Söyleşi
Timofey Bordaçev: Trump barışa hizmet ediyor
Valday Tartışma Kulübü’nün Program Direktörü Timofey Bordaçev, Harici’ye konuştu: “Trump, ilişkilerimizi çok ama çok öngörülebilir bir hale getirerek uluslararası barışa şimdiden çok iyi bir hizmette bulundu.”
Timofey Bordaçev, Rusya’nın önde gelen düşünce kuruluşlarından Valday Tartışma Kulübü’nün Program Direktörü ve Ulusal Araştırma Üniversitesi Ekonomi Yüksek Okulu (HSE) bünyesindeki Kapsamlı Avrupa ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi’nin akademik danışmanı. Yüksek lisansını 1997’de Bruges’de Avrupa Politikası ve Yönetimi alanında, doktorasını ise 1999’da St. Petersburg Devlet Üniversitesinde siyaset bilimi üzerine tamamladı.
Uluslararası İlişkiler teorisi ve güncel dünya siyaseti, Rusya-Avrupa Birliği ilişkileri, Avrupa Birliği’nin dış politikası, Avrasya ekonomik entegrasyonu ve uluslararası güvenlik konularında aktif olarak fikir üreten Bordaçev, aynı zamanda Rusya’da ve yurt dışında yayımlanmış çok sayıda kitap ve araştırma makalesinin yazarı.
Bordaçev, tek kutuplu dünya düzeninin kesin olarak sona erdiğini ve geleceğin, her ülkenin kendi çıkarlarını gözettiği çok kutuplu bir yapıya dönüştüğünü belirtiyor. Bu yeni düzende tek bir süper gücün nizam sağlayamayacağını vurgulayan Bordaçev, orta büyüklükteki güçlerin de dış müdahaleler azaldıkça kendi aralarındaki gerilimleri kontrol etme kabiliyeti geliştirdiği tezini savunuyor.
Rusya’nın nükleer söyleminin tüm dünyaya değil, yalnızca Batı ile yürütülen diplomasiye yönelik bir mesaj olduğunu ifade eden Bordaçev, Batı’nın Rusya’yı Çin’e karşı yanına çekme çabalarının, pragmatik çıkarlara dayalı bu güçlü ilişkiyi bozmaya yetecek bir teklif sunamadığı için başarısız olacağını öngörüyor. Bordaçev’e göre, ABD Başkanı Trump ile gelen “öngörülebilir” politikalar sayesinde ise Rusya ile Batı arasında doğrudan bir savaş ihtimali “çok düşük” ve Trump bu bağlamda “uluslararası barışa hizmet etti”.
Valday Tartışma Kulübü’nün kasım ayında İstanbul’da düzenlediği toplantıda Bordaçev’e sorularımızı sorduk.
***
Vakit ayırdığınız için teşekkür ederim. İlk sorum basit. Aynı zamanda bu konferansın da başlığı: Nereye gidiyoruz? Bir tür düzene mi, yoksa çok kutuplu bir düzensizliğe mi? Bu soruya kolay bir yanıtınız var mı ya da bu konudaki gelecek perspektifiniz nedir?
Sanırım amaç bir çözüm bulmak değil, tartışmak. Toplantımızın amacı, fırsatları ve sınırlılıkları birlikte keşfetmek. Odadaki kimsenin elinde bir reçete yok. Burası, Batılı ortaklarımızın herkesi tek bir doğrunun olduğuna ikna etmeye çalıştığı Münih Güvenlik Konferansı değil. Bu odada pek çok hakikat var.
Dolayısıyla nasıl görüneceğini değilse de en azından nasıl görünmeyeceğini söyleyebiliriz. Kesinlikle tek bir gücün hakim olduğu tek kutuplu bir yapı olmayacak. Ve hangi kurallara dayanacağını da biliyoruz. Her ülkenin, kendini beğenmiş süper güçlere aldırmaksızın, öncelikle kendi çıkarlarına hizmet etmek isteyeceği temel kuralına dayanacak. Bunlar, gelecekteki uluslararası düzenin çok önemli yapısal özellikleri. Ve en azından içinde faaliyet göstereceğimiz genel koordinat sistemini biliyoruz. Bu, şimdiden büyük bir başarı. Bu konferans sırasındaki tartışmalarla da onaylanan ve teyit edilen bir başarı.
Tarihe baktığınızda, bir süper gücün kudreti olmadan bir dünya düzeni veya uluslararası hukuk tesis etmek mümkün mü? Tarihte buna benzer bir örnek var mı?
Asla… 18. ve 19. yüzyıldaki Avrupa düzenini, birbiriyle rekabet eden beş güç destekliyordu: Rusya, Avusturya İmparatorluğu, Alman İmparatorluğu, Fransa ve Britanya. Sonra 20. yüzyılda Avrupa çöktü, Amerika ortaya çıktı ve Rusya varlığını sürdürdü. Şimdi Çin de ortaya çıktı.
Şu anda bu dünyada üç süper gücümüz var. Dolayısıyla, bu kadar çok devletin kendi çıkarlarını gözettiği günümüz uluslararası sisteminin, yani düzen ve hukukun, tek bir güç veya sınırlı bir güçler grubu tarafından desteklenebileceğini düşünmüyorum. Bu kesinlikle imkânsız. Ve bu tabii ki durumu daha karmaşık hale getiriyor, zira kölelik içinde yaşamak, özgürlük içinde yaşamaktan çok daha kolay. Ama biz özgürlük içinde yaşıyoruz.
Konuşmanızda orta ölçekteki güçlerin, küçük devletlerin ya da bu tür devletlerin herhangi bir hegemon tanımadıklarını veya dış politikaları üzerinde baskın bir güç görmek istemediklerini, özgürlük istediklerini söylediniz. Fakat orta ölçekli güçler arasındaki ilişkilere baktığımızda, örneğin Türkiye ile İran arasında pek çok çelişki var. Pakistan ile Hindistan arasında birçok çelişki ve sorun mevcut. Bu ülkeler Şanghay İşbirliği Örgütü gibi bir şemsiye altında aynı safta yer alsa da Pakistan ile Hindistan arasında bir savaş gördük. Bu durumda, çıkar çatışması varken kendi aralarındaki sorunları nasıl çözebilirler? Pek çok güzergâh, pek çok boru hattı projesi var; Hindistan Avrupa’ya Çinlilerin sunduğundan farklı bir yoldan ulaşmak istiyor. Bu türden birçok çelişkiyle karşı karşıyayız. Günün sonunda basit soru şu: Bu devletler herhangi bir savaş olmadan sorunları çözmek için ortak bir zemin nasıl bulabilir?
Bakın bu bölgede gördüğümüz son büyük savaş, neredeyse 50 yıl önceki İran-Irak savaşıydı. O zamandan beri büyük savaşlar görmedik. Yani gerçekten büyük savaşlardan bahsediyorum. İran-Irak savaşı gibi ya da Rusya’nın bugünlerde Ukrayna’daki savaşı gibi. Dolayısıyla bölge oldukça barışçıl. Geçmişle ve örneğin Doğu Avrupa ile kıyaslarsanız bölge çok barışçıl.
Bunun bir avantaj olduğunu söylüyorsunuz, değil mi?
Bu bir avantaj değil. Bir gösterge…
Neyin göstergesi?
Siyasi kültürün… Hintlilerle Pakistanlılar arasında sınır çatışmaları olabilir. Ama bunları aralarında büyük bir savaşa tırmandırmadılar. Neden? Bu ilginç bir soru. En ilginç soru bu. Tırmanmanın sınırları. Öyle hissediyorum ki orta ölçekteki güçlerin çoğu, hatta Hindistan gibi daha büyük olanları bile tırmanışı kontrol etmeyi başardı.
Örneğin Amerika Birleşik Devletleri gibi süper güçlerden ne kadar az müdahale görürsek, bölgesel güçlerin kendi aralarındaki tırmanışı kontrol etmek için o kadar fazla manevra alanı olur.
Konuşmanızda güç politikasının artık işlemediğini söylediniz ve bunun iyi bir şey olduğundan bahsettiniz. Peki bu durumda Kremlin neden dünyanın geri kalanına Rusya’nın yıkıcı nükleer silahları olduğunu hatırlatma ihtiyacı duyuyor? Kremlin’den bu tür açıklamaları pek çok kez işittik, yani “Sizi uyarıyoruz, Batı’yı uyarıyoruz, yıkıcı silahlarımız var” veya buna benzer şeyleri. Rusya neden dünyaya bu yıkıcı silahlara sahip olduğunu hatırlatma ihtiyacı duyuyor?
Dünyaya değil. Batı’ya. Bu, dünyanın geri kalanına bir mesaj değil. Batı’ya bir mesaj.
Yani mesela Kazakistan’da veya Türkiye’de korkulacak bir şey olmadığını mı söylüyorsunuz?
Muhakkak. Bu, Batı’ya bir mesaj. Bu, bizim Batı ile olan diplomasimizin bir parçası. Ve Batılılar da aynısını yapıyor. Farklı kelimelerle ama aynısını yapıyorlar. Bunlar sizinle hiçbir ilgisi olmayan ilişkiler.
Anladım.
Endişelenmeyin.
Evet, teşekkür ederim. Son olarak, Batı’da büyük bir tartışma var: Rusya’yı Batı’nın yanına çekip Çin’e karşı konumlandıran bir politika mümkün mü? Böyle yeni bir politika değişikliği olabilir mi? Bazı Batılı düşünce kuruluşları Ukrayna savaşından bu yana bu konuyu tartışıyor.
Bize verecek hiçbir şeyleri yok… Hintlere bile verecek bir şeyleri yok. Hint meslektaşlarımla tartışıyordum ve sorum şuydu: ABD size, Rusya ile işbirliği politikanızı yeniden yönlendirecek kadar temel öneme sahip ne verebilir? Hintler, “Hiçbir şey” dedi. Batı’nın sorunu, dünyanın geri kalanı için büyük değer taşıyan kaynaklarını tüketmiş olması.
Hepimiz pragmatistiz. Türkiye, Rusya, Çin, herkes son derece pragmatist… Dolayısıyla Batı’nın artık yeni bir kalkınma kaynağı olmadığını görüyoruz. Giderek daha az yatırım kaynağı, giderek daha az teknoloji kaynağı, giderek daha az istikrar kaynağı. Ama ne yazık ki zaman zaman bir istikrarsızlık kaynağı.
Bu yüzden Rusya’yı Çin’e karşı konumlandırmak gibi tüm bu karmaşık planların işe yarayacağını sanmıyorum. Zira her şeyden önce, Çin ile sahip olduğumuz en barışçıl sınıra değer veriyoruz. Yani büyük bir ulusla çok büyük bir sınırımıza…
Ama Soğuk Savaş döneminde Çin ile Sovyetler Birliği arasında bir ihtilaf söz konusuydu.
Çok küçük ihtilaflar. Esasen hiçbir şey. Yani, bu ilk argüman. İkinci argüman ise ne Çin ne de Rusya, Batı’nın Çin’i Rusya’dan ya da Rusya’yı Çin’den koparabilecek kadar değerli bir şey sunabileceğini düşünmez.
Evet, son sorum. Rusya ile Batı, yani NATO arasında doğrudan bir çatışma olasılığı yüzde kaç?
Şu anda çok düşük olduğunu düşünüyorum. Trump ile birlikte çok düşük. Trump çok fazla öngörülebilirlik getirdi. Bence Trump, ilişkilerimizi çok ama çok öngörülebilir hale getirerek uluslararası barışa şimdiden çok iyi bir hizmette bulundu.