Bizi Takip Edin

Görüş

Tanrı’nın en güçlü ülkesi; yeniden ve ilelebet!

Avatar photo

Yayınlanma

Werner Rügemer, yazar ve akademisyen

ABD Başkanı Donald Trump, Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde “Tanrı vergisi ulusun” tüm kıtalara müdahale etmesi çağrısında bulunuyor. Rusya ve Çin’e karşı (şimdilik) kendini tutuyor ancak Avrupa’dakiler gibi vasallar, halihazırda olduğundan daha fazla kan kaybedecek.

“Make America Great Again” (Amerika’yı Yeniden Büyük Yap): Trump, seçim sloganını kapsamlı bir stratejide özetledi. Kendini bir barış arabulucusu olarak sunuyor. Ancak Orta Doğu’daki gibi “barış”, esasen yeni yatırımlar için bir bahane. Küresel varlığı henüz az olan daha genç, daha saldırgan sermaye grubuyla, bugüne kadarki küreselleşme sürecindeki boşlukları arıyor. Büyük çatışmalar sonraya saklanıyor.[1]

Yenilenen dünya liderliği için ilkeler

Trump’ın memorandumu, “Tanrı vergisi doğal haklarıyla Amerika… insanlık tarihinin en büyük ve en başarılı ulusu ve yeryüzündeki barışın yurdu olmaya devam ediyor” diye başlıyor. Demokrat Parti yönetimlerinin (Bill Clinton, Barack Obama, Joe Biden) hatalarının ardından, ABD’nin liderlik konumu sadece restore edilmemeli. Aksine, “ülkemizi hiç olmadığı kadar büyük yapmak” amacıyla, Trump şu ilkeleri ortaya koyuyor:

  • Askeri olarak:“Milli çıkarlarımızı korumak için dünyanın en güçlü, en ölümcül ve teknolojik açıdan en gelişmiş ordusunu istiyoruz. Savaşları önlemek veya gerekirse kendi güçlerimiz adına mümkün olduğunca az kayıpla, hızlı ve kesin bir şekilde kazanmak için bu orduyu kurmak, eğitmek, donatmak ve konuşlandırmak istiyoruz.”
  • Ekonomik olarak:“Küresel liderliğimizin temel taşı olan ve askeri üretim dahil olmak üzere en sağlam sanayi tabanına sahip; ordumuz için gerekli, dünyanın en güçlü, en dinamik, en yenilikçi ve en gelişmiş ekonomisini istiyoruz.”
  • Enerjide:“Yalnızca Amerikan ekonomik büyümesi için değil, aynı zamanda önde gelen ihracat endüstrilerimizden biri olarak dünyanın en sağlam, üretken ve yenilikçi enerji sektörünü istiyoruz.”
  • Yumuşak güçte:“Amerika Birleşik Devletleri’ni, milli çıkarlarımız doğrultusunda dünya genelinde nüfuzumuzu kullanabileceğimiz eşsiz bir ‘yumuşak güç’ olarak muhafaza etmek istiyoruz. Uzun vadeli ulusal güvenlik ancak manevi ve kültürel sağlıkla, yani din, vatanseverlik ve aile ile mümkündür… Bu amaçla şanlı eylemlerimizi ve kahramanlarımızı onurlandırmak ve yeni bir altın çağı dört gözle beklemek istiyoruz.”

Monroe Doktrini’nin modernizasyonu

Trump, Monroe Doktrini’ne atıfta bulunuyor: Onu günümüz için güncelliyor.

1823’te ABD Kongresi, adını o dönemki Başkan James Monroe’dan alan “Monroe Doktrini”ni kabul etti. Monroe, Amerika Birleşik Devletleri’nin kurucu babalarından biriydi. Doktrin, “yabancı güçlerin müdahalesinin yasaklanmasını” tesis eder: Kuzey Amerika’nın doğu kıyısında 13 eyaletle kurulan ve o dönemde 24 eyalete genişleyen ABD, doktrine göre Kuzey Amerika toprakları üzerinde doğu kıyısına doğru daha fazla askeri, iktisadi ve siyasi genişlemesinde diğer devletlerce engellenmemelidir! Bu, esas olarak Avrupa’nın sömürgeci güçleri İngiltere ve Fransa’ya yönelikti.

ABD’nin anladığı şekliyle ve Monroe Doktrini’ne göre “milli çıkar”, ABD’nin askeri yardım dahil her türlü yolla mevcut topraklarının ötesine genişleyebileceği anlamına gelir. Eğer diğer devletler ABD’nin bunu yapmasını engellemeye kalkışırsa, onlara karşı savaş açılabilir.

Bu aynı zamanda fethedilen bölgelerin sakinlerini mülksüzleştirme, sürme ve gerekirse öldürme, yani soykırım hakkını da içeriyordu: Bu süreç, Monroe Doktrini’nin ardından 1830’da Kızılderili Tehcir Yasası [Indian Removal Act] ile başlatıldı.

Ayrıca, örneğin Meksika devletine karşı savaş açma, ondan toprak alma, New Mexico, Kaliforniya, Utah ve Nevada gibi yeni ABD eyaletleri kurma ve Meksika’da kaldırılmış olan köleliği buralara yeniden getirme hakkını da içeriyordu.[2]

Özetle: ABD için “ulusal” güvenlik, yalnızca ABD devletine değil, tüm dünyaya, prensipte diğer tüm devletlere erişim ve bizzat ABD’de geçerli olan uygulamalarla erişim anlamına gelir.

Savunma Bakanlığı yeniden Savaş Bakanlığı olarak adlandırılıyor

Trump bizzat, bu yapısal ABD uygulamalarını temsil eden iki önemli 19. yüzyıl ABD politikacısına özellikle atıfta bulunuyor:

  • Alexander Hamilton; ABD’nin kurucu babalarından biriydi. İlk Hazine Bakanıydı, ilk ABD bankasını kurdu, ulusal borcu artırdı ve ithalata gümrük vergileri getirdi.
  • William McKinley; bu ABD başkanı 19. yüzyılın sonunda sömürgeci güç İspanya’ya karşı savaş açtı; Monroe Doktrini uyarınca ABD, Filipinler’i (1945’e kadar ABD himayesinde), Porto Riko’yu ve Guam’ı (bugüne kadar ABD tarafından ilhak edilmiş durumda) kapsayacak şekilde genişledi, Küba’ya erişimi güvence altına aldı, Hawaii adasını işgal etti ve daha sonra onu bir başka eyalet yaptı.

Dolayısıyla ABD, kuruluşundan bu yana bir dışişleri bakanlığına değil, bir devlet bakanlığına sahip tek büyük ülke olmuştur: ABD hükümetinin “milli çıkarı”, bizzat ABD tarafından tanımlanan dünyanın her alanını ifade eder.

Bu nedenle ABD, kuruluşundan bu yana hiçbir zaman bir Savunma Bakanlığına sahip olmamış, bunun yerine bir Savaş Bakanlığına sahip olmuştur: İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yürütülen savaşlar ve rejim değişiklikleri için bir örtmece [euphemism] olarak ancak 1947’de Savunma Bakanlığı adını almıştır. Fakat güncellenen Monroe Doktrini ile Trump yönetimi, bakanlığın adını Monroe döneminde ve tarihinin büyük bölümünde olduğu gibi tekrar Savaş Bakanlığı olarak değiştirdi.

Siyasi lideri Trump olan daha genç, daha saldırgan kapitalist grup, bu nedenle temelde yeni bir şey yapmıyor; sadece geleneksel ABD uygulamasını daha açık bir şekilde ifade ediyor, köklerine ve zaten en uzun süredir yürürlükte olan uygulamalara geri dönüyor.

İşte bu yüzden Trump’ın Ulusal Güvenlik Stratejisi, “Soğuk Savaş”ın nihayet bittiğini belirtiyor. İşte bu yüzden, örneğin “kalkınma yardımı” sona eriyor: Şimdi yatırım zamanı! İşte bu yüzden “savunma” konusundaki o örtmece dolu safsata sona eriyor: Şimdi yeniden savaş zamanı!

Ancak “büyük savaş” şimdilik geri plana atılıyor. Önümüzdeki yıllarda Avrupa ve Asya’daki vasalların silahlanması, yeniden silahlanması ve en önemli hasımlar olan Rusya ve Çin’e karşı koymak için ABD askeri teçhizatı satın alması gerekiyor. Ukrayna ve İsrail’in halihazırda olduğu gibi, onlar da ABD’nin vekalet savaşçıları [proxy warriors] olarak yapılandırılacak.

“Batı Yarımküre”ye nüfuz

“Dünyada ve dünyadan ne istiyoruz?” Trump’ın Ulusal Güvenlik Stratejisi böyle devam ediyor. Cevaplar, dünyadaki en önemli ABD nüfuz alanlarına ve önem sıralarına göre yapılandırılmış.

İlk ve en önemlisi “Batı Yarımküre”dir. Bunlar, II. Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana ABD tarafından yönetilen ve geleneksel olarak “Batı” olarak bilinen -askeri olarak ama aynı zamanda bankaların, şirketlerin, vakıfların, danışmanların, ajansların ve son olarak ama en önemlisi istihbarat kurumlarının varlığıyla- “zengin ülkelerdir”.

Bu müttefikler veya vasallar, “kitlesel göç, uyuşturucu teröristleri ve diğer suç örgütlerine” karşı mücadelede ABD’yi desteklemelidir. Bunlar, ABD’deki Trump yönetimi için de geçerli olan doğrudan sağcı anlatılardır. Fakat gerçekte asıl mesele şudur: “Batı Yarımküre”, önemli mülklere erişim sağlayan “düşman güçlerden” arındırılmış kalmalıdır. Ve ABD müttefikleri, önemli tedarik zincirlerini korumalı ve ABD için “kilit stratejik konumlara kalıcı erişimi güvence altına almalıdır”. Bu temelde ABD, çok yönlü ve kapsamlı liderlik konumunu genişletebilmelidir. “Düşman güçler” öncelikle Çin’dir; ancak Çin’e temkinli yaklaşılıyor ve pragmatik bir öngörüyle ismi zikredilmiyor.

Trump, Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy etrafındaki ırkçı, milliyetçi, aşırı sağcı gruptaki milliyetçi, gerici ve hatta faşist güçlere desteğini ve aynı zamanda otuz yıllık en önemli siyasi dostu İsrail’deki “Bibi” Netanyahu hükümetine olan temel desteğini halihazırda gösterdi.

Merz ve şürekâsı dünyanın en güçlü aşırı sağcısına boyun eğiyor

Almanya’da Trump, AfD’yi cezbetti, tamam. Bizim bozuk ana akım medyamız buna üzülüyor. Ancak Trump, sağcı aşırılık yanlısı reel politikasını uzun süredir Friedrich Merz/Almanya, Macron/Fransa, Starmer/İngiltere, Tusk/Polonya ve Kaja Kallas ile Ursula von der Leyen/AB dahil olmak üzere Avrupa’nın önde gelen politikacılarıyla yürütüyor:

  • Aşırı devlet borçlanması ve sosyal kesintiler yardımıyla Avrupalı NATO üyelerinin savunma bütçelerinin GSYİH’nin yüzde beşine çıkarılması.
  • Şirketlerin bir kısmının yüksek sübvansiyonlar ve düşük enerji fiyatları ile ABD’ye taşınmasıyla sanayisizleşme.
  • Avrupa’dan gelen otomobil, çelik ve alüminyum üzerindeki gümrük vergilerinin kabulü.
  • Daha fazla ABD askeri teçhizatı ve pahalı, çevreye son derece zararlı ABD kaya gazı [fracking gas] alımı.
  • AB ülkelerinin, verilerini ABD makamlarına aktaran ve AB ülkelerinde neredeyse hiç vergi ödemeyen büyük ABD dijital şirketleri tarafından dijitalleştirilmesi.

Trump’ın İsrail politikasına teslimiyet

Ve son olarak ama en önemlisi: Irkçı, milliyetçi, faşist ABD vekalet savaşçısı İsrail’in soykırımına, mülksüzleştirme ve sürme politikasına güçlü destek; ve şimdi de Filistinlilerin sürülmesinin, aç bırakılmasının ve öldürülmesinin Gazze’de ve giderek artan bir şekilde Batı Şeria’da devam ettiği sahte Gazze “barış planına” destek.

Avrupa: Ukrayna müzakerelerine dahil değil

Avrupalı ABD vasalları, Trump’ın onları Ukrayna ile ateşkes müzakerelerine dahil etmemesinden yakınıyor. Ancak durum bu: ABD bu savaşı otuz yıldır hazırlıyor ve finanse ediyor, 2014’teki kesin rejim değişikliğini organize etti ve o zamandan beri savaşı yürütüyor.

Şimdi şikâyet eden vasallar ise bunu kabul etti ve ABD’nin belirlediği şartlara göre giderek daha fazla yardımda bulundu. ABD, İngiliz yardımıyla orduyu eğitti, silahların çoğunu tedarik etti ve ayrıca hangi füzelerin tedarik edilip hangilerinin edilmeyeceğine karar verdi. Ve ABD ayrıca uzaydaki ABD füzeleri, ABD istihbarat teşkilatları ve Wiesbaden’deki Askeri Komutanlık aracılığıyla Ukrayna’nın savaşını operasyonel olarak yönetiyor.

Bunu hiç duymadınız mı Sayın Merz?

Asyalı vasallar da kullanılıyor

Trump’ın Ulusal Güvenlik Stratejisi, Hint-Pasifik’i ikinci sıraya koyuyor: “Merkezi deniz yollarına sahip Hint-Pasifik, Amerikan ekonomisine zarar veren yabancı aktörlere” karşı “açık ve özgür tutulmalıdır.” “Güvenilir tedarik zincirleri” ve “kritik malzemelere erişim” garanti edilmelidir. Hafif bir tabirle bu, Çin’e yöneliktir ve Asya’daki ABD müttefiklerinin silahlanması ve yatırımlarıyla bağlantılıdır.

Trump yönetimi Japonya, Güney Kore, Tayvan ve Filipinler’i askeri bütçelerini artırmaya ve ABD’ye yatırım yapmaya zorluyor. Bunlar Çin’e en yakın “birinci ada zinciri” ülkeleridir. Avrupalı NATO ülkeleri gibi, askeri harcamalarını GSYİH’nin yüzde beşine çıkarmaları gerekiyor. Kendileri de Avrupa’daki Almanya gibi ekonomik gerilemeden muzdaripler ancak yine de ABD’ye daha fazla yatırım yapmaları bekleniyor. Ve doğrudan veya danışman olarak daha fazla ABD askeri personelini kabul etmeleri gerekiyor.

Bu durum farklı bir şekilde Avustralya için de geçerli. Bu arada, önde gelen hissedarları artık ABD’den gelen ve şubelerinin çoğunu ABD’de işleten “Alman” silah üreticisi, yerel koşullara uyarlanmış tankların inşası için orada yeni bir şube kuruyor.

Orta Doğu: Arap devletleriyle Büyük İsrail

Ulusal Güvenlik Stratejisi, Orta Doğu ile ilgili üçüncü maddesinde şunları belirtiyor: “Bir hasmın Orta Doğu’yu istila etmesini, petrol ve gaz rezervlerine erişim sağlamasını ve deniz yollarının dar boğazlarını tıkamasını engellemek istiyoruz.”

Bu, Gazze savaşı sırasında Suriye’deki mevcut işgal bölgesini de genişleten ve yarım düzine askeri üs işleten İsrail tarafından Orta Doğu’nun dönüştürülmesini de içeriyor. İsrail, ABD onayıyla veya onayı olmadan Suriye ve Lübnan’ı bombalıyor ve ABD hükümetinin Gece Yarısı Çekici Operasyonu [Operation Midnight Hammer] ile tırmandırdığı İran’ı bombaladı.

Trump tarafından organize edilen Gazze “ateşkes anlaşması” bir ateşkes bile getirmiyor, aslında İsrail’in Gazze’deki askeri işgalini genişletiyor ve herhangi bir Filistin temsilini tanımıyor.

İbrahim Anlaşmaları yardımıyla Trump, ilk görev döneminden bu yana Körfez ülkelerini ve diğer Arap ve Müslüman devletleri İsrail ile (bir şekilde) kademeli olarak barıştırdı ve Filistinlilere desteği sonlandırdı. ABD’deki Demokrat yönetimlerin AB desteğiyle on yıllardır hazırladığını sürdürüyor ve tamamlıyor: İsrail, Gazze savaşından sonra Orta Doğu’da (vekaleten) “imparatorluk gücü” kullanıyor. Önde gelen ABD medya kuruluşu New York Times bile bunu not ediyor: “Yeni Orta Doğu’da ‘İmparatorluk İsraili'”: “Bölgesel düşmanlarını sürekli bombalayan İsrail’in erişimi neredeyse her yere uzanıyor.”[3]

ABD’nin vekalet savaşçısının yardımıyla, genişletilmiş Orta Doğu yeni bir yatırım alanı olarak açılacak: Başlangıçta sadece Gazze Şeridi değil, Batı Şeria da. Ancak her şeyden önce, önde gelen ABD dijital, savunma, enerji ve turizm şirketleri Körfez ülkelerinde aktif. Petrol ve gaza zaten veda etmek zorundalar ama aynı zamanda ABD’ye yüz milyarlarca dolar yatırım yapıyorlar. ABD hükümeti, Suudi Arabistan Prensi ile varlık fonlarının savunma dahil olmak üzere ABD’ye en az bir trilyon dolar yatırım yapması konusunda anlaştı.[4]

8-10 Aralık 2025 tarihlerinde Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), petrol şirketi Adnoc’un sarayında “dünyanın en büyük medya etkinliği” olarak adlandırdığı organizasyonu düzenledi. Dijital medya, oyun, müzik ve pazarlama alanlarından medya temsilcileri, halkla ilişkiler ajansları ve şirketler dahil olmak üzere 132 ülkeden 60 bin katılımcı, “gazeteciliği dönüştürmek” için bir araya geldi; bu kesinlikle sadece Trump’ın değil, başkalarının da acil bir arzusuydu.[5]

Küresel Güney: ABD daha da saldırgan

Trump’ın memorandumu şöyle diyor: “Amerika ve müttefikleri, sözde Küresel Güney için, geniş kaynakları da dahil olmak üzere, henüz ortak bir plan geliştirmedi.” Avrupa, Japonya, Güney Kore ve diğerlerinin buraya yedi trilyon dolar yatırım yaptığı ve “çok uluslu bankaların” kredileri olduğu, ancak özellikle ABD’nin neredeyse hiç varlık göstermediği ve Çin’in çoktan yol aldığı belirtiliyor.

Geleneksel olarak Latin Amerika’nın “arka bahçesi” aslında ABD imparatorluğuna en yakın olandır. Ancak Trump’a göre, öncelikle Demokrat Parti ve hükümetleri tarafından teşvik edilen dijital şirketler, küreselleşme çabalarında burayı suç teşkil edecek derecede ihmal etti. Şimdi bunu seçici ve belirsiz bir şekilde, mümkün olduğunca çabuk telafi etmek istiyor. Strateji beyanı daha fazla ayrıntı vermiyor.

Panama Kanalı

Trump’ın isteğini yerine getirmek nispeten kolaydı: Panama’yı geri istiyoruz, 100 yıldan fazla bize aitti! İlk adım, şu anda en büyük ABD yatırımcısı olan BlackRock tarafından mümkün kılındı. Bill Clinton, Barack Obama ve Joe Biden yönetimleriyle yakından ilişkili olmasına ve onlar sayesinde büyümesine rağmen, BlackRock hızla Trump’a desteğini açıkladı. BlackRock, 2025’in başlarında Panama Kanalı’nın iki limanını satın aldı, bu da ücretlerin ABD’ye gitmesi ve kanaldan geçişi ABD’nin kontrol etmesi anlamına geliyor.

Arjantin: Elektrikli testereli politikacılar için milyarlarca dolarlık yardım

Avrupa’da ve dünya genelinde olduğu gibi, Trump milliyetçi, aşırı sağcı, hatta faşist medyayı, ortakları ve partileri arayıp buluyor. Örneğin, Arjantin’de Elon Musk özentisi ve elektrikli testereli neoliberal Javier Milei’yi destekledi: Ülke Ukrayna’dan sonra en borçlu ülkelerden biri olmasına rağmen, Trump yönetiminden hiçbir bankadan alamayacağı 20 milyar dolarlık ekstra yardım aldı.[6]

Venezuela: Askeri rejim değişikliği

Venezuela’nın özellikle Başkan Hugo Chavez’den bu yana sömürgecilik sonrası, egemen bir devlet olarak gelişmesine, Venezuela’daki STK’ların yanı sıra dış yaptırımlar ve nihayetinde başarısız olan ABD destekli alternatif başkan Guaido aracılığıyla tüm ABD yönetimleri karşı çıktı. Trump, mevcut başkan Nicolas Maduro’yu devirmek istiyor ve tutuklanması için 50 milyon dolar ödül koydu.[7] Komplo-pratik bahane: Maduro Güney Amerika’nın uyuşturucu baronu ve bu nedenle ABD’nin “ulusal güvenliğini” tehdit ediyor.

ABD ordusu şu ana kadar birkaç gemiyi batırdı ve bu tür saldırılardan kurtulanlar da dahil olmak üzere yüzlerce insanı öldürdü. İlhak edilmiş ABD toprağı Porto Riko’da Trump askeri üssü yeniden canlandırdı ve oraya binlerce asker konuşlandırdı. ABD gizli servisleri işin içinde. Başarılı olacağı düşünüldüğü anda askeri bir saldırı gerçekleştirilecek.

Uyuşturucu komplosunun sadece bir bahane olduğu kamuoyunda da doğrulanıyor: Trump, Juan Orlando Hernandez’i affetti. Honduras’ın eski başkanı ABD’ye kaçırılmış ve uyuşturucu kaçakçılığından 45 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Şimdi, dört yıl sonra tekrar özgür bir adam ve Latin Amerika’da Trump’ın umut bağladığı bir suç ortağı.[8]

Afrika ve çevre bölgeler

Trump yönetimi ayrıca mevcut küreselleşme sürecindeki diğer boşlukları, tüm kıtalardaki “çevre bölgelerde” arıyor. Her yerde amaç Çin’i geri püskürtmek. Kesin önlemlerden strateji konseptinde, özellikle burada hiç bahsedilmiyor.

Afrika’da ilk odak noktası, Trump’ın kapitalistleri tarafından büyük ölçüde hızlandırılan yapay zeka furyası için eskisinden daha fazla ihtiyaç duyulan nadir toprak elementleri ve diğer “kritik mineraller”dir. Yükselen ABD vekalet savaşçısı, Körfez bölgesi için merkezi bir ABD askeri üssü olan Körfez Hava Harp Merkezi’ne ev sahipliği yapan Birleşik Arap Emirlikleri, bu nedenle Sudan’daki terörist paramiliter örgüt Hızlı Destek Güçleri’ni (HDK) destekliyor.[9]

Bilinen Gazze “barış anlaşması” örneğinde olduğu gibi, Trump çatışan tarafları kısa sürede bir araya getirme, ‘barış’ veya “ateşkes” ilan etme ve böylece çatışmalar devam etse bile çevresindeki ABD şirketleri için uzun vadeli yatırımları güvence altına alma yöntemi geliştirdi. Bu, örneğin Trump’ın Zengezur Koridoru’nun uzun vadeli işletmesini güvence altına aldığı Ermenistan ve Azerbaycan için geçerli. Aynı durum Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Ruanda, Hindistan ve Pakistan, Tayland ve Kamboçya, Mısır ve Etiyopya ile Sırbistan ve Kosova için de geçerli.[10]

Trump’ın ulusal-küresel stratejisinin sınırları

Trump’ın çevresindeki, birçoğu hükümette de temsil edilen yatırımcıların, girişimcilerin, spekülatörlerin ve emlak köpekbalıklarının büyük çoğunluğunun bugüne kadar küresel varlığı çok azdı. Kısa bir süre hükümette yer alan Elon Musk bir istisnaydı. Trump ve damadı Jared Kushner’in İskoçya ve Körfez ülkelerinde golf sahaları ve Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerinde gayrimenkulleri var. Ancak onlar da büyük şirket yatırımlarıyla küresel ölçekte arayı kapatmak istiyorlar. Bu yüzden boşlukları arıyorlar ve bu yüzden daha saldırganlar.

Ancak durumu yanlış değerlendiriyorlar; her durumda değil ama prensipte. Trump’ın 19. yüzyıldaki bir büyük gücün engellenemez yükselişi modeli, Latin Amerika’da ve ardından Asya’nın arka bahçesinde askeriye, mülksüzleştirme, yatırım ve rejim değişikliklerinin doğrudan birleşimi; işte bu nostaljidir.

Elbette, uluslararası düzen için insanlığın tarihsel olarak en büyük başarısı olan BM, tüm büyük savaşlarda ve çatışmalarda giderek daha çaresiz hale geldi ama evet, her şeyden önce kurucu ortak ABD yüzünden. Başından beri ABD, savaşlarını ve rejim değişikliklerini BM’nin yanında ve aynı zamanda ona karşı, her biri için toplanan “gönüllüler koalisyonları” ile veya hatta onlar olmadan giderek daha fazla yürüttü. Trump, Eylül 2025’te BM’deki konuşması sırasında bununla o kadar bariz bir şekilde alay edebildi ki, normalde Trump’a itaat eden Alman ana akım medyası bile sahtekârlıkları fark etti.[11]

Ancak Trump’ın memorandumunda geçerken değindiği “dünyanın geri kalanı”, yaklaşık otuz yıldır BM’nin yanı sıra yavaş yavaş örgütleniyor. ABD’nin, sosyalizm sonrası Rusya’nın yozlaşmış ilk hükümet başkanı Boris Yeltsin ile başarılı olamaması, ancak şimdi Putin’in halef hükümeti altında giderek daha egemen, önemli ve küresel olarak ağ kurmuş bir devletle karşı karşıya kalması, ABD hegemonyasının sonunun başlangıçlarından biriydi. Bu durum ABD vekalet savaşçısı Ukrayna ile tersine çevrilecekti; ancak Trump ekibi bile bunun başarılı olmadığını kabul etmek zorunda kalıyor ve Avrupalı “arkadaşlarının” zararına bundan birkaç avantaj elde etmeye çalışıyor.

Her şeyden önce, BRICS, CELAC (Latin Amerika), FOCAC (Afrika), ŞİÖ (Asya) ve EEF (Doğu Asya) formatlarıyla askeri olmayan, ekonomik, işbirlikçi, hızla genişleyen ve derinleşen çok kutupluluk, ABD’nin artık karşı koyamadığı alternatif bir yapıyı uyguluyor, bu da onu daha tehlikeli kılıyor.[12]


[1] Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Güvenlik Stratejisi, Washington, Beyaz Saray, Kasım 2025

[2] Aşağıdakiler hakkında daha fazla ayrıntı için bkz. Werner Rügemer: Verhängnisvolle Freundschaft (Meşum Dostluk), 4. güncellenmiş baskı, Köln 2024, s. 12-89

[3] Yeni Orta Doğu’da ‘İmparatorluk İsraili’, New York Times 28 Kasım 2025

[4] Bilgi Notu: Başkan Donald J. Trump, Suudi Arabistan Krallığı ile Ekonomik ve Savunma Ortaklığını Sağlamlaştırıyor, Beyaz Saray 18 Kasım 2025

[5] Bridge Zirvesi Dünyanın En Büyük Sektörler Arası Medya Etkinliği Olmayı Hedefliyor, New York Times, 28 Kasım 2025

[6] Trump, Milei’yi 20 milyar dolarla destekliyor, www.amerika21.de 14 Ekim 2025

[7] ABD, Maduro’nun tutuklanması için ödülü iki katına çıkardı, tagesschau.de 8 Ağustos 2025

[8] Trump’tan Af – Honduras’ın eski başkanı hapisten çıktı, Der Spiegel 2 Aralık 2025

[9] BAE neden Sudan’ın kanlı savaşına dahil oluyor? https://www.middleeasteye.net 4 Kasım 2025

[10] Başkan Trump gerçekte kaç savaşı bitirdi? bbc.com/news 15 Ekim 2025

[11] Trump BM Genel Kurulu’nda. Yanlış iddialarla dolu bir konuşma, https://wwwtagesschau.de 24 Eylül 2025

[12] Werner Rügemer: Trump’ın “Önce Amerika”sı – ABD Stratejisinde Bir Değişiklik, World Marxist Review 2/2025, **https://dx.doi.org/10.62834/8j5fth62**

Dr. Werner Rügemer, Köln/Almanya, müdahaleci filozof, Dünya Politik Ekonomi Birliği Konseyi Üyesi; World Marxist Review yayın kurulu üyesi. www.werner-ruegemer.de

Amerika

Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.

Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.

Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.

Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.

Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.

Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.

Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.

Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.

Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.

Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.

Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.

***

Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

Avatar photo

Yayınlanma

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.

İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.

Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.

Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.

“2026 savaşına hazırlanıyoruz”

Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.

İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.

Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.

Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.

İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.

Türkiye’ye düşen füzeler

Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.

Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.

Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.

Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.

Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.

İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı

Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.

İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.

İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.

Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.

Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.

ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu

Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.

ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.

Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.

Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.

Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.

İran gerçekten süper güç olabilir mi?

Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.

Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.

İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.

Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.

İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.

İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ankara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

İstanbul’un 2004 yılında NATO liderlerini ağırlamasından yirmi iki yıl sonra İttifak, Türk topraklarına, bu kez Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir törenden ziyade, derin bir hesaplaşmaya işaret ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Zirvesi, 2004’teki tasarımcıların çok azının öngörebileceği bir tabloda gerçekleşiyor: Beşinci yılına yaklaşan ve yıpratıcılığını koruyan Ukrayna savaşı, ABD-İsrail ittifakının İran ile doğrudan çatışmasının ardından sıcaklığını hâlâ yitirmeyen Orta Doğu, bizzat katıldığı İttifak’ın varlık nedenini açıkça tartışmaya açan bir Amerikan başkanı ve tüm bu kargaşanın ortasında, NATO gündemindeki neredeyse her krizin merkezinde sessizce vazgeçilmez bir konuma yükselen ev sahibi Türkiye.

Türkiye’nin eşiği: İkincil ortaklıktan oyun kuruculuğa

Bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmak her zaman stratejik bir ağırlık göstergesi olagelmiştir. Ancak Ankara 2026, niteliksel olarak çok daha farklı bir anlam taşıyor. Türkiye bu kez masaya sadece ev sahibi olarak değil, elindeki güçlü kozlarla oturuyor. ASELSAN gibi küresel sermayenin (özellikle de ABD’li diplomat Tom Barrack’ın temasları kolaylaştırdığı söylenen ve CEO’su Larry Fink’in bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü BlackRock gibi devlerin) ilgisini çektiği belirtilen savunma sanayii omurgası, Türkiye’yi NATO’nun savunma ve sanayi alanında kendine yetme çabasında yükselen bir merkez konumuna taşıdı. Siyasi zirveyle eş zamanlı düzenlenen Ankara Savunma Sanayii Forumu da bu gerçeği perçinliyor: Türkiye artık İttifak’ın güneydoğu sınırını koruyan sıradan bir üye değil; bizzat İttifak’ın ihtiyaç duyduğu bir üretim ve inovasyon merkezi haline gelmiş durumda.

Erdoğan’ın asıl hamle alanı da burası. Avrupalı müttefikler, geçen yıl üzerinde uzlaşılan ve yüzde 3,5’i asli savunmaya, yüzde 1,5’i ise dayanıklılık ile altyapıya ayrılan “GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya harcama” taahhüdünü yerine getirmek için çabalarken, Türkiye Ankara’yı adeta bir “teslimat noktası” olarak konumlandırıyor. Bu süreç, verilen sözleri anlaşmalara, anlaşmaları ise Türk sanayisinin kazanımlarına dönüştürme fırsatı sunuyor. Zirveyi takip eden analistler, bu buluşmanın kolektif güvenliği mi yoksa aslında Türk savunma tarihinin en büyük ticari el sıkışmasını mı temsil ettiğini açıkça sorguluyor.

Rusya-Çin denklemi: Göz önünde yürütülen denge oyunu

Türkiye’nin yürüttüğü denge politikası yeni bir olgu değil, ancak hiçbir dönemde bu denli görünür olmamıştı. Ankara bir yandan NATO liderlerini ağırlarken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha birkaç hafta önce Moskova’da Rus mevkidaşıyla bir araya gelmesi, Ukrayna savaşının başından bu yana sürdürülen paralel diplomasi trafiğinin bir parçası. Türkiye, NATO bünyesinde kendine özgü bir koridorda ilerlemeyi sürdürüyor: Bir yandan Kiev’e Bayraktar İHA’ları tedarik ederken diğer yandan Moskova ile Karadeniz’deki diplomatik kanalları açık tutuyor; üstelik daha küçük üyelere dayatılan İttifak disiplinine maruz kalmaksızın hem Rusya hem de Çin ile ekonomik ve enerjisel bağlarını derinleştirebiliyor. Ankara için NATO üyeliği ile Moskova ve Pekin’le kurulan çok yönlü ortaklıklar, çözülmesi gereken çelişkiler değil, eş zamanlı yönetilmesi gereken birer kazanç kapısı. Bu duruş, kolektif birliğin teyit edilmesi hedeflenen bu kritik zirvede Türk diplomatlarına olağanüstü geniş bir hareket alanı sağlıyor.

Ukrayna: Sonu görünmeyen bir savaşı sürdürmek

Ukrayna savaşının yıpratıcı gidişatı Ankara’daki her oturumun üzerinde bir gölge gibi asılı duruyor. NATO’nun, Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında yaklaşık 70 milyar avroluk bir taahhüdü onaylaması, müttefiklerin de en az bu düzeydeki bir desteği 2027’de de sürdürme sözü vermesi bekleniyor. Ne var ki zirve, İtalya’nın bildiri taslağındaki Ukrayna fonuna ilişkin bazı ifadelere direndiği yönündeki haberlerin gölgesinde toplanıyor. Bu durum, NATO yetkililerinin “birlik zirvesi” olarak nitelendirmekte ısrar ettiği buluşmadaki çatlakları açığa çıkarıyor. Başkan Trump’ın, cephedeki çatışmalar hız kesmeden sürerken ve Zelenski Avrupa’nın eylemsizliğini açıkça eleştirirken, son telefon görüşmelerinde müzakere edilmiş bir barış ihtimalini dile getirmesinin ardından, zirve marjında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile bir araya gelmesi planlanıyor.

İran gerilimi ve ABD-NATO ayrışmasında Ankara’nın kozu

Bu zirvenin en derin yankı uyandıran arka planı, Washington ile müttefikleri arasında Hürmüz Boğazı nedeniyle yaşanan ve tazeliğini koruyan görüş ayrılığı olabilir. Şubat ayı sonlarında Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesiyle fitili ateşlenen ABD-İsrail’in İran ile savaşı, Hürmüz’ün kapatılması ve dönemsel olarak yeniden bloke edilmesiyle küresel enerji piyasalarını sarstı. Trump mart ayında NATO, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye boğazın güvenliğini askeri olarak sağlama çağrısında bulunduğunda tüm müttefikler bu talebi geri çevirdi; hatta Almanya Savunma Bakanı bunun Avrupa’nın savaşı olmadığını açıkça ilan etti. Trump ise bu tavrı “büyük bir aptallık” olarak nitelendirip İttifak’ı Amerikan desteği olmaksızın bir “kağıttan kaplan” olarak tanımladı.

Söz konusu çatlak kapanmış değil; sadece zirvenin yapılmasına izin verecek ölçüde sessizliğe büründü. Haziran ayında imzalanan ateşkes ve ablukanın kaldırılmasına dair mutabakat krizi hafifletmiş olsa da İran o tarihten bu yana Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti alacağının, “dost ülkelere” ise ayrıcalık tanıyacağının sinyallerini veriyor. Washington ise bu yaklaşımın kalıcı bir anlaşma için kabul edilemez olduğunu savunuyor. Boğazın güvenliği bu hafta resmen NATO gündeminde yer alsa da İran konusundaki yük paylaşımına dair temel anlaşmazlık hiçbir zaman çözülemedi, yalnızca gelişmelerin gölgesinde kaldı. İşte Türk siyasetçilerin değerlendirmek istediği fırsat tam olarak bu noktada yatıyor: Ankara, Washington’ın hayal kırıklığı ile Avrupa’nın isteksizliği arasında köprü kurarak kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak sunabilir; bunun karşılığında ise savunma tedariki imkanları ve diplomatik nüfuz elde edebilir. Bu, Erdoğan’ın kriz boyunca titizlikle işlediği pragmatik pazarlık stratejisinin tam bir yansıması.

Orta Doğu’nun gölgesi: Suriye, Lübnan ve derinleşen İsrail çatlağı

Türkiye’nin bölgesel duruşu, resmi oturumlar kadar zirvenin Orta Doğu’ya dair satır aralarını da şekillendiriyor. Başkan Trump’ın, Ankara’da Şam’ın yeni lideri eski muhalif komutan ve şimdiki Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile ikili bir görüşme gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu görüşme, Trump’ın ilk olarak G7’de dile getirdiği ve Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah ile mücadeleyi İsrail’den daha etkin yürütebileceği yönündeki önerisinin ardından geliyor. El-Şara bu teklifi tutarlı bir şekilde reddederek Şam’ın Beyrut ile yalnızca ekonomik kanallar kurmak istediğini, Suriye’nin Lübnan’daki onlarca yıllık askeri işgalini hatırlatacak bir rolü üstlenmeyeceğini vurguluyor. Buradaki mesaj oldukça net: Washington, Lübnan’da ciddi sivil kayıplara yol açan İsrail askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik yükünü, Esad’ın devrilmesinin ardından henüz gücünü pekiştirmeye çalışan yeni Suriye yönetimine kaydırıp kaydıramayacağını sınıyor. Bu hamle, hem İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmeyi hem de İran’dan bağımsız olarak post-Esad Suriye’si ile yeni bir ABD diyalog kanalı açmayı hedefliyor.

Tüm bunların üzerinde Ankara ile Tel Aviv arasında açık bir diplomatik kopuş yaşanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveden birkaç gün önce CNN Türk’e verdiği mülakatta, İsrail’in politikalarını ve zihniyetini “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak nitelendirip uluslararası yaptırım çağrısında bulunmuş ve İsrail’i Gazze’de kitlesel katliam yapmakla suçlamıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bu sözleri “soykırıma teşvikin ders kitaplarına geçecek bir örneği” olarak tanımlarken, Almanya Dışişleri Bakanı da bu ifadeleri kabul edilemez bularak araya mesafe koymuş, Cumhurbaşkanı İshak Herzog ise açıklamaları antisemitik olarak nitelemişti. Erdoğan ise İsrail’in eleştirilerini, Gazze’deki kendi eylemlerini örtbas etme çabası olarak değerlendirerek reddetti. Bu sert polemiğin, tam da NATO’nun İsrail yanlısı üyeleriyle Türk heyetinin yan yana oturmaya hazırlandığı sırada patlak vermesi, odak noktası Rusya ve savunma harcamaları olan İttifak zirvesine gerilimli bir hava katıyor. Aynı zamanda Ankara’ya yeni bir hamle alanı açıyor: Batı ittifaklarını zorlasa da kendisini İslam dünyasında İsrail’e karşı en gür sesli NATO üyesi olarak konumlandırmak, Arap ve İslam coğrafyasında karşılığı olan bir rol üstlenmesini sağlıyor.

Filistin davası ve Arap eşgüdümü

Kahire, İslamabad, Doha ve Riyad için Ankara zirvesi, Ukrayna’ya dair yayımlanacak bildiriden ziyade Gazze ve Filistin meselesine ilişkin bölgesel dengeler açısından taşıdığı anlamla takip ediliyor. Mısır, Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan, İran krizi ve bunun bölgesel yansımaları boyunca kolaylaştırıcı veya ara bulucu roller üstlendi; nitekim İslamabad, Hürmüz geriliminde ateşkes görüşmelerine zemin hazırlarken Katar da ABD ve İran ile birlikte Lübnan’da ateşkesin sağlanmasına katkıda bulundu. Bu dörtlü grubun Gazze’nin yeniden inşası, Filistin devletinin tanınması diplomasisi ve Lübnan’da gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesine yönelik yürüttüğü eşgüdüm, zirve sonrasında daha da yoğunlaşabilir. Özellikle Fidan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tutum, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de dışında kalan Müslüman çoğunluklu ülkeleri ortak bir Filistin paydasında birleştirme çabasına dönüşürse bu hareketlilik daha da ivme kazanacaktır. Ankara’nın bu söyleminin somut bir Arap-Türk diplomatik ortaklığına mı dönüşeceği yoksa iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik tek taraflı bir diplomatik hamle olarak mı kalacağı, kağıt üzerinde Rusya ve Atlantik ittifakını odağına alan ancak pratikte Türkiye’nin vizyonunun sınırlarını ölçen bir referanduma dönüşen bu zirveden çıkacak en kritik sorulardan biridir.


Bu analiz; NATO’nun resmi zirve belgeleri, Reuters, Kongre Araştırma Servisi (CRS), The National, The Jerusalem Post, Al Arabiya ve 7 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Ankara Zirvesi’ni takip eden diğer yayın organlarının aktardığı bilgilere dayanmaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English