Bizi Takip Edin

Görüş

Tanrı’nın en güçlü ülkesi; yeniden ve ilelebet!

Avatar photo

Yayınlanma

Werner Rügemer, yazar ve akademisyen

ABD Başkanı Donald Trump, Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde “Tanrı vergisi ulusun” tüm kıtalara müdahale etmesi çağrısında bulunuyor. Rusya ve Çin’e karşı (şimdilik) kendini tutuyor ancak Avrupa’dakiler gibi vasallar, halihazırda olduğundan daha fazla kan kaybedecek.

“Make America Great Again” (Amerika’yı Yeniden Büyük Yap): Trump, seçim sloganını kapsamlı bir stratejide özetledi. Kendini bir barış arabulucusu olarak sunuyor. Ancak Orta Doğu’daki gibi “barış”, esasen yeni yatırımlar için bir bahane. Küresel varlığı henüz az olan daha genç, daha saldırgan sermaye grubuyla, bugüne kadarki küreselleşme sürecindeki boşlukları arıyor. Büyük çatışmalar sonraya saklanıyor.[1]

Yenilenen dünya liderliği için ilkeler

Trump’ın memorandumu, “Tanrı vergisi doğal haklarıyla Amerika… insanlık tarihinin en büyük ve en başarılı ulusu ve yeryüzündeki barışın yurdu olmaya devam ediyor” diye başlıyor. Demokrat Parti yönetimlerinin (Bill Clinton, Barack Obama, Joe Biden) hatalarının ardından, ABD’nin liderlik konumu sadece restore edilmemeli. Aksine, “ülkemizi hiç olmadığı kadar büyük yapmak” amacıyla, Trump şu ilkeleri ortaya koyuyor:

  • Askeri olarak:“Milli çıkarlarımızı korumak için dünyanın en güçlü, en ölümcül ve teknolojik açıdan en gelişmiş ordusunu istiyoruz. Savaşları önlemek veya gerekirse kendi güçlerimiz adına mümkün olduğunca az kayıpla, hızlı ve kesin bir şekilde kazanmak için bu orduyu kurmak, eğitmek, donatmak ve konuşlandırmak istiyoruz.”
  • Ekonomik olarak:“Küresel liderliğimizin temel taşı olan ve askeri üretim dahil olmak üzere en sağlam sanayi tabanına sahip; ordumuz için gerekli, dünyanın en güçlü, en dinamik, en yenilikçi ve en gelişmiş ekonomisini istiyoruz.”
  • Enerjide:“Yalnızca Amerikan ekonomik büyümesi için değil, aynı zamanda önde gelen ihracat endüstrilerimizden biri olarak dünyanın en sağlam, üretken ve yenilikçi enerji sektörünü istiyoruz.”
  • Yumuşak güçte:“Amerika Birleşik Devletleri’ni, milli çıkarlarımız doğrultusunda dünya genelinde nüfuzumuzu kullanabileceğimiz eşsiz bir ‘yumuşak güç’ olarak muhafaza etmek istiyoruz. Uzun vadeli ulusal güvenlik ancak manevi ve kültürel sağlıkla, yani din, vatanseverlik ve aile ile mümkündür… Bu amaçla şanlı eylemlerimizi ve kahramanlarımızı onurlandırmak ve yeni bir altın çağı dört gözle beklemek istiyoruz.”

Monroe Doktrini’nin modernizasyonu

Trump, Monroe Doktrini’ne atıfta bulunuyor: Onu günümüz için güncelliyor.

1823’te ABD Kongresi, adını o dönemki Başkan James Monroe’dan alan “Monroe Doktrini”ni kabul etti. Monroe, Amerika Birleşik Devletleri’nin kurucu babalarından biriydi. Doktrin, “yabancı güçlerin müdahalesinin yasaklanmasını” tesis eder: Kuzey Amerika’nın doğu kıyısında 13 eyaletle kurulan ve o dönemde 24 eyalete genişleyen ABD, doktrine göre Kuzey Amerika toprakları üzerinde doğu kıyısına doğru daha fazla askeri, iktisadi ve siyasi genişlemesinde diğer devletlerce engellenmemelidir! Bu, esas olarak Avrupa’nın sömürgeci güçleri İngiltere ve Fransa’ya yönelikti.

ABD’nin anladığı şekliyle ve Monroe Doktrini’ne göre “milli çıkar”, ABD’nin askeri yardım dahil her türlü yolla mevcut topraklarının ötesine genişleyebileceği anlamına gelir. Eğer diğer devletler ABD’nin bunu yapmasını engellemeye kalkışırsa, onlara karşı savaş açılabilir.

Bu aynı zamanda fethedilen bölgelerin sakinlerini mülksüzleştirme, sürme ve gerekirse öldürme, yani soykırım hakkını da içeriyordu: Bu süreç, Monroe Doktrini’nin ardından 1830’da Kızılderili Tehcir Yasası [Indian Removal Act] ile başlatıldı.

Ayrıca, örneğin Meksika devletine karşı savaş açma, ondan toprak alma, New Mexico, Kaliforniya, Utah ve Nevada gibi yeni ABD eyaletleri kurma ve Meksika’da kaldırılmış olan köleliği buralara yeniden getirme hakkını da içeriyordu.[2]

Özetle: ABD için “ulusal” güvenlik, yalnızca ABD devletine değil, tüm dünyaya, prensipte diğer tüm devletlere erişim ve bizzat ABD’de geçerli olan uygulamalarla erişim anlamına gelir.

Savunma Bakanlığı yeniden Savaş Bakanlığı olarak adlandırılıyor

Trump bizzat, bu yapısal ABD uygulamalarını temsil eden iki önemli 19. yüzyıl ABD politikacısına özellikle atıfta bulunuyor:

  • Alexander Hamilton; ABD’nin kurucu babalarından biriydi. İlk Hazine Bakanıydı, ilk ABD bankasını kurdu, ulusal borcu artırdı ve ithalata gümrük vergileri getirdi.
  • William McKinley; bu ABD başkanı 19. yüzyılın sonunda sömürgeci güç İspanya’ya karşı savaş açtı; Monroe Doktrini uyarınca ABD, Filipinler’i (1945’e kadar ABD himayesinde), Porto Riko’yu ve Guam’ı (bugüne kadar ABD tarafından ilhak edilmiş durumda) kapsayacak şekilde genişledi, Küba’ya erişimi güvence altına aldı, Hawaii adasını işgal etti ve daha sonra onu bir başka eyalet yaptı.

Dolayısıyla ABD, kuruluşundan bu yana bir dışişleri bakanlığına değil, bir devlet bakanlığına sahip tek büyük ülke olmuştur: ABD hükümetinin “milli çıkarı”, bizzat ABD tarafından tanımlanan dünyanın her alanını ifade eder.

Bu nedenle ABD, kuruluşundan bu yana hiçbir zaman bir Savunma Bakanlığına sahip olmamış, bunun yerine bir Savaş Bakanlığına sahip olmuştur: İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yürütülen savaşlar ve rejim değişiklikleri için bir örtmece [euphemism] olarak ancak 1947’de Savunma Bakanlığı adını almıştır. Fakat güncellenen Monroe Doktrini ile Trump yönetimi, bakanlığın adını Monroe döneminde ve tarihinin büyük bölümünde olduğu gibi tekrar Savaş Bakanlığı olarak değiştirdi.

Siyasi lideri Trump olan daha genç, daha saldırgan kapitalist grup, bu nedenle temelde yeni bir şey yapmıyor; sadece geleneksel ABD uygulamasını daha açık bir şekilde ifade ediyor, köklerine ve zaten en uzun süredir yürürlükte olan uygulamalara geri dönüyor.

İşte bu yüzden Trump’ın Ulusal Güvenlik Stratejisi, “Soğuk Savaş”ın nihayet bittiğini belirtiyor. İşte bu yüzden, örneğin “kalkınma yardımı” sona eriyor: Şimdi yatırım zamanı! İşte bu yüzden “savunma” konusundaki o örtmece dolu safsata sona eriyor: Şimdi yeniden savaş zamanı!

Ancak “büyük savaş” şimdilik geri plana atılıyor. Önümüzdeki yıllarda Avrupa ve Asya’daki vasalların silahlanması, yeniden silahlanması ve en önemli hasımlar olan Rusya ve Çin’e karşı koymak için ABD askeri teçhizatı satın alması gerekiyor. Ukrayna ve İsrail’in halihazırda olduğu gibi, onlar da ABD’nin vekalet savaşçıları [proxy warriors] olarak yapılandırılacak.

“Batı Yarımküre”ye nüfuz

“Dünyada ve dünyadan ne istiyoruz?” Trump’ın Ulusal Güvenlik Stratejisi böyle devam ediyor. Cevaplar, dünyadaki en önemli ABD nüfuz alanlarına ve önem sıralarına göre yapılandırılmış.

İlk ve en önemlisi “Batı Yarımküre”dir. Bunlar, II. Dünya Savaşı’nın sonundan bu yana ABD tarafından yönetilen ve geleneksel olarak “Batı” olarak bilinen -askeri olarak ama aynı zamanda bankaların, şirketlerin, vakıfların, danışmanların, ajansların ve son olarak ama en önemlisi istihbarat kurumlarının varlığıyla- “zengin ülkelerdir”.

Bu müttefikler veya vasallar, “kitlesel göç, uyuşturucu teröristleri ve diğer suç örgütlerine” karşı mücadelede ABD’yi desteklemelidir. Bunlar, ABD’deki Trump yönetimi için de geçerli olan doğrudan sağcı anlatılardır. Fakat gerçekte asıl mesele şudur: “Batı Yarımküre”, önemli mülklere erişim sağlayan “düşman güçlerden” arındırılmış kalmalıdır. Ve ABD müttefikleri, önemli tedarik zincirlerini korumalı ve ABD için “kilit stratejik konumlara kalıcı erişimi güvence altına almalıdır”. Bu temelde ABD, çok yönlü ve kapsamlı liderlik konumunu genişletebilmelidir. “Düşman güçler” öncelikle Çin’dir; ancak Çin’e temkinli yaklaşılıyor ve pragmatik bir öngörüyle ismi zikredilmiyor.

Trump, Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy etrafındaki ırkçı, milliyetçi, aşırı sağcı gruptaki milliyetçi, gerici ve hatta faşist güçlere desteğini ve aynı zamanda otuz yıllık en önemli siyasi dostu İsrail’deki “Bibi” Netanyahu hükümetine olan temel desteğini halihazırda gösterdi.

Merz ve şürekâsı dünyanın en güçlü aşırı sağcısına boyun eğiyor

Almanya’da Trump, AfD’yi cezbetti, tamam. Bizim bozuk ana akım medyamız buna üzülüyor. Ancak Trump, sağcı aşırılık yanlısı reel politikasını uzun süredir Friedrich Merz/Almanya, Macron/Fransa, Starmer/İngiltere, Tusk/Polonya ve Kaja Kallas ile Ursula von der Leyen/AB dahil olmak üzere Avrupa’nın önde gelen politikacılarıyla yürütüyor:

  • Aşırı devlet borçlanması ve sosyal kesintiler yardımıyla Avrupalı NATO üyelerinin savunma bütçelerinin GSYİH’nin yüzde beşine çıkarılması.
  • Şirketlerin bir kısmının yüksek sübvansiyonlar ve düşük enerji fiyatları ile ABD’ye taşınmasıyla sanayisizleşme.
  • Avrupa’dan gelen otomobil, çelik ve alüminyum üzerindeki gümrük vergilerinin kabulü.
  • Daha fazla ABD askeri teçhizatı ve pahalı, çevreye son derece zararlı ABD kaya gazı [fracking gas] alımı.
  • AB ülkelerinin, verilerini ABD makamlarına aktaran ve AB ülkelerinde neredeyse hiç vergi ödemeyen büyük ABD dijital şirketleri tarafından dijitalleştirilmesi.

Trump’ın İsrail politikasına teslimiyet

Ve son olarak ama en önemlisi: Irkçı, milliyetçi, faşist ABD vekalet savaşçısı İsrail’in soykırımına, mülksüzleştirme ve sürme politikasına güçlü destek; ve şimdi de Filistinlilerin sürülmesinin, aç bırakılmasının ve öldürülmesinin Gazze’de ve giderek artan bir şekilde Batı Şeria’da devam ettiği sahte Gazze “barış planına” destek.

Avrupa: Ukrayna müzakerelerine dahil değil

Avrupalı ABD vasalları, Trump’ın onları Ukrayna ile ateşkes müzakerelerine dahil etmemesinden yakınıyor. Ancak durum bu: ABD bu savaşı otuz yıldır hazırlıyor ve finanse ediyor, 2014’teki kesin rejim değişikliğini organize etti ve o zamandan beri savaşı yürütüyor.

Şimdi şikâyet eden vasallar ise bunu kabul etti ve ABD’nin belirlediği şartlara göre giderek daha fazla yardımda bulundu. ABD, İngiliz yardımıyla orduyu eğitti, silahların çoğunu tedarik etti ve ayrıca hangi füzelerin tedarik edilip hangilerinin edilmeyeceğine karar verdi. Ve ABD ayrıca uzaydaki ABD füzeleri, ABD istihbarat teşkilatları ve Wiesbaden’deki Askeri Komutanlık aracılığıyla Ukrayna’nın savaşını operasyonel olarak yönetiyor.

Bunu hiç duymadınız mı Sayın Merz?

Asyalı vasallar da kullanılıyor

Trump’ın Ulusal Güvenlik Stratejisi, Hint-Pasifik’i ikinci sıraya koyuyor: “Merkezi deniz yollarına sahip Hint-Pasifik, Amerikan ekonomisine zarar veren yabancı aktörlere” karşı “açık ve özgür tutulmalıdır.” “Güvenilir tedarik zincirleri” ve “kritik malzemelere erişim” garanti edilmelidir. Hafif bir tabirle bu, Çin’e yöneliktir ve Asya’daki ABD müttefiklerinin silahlanması ve yatırımlarıyla bağlantılıdır.

Trump yönetimi Japonya, Güney Kore, Tayvan ve Filipinler’i askeri bütçelerini artırmaya ve ABD’ye yatırım yapmaya zorluyor. Bunlar Çin’e en yakın “birinci ada zinciri” ülkeleridir. Avrupalı NATO ülkeleri gibi, askeri harcamalarını GSYİH’nin yüzde beşine çıkarmaları gerekiyor. Kendileri de Avrupa’daki Almanya gibi ekonomik gerilemeden muzdaripler ancak yine de ABD’ye daha fazla yatırım yapmaları bekleniyor. Ve doğrudan veya danışman olarak daha fazla ABD askeri personelini kabul etmeleri gerekiyor.

Bu durum farklı bir şekilde Avustralya için de geçerli. Bu arada, önde gelen hissedarları artık ABD’den gelen ve şubelerinin çoğunu ABD’de işleten “Alman” silah üreticisi, yerel koşullara uyarlanmış tankların inşası için orada yeni bir şube kuruyor.

Orta Doğu: Arap devletleriyle Büyük İsrail

Ulusal Güvenlik Stratejisi, Orta Doğu ile ilgili üçüncü maddesinde şunları belirtiyor: “Bir hasmın Orta Doğu’yu istila etmesini, petrol ve gaz rezervlerine erişim sağlamasını ve deniz yollarının dar boğazlarını tıkamasını engellemek istiyoruz.”

Bu, Gazze savaşı sırasında Suriye’deki mevcut işgal bölgesini de genişleten ve yarım düzine askeri üs işleten İsrail tarafından Orta Doğu’nun dönüştürülmesini de içeriyor. İsrail, ABD onayıyla veya onayı olmadan Suriye ve Lübnan’ı bombalıyor ve ABD hükümetinin Gece Yarısı Çekici Operasyonu [Operation Midnight Hammer] ile tırmandırdığı İran’ı bombaladı.

Trump tarafından organize edilen Gazze “ateşkes anlaşması” bir ateşkes bile getirmiyor, aslında İsrail’in Gazze’deki askeri işgalini genişletiyor ve herhangi bir Filistin temsilini tanımıyor.

İbrahim Anlaşmaları yardımıyla Trump, ilk görev döneminden bu yana Körfez ülkelerini ve diğer Arap ve Müslüman devletleri İsrail ile (bir şekilde) kademeli olarak barıştırdı ve Filistinlilere desteği sonlandırdı. ABD’deki Demokrat yönetimlerin AB desteğiyle on yıllardır hazırladığını sürdürüyor ve tamamlıyor: İsrail, Gazze savaşından sonra Orta Doğu’da (vekaleten) “imparatorluk gücü” kullanıyor. Önde gelen ABD medya kuruluşu New York Times bile bunu not ediyor: “Yeni Orta Doğu’da ‘İmparatorluk İsraili'”: “Bölgesel düşmanlarını sürekli bombalayan İsrail’in erişimi neredeyse her yere uzanıyor.”[3]

ABD’nin vekalet savaşçısının yardımıyla, genişletilmiş Orta Doğu yeni bir yatırım alanı olarak açılacak: Başlangıçta sadece Gazze Şeridi değil, Batı Şeria da. Ancak her şeyden önce, önde gelen ABD dijital, savunma, enerji ve turizm şirketleri Körfez ülkelerinde aktif. Petrol ve gaza zaten veda etmek zorundalar ama aynı zamanda ABD’ye yüz milyarlarca dolar yatırım yapıyorlar. ABD hükümeti, Suudi Arabistan Prensi ile varlık fonlarının savunma dahil olmak üzere ABD’ye en az bir trilyon dolar yatırım yapması konusunda anlaştı.[4]

8-10 Aralık 2025 tarihlerinde Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), petrol şirketi Adnoc’un sarayında “dünyanın en büyük medya etkinliği” olarak adlandırdığı organizasyonu düzenledi. Dijital medya, oyun, müzik ve pazarlama alanlarından medya temsilcileri, halkla ilişkiler ajansları ve şirketler dahil olmak üzere 132 ülkeden 60 bin katılımcı, “gazeteciliği dönüştürmek” için bir araya geldi; bu kesinlikle sadece Trump’ın değil, başkalarının da acil bir arzusuydu.[5]

Küresel Güney: ABD daha da saldırgan

Trump’ın memorandumu şöyle diyor: “Amerika ve müttefikleri, sözde Küresel Güney için, geniş kaynakları da dahil olmak üzere, henüz ortak bir plan geliştirmedi.” Avrupa, Japonya, Güney Kore ve diğerlerinin buraya yedi trilyon dolar yatırım yaptığı ve “çok uluslu bankaların” kredileri olduğu, ancak özellikle ABD’nin neredeyse hiç varlık göstermediği ve Çin’in çoktan yol aldığı belirtiliyor.

Geleneksel olarak Latin Amerika’nın “arka bahçesi” aslında ABD imparatorluğuna en yakın olandır. Ancak Trump’a göre, öncelikle Demokrat Parti ve hükümetleri tarafından teşvik edilen dijital şirketler, küreselleşme çabalarında burayı suç teşkil edecek derecede ihmal etti. Şimdi bunu seçici ve belirsiz bir şekilde, mümkün olduğunca çabuk telafi etmek istiyor. Strateji beyanı daha fazla ayrıntı vermiyor.

Panama Kanalı

Trump’ın isteğini yerine getirmek nispeten kolaydı: Panama’yı geri istiyoruz, 100 yıldan fazla bize aitti! İlk adım, şu anda en büyük ABD yatırımcısı olan BlackRock tarafından mümkün kılındı. Bill Clinton, Barack Obama ve Joe Biden yönetimleriyle yakından ilişkili olmasına ve onlar sayesinde büyümesine rağmen, BlackRock hızla Trump’a desteğini açıkladı. BlackRock, 2025’in başlarında Panama Kanalı’nın iki limanını satın aldı, bu da ücretlerin ABD’ye gitmesi ve kanaldan geçişi ABD’nin kontrol etmesi anlamına geliyor.

Arjantin: Elektrikli testereli politikacılar için milyarlarca dolarlık yardım

Avrupa’da ve dünya genelinde olduğu gibi, Trump milliyetçi, aşırı sağcı, hatta faşist medyayı, ortakları ve partileri arayıp buluyor. Örneğin, Arjantin’de Elon Musk özentisi ve elektrikli testereli neoliberal Javier Milei’yi destekledi: Ülke Ukrayna’dan sonra en borçlu ülkelerden biri olmasına rağmen, Trump yönetiminden hiçbir bankadan alamayacağı 20 milyar dolarlık ekstra yardım aldı.[6]

Venezuela: Askeri rejim değişikliği

Venezuela’nın özellikle Başkan Hugo Chavez’den bu yana sömürgecilik sonrası, egemen bir devlet olarak gelişmesine, Venezuela’daki STK’ların yanı sıra dış yaptırımlar ve nihayetinde başarısız olan ABD destekli alternatif başkan Guaido aracılığıyla tüm ABD yönetimleri karşı çıktı. Trump, mevcut başkan Nicolas Maduro’yu devirmek istiyor ve tutuklanması için 50 milyon dolar ödül koydu.[7] Komplo-pratik bahane: Maduro Güney Amerika’nın uyuşturucu baronu ve bu nedenle ABD’nin “ulusal güvenliğini” tehdit ediyor.

ABD ordusu şu ana kadar birkaç gemiyi batırdı ve bu tür saldırılardan kurtulanlar da dahil olmak üzere yüzlerce insanı öldürdü. İlhak edilmiş ABD toprağı Porto Riko’da Trump askeri üssü yeniden canlandırdı ve oraya binlerce asker konuşlandırdı. ABD gizli servisleri işin içinde. Başarılı olacağı düşünüldüğü anda askeri bir saldırı gerçekleştirilecek.

Uyuşturucu komplosunun sadece bir bahane olduğu kamuoyunda da doğrulanıyor: Trump, Juan Orlando Hernandez’i affetti. Honduras’ın eski başkanı ABD’ye kaçırılmış ve uyuşturucu kaçakçılığından 45 yıl hapis cezasına çarptırılmıştı. Şimdi, dört yıl sonra tekrar özgür bir adam ve Latin Amerika’da Trump’ın umut bağladığı bir suç ortağı.[8]

Afrika ve çevre bölgeler

Trump yönetimi ayrıca mevcut küreselleşme sürecindeki diğer boşlukları, tüm kıtalardaki “çevre bölgelerde” arıyor. Her yerde amaç Çin’i geri püskürtmek. Kesin önlemlerden strateji konseptinde, özellikle burada hiç bahsedilmiyor.

Afrika’da ilk odak noktası, Trump’ın kapitalistleri tarafından büyük ölçüde hızlandırılan yapay zeka furyası için eskisinden daha fazla ihtiyaç duyulan nadir toprak elementleri ve diğer “kritik mineraller”dir. Yükselen ABD vekalet savaşçısı, Körfez bölgesi için merkezi bir ABD askeri üssü olan Körfez Hava Harp Merkezi’ne ev sahipliği yapan Birleşik Arap Emirlikleri, bu nedenle Sudan’daki terörist paramiliter örgüt Hızlı Destek Güçleri’ni (HDK) destekliyor.[9]

Bilinen Gazze “barış anlaşması” örneğinde olduğu gibi, Trump çatışan tarafları kısa sürede bir araya getirme, ‘barış’ veya “ateşkes” ilan etme ve böylece çatışmalar devam etse bile çevresindeki ABD şirketleri için uzun vadeli yatırımları güvence altına alma yöntemi geliştirdi. Bu, örneğin Trump’ın Zengezur Koridoru’nun uzun vadeli işletmesini güvence altına aldığı Ermenistan ve Azerbaycan için geçerli. Aynı durum Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Ruanda, Hindistan ve Pakistan, Tayland ve Kamboçya, Mısır ve Etiyopya ile Sırbistan ve Kosova için de geçerli.[10]

Trump’ın ulusal-küresel stratejisinin sınırları

Trump’ın çevresindeki, birçoğu hükümette de temsil edilen yatırımcıların, girişimcilerin, spekülatörlerin ve emlak köpekbalıklarının büyük çoğunluğunun bugüne kadar küresel varlığı çok azdı. Kısa bir süre hükümette yer alan Elon Musk bir istisnaydı. Trump ve damadı Jared Kushner’in İskoçya ve Körfez ülkelerinde golf sahaları ve Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerinde gayrimenkulleri var. Ancak onlar da büyük şirket yatırımlarıyla küresel ölçekte arayı kapatmak istiyorlar. Bu yüzden boşlukları arıyorlar ve bu yüzden daha saldırganlar.

Ancak durumu yanlış değerlendiriyorlar; her durumda değil ama prensipte. Trump’ın 19. yüzyıldaki bir büyük gücün engellenemez yükselişi modeli, Latin Amerika’da ve ardından Asya’nın arka bahçesinde askeriye, mülksüzleştirme, yatırım ve rejim değişikliklerinin doğrudan birleşimi; işte bu nostaljidir.

Elbette, uluslararası düzen için insanlığın tarihsel olarak en büyük başarısı olan BM, tüm büyük savaşlarda ve çatışmalarda giderek daha çaresiz hale geldi ama evet, her şeyden önce kurucu ortak ABD yüzünden. Başından beri ABD, savaşlarını ve rejim değişikliklerini BM’nin yanında ve aynı zamanda ona karşı, her biri için toplanan “gönüllüler koalisyonları” ile veya hatta onlar olmadan giderek daha fazla yürüttü. Trump, Eylül 2025’te BM’deki konuşması sırasında bununla o kadar bariz bir şekilde alay edebildi ki, normalde Trump’a itaat eden Alman ana akım medyası bile sahtekârlıkları fark etti.[11]

Ancak Trump’ın memorandumunda geçerken değindiği “dünyanın geri kalanı”, yaklaşık otuz yıldır BM’nin yanı sıra yavaş yavaş örgütleniyor. ABD’nin, sosyalizm sonrası Rusya’nın yozlaşmış ilk hükümet başkanı Boris Yeltsin ile başarılı olamaması, ancak şimdi Putin’in halef hükümeti altında giderek daha egemen, önemli ve küresel olarak ağ kurmuş bir devletle karşı karşıya kalması, ABD hegemonyasının sonunun başlangıçlarından biriydi. Bu durum ABD vekalet savaşçısı Ukrayna ile tersine çevrilecekti; ancak Trump ekibi bile bunun başarılı olmadığını kabul etmek zorunda kalıyor ve Avrupalı “arkadaşlarının” zararına bundan birkaç avantaj elde etmeye çalışıyor.

Her şeyden önce, BRICS, CELAC (Latin Amerika), FOCAC (Afrika), ŞİÖ (Asya) ve EEF (Doğu Asya) formatlarıyla askeri olmayan, ekonomik, işbirlikçi, hızla genişleyen ve derinleşen çok kutupluluk, ABD’nin artık karşı koyamadığı alternatif bir yapıyı uyguluyor, bu da onu daha tehlikeli kılıyor.[12]


[1] Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Güvenlik Stratejisi, Washington, Beyaz Saray, Kasım 2025

[2] Aşağıdakiler hakkında daha fazla ayrıntı için bkz. Werner Rügemer: Verhängnisvolle Freundschaft (Meşum Dostluk), 4. güncellenmiş baskı, Köln 2024, s. 12-89

[3] Yeni Orta Doğu’da ‘İmparatorluk İsraili’, New York Times 28 Kasım 2025

[4] Bilgi Notu: Başkan Donald J. Trump, Suudi Arabistan Krallığı ile Ekonomik ve Savunma Ortaklığını Sağlamlaştırıyor, Beyaz Saray 18 Kasım 2025

[5] Bridge Zirvesi Dünyanın En Büyük Sektörler Arası Medya Etkinliği Olmayı Hedefliyor, New York Times, 28 Kasım 2025

[6] Trump, Milei’yi 20 milyar dolarla destekliyor, www.amerika21.de 14 Ekim 2025

[7] ABD, Maduro’nun tutuklanması için ödülü iki katına çıkardı, tagesschau.de 8 Ağustos 2025

[8] Trump’tan Af – Honduras’ın eski başkanı hapisten çıktı, Der Spiegel 2 Aralık 2025

[9] BAE neden Sudan’ın kanlı savaşına dahil oluyor? https://www.middleeasteye.net 4 Kasım 2025

[10] Başkan Trump gerçekte kaç savaşı bitirdi? bbc.com/news 15 Ekim 2025

[11] Trump BM Genel Kurulu’nda. Yanlış iddialarla dolu bir konuşma, https://wwwtagesschau.de 24 Eylül 2025

[12] Werner Rügemer: Trump’ın “Önce Amerika”sı – ABD Stratejisinde Bir Değişiklik, World Marxist Review 2/2025, **https://dx.doi.org/10.62834/8j5fth62**

Dr. Werner Rügemer, Köln/Almanya, müdahaleci filozof, Dünya Politik Ekonomi Birliği Konseyi Üyesi; World Marxist Review yayın kurulu üyesi. www.werner-ruegemer.de

Görüş

Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Yayınlanma

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.

Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.

Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.

Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.

Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.

Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.

Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.

Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.

Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.

Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.

Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.

Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.

Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.

Okumaya Devam Et

Görüş

İki terörist: Batı, Şam’da El-Kaide’nin adamına taç giydirirken Britanya tweetleri hapsediyor

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

İki adam, tek bir kelime. Önümüzdeki pazartesi Londra’daki Kingston Kraliyet Mahkemesi’nde, 72 yaşında bir büyükbaba terörizm suçlamasıyla yargıç karşısına çıkıyor; aleyhindeki delil yedi kelimelik bir tweet, öngörülen en ağır ceza ise 14 yıl hapis. Dokuz ay önce ise El-Kaide’nin Suriye kolunu kuran ve başına 10 milyon dolar Amerikan ödülü konmuş bir adam, Beyaz Saray’da ağırlanan ilk Suriye devlet başkanı oldu. Tony Greenstein ile Ahmed eş-Şara hiç karşılaşmadı. İkisi birlikte, “terörist” kelimesinin bugün ne anlama geldiğini tanımlıyor; Amerikalı okurlar içinse mesele daha da çarpıcı bir düğüm barındırıyor: Emekliye özgürlüğüne mal olabilecek o yedi kelime, Birleşik Devletler’de bütünüyle ifade özgürlüğü koruması altında. Zaten tam da bu nedenle Washington, kendi muhalifleri için başka yöntemler geliştirdi.

Önce emekliyi ele alalım; hem de bütün siciliyle, zira savcılık da öyle yapacak. Greenstein, 2018’de İşçi Partisi’nden ihraç edildi; kendisini “azılı bir antisemit” olarak niteleyen Antisemitizmle Mücadele Kampanyası’na karşı açtığı hakaret davasını kaybetti; mahkeme bu ifadenin dürüst kanaat kapsamında korunduğuna hükmetti. Elbit silah fabrikasına yönelik bir Filistin Eylemi (Palestine Action) baskını nedeniyle ertelenmiş hapis cezasını kabul etti. Hırçın, dava açmaktan çekinmeyen ve geri adım atmayan biri; Brightonlı bir Yahudi sosyalist, bir hasta bakıcı, Mosley’nin Kara Gömleklilerine karşı yürüyen Ortodoks bir hahamın oğlu. Suçlama bunların hiçbiri değil. Suçlama şu: Kasım 2023’te, kimliğini gizleyen bir hesabın kışkırtmasıyla safını belli etmeye zorlanınca, “İsrail ordusuna karşı Hamas’ı destekliyorum” yazdı. Beş hafta sonra, sabahın altı buçuğunda terörle mücadele polisleri bilgisayarlarına ve telefonlarına el koydu, kendisini dokuz saat gözaltında tuttu ve savaş hakkında paylaşım yapmasını tamamen yasaklayan şartlarla serbest bıraktı. Kendisini gözaltına alan memurlara, Bu Orwellvari bir durum, dedi. Az bile söylemişti.

Şimdi diğer adama bakalım; sicilini kanıtlamak için hiçbir tazminat avukatına ihtiyaç yok, çünkü o sicili bizzat Birleşik Devletler hükümeti kayda geçirdi. O dönemdeki adıyla Ebu Muhammed el-Colani olan Ahmed eş-Şara, 2003’te Irak’taki El-Kaide’ye katıldı; Amerikan güçlerince yakalanıp beş yıl hapsedildi, ardından El-Kaide’nin Suriye kolu olan Nusra Cephesi’ni kurmak üzere Suriye’ye geçti ve yayımladığı videoyla Eymen ez-Zevahiri’ye biat etti. Dışişleri Bakanlığı’nın yayımladığı arama bülteninde, liderliği altındaki örgütün “Suriye genelinde, sıklıkla sivilleri hedef alan çok sayıda terör saldırısı düzenlediği” belirtildi ve bunlar tek tek sıralandı: Bir kontrol noktasından kaçırılan yaklaşık 300 Kürt sivil; İdlib’deki Dürzi köyü Kalb Lavze’de katledilen 20 köylü; Şam, Humus ve Kuneytra’da üstlenilen intihar saldırıları. 2014’te, bizzat ABD öncülüğündeki koalisyona karşı misilleme saldırıları çağrısında bulundu. Bu nedenle BM mal varlığını dondurdu ve seyahat yasağı getirdi; başına konan 10 milyon dolarlık ödül ise onu yeryüzünde en çok aranan beş cihatçı lider arasına, Bağdadi ve Zevahiri ile aynı dar listeye yerleştirdi. “Terörist” kelimesi işte tam da bu eylemler için türetilmişti: Boşaltılan köyler, havaya uçurulan şehir merkezleri, toprağa düşen on yıllık Amerikan askerleri ve Suriyeli siviller.

Devlet, tweet atan adama karşı davasını hazırlarken bir yandan da hayatını kuşatma altına aldı. Dava açmak için on bir ay; neredeyse bir yıl ertelenen bir duruşma tarihi; nihayetinde şafak baskını ile jüri karşısına çıkış arasında geçen otuz iki ay. Ve bankaları onu birer birer terk etti. Duruşmadan iki hafta önce yayımladığı açıklamada Greenstein, gözaltına alınışından bu yana altı finans kuruluşu tarafından kapı dışarı edildiğini anlattı: Çeyrek asırlık geçmişin ardından Nationwide; otizmli oğlunun bakımı için açılan hesabı da kapatan HSBC ve First Direct; ardından hem şahsi hesaplarını hem de saymanlığını yürüttüğü tescilli bir derneğin hesaplarını donduran Santander ve ailesini tamamen dışarıda bırakan bir tasarruf bankası. Hiçbiri gerekçe göstermedi; göstermek zorunda da değiller, zira bir müşteri hakkında uyarılan bankaların o kişiye bilgi vermesi kanunen yasak. Devletin bu işe dahil olduğuna dair şüphesi de yersiz değil: Hükümetin Terör Mevzuatı Bağımsız Denetçisi, yasaklama kararlarının uygulanmasının bankaları müşterileri elden çıkarmaya, sektörün tabiriyle “riskten arınmaya”, iteceği konusunda 2023’te bizzat uyarıda bulunmuştu. Coutts Bankası, Nigel Farage’a ait tek bir hesabı kapattığında mesele başbakanın kınamasına yol açmış ve bir genel müdürü koltuğundan etmişti. Terör davasına giden yolda altı kez bankasız bırakılan bir emekli ise yalnızca sessizlikle karşılandı. Sanık suçsuz kabul ediliyor; hesapları ise değil.

Emeklinin hesapları dondurulurken savaş ağasınınki çözüldü. Şam 8 Aralık 2024’te düştü; on iki gün sonra bir Amerikan heyeti eş-Şara ile masaya oturup 10 milyon dolarlık ödülün kaldırıldığını ilan etti, dosya aynı dosyaydı, Kalb Lavze’deki mezarlar ise tam da bırakıldıkları yerde duruyordu. Britanya Başbakanı, örgütün terör listesinden çıkarılmasını değerlendirmek için henüz çok erken olduğunu söyledi; ardından hükümeti 2025 yılını bu konuyu büyük bir hızla değerlendirerek geçirdi. Mart 2025’te, hükümet yanlısı milisler Alevi sahilini tararken Uluslararası Af Örgütü, sivillerin mezhepsel saiklerle kasten öldürüldüğünü belgeleyip savaş suçları soruşturması talep etti; bizzat eş-Şara’nın kurduğu inceleme komisyonu çoğu sivil 1426 kişinin öldüğünü nihayetinde doğrulayacaktı. Bu katliamlardan iki ay sonra Trump, Riyad’da kendisini kabul etti ve kameralara karşı onu süzerek şu değerlendirmeyi yaptı: “Genç, çekici bir adam; çetin ceviz, güçlü bir geçmişi var.” Haziran ayında, “Suriyelilere büyüklük şansı tanımak” adına yaptırımları kaldıran bir başkanlık kararnamesi geldi; temmuzda Washington, onun kurduğu örgütün terör örgütü statüsünü iptal etti. Britanya Dışişleri Bakanı da aynı temmuz ayında elini sıkmak üzere Şam’a uçtu; üstelik Heyet Tahrir Şam (HTŞ), Terörizm Yasası kapsamında El-Kaide’nin bir diğer adı olarak hâlâ yasaklı örgüt listesindeyken; yani Greenstein’ın iddianamesindeki Hamas ile birebir aynı hukuki statüye sahipken. Parlamento ancak ekim ayında devreye girdi ve yasağın kaldırılmasının ulusal çıkarlara hizmet ettiği gerekçesiyle kaydı sildi. Kasım ayına gelindiğinde eş-Şara Oval Ofis’teydi; Hazine Bakanlığı kalan yaptırımların çoğunu askıya alırken o da Suriye’yi IŞİD karşıtı koalisyona dahil ediyordu. Hiçbir jüri o mezarların ağırlığını tartmadı. O el sıkışmalardan önce hiçbir şafak baskını yaşanmadı. Arama ilanını yazanlar, ilanı öylece indiriverdi ve parlamento tutanaklarına terör listesinin ne olduğunu kendi kelimeleriyle yazdı: Bakanlık kararıyla ayarlanabilen bir ulusal çıkar aracı.

İki dosyayı yan yana koyduğunuzda, yasa metni suçunu itiraf ediyor. Terörizm Yasası’nın 2019’da değiştirilen 12. maddesine göre bir kişi, birilerini teşvik edip etmediğine bakılmaksızın, yasaklı bir örgütü destekleyici kanaat bildirmekle suç işlemiş sayılıyor; ki Parlamento bu suçu, mahkemelerin eski yasanın kanaatleri kapsayamayacağına hükmetmesi üzerine tam da bu boşluğu doldurmak için yaratmıştı. Yasanın lafzına bakılırsa, o dönem hâlâ yasaklı olan bir örgütün komutanıyla ilişkileri tazeleyen bir Dışişleri Bakanı, Greenstein’ın yazdığı her şeyden çok daha fazla bu suçun tanımına yaklaşıyor; kimse onu yargılamayı aklından bile geçirmiyor, can alıcı nokta da tam olarak bu. Birleşik Devletler’de böylesi bir yasa metni asla var olamazdı: Yüksek Mahkeme’nin “maddi destek” kavramını en geniş yorumladığı Holder – İnsani Hukuk Projesi davasında bile, davacıların yürütmek istediği hiçbir bağımsız savunuculuk faaliyetinin yasaklanmadığına” hükmedilmişti.

Britanya, Amerika’nın en yüksek mahkemesinin sınır çekip korumaya aldığı alanı tam anlamıyla suç haline getirdi; ardından da Şam üzerinden, suç kategorisinin elle düzenlenebildiğini gösterdi. Terörizm Yasası, hiçbir kanun koyucunun yazmadığı bir madde barındırıyor: Güçsüz olanı bağlıyor, kullanışlı olanla temas ettiği anda buharlaşıyor.

Devletin kendi resmi kayıtları, bu iki kullanımdan hangisinin asıl olduğunu ortaya koyuyor. Adalet Bakanlığı verilerine göre 2025 ortasına kadarki on dört yıl boyunca, Yasa’nın üyelik ve destek maddeleri kapsamında 55 kişi yargılandı; IŞİD döneminin tamamında yılda yalnızca dört kişi. Sonra odak noktası bombalardan kanaatlere kaydı. İçişleri Bakanlığı, Eylül 2025’e kadar olan on iki aylık dönemde 1886 terör gözaltısı kaydetti; bu, yüzde 660’lık bir artış anlamına geliyordu ve bu gözaltıların yüzde 86’sı, HTŞ’nin itibarını iade süreci başladıktan birkaç hafta sonra savaş uçaklarına sprey boya sıktığı gerekçesiyle yasaklanan Filistin Eylemi’ni desteklemekten kaynaklanıyordu. Gözaltıların davaya dönüşme oranı yüzde 47’den 17’ye çakıldı: Terör yasası kapsamında yakalanan her altı kişiden beşinin yargıç karşısına çıkarılması hiçbir zaman hedeflenmemişti, çünkü asıl ürün gözaltının ta kendisiydi. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri yasağı ölçüsüz ve gereksiz olarak nitelendirdi; buna rağmen 2 bin 700’den fazla gözaltı gerçekleşti; tek bir günde 522 kişi, emekliler ve rahipler ellerindeki karton pankartlar yüzünden yaka paça götürüldü. Yüksek Mahkeme şubat ayında yasağın hukuka aykırı olduğuna hükmettiğinde polis önce duraksadı, ardından yeniden başladı; bir emniyet müdürü, Scotland Yard’ın basamaklarında 18 kişiyi daha gözaltına alırken “Yasayı o an neyse öyle uygulamak zorundayız” dedi; Yüksek Mahkeme ise bütün bu sürecin en başından beri yasal olup olmadığına kasım ayında karar verecek. Hükümetin kendi denetçisi, terör kovuşturmalarının artık rekor seviyelere ulaştığını ve “belge suçları ile yasaklama bağlantılı suçlamaların ağırlık kazandığını” teyit ediyor. Kalb Lavze’nin faillerine karşı inşa edilen mekanizma pankartları öğütüyor; Kalb Lavze’nin faili ise Oval Ofis’te koalisyon belgelerini imzalıyor.

Aynanın Amerika tarafı da kendini tamamlıyor. Başına konan ödülü kaldıran yönetim, Birinci Değişiklik sayesinde kendi vatandaşlarının sözlerini dava edemiyor; bu yüzden konuşanları sınır dışı etme yoluna gidiyor. Yeşil kart sahibi Mahmud Halil, kampüsteki savunuculuk faaliyetleri nedeniyle sivil giyimli Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) ajanlarınca gözaltına alındı; Louisiana’da 104 gün tutuldu, ilk çocuğunun doğumunu kaçırmak zorunda bırakıldı, hiçbir suçla itham edilmedi; Dışişleri Bakanı’nın, varlığının Amerikan dış politikasını tehlikeye attığı yönündeki onayıyla alıkondu. Rümeysa Öztürk yazdığı bir köşe yazısı yüzünden maskeli ajanlarca sokaktan alındı ve 45 gün hapsedildi; bir yargıç tüm bu politikanın anayasaya aykırı olduğuna hükmedip davayı düşürdü, o da yine de Türkiye’ye döndü; Halil’in yasal korumaları ise istinafta elinden alındı ve kaderi Yüksek Mahkeme’nin kararına kaldı.

Bunu Şam’daki tabloyla karşılaştırın: Bir öğrencinin yazdığı köşe yazısını Amerikan dış politikasına tehdit ilan eden aynı Dışişleri Bakanlığı, vaktiyle Bağdadi’nin yanına koyduğu bir adamın terörist statüsünü silmek için koca bir yıl harcadı. Anlaşılıyor ki bakanlığın terör listeleriyle vize listeleri aynı amaca hizmet eden tek bir listeden ibaret: Kullanışlı olanları rahatsızlık verenlerden ayırmak.

Rahatsızlık verenlerin içinde basın da var. Gazze’yi takip eden bağımsız gazeteci Richard Medhurst, şimdi Greenstein’a yöneltilen yasa kapsamında gözaltına alınan ilk muhabir oldu; hakkında hiçbir suçlama yöneltilmeden 14 ay boyunca soruşturuldu, bu çile yurt dışında da sürsün diye dosyaları Avusturya’ya iletildi. On polis memuru, paylaşımları nedeniyle The Electronic Intifada yazarı Asa Winstanley’nin evine baskın düzenledi; mahkeme arama izinlerinin usulsüz alındığına hükmederek cihazlarının iadesine karar verdi. Ortada tek bir mahkûmiyet yok; sadece aylarca el konulan ekipmanlar ve her yanı saran korku var, ki bu mekanizmanın işlevini tam olarak bu tarif ediyor. Kingston’da bile aynı refleks geçerliliğini koruyor: Greenstein’ın aktardığına göre savcılar, yayımlanmış yazılarını jüri dosyasının dışında tutmak için çabaladı; yargıç ise sanığın siyasi görüşlerinin suçun ta kendisi olduğu bir davada, “mahkemelerin kimsenin siyasi görüşleri için ses tahtası olmadığını” söyleyen eski bir kurala sığındı.

Böylece bilanço açıldığı yerde, iki adam ve tek bir kelimeyle kapanıyor. Biri kitlesel katliamlar gerçekleştiren bir örgütü yönetti ve onun peşine düşen iki hükümet, parlamento kayıtlarına geçen ifadelerle, onun aklanmasının ulusal çıkarlara hizmet ettiği sonucuna vardı. Diğeri yedi kelime paylaştı ve aynı iki hükümet, biri Terörizm Yasası’yla, diğeri göçmenlik kanunuyla, yanlış savaş hakkında yanlış sözleri söyleyen güçsüzlerin başına nelerin geleceğini göstermek için üç yıl harcadı. Greenstein, alacağı kararın kendisinden sonra gözaltına alınan herkesin bedelini belirleyeceğini savundu: Beraat bu kampanyayı tehlikeye atacak, mahkûmiyet ise ona ruhsat verecekti. Belki de öyle. Ancak asıl hüküm çoktan verildi; Riyad’da tebliğ edildi, Oval Ofis’te mühürlendi: Terörizm, devlet idaresinde bir kullanışlılık tarifidir. Eş-Şara kullanışlı hale geldi ve kelime onu serbest bıraktı. Greenstein ve 2 bin 700 pankart taşıyıcısı rahatsızlık vermeyi sürdürüyor; kelime de şafak baskınlarıyla, dondurulan hesaplarla onların üzerine çöküyor. Kingston’daki duruşma beş gün sürecek şekilde takvime bağlandı. Yargılanan kelime ise herhangi bir anlama sahip olma yükünden çoktan beraat etti.

Okumaya Devam Et

Görüş

Japonya’nın Savunma Beyaz Kitabı: Odakta Çin ve “Kapsamlı Ulusal Güç” Stratejisi Var

Avatar photo

Yayınlanma

Donald Trump’ın ABD başkanı olarak seçilmesinden bu yana uzun yıllardır ABD güvenlik şemsiyesi altında bulunan pek çok ülke savunma konusuna önem vermeye başladı. Bu durum, çevresinde ABD dışında dişe dokunur bir müttefiki bulunmayan, dünyanın en pasifist ülkelerinden biri olan Japonya için de büyük önem arz ediyor. Japonya İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana silahlanma karşıtı bir ülke olarak “barışçıl” dünyanın önde gelen ülkelerinden biri olarak görülüyordu. Japon Anayasası’nın 9. Maddesi Japonya’nın savaş ilan etmesini, savaşa hazır bir ordu bulundurmasını yasaklıyor. Buna rağmen Japonya, geçtiğimiz birkaç yıldır hızla silahlanıyor ve “militaristleşiyor”. Japonya Savunma Bakanlığı’nın her yıl yayınladığı Savunma Beyaz Kitabı’nı da bu bağlamda günümüz konjonktürüne göre değerlenmek lazım.

Japonya savunma beyaz kitabının kapağı

Kabine, 598 sayfalık rekor uzunluktaki raporu 4 Ağustos’ta onayladı. Rapor, Çin’in artan askeri faaliyetlerinin Japonya’nın güvenlik sorunun merkezinde olduğunu ve bunun “kapsamlı ulusal güç ile müttefikler ve fikirdaş ülkelerle iş birliği yoluyla” ele alınması gerektiğini savunuyor. Çin’e tek başına karşı koyma düşüncesi kesinlikle yok. Ancak diğer ülkelere olan bağlılığı azaltma hedefi var Japonya’nın. Bu tek çerçeve, Çin’in Pasifik’teki erişiminden vergi artışına, silah ihracatından dron savaşına kadar belgedeki her başlığın omurgasını oluşturuyor.

Kitabın ana odak noktalarından biri “Kapsamlı ulusal güç” (総合的な国力), Japonya’nın güvenliği artık sadece askeri güçle değil, altı ayrı alanı birden güçlendirerek sağlayacağı fikrine dayanıyor: diplomasi gücü, savunma gücü, ekonomi gücü, teknoloji gücü, istihbarat gücü ve insan gücü. Yani Japonya savunmasını sadece daha büyük ve daha ölümcül silahlara bağlamış değil.

En Büyük Tehdit Çin

Çin yine “benzeri görülmemiş, en büyük stratejik meydan okuma” olarak tanımlanıyor. Bu 2022 yılından bu yana tekrar eden bir söylem ama bu yılki baskı, “birinci ada zinciri” ötesindeki erişime ayrılmış özel bir bölüm içeren ilk baskı.

Haziran 2025’te Iwo Jima’nın doğusunda faaliyet gösteren Liaoning uçak gemisi, sonraki operasyonlarında ilk kez “ikinci ada zinciri”nin ötesine geçti; bir Çin askeri uçağı bir JMSDF (Japon Deniz Öz Savunma Kuvvetleri) devriye uçağını yaklaşık 30 dakika boyunca lazerle hedef aldı; Tayvan çevresinde büyük çaplı tatbikatlar art arda tekrarlandı. Çin’in 2026 savunma bütçesi resmi verilere göre yüzde 7 arttı. Üçüncü uçak gemisi Fujian ise geçen kasım envantere girdi.

Japonya’ya göre Çin her geçen gün agresifleşiyor, güçleniyor. Japon halkının hükümetin pasifizmden uzaklaşan politikalarını desteklemesindeki en büyük sebep de bu. Olası bir savaşta ABD yardımı olmadan Japonya’nın karşı koymasının mümkünatı yok mevcut durumda. Bu nedenle en azından kendimizi savunabilecek güce ulaşmalıyız diye düşünüyor Japon hükümeti.

Çin–Rusya–Kuzey Kore üçgeni

Bu yıla özgü bir yenilik ise Çin bölümünde. Çin ve Rusya, iki ülkenin askeri yakınlaşmasını uzun uzun anlatan bir alt bölüm var. Rusya, Çin’e Su-35 savaş uçağı ve S-400 hava savunma sistemi sattı, üstelik S-400’ü ihraç ettiği ilk ülke Çin oldu. 2019’dan beri toplam 10 kez ortak uzun menzilli bombardıman uçağı uçuşu yaptılar, Kasım 2024’teki uçuşta ilk kez nükleer başlık taşıyabilen H-6N bombardıman uçağı görüldü. Aralık 2025’te ilk kez ortak uçuş Doğu Çin Denizi’nden Pasifik’e, Shikoku açıklarına kadar uzandı. Ağustos 2025’teki ortak deniz seyrine de ilk kez bir denizaltı katıldı. Kuzey Kore 2023’ten beri Rusya’ya füze ve mühimmat gönderiyor, askerlerini savaştırıyor. Japonya Savunma Bakanlığı, Rusya yardımının Kuzey Kore’nin askeri yeteneklerinin şu an değil ama orta-uzun vadede yükseltme riski taşıdığını söylüyor.

Hedefler ve Zorluklar 

2026 mali yılı savunma harcamaları, ABD askeri varlığının yeniden konuşlandırılmasına ilişkin kalemler dahil edildiğinde ilk kez 9 trilyon yeni aştı. Bu artış, hükümetin GSYH’nin yüzde 2’sine ulaşma hedefinin bir parçası. Bu artışın faturası ise Ocak 2027’den itibaren vatandaşa çıkarılacak; gelir, kurumlar ve tütün vergisini kapsayan yeni bir “özel savunma vergisi” paketiyle finanse edilecek. Asıl dikkat çekici gelişme takvimde gizli. Normalde 2027’de yapılması beklenen “Üç Belge” (Ulusal Güvenlik Stratejisi, Ulusal Savunma Stratejisi, Savunma Kalkınma Programı) revizyonu, hükümet tarafından bir yıl öne çekilerek 2026’ya sıkıştırıldı.

Sanayi politikasında da köklü bir kırılma var. Japonya 2014’ten bu yana öldürücü nitelikte tam teçhizat ihracatını yalnızca beş “zararsız” kategoriyle sınırlıyordu: arama-kurtarma, nakliye, erken uyarı, gözetleme, mayın temizleme. Nisan 2026’da bu “beş kategori” kısıtlaması tamamen kaldırıldı; artık savaş uçağı ve savaş gemisi gibi öldürücü silahlar da, Japonya’nın ekipman/teknoloji transfer anlaşması bulunduğu 17 ülkeye ilke olarak ihraç edilebiliyor. Bu, 1967’den beri süregelen fiilî ihracat yasağının pratikte sona erdiği bir dönüm noktası. Beyaz kitap da bunu destekler biçimde, savunma üretimi ve teknoloji altyapısına ayrılan bölümü bu yıl ilk kez bir “Bölüm”den çıkarıp kitabın en üst yapısal birimi olan bir “Kısım”a yükseltti. Bu değişiklik, Japonya Savunma Bakanlığı’nın artık savunma sanayiini ittifak veya caydırıcılık stratejisiyle aynı düzeyde ana bir başlık olarak gördüğünü gösteriyor. Start-up’ları sektöre çekmek için Nisan’da ilk “Savunma İnovasyon Toplantısı” de düzenlendi.

Bütün bu tabloda tek bir çatlak var, ordunun kendisi. Koizumi önsözde bu yıl ilk kez “JSDF Personelinin Profesyonelliği” adında ayrı bir bölüm açtıklarını, kuruluşundan bu yana ilk kez maaş yapısını kökten değiştirdiklerini gururla anlatıyor. Ama rakamlar başka bir hikaye anlatıyor. Mart 2026 itibarıyla fiili personel sayısı 217.701’e düşerek 1981’den bu yana ilk kez 220 binin altına inmiş oldu. Kadro doluluk oranı yüzde 88,1’le en az 1998’den beri en düşük seviyede, hedeflenen kadronun yaklaşık 30 bin kişi altında kalınmış durumda. Yani Tokyo aynı anda hem bütçesini hem silah ihracatını büyütürken, o bütçeyle alacağı silahları kullanacak askeri bulmakta zorlanıyor.

Yeni savaş biçimleri ve ittifaklar

Ukrayna savaşından, bu yıl açıkça Orta Doğu’daki çatışmalardan da çıkarılan dron, yapay zeka ve mühimmat stoklama dersleri, beyaz kitapta ilk kez kendi başına bir bölüme kavuştu. Rakamlar çarpıcı: Ukrayna’nın Haziran 2025’teki “Örümcek Ağı” operasyonunda 117 insansız hava aracı kullanıldı; yalnızca Kasım 2025’te Ukrayna hava savunması yaklaşık 9.600 İHA ve 120 füzeyi düşürdüğünü açıkladı. Ama belge bir noktanın altını özellikle çiziyor: tank, topçu ve siper savaşı da sürüyor, yani rapor “dronlar her şeyin yerini alıyor” tezini savunmuyor; yeni ve eski savaş biçimlerinin iç içe geçtiğini söylüyor.

İttifak tarafında en büyük önem Amerika Birleşik Devletleri ama kitapta söylenen Japonya tek başına Washington’a değil, örülü bir ağa yaslanıyor diyebiliriz. Ocak ayında Savunma Bakanı Koizumi, ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ile bir araya geldi. Bunun yanında Japonya-ABD-Avustralya, Japonya-ABD-Güney Kore, Japonya-ABD-Avustralya-Filipinler gibi üçlü ve dörtlü mekanizmalar, ayrıca NATO’nun Hint-Pasifik’teki dört ortağını (Japonya, Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda) kapsayan “NATO-IP4” çerçevesi, beyaz kitapta ittifak stratejisinin merkezine oturuyor. Kitap, Asya-Pasifik bölgesindeki dost ülkelerle bir araya gelmek ve işbirliği yapmanın altını çiziyor kısaca.

Tepkiler

Tepkiler gecikmedi elbette. Pekin’den gelen ilk refleks öncekilerle aynı. Çin Dışişleri ve Savunma bakanlıkları rapora sert bir dille tepki gösterdi, devlet ajansı Xinhua ise işi bir adım öteye taşıyıp bunu Japonya’nın yeniden militarize olduğunun kanıtı ilan etti. Japonya’nın beyaz kitapta kendi savunması için “gerekli” dediği şeyleri, yani uzun menzilli füzelerini ve stand-off vuruş kapasitesini arttırmayı, Japonya’nın militarize olduğunun kanıtı olduğunu iddia ediyor Çinli Xinhua Haber ajansı. Ancak aynı, hatta daha gelişmiş silahların Çin’in de elinde olduğunu unutmamak lazım.

Güney Kore tarafı daha da hareketli. Mesele, beyaz kitabın Japonların Takeshima, Korelilerin Dokdo dediği o tartışmalı adacıklara dair kısım ile ilgili. Seul önce resmi protesto çekti, Japon büyükelçisini çağırdı; birkaç gün sonra, 6 Ağustos’ta, Güney Kore ordusu bölgede bir “Dokdo tatbikatı” yaptı, Tokyo da buna karşılık protesto verdi. Yani bu, geçen hafta patlak veren ve hâlâ soğumamış bir gerginlik.

Kamuoyu tarafı biraz daha belirsiz. Temmuz’da Takaichi kabinesinin desteği sekiz büyük ankette birden düştü, bazılarında çift haneli puan kaybıyla, göreve geldiğinden bu yana en düşük seviyeye indi. Düşüşün sebebi ise ekonomi. Halkın hükümetten talep ettiği ilk şey enflasyonla mücadele, hükümet de bir yandan gıdada tüketim vergisini indirmeyi tartışırken öte yandan yeni bir “özel savunma vergisi” getiriyor. Bu çelişkinin kamuoyunda nasıl karşılanacağını önümüzdeki aylar gösterecek.

Sonuç

Sonuçta bu beyaz kitap, yıl içinde gerçekleşecek Üç Belge revizyonu öncesinde kamuoyu desteği toplamak için yazılmış bir belge. Kapaktaki anime görseli, açıklayıcı videolar, Koizumi’nin önsözünde ısrarla vurguladığı “Japon halkının geneline ulaşma” hedefi, hepsi aynı çizgiye bağlanıyor. Ama Tokyo bunu tam da işin zorlaştığı bir anda yapıyor. Bir yandan orduyu dolduracak insanı bulamıyor, öte yandan ikna etmesi gereken halkın derdi füze değil market fişi, Takaichi’nin son aylardaki destek kaybı da bunu gösteriyor. “Kapsamlı ulusal güç” kağıt üzerinde iddialı bir strateji. Sahada karşılığını bulup bulamayacağını göreceğiz.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English