Görüş
Trump’ın ‘Barış Planı’ Avrupa’nın ‘Orta ve Doğu Avrupalılaşmasını’ Hızlandıracak

Trump’ın Rusya-Ukrayna çatışmasını çözmek amacıyla ortaya koyduğu 28 maddelik barış planı bağlamında, bu kez menüye konulanlar Ukrayna ve Avrupa Birliği olmuş, masanın etrafında bıçak ve çatal tutanlar ise ABD ve Rusya adlı iki büyük güç olmuştur.
Liu Xiaodan, Ningbo Üniversitesi Orta ve Doğu Avrupa Ekonomik ve Ticari İşbirliği Araştırma Enstitüsü, Yardımcı Araştırmacı
Ma Xiaolin, Ningbo Üniversitesi Orta ve Doğu Avrupa Ekonomik ve Ticari İşbirliği Araştırma Enstitüsü, Özel Atanmış Araştırmacı; Bao Yugang Kürsü Profesörü; Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi Profesörü; Akdeniz Çevresi Araştırmaları Enstitüsü Direktörü
ABD Başkanı Trump, Rusya–Ukrayna çatışmasını çözmek amacıyla tek taraflı olarak “28 maddelik barış planı”nı ortaya koyarak, Avrupa Birliği’nin güç “kozlarını” tamamen açığa çıkarmış ve AB’nin çıkar odaklı “kırmızı çizgilerine” doğrudan darbe vurmuştur. Bu barış yol haritası; Ukrayna’nın egemenliği, güvenlik mimarisi, silahlanma kısıtlamaları ve NATO ile ilişkileri, Ukrayna’nın savaş sonrası yeniden inşası, ABD–Rusya işbirliği, Ukrayna’nın toprak paylaşımı ve insani güvence gibi dokuz başlık altında çözüm önerilerini dilimlenmiş bir biçimde ortaya koymaktadır. Bu durum, Amerikan güç siyasetinin temel siyasi mantığını—“yemek masası menüsü” teorisini—bir kez daha gözler önüne sermektedir: “Masada değilsen, menüdesin.”
Açıkça görüldüğü üzere, bu kez menüye konulanlar Ukrayna ve Avrupa Birliği olmuş, masanın etrafında bıçak ve çatal tutanlar ise ABD ve Rusya adlı iki büyük güç olmuştur. Avrupa aceleyle karşılık vermiştir. 23 Kasım’da, ABD–Ukrayna Cenevre toplantısı öncesinde İngiltere, Fransa, Almanya ve diğer ülkelerin danışmanları Ukrayna’nın üst düzey yetkilileriyle görüşmeler yapmıştır; ABD–Ukrayna müzakereleri yoluyla “28 madde” “19 maddeye” indirilmiş, toprak paylaşımı ile Ukrayna’nın NATO ve AB ile ilişkilerine dair bazı kısımlar askıya alınmıştır. Bu aceleyle geçen tur sonunda, AB yalnızca savunma yapabilmiş, karşılık verecek bir güce sahip olamamıştır.
Dikkat çekici olan ise, Rusya–Ukrayna çatışmasının ön cephesinde yer alan Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin aksine oldukça sakin görünmeleri ve “savaş yanlısı” ile “barış yanlısı” olmak üzere iki kampa ayrılmalarıdır; her biri kendi ulusal çıkarlarına uygun tutumları savunmaktadır. Kısa bir süre içinde, “28 maddelik” ya da revize edilmiş barış planı etrafında ABD, Rusya, Avrupa ve Ukrayna arasında ikili veya çok taraflı görüşmeler sürekli olarak gerçekleşmiş; Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri de bu süreçlere zaman zaman dahil olarak gelişmelerin seyrini etkilemeye çalışmıştır.
28 Kasım’da Macaristan Başbakanı Viktor Orbán, Rusya’yı ziyaret ederek Rusya–Ukrayna çatışması ve enerji meseleleri üzerine görüşmeler yapmış ve ABD ile Rusya liderlerinin çatışmayı barışçıl yollarla çözmek amacıyla Budapeşte’de bir araya gelmesini umut ettiğini ifade etmiştir; Orbán “Moskova görüşmeleri çok başarılı geçti” demiştir. 2 Aralık’ta Almanya Şansölyesi Merz, Berlin’de Polonya Başbakanı Tusk ile görüşerek “Polonya’nın güvenli, özgür ve müreffeh bir Avrupa inşa edilmesinde önemli bir ortak olmasını umduğunu” belirtmiştir. Aynı gün Rusya Devlet Başkanı Putin, pazarlıklara karşı olduğunu bir kez daha vurgulamış ve Avrupa’nın Trump’ın barış planına önerdiği tüm değişikliklerin, tüm barış sürecini tamamen engellemeyi amaçladığını ifade etmiştir.
Buradan da görülebileceği üzere, Rusya–Ukrayna çatışmasının “savaştan barışa” geçiş süreci yüzeyde “hızlı şerit”e girmiş gibi görünse de, gerçekte hâlâ “yokuş tırmanma aşamasında”dır. Büyük güçler arasındaki mücadelenin giderek odak noktası hâline gelen Orta ve Doğu Avrupa bölgesi, jeopolitik etkisini sürekli olarak artırmakta; Avrupa’daki gidişatı belirleyen başlıca güçlerden biri gibi görünerek Avrupa’nın “Orta ve Doğu Avrupalılaşması” eğilimini hızlandırmaktadır.
Avrupa’nın “Orta ve Doğu Avrupalılaşmasının” temel özellikleri, “Rusya’dan arındırma” sürecinin hızlandırılmasında somutlaşmaktadır: ekonomi, enerji ve güvenlik alanlarında Rusya ile kısmi ya da tam “ayrışma”; güvenlik düzeyinde ABD ve NATO çerçevesine dayanarak dış güvenlik garantilerine bağlanma; kalkınma yolunda ise güvenlik çıkarlarının önceliğinin yükseltilmesi ve halkın yaşamıyla ilgili kaynaklara yapılan yatırımların görece zayıflatılması. Rusya–Ukrayna çatışmasındaki topçu ateşinin gürültüsü ile ABD–Ukrayna barış müzakerelerindeki tartışmaların iç içe geçmesi, Orta ve Doğu Avrupa’daki durumun yüksek hassasiyet, keskin karşıtlık ve karmaşık bir dinamizm sergilemesine yol açmakta ve bunun Avrupa kıtasına yayılıp derinleşmesi olasılığını artırmaktadır.
Hassasiyet: Güvenlik Sorunlarının Mutlaklaştırılması ve Siyasi Olmayan Sorunların Siyasallaştırılması
Durumun hassasiyeti, bir yandan güvenlik sorunlarının mutlaklaştırılmasıyla ortaya çıkmakta ve temel odak askeri savunma güvenliği üzerinde yoğunlaşmaktadır. “28 maddelik barış planı”nın ilk on maddesi, garanti koşulları eklenmiş Ukrayna egemenliği ve güvenlik mimarisini açık biçimde ortaya koymaktadır. Buna karşılık, 23 Kasım’daki ABD–Ukrayna Cenevre toplantısı öncesinde, birçok Avrupa ülkesi Ukrayna ile özel temaslarda bulunmuş; ABD’nin NATO Antlaşması’nın “5. maddesine” benzer kolektif savunma güvenlik garantileri sağlamasını beklemiş, ABD’nin her türlü güvenlik güvencesini sunmasını ve Ukrayna’nın güvenliğinin NATO’nun kolektif savunma şemsiyesi altına alınmasını talep etmiştir.
Günümüzde Avrupa’nın savunma güvenliği hâlâ ABD öncülüğündeki NATO’ya bütünüyle bağlıdır; stratejik özerkliğin hayata geçirilmesi ise sağlam savunma kapasitesinin desteğinden ayrı düşünülemez. Avrupa savunma bütünleşmesi sürecini hızlandırmak amacıyla, Avrupa Birliği Ekim 2025’te resmen “Savunma Hazırlık Yol Haritası 2030”u yürürlüğe koymuş; savunma alanında Avrupa’nın “finansör” konumundan “eylemci” konumuna dönüşmesini teşvik etmeyi, savunma mali harcamaları ile diplomatik söylem gücü arasında hassas bir eşleşme sağlamayı ve nihayetinde Avrupa güvenliğini ilgilendiren müzakerelerde Avrupa’nın “mutlaka masada olmasını” hedeflemiştir.
Hassasiyetin bir diğer boyutu ise, siyasi olmayan sorunların siyasallaştırılmasında, özellikle enerji meselesinde kendini göstermektedir. Rusya–Ukrayna çatışmasının özgül bağlamında, Avrupa’nın “Orta ve Doğu Avrupalılaşma” süreci, dış işbirliğini “güvenliği önceleyen, ekonomiyi ikinci plana atan” bir düşünce yönelimine itmiş; halkın yaşamına ilişkin siyaset jeopolitiğe tâbi kılınmıştır. Bunun simgesel örneği, Polonya ve diğer Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin eleştiri ve baskıları sonucunda, Şubat 2022’de dönemin Almanya Şansölyesi Scholz’un “Kuzey Akım 2” projesinin sertifikasyonunu askıya aldığını açıklamasıdır. Ekim 2025’te AB, Rusya’ya yönelik 19. yaptırım paketini onaylamış ve ilk kez Rus sıvılaştırılmış doğal gaz sektörünü hedef alarak, AB ile Rusya arasındaki enerji kopuşu sürecinin daha da derinleştiğini göstermiştir. Bu süreçte enerji, temel ekonomik niteliğinden koparılarak jeopolitik rekabetin bir aracına indirgenmiştir. Buna keskin bir tezat olarak, Macaristan kendi ekonomik ve toplumsal ihtiyaçları temelinde Rus enerjisini bağımsız şekilde ithal etmeyi sürdürmüş; bu “bildiğini okuyan” tutum, bazı çevreler tarafından onu karşıtı Rusya bloğu içinde bir “Truva atı” olarak görülmesine yol açmıştır.
Karşıtlık: Ayrışmaların Kutuplaşması ve Tutumların Çelişkili Hâle Gelmesi
“28 maddelik barış planı”nda yer alan toprak maddelerine ilişkin olarak, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin büyük çoğunluğu hızla sert bir muhalefet sergilemiştir. Polonya Başbakanı Tusk, “herhangi bir anlaşmanın Polonya ve Avrupa’nın güvenliğini zayıflatmaması veya sarsmaması gerektiğini, Ukrayna’nın askeri kapasitesini zayıflatma pahasına barışın kabul edilemeyeceğini” vurgulamıştır. Hırvatistan Başbakanı Plenković, planın Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü ihlal ettiğini belirtmiştir. Avrupa Komisyonu Başkanı von der Leyen de, devletlerin zor kullanılarak değiştirilemeyeceğini ve Ukrayna’nın kendi kaderini seçme hakkına sahip olması gerektiğini vurgulamıştır.
AB’nin Orta ve Doğu Avrupa ülkelerini kapsayacak şekilde genişlemesiyle birlikte, V4 Grubu (Polonya, Macaristan, Çekya ve Slovakya’dan oluşan Visegrad Grubu) ve Baltık üçlüsü gibi başlıca Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri, Sovyet “diktatörlük yönetimini” Avrupa’nın ortak hafızasına dâhil etmeyi güçlü biçimde teşvik etmiş; tüm AB giderek “Rusya karşıtı” ve “Rusya’dan arındırma” kimlik siyaseti güden bir siyasal aktöre dönüşmüştür. Toprak karşılığında barış öngören maddelerin, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin çoğunda Rusya’ya yönelik tarihsel düşmanlık ve nefret hafızasını bütünüyle harekete geçirdiği; bu ortak kimlik bilincinin de AB düzeyindeki güçlü direnci daha da pekiştirdiği açıkça görülmektedir.
Buna karşılık, Macaristan’ın temsil ettiği “barış yanlısı” kanat görece temkinli kalmıştır. Macaristan Başbakanı Viktor Orbán, Rusya–Ukrayna çatışmasının başlangıcından itibaren AB’nin “Ukrayna’yı destekleyip Rusya’ya karşı koyma” tutumuna şiddetle karşı çıkmış ve barış görüşmelerini teşvik etmek amacıyla ABD ile Rusya arasında Budapeşte’de bir zirve düzenlenmesi için çaba göstermiştir. 28 Kasım’da Orbán Moskova’yı ziyaret ederek Ukrayna sorununun çözümüne yönelik müzakereler için bir platform sunmaya hazır olduğunu ifade etmiştir. Bu adım Polonya’nın sert tepkisini çekmiş; Polonya, Macaristan ile planlanan ikili zirveyi derhâl iptal etmiş ve yalnızca 3 Aralık’taki Visegrad Grubu zirvesine ilişkin gündemi muhafaza etmiştir.
Ancak yüksek enflasyon, halkın yaşam üzerindeki baskının hızla artması ve enerji ile güvenlik politikalarının ulusal kalkınma potansiyelini boşaltmasıyla birlikte, popülist güçler yeniden sahneye çıkmış; Orta ve Doğu Avrupa’daki birçok ülke hükümeti yeniden yapılanma riskiyle karşı karşıya kalmıştır. Ekim 2023’te Fico’nun yeniden Slovakya Başbakanı olması, halkın giderek ağırlaşan enflasyona duyduğu hoşnutsuzluğun doğrudan bir seçim sonucudur; benzer şekilde, Aralık 2025’te Çek popülist aşırı sağ partisi “Memnuniyetsiz Vatandaşlar Hareketi”nin lideri Babiš de yeniden başbakan olacaktır. Ulusal ekonomik ve toplumsal çıkarların korunması temelinde, Macaristan, Slovakya ve Çekya’nın “Rusya’ya yakın, Ukrayna’ya mesafeli” bir üçgen oluşturma olasılığı oldukça yüksektir.
Dinamiklik: “Yeni Avrupa”nın “Eski Avrupa”yı Yönlendirmesi ve Ukrayna’ya Destekte Yorgunluk
Balkanlar dışında Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin tamamı Avrupa Birliği’ne katılmıştır. Bu ülkeler, ABD’li siyasetçiler tarafından “Yeni Avrupa” olarak etiketlenmiş; Batı Avrupa’nın temsil ettiği “Eski Avrupa”ya karşı denge oluşturmak, birleşmeyi hedefleyen Avrupa kıtasını bölmek ve zayıflatmak amaçlanmıştır. Bu Avrupa’nın “yeni elit” ülkeleri, AB’ye katılımlarının ilk dönemlerinde çoğunlukla kuralları pasif biçimde kabul eden ve tek yönlü bir dönüşüme maruz kalan bir konumdaydı; temel talepleri ise daima daha fazla ekonomik kalkınma kaynağı elde etmek ve halkın yaşam koşullarını iyileştirecek somut fırsatlara ulaşmak olmuştur. Rusya–Ukrayna çatışmasının patlak vermesi, Avrupa’daki siyasi liderlik düzenini bütünüyle yeniden şekillendirmiştir: ABD’nin itici gücüyle Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri bir anda Rusya karşıtı ve Ukrayna yanlısı desteğin “öncü kuvvetleri” hâline gelmiş; jeopolitik etkileri hızla artmış ve hatta AB’nin Ukrayna ve Rusya’ya yönelik tutum ve karar alma yönünü tersine şekillendirmiştir. Çatışmanın ilk döneminde Polonya, Baltık üçlüsü ve diğerleri özellikle aktif davranmış; Ukrayna’ya askeri yardım sağlanması ve Rusya’ya yaptırım uygulanması çağrısında bulunmuş ve nihayet bu taleplerin AB’nin ortak eylemine dönüşmesini sağlamıştır.
Ancak Rusya–Ukrayna çatışması uzun süreli bir yıpratma sürecine girdikçe, Orta ve Doğu Avrupa halklarının kaygı ve korku duyguları sürekli artmış; bu durum popülist aşırı sağ partilerin yükselişini doğrudan beslemiştir. Bazı ülkelerde koalisyon hükümetleri ve hükümet yeniden yapılanmaları ortaya çıkmış; dış politika yönelimleri buna paralel olarak köklü biçimde değişmiştir. Örneğin Macaristan ve Slovakya, açık biçimde “Rusya’ya yakın, ABD’ye yakın ve Avrupa’ya şüpheyle bakan” çok yönlü eğilimler sergilemiştir. “Önce ulus” anlayışı Avrupa kıtasında hızla yayılmış; Almanya ve Polonya gibi ülkelerin hükümetleri de Ukraynalı mültecilerin kabulü konusunda artan baskı ve hoşnutsuzluklarını giderek daha açık biçimde dile getirmiş, AB’den göçmen yerleştirme sübvansiyonlarını artırmasını talep etmiştir. Aynı zamanda “Ukrayna’ya destek ve Rusya’ya karşı duruş yorgunluğu”nun ortaya çıkması, AB’nin daha önceki “Rusya karşıtı, Ukrayna yanlısı” yekpare temposunu bozmuş; çatışmanın barış müzakereleri yoluyla çözülmesine yönelik çağrılar ve olasılıklar artmıştır. 7 Kasım’da Macaristan Başbakanı Viktor Orbán’ın ABD’ye özel ziyareti sırasında Trump, “Bu savaşı çok da uzak olmayan bir gelecekte bitireceğiz” demiş; Orbán ise “Mucizeler her zaman mümkündür” yanıtını vererek Avrupa siyasetçilerini Rusya–Ukrayna barış sürecini ilerletmeyi baltalayan davranışları durdurmaya çağırmıştır.
Trump, barış adı altında Rusya–Ukrayna çatışmasını çözmeye çalışsa da, “28 maddelik barış planı” AB’nin ABD’nin Ukrayna kaynaklarını kapma konusundaki “iştahının” giderek daha çirkin bir hâl aldığını açık biçimde görmesini sağlamış; “Önce Amerika” ilkesi tüm açıklığıyla sergilenmiştir. Rusya’nın “19 maddelik barış planı”na şiddetle karşı çıkması ve müzakerelerde “28 maddelik barış planı”nı temel alma ısrarı, Avrupa’nın güvenlik sinirlerini yeniden germiş; Avrupa’nın “Orta ve Doğu Avrupalılaşma” sürecini hızlandırmış ve “Rusya’ya karşı durup Ukrayna’yı destekleme” iradesini pekiştirmiştir. 3 Aralık’ta Avrupa Komisyonu Başkanı von der Leyen, Rusya Merkez Bankası’nın Avrupa’da dondurulmuş varlıklarına el koyarak Ukrayna’nın kredi kaynaklarını sağlamayı hedefleyen yeni bir “Rus varlıklarıyla Ukrayna’ya destek” kredi planı önermiş ve bu planın 18’inde yapılacak AB zirvesine sunulacağını açıklamıştır. Özünde Ukrayna’nın güvenlik garantileri sorunu, tüm Orta ve Doğu Avrupa bölgesindeki derin güvenlik kaygılarını yansıtmakta ve Avrupa’nın çatışma içindeki tutum tercihlerine doğrudan etki etmektedir.
ABD ile Avrupa arasında belirgin görüş ayrılıkları bulunması nedeniyle Rusya–Ukrayna barış görüşmeleri sık sık çıkmaza girmekte; Avrupa’nın “Orta ve Doğu Avrupalılaşması” eğiliminin uzun süre devam etmesi olası görünmektedir. Bu durum, kriz ortamında Avrupa savunmasının bütünleşmesini hızlandırabilir. AB üyesi ülkeler siyasal, ekonomik ve toplumsal alanlarda hâlâ ciddi ayrışmalar sergilese de, acil dış güvenlik baskıları karşısında tüm ülkelerin stratejik özerklik adımlarını hızlandırma ve savunma alanındaki somut kapasitelere daha fazla yatırım yapma yönünde motivasyonu bulunmaktadır. Aynı zamanda AB, birleşik tek pazarın benzersiz avantajlarına dayanarak “yumuşak gücünü” giderek sertleştirmekte; uluslararası rekabetin yoğunlaştığı bir ortamda, çoğu üye ülke daha birleşik ve daha güçlü bir duruşla eşgüdüm içinde hareket etmektedir.
“28 maddelik barış planı”, Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ile AB’nin katlanabileceği stratejik “alt sınırları” zorlayan son derece hassas bir turnusol kâğıdı niteliğindedir. Taraflar arasındaki tekrar eden mücadeleler ve çekişmeler içinde ABD, Rusya, Avrupa ve Ukrayna artık kendi çıkar arzularını ve egemenlik kırmızı çizgilerini gizlememektedir. ABD, Rusya ve Avrupa arasındaki uzun vadeli güç mücadelesi kaçınılmaz hâle gelmiş; bu durum, yüzeydeki görünüm olan Rusya–Ukrayna çatışmasının gelecekte daha uzun süreli ve daha karmaşık bir yöne evrilmesini zorunlu kılmıştır. Bu süreçte “orta kuşak”ta yer alan Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri, güvenlik ve savunma alanındaki söylem güçlerini sürekli artıracak ve AB’nin kolektif karar alma mekanizmasında giderek daha belirleyici bir rol üstlenecektir.
Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Asya2 hafta önceEndonezya’nın yeni iş yasası işçileri memnun etti, iş dünyasını endişelendirdi
Diplomasi2 hafta önceİtalyan gazeteci ve yazar Thomas Fazi: Avrupa, II. Dünya Savaşı’ndan beri ABD işgali altında
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor










