapmanın yolu bilgisayarlaşma, dijital dönüşüm ve otomasyondan geçiyor. Bu hedeflere ulaşmak için çeşitli popüler programlar geliştirdik. Örneğin, Genç Bilgisayar Kulübü —çok küçük yaşlardan itibaren çocukların bilgisayar ve diğer iletişim teknolojileriyle tanıştığı kurumlar— programı var. Hatta tüm bu dijital dönüşüm sürecinin dışında kalmamaları için yaşlılara yönelik kurslar bile var.
Elbette Kübalılar da sosyal ağlarda aktifler. Sosyal ağların, insanlık açısından son derece önemli olan bilginin yönetilebileceği bir araç olabileceğine inanıyorum. İnsanların maddi varlıklarıyla değil, maneviyatlarıyla ve topluma ve kültüre yapabilecekleri katkılarla ayırt edildiği bir ülke yaratmayı arzuluyoruz. Sosyal ağlarla ilgili olarak kınadığım hususlar, bayağılık, banallik ve özellikle gençler arasında çok fazla zarar veren çevrimiçi zorbalık türlerinin tezahürleri.
Dünyanın internet yönetişimi konusunda da daha kapsamlı ve birleşik bir yaklaşıma ihtiyacı olduğuna inanıyorum. Siber güvenlik meseleleri artık dünyada önemli bir konu ve Küba kendi siber güvenlik platformlarını geliştiriyor. Yapay zekânın yarattığı zorlukların yalnızca teknolojik değil, önemli sosyal ve etik sonuçları da beraberinde getirdiğinden bahsetmiyorum bile. İnternet için bir tür küresel yönetişim sağlamalıyız. Özgürleştirici ve kapsayıcı, sanal ve fiziksel olanın birbirinden daha az uzak olduğu ve internetin insanların sorunlarına cevap bulmalarına yardımcı olabileceği bir dünya inşa etmemiz gerekiyor.
DDG: Kültür konusuna gelince, Küba’nın müzik, edebiyat ve dans alanlarında kültürel bir güç merkezi olduğunu herkes biliyor. Dijital kültürün sınırlara saygı duymadığı düşünüldüğünde, hükümetinizin belki de artık Küba’da yaşamayan ama hala gururla Kübalı hisseden Kübalılara dönük tutumunda herhangi bir farklılık veya değişiklik görüyor musunuz?
MDC: Bu ABD’ye ikinci gelişim; bir kez beş yıl önce gelmiştim, şimdi de bu. Her iki seferde de BM Genel Kurulu oturumlarına katılmak üzere geldim. Bu ziyaretler sırasında Amerikan kültürünün temsilcileriyle bir araya gelmek için her zaman yer bulduk. Örneğin dün öğleden sonra, tam da bu mekânda Amerikalı sanatçılar ve akademisyenler ile Küba’da ve ABD’de yaşayan Kübalı sanatçılar arasında bu toplantılardan birini gerçekleştirdik.
Sizin gibi ben de Kübalı ve Amerikalı müzisyenlerin sahneyi paylaştıklarında ortaya çıkan uyumu deneyimledim. Havana’daki caz festivallerinde bunu deneyimledik; festivaller her zaman Kübalı ve Amerikalı müzisyenleri bir araya getiren bir orkestra ile kapanır. Kübalılar Amerikan cazının orijinal gücüne ve virtüözitesine belli bir Latinlik katıyor.
Bunlar, insanın yeni bir ruhsal esenlik düzeyine ulaştığı anlar. Bugün kültür, Küba ile ABD arasında duvarların değil köprülerin inşa edilebileceği alanlardan biri. Kültürel alışveriş sayesinde sınırlar yıkılır ve halklarımız birleşir. İnsanlarımız tarihlerinin ve kültürlerinin değerlerini paylaşabilirler.
Birkaç yıl önce, Obama döneminde, Washington DC’deki Kennedy Center da Küba kültürüne ilişkin bir sergi düzenlemişti. Burada sanatçılarımız kendilerini çok rahat hissettiler. Bir Kennedy Center projesi aracılığıyla Amerikalı sanatçıları Küba’ya getirmek istedik ama Trump’ın kısıtlamaları nedeniyle her şey suya düştü. Yine de sürdürülen pek çok temas söz konusu. Örneğin dün uzun yıllardır ABD’de yaşayan bazı önemli Kübalı müzisyenlerle vakit geçirdik. Ülkeleriyle olan ilişkilerini terk etmediler ve onların başarısının aynı zamanda Küba kültürünün de başarısı olduğunu düşünüyoruz.
KvH: Biden yönetimi ile devam eden bir diyalog var mı? Ve Biden yeniden seçilirse ABD ile Küba ilişkileri açısından ne bekliyorsunuz?
MDC: Onu Biden’a sormanız gerekir. Şu anda diplomatik ilişkiler var. Bazı konularda görüşmelerimiz var ama Biden yönetiminin Küba ile farklı bir ilişki kurma konusunda istekli olduğunu görmedik.
Ve vizyonumuzda ısrar etmeye devam ediyoruz. Sosyalist inşadan vazgeçmeyeceğiz. Fakat Küba ile ABD arasında medeni ve normal bir ilişki istiyoruz. Ancak bu ilişkiyi inşa etmek için oturup konuşmamız gerekiyor. Farklı görüşlere sahip olduğumuz, hemfikir olduğumuz ve hemfikir olmadığımız tüm konuları değerlendirmeli ve ilerleme kaydetmeye çalışmalıyız. Bunun daha iyi bir ilişkiye ve halklarımız için daha fazla imkân ve potansiyele yol açacağına inanıyorum ama şu anda ABD yönetiminin tutumunun bu yönde olduğuna dair herhangi bir işaret görmüyoruz.
KvH: Son bir soru: Barbie ya da Oppenheimer’ı gördünüz mü?
MDC: Oppenheimer’ı izlemedim ama izlemem tavsiye edildi ve yakında izleyeceğim. Oppenheimer’a ilgim var. Barbie’yi izlemeye daha az ilgim mevcut. Bana öyle geliyor ki Barbie çok ama çok hafif.
Diplomasi
Avrupa ülkeleri, ABD’ye “kararlı” petrol yanıtı verecek

Beş Avrupa ülkesi, ABD hükümetinin petrol stoklarını serbest bırakma yönündeki artan baskısına “tek ses” olarak yanıt verme konusunda anlaşmaya vardı.
Üç Avrupalı yetkili POLITICO’ya verdikleri bilgide, Fransa, Almanya, İngiltere, İtalya, İrlanda ve Avrupa Komisyonu’nun, petrol stoklarını azaltmaları ya da ABD’den dizel ihracatının yasaklanmasıyla karşı karşıya kalmaları yönündeki Washington’dan gelen baskıya nasıl yanıt verileceğine karar vermek üzere görüşmelere katıldığını söyledi.
Bu kaynaklardan ikisi, tüm bu ülkelerin ABD tarafından petrol stoklarını azaltmaları ya da ABD’den dizel ihracatının yasaklanmasıyla karşı karşıya kalmaları yönünde gizli bir baskı altında tutulduğunu belirtti.
Kaynaklara göre, bu ülkeler AB’nin yürütme organıyla birlikte üç konuda mutabık kaldı: Baskıya “koordineli bir sesle” yanıt vermek, “stokların serbest bırakılmasına ilişkin her kararın IEA [Uluslararası Enerji Ajansı] düzeyine taşınmasını” sağlamak ve “ABD ile görüşmelerde gerginliği azaltmaya” çalışmak.
Paris merkezli IEA, zengin ülkeler arasında enerji politikasını koordine ediyor ve bu yılın başlarında Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının ardından petrol stoklarının serbest bırakılmasını denetlemişti.
Kaynaklardan biri, buradaki amacın “gerginliği azaltmak” olduğunu söyledi:
“İletişimde bir nevi kararlı ama olumlu olmak… Aç bir aslanla karşı karşıya olduğunuzda, onunla mutlaka kirli oyunlar oynamak zorunda değilsiniz.”
Bu kaynak, bazıları Trump yönetiminin baskısıyla karşı karşıya kalan daha geniş bir ülke grubunun cuma günü yapılacak toplantıda nasıl tepki verileceğini tartışacağını da ekledi.
POLITICO daha önce, ABD Enerji Bakanı Chris Wright’ın, AB’nin büyük ölçüde bağımlı olduğu ihracata yasak uygulamasına alternatif olarak petrol stoklarının piyasaya sürülmesini talep ettiğini bildirmişti.
Ukrayna ve İran’daki savaşların bir sonucu olarak ABD’de dizel fiyatları hızla yükseliyor ve bu durum, kritik ara seçimler öncesinde fiyatları düşürmesi için ABD Başkanı Donald Trump üzerinde büyük bir baskı yaratıyor.
Başkan, ABD petrol sektörünün şiddetli muhalefetine rağmen ihracat yasağını göz ardı etmiyor.
Trump, Oval Ofis’te düzenlenen bir etkinlikte ihracat yasağıyla ilgili olarak “Bunu düşünüyorum. Bu konuyu [Enerji Bakanı] Chris [Wright] ve [İçişleri Bakanı] Doug [Burgum] ile sık sık konuşuyorum. Onlar bunun dizel fiyatlarına yardımcı olacağını düşünüyorlar ama diğer ürünlerin fiyatlarını da yükseltebilir,” dedi.
Diplomasi
İranlı diplomat Soltanieh: Ortadoğu güvensizlik, katliam ve soykırımla yüz yüze

Editörün notu: İran’ın eski UAEA Temsilcisi, nükleer bilimci ve diplomat Büyükelçi Ali Asghar Soltanieh, 26 Eylül’de İstanbul’da tertiplenen East-West Forum bünyesinde yaptığı konuşmada Batı hegemonyasının çözülüşünü ve çok kutuplu yeni dünya düzenine geçiş dinamiklerini ele aldı. Kırk yılı aşan uluslararası diplomasi tecrübesine dayanarak BM, UAEA, CWC ve BWC gibi küresel kurumların bilhassa ABD ve Batılı müttefikleri tarafından nasıl araçsallaştırıldığını şahsi tanıklıklarıyla ortaya koydu. Ortadoğu’nun, Avrupa’da işlenen tarihsel suçların ve antisemitizmin bedelini Filistin’deki sürgün ve süregelen soykırımla ödemeye mahkûm edildiğini vurguladı. NPT rejiminin ve uluslararası nükleer teftiş mekanizmalarının Batı ve İsrail lehine çifte standartlarla işletildiğini, İsrail’in saldırganlıklarının bizzat bu kurumlarca örtbas edildiğini somut örneklerle açıkladı.
Bismillahirrahmanirrahim,
Sözlerimin başında, parçalanmış bir dünyanın içinden geçtiği bu can alıcı tarihsel dönemeçte beni bu mühim konferansa davet eden Harici’ye ve Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi’ne en içten şükranlarımı sunuyor; toplantının verimli geçmesini temenni ediyorum.
Kimi akademisyenler, Batı Yüzyılı’nın sonunun eşiğinde durduğumuz ve Hegemonya Sonrası Dünya Düzeni’nin şafağında bulunduğumuz görüşünü paylaşıyor.
Karşımızdaki yalın soru şudur: Doğu ile Batı arasındaki tarihsel münasebet, Batı’nın emperyal ve liberal tahakkümünden tartışmalı çok kutuplu bir düzene doğru nasıl evrildi ve bu geçiş süreci; hegemonyayla özdeşleşen kültürel tektipleşmeyi, jeopolitik çatışmayı ve teknolojik tahakkümü yeniden üretmeden nasıl yönetilebilir?
“Batı Hegemonyasından Çok Kutuplu Dünya Düzenine Doğu-Batı İlişkilerinin Dönüşümü” başlıklı meseleyi etraflıca tahlil edebilmek için, Batı tahakküm yapısının kendi kendini baltalamasına yol açan temel dinamikleri teşhis etmek gerekir; bu dinamikler, Doğu eksenli yeni ve çok kutuplu bir sistemin kurucu unsurlarındaki belirleyici nitelikleri de gözler önüne serecektir.
Filizlenen çok kutuplu düzen, yalnızca Batı (özellikle Amerikan) hegemonyasının yerini Çin, Rusya ya da bir başka ulusal hegemonyanın alması şeklinde okunmamalıdır. Bu durum bilakis, bizzat modernliğin siyasi manasına dair çok daha derin bir hesaplaşmayı temsil ediyor: Geleceğin uluslararası sistemi, tarihsel olarak Batı’yla anılan evrenselleştirici liberal model etrafında örgütlenmeye devam mı edecek; yoksa farklı medeniyetler ve siyasi gelenekler çoğulcu bir devletler düzeni içinde bir arada mı yaşayacak? Barışçıl bir geçiş; tek kutupluluğun ihyasına yahut yeni bir “medeniyetler çatışması” fikrine değil; uluslararası kurumların siyasi eşitlik, kültürel çoğulculuk, stratejik itidal, teknolojik yönetişim ve toplumsal dayanışma ilkeleri doğrultusunda yeniden inşasına bağlı kalacaktır.
Bu tebliğde yeni dünya düzeni, günümüzde Ortadoğu olarak adlandırılan Batı Asya prizmasından ele alınmaktadır.
Avrupa’daki Musevi cemaatlerinin asırlar boyunca ayrımcılığa, zulme ve antisemit şiddete maruz kaldığı acı gerçeğini hatırda tutmak gerekir.
Avrupa’daki antisemitizm, güvenli bir Yahudi vatanı arayışının giderek aciliyet kazanmasına zemin hazırladı. Nitekim Batılı güçler, neredeyse bütün Yahudileri Avrupa’dan Ortadoğu’ya sürmeye ve milyonlarca Filistinliyi vatanından kopararak Doğu’nun kalbinde, Batı Asya’da, yani Ortadoğu’da Batılı bir teşekkül kurmaya karar verdi. Ortadoğu o günden bu yana kesintisiz bir güvensizlik, katliam ve nihayetinde bir soykırımla yüz yüze; hülasa Ortadoğu, Avrupa’da işlenen suçların bedelini ödüyor.
Birleşmiş Milletler ve diğer uluslararası kuruluşlarla yakın dirsek temasında geçen kırk yılı aşkın çok taraflı diplomasi tecrübeme binaen, sunumumda sözde “Dünya Düzeni yahut İkinci Dünya Savaşı Sonrası Dönem” boyunca bu uluslararası kurumların sergilediği performansa odaklanmam talep edildi. Aşağıda aktaracaklarım, Batılı ülkelerin, bilhassa da Amerika Birleşik Devletleri’nin uluslararası örgütleri araçsallaştırmasına dair somut delillere dayanan şahsi hatıratımdan kesitlerdir; bunlar ne İran’ın ne de VIIMES’ın resmi tutumunu yansıtır:
BM Şartı’nın yapısal eksiklikleri, bahse konu teşkilatların tüzükleri ve ilgili antlaşma ile sözleşmelerin hükümleri dikkate alındığında; Batılı ülkelerin yönlendirmeleri ve koyduğu engeller yüzünden BM ile diğer uluslararası kurumların son derece hayal kırıklığı yaratan, menfi bir sicile sahip olduğu rahatlıkla görülür.
Şahsen dahil olduğum ve bizzat tanıklık ettiğim birtakım somut hadiseleri değerli katılımcıların dikkatine sunmak isterim:
NPT metni incelendiğinde, taraflarını “Nükleer Silaha Sahip Olanlar” (P5) ve “Olmayanlar” biçiminde ikiye ayıran, güvenlik alanındaki en ayrımcı antlaşma karşımıza çıkar. Nükleer silaha sahip devletler, UAEA denetimlerinin tamamından muaftır. Antlaşmanın nükleer silahsızlanmayı öngören altıncı maddesinde ise ne bir takvim ne de bir hesap verebilirlik mekanizması bulunur.
Bağlantısızlar Hareketi (NAM) ülkeleri, nihai belgeye nükleer denemelerin yasaklanmasını içeren bir paragrafın eklenmesini teklif etti. Nükleer silah sahibi ve NPT tarafı olan üç devlet; ABD, İngiltere ve SSCB bu teklife karşı çıktı.
Not: O dönemde Fransa ve Çin henüz NPT’ye katılmamıştı.
Genel Kurul kulisinde, İsveç Daimi Temsilciliği’nde şahsımın da aralarında bulunduğu üç NAM temsilcisi ile üç nükleer silah sahibi devletin heyetleri arasında sabah saat 04.00’e kadar süren sekiz saatlik müzakerenin ardından, ABD heyetinin herkesin üzerinde mutabık kaldığı oturum başkanının önerisine dahi itiraz etmesi sebebiyle hiçbir uzlaşmaya varılamadı. Neticede Konferans nihai bir belge ortaya koyamadı ve fiyaskoyla sonuçlandı.
NAM, özellikle de Ortadoğu ülkeleri, Ortadoğu’da Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölge kurulması gerekliliğini kuvvetle savundu. Hatırlatmak isterim ki bu öneriyi ilk olarak 1974’te İran, ardından Mısır gündeme getirmişti. Başta ABD olmak üzere Batılı ülkeler, normal şartlarda 25 yıl sonra geçerliliği sona erecek NPT’nin süresiz uzatılması şartıyla bu tasarıya onay verdi. Geldiğimiz noktada ABD, 1995’teki taahhüdüne uymamakla kalmadı; İsrail’in nükleer silahlardan vazgeçmeme ve NPT’ye katılmama yönündeki taleplerini karşılayabilmek adına bu minvaldeki bütün girişimleri de köstekledi.
ABD, 2000 yılındaki bir önceki Gözden Geçirme Konferansı’nda alınan ve nükleer silahsızlanma yolunda 13 bağlayıcı taahhüdü içeren kararların uygulanışını gözden geçirme yönündeki geleneksel gündem maddesine itiraz etti. Konferans çöktü.
Yoğun müzakerelerin ardından konferans, 2012 yılında “Ortadoğu’da Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölge” konulu bir toplantı düzenlenmesini ilk defa oydaşmayla kabul etti. İki yıllık hazırlık sürecinden sonra, tam da toplantının Helsinki’de icra edilmesinin planlandığı günlerin arifesinde ABD (yani kararın alındığı 2010 yılında görevde bulunan Obama yönetimi), taraf tüm devletleri hiçe sayarak ve sırf İsrail’i memnun etmek uğruna konferansı tek taraflı biçimde süresiz erteledi.
Konferans; ABD, İngiltere ve Kanada’nın Ortadoğu’da Nükleer Silahlardan Arındırılmış Bölge metnine getirdiği itirazlar neticesinde dağıldı.
UAEA, insanlık tarihinde nükleer silah kullanmış yegâne ülkenin başkanı tarafından dillendirilen “Barış İçin Atom” şiarının akabinde kuruldu. O günden bu yana ABD’nin nükleer cephaneliği hem nicelik hem nitelik bakımından muazzam büyüme kaydetti; nükleer kulübe yeni ülkeler katıldı.
UAEA üyesi devletler üç öbeğe ayrılır: UAEA Güvence Denetimlerine tabi olan ve nükleer silaha sahip bulunmayan NPT tarafları; nükleer silaha sahip NPT tarafları (P5) ve her türlü denetimden muaf tutulan NPT dışı ülkeler (Hindistan, Pakistan, İsrail, Kuzey Kore). Mutlak bir çifte standart.
UAEA’nın “Nükleer malzeme odaklı güvence denetimi” şeklinde yürütülmesi gereken denetim mimarisi, UAEA Tüzüğü’nün lafzına ve ruhuna tümüyle aykırı biçimde “İstihbarat odaklı güvence denetimi”ne dönüştürüldü.
Yönetim Kurulu’ndaki koltuk sayısı, kırk yılı aşkın süre önce olduğu gibi yine 35 düzeyindedir; “tahsisli koltuk” denilen 10 daimi sandalyenin dağılımı Batı’nın lehinedir. Tarafsız bir inceleme, sözde teknik nitelikteki bu uluslararası örgütü siyasallaştıran ve kutuplaştıran kararların ardındaki karanlık sicili açıkça gösterir. Nükleer enerjinin barışçıl amaçlarla kullanımını teşvik etmesi beklenen örgüt; P5 ve diğer dört ülkenin her türlü denetimden bağışık tutulduğu, diğerlerinin kapsamlı güvence denetimlerine tabi kılındığı, hatta İran gibi kimi ülkelerin rutin denetimlerin fersah fersah ötesinde en müdahaleci teftişlere maruz bırakıldığı, üye devletler arasında ayrımcılık güden nevzuhur bir BM gözetleme aygıtına dönüştü. UAEA, kapsamlı güvence denetimleri altındaki barışçıl nükleer tesislere dönük askeri saldırılar karşısında önleyici veya telafi edici adımlar atmaktan utanç verici bir biçimde alıkondu. UAEA Tüzüğü’nün Yönetim Kurulu’nun yapısı, yetki alanı ve salahiyetine ilişkin hükümleri, düzenlenecek bir Tadil Konferansı ile ivedilikle ıslah edilmelidir.
UAEA güvence denetimleri altındaki nükleer tesislere yönelik saldırılar:
Bu tabu, tarihte ilk kez 1981 yılında İsrail’in, Fransa tarafından Irak’ta inşa edilmekte olan araştırma reaktörünü vurmasıyla yıkıldı.
UAEA’nın 1982 yılındaki Genel Konferansı sırasında ABD, İsrail’in ihlalini kınayan bir karar tasarısının kabul edilmesi durumunda Ajans üyeliğinden çekileceğini, böylece bütçenin yaklaşık yüzde 25’inin bir anda buharlaşacağını ilan ederek tehdit savurdu. O dönem İran temsilcisi olarak şahsım, ABD’nin Ajansı gelişmekte olan ülkelere baskı kurmak maksadıyla kullandığını ve bu yüzden UAEA’yı asla terk edemeyeceğini bildiğimden, bunun kuru bir blöf olduğundan emindim. ABD’nin ayrılması durumunda oluşacak mali açığı kapatmayı teklif ettik; böylelikle İran’a savaş dayatan Saddam rejiminin tasarısı olmasına aldırmadan, başta Ortadoğu ve NAM olmak üzere benzer yaklaşıma sahip ülkeleri karar metnini desteklemeye teşvik ettik. Tasarı kabul edildi; Amerikan ve Fransız heyetleri Genel Konferans’ın kararını protesto amacıyla salonu terk etti ancak üyeliklerini sürdürdü.
Saddam rejimi 1984 ile 1988 yılları arasında İran’daki Buşehr Nükleer Güç Santrali’ne defalarca saldırdı; gelgelelim ne UAEA Yönetim Kurulu ne de Genel Konferans bu saldırıları kınadı, zira Batı dünyası bütünüyle Saddam rejiminin arkasında saf tutmuştu.
1990 yılındaki Genel Konferans esnasında sunduğum karar tasarısı kabul edildi. 533 sayılı bu karara göre; UAEA güvence denetimi altındaki nükleer tesislere yönelik her türlü fiili saldırı ve saldırı tehdidi, BM Şartı’nın, UAEA Tüzüğü’nün ve uluslararası hukukun çiğnenmesi anlamına gelir; BM Güvenlik Konseyi’nin derhal harekete geçmesini gerektirir. Tüm üye devletler, saldırıya uğrayan ülkeye yardım elini uzatmaya çağrılır.
İsrail, nükleer silah değil de bir araştırma reaktörü inşa edildiği bahanesiyle Suriye’deki bir tesisi vurdu. Gerçekleştirilen tüm denetimlere ve UAEA’nın iddiayı kesin biçimde kanıtlayamamasına rağmen Batılı ülkeler, ABD ve AB, Yönetim Kurulu’na bir karar tasarısı sundu; tasarı yalnızca 17 oyla, kıl payı onaylandı. Saldırgan İsrail yerine, saldırıya uğrayan ülke BM Güvenlik Konseyi’ne sevk edildi.
İsrail ve ABD, kapsamlı güvence denetimleri altındaki tüm nükleer tesislere Haziran 2025’te ve ardından Şubat 2026’dan sonra saldırdı. UAEA Yönetim Kurulu ve Genel Direktörü, UAEA’nın 533 sayılı kararına tamamen aykırı düşen bu saldırganlıkları kınayan hiçbir karar almadı.
Not: Bariz bir çifte standart ve ikiyüzlülük örneği olarak ABD ve AB; Ukrayna Nükleer Güç Santrali konusunda Rusya aleyhine, vaktiyle bizzat önerdiğim ve o dönem ABD ile bazı AB üyelerinin ret oyu verdiği 1990 tarihli 533 sayılı karara dayanarak bir tasarı sundu.
Çelişkiye bakın ki, Yönetim Kurulu son oturumunda, asılsız teknik iddialarla gündemde tuttuğu Suriye dosyasını Batılı ülkelerin Şam’daki yeni hükümetle iyi ilişkiler kurması üzerine yaklaşık yirmi yıl sonra gündemden düşürme kararı aldı. Çifte standardın ve UAEA’nın siyasallaştığının açık bir kanıtı daha.
1986 yılındaki Çernobil Nükleer Kazası’nın akabinde; “Nükleer Kazaların Erken Bildirimi” ve “Nükleer Kaza Halinde Acil Yardım” başlıklı iki sözleşmenin taslak müzakereleri Viyana’da yoğun bir tempoyla yürütüldü; ben de bu süreçte İran İslam Cumhuriyeti adına masadaydım.
Müzakerelerin ilk haftasında ABD ve Rusya, kendi nükleer tesislerinde vuku bulacak kazaları bildirmekten muaf tutulmaları gerektiğini savundu. Ayrımcılığın her türlüsünü, bilhassa da nükleer faaliyetleri son derece yoğun olan, kaza ihtimali yüksek bulunan ve sınır ötesine radyoaktif sızıntı yayma riski taşıyan tesislerin bu denetimden muaf tutulmasını kesin bir dille reddettim.
Üç hafta süren çetin siyasi mücadelelerin ardından tarafları uzlaşmaya mecbur bıraktığımızı; masaya oturup sözleşmenin kapsamını belirleyen ve tüm üye devletlerce kabul gören 1. madde metnini birlikte kaleme aldığımızı gururla ifade etmek isterim.
Saddam kimyasal silah kullandı. Yaklaşık 100 bin İranlı hayatını kaybetti yahut yaralandı. Batılı ülkelerin Irak’a kimyasal silah temin ettiğini ortaya koyan su götürmez belgeler bugün alenen ortadadır.
İran İslam Cumhuriyeti, Cenevre’de Kimyasal Silahlar Sözleşmesi (CWC) müzakerelerine aktif biçimde katıldı, metni imzaladı ve onayladı. ABD ve Rusya, sözleşmede öngörülen 10 yıllık süre zarfında devasa kimyasal silah stoklarını imha etmedi; Genel Konferans’tan istisnai bir süre uzatımı talep ederek kötü bir emsal teşkil etti. Rusya nihayetinde taahhüdünü yerine getirdi ancak ABD tanınan sürenin de ötesine geçti.
Suriye, Rusya ve İran’ın teşvikiyle CWC’ye taraf oldu. İsrail sözleşmeye katılmamışken, uluslararası güvenlik uğruna kendi milli güvenliğinden feragat etti. Suriye topraklarının bir kısmı yabancı güçlerin ve teröristlerin işgali altındayken Şam’ın eksiksiz bir beyanda bulunması fiilen imkânsızdı. Batılı ülkeler, Esad yönetimine siyasi baskı uygulamak amacıyla Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (OPCW) nezdinde siyasi gerilim üretti ve yapay gündemler dayattı. Teknik bahaneler ardına gizlenen, siyasi saiklerle on yılı aşkın süredir OPCW gündeminde tutulan Suriye dosyası, Batılı ülkelerin yeni hükümetle kurduğu sıcak ilişkiler sebebiyle şimdi gündemden kaldırılıyor.
Cenevre’de Biyolojik Silahlar Sözleşmesi (BWC) Protokolü üzerine yürütülen, UAEA ve OPCW benzeri uluslararası bir denetim mekanizması kurmayı hedefleyen yaklaşık 10 yıllık müzakere süreci, 2002 yılında ABD’nin resmi itirazıyla akamete uğradı. Taslak metin bugün tozlu arşiv raflarında bekliyor. Kitle imha silahlarının tasfiyesini samimiyetle arzulayan tüm dünya devletleri böylece hiçe sayıldı. Şayet böyle bir teşkilat hayata geçirilmiş olsaydı, Kovid salgını sırasında binlerce insanın ölümüyle sarsılan ve paniğe kapılan dünya kamuoyuna rehberlik edebilirdi. Müzakerelere bizzat katılan biri olarak Avrupalı muhataplarımıza, ABD yer almasa dahi bu yapıyı mevcut metin üzerinden kurmayı teklif ettim; ancak kapalı kapılar ardında bana, ABD’deki rakipleri BWC Protokolü kapsamına alınmadığı müddetçe Avrupa’daki biyoteknoloji endüstrisinin hükümetlere bu izni vermeyeceğini itiraf ettiler. Bu durum, Batı siyasetinde insani güvenlik ve sağlığa dair endişelerin hiçbir kıymetiharbiyesi olmadığını bir kez daha ispatlıyor.
Zaman kısıtı sebebiyle sadece birkaç somut vakayı hatırlatmakla yetineceğim:
BM, 1948’den bu yana Filistin Devleti’ne ilişkin kararlarını hayata geçiremedi. BM Güvenlik Konseyi ABD vetolarıyla kilitlendi; Genel Kurul kararları ise hukuki bağlayıcılıktan mahrum kaldı. Ortadoğu’da güvensizlik ve kan gölü sürüyor.
BM Güvenlik Konseyi, İsrail’in Gazze’de yürüttüğü iki yıllık soykırım boyunca felç edildi; ABD’nin vetoları sebebiyle ateşkes dahi ilan ettiremedi.
Genel Kurul kürsüsünde Birleşmiş Milletler Şartı’nı evrak imha makinesine atan İsrail Büyükelçisi, ABD’yi herkesin gözü önünde küçük düşürdü.
Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Gazze’deki soykırıma dair verdiği hükümler, Batılı ülkelerin çoğunun takındığı pervasız tutum yüzünden uygulanamadı.
Bu hafta Genel Kurul kürsüsüne çıkan ABD Başkanı, BM Şartı’nı, bilhassa da 2. maddesini alenen ayaklar altına alarak bir BM üyesi devleti, İran’ı haritadan bütünüyle silme niyetinde olduklarını resmen duyurdu. AB ve diğer Batılı ülkeler ise bu cüreti derin bir sessizlikle geçiştirdi.
Şanghay İşbirliği Örgütü ve BRICS gibi yeni çok taraflı mekanizmaların ortaya çıkışı, Doğu’nun yükselen yeni güçlerinin zengin katkılarıyla bu dönüşüm sürecini derinden etkileyecektir.
Batı hegemonyasından çok kutupluluğa geçiş, yalnızca bir dış tahakküm biçiminin yerini diğerine bırakmasıyla sınırlı kalırsa tarihsel hiçbir mana taşımaz. Bu sürecin asıl kıymeti; Doğu ile Batı’nın tarihsel özgünlüklerini koruduğu, eşit koşullarda ve karşılıklı saygı temelinde bir arada yaşayabildiği bir uluslararası sistem vücuda getirme vaadinde saklıdır.
İkinci Dünya Savaşı sonrasının sözde “Dünya Düzeni”ne ait BM ve diğer uluslararası yapılar, ağırlıklı olarak Batılı devletlerce araçsallaştırıldıkları için işlevlerini yitirmiş ve tıkanmıştır. Esaslı bir reform kaçınılmazdır; yeni ve çok kutuplu bir nizamın tesisi ertelenemez bir zarurettir.
Üç ilahi dinin; Museviliğin, Hristiyanlığın ve İslamiyet’in mensupları arasında Ortadoğu’da asırlar boyu hüküm süren barış içinde bir arada yaşama hafızası yeniden canlandırılmalıdır.
Aydınlar ve akademisyenler; mevcut statükoya karşı dik durması, Ortadoğu’da ve tüm dünyada kalıcı barış ile refahı sağlamak adına adalet ve eşitliğe dayalı yeni bir dünya düzeni inşa etmesi için kamuoyuna ışık tutmalıdır.
Gösterdiğiniz nazik ilgi için teşekkür ederim.
Diplomasi
Türkiye ve BM Karadeniz’de ateşkes için masaya dönüyor

Bloomberg’ün haberine göre Türkiye ve Birleşmiş Milletler, Karadeniz’de seyrüsefer ve liman güvenliğini sağlamak amacıyla Rusya ve Ukrayna ile ekim ayı başında yeni görüşmeler yapmayı planlıyor. Hazırlıkları New York’taki kapalı toplantıda ele alınan sürecin, 2022’deki tahıl koridoru modeline dayanması öngörülüyor.
Türkiye ve Birleşmiş Milletler (BM), Karadeniz’de ateşkes sağlanması ve ticari seyrüsefer güvenliğinin tesis edilmesi amacıyla Rusya ve Ukrayna ile yeni müzakereler yürütmeye hazırlanıyor.
Bloomberg’in diplomatik kaynaklara dayandırdığı habere göre tarafların katılımıyla planlanan temaslar ekim ayı başında gerçekleşecek. Girişimin temel hedefini ise limanların, sivil gemilerin ve enerji altyapısının korunması oluşturuyor.
Diplomatik sürecin zeminini oluşturmak üzere eylül ayı sonunda BM Genel Kurulu kapsamında basına kapalı bir toplantı yapıldı. Söz konusu görüşmede Türkiye, ABD, Avrupa ülkeleri, Mısır ve Hindistan’dan yetkililer yer aldı.
Toplantıya ait belgelerde, tarafların ticari seyrüsefer özgürlüğünü, limanların ve enerji altyapısının güvenliğini kapsayan, “dar çerçeveli ve karşılıklı fayda sağlayan bir anlaşmayı” ele aldıkları kaydedildi.
Planlanan sürecin, 2022 yılında varılan Karadeniz Tahıl Koridoru Anlaşması modelini izlemesi öngörülüyor.
Söz konusu dönemde, Ukrayna limanlarından tahıl ve gıda ürünlerinin güvenli sevkiyatını sağlayan sözleşmenin yanı sıra Rusya ile BM Sekretaryası arasında Rus gıda ve gübre ihracatının kolaylaştırılmasına yönelik bir mutabakat zaptı imzalanmıştı.
Kremlin, kendi ürün ve gübre ihracatının önündeki engellerin kaldırılmasına dair maddelerin yerine getirilmediğini savunarak 2023 yılında anlaşmayı askıya almıştı.
Moskova yönetimi, kendi şartları karşılanana kadar tahıl koridoruna dönmeyeceğini belirtiyor.
Ekonomim gazetesi de ağustos ayı sonunda Ankara’nın Karadeniz’deki tahıl girişimini yeniden canlandırmak adına temaslarını yoğunlaştırdığını yazmıştı.
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ise 1 Ekim’de düzenlenen Valday Forumu’ndaki konuşmasında, Rus rafinerilerine yönelik saldırıların durdurulması karşılığında Ukrayna gemilerini vurmama yönündeki teklifleri kabul etmeyeceğini dile getirdi.
Karadeniz’deki askeri çatışmalara değinen Putin, yalnızca askeri gemileri veya askeri kargo taşıyan tekneleri hedef aldıklarını savundu. İsabet alan gemilerde ikincil patlamalar yaşandığını ve bunun askeri yüke işaret ettiğini öne süren Rus lider, Ukrayna ordusunun sivil yük taşıyan Rus tanker ve gemilerine saldırmaya başladığını iddia etti.
Putin, Ukrayna’nın ilk 10 günde 40 Rus gemisini devre dışı bıraktığını, süreç boyunca hasar gören toplam gemi sayısının ise 100’ü aştığını belirtti.
Rus lider, Moskova’nın bu eylemlere karşılık verdiğini ifade ederek her taraftan gelen saldırıları durdurma çağrılarına tepki gösterdi.
Öte yandan Estonya, Rusya ve Belarus menşeli tahıl ürünlerinin kendi toprakları üzerinden transit geçişini yasakladı.
Asya2 hafta önceÇin yapay zekâ, çipler ve akıllı fabrikalara büyük yatırım yapıyor
Asya2 hafta önceHindistan ve Vietnam, ‘Çin artı bir’ rekabetini ticari kazanıma dönüştürmeyi hedefliyor
Asya2 hafta önceJaponya Merkez Bankası faizleri 1995’ten bu yana en yüksek seviyeye çıkardı, yen değer kaybetti
Asya2 hafta önceFed’in faiz artışının ardından Çin parasal gevşemeye devam edecek mi?
Asya2 hafta önceGüney Kore lideri Lee, ABD baskısına rağmen Ortadoğu’da savaşa dahil olmayacaklarını söyledi
Diplomasi4 gün önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Ortadoğu2 hafta önceEnsarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’
Asya1 hafta öncePakistan’a Katar’dan ikinci LNG sevkiyatı yapılacak







