Görüş
ABD’nin 2025 ‘Ulusal Güvenlik Stratejisi’ ve ABD-Avrupa İttifakının Karşı Karşıya Olduğu Dağılma

ABD Trump yönetiminin 4 Aralık’ta yayımladığı 2025 versiyonu ‘Ulusal Güvenlik Stratejisi’ raporu transatlantik ilişkiler için ne anlama geliyor?
Wang Wanying ve Ma Xiaolin
ABD Trump yönetiminin 4 Aralık’ta yayımladığı 2025 versiyonu ‘Ulusal Güvenlik Stratejisi’ raporu, su dolu bir havuza atılan dev bir taş gibi, fırtınalı dalgalar yarattı. Amerika’nın gelecekteki yeni güvenlik politikasını ilan eden bu belge, yalnızca Çin ve Rusya’yı başlıca tehdit konumundan çıkarmakla kalmadı, aynı zamanda yüz yıldır süren transatlantik ittifak için yaklaşan yüzyıllık ölüm çanını da çaldı. Bununla da yetinmeyen Trump, ABD’nin Avrupalı müttefiklerini sert biçimde azarlayıp aşağılayarak, Avrupa’nın ABD–Avrupa evliliğinin sona erişini ilan eden bu raporu yanlış okumasından özellikle çekindi.
Trump, 9 Aralık’ta ABD’nin Politico dergisine verdiği röportajda, “Avrupa ülkelerinin çoğu çürümeye başlıyor” dedi. Avrupa’nın göç politikalarını bir “felaket” olarak suçladı; “siyasal doğruluk istiyorlar ve bu onları zayıf kılıyor” … ve bazı Avrupalı liderlerin “tam anlamıyla aptal” olduğunu söyledi.
10’unda yayımlanan Daily Telegraph ise, 2025 versiyonu “Ulusal Güvenlik Stratejisi” raporunun sızdırılmış bir kopyasının, Trump yönetiminin Macaristan ve İtalya’nın Avrupa Birliği’nden ayrılmasını isteme niyetinde olduğunu gösterdiğini bile ortaya attı. Almanya Şansölyesi Merz ise buna pek şaşırmadı. 9’unda bu ABD resmî belgesini yorumlarken, Amerika’nın ulusal güvenlik stratejisinin kendi yargısını doğruladığını söyledi: “Avrupa ve Almanya, güvenlik politikası açısından Amerika Birleşik Devletleri’nden daha bağımsız olmalıdır.” Avrupalıların, ABD’nin artık bir ittifak ortağı olmadığı bir duruma hazırlıklı olmaları gerektiğini vurguladı …
2017’den 2025’e kadar üç ABD yönetimi tarafından yayımlanan “Ulusal Güvenlik Stratejisi” (NSS) raporlarına bakıldığında, ABD–Avrupa transatlantik ilişkilerinin “işlemsel ortaklar”dan “değerler ittifakı”na, nihayetinde ise “stratejik ayrışma” ve “medeniyet kopuşu”na doğru şiddetli bir sarsıntı yaşadığı görülmektedir. 2025 versiyonu “Ulusal Güvenlik Stratejisi” raporu, İkinci Dünya Savaşı sonrası transatlantik ittifak sisteminin esaslı bir dağılmayla karşı karşıya olduğunu ve ABD–Avrupa ilişkilerinin resmen “müttefiklik sonrası döneme” girdiğini göstermektedir.
Bu evrimsel çizgi, basit bir politika salınımı değil; ABD’nin hegemonya sürdürme maliyetlerinin yükselmesi ve iç siyasal kutuplaşmanın derinleşmesi arka planında, küresel stratejisinin yapısal bir muhasebesidir. 2017’de çatlakların ilk kez belirmesinden 2025’teki medeniyet kopuşuna kadar atılan her adım, “ayrışmanın geri döndürülemezliği”ne işaret etmektedir; bunun kökleri, ABD ile Avrupa arasındaki güç, çıkar ve değerlerin derin uyumsuzluğunda yatmaktadır.
Transatlantik İlişkilerin Evriminin Genel Manzarası
ABD’nin “Ulusal Güvenlik Stratejisi” yalnızca dış politikanın bir ilanı değil, aynı zamanda ülkenin iç siyasal ekolojisinin ve küresel stratejik kaygılarının da bir yansımasıdır. 2017’den 2025’e kadar transatlantik ilişkiler, “ılık suda kaynayan kurbağa” tarzı bir işlemselleşmeden, Biden dönemindeki kısa süreli bir “son parıltı”ya ve nihayet 2025’te “şok tedavisi” tarzı bir kopuşa sahne olmuştur.
Bu evrim, acımasız bir stratejik gerçeği ortaya koymaktadır: geleneksel Batı ittifak sistemi artık çok kutuplu dünya düzenine ve ABD’nin iç siyasal ekolojisine uyum sağlayamamaktadır. 2025’teki ABD–Avrupa kopuşu tesadüfi bir “kara kuğu” olayı değil, ABD hegemonyasının daralması, ABD–Avrupa algısal uyumsuzluğu ve değerlerin çözülmesi olmak üzere üçlü bir mantığın kaçınılmaz sonucudur. Güçteki kopuş ABD’yi stratejik geri çekilmeye zorlamakta; tehdit algısındaki kopuş ABD ile Avrupa’nın jeopolitik odak noktalarında zıt yönlere savrulmasına yol açmakta; değerlerdeki kopuş ise eski müttefikleri bir “medeniyetler çatışması”nın eşiğine itmektedir. Bu süreç, transatlantik ilişkilerdeki uzaklaşmanın geçici bir taktik ayarlama değil, tarihsel bir döngünün kaçınılmaz sonu olduğunu göstermektedir.
- Ayrışmanın Öncülü: Çelişkilerin Birikimi ve Onarımın Başarısızlığı (2017–2024)
2025’teki nihai kopuştan önce, ABD–Avrupa ilişkileri birbirinden tamamen farklı ancak birbirini neden-sonuç ilişkisiyle tamamlayan iki yönetimin politika denemelerinden geçti. Bu aşamadaki çeşitli işaretler, ittifakın temelinin uzun süredir “işlemselcilik” tarafından aşındırıldığını ve sonrasındaki onarım çabalarının hastalığın kaynağına ulaşamadığını göstermektedir.
(1) İşlemselciliğin Başlangıcı: Çatlakların İlk Belirişi (2017–2020)
Aralık 2017’de yayımlanan “Ulusal Güvenlik Stratejisi” raporu, ayrışmanın başlangıç noktasıdır. Soğuk Savaş sonrası ABD’nin “liberal uluslararası düzen” konusundaki uzlaşmasını bozmuş ve kutsal müttefiklik ilişkilerine çıplak gerçekçiliği sokmuştur.
Birincisi, müttefiklerin “borçlandırılmış” bir konumda tanımlanmasıdır. Trump 1.0 yönetimi müttefikleri, bilançoda değerlendirilmesi gereken kalemler olarak görmüştür. Bu sözde “ilkeli gerçekçilik” aslında “iyi ile kötüyü ayırt etmeyen bir işlemselcilik”tir. Raporda NATO müttefiklerinin savunma harcamalarında GSYH’nin %2’si hedefini tutturamaması sert biçimde eleştirilmiştir. O dönemde bu, Avrupa’da bir pazarlık taktiği olarak yorumlanmıştı; ancak sonradan bunun, ABD strateji çevrelerinin NATO’daki “bedavacılık” olgusuna yönelik hoşgörüsünün sıfıra indiğini gösteren bir işaret olduğu anlaşılmıştır.
İkincisi, ekonomik milliyetçiliğin öncülüğünün yapılmasıdır. 2017 versiyonu “Ulusal Güvenlik Stratejisi” ekonomik refahı ulusal güvenliğin temel direği olarak tanımlamış ve ilk kez ticaret açıklarını açıkça bir ulusal güvenlik tehdidi olarak görmüştür. “Ticaret savaştır” mantığı, ABD ile Avrupa’nın Çin’e yönelik politikada ortak bir cephe oluşturmasını zorlaştırmış; bu dönemde Avrupa, Çin ile ABD arasında denge kurmaya çalışarak bir “hedging” stratejisi benimsemek zorunda kalmıştır.
(2) Kırılgan “Son Parıltı”: Onarımın Başarısızlığı (2021–2024)
Biden yönetimi iktidara geldikten sonra, 2022 versiyonu “Ulusal Güvenlik Stratejisi” aracılığıyla selefinin rotasını tersine çevirmeye ve Avrupa’yı “kurallara dayalı düzeni” savunmanın temel ortağı olarak yeniden konumlandırmaya çalıştı. Ancak bu raporun uygulanması sırasında ortaya çıkan sınırlamalar, ABD’nin stratejik geri çekilme eğiliminin yapısal olarak geri döndürülemezliğini daha da belirginleştirdi.
Birincisi, ittifak mekanizmalarının içinin boşalmasıdır. Biden yönetimi, Çin’e yönelik teknoloji politikasını koordine etmeye çalışmak için “ABD–AB Ticaret ve Teknoloji Konseyi”ni (TTC) kurmuş olsa da, Atlantik Konseyi gibi düşünce kuruluşlarının da belirttiği üzere, ABD tarafı hiçbir zaman antlaşmayla bağlayıcı bir “demokratik teknoloji ittifakı” kurmaya istekli olmamıştır. TTC nihayetinde gevşek bir politika diyaloğu düzeyinde kalmıştır.
İkincisi, “Önce Amerika”nın örtük biçimde sürdürülmesidir. Enflasyonu Düşürme Yasası’ndaki (IRA) devasa sübvansiyonlar ve yerli içerik şartları, Macron’un “Batı kampının bölünmesi” yönündeki sert uyarılarını tetiklemiş; Avrupa sanayi çevreleri bunu hatta “Avrupa sanayisinin öldürülmesi” olarak nitelemiştir. Bu durum, “müttefiklik” döneminde bile ABD’nin temel ekonomik çıkarlar konusunda Avrupa’ya taviz vermeye istekli olmadığını göstermektedir. Bu tür bir “sahte iyileşme”, ABD içindeki izolasyonculuk dalgasının baskısına karşı koyamamış ve 2025’teki tam kopuşun zeminini hazırlamıştır.
- 2025 Ayrışmasının Patlak Vermesi ve Kaçınılmazlığı
Trump 2.0 yönetimi tarafından yayımlanan 2025 versiyonu “Ulusal Güvenlik Stratejisi” raporu yalnızca ani bir politika değişikliği değil, aynı zamanda önceki dönemde biriken çelişkilerin bir “nihai tasfiyesi”dir. Bu rapor, ABD–Avrupa ilişkilerinin çıkar çatışmalarına dayalı taktik ayrılıklardan, jeopolitik ve medeniyet algısı düzeyinde yapısal bir kopuşa yükseldiğini göstermektedir.
(1) Ayrışmanın Açık Patlak Vermesi: Dört Boyutta Derin Kopuşlar
Stratejik “Kayıtsızlık ve Geri Çekilme”:
Birçok medya kuruluşu, 30 sayfayı aşan bu raporda Avrupa’ya yalnızca iki buçuk sayfa ayrıldığını dikkatle tespit etmiştir. ABD Belfer Bilim ve Uluslararası İlişkiler Merkezi araştırmacısı Leonardo Hutter açıkça şunu ifade etmiştir: bu durum, ABD’nin artık Avrupa’yı temel çıkarlarının bir parçası olarak görmediği anlamına gelmektedir; “Avrupa, ABD için giderek daha önemsiz hâle gelmiştir.” Raporda Batı Yarımküresi’nin öncelikli bölge olarak belirlenmesi açıkça ortaya konmakta, Latin Amerika’daki dış güçlerin etkisini temizlemeyi amaçlamakta ve ABD’nin “küreselcilik”ten “yarımkürecilik”e doğru somut bir geri çekilişini işaret etmektedir. ABD, Avrupa, Orta Doğu ve Afrika’daki kalıcı askerî varlığını büyük ölçüde azaltacağını ilan etmiştir. Raporda, “ayrım gözetmeyen küresel müdahalelerin ABD gücünü içini boşalttığı” belirtilmekte ve ABD’nin “dünya polisi” rolünü sürdürmeyi reddetmesi gerektiği vurgulanmaktadır.
Güvenlikte “Temelden Oymak”:
NATO meselesinde 2025 raporu, ittifakın niteliğini kökten değiştiren bir “temelden oyma” stratejisi benimsemektedir. Rapor yalnızca Avrupa’nın maliyetleri paylaşmasını değil, aynı zamanda savunma sorumluluğunu devralmasını da talep etmektedir. Raporda, Haziran 2025’te Lahey Zirvesi’nde varılan çarpıcı mutabakat yeniden teyit edilmektedir: NATO üyesi ülkeler, 2035’e kadar savunma harcamalarını GSYH’nin %5’ine çıkarmayı taahhüt etmiştir. Bu hedef, “%3,5 çekirdek savunma + %1,5 sivil savunma altyapısı” şeklinde çift hatlı bir yapı benimseyerek kısa vadeli mali baskıyı hafifletse de, müttefiklerin kendi güvenliklerinin bedelini tamamen kendilerinin ödemesi gerektiği yönündeki yüksek baskılı durumu sürdürmektedir. Bu kadar yüksek bir eşiğin belirlenmesindeki stratejik niyet, Avrupa’nın gerçekten bu hedefe ulaşmasını beklemek değil, müttefikleri “kalıcı temerrüt” durumunda bırakmaktır. Bu da ABD’ye, “işlemsel gerçekçilik” ilkesi doğrultusunda, Beşinci Madde’yi her an ayarlama, küçültme hatta uygulamayı reddetme konusunda “meşru” bir bahane sağlamakta; fiilen NATO’nun kolektif savunma taahhüdünü koşullu ve içi boş hâle getirmektedir.
Ayrıca rapor, Ukrayna’ya yönelik tüm askerî yardımların askıya alındığını ilan etmekte ve “Rusya ile stratejik istikrarı yeniden inşa etmeyi” amaçlayan tek taraflı bir barış planı önermektedir. Bu plan, Ukrayna’nın askerî kapasitesinin sınırlandırılmasını ve NATO’ya katılımının yasaklanmasını içermekte; yaygın biçimde Ukrayna’nın egemenliğini feda ettiği ve Avrupa’nın güvenlik gündemini ikincil konuma ittiği şeklinde değerlendirilmektedir. Yılın başında Başkan Yardımcısı Vance’in Münih Güvenlik Konferansı’nda Avrupa’ya yönelik sert eleştirilerinden, ABD’nin Ukrayna meselesinde Avrupa’yı devre dışı bırakan “tepeden diplomasi”sine kadar uzanan tüm bu gelişmeler, ABD’nin artık Avrupa’yı eşit ve istişare edilmesi gereken bir ortak olarak değil, keyfî biçimde kullanılabilecek stratejik bir piyon olarak gördüğünü göstermektedir.
Ekonomide “Düşman Olarak Tanımlama”:
Ekonomi ve ticaret alanında 2025 raporu, Avrupa Birliği’ni başlıca bir rakip olarak görmekte, hatta bazı ifadelerde onu jeopolitik rakiplerden bile daha “sömürücü” olarak ima etmektedir. Raporda “ekonomik güvenlik” mutlak öncelik konumuna yerleştirilmekte ve AB’nin karbon sınır vergisi (CBAM) ile dijital hizmetler vergisine karşılık olarak AB mallarına cezalandırıcı “karşılıklılık tarifeleri” uygulanması planlanmaktadır. Raporda hatta son derece çatışmacı bir ifade olan “Kurtuluş Günü tarifeleri” terimi kullanılmakta, ABD’nin Avrupa’nın ticari sömürüsünden “kurtulması” gerektiği ima edilmektedir. Yüksek teknoloji alanında ABD, yapay zekâ ve kuantum hesaplama alanlarındaki üstün konumunu kullanarak, uzun kol yargı yetkisi ve standart tekelleşmesi yoluyla Avrupa şirketlerini teknoloji ekosisteminde ABD’ye bağımlı hâle getirmektedir. “Bana bağımlı olmalısın, ama ben seni sömürürüm” mantığı, TTC mekanizmasını fiilen işlevsiz kılmakta ve onu ABD’nin baskı aracı hâline dönüştürmektedir.
İdeolojik “Medeniyet Savunması”:
2025 versiyonu raporun en sarsıcı ve en yıkıcı bölümü, ABD’nin alışılmış “demokrasi ihracı” yaklaşımını terk ederek izolasyoncu bir “medeniyet savunması”na yönelmesi ve Avrupa’nın ana akım siyasal değerlerine doğrudan saldırı başlatmasıdır. Raporda “medeniyetin aşınması” tezi ortaya atılmakta; açık göç politikaları, çokkültürlülük ve ifade özgürlüğünün “bastırılması” (AB’nin sosyal medya düzenlemelerine atıfla) nedeniyle Avrupa’nın “medeniyetin yok olması” ve “yer değiştirme” riskiyle karşı karşıya olduğu ileri sürülmektedir. Bu durum, ABD’nin resmî ideolojisi ile Avrupa’nın liberal ana akımı arasındaki kopuşu simgelemektedir.
Daha da ileri gidilerek raporda, ABD’nin Avrupa içindeki “vatansever” partileri (yani sağcı popülist güçleri) destekleyeceği açıkça ifade edilmekte; bunun, “Avrupa’nın mevcut rotasını düzeltmek” ve çokkültürlülüğün Batı medeniyetinin temellerini aşındırmasına karşı koymak amacıyla yapılacağı belirtilmektedir. Bu, ABD’nin Avrupa bütünleşmesinin destekçisi olmaktan çıkıp Avrupa bölünmesinin kışkırtıcısı hâline geldiği anlamına gelmektedir. İsveç’in eski başbakanı Carl Bildt keskin bir şekilde, bunun fiilen ABD’yi “Avrupa aşırı sağının sağı” konumuna yerleştirdiğini belirtmiştir. Dış İlişkiler Konseyi araştırmacısı Liana Fix ise, ABD–Avrupa ilişkilerinin “medeniyet” perspektifinden ele alınmasının, “liberal değerlere dayalı transatlantik ittifak ilişkilerinin sonunu” simgelediğini savunmaktadır.
(2) Ayrışmanın Kaçınılmazlığının Kanıtı: Üç Yapısal Kök Neden
2017’deki “işlem”den, 2022’deki “ittifak”a ve ardından 2025’teki “ayrışma”ya uzanan süreçte, ABD ulusal güvenlik stratejisinde transatlantik ilişkilerin konumlandırılmasının evrimi, acımasız bir stratejik gerçeği ortaya koymaktadır: geleneksel Batı ittifak sistemi artık çok kutuplu dünya düzenine ve ABD’nin iç siyasal ekolojisine uyum sağlayamamaktadır. Bu evrim tesadüfî değildir; üç temel yapısal etkenin ortak sonucudur:
Birincisi, güçteki kopuştur. ABD artık küresel hegemonya sistemini ve kendi halkının yaşam standartlarını aynı anda sürdürebilecek durumda değildir; stratejik geri çekilme yapmak zorundadır. “Engelleme stratejisi” düşüncesi ana akım hâline gelmiş, kaynakların Hint-Pasifik’e yoğunlaştırılması ve Avrupa’nın terk edilmesi öngörülmüştür.
İkincisi, tehdit algısındaki kopuştur. ABD, Çin’i varoluşsal bir tehdit, Avrupa’yı ise bir araç hatta bir yük olarak görmektedir; Avrupa ise Rusya’yı varoluşsal bir tehdit, Çin’i ise sistemik bir rakip ama aynı zamanda zorunlu bir işbirliği ortağı olarak görmektedir. Bu jeopolitik çıkar uyumsuzluğu yapısaldır ve diplomatik söylemlerle giderilemez.
Üçüncüsü, değerlerdeki kopuştur. ABD’de sağcı popülizmin kurumsallaşmasıyla birlikte, demokrasi, insan hakları, iklim değişikliği ve çok taraflılık gibi temel değerler konusunda ABD ile Avrupa arasındaki mesafe giderek açılmaktadır. “Ortak değerler” artık boş bir kabuk hâline gelmiş, onun yerini Batı’nın kendi içindeki “medeniyetler çatışması” söyleminin yansıması almıştır.
- Avrupa’nın “Kaçınılmaz Ayrışma”ya Pasif Uyumu
Eğer 2017’de Almanya Şansölyesi Merkel’in konuşması ABD–Avrupa ayrılığının bir “erken uyarısı” idiyse, 2025 versiyonu ABD “Ulusal Güvenlik Stratejisi” raporu da bir “hüküm”dür. Avrupa, ABD’nin artık “ayrılmış” olduğu gerçeğini kabullenmek zorunda kalmıştır. 2025 raporunun yarattığı “şok” karşısında Avrupa’nın stratejik çevreleri, şaşkınlık ve inkârdan zorunlu eyleme geçiş sürecini yaşamıştır. ABD politikasının aşırılığa kayması, Avrupa’yı gerçek anlamda bağımsız bir jeopolitik kutup hâline gelmeye zorlamaktadır.
(1) Avrupa’nın Siyasal Tutumunun Sertleşmesini Teşvik Etmek
Avrupa Konseyi Başkanı Costa, 8 Aralık’ta yaptığı konuşmada açık bir mesaj vermiştir. ABD’nin Avrupa’nın iç siyasetine müdahale tehdidinde bulunmasının kabul edilemez olduğunu belirtmiş ve “müttefiklerin diğer müttefiklerin iç siyasal yaşamına müdahale tehdidinde bulunmayacağını” vurgulamıştır. Costa açıkça, ABD ile Avrupa arasındaki dünya görüşü farklarının büyüdüğünü, ABD’nin artık çok taraflılığa inanmadığını ve Avrupa’nın ABD’nin yeni stratejisine yanıt olarak “egemen özerkliği gerçekleştirmesi” gerektiğini ifade etmiştir. Avrupa Komisyonu’nun eski Başkanı Prodi de, AB henüz sistematik bir karşılık oluşturamamış olsa da, “daha kararlı bir duruş” sergileyecek politikalar geliştirilmesi çağrısında bulunmuştur. Ancak Avrupa’nın sesi birleşik değildir. ABD’nin Avrupa’daki sağcı güçlere verdiği destek, anında sonuç vermiş ve Avrupa içindeki parçalanmayı daha da derinleştirmiştir. Macaristan, İtalya gibi ülkelerdeki sağcı hükümetler, 2025 raporunun bazı bölümlerini memnuniyetle karşılamış ve bunu kendi göç karşıtı, AB merkezileşmesine karşı politikalarına verilen bir destek olarak görmüştür. Bu durum, AB içinde ABD ve Rusya politikaları konusunda bölünmelere yol açmış ve ABD’nin baskısına karşı tek sesli bir duruş geliştirilmesini zorlaştırmıştır.
(2) “Stratejik Özerklik” Sürecini Hızlandırma ve Taktiksel Dengeleme
2025 versiyonu “Ulusal Güvenlik Stratejisi” raporunun yayımlanması ve Trump yönetiminin bir dizi hamlesi, Avrupa’nın “stratejik özerklik” sürecini hızlandırma arzusunu daha da güçlendirmiştir. Bir yandan, savunma özerkliği hız kazanıyor. ABD’nin asker çekme tehdidi karşısında Almanya ve Polonya gibi ülkeler, ABD’nin bıraktığı konvansiyonel caydırıcılık boşluğunu doldurmaya çalışarak savunma bütçelerini büyük ölçüde artırmak zorunda kalmıştır; Almanya yeni bir savunma özel fonu kurmayı planlamakta, “çağ dönüşümü” slogan olmaktan çıkıp uygulamaya yönelmekte ve Fransa ile nükleer şemsiyenin Avrupalılaştırılması meselesini görüşmektedir; Birleşik Krallık da açıkça “NATO önce, ama yalnızca NATO değil” yaklaşımını ortaya koymuş ve Avrupa Birliği ile yeni bir stratejik ortaklık kurmayı hedeflemiştir; Avrupa’nın iki nükleer gücü olan Birleşik Krallık ve Fransa, savunma işbirliği konusundaki aciliyet duygusunu eşi görülmemiş biçimde artırmış, iki ülke “Lancaster House Antlaşmaları”nın yükseltilmiş bir sürümünü hızla ilerletmektedir. Kısacası Avrupa, savunma kapasitesini artırarak ve stratejik sanayilere yatırım yaparak “ABD olmadan da özerk hareket edebilme kapasitesini” güçlendirmektedir. Öte yandan, teknoloji ve ticarette “kırmızı çizgi” savunması. Bu yılın başından beri Avrupa Birliği, Dijital Hizmetler Yasası ve Dijital Piyasalar Yasası uyarınca ABD’li teknoloji şirketlerine karşı bir dizi yaptırım/uygulama eylemi yürütmüştür. Analistler bunun, ABD’nin gümrük tarifeleriyle müdahalesine AB’nin doğrudan yanıtı olduğunu ve dijital egemenlik alanında ABD’ye karşı “kırmızı çizgiler çekmeyi” amaçladığını düşünmektedir. Avrupa, daha fazla pazarlık kozu toplayarak ABD ile daha akıllıca oyun kurmayı öğrenmektedir.
*Wang Wanying – Ningbo Üniversitesi Orta ve Doğu Avrupa Ekonomik ve Ticari İşbirliği Araştırma Enstitüsü yardımcı araştırmacısı, Ningbo Üniversitesi Yabancı Diller Fakültesi öğretim görevlisi
*Ma Xiaolin – Ningbo Üniversitesi Orta ve Doğu Avrupa Ekonomik ve Ticari İşbirliği Araştırma Enstitüsü özel görevlendirilmiş araştırmacı, Bao Yugang Kürsü Profesörü, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi profesörü, Akdeniz Araştırmaları Enstitüsü müdürü
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Görüş
İki terörist: Batı, Şam’da El-Kaide’nin adamına taç giydirirken Britanya tweetleri hapsediyor

Thomas Karat, davranış analisti
İki adam, tek bir kelime. Önümüzdeki pazartesi Londra’daki Kingston Kraliyet Mahkemesi’nde, 72 yaşında bir büyükbaba terörizm suçlamasıyla yargıç karşısına çıkıyor; aleyhindeki delil yedi kelimelik bir tweet, öngörülen en ağır ceza ise 14 yıl hapis. Dokuz ay önce ise El-Kaide’nin Suriye kolunu kuran ve başına 10 milyon dolar Amerikan ödülü konmuş bir adam, Beyaz Saray’da ağırlanan ilk Suriye devlet başkanı oldu. Tony Greenstein ile Ahmed eş-Şara hiç karşılaşmadı. İkisi birlikte, “terörist” kelimesinin bugün ne anlama geldiğini tanımlıyor; Amerikalı okurlar içinse mesele daha da çarpıcı bir düğüm barındırıyor: Emekliye özgürlüğüne mal olabilecek o yedi kelime, Birleşik Devletler’de bütünüyle ifade özgürlüğü koruması altında. Zaten tam da bu nedenle Washington, kendi muhalifleri için başka yöntemler geliştirdi.
Önce emekliyi ele alalım; hem de bütün siciliyle, zira savcılık da öyle yapacak. Greenstein, 2018’de İşçi Partisi’nden ihraç edildi; kendisini “azılı bir antisemit” olarak niteleyen Antisemitizmle Mücadele Kampanyası’na karşı açtığı hakaret davasını kaybetti; mahkeme bu ifadenin dürüst kanaat kapsamında korunduğuna hükmetti. Elbit silah fabrikasına yönelik bir Filistin Eylemi (Palestine Action) baskını nedeniyle ertelenmiş hapis cezasını kabul etti. Hırçın, dava açmaktan çekinmeyen ve geri adım atmayan biri; Brightonlı bir Yahudi sosyalist, bir hasta bakıcı, Mosley’nin Kara Gömleklilerine karşı yürüyen Ortodoks bir hahamın oğlu. Suçlama bunların hiçbiri değil. Suçlama şu: Kasım 2023’te, kimliğini gizleyen bir hesabın kışkırtmasıyla safını belli etmeye zorlanınca, “İsrail ordusuna karşı Hamas’ı destekliyorum” yazdı. Beş hafta sonra, sabahın altı buçuğunda terörle mücadele polisleri bilgisayarlarına ve telefonlarına el koydu, kendisini dokuz saat gözaltında tuttu ve savaş hakkında paylaşım yapmasını tamamen yasaklayan şartlarla serbest bıraktı. Kendisini gözaltına alan memurlara, “Bu Orwellvari bir durum“, dedi. Az bile söylemişti.
Şimdi diğer adama bakalım; sicilini kanıtlamak için hiçbir tazminat avukatına ihtiyaç yok, çünkü o sicili bizzat Birleşik Devletler hükümeti kayda geçirdi. O dönemdeki adıyla Ebu Muhammed el-Colani olan Ahmed eş-Şara, 2003’te Irak’taki El-Kaide’ye katıldı; Amerikan güçlerince yakalanıp beş yıl hapsedildi, ardından El-Kaide’nin Suriye kolu olan Nusra Cephesi’ni kurmak üzere Suriye’ye geçti ve yayımladığı videoyla Eymen ez-Zevahiri’ye biat etti. Dışişleri Bakanlığı’nın yayımladığı arama bülteninde, liderliği altındaki örgütün “Suriye genelinde, sıklıkla sivilleri hedef alan çok sayıda terör saldırısı düzenlediği” belirtildi ve bunlar tek tek sıralandı: Bir kontrol noktasından kaçırılan yaklaşık 300 Kürt sivil; İdlib’deki Dürzi köyü Kalb Lavze’de katledilen 20 köylü; Şam, Humus ve Kuneytra’da üstlenilen intihar saldırıları. 2014’te, bizzat ABD öncülüğündeki koalisyona karşı misilleme saldırıları çağrısında bulundu. Bu nedenle BM mal varlığını dondurdu ve seyahat yasağı getirdi; başına konan 10 milyon dolarlık ödül ise onu yeryüzünde en çok aranan beş cihatçı lider arasına, Bağdadi ve Zevahiri ile aynı dar listeye yerleştirdi. “Terörist” kelimesi işte tam da bu eylemler için türetilmişti: Boşaltılan köyler, havaya uçurulan şehir merkezleri, toprağa düşen on yıllık Amerikan askerleri ve Suriyeli siviller.
Devlet, tweet atan adama karşı davasını hazırlarken bir yandan da hayatını kuşatma altına aldı. Dava açmak için on bir ay; neredeyse bir yıl ertelenen bir duruşma tarihi; nihayetinde şafak baskını ile jüri karşısına çıkış arasında geçen otuz iki ay. Ve bankaları onu birer birer terk etti. Duruşmadan iki hafta önce yayımladığı açıklamada Greenstein, gözaltına alınışından bu yana altı finans kuruluşu tarafından kapı dışarı edildiğini anlattı: Çeyrek asırlık geçmişin ardından Nationwide; otizmli oğlunun bakımı için açılan hesabı da kapatan HSBC ve First Direct; ardından hem şahsi hesaplarını hem de saymanlığını yürüttüğü tescilli bir derneğin hesaplarını donduran Santander ve ailesini tamamen dışarıda bırakan bir tasarruf bankası. Hiçbiri gerekçe göstermedi; göstermek zorunda da değiller, zira bir müşteri hakkında uyarılan bankaların o kişiye bilgi vermesi kanunen yasak. Devletin bu işe dahil olduğuna dair şüphesi de yersiz değil: Hükümetin Terör Mevzuatı Bağımsız Denetçisi, yasaklama kararlarının uygulanmasının bankaları müşterileri elden çıkarmaya, sektörün tabiriyle “riskten arınmaya”, iteceği konusunda 2023’te bizzat uyarıda bulunmuştu. Coutts Bankası, Nigel Farage’a ait tek bir hesabı kapattığında mesele başbakanın kınamasına yol açmış ve bir genel müdürü koltuğundan etmişti. Terör davasına giden yolda altı kez bankasız bırakılan bir emekli ise yalnızca sessizlikle karşılandı. Sanık suçsuz kabul ediliyor; hesapları ise değil.
Emeklinin hesapları dondurulurken savaş ağasınınki çözüldü. Şam 8 Aralık 2024’te düştü; on iki gün sonra bir Amerikan heyeti eş-Şara ile masaya oturup 10 milyon dolarlık ödülün kaldırıldığını ilan etti, dosya aynı dosyaydı, Kalb Lavze’deki mezarlar ise tam da bırakıldıkları yerde duruyordu. Britanya Başbakanı, örgütün terör listesinden çıkarılmasını değerlendirmek için “henüz çok erken“ olduğunu söyledi; ardından hükümeti 2025 yılını bu konuyu büyük bir hızla değerlendirerek geçirdi. Mart 2025’te, hükümet yanlısı milisler Alevi sahilini tararken Uluslararası Af Örgütü, sivillerin mezhepsel saiklerle kasten öldürüldüğünü belgeleyip savaş suçları soruşturması talep etti; bizzat eş-Şara’nın kurduğu inceleme komisyonu çoğu sivil 1426 kişinin öldüğünü nihayetinde doğrulayacaktı. Bu katliamlardan iki ay sonra Trump, Riyad’da kendisini kabul etti ve kameralara karşı onu süzerek şu değerlendirmeyi yaptı: “Genç, çekici bir adam; çetin ceviz, güçlü bir geçmişi var.” Haziran ayında, “Suriyelilere büyüklük şansı tanımak” adına yaptırımları kaldıran bir başkanlık kararnamesi geldi; temmuzda Washington, onun kurduğu örgütün terör örgütü statüsünü iptal etti. Britanya Dışişleri Bakanı da aynı temmuz ayında elini sıkmak üzere Şam’a uçtu; üstelik Heyet Tahrir Şam (HTŞ), Terörizm Yasası kapsamında El-Kaide’nin bir diğer adı olarak hâlâ yasaklı örgüt listesindeyken; yani Greenstein’ın iddianamesindeki Hamas ile birebir aynı hukuki statüye sahipken. Parlamento ancak ekim ayında devreye girdi ve yasağın kaldırılmasının “ulusal çıkarlara hizmet ettiği“ gerekçesiyle kaydı sildi. Kasım ayına gelindiğinde eş-Şara Oval Ofis’teydi; Hazine Bakanlığı kalan yaptırımların çoğunu askıya alırken o da Suriye’yi IŞİD karşıtı koalisyona dahil ediyordu. Hiçbir jüri o mezarların ağırlığını tartmadı. O el sıkışmalardan önce hiçbir şafak baskını yaşanmadı. Arama ilanını yazanlar, ilanı öylece indiriverdi ve parlamento tutanaklarına terör listesinin ne olduğunu kendi kelimeleriyle yazdı: Bakanlık kararıyla ayarlanabilen bir ulusal çıkar aracı.
İki dosyayı yan yana koyduğunuzda, yasa metni suçunu itiraf ediyor. Terörizm Yasası’nın 2019’da değiştirilen 12. maddesine göre bir kişi, birilerini teşvik edip etmediğine bakılmaksızın, yasaklı bir örgütü destekleyici kanaat bildirmekle suç işlemiş sayılıyor; ki Parlamento bu suçu, mahkemelerin eski yasanın kanaatleri kapsayamayacağına hükmetmesi üzerine tam da bu boşluğu doldurmak için yaratmıştı. Yasanın lafzına bakılırsa, o dönem hâlâ yasaklı olan bir örgütün komutanıyla ilişkileri tazeleyen bir Dışişleri Bakanı, Greenstein’ın yazdığı her şeyden çok daha fazla bu suçun tanımına yaklaşıyor; kimse onu yargılamayı aklından bile geçirmiyor, can alıcı nokta da tam olarak bu. Birleşik Devletler’de böylesi bir yasa metni asla var olamazdı: Yüksek Mahkeme’nin “maddi destek” kavramını en geniş yorumladığı Holder – İnsani Hukuk Projesi davasında bile, “davacıların yürütmek istediği hiçbir bağımsız savunuculuk faaliyetinin yasaklanmadığına” hükmedilmişti.
Britanya, Amerika’nın en yüksek mahkemesinin sınır çekip korumaya aldığı alanı tam anlamıyla suç haline getirdi; ardından da Şam üzerinden, suç kategorisinin elle düzenlenebildiğini gösterdi. Terörizm Yasası, hiçbir kanun koyucunun yazmadığı bir madde barındırıyor: Güçsüz olanı bağlıyor, kullanışlı olanla temas ettiği anda buharlaşıyor.
Devletin kendi resmi kayıtları, bu iki kullanımdan hangisinin asıl olduğunu ortaya koyuyor. Adalet Bakanlığı verilerine göre 2025 ortasına kadarki on dört yıl boyunca, Yasa’nın üyelik ve destek maddeleri kapsamında 55 kişi yargılandı; IŞİD döneminin tamamında yılda yalnızca dört kişi. Sonra odak noktası bombalardan kanaatlere kaydı. İçişleri Bakanlığı, Eylül 2025’e kadar olan on iki aylık dönemde 1886 terör gözaltısı kaydetti; bu, yüzde 660’lık bir artış anlamına geliyordu ve bu gözaltıların yüzde 86’sı, HTŞ’nin itibarını iade süreci başladıktan birkaç hafta sonra savaş uçaklarına sprey boya sıktığı gerekçesiyle yasaklanan Filistin Eylemi’ni desteklemekten kaynaklanıyordu. Gözaltıların davaya dönüşme oranı yüzde 47’den 17’ye çakıldı: Terör yasası kapsamında yakalanan her altı kişiden beşinin yargıç karşısına çıkarılması hiçbir zaman hedeflenmemişti, çünkü asıl ürün gözaltının ta kendisiydi. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri yasağı “ölçüsüz ve gereksiz“ olarak nitelendirdi; buna rağmen 2 bin 700’den fazla gözaltı gerçekleşti; tek bir günde 522 kişi, emekliler ve rahipler ellerindeki karton pankartlar yüzünden yaka paça götürüldü. Yüksek Mahkeme şubat ayında yasağın hukuka aykırı olduğuna hükmettiğinde polis önce duraksadı, ardından yeniden başladı; bir emniyet müdürü, Scotland Yard’ın basamaklarında 18 kişiyi daha gözaltına alırken “Yasayı o an neyse öyle uygulamak zorundayız” dedi; Yüksek Mahkeme ise bütün bu sürecin en başından beri yasal olup olmadığına kasım ayında karar verecek. Hükümetin kendi denetçisi, terör kovuşturmalarının artık rekor seviyelere ulaştığını ve “belge suçları ile yasaklama bağlantılı suçlamaların ağırlık kazandığını” teyit ediyor. Kalb Lavze’nin faillerine karşı inşa edilen mekanizma pankartları öğütüyor; Kalb Lavze’nin faili ise Oval Ofis’te koalisyon belgelerini imzalıyor.
Aynanın Amerika tarafı da kendini tamamlıyor. Başına konan ödülü kaldıran yönetim, Birinci Değişiklik sayesinde kendi vatandaşlarının sözlerini dava edemiyor; bu yüzden konuşanları sınır dışı etme yoluna gidiyor. Yeşil kart sahibi Mahmud Halil, kampüsteki savunuculuk faaliyetleri nedeniyle sivil giyimli Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) ajanlarınca gözaltına alındı; Louisiana’da 104 gün tutuldu, ilk çocuğunun doğumunu kaçırmak zorunda bırakıldı, hiçbir suçla itham edilmedi; Dışişleri Bakanı’nın, varlığının Amerikan dış politikasını tehlikeye attığı yönündeki onayıyla alıkondu. Rümeysa Öztürk yazdığı bir köşe yazısı yüzünden maskeli ajanlarca sokaktan alındı ve 45 gün hapsedildi; bir yargıç tüm bu politikanın anayasaya aykırı olduğuna hükmedip davayı düşürdü, o da yine de Türkiye’ye döndü; Halil’in yasal korumaları ise istinafta elinden alındı ve kaderi Yüksek Mahkeme’nin kararına kaldı.
Bunu Şam’daki tabloyla karşılaştırın: Bir öğrencinin yazdığı köşe yazısını Amerikan dış politikasına tehdit ilan eden aynı Dışişleri Bakanlığı, vaktiyle Bağdadi’nin yanına koyduğu bir adamın terörist statüsünü silmek için koca bir yıl harcadı. Anlaşılıyor ki bakanlığın terör listeleriyle vize listeleri aynı amaca hizmet eden tek bir listeden ibaret: Kullanışlı olanları rahatsızlık verenlerden ayırmak.
Rahatsızlık verenlerin içinde basın da var. Gazze’yi takip eden bağımsız gazeteci Richard Medhurst, şimdi Greenstein’a yöneltilen yasa kapsamında gözaltına alınan ilk muhabir oldu; hakkında hiçbir suçlama yöneltilmeden 14 ay boyunca soruşturuldu, bu çile yurt dışında da sürsün diye dosyaları Avusturya’ya iletildi. On polis memuru, paylaşımları nedeniyle The Electronic Intifada yazarı Asa Winstanley’nin evine baskın düzenledi; mahkeme arama izinlerinin usulsüz alındığına hükmederek cihazlarının iadesine karar verdi. Ortada tek bir mahkûmiyet yok; sadece aylarca el konulan ekipmanlar ve her yanı saran korku var, ki bu mekanizmanın işlevini tam olarak bu tarif ediyor. Kingston’da bile aynı refleks geçerliliğini koruyor: Greenstein’ın aktardığına göre savcılar, yayımlanmış yazılarını jüri dosyasının dışında tutmak için çabaladı; yargıç ise sanığın siyasi görüşlerinin suçun ta kendisi olduğu bir davada, “mahkemelerin kimsenin siyasi görüşleri için ses tahtası olmadığını” söyleyen eski bir kurala sığındı.
Böylece bilanço açıldığı yerde, iki adam ve tek bir kelimeyle kapanıyor. Biri kitlesel katliamlar gerçekleştiren bir örgütü yönetti ve onun peşine düşen iki hükümet, parlamento kayıtlarına geçen ifadelerle, onun aklanmasının ulusal çıkarlara hizmet ettiği sonucuna vardı. Diğeri yedi kelime paylaştı ve aynı iki hükümet, biri Terörizm Yasası’yla, diğeri göçmenlik kanunuyla, yanlış savaş hakkında yanlış sözleri söyleyen güçsüzlerin başına nelerin geleceğini göstermek için üç yıl harcadı. Greenstein, alacağı kararın kendisinden sonra gözaltına alınan herkesin bedelini belirleyeceğini savundu: Beraat bu kampanyayı tehlikeye atacak, mahkûmiyet ise ona ruhsat verecekti. Belki de öyle. Ancak asıl hüküm çoktan verildi; Riyad’da tebliğ edildi, Oval Ofis’te mühürlendi: Terörizm, devlet idaresinde bir kullanışlılık tarifidir. Eş-Şara kullanışlı hale geldi ve kelime onu serbest bıraktı. Greenstein ve 2 bin 700 pankart taşıyıcısı rahatsızlık vermeyi sürdürüyor; kelime de şafak baskınlarıyla, dondurulan hesaplarla onların üzerine çöküyor. Kingston’daki duruşma beş gün sürecek şekilde takvime bağlandı. Yargılanan kelime ise herhangi bir anlama sahip olma yükünden çoktan beraat etti.
Görüş
Japonya’nın Savunma Beyaz Kitabı: Odakta Çin ve “Kapsamlı Ulusal Güç” Stratejisi Var

Donald Trump’ın ABD başkanı olarak seçilmesinden bu yana uzun yıllardır ABD güvenlik şemsiyesi altında bulunan pek çok ülke savunma konusuna önem vermeye başladı. Bu durum, çevresinde ABD dışında dişe dokunur bir müttefiki bulunmayan, dünyanın en pasifist ülkelerinden biri olan Japonya için de büyük önem arz ediyor. Japonya İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana silahlanma karşıtı bir ülke olarak “barışçıl” dünyanın önde gelen ülkelerinden biri olarak görülüyordu. Japon Anayasası’nın 9. Maddesi Japonya’nın savaş ilan etmesini, savaşa hazır bir ordu bulundurmasını yasaklıyor. Buna rağmen Japonya, geçtiğimiz birkaç yıldır hızla silahlanıyor ve “militaristleşiyor”. Japonya Savunma Bakanlığı’nın her yıl yayınladığı Savunma Beyaz Kitabı’nı da bu bağlamda günümüz konjonktürüne göre değerlenmek lazım.

Japonya savunma beyaz kitabının kapağı
Kabine, 598 sayfalık rekor uzunluktaki raporu 4 Ağustos’ta onayladı. Rapor, Çin’in artan askeri faaliyetlerinin Japonya’nın güvenlik sorunun merkezinde olduğunu ve bunun “kapsamlı ulusal güç ile müttefikler ve fikirdaş ülkelerle iş birliği yoluyla” ele alınması gerektiğini savunuyor. Çin’e tek başına karşı koyma düşüncesi kesinlikle yok. Ancak diğer ülkelere olan bağlılığı azaltma hedefi var Japonya’nın. Bu tek çerçeve, Çin’in Pasifik’teki erişiminden vergi artışına, silah ihracatından dron savaşına kadar belgedeki her başlığın omurgasını oluşturuyor.
Kitabın ana odak noktalarından biri “Kapsamlı ulusal güç” (総合的な国力), Japonya’nın güvenliği artık sadece askeri güçle değil, altı ayrı alanı birden güçlendirerek sağlayacağı fikrine dayanıyor: diplomasi gücü, savunma gücü, ekonomi gücü, teknoloji gücü, istihbarat gücü ve insan gücü. Yani Japonya savunmasını sadece daha büyük ve daha ölümcül silahlara bağlamış değil.
En Büyük Tehdit Çin
Çin yine “benzeri görülmemiş, en büyük stratejik meydan okuma” olarak tanımlanıyor. Bu 2022 yılından bu yana tekrar eden bir söylem ama bu yılki baskı, “birinci ada zinciri” ötesindeki erişime ayrılmış özel bir bölüm içeren ilk baskı.
Haziran 2025’te Iwo Jima’nın doğusunda faaliyet gösteren Liaoning uçak gemisi, sonraki operasyonlarında ilk kez “ikinci ada zinciri”nin ötesine geçti; bir Çin askeri uçağı bir JMSDF (Japon Deniz Öz Savunma Kuvvetleri) devriye uçağını yaklaşık 30 dakika boyunca lazerle hedef aldı; Tayvan çevresinde büyük çaplı tatbikatlar art arda tekrarlandı. Çin’in 2026 savunma bütçesi resmi verilere göre yüzde 7 arttı. Üçüncü uçak gemisi Fujian ise geçen kasım envantere girdi.
Japonya’ya göre Çin her geçen gün agresifleşiyor, güçleniyor. Japon halkının hükümetin pasifizmden uzaklaşan politikalarını desteklemesindeki en büyük sebep de bu. Olası bir savaşta ABD yardımı olmadan Japonya’nın karşı koymasının mümkünatı yok mevcut durumda. Bu nedenle en azından kendimizi savunabilecek güce ulaşmalıyız diye düşünüyor Japon hükümeti.
Çin–Rusya–Kuzey Kore üçgeni
Bu yıla özgü bir yenilik ise Çin bölümünde. Çin ve Rusya, iki ülkenin askeri yakınlaşmasını uzun uzun anlatan bir alt bölüm var. Rusya, Çin’e Su-35 savaş uçağı ve S-400 hava savunma sistemi sattı, üstelik S-400’ü ihraç ettiği ilk ülke Çin oldu. 2019’dan beri toplam 10 kez ortak uzun menzilli bombardıman uçağı uçuşu yaptılar, Kasım 2024’teki uçuşta ilk kez nükleer başlık taşıyabilen H-6N bombardıman uçağı görüldü. Aralık 2025’te ilk kez ortak uçuş Doğu Çin Denizi’nden Pasifik’e, Shikoku açıklarına kadar uzandı. Ağustos 2025’teki ortak deniz seyrine de ilk kez bir denizaltı katıldı. Kuzey Kore 2023’ten beri Rusya’ya füze ve mühimmat gönderiyor, askerlerini savaştırıyor. Japonya Savunma Bakanlığı, Rusya yardımının Kuzey Kore’nin askeri yeteneklerinin şu an değil ama orta-uzun vadede yükseltme riski taşıdığını söylüyor.
Hedefler ve Zorluklar
2026 mali yılı savunma harcamaları, ABD askeri varlığının yeniden konuşlandırılmasına ilişkin kalemler dahil edildiğinde ilk kez 9 trilyon yeni aştı. Bu artış, hükümetin GSYH’nin yüzde 2’sine ulaşma hedefinin bir parçası. Bu artışın faturası ise Ocak 2027’den itibaren vatandaşa çıkarılacak; gelir, kurumlar ve tütün vergisini kapsayan yeni bir “özel savunma vergisi” paketiyle finanse edilecek. Asıl dikkat çekici gelişme takvimde gizli. Normalde 2027’de yapılması beklenen “Üç Belge” (Ulusal Güvenlik Stratejisi, Ulusal Savunma Stratejisi, Savunma Kalkınma Programı) revizyonu, hükümet tarafından bir yıl öne çekilerek 2026’ya sıkıştırıldı.
Sanayi politikasında da köklü bir kırılma var. Japonya 2014’ten bu yana öldürücü nitelikte tam teçhizat ihracatını yalnızca beş “zararsız” kategoriyle sınırlıyordu: arama-kurtarma, nakliye, erken uyarı, gözetleme, mayın temizleme. Nisan 2026’da bu “beş kategori” kısıtlaması tamamen kaldırıldı; artık savaş uçağı ve savaş gemisi gibi öldürücü silahlar da, Japonya’nın ekipman/teknoloji transfer anlaşması bulunduğu 17 ülkeye ilke olarak ihraç edilebiliyor. Bu, 1967’den beri süregelen fiilî ihracat yasağının pratikte sona erdiği bir dönüm noktası. Beyaz kitap da bunu destekler biçimde, savunma üretimi ve teknoloji altyapısına ayrılan bölümü bu yıl ilk kez bir “Bölüm”den çıkarıp kitabın en üst yapısal birimi olan bir “Kısım”a yükseltti. Bu değişiklik, Japonya Savunma Bakanlığı’nın artık savunma sanayiini ittifak veya caydırıcılık stratejisiyle aynı düzeyde ana bir başlık olarak gördüğünü gösteriyor. Start-up’ları sektöre çekmek için Nisan’da ilk “Savunma İnovasyon Toplantısı” de düzenlendi.
Bütün bu tabloda tek bir çatlak var, ordunun kendisi. Koizumi önsözde bu yıl ilk kez “JSDF Personelinin Profesyonelliği” adında ayrı bir bölüm açtıklarını, kuruluşundan bu yana ilk kez maaş yapısını kökten değiştirdiklerini gururla anlatıyor. Ama rakamlar başka bir hikaye anlatıyor. Mart 2026 itibarıyla fiili personel sayısı 217.701’e düşerek 1981’den bu yana ilk kez 220 binin altına inmiş oldu. Kadro doluluk oranı yüzde 88,1’le en az 1998’den beri en düşük seviyede, hedeflenen kadronun yaklaşık 30 bin kişi altında kalınmış durumda. Yani Tokyo aynı anda hem bütçesini hem silah ihracatını büyütürken, o bütçeyle alacağı silahları kullanacak askeri bulmakta zorlanıyor.
Yeni savaş biçimleri ve ittifaklar
Ukrayna savaşından, bu yıl açıkça Orta Doğu’daki çatışmalardan da çıkarılan dron, yapay zeka ve mühimmat stoklama dersleri, beyaz kitapta ilk kez kendi başına bir bölüme kavuştu. Rakamlar çarpıcı: Ukrayna’nın Haziran 2025’teki “Örümcek Ağı” operasyonunda 117 insansız hava aracı kullanıldı; yalnızca Kasım 2025’te Ukrayna hava savunması yaklaşık 9.600 İHA ve 120 füzeyi düşürdüğünü açıkladı. Ama belge bir noktanın altını özellikle çiziyor: tank, topçu ve siper savaşı da sürüyor, yani rapor “dronlar her şeyin yerini alıyor” tezini savunmuyor; yeni ve eski savaş biçimlerinin iç içe geçtiğini söylüyor.
İttifak tarafında en büyük önem Amerika Birleşik Devletleri ama kitapta söylenen Japonya tek başına Washington’a değil, örülü bir ağa yaslanıyor diyebiliriz. Ocak ayında Savunma Bakanı Koizumi, ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ile bir araya geldi. Bunun yanında Japonya-ABD-Avustralya, Japonya-ABD-Güney Kore, Japonya-ABD-Avustralya-Filipinler gibi üçlü ve dörtlü mekanizmalar, ayrıca NATO’nun Hint-Pasifik’teki dört ortağını (Japonya, Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda) kapsayan “NATO-IP4” çerçevesi, beyaz kitapta ittifak stratejisinin merkezine oturuyor. Kitap, Asya-Pasifik bölgesindeki dost ülkelerle bir araya gelmek ve işbirliği yapmanın altını çiziyor kısaca.
Tepkiler
Tepkiler gecikmedi elbette. Pekin’den gelen ilk refleks öncekilerle aynı. Çin Dışişleri ve Savunma bakanlıkları rapora sert bir dille tepki gösterdi, devlet ajansı Xinhua ise işi bir adım öteye taşıyıp bunu Japonya’nın yeniden militarize olduğunun kanıtı ilan etti. Japonya’nın beyaz kitapta kendi savunması için “gerekli” dediği şeyleri, yani uzun menzilli füzelerini ve stand-off vuruş kapasitesini arttırmayı, Japonya’nın militarize olduğunun kanıtı olduğunu iddia ediyor Çinli Xinhua Haber ajansı. Ancak aynı, hatta daha gelişmiş silahların Çin’in de elinde olduğunu unutmamak lazım.
Güney Kore tarafı daha da hareketli. Mesele, beyaz kitabın Japonların Takeshima, Korelilerin Dokdo dediği o tartışmalı adacıklara dair kısım ile ilgili. Seul önce resmi protesto çekti, Japon büyükelçisini çağırdı; birkaç gün sonra, 6 Ağustos’ta, Güney Kore ordusu bölgede bir “Dokdo tatbikatı” yaptı, Tokyo da buna karşılık protesto verdi. Yani bu, geçen hafta patlak veren ve hâlâ soğumamış bir gerginlik.
Kamuoyu tarafı biraz daha belirsiz. Temmuz’da Takaichi kabinesinin desteği sekiz büyük ankette birden düştü, bazılarında çift haneli puan kaybıyla, göreve geldiğinden bu yana en düşük seviyeye indi. Düşüşün sebebi ise ekonomi. Halkın hükümetten talep ettiği ilk şey enflasyonla mücadele, hükümet de bir yandan gıdada tüketim vergisini indirmeyi tartışırken öte yandan yeni bir “özel savunma vergisi” getiriyor. Bu çelişkinin kamuoyunda nasıl karşılanacağını önümüzdeki aylar gösterecek.
Sonuç
Sonuçta bu beyaz kitap, yıl içinde gerçekleşecek Üç Belge revizyonu öncesinde kamuoyu desteği toplamak için yazılmış bir belge. Kapaktaki anime görseli, açıklayıcı videolar, Koizumi’nin önsözünde ısrarla vurguladığı “Japon halkının geneline ulaşma” hedefi, hepsi aynı çizgiye bağlanıyor. Ama Tokyo bunu tam da işin zorlaştığı bir anda yapıyor. Bir yandan orduyu dolduracak insanı bulamıyor, öte yandan ikna etmesi gereken halkın derdi füze değil market fişi, Takaichi’nin son aylardaki destek kaybı da bunu gösteriyor. “Kapsamlı ulusal güç” kağıt üzerinde iddialı bir strateji. Sahada karşılığını bulup bulamayacağını göreceğiz.
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Dünya Basını5 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”
Rusya6 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Asya2 hafta önceVietnam, yerli üretim en büyük denizaltı savunma gemisinin inşasına başladı








