Bizi Takip Edin

Diplomasi

Trump, Suudilerle nükleer anlaşmada İsrail şartını kaldırmıyor

Yayınlanma

ABD Başkanı Donald Trump, Suudi Arabistan ile sivil nükleer enerji konusunda hazırlanan bir anlaşma taslağını Kongre’ye gönderdi.

Öte yandan Reuters’a açıklama yapan bir Beyaz Saray yetkilisi, bu anlaşmanın ancak krallığın İsrail ile ilişkilerini normalleştirmesi halinde yürürlüğe gireceğini vurguladı.

Temmuz ayında varılan ve ABD şirketlerinin Suudi Arabistan’a sivil nükleer teknoloji ihraç etmesine olanak tanıyacak olan anlaşma, kimliğinin açıklanmasını istemeyen ABD’li yetkiliye göre pazartesi günü Kongre’ye gönderildi.

Trump’ın, nükleer anlaşmayı Kongre’ye sunmanın hedeflerine nasıl katkı sağlayacağını beklediği net değil.

Kongre’nin anlaşmayı değerlendirmek için 90 oturum günü süresi var.

ABD’li yetkili, e-posta ile yaptığı açıklamada, “Anlaşmanın ancak Suudi Arabistan’ın İbrahim Anlaşmaları’na katılması halinde ilerleyeceği yönündeki başkanın tutumu değişmedi,” dedi.

Trump, Suudi Arabistan’la 30 yıllık nükleer anlaşmayı onayladı

2020 ve 2021 yıllarında imzalanan bu anlaşmalar, İsrail ile BAE, Bahreyn, Fas ve Sudan arasında yapılmıştı.

Temmuz ayında Suudi nükleer anlaşmasını kabul ettikten birkaç gün sonra, ilk dönem başkanlığı sırasında benzer bir anlaşma üzerinde çalışmış olan Trump, anlaşmanın yürürlüğe girmesi için ilişkilerin normalleşmesini koşul olarak belirlemişti.

Eski Başkan Joe Biden de bir nükleer anlaşma için baskı yapmıştı ve bunu söz konusu anlaşmalarla ilişkilendirmek istemişti.

Diplomatlar, Riyad’ın 2023’te İsrail ile ilişkilerini normalleştirmeye yakın olduğunu düşünüyordu fakat Ekim 2023’te İsrail’in Gazze’ye karşı başlattığı savaş, durumu değiştirdi.

Suudi Arabistan, İsrail’i tanımadan önce Filistin devletine giden “geri dönüşü olmayan bir yol” talep ediyor.

30 yıllık nükleer anlaşma, AP1000 reaktörlerinin inşasını öngörüyor. Bu, Kanada merkezli Cameco ve Brookfield Asset Management’ın ortak sahibi olduğu Westinghouse’a fayda sağlayacak, on milyarlarca dolar değerinde bir proje.

İki Kongre kaynağının verdiği bilgiye göre, anlaşma Kongre liderlerine gönderildi ve çarşamba günü komitelere sunulması bekleniyor.

Kongre, 90 oturum günü içinde anlaşmaya itiraz etmediği takdirde, anlaşma yürürlüğe girecek.

Suudi Arabistan ABD ile nükleer anlaşmada Trump’ın İsrail şartına direniyor

Kongre anlaşmayı reddederse, Trump bu kararı veto edebilir; bu durumda, vetonun geçersiz kılınması için Kongre’de üçte iki çoğunluk gerekir.

Bazı Demokrat Kongre üyeleri ve nükleer silahların yayılmasının önlenmesi savunucuları, Suudi Arabistan’ın uranyum zenginleştirmesini veya nükleer atıkların yeniden işlenmesini engellememesi nedeniyle nükleer anlaşmayı eleştirdiler.

Bu iki faaliyet, nükleer silah üretmenin iki potansiyel yolu. BAE ise Washington ile 2009 yılında imzaladığı sivil nükleer anlaşmada, “altın standart” olarak bilinen bu tür önlemleri kabul etmişti.

Trump yönetimi, anlaşmanın yasaların gerektirdiği nükleer silahların yayılmasının önlenmesine yönelik tedbirleri içerdiğini belirtiyor.

Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Politika Eğitim Merkezi Başkanı Henry Sokolski, Trump’ın süreci başlatmasıyla Kongre’nin anlaşmanın normalleşme ve nükleer silahların yayılmasının önlenmesine ilişkin şartlar olmadan ilerlemesine izin verme olasılığını ortaya çıkardığını söyledi.

Sokolski, “Zenginleştirmenin yasaklanması ve İsrail’in tanınması konusunda ciddiyseniz, bu durum pek de ideal sayılmaz,” dedi.

Diplomasi

Araştırmacılara göre ABD’nin 11 Eylül sonrası savaşlarında 4,7 milyon kişi öldü

Yayınlanma

Brown Üniversitesinin “Savaşın Bedeli” projesine göre, 11 Eylül 2001 saldırılarının ardından ABD’nin katıldığı savaşlar dolaylı sonuçlarıyla birlikte 4,5 milyondan fazla, bazı değerlendirmelere göre ise 4,7 milyona kadar insanın ölümüne yol açtı.

ABD’nin 11 Eylül 2001 terör saldırılarının ardından girdiği savaşlarda, çatışmaların dolaylı sonuçları da hesaba katıldığında 4,5 milyondan fazla, araştırmacıların değerlendirmelerine göre ise 4,7 milyona kadar insan hayatını kaybetti.

iPaper gazetesinin haberinde yer verilen bu tahminler, Brown Üniversitesinin yürüttüğü “Savaşın Bedeli” (Costs of War) projesine dayanıyor.

Gazete, ABD liderlerinin askeri gücün imkanlarını ve kapasitesini gözlerinde büyüttüğünü, siyasi hedefleri silahlar aracılığıyla çözmeyi umduğunu ve söz konusu can kayıplarının diğer etkenlerin yanı sıra bu yaklaşımla bağlantılı olduğunu yazdı.

Araştırmacıların tahminlerine göre bu savaşlarda yaşamını yitirenlerin 3,6 ila 3,8 milyonu doğrudan doğruya sıcak çatışmalar sırasında değil, savaşların uzun vadeli sonuçları yüzünden öldü.

Antropolog Stephanie Savell, ekonominin, altyapının, kamu hizmetlerinin ve çevrenin tahrip edilmesinin hastalıkların yayılmasına ve çatışmalar sona erdikten yıllar sonra bile yeni ölümlere yol açtığını belirtiyor. Savaşların bu uzun vadeli sonuçları özellikle kadınları ve çocukları ağır biçimde etkiliyor.

Afganistan, Pakistan, Irak, Suriye ve Yemen’deki çatışmaları kapsayan araştırmanın yazarları, bütün bu çatışmalardaki tam can kaybı sayısının bilinmediğini ve ölü sayısının artmaya devam ettiğini vurguluyor.

Vietnam ve Irak savaşlarındaki can kaybı tahminleri farklılık gösteriyor

Başka çatışmalarda görüldüğü gibi ABD’nin yürüttüğü savaşlardaki can kaybı tahminleri de birbirinden ayrılıyor.

Nitekim Vietnam Savaşı sırasında her iki taraftan asker ve sivil toplam Vietnamlı kayıpları yaklaşık birkaç yüz bin ile birkaç milyon kişi arasında tahmin ediliyor.

Vietnam makamları ise 1995 yılında Kuzey Vietnam ve Vietkong saflarından yaklaşık 1,1 milyon savaşçının ve 2 milyona kadar sivilin öldüğünü açıklamıştı.

Irak’taki tahmin aralığı ise çok daha geniş bir tablo ortaya koyuyor. Kayıt altına alınmış şiddet kaynaklı sivil ölümlerini hesaba katan Iraq Body Count projesi, bu sayıyı 200,1 bin ile 226,6 bin aralığında veriyor.

Anket çalışmalarına dayalı araştırmalar ise savaş olmasaydı meydana gelmeyecek bütün ölümleri ifade eden “fazladan ölümleri” hesaplıyor.

Bu kapsamda The Lancet dergisi 2006 yılına kadar 655 bin ölümü, PLOS Medicine dergisi 2011 yılına kadar yaklaşık 461 bin ölümü, PLOS One dergisinde yayımlanan bir araştırma ise 2003-2023 yılları arasında şiddet kaynaklı 670 bin ölümü tahmin etti.

Eleştirilere göre ABD liderleri silahların kapasitesini abartıyor

iPaper, ABD liderlerinin on yıllar boyunca silahların sunduğu imkanları abarttığını ve savaşları demokrasiyi yaymanın yanı sıra güvenliği sağlamanın bir yolu olarak sunduğunu aktarıyor.

Gazetenin yazarı Dominic Erdozain’in değerlendirmesine göre bu sorun, Donald Trump’ın başkanlığından çok daha önce ortaya çıktı.

Yazar Erdozain, bu duruma örnek olarak Vietnam Savaşı’nı gösteriyor. Kuzey Vietnam’ın yıllar süren bombardımanlara maruz kalması ülke yönetimini direnişten vazgeçmeye zorlayamadı ve savaş sekiz yıl daha devam etti.

Gazeteci Walter Lippmann’ın da vaktiyle belirttiği üzere bu tecrübe, “modern silahların ateş gücünün düşmanı yok etme veya etkisiz hale getirme kapasitesine sahip olduğunu, ancak onu kendi iradesine boyun eğdirmeye yetmediğini” ortaya koydu.

ABD, 11 Eylül terör saldırılarının ardından askeri gücü yeniden yalnızca terörle mücadele amacıyla değil, aynı zamanda devlet inşası için de kullanmaya başladı.

Ancak bu askeri harekatların başarısızlıkları, yaklaşımın bizzat kendisindeki yanlışlıkla değil, strateji ve planlama hatalarıyla açıklandı.

Erdozain’in eleştirilerine yer verdiği askeri operasyon gazileri de güç kullanımının yerel halkın güvenini kazanmaya yardımcı olmadığını ve yeni isyancıların ortaya çıkmasına zemin hazırlayabileceğini ifade ediyor.

Eski komutan McRaven İran savaşı ve ABD stratejisini değerlendirdi

Öte yandan Donald Trump’ın İran ile bir anlaşma yapılması ya da “işinin bitirilmesi” arasında bir seçimden söz ettiği siyasi gündem çerçevesinde, ABD Özel Harekat Komutanlığı eski başkanı Amiral William McRaven da bir hafta önce değerlendirmelerini paylaştı.

İran ile yaşanan çatışma ortamında ABD’nin Vietnam, Afganistan ve Irak’taki askeri harekatlarını inceleyen McRaven, ABD’nin askeri üstünlüğünün siyasi hedeflere ulaşmayı garanti etmediğini ve ülke yönetiminde savaşın gidişatı üzerinde kontrol sahibi olunduğu yanılsaması yaratabileceğini bildirdi.

McRaven’ın iddiasına göre 28 Şubat’ta başlayan İran savaşı, Amerikan kapasitesinin ve imkanlarının abartılmasının yeni bir örneği oldu.

Washington’ın bu savaştaki hedefleri, rejim değişikliğinden ve Tahran’ın nükleer emellerinin caydırılmasından Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer güvenliğinin sağlanmasına kadar uzanan bir çizgide değişiklik gösterdi. Üstelik Donald Trump yönetimi, saldırıları başlatmadan önce müttefiklerin desteğini de almadı.

Askeri gücün karmaşık siyasi meseleleri çözme kabiliyetine duyulan inancın, henüz İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Amerikan stratejisinin bir sorunu haline geldiğini düşünen McRaven, özellikle 1991 yılındaki Körfez Savaşı’nda kazanılan zaferin ardından ABD’nin teknolojik üstünlüğün önemini gözünde büyüttüğünü, Afganistan ve Irak’taki harekatların ise uzadığını ve bu harekatların hedeflerinin defalarca değiştiğini belirtti.

McRaven ayrıca yetkinin başkanda toplanmasının, askeri yönetimin siyasallaşmasının ve yapay zeka da dahil olmak üzere yeni teknolojilerin gelişmesinin bu hataların tekrarlanma riskini artırdığını kaydetti.

Öte yandan savaşın sonucu eskiden olduğu gibi bugün de coğrafyaya, düşmanın kararlılığına, kamuoyu desteğine ve siyasi ve askeri liderliğin niteliğine bağlı kalmaya devam ediyor.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Güney Kore, Kiev’deki sekiz diplomatını geri çekti

Yayınlanma

Güney Kore, Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’nin iki Kuzey Koreli esirin Seul’e naklini BM kürsüsünden duyurmasının ardından Kiev’deki sekiz diplomatik personelini geri çekti. Dışişleri Bakanı Cho Hyun, krizin sürmesi halinde diplomatik ilişkilerin tehdit altına girebileceğini ancak Ukrayna’ya yönelik insani desteğin sürdüğünü söyledi.

Güney Kore, Ukrayna’nın iki Kuzey Koreli savaş esirinin Seul’e nakledildiğini kamuoyuna duyurmasıyla patlak veren kriz üzerine Kiev’deki sekiz diplomatik personelini geri çekti.

Gelişmeyi Güney Kore Dışişleri Bakanı Cho Hyun, parlamentoda bakanlığına yönelik düzenlenen denetim oturumunda açıkladı.

Yonhap ajansının haberine göre Cho, yaşanan diplomatik gerilime rağmen sorunu çözüme kavuşturmak amacıyla Ukraynalı mevkidaşıyla temaslarını sürdürdüğünü söyledi.

İki ülke arasındaki ilişkileri geren süreç, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin eylül ayında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu kürsüsünden yaptığı konuşmayla başladı.

Zelenskiy, konuşmasında iki Kuzey Koreli askerin Güney Kore’ye gönderildiğini açıkça dile getirdi.

Seul yönetimi ise söz konusu askerlerin ve Kuzey Kore’de kalan ailelerinin güvenliğini korumak amacıyla nakil işleminin gizli tutulması konusunda Kiev ile en başından beri anlaştıklarını belirtti.

Ukrayna Devlet Başkanlığı Ofisi daha sonra bu bilginin gizli tutulacağına dair bir mutabakat yapıldığını reddetti.

Bunun üzerine Güney Kore, Ukrayna yönetiminden resmi bir açıklama, özür ve benzer bir durumun tekrarlanmayacağına dair güvence istedi.

Beklenen adımların gelmemesi ve Rusya’nın devam eden hava saldırısı tehditleri gerekçe gösterilerek, ay başında Güney Kore’nin Kiev Büyükelçisi Park Ki-chang ülkeye çağrıldı; ardından da büyükelçilikteki bazı görevlilerin geri çekilmesine karar verildi.

Bakan Cho, Ukrayna’nın meseleyi gereğince ele almaması nedeniyle bu kararın kaçınılmaz hale geldiğini vurgulayarak şimdiye kadar sekiz personelin ülkeye döndüğünü ifade etti.

Diplomatik temsil düzeyinin düşürülmesine karşın elçilikte temel hizmetleri yürütecek personelin görev başında kaldığını belirten Cho, bu ekibin Rus saldırıları altında yaşayan Güney Kore vatandaşlarını korumak için çalışmalarına devam ettiğini aktardı.

Parlamentodaki oturumda krizin Kiev ile diplomatik ilişkileri kopma noktasına getirip getirmeyeceği sorusuna da yanıt veren Cho, gerilimin tırmanmayı sürdürmesi halinde meselenin o boyuta ulaşabileceği uyarısını yaptı.

Cho, sorunun en kısa sürede çözülmesi için Ukrayna Dışişleri Bakanı ile iletişim kanallarını açık tuttuğunu sözlerine ekledi.

Yaşanan diplomatik gerginliğe rağmen Güney Kore’nin Ukrayna’ya sunduğu genel desteğin değişmediğini vurgulayan Dışişleri Bakanı, Seul’ün insani yardımları sürdürdüğünü, Ukrayna’nın yeniden inşası konferanslarına katılmaya devam ettiğini ve savaşın sona erdirilmesine yönelik uluslararası girişimlerde yer aldığını hatırlattı.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

AB, Ukrayna’ya destek için Kanada’yı kredi programına çağırıyor

Yayınlanma

AB ve Kanada liderleri, Montreal Zirvesi’nde Ukrayna’ya yönelik 90 milyar avroluk kredi desteğine Ottawa’nın katılımını ve ikili siyasi ortaklığın geleceğini ele alacak. Zirve taslağında ortak üyelik yerine ekonomik güvenliğe odaklanan “Gelecek İçin İttifak” modelinin başlatılması öneriliyor.

Avrupa Birliği (AB) ve Kanada liderleri, Montreal kentinde düzenlenecek zirvede Kiev yönetimine yönelik mali desteğin genişletilmesini ve yeni bir siyasi ortaklık modelini ele almaya hazırlanıyor.

Rapporteur’ün ulaştığı ortak bildiri taslağında, Kanada’nın Ukrayna’ya yönelik kredi destek programına dahil edilmesi önerisi yer alıyor.

Taslak metinde “Kanada’nın Ukrayna’ya kredi destek programına katılımını memnuniyetle karşılıyoruz” ifadesi yer alırken, söz konusu cümlenin Kanada tarafıyla henüz tam olarak uzlaşmaya varılmadığı için köşeli parantez içinde tutulduğu görülüyor.

Belgede, Kanada’nın bu programa hangi şartlar altında ve ne kadarlık bir mali büyüklükle katılacağına dair somut ayrıntılara henüz yer verilmiyor.

Tarihi 23 Ekim olarak kaydedilen bildirinin son metninde zirveye kadar değişiklik yapılabileceği aktarılıyor.

Ukrayna’ya 90 milyar avroluk kredi paketi planlanıyor

Avrupa Parlamentosu, şubat ayında Ukrayna’ya 90 milyar avro tutarında bir kredi sağlanmasını onaylamıştı.

AB’nin ortak bütçesiyle güvence altına alınan bu mali paketin, 2026 ve 2027 yıllarında 45’er milyar avroluk iki dilim halinde ödenmesi öngörülüyor. Toplam 90 milyar avroluk kaynağın yaklaşık 30 milyar avrosunun Ukrayna’nın bütçe desteğine, 60 milyar avrosunun ise askeri yardımlara tahsis edilmesi hedefleniyor.

Rapporteur tarafından aktarılan bilgilere göre, Kanada’nın bu mali girişime dahil edilmesi, Kiev’in büyüyen finansman açığı karşısında Avrupa ülkelerinin bütçeleri üzerindeki mali yükü hafifletmeyi amaçlıyor.

Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy, daha önce yaptığı açıklamada, AB tarafından planlanan mevcut ödemelere ek olarak ülkesinin 2027 yılında 70 milyar avroya daha ihtiyaç duyacağını dile getirmişti.

Ortaklık statüsü yerine ‘Gelecek İçin İttifak’ modeli

Montreal’deki zirvenin ikinci önemli gündem maddesini ise Kanada’nın AB ile ilişkilerindeki resmi statüsü oluşturuyor. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, daha önce Kanada’nın AB’nin “ilk ortak üyesi” yapılması ihtimalinin değerlendirilmesini önermişti.

Diplomatik kaynaklar, Almanya’nın “ortak üyelik” kavramının kullanılmasına güçlü şekilde karşı çıktığını belirtirken, benzer çekincelerin Fransa ve İtalya tarafından da paylaşıldığı kaydediliyor.

Bu öneri ABD Başkanı Donald Trump’ın da tepkisini çekmişti. Teklifi “gülünç” olarak nitelendiren Trump, böyle bir adım atılması halinde AB’ye yönelik “çok ağır gümrük vergileri” uygulama tehdidinde bulunmuştu.

Rapporteur, mevcut belge taslağında ifadenin yumuşatıldığını aktarıyor. Buna göre doğrudan bir ortak üyelik statüsü yerine “Gelecek İçin İttifak” (Alliance for the Future) adı altında yeni bir mekanizmanın hayata geçirilmesi teklif ediliyor.

Ekonomik güvenlik ve yakın politika koordinasyonuna odaklanacak bu formatın yanı sıra “ortak üyelik” kavramının nihai tanımının 2027 yılındaki zirveye ertelenmesi öneriliyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English