Görüş

Trump’ın Barış Konseyi ve Gazze’nin gerçekleri

Yayınlanma

Beyaz Saray, Gazze Şeridi’nde savaş sonrası dönemin yönetilmesi amacıyla, birbirine bağlı ve birbirini tamamlayan iki yapıdan oluşan Barış Konseyi’nin kurulduğunu duyurdu. Bu adım, nihayetinde Gazze’ye yönelik soykırım niteliğindeki savaşın sona ermesini beraberinde getiren karmaşık Amerikan ve bölgesel mutabakatları yansıtmaktadır. İlk yapı, ABD öncülüğünde siyasi–ekonomik bir “vesayet” niteliği taşıyan bir denetim konseyi olarak tanımlanabilir; kurucu konseyin rolü stratejik gözetim, kaynak seferberliği ve ABD dış politikasıyla uyumun sağlanmasına odaklanmaktadır.

İkinci yapı ise Gazze’ye özgü bölgesel karakter taşıyan, eşgüdüm sağlayıcı bir icra konseyidir. Ateşkes anlaşmasında garantör ve arabulucu rolü üstlenen devletleri kapsamaktadır ve görevi, bölgesel koordinasyon ile sahadaki operasyonların yönetimi ekseninde şekillenmektedir.

Bu gelişme, ikinci aşamanın başladığının teyit edilmesiyle eşzamanlıdır; bu aşamada Gazze Şeridi’ni yönetmek üzere oluşturulan geçici Filistinli teknokrat komitesinin isimleri açıklanmıştır. Bu süreç, İsrail’in ateşkes anlaşmasının ikinci aşamasındaki yükümlülüklerine bağlı kalacağına dair şu ana dek herhangi bir güvence bulunmaması ve buna ek olarak İsrail’in, esasen orta ve uzun vadeli güvenlik taleplerinin büyük bölümünün karşılanmasına rağmen, bu çabaları engelleme niyetine işaret eden açık göstergeler eşliğinde gerçekleşmiştir. Buna karşılık, bölgesel odaklı eşgüdüm sağlayıcı icra konseyinin —ki burada eski BM Orta Doğu elçisi Nikolay Mladenov, bu bileşenlerin tümü arasında (denetim konseyi, icra konseyi ve teknokrat komite) irtibat görevi üstlenmektedir— geçici teknokrat komitenin Gazze’de sivil işleri yönetebilmesi için gerekli olan her şeyi sağlaması beklenmektedir.

Bu bağlamda, Filistin meselesinin yeni bir aşamaya girdiği açıkça görülmektedir. Bu aşama, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkına ilişkin ağırlık merkezini Filistin ulusal referans çerçevelerinden, ABD öncülüğündeki uluslararası–bölgesel bir çerçeveye kaydıran bir süreçle karakterize olmaktadır. Bu durum, doğrudan Filistinli ulusal temsilin bulunmayışında somutlaşmaktadır. Söz konusu gerçeklik sembolik düzeyde dahi görünürdür; zira “hizmet odaklı” teknokrat komite, Kahire’de yaptığı ilk toplantıda Filistin bayrağını sergileyememiştir. Bu, yeniden değerlendirmeye tabi, nihai olmayan bir ulusal yetkilendirme zemininin varlığı inkâr edilmeksizin; ancak mevcut duruma uygulanabilir alternatifler açısından net bir ufkun bulunmadığı koşullarda gerçekleşmektedir. Bu da, Gazze’nin yönetimini Filistin meselesinin daha geniş seyrinden ayıran; Şeridi, işlevsel/güvenlik/ekonomi boyutlarıyla yarı bağımsız bir dosyaya dönüştüren örtük bir ABD yaklaşımının ciddi risklerine işaret etmektedir. Bu yaklaşım, Filistin halkının gelecekte kendi kaderini tayin hakkını ve devletini kurma hakkını ortadan kaldırmamış olan BM Güvenlik Konseyi’nin 2803 sayılı kararının ruhuna aykırıdır.

Bu gidişat, ABD’nin Filistin halkının kaderini bütünüyle kontrol edebilmesinden ziyade, Gazze’deki savaşın sonuçlarını her türlü siyasi anlamdan arındırmaya ve onları işgal, egemenlik ve toprak bütünlüğü meseleleriyle ilişkilendirmeksizin; istikrar, hizmetler ve yeniden inşa odaklı teknik düzenlemelere dönüştürmeye yönelik ciddi bir Amerikan çabasını ifade etmektedir.

Filistinli direniş fraksiyonlarına —başta Hamas olmak üzere— gelince: savaş sonrası gerçeklik, 7 Ekim öncesindeki koşullara geri dönmenin imkânsızlığını ve Hamas’ı dışlamaya ya da baypas etmeye dayalı her politikanın başarısızlığını açık biçimde göstermektedir. Bu durum, Filistinlileri tüm bileşenleriyle birlikte bu gerçeklikle baş etme noktasında bir yol ayrımına sürüklemektedir: Ya bu gerçekliğin reddedilmesi —ki bu, ulusal yıpranmanın sürmesine yol açabilir ve sonunda saldırganlığın yeniden başlamasıyla, demografik denklemi değiştirmeyi ve Filistin ulusal varlığını onlarca yıl boyunca zayıflatmayı hedefleyen savaş amaçlarının gerçekleşmesiyle sonuçlanabilir—; ya da bu gerçekliğe bütünüyle boyun eğilmesi; ki bu, Filistin ulusal hareketinin işlevsel biçimde kuşatılmasına yol açacak, özgürlük, bağımsızlık ve kendi kaderini tayin temelindeki kurtuluş projesi için varoluşsal bir tehdit oluşturacak ve nihayetinde uluslararası hukuk çerçevesinde bir Filistin devletinin kurulması hedefini zayıflatacaktır.

Buna karşılık, en gerçekçi seçenek ulusal yeniden konumlanmadır: doğrudan idare yükünü hafifletirken, elde kalan güç unsurlarından vazgeçmemek —başta Filistinlilerin toprak üzerindeki varlığını korumak, toplumsal dayanışmayı sürdürmek, ulusal kimliği muhafaza etmek ve kurumlar ile ulusal temsilin birliğini güvence altına almak—; aynı zamanda bu geçici düzenlemeleri, özellikle Gazze’deki Filistin toplumunun en acil ihtiyaçlarını karşılayan fiilî bir gerçeklik olarak kabul etmektir. Bu, ulusal temsili güçlendirmeye ve siyasi sistem içinde birlik ilkesini yeniden tesis etmeye yönelik ulusal bir odaklanmayla eşzamanlı yürütülmelidir; bu da bu aşamada Gazze, Batı Şeria ve Kudüs arasındaki toprak bütünlüğünü garanti altına alacak, bölünmenin kökleşmesini engelleyecek ve savaş sonrası dönemin anlamını, Filistin meselesini yalnızca insani veya ekonomik boyutlarına indirgemeyen bir siyasi ufka açık tutacaktır.

Gazze’den Venezuela’ya: Uluslararası Kuralların Aşınması ve Yeni Bir Bölgesel Düzen İhtimali

Çok Okunanlar

Exit mobile version