Görüş
ABD’nin 2025 ‘Ulusal Güvenlik Stratejisi’ ve ABD-Avrupa İttifakının Karşı Karşıya Olduğu Dağılma

ABD Trump yönetiminin 4 Aralık’ta yayımladığı 2025 versiyonu ‘Ulusal Güvenlik Stratejisi’ raporu transatlantik ilişkiler için ne anlama geliyor?
Wang Wanying ve Ma Xiaolin
ABD Trump yönetiminin 4 Aralık’ta yayımladığı 2025 versiyonu ‘Ulusal Güvenlik Stratejisi’ raporu, su dolu bir havuza atılan dev bir taş gibi, fırtınalı dalgalar yarattı. Amerika’nın gelecekteki yeni güvenlik politikasını ilan eden bu belge, yalnızca Çin ve Rusya’yı başlıca tehdit konumundan çıkarmakla kalmadı, aynı zamanda yüz yıldır süren transatlantik ittifak için yaklaşan yüzyıllık ölüm çanını da çaldı. Bununla da yetinmeyen Trump, ABD’nin Avrupalı müttefiklerini sert biçimde azarlayıp aşağılayarak, Avrupa’nın ABD–Avrupa evliliğinin sona erişini ilan eden bu raporu yanlış okumasından özellikle çekindi.
Trump, 9 Aralık’ta ABD’nin Politico dergisine verdiği röportajda, “Avrupa ülkelerinin çoğu çürümeye başlıyor” dedi. Avrupa’nın göç politikalarını bir “felaket” olarak suçladı; “siyasal doğruluk istiyorlar ve bu onları zayıf kılıyor” … ve bazı Avrupalı liderlerin “tam anlamıyla aptal” olduğunu söyledi.
10’unda yayımlanan Daily Telegraph ise, 2025 versiyonu “Ulusal Güvenlik Stratejisi” raporunun sızdırılmış bir kopyasının, Trump yönetiminin Macaristan ve İtalya’nın Avrupa Birliği’nden ayrılmasını isteme niyetinde olduğunu gösterdiğini bile ortaya attı. Almanya Şansölyesi Merz ise buna pek şaşırmadı. 9’unda bu ABD resmî belgesini yorumlarken, Amerika’nın ulusal güvenlik stratejisinin kendi yargısını doğruladığını söyledi: “Avrupa ve Almanya, güvenlik politikası açısından Amerika Birleşik Devletleri’nden daha bağımsız olmalıdır.” Avrupalıların, ABD’nin artık bir ittifak ortağı olmadığı bir duruma hazırlıklı olmaları gerektiğini vurguladı …
2017’den 2025’e kadar üç ABD yönetimi tarafından yayımlanan “Ulusal Güvenlik Stratejisi” (NSS) raporlarına bakıldığında, ABD–Avrupa transatlantik ilişkilerinin “işlemsel ortaklar”dan “değerler ittifakı”na, nihayetinde ise “stratejik ayrışma” ve “medeniyet kopuşu”na doğru şiddetli bir sarsıntı yaşadığı görülmektedir. 2025 versiyonu “Ulusal Güvenlik Stratejisi” raporu, İkinci Dünya Savaşı sonrası transatlantik ittifak sisteminin esaslı bir dağılmayla karşı karşıya olduğunu ve ABD–Avrupa ilişkilerinin resmen “müttefiklik sonrası döneme” girdiğini göstermektedir.
Bu evrimsel çizgi, basit bir politika salınımı değil; ABD’nin hegemonya sürdürme maliyetlerinin yükselmesi ve iç siyasal kutuplaşmanın derinleşmesi arka planında, küresel stratejisinin yapısal bir muhasebesidir. 2017’de çatlakların ilk kez belirmesinden 2025’teki medeniyet kopuşuna kadar atılan her adım, “ayrışmanın geri döndürülemezliği”ne işaret etmektedir; bunun kökleri, ABD ile Avrupa arasındaki güç, çıkar ve değerlerin derin uyumsuzluğunda yatmaktadır.
Transatlantik İlişkilerin Evriminin Genel Manzarası
ABD’nin “Ulusal Güvenlik Stratejisi” yalnızca dış politikanın bir ilanı değil, aynı zamanda ülkenin iç siyasal ekolojisinin ve küresel stratejik kaygılarının da bir yansımasıdır. 2017’den 2025’e kadar transatlantik ilişkiler, “ılık suda kaynayan kurbağa” tarzı bir işlemselleşmeden, Biden dönemindeki kısa süreli bir “son parıltı”ya ve nihayet 2025’te “şok tedavisi” tarzı bir kopuşa sahne olmuştur.
Bu evrim, acımasız bir stratejik gerçeği ortaya koymaktadır: geleneksel Batı ittifak sistemi artık çok kutuplu dünya düzenine ve ABD’nin iç siyasal ekolojisine uyum sağlayamamaktadır. 2025’teki ABD–Avrupa kopuşu tesadüfi bir “kara kuğu” olayı değil, ABD hegemonyasının daralması, ABD–Avrupa algısal uyumsuzluğu ve değerlerin çözülmesi olmak üzere üçlü bir mantığın kaçınılmaz sonucudur. Güçteki kopuş ABD’yi stratejik geri çekilmeye zorlamakta; tehdit algısındaki kopuş ABD ile Avrupa’nın jeopolitik odak noktalarında zıt yönlere savrulmasına yol açmakta; değerlerdeki kopuş ise eski müttefikleri bir “medeniyetler çatışması”nın eşiğine itmektedir. Bu süreç, transatlantik ilişkilerdeki uzaklaşmanın geçici bir taktik ayarlama değil, tarihsel bir döngünün kaçınılmaz sonu olduğunu göstermektedir.
- Ayrışmanın Öncülü: Çelişkilerin Birikimi ve Onarımın Başarısızlığı (2017–2024)
2025’teki nihai kopuştan önce, ABD–Avrupa ilişkileri birbirinden tamamen farklı ancak birbirini neden-sonuç ilişkisiyle tamamlayan iki yönetimin politika denemelerinden geçti. Bu aşamadaki çeşitli işaretler, ittifakın temelinin uzun süredir “işlemselcilik” tarafından aşındırıldığını ve sonrasındaki onarım çabalarının hastalığın kaynağına ulaşamadığını göstermektedir.
(1) İşlemselciliğin Başlangıcı: Çatlakların İlk Belirişi (2017–2020)
Aralık 2017’de yayımlanan “Ulusal Güvenlik Stratejisi” raporu, ayrışmanın başlangıç noktasıdır. Soğuk Savaş sonrası ABD’nin “liberal uluslararası düzen” konusundaki uzlaşmasını bozmuş ve kutsal müttefiklik ilişkilerine çıplak gerçekçiliği sokmuştur.
Birincisi, müttefiklerin “borçlandırılmış” bir konumda tanımlanmasıdır. Trump 1.0 yönetimi müttefikleri, bilançoda değerlendirilmesi gereken kalemler olarak görmüştür. Bu sözde “ilkeli gerçekçilik” aslında “iyi ile kötüyü ayırt etmeyen bir işlemselcilik”tir. Raporda NATO müttefiklerinin savunma harcamalarında GSYH’nin %2’si hedefini tutturamaması sert biçimde eleştirilmiştir. O dönemde bu, Avrupa’da bir pazarlık taktiği olarak yorumlanmıştı; ancak sonradan bunun, ABD strateji çevrelerinin NATO’daki “bedavacılık” olgusuna yönelik hoşgörüsünün sıfıra indiğini gösteren bir işaret olduğu anlaşılmıştır.
İkincisi, ekonomik milliyetçiliğin öncülüğünün yapılmasıdır. 2017 versiyonu “Ulusal Güvenlik Stratejisi” ekonomik refahı ulusal güvenliğin temel direği olarak tanımlamış ve ilk kez ticaret açıklarını açıkça bir ulusal güvenlik tehdidi olarak görmüştür. “Ticaret savaştır” mantığı, ABD ile Avrupa’nın Çin’e yönelik politikada ortak bir cephe oluşturmasını zorlaştırmış; bu dönemde Avrupa, Çin ile ABD arasında denge kurmaya çalışarak bir “hedging” stratejisi benimsemek zorunda kalmıştır.
(2) Kırılgan “Son Parıltı”: Onarımın Başarısızlığı (2021–2024)
Biden yönetimi iktidara geldikten sonra, 2022 versiyonu “Ulusal Güvenlik Stratejisi” aracılığıyla selefinin rotasını tersine çevirmeye ve Avrupa’yı “kurallara dayalı düzeni” savunmanın temel ortağı olarak yeniden konumlandırmaya çalıştı. Ancak bu raporun uygulanması sırasında ortaya çıkan sınırlamalar, ABD’nin stratejik geri çekilme eğiliminin yapısal olarak geri döndürülemezliğini daha da belirginleştirdi.
Birincisi, ittifak mekanizmalarının içinin boşalmasıdır. Biden yönetimi, Çin’e yönelik teknoloji politikasını koordine etmeye çalışmak için “ABD–AB Ticaret ve Teknoloji Konseyi”ni (TTC) kurmuş olsa da, Atlantik Konseyi gibi düşünce kuruluşlarının da belirttiği üzere, ABD tarafı hiçbir zaman antlaşmayla bağlayıcı bir “demokratik teknoloji ittifakı” kurmaya istekli olmamıştır. TTC nihayetinde gevşek bir politika diyaloğu düzeyinde kalmıştır.
İkincisi, “Önce Amerika”nın örtük biçimde sürdürülmesidir. Enflasyonu Düşürme Yasası’ndaki (IRA) devasa sübvansiyonlar ve yerli içerik şartları, Macron’un “Batı kampının bölünmesi” yönündeki sert uyarılarını tetiklemiş; Avrupa sanayi çevreleri bunu hatta “Avrupa sanayisinin öldürülmesi” olarak nitelemiştir. Bu durum, “müttefiklik” döneminde bile ABD’nin temel ekonomik çıkarlar konusunda Avrupa’ya taviz vermeye istekli olmadığını göstermektedir. Bu tür bir “sahte iyileşme”, ABD içindeki izolasyonculuk dalgasının baskısına karşı koyamamış ve 2025’teki tam kopuşun zeminini hazırlamıştır.
- 2025 Ayrışmasının Patlak Vermesi ve Kaçınılmazlığı
Trump 2.0 yönetimi tarafından yayımlanan 2025 versiyonu “Ulusal Güvenlik Stratejisi” raporu yalnızca ani bir politika değişikliği değil, aynı zamanda önceki dönemde biriken çelişkilerin bir “nihai tasfiyesi”dir. Bu rapor, ABD–Avrupa ilişkilerinin çıkar çatışmalarına dayalı taktik ayrılıklardan, jeopolitik ve medeniyet algısı düzeyinde yapısal bir kopuşa yükseldiğini göstermektedir.
(1) Ayrışmanın Açık Patlak Vermesi: Dört Boyutta Derin Kopuşlar
Stratejik “Kayıtsızlık ve Geri Çekilme”:
Birçok medya kuruluşu, 30 sayfayı aşan bu raporda Avrupa’ya yalnızca iki buçuk sayfa ayrıldığını dikkatle tespit etmiştir. ABD Belfer Bilim ve Uluslararası İlişkiler Merkezi araştırmacısı Leonardo Hutter açıkça şunu ifade etmiştir: bu durum, ABD’nin artık Avrupa’yı temel çıkarlarının bir parçası olarak görmediği anlamına gelmektedir; “Avrupa, ABD için giderek daha önemsiz hâle gelmiştir.” Raporda Batı Yarımküresi’nin öncelikli bölge olarak belirlenmesi açıkça ortaya konmakta, Latin Amerika’daki dış güçlerin etkisini temizlemeyi amaçlamakta ve ABD’nin “küreselcilik”ten “yarımkürecilik”e doğru somut bir geri çekilişini işaret etmektedir. ABD, Avrupa, Orta Doğu ve Afrika’daki kalıcı askerî varlığını büyük ölçüde azaltacağını ilan etmiştir. Raporda, “ayrım gözetmeyen küresel müdahalelerin ABD gücünü içini boşalttığı” belirtilmekte ve ABD’nin “dünya polisi” rolünü sürdürmeyi reddetmesi gerektiği vurgulanmaktadır.
Güvenlikte “Temelden Oymak”:
NATO meselesinde 2025 raporu, ittifakın niteliğini kökten değiştiren bir “temelden oyma” stratejisi benimsemektedir. Rapor yalnızca Avrupa’nın maliyetleri paylaşmasını değil, aynı zamanda savunma sorumluluğunu devralmasını da talep etmektedir. Raporda, Haziran 2025’te Lahey Zirvesi’nde varılan çarpıcı mutabakat yeniden teyit edilmektedir: NATO üyesi ülkeler, 2035’e kadar savunma harcamalarını GSYH’nin %5’ine çıkarmayı taahhüt etmiştir. Bu hedef, “%3,5 çekirdek savunma + %1,5 sivil savunma altyapısı” şeklinde çift hatlı bir yapı benimseyerek kısa vadeli mali baskıyı hafifletse de, müttefiklerin kendi güvenliklerinin bedelini tamamen kendilerinin ödemesi gerektiği yönündeki yüksek baskılı durumu sürdürmektedir. Bu kadar yüksek bir eşiğin belirlenmesindeki stratejik niyet, Avrupa’nın gerçekten bu hedefe ulaşmasını beklemek değil, müttefikleri “kalıcı temerrüt” durumunda bırakmaktır. Bu da ABD’ye, “işlemsel gerçekçilik” ilkesi doğrultusunda, Beşinci Madde’yi her an ayarlama, küçültme hatta uygulamayı reddetme konusunda “meşru” bir bahane sağlamakta; fiilen NATO’nun kolektif savunma taahhüdünü koşullu ve içi boş hâle getirmektedir.
Ayrıca rapor, Ukrayna’ya yönelik tüm askerî yardımların askıya alındığını ilan etmekte ve “Rusya ile stratejik istikrarı yeniden inşa etmeyi” amaçlayan tek taraflı bir barış planı önermektedir. Bu plan, Ukrayna’nın askerî kapasitesinin sınırlandırılmasını ve NATO’ya katılımının yasaklanmasını içermekte; yaygın biçimde Ukrayna’nın egemenliğini feda ettiği ve Avrupa’nın güvenlik gündemini ikincil konuma ittiği şeklinde değerlendirilmektedir. Yılın başında Başkan Yardımcısı Vance’in Münih Güvenlik Konferansı’nda Avrupa’ya yönelik sert eleştirilerinden, ABD’nin Ukrayna meselesinde Avrupa’yı devre dışı bırakan “tepeden diplomasi”sine kadar uzanan tüm bu gelişmeler, ABD’nin artık Avrupa’yı eşit ve istişare edilmesi gereken bir ortak olarak değil, keyfî biçimde kullanılabilecek stratejik bir piyon olarak gördüğünü göstermektedir.
Ekonomide “Düşman Olarak Tanımlama”:
Ekonomi ve ticaret alanında 2025 raporu, Avrupa Birliği’ni başlıca bir rakip olarak görmekte, hatta bazı ifadelerde onu jeopolitik rakiplerden bile daha “sömürücü” olarak ima etmektedir. Raporda “ekonomik güvenlik” mutlak öncelik konumuna yerleştirilmekte ve AB’nin karbon sınır vergisi (CBAM) ile dijital hizmetler vergisine karşılık olarak AB mallarına cezalandırıcı “karşılıklılık tarifeleri” uygulanması planlanmaktadır. Raporda hatta son derece çatışmacı bir ifade olan “Kurtuluş Günü tarifeleri” terimi kullanılmakta, ABD’nin Avrupa’nın ticari sömürüsünden “kurtulması” gerektiği ima edilmektedir. Yüksek teknoloji alanında ABD, yapay zekâ ve kuantum hesaplama alanlarındaki üstün konumunu kullanarak, uzun kol yargı yetkisi ve standart tekelleşmesi yoluyla Avrupa şirketlerini teknoloji ekosisteminde ABD’ye bağımlı hâle getirmektedir. “Bana bağımlı olmalısın, ama ben seni sömürürüm” mantığı, TTC mekanizmasını fiilen işlevsiz kılmakta ve onu ABD’nin baskı aracı hâline dönüştürmektedir.
İdeolojik “Medeniyet Savunması”:
2025 versiyonu raporun en sarsıcı ve en yıkıcı bölümü, ABD’nin alışılmış “demokrasi ihracı” yaklaşımını terk ederek izolasyoncu bir “medeniyet savunması”na yönelmesi ve Avrupa’nın ana akım siyasal değerlerine doğrudan saldırı başlatmasıdır. Raporda “medeniyetin aşınması” tezi ortaya atılmakta; açık göç politikaları, çokkültürlülük ve ifade özgürlüğünün “bastırılması” (AB’nin sosyal medya düzenlemelerine atıfla) nedeniyle Avrupa’nın “medeniyetin yok olması” ve “yer değiştirme” riskiyle karşı karşıya olduğu ileri sürülmektedir. Bu durum, ABD’nin resmî ideolojisi ile Avrupa’nın liberal ana akımı arasındaki kopuşu simgelemektedir.
Daha da ileri gidilerek raporda, ABD’nin Avrupa içindeki “vatansever” partileri (yani sağcı popülist güçleri) destekleyeceği açıkça ifade edilmekte; bunun, “Avrupa’nın mevcut rotasını düzeltmek” ve çokkültürlülüğün Batı medeniyetinin temellerini aşındırmasına karşı koymak amacıyla yapılacağı belirtilmektedir. Bu, ABD’nin Avrupa bütünleşmesinin destekçisi olmaktan çıkıp Avrupa bölünmesinin kışkırtıcısı hâline geldiği anlamına gelmektedir. İsveç’in eski başbakanı Carl Bildt keskin bir şekilde, bunun fiilen ABD’yi “Avrupa aşırı sağının sağı” konumuna yerleştirdiğini belirtmiştir. Dış İlişkiler Konseyi araştırmacısı Liana Fix ise, ABD–Avrupa ilişkilerinin “medeniyet” perspektifinden ele alınmasının, “liberal değerlere dayalı transatlantik ittifak ilişkilerinin sonunu” simgelediğini savunmaktadır.
(2) Ayrışmanın Kaçınılmazlığının Kanıtı: Üç Yapısal Kök Neden
2017’deki “işlem”den, 2022’deki “ittifak”a ve ardından 2025’teki “ayrışma”ya uzanan süreçte, ABD ulusal güvenlik stratejisinde transatlantik ilişkilerin konumlandırılmasının evrimi, acımasız bir stratejik gerçeği ortaya koymaktadır: geleneksel Batı ittifak sistemi artık çok kutuplu dünya düzenine ve ABD’nin iç siyasal ekolojisine uyum sağlayamamaktadır. Bu evrim tesadüfî değildir; üç temel yapısal etkenin ortak sonucudur:
Birincisi, güçteki kopuştur. ABD artık küresel hegemonya sistemini ve kendi halkının yaşam standartlarını aynı anda sürdürebilecek durumda değildir; stratejik geri çekilme yapmak zorundadır. “Engelleme stratejisi” düşüncesi ana akım hâline gelmiş, kaynakların Hint-Pasifik’e yoğunlaştırılması ve Avrupa’nın terk edilmesi öngörülmüştür.
İkincisi, tehdit algısındaki kopuştur. ABD, Çin’i varoluşsal bir tehdit, Avrupa’yı ise bir araç hatta bir yük olarak görmektedir; Avrupa ise Rusya’yı varoluşsal bir tehdit, Çin’i ise sistemik bir rakip ama aynı zamanda zorunlu bir işbirliği ortağı olarak görmektedir. Bu jeopolitik çıkar uyumsuzluğu yapısaldır ve diplomatik söylemlerle giderilemez.
Üçüncüsü, değerlerdeki kopuştur. ABD’de sağcı popülizmin kurumsallaşmasıyla birlikte, demokrasi, insan hakları, iklim değişikliği ve çok taraflılık gibi temel değerler konusunda ABD ile Avrupa arasındaki mesafe giderek açılmaktadır. “Ortak değerler” artık boş bir kabuk hâline gelmiş, onun yerini Batı’nın kendi içindeki “medeniyetler çatışması” söyleminin yansıması almıştır.
- Avrupa’nın “Kaçınılmaz Ayrışma”ya Pasif Uyumu
Eğer 2017’de Almanya Şansölyesi Merkel’in konuşması ABD–Avrupa ayrılığının bir “erken uyarısı” idiyse, 2025 versiyonu ABD “Ulusal Güvenlik Stratejisi” raporu da bir “hüküm”dür. Avrupa, ABD’nin artık “ayrılmış” olduğu gerçeğini kabullenmek zorunda kalmıştır. 2025 raporunun yarattığı “şok” karşısında Avrupa’nın stratejik çevreleri, şaşkınlık ve inkârdan zorunlu eyleme geçiş sürecini yaşamıştır. ABD politikasının aşırılığa kayması, Avrupa’yı gerçek anlamda bağımsız bir jeopolitik kutup hâline gelmeye zorlamaktadır.
(1) Avrupa’nın Siyasal Tutumunun Sertleşmesini Teşvik Etmek
Avrupa Konseyi Başkanı Costa, 8 Aralık’ta yaptığı konuşmada açık bir mesaj vermiştir. ABD’nin Avrupa’nın iç siyasetine müdahale tehdidinde bulunmasının kabul edilemez olduğunu belirtmiş ve “müttefiklerin diğer müttefiklerin iç siyasal yaşamına müdahale tehdidinde bulunmayacağını” vurgulamıştır. Costa açıkça, ABD ile Avrupa arasındaki dünya görüşü farklarının büyüdüğünü, ABD’nin artık çok taraflılığa inanmadığını ve Avrupa’nın ABD’nin yeni stratejisine yanıt olarak “egemen özerkliği gerçekleştirmesi” gerektiğini ifade etmiştir. Avrupa Komisyonu’nun eski Başkanı Prodi de, AB henüz sistematik bir karşılık oluşturamamış olsa da, “daha kararlı bir duruş” sergileyecek politikalar geliştirilmesi çağrısında bulunmuştur. Ancak Avrupa’nın sesi birleşik değildir. ABD’nin Avrupa’daki sağcı güçlere verdiği destek, anında sonuç vermiş ve Avrupa içindeki parçalanmayı daha da derinleştirmiştir. Macaristan, İtalya gibi ülkelerdeki sağcı hükümetler, 2025 raporunun bazı bölümlerini memnuniyetle karşılamış ve bunu kendi göç karşıtı, AB merkezileşmesine karşı politikalarına verilen bir destek olarak görmüştür. Bu durum, AB içinde ABD ve Rusya politikaları konusunda bölünmelere yol açmış ve ABD’nin baskısına karşı tek sesli bir duruş geliştirilmesini zorlaştırmıştır.
(2) “Stratejik Özerklik” Sürecini Hızlandırma ve Taktiksel Dengeleme
2025 versiyonu “Ulusal Güvenlik Stratejisi” raporunun yayımlanması ve Trump yönetiminin bir dizi hamlesi, Avrupa’nın “stratejik özerklik” sürecini hızlandırma arzusunu daha da güçlendirmiştir. Bir yandan, savunma özerkliği hız kazanıyor. ABD’nin asker çekme tehdidi karşısında Almanya ve Polonya gibi ülkeler, ABD’nin bıraktığı konvansiyonel caydırıcılık boşluğunu doldurmaya çalışarak savunma bütçelerini büyük ölçüde artırmak zorunda kalmıştır; Almanya yeni bir savunma özel fonu kurmayı planlamakta, “çağ dönüşümü” slogan olmaktan çıkıp uygulamaya yönelmekte ve Fransa ile nükleer şemsiyenin Avrupalılaştırılması meselesini görüşmektedir; Birleşik Krallık da açıkça “NATO önce, ama yalnızca NATO değil” yaklaşımını ortaya koymuş ve Avrupa Birliği ile yeni bir stratejik ortaklık kurmayı hedeflemiştir; Avrupa’nın iki nükleer gücü olan Birleşik Krallık ve Fransa, savunma işbirliği konusundaki aciliyet duygusunu eşi görülmemiş biçimde artırmış, iki ülke “Lancaster House Antlaşmaları”nın yükseltilmiş bir sürümünü hızla ilerletmektedir. Kısacası Avrupa, savunma kapasitesini artırarak ve stratejik sanayilere yatırım yaparak “ABD olmadan da özerk hareket edebilme kapasitesini” güçlendirmektedir. Öte yandan, teknoloji ve ticarette “kırmızı çizgi” savunması. Bu yılın başından beri Avrupa Birliği, Dijital Hizmetler Yasası ve Dijital Piyasalar Yasası uyarınca ABD’li teknoloji şirketlerine karşı bir dizi yaptırım/uygulama eylemi yürütmüştür. Analistler bunun, ABD’nin gümrük tarifeleriyle müdahalesine AB’nin doğrudan yanıtı olduğunu ve dijital egemenlik alanında ABD’ye karşı “kırmızı çizgiler çekmeyi” amaçladığını düşünmektedir. Avrupa, daha fazla pazarlık kozu toplayarak ABD ile daha akıllıca oyun kurmayı öğrenmektedir.
*Wang Wanying – Ningbo Üniversitesi Orta ve Doğu Avrupa Ekonomik ve Ticari İşbirliği Araştırma Enstitüsü yardımcı araştırmacısı, Ningbo Üniversitesi Yabancı Diller Fakültesi öğretim görevlisi
*Ma Xiaolin – Ningbo Üniversitesi Orta ve Doğu Avrupa Ekonomik ve Ticari İşbirliği Araştırma Enstitüsü özel görevlendirilmiş araştırmacı, Bao Yugang Kürsü Profesörü, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi profesörü, Akdeniz Araştırmaları Enstitüsü müdürü
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Amerika3 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını1 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum









