Bizi Takip Edin

Görüş

Tanrı’nın en güçlü ülkesi; yeniden ve ilelebet!

Avatar photo

Yayınlanma

Werner Rügemer, yazar ve akademisyen

ABD Başkanı Donald Trump, Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde “Tanrı vergisi ulusun” tüm kıtalara müdahale etmesi çağrısında bulunuyor. Rusya ve Çin’e karşı (şimdilik) kendini tutuyor ancak Avrupa’dakiler gibi vasallar, halihazırda olduğundan daha fazla kan kaybedecek.

“Make America Great Again” (Amerika’yı Yeniden Büyük Yap): Trump, seçim sloganını kapsamlı bir stratejide özetledi. Kendini bir barış arabulucusu olarak sunuyor. Ancak Orta Doğu’daki gibi “barış”, esasen yeni yatırımlar için bir bahane. Küresel varlığı henüz az olan daha genç, daha saldırgan sermaye grubuyla, bugüne kadarki küreselleşme sürecindeki boşlukları arıyor. Büyük çatışmalar sonraya saklanıyor.[1]

Yenilenen dünya liderliği için ilkeler

Trump’ın memorandumu, “Tanrı vergisi doğal haklarıyla Amerika… insanlık tarihinin en büyük ve en başarılı ulusu ve yeryüzündeki barışın yurdu olmaya devam ediyor” diye başlıyor. Demokrat Parti yönetimlerinin (Bill Clinton, Barack Obama, Joe Biden) hatalarının ardından, ABD’nin liderlik konumu sadece restore edilmemeli. Aksine, “ülkemizi hiç olmadığı kadar büyük yapmak” amacıyla, Trump şu ilkeleri ortaya koyuyor:

  • Askeri olarak:“Milli çıkarlarımızı korumak için dünyanın en güçlü, en ölümcül ve teknolojik açıdan en gelişmiş ordusunu istiyoruz. Savaşları önlemek veya gerekirse kendi güçlerimiz adına mümkün olduğunca az kayıpla, hızlı ve kesin bir şekilde kazanmak için bu orduyu kurmak, eğitmek, donatmak ve konuşlandırmak istiyoruz.”
  • Ekonomik olarak:“Küresel liderliğimizin temel taşı olan ve askeri üretim dahil olmak üzere en sağlam sanayi tabanına sahip; ordumuz için gerekli, dünyanın en güçlü, en dinamik, en yenilikçi ve en gelişmiş ekonomisini istiyoruz.”
  • Enerjide:“Yalnızca Amerikan ekonomik büyümesi için değil, aynı zamanda önde gelen ihracat endüstrilerimizden biri olarak dünyanın en sağlam, üretken ve yenilikçi enerji sektörünü istiyoruz.”
  • Yumuşak güçte:“Amerika Birleşik Devletleri’ni, milli çıkarlarımız doğrultusunda dünya genelinde nüfuzumuzu kullanabileceğimiz eşsiz bir ‘yumuşak güç’ olarak muhafaza etmek istiyoruz. Uzun vadeli ulusal güvenlik ancak manevi ve kültürel sağlıkla, yani din, vatanseverlik ve aile ile mümkündür… Bu amaçla şanlı eylemlerimizi ve kahramanlarımızı onurlandırmak ve yeni bir altın çağı dört gözle beklemek istiyoruz.”

Monroe Doktrini’nin modernizasyonu

Trump, Monroe Doktrini’ne atıfta bulunuyor: Onu günümüz için güncelliyor.

1823’te ABD Kongresi, adını o dönemki Başkan James Monroe’dan alan “Monroe Doktrini”ni kabul etti. Monroe, Amerika Birleşik Devletleri’nin kurucu babalarından biriydi. Doktrin, “yabancı güçlerin müdahalesinin yasaklanmasını” tesis eder: Kuzey Amerika’nın doğu kıyısında 13 eyaletle kurulan ve o dönemde 24 eyalete genişleyen ABD, doktrine göre Kuzey Amerika toprakları üzerinde doğu kıyısına doğru daha fazla askeri, iktisadi ve siyasi genişlemesinde diğer devletlerce engellenmemelidir! Bu, esas olarak Avrupa’nın sömürgeci güçleri İngiltere ve Fransa’ya yönelikti.

ABD’nin anladığı şekliyle ve Monroe Doktrini’ne göre “milli çıkar”, ABD’nin askeri yardım dahil her türlü yolla mevcut topraklarının ötesine genişleyebileceği anlamına gelir. Eğer diğer devletler ABD’nin bunu yapmasını engellemeye kalkışırsa, onlara karşı savaş açılabilir.

Bu aynı zamanda fethedilen bölgelerin sakinlerini mülksüzleştirme, sürme ve gerekirse öldürme, yani soykırım hakkını da içeriyordu: Bu süreç, Monroe Doktrini’nin ardından 1830’da Kızılderili Tehcir Yasası [Indian Removal Act] ile başlatıldı.

Ayrıca, örneğin Meksika devletine karşı savaş açma, ondan toprak alma, New Mexico, Kaliforniya, Utah ve Nevada gibi yeni ABD eyaletleri kurma ve Meksika’da kaldırılmış olan köleliği buralara yeniden getirme hakkını da içeriyordu.[2]

Özetle: ABD için “ulusal” güvenlik, yalnızca ABD devletine değil, tüm dünyaya, prensipte diğer tüm devletlere erişim ve bizzat ABD’de geçerli olan uygulamalarla erişim anlamına gelir.

Savunma Bakanlığı yeniden Savaş Bakanlığı olarak adlandırılıyor

Trump bizzat, bu yapısal ABD uygulamalarını temsil eden iki önemli 19. yüzyıl ABD politikacısına özellikle atıfta bulunuyor:

  • Alexander Hamilton; ABD’nin kurucu babalarından biriydi. İlk Hazine Bakanıydı, ilk ABD bankasını kurdu, ulusal borcu artırdı ve ithalata gümrük vergileri getirdi.
  • William McKinley; bu ABD başkanı 19. yüzyılın sonunda sömürgeci güç İspanya’ya karşı savaş açtı; Monroe Doktrini uyarınca ABD, Filipinler’i (1945’e kadar ABD himayesinde), Porto Riko’yu ve Guam’ı (bugüne kadar ABD tarafından ilhak edilmiş durumda) kapsayacak şekilde genişledi, Küba’ya erişimi güvence altına aldı, Hawaii adasını işgal etti ve daha sonra onu bir başka eyalet yaptı.

Dolayısıyla ABD, kuruluşundan bu yana bir dışişleri bakanlığına değil, bir devlet bakanlığına sahip tek büyük ülke olmuştur: ABD hükümetinin “milli çıkarı”, bizzat ABD tarafından tanımlanan dünyanın her alanını ifade eder.

Bu nedenle ABD, kuruluşundan bu yana hiçbir zaman bir Savunma Bakanlığına sahip olmamış, bunun yerine bir Savaş Bakanlığına sahip olmuştur: İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yürütülen savaşlar ve rejim değişiklikleri için bir örtmece [euphemism] olarak ancak 1947’de Savunma Bakanlığı adını almıştır. Fakat güncellenen Monroe Doktrini ile Trump yönetimi, bakanlığın adını Monroe döneminde ve tarihinin büyük bölümünde olduğu gibi tekrar Savaş Bakanlığı olarak değiştirdi.

Siyasi lideri Trump olan daha genç, daha saldırgan kapitalist grup, bu nedenle temelde yeni bir şey yapmıyor; sadece geleneksel ABD uygulamasını daha açık bir şekilde ifade ediyor, köklerine ve zaten en uzun süredir yürürlükte olan uygulamalara geri dönüyor.

İşte bu yüzden Trump’ın Ulusal Güvenlik Stratejisi, “Soğuk Savaş”ın nihayet bittiğini belirtiyor. İşte bu yüzden, örneğin “kalkınma yardımı” sona eriyor: Şimdi yatırım zamanı! İşte bu yüzden “savunma” konusundaki o örtmece dolu safsata sona eriyor: Şimdi yeniden savaş zamanı!

Ancak “büyük savaş” şimdilik geri plana atılıyor. Önümüzdeki yıllarda Avrupa ve Asya’daki vasalların silahlanması, yeniden silahlanması ve en önemli hasımlar olan Rusya ve Çin’e karşı koymak için ABD askeri teçhizatı satın alması gerekiyor. Ukrayna ve İsrail’in halihazırda olduğu gibi, onlar da ABD’nin vekalet savaşçıları [proxy warriors] olarak yapılandırılacak.

“Batı Yarımküre”ye nüfuz

“Dünyada ve dünyadan ne istiyoruz?” Trump’ın Ulusal Güvenlik Stratejisi böyle devam ediyor. Cevaplar, dünyadaki en önemli ABD nüfuz alanlarına ve önem sıralarına göre yapılandırılmış.

İlk ve en önemlisi “Batı Yarımküre”dir. Bunlar, II. Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana ABD tarafından yönetilen ve geleneksel olarak “Batı” olarak bilinen -askeri olarak ama aynı zamanda bankaların, şirketlerin, vakıfların, danışmanların, ajansların ve son olarak ama en önemlisi istihbarat kurumlarının varlığıyla- “zengin ülkelerdir”.

Bu müttefikler veya vasallar, “kitlesel göç, uyuşturucu teröristleri ve diğer suç örgütlerine” karşı mücadelede ABD’yi desteklemelidir. Bunlar, ABD’deki Trump yönetimi için de geçerli olan doğrudan sağcı anlatılardır. Fakat gerçekte asıl mesele şudur: “Batı Yarımküre”, önemli mülklere erişim sağlayan “düşman güçlerden” arındırılmış kalmalıdır. Ve ABD müttefikleri, önemli tedarik zincirlerini korumalı ve ABD için “kilit stratejik konumlara kalıcı erişimi güvence altına almalıdır”. Bu temelde ABD, çok yönlü ve kapsamlı liderlik konumunu genişletebilmelidir. “Düşman güçler” öncelikle Çin’dir; ancak Çin’e temkinli yaklaşılıyor ve pragmatik bir öngörüyle ismi zikredilmiyor.

Trump, Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy etrafındaki ırkçı, milliyetçi, aşırı sağcı gruptaki milliyetçi, gerici ve hatta faşist güçlere desteğini ve aynı zamanda otuz yıllık en önemli siyasi dostu İsrail’deki “Bibi” Netanyahu hükümetine olan temel desteğini halihazırda gösterdi.

Merz ve şürekâsı dünyanın en güçlü aşırı sağcısına boyun eğiyor

Almanya’da Trump, AfD’yi cezbetti, tamam. Bizim bozuk ana akım medyamız buna üzülüyor. Ancak Trump, sağcı aşırılık yanlısı reel politikasını uzun süredir Friedrich Merz/Almanya, Macron/Fransa, Starmer/İngiltere, Tusk/Polonya ve Kaja Kallas ile Ursula von der Leyen/AB dahil olmak üzere Avrupa’nın önde gelen politikacılarıyla yürütüyor:

  • Aşırı devlet borçlanması ve sosyal kesintiler yardımıyla Avrupalı NATO üyelerinin savunma bütçelerinin GSYİH’nin yüzde beşine çıkarılması.
  • Şirketlerin bir kısmının yüksek sübvansiyonlar ve düşük enerji fiyatları ile ABD’ye taşınmasıyla sanayisizleşme.
  • Avrupa’dan gelen otomobil, çelik ve alüminyum üzerindeki gümrük vergilerinin kabulü.
  • Daha fazla ABD askeri teçhizatı ve pahalı, çevreye son derece zararlı ABD kaya gazı [fracking gas] alımı.
  • AB ülkelerinin, verilerini ABD makamlarına aktaran ve AB ülkelerinde neredeyse hiç vergi ödemeyen büyük ABD dijital şirketleri tarafından dijitalleştirilmesi.

Trump’ın İsrail politikasına teslimiyet

Ve son olarak ama en önemlisi: Irkçı, milliyetçi, faşist ABD vekalet savaşçısı İsrail’in soykırımına, mülksüzleştirme ve sürme politikasına güçlü destek; ve şimdi de Filistinlilerin sürülmesinin, aç bırakılmasının ve öldürülmesinin Gazze’de ve giderek artan bir şekilde Batı Şeria’da devam ettiği sahte Gazze “barış planına” destek.

Avrupa: Ukrayna müzakerelerine dahil değil

Avrupalı ABD vasalları, Trump’ın onları Ukrayna ile ateşkes müzakerelerine dahil etmemesinden yakınıyor. Ancak durum bu: ABD bu savaşı otuz yıldır hazırlıyor ve finanse ediyor, 2014’teki kesin rejim değişikliğini organize etti ve o zamandan beri savaşı yürütüyor.

Şimdi şikâyet eden vasallar ise bunu kabul etti ve ABD’nin belirlediği şartlara göre giderek daha fazla yardımda bulundu. ABD, İngiliz yardımıyla orduyu eğitti, silahların çoğunu tedarik etti ve ayrıca hangi füzelerin tedarik edilip hangilerinin edilmeyeceğine karar verdi. Ve ABD ayrıca uzaydaki ABD füzeleri, ABD istihbarat teşkilatları ve Wiesbaden’deki Askeri Komutanlık aracılığıyla Ukrayna’nın savaşını operasyonel olarak yönetiyor.

Bunu hiç duymadınız mı Sayın Merz?

Asyalı vasallar da kullanılıyor

Trump’ın Ulusal Güvenlik Stratejisi, Hint-Pasifik’i ikinci sıraya koyuyor: “Merkezi deniz yollarına sahip Hint-Pasifik, Amerikan ekonomisine zarar veren yabancı aktörlere” karşı “açık ve özgür tutulmalıdır.” “Güvenilir tedarik zincirleri” ve “kritik malzemelere erişim” garanti edilmelidir. Hafif bir tabirle bu, Çin’e yöneliktir ve Asya’daki ABD müttefiklerinin silahlanması ve yatırımlarıyla bağlantılıdır.

Trump yönetimi Japonya, Güney Kore, Tayvan ve Filipinler’i askeri bütçelerini artırmaya ve ABD’ye yatırım yapmaya zorluyor. Bunlar Çin’e en yakın “birinci ada zinciri” ülkeleridir. Avrupalı NATO ülkeleri gibi, askeri harcamalarını GSYİH’nin yüzde beşine çıkarmaları gerekiyor. Kendileri de Avrupa’daki Almanya gibi ekonomik gerilemeden muzdaripler ancak yine de ABD’ye daha fazla yatırım yapmaları bekleniyor. Ve doğrudan veya danışman olarak daha fazla ABD askeri personelini kabul etmeleri gerekiyor.

Bu durum farklı bir şekilde Avustralya için de geçerli. Bu arada, önde gelen hissedarları artık ABD’den gelen ve şubelerinin çoğunu ABD’de işleten “Alman” silah üreticisi, yerel koşullara uyarlanmış tankların inşası için orada yeni bir şube kuruyor.

Orta Doğu: Arap devletleriyle Büyük İsrail

Ulusal Güvenlik Stratejisi, Orta Doğu ile ilgili üçüncü maddesinde şunları belirtiyor: “Bir hasmın Orta Doğu’yu istila etmesini, petrol ve gaz rezervlerine erişim sağlamasını ve deniz yollarının dar boğazlarını tıkamasını engellemek istiyoruz.”

Bu, Gazze savaşı sırasında Suriye’deki mevcut işgal bölgesini de genişleten ve yarım düzine askeri üs işleten İsrail tarafından Orta Doğu’nun dönüştürülmesini de içeriyor. İsrail, ABD onayıyla veya onayı olmadan Suriye ve Lübnan’ı bombalıyor ve ABD hükümetinin Gece Yarısı Çekici Operasyonu [Operation Midnight Hammer] ile tırmandırdığı İran’ı bombaladı.

Trump tarafından organize edilen Gazze “ateşkes anlaşması” bir ateşkes bile getirmiyor, aslında İsrail’in Gazze’deki askeri işgalini genişletiyor ve herhangi bir Filistin temsilini tanımıyor.

İbrahim Anlaşmaları yardımıyla Trump, ilk görev döneminden bu yana Körfez ülkelerini ve diğer Arap ve Müslüman devletleri İsrail ile (bir şekilde) kademeli olarak barıştırdı ve Filistinlilere desteği sonlandırdı. ABD’deki Demokrat yönetimlerin AB desteğiyle on yıllardır hazırladığını sürdürüyor ve tamamlıyor: İsrail, Gazze savaşından sonra Orta Doğu’da (vekaleten) “imparatorluk gücü” kullanıyor. Önde gelen ABD medya kuruluşu New York Times bile bunu not ediyor: “Yeni Orta Doğu’da ‘İmparatorluk İsraili'”: “Bölgesel düşmanlarını sürekli bombalayan İsrail’in erişimi neredeyse her yere uzanıyor.”[3]

ABD’nin vekalet savaşçısının yardımıyla, genişletilmiş Orta Doğu yeni bir yatırım alanı olarak açılacak: Başlangıçta sadece Gazze Şeridi değil, Batı Şeria da. Ancak her şeyden önce, önde gelen ABD dijital, savunma, enerji ve turizm şirketleri Körfez ülkelerinde aktif. Petrol ve gaza zaten veda etmek zorundalar ama aynı zamanda ABD’ye yüz milyarlarca dolar yatırım yapıyorlar. ABD hükümeti, Suudi Arabistan Prensi ile varlık fonlarının savunma dahil olmak üzere ABD’ye en az bir trilyon dolar yatırım yapması konusunda anlaştı.[4]

8-10 Aralık 2025 tarihlerinde Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), petrol şirketi Adnoc’un sarayında “dünyanın en büyük medya etkinliği” olarak adlandırdığı organizasyonu düzenledi. Dijital medya, oyun, müzik ve pazarlama alanlarından medya temsilcileri, halkla ilişkiler ajansları ve şirketler dahil olmak üzere 132 ülkeden 60 bin katılımcı, “gazeteciliği dönüştürmek” için bir araya geldi; bu kesinlikle sadece Trump’ın değil, başkalarının da acil bir arzusuydu.[5]

Küresel Güney: ABD daha da saldırgan

Trump’ın memorandumu şöyle diyor: “Amerika ve müttefikleri, sözde Küresel Güney için, geniş kaynakları da dahil olmak üzere, henüz ortak bir plan geliştirmedi.” Avrupa, Japonya, Güney Kore ve diğerlerinin buraya yedi trilyon dolar yatırım yaptığı ve “çok uluslu bankaların” kredileri olduğu, ancak özellikle ABD’nin neredeyse hiç varlık göstermediği ve Çin’in çoktan yol aldığı belirtiliyor.

Geleneksel olarak Latin Amerika’nın “arka bahçesi” aslında ABD imparatorluğuna en yakın olandır. Ancak Trump’a göre, öncelikle Demokrat Parti ve hükümetleri tarafından teşvik edilen dijital şirketler, küreselleşme çabalarında burayı suç teşkil edecek derecede ihmal etti. Şimdi bunu seçici ve belirsiz bir şekilde, mümkün olduğunca çabuk telafi etmek istiyor. Strateji beyanı daha fazla ayrıntı vermiyor.

Panama Kanalı

Trump’ın isteğini yerine getirmek nispeten kolaydı: Panama’yı geri istiyoruz, 100 yıldan fazla bize aitti! İlk adım, şu anda en büyük ABD yatırımcısı olan BlackRock tarafından mümkün kılındı. Bill Clinton, Barack Obama ve Joe Biden yönetimleriyle yakından ilişkili olmasına ve onlar sayesinde büyümesine rağmen, BlackRock hızla Trump’a desteğini açıkladı. BlackRock, 2025’in başlarında Panama Kanalı’nın iki limanını satın aldı, bu da ücretlerin ABD’ye gitmesi ve kanaldan geçişi ABD’nin kontrol etmesi anlamına geliyor.

Arjantin: Elektrikli testereli politikacılar için milyarlarca dolarlık yardım

Avrupa’da ve dünya genelinde olduğu gibi, Trump milliyetçi, aşırı sağcı, hatta faşist medyayı, ortakları ve partileri arayıp buluyor. Örneğin, Arjantin’de Elon Musk özentisi ve elektrikli testereli neoliberal Javier Milei’yi destekledi: Ülke Ukrayna’dan sonra en borçlu ülkelerden biri olmasına rağmen, Trump yönetiminden hiçbir bankadan alamayacağı 20 milyar dolarlık ekstra yardım aldı.[6]

Venezuela: Askeri rejim değişikliği

Venezuela’nın özellikle Başkan Hugo Chavez’den bu yana sömürgecilik sonrası, egemen bir devlet olarak gelişmesine, Venezuela’daki STK’ların yanı sıra dış yaptırımlar ve nihayetinde başarısız olan ABD destekli alternatif başkan Guaido aracılığıyla tüm ABD yönetimleri karşı çıktı. Trump, mevcut başkan Nicolas Maduro’yu devirmek istiyor ve tutuklanması için 50 milyon dolar ödül koydu.[7] Komplo-pratik bahane: Maduro Güney Amerika’nın uyuşturucu baronu ve bu nedenle ABD’nin “ulusal güvenliğini” tehdit ediyor.

ABD ordusu şu ana kadar birkaç gemiyi batırdı ve bu tür saldırılardan kurtulanlar da dahil olmak üzere yüzlerce insanı öldürdü. İlhak edilmiş ABD toprağı Porto Riko’da Trump askeri üssü yeniden canlandırdı ve oraya binlerce asker konuşlandırdı. ABD gizli servisleri işin içinde. Başarılı olacağı düşünüldüğü anda askeri bir saldırı gerçekleştirilecek.

Uyuşturucu komplosunun sadece bir bahane olduğu kamuoyunda da doğrulanıyor: Trump, Juan Orlando Hernandez’i affetti. Honduras’ın eski başkanı ABD’ye kaçırılmış ve uyuşturucu kaçakçılığından 45 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Şimdi, dört yıl sonra tekrar özgür bir adam ve Latin Amerika’da Trump’ın umut bağladığı bir suç ortağı.[8]

Afrika ve çevre bölgeler

Trump yönetimi ayrıca mevcut küreselleşme sürecindeki diğer boşlukları, tüm kıtalardaki “çevre bölgelerde” arıyor. Her yerde amaç Çin’i geri püskürtmek. Kesin önlemlerden strateji konseptinde, özellikle burada hiç bahsedilmiyor.

Afrika’da ilk odak noktası, Trump’ın kapitalistleri tarafından büyük ölçüde hızlandırılan yapay zeka furyası için eskisinden daha fazla ihtiyaç duyulan nadir toprak elementleri ve diğer “kritik mineraller”dir. Yükselen ABD vekalet savaşçısı, Körfez bölgesi için merkezi bir ABD askeri üssü olan Körfez Hava Harp Merkezi’ne ev sahipliği yapan Birleşik Arap Emirlikleri, bu nedenle Sudan’daki terörist paramiliter örgüt Hızlı Destek Güçleri’ni (HDK) destekliyor.[9]

Bilinen Gazze “barış anlaşması” örneğinde olduğu gibi, Trump çatışan tarafları kısa sürede bir araya getirme, ‘barış’ veya “ateşkes” ilan etme ve böylece çatışmalar devam etse bile çevresindeki ABD şirketleri için uzun vadeli yatırımları güvence altına alma yöntemi geliştirdi. Bu, örneğin Trump’ın Zengezur Koridoru’nun uzun vadeli işletmesini güvence altına aldığı Ermenistan ve Azerbaycan için geçerli. Aynı durum Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Ruanda, Hindistan ve Pakistan, Tayland ve Kamboçya, Mısır ve Etiyopya ile Sırbistan ve Kosova için de geçerli.[10]

Trump’ın ulusal-küresel stratejisinin sınırları

Trump’ın çevresindeki, birçoğu hükümette de temsil edilen yatırımcıların, girişimcilerin, spekülatörlerin ve emlak köpekbalıklarının büyük çoğunluğunun bugüne kadar küresel varlığı çok azdı. Kısa bir süre hükümette yer alan Elon Musk bir istisnaydı. Trump ve damadı Jared Kushner’in İskoçya ve Körfez ülkelerinde golf sahaları ve Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerinde gayrimenkulleri var. Ancak onlar da büyük şirket yatırımlarıyla küresel ölçekte arayı kapatmak istiyorlar. Bu yüzden boşlukları arıyorlar ve bu yüzden daha saldırganlar.

Ancak durumu yanlış değerlendiriyorlar; her durumda değil ama prensipte. Trump’ın 19. yüzyıldaki bir büyük gücün engellenemez yükselişi modeli, Latin Amerika’da ve ardından Asya’nın arka bahçesinde askeriye, mülksüzleştirme, yatırım ve rejim değişikliklerinin doğrudan birleşimi; işte bu nostaljidir.

Elbette, uluslararası düzen için insanlığın tarihsel olarak en büyük başarısı olan BM, tüm büyük savaşlarda ve çatışmalarda giderek daha çaresiz hale geldi ama evet, her şeyden önce kurucu ortak ABD yüzünden. Başından beri ABD, savaşlarını ve rejim değişikliklerini BM’nin yanında ve aynı zamanda ona karşı, her biri için toplanan “gönüllüler koalisyonları” ile veya hatta onlar olmadan giderek daha fazla yürüttü. Trump, Eylül 2025’te BM’deki konuşması sırasında bununla o kadar bariz bir şekilde alay edebildi ki, normalde Trump’a itaat eden Alman ana akım medyası bile sahtekârlıkları fark etti.[11]

Ancak Trump’ın memorandumunda geçerken değindiği “dünyanın geri kalanı”, yaklaşık otuz yıldır BM’nin yanı sıra yavaş yavaş örgütleniyor. ABD’nin, sosyalizm sonrası Rusya’nın yozlaşmış ilk hükümet başkanı Boris Yeltsin ile başarılı olamaması, ancak şimdi Putin’in halef hükümeti altında giderek daha egemen, önemli ve küresel olarak ağ kurmuş bir devletle karşı karşıya kalması, ABD hegemonyasının sonunun başlangıçlarından biriydi. Bu durum ABD vekalet savaşçısı Ukrayna ile tersine çevrilecekti; ancak Trump ekibi bile bunun başarılı olmadığını kabul etmek zorunda kalıyor ve Avrupalı “arkadaşlarının” zararına bundan birkaç avantaj elde etmeye çalışıyor.

Her şeyden önce, BRICS, CELAC (Latin Amerika), FOCAC (Afrika), ŞİÖ (Asya) ve EEF (Doğu Asya) formatlarıyla askeri olmayan, ekonomik, işbirlikçi, hızla genişleyen ve derinleşen çok kutupluluk, ABD’nin artık karşı koyamadığı alternatif bir yapıyı uyguluyor, bu da onu daha tehlikeli kılıyor.[12]


[1] Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Güvenlik Stratejisi, Washington, Beyaz Saray, Kasım 2025

[2] Aşağıdakiler hakkında daha fazla ayrıntı için bkz. Werner Rügemer: Verhängnisvolle Freundschaft (Meşum Dostluk), 4. güncellenmiş baskı, Köln 2024, s. 12-89

[3] Yeni Orta Doğu’da ‘İmparatorluk İsraili’, New York Times 28 Kasım 2025

[4] Bilgi Notu: Başkan Donald J. Trump, Suudi Arabistan Krallığı ile Ekonomik ve Savunma Ortaklığını Sağlamlaştırıyor, Beyaz Saray 18 Kasım 2025

[5] Bridge Zirvesi Dünyanın En Büyük Sektörler Arası Medya Etkinliği Olmayı Hedefliyor, New York Times, 28 Kasım 2025

[6] Trump, Milei’yi 20 milyar dolarla destekliyor, www.amerika21.de 14 Ekim 2025

[7] ABD, Maduro’nun tutuklanması için ödülü iki katına çıkardı, tagesschau.de 8 Ağustos 2025

[8] Trump’tan Af – Honduras’ın eski başkanı hapisten çıktı, Der Spiegel 2 Aralık 2025

[9] BAE neden Sudan’ın kanlı savaşına dahil oluyor? https://www.middleeasteye.net 4 Kasım 2025

[10] Başkan Trump gerçekte kaç savaşı bitirdi? bbc.com/news 15 Ekim 2025

[11] Trump BM Genel Kurulu’nda. Yanlış iddialarla dolu bir konuşma, https://wwwtagesschau.de 24 Eylül 2025

[12] Werner Rügemer: Trump’ın “Önce Amerika”sı – ABD Stratejisinde Bir Değişiklik, World Marxist Review 2/2025, **https://dx.doi.org/10.62834/8j5fth62**

Dr. Werner Rügemer, Köln/Almanya, müdahaleci filozof, Dünya Politik Ekonomi Birliği Konseyi Üyesi; World Marxist Review yayın kurulu üyesi. www.werner-ruegemer.de

Görüş

Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.

Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.

Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye

Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.

Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.

Söz dağarcığı ve ele verdikleri

Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.

Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.

Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok

Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.

En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.

Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu

Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.

Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.

Daralan merkez

Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.

Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.

Okumaya Devam Et

Görüş

Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.

BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?

Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?

Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.

Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.

Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.

Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.

İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları

Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.

Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.

Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”

İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD

Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.

Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”

Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.

Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.

Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma

Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.

Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.

Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.

Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”

Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi

Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.

Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”

Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.

Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Yayınlanma

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.

Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.

Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.

Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.

Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.

Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.

Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.

Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.

Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.

Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.

Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.

Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.

Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English