Bizi Takip Edin

Görüş

ABD’nin 2025 ‘Ulusal Güvenlik Stratejisi’ ve ABD-Avrupa İttifakının Karşı Karşıya Olduğu Dağılma  

Avatar photo

Yayınlanma

ABD Trump yönetiminin 4 Aralık’ta yayımladığı 2025 versiyonu ‘Ulusal Güvenlik Stratejisi’ raporu transatlantik ilişkiler için ne anlama geliyor?

Wang Wanying ve Ma Xiaolin

ABD Trump yönetiminin 4 Aralık’ta yayımladığı 2025 versiyonu ‘Ulusal Güvenlik Stratejisi’ raporu, su dolu bir havuza atılan dev bir taş gibi, fırtınalı dalgalar yarattı. Amerika’nın gelecekteki yeni güvenlik politikasını ilan eden bu belge, yalnızca Çin ve Rusya’yı başlıca tehdit konumundan çıkarmakla kalmadı, aynı zamanda yüz yıldır süren transatlantik ittifak için yaklaşan yüzyıllık ölüm çanını da çaldı. Bununla da yetinmeyen Trump, ABD’nin Avrupalı müttefiklerini sert biçimde azarlayıp aşağılayarak, Avrupa’nın ABD–Avrupa evliliğinin sona erişini ilan eden bu raporu yanlış okumasından özellikle çekindi.

Trump, 9 Aralık’ta ABD’nin Politico dergisine verdiği röportajda, “Avrupa ülkelerinin çoğu çürümeye başlıyor” dedi. Avrupa’nın göç politikalarını bir “felaket” olarak suçladı; “siyasal doğruluk istiyorlar ve bu onları zayıf kılıyor” … ve bazı Avrupalı liderlerin “tam anlamıyla aptal” olduğunu söyledi.

10’unda yayımlanan Daily Telegraph ise, 2025 versiyonu “Ulusal Güvenlik Stratejisi” raporunun sızdırılmış bir kopyasının, Trump yönetiminin Macaristan ve İtalya’nın Avrupa Birliği’nden ayrılmasını isteme niyetinde olduğunu gösterdiğini bile ortaya attı. Almanya Şansölyesi Merz ise buna pek şaşırmadı. 9’unda bu ABD resmî belgesini yorumlarken, Amerika’nın ulusal güvenlik stratejisinin kendi yargısını doğruladığını söyledi: “Avrupa ve Almanya, güvenlik politikası açısından Amerika Birleşik Devletleri’nden daha bağımsız olmalıdır.” Avrupalıların, ABD’nin artık bir ittifak ortağı olmadığı bir duruma hazırlıklı olmaları gerektiğini vurguladı …

2017’den 2025’e kadar üç ABD yönetimi tarafından yayımlanan “Ulusal Güvenlik Stratejisi” (NSS) raporlarına bakıldığında, ABD–Avrupa transatlantik ilişkilerinin “işlemsel ortaklar”dan “değerler ittifakı”na, nihayetinde ise “stratejik ayrışma” ve “medeniyet kopuşu”na doğru şiddetli bir sarsıntı yaşadığı görülmektedir. 2025 versiyonu “Ulusal Güvenlik Stratejisi” raporu, İkinci Dünya Savaşı sonrası transatlantik ittifak sisteminin esaslı bir dağılmayla karşı karşıya olduğunu ve ABD–Avrupa ilişkilerinin resmen “müttefiklik sonrası döneme” girdiğini göstermektedir.

Bu evrimsel çizgi, basit bir politika salınımı değil; ABD’nin hegemonya sürdürme maliyetlerinin yükselmesi ve iç siyasal kutuplaşmanın derinleşmesi arka planında, küresel stratejisinin yapısal bir muhasebesidir. 2017’de çatlakların ilk kez belirmesinden 2025’teki medeniyet kopuşuna kadar atılan her adım, “ayrışmanın geri döndürülemezliği”ne işaret etmektedir; bunun kökleri, ABD ile Avrupa arasındaki güç, çıkar ve değerlerin derin uyumsuzluğunda yatmaktadır.

Transatlantik İlişkilerin Evriminin Genel Manzarası

ABD’nin “Ulusal Güvenlik Stratejisi” yalnızca dış politikanın bir ilanı değil, aynı zamanda ülkenin iç siyasal ekolojisinin ve küresel stratejik kaygılarının da bir yansımasıdır. 2017’den 2025’e kadar transatlantik ilişkiler, “ılık suda kaynayan kurbağa” tarzı bir işlemselleşmeden, Biden dönemindeki kısa süreli bir “son parıltı”ya ve nihayet 2025’te “şok tedavisi” tarzı bir kopuşa sahne olmuştur.

Bu evrim, acımasız bir stratejik gerçeği ortaya koymaktadır: geleneksel Batı ittifak sistemi artık çok kutuplu dünya düzenine ve ABD’nin iç siyasal ekolojisine uyum sağlayamamaktadır. 2025’teki ABD–Avrupa kopuşu tesadüfi bir “kara kuğu” olayı değil, ABD hegemonyasının daralması, ABD–Avrupa algısal uyumsuzluğu ve değerlerin çözülmesi olmak üzere üçlü bir mantığın kaçınılmaz sonucudur. Güçteki kopuş ABD’yi stratejik geri çekilmeye zorlamakta; tehdit algısındaki kopuş ABD ile Avrupa’nın jeopolitik odak noktalarında zıt yönlere savrulmasına yol açmakta; değerlerdeki kopuş ise eski müttefikleri bir “medeniyetler çatışması”nın eşiğine itmektedir. Bu süreç, transatlantik ilişkilerdeki uzaklaşmanın geçici bir taktik ayarlama değil, tarihsel bir döngünün kaçınılmaz sonu olduğunu göstermektedir.

  • Ayrışmanın Öncülü: Çelişkilerin Birikimi ve Onarımın Başarısızlığı (2017–2024)

2025’teki nihai kopuştan önce, ABD–Avrupa ilişkileri birbirinden tamamen farklı ancak birbirini neden-sonuç ilişkisiyle tamamlayan iki yönetimin politika denemelerinden geçti. Bu aşamadaki çeşitli işaretler, ittifakın temelinin uzun süredir “işlemselcilik” tarafından aşındırıldığını ve sonrasındaki onarım çabalarının hastalığın kaynağına ulaşamadığını göstermektedir.

(1) İşlemselciliğin Başlangıcı: Çatlakların İlk Belirişi (2017–2020)

Aralık 2017’de yayımlanan “Ulusal Güvenlik Stratejisi” raporu, ayrışmanın başlangıç noktasıdır. Soğuk Savaş sonrası ABD’nin “liberal uluslararası düzen” konusundaki uzlaşmasını bozmuş ve kutsal müttefiklik ilişkilerine çıplak gerçekçiliği sokmuştur.

Birincisi, müttefiklerin “borçlandırılmış” bir konumda tanımlanmasıdır. Trump 1.0 yönetimi müttefikleri, bilançoda değerlendirilmesi gereken kalemler olarak görmüştür. Bu sözde “ilkeli gerçekçilik” aslında “iyi ile kötüyü ayırt etmeyen bir işlemselcilik”tir. Raporda NATO müttefiklerinin savunma harcamalarında GSYH’nin %2’si hedefini tutturamaması sert biçimde eleştirilmiştir. O dönemde bu, Avrupa’da bir pazarlık taktiği olarak yorumlanmıştı; ancak sonradan bunun, ABD strateji çevrelerinin NATO’daki “bedavacılık” olgusuna yönelik hoşgörüsünün sıfıra indiğini gösteren bir işaret olduğu anlaşılmıştır.

İkincisi, ekonomik milliyetçiliğin öncülüğünün yapılmasıdır. 2017 versiyonu “Ulusal Güvenlik Stratejisi” ekonomik refahı ulusal güvenliğin temel direği olarak tanımlamış ve ilk kez ticaret açıklarını açıkça bir ulusal güvenlik tehdidi olarak görmüştür. “Ticaret savaştır” mantığı, ABD ile Avrupa’nın Çin’e yönelik politikada ortak bir cephe oluşturmasını zorlaştırmış; bu dönemde Avrupa, Çin ile ABD arasında denge kurmaya çalışarak bir “hedging” stratejisi benimsemek zorunda kalmıştır.

(2) Kırılgan “Son Parıltı”: Onarımın Başarısızlığı (2021–2024)

Biden yönetimi iktidara geldikten sonra, 2022 versiyonu “Ulusal Güvenlik Stratejisi” aracılığıyla selefinin rotasını tersine çevirmeye ve Avrupa’yı “kurallara dayalı düzeni” savunmanın temel ortağı olarak yeniden konumlandırmaya çalıştı. Ancak bu raporun uygulanması sırasında ortaya çıkan sınırlamalar, ABD’nin stratejik geri çekilme eğiliminin yapısal olarak geri döndürülemezliğini daha da belirginleştirdi.

Birincisi, ittifak mekanizmalarının içinin boşalmasıdır. Biden yönetimi, Çin’e yönelik teknoloji politikasını koordine etmeye çalışmak için “ABD–AB Ticaret ve Teknoloji Konseyi”ni (TTC) kurmuş olsa da, Atlantik Konseyi gibi düşünce kuruluşlarının da belirttiği üzere, ABD tarafı hiçbir zaman antlaşmayla bağlayıcı bir “demokratik teknoloji ittifakı” kurmaya istekli olmamıştır. TTC nihayetinde gevşek bir politika diyaloğu düzeyinde kalmıştır.

İkincisi, “Önce Amerika”nın örtük biçimde sürdürülmesidir. Enflasyonu Düşürme Yasası’ndaki (IRA) devasa sübvansiyonlar ve yerli içerik şartları, Macron’un “Batı kampının bölünmesi” yönündeki sert uyarılarını tetiklemiş; Avrupa sanayi çevreleri bunu hatta “Avrupa sanayisinin öldürülmesi” olarak nitelemiştir. Bu durum, “müttefiklik” döneminde bile ABD’nin temel ekonomik çıkarlar konusunda Avrupa’ya taviz vermeye istekli olmadığını göstermektedir. Bu tür bir “sahte iyileşme”, ABD içindeki izolasyonculuk dalgasının baskısına karşı koyamamış ve 2025’teki tam kopuşun zeminini hazırlamıştır.

  • 2025 Ayrışmasının Patlak Vermesi ve Kaçınılmazlığı

Trump 2.0 yönetimi tarafından yayımlanan 2025 versiyonu “Ulusal Güvenlik Stratejisi” raporu yalnızca ani bir politika değişikliği değil, aynı zamanda önceki dönemde biriken çelişkilerin bir “nihai tasfiyesi”dir. Bu rapor, ABD–Avrupa ilişkilerinin çıkar çatışmalarına dayalı taktik ayrılıklardan, jeopolitik ve medeniyet algısı düzeyinde yapısal bir kopuşa yükseldiğini göstermektedir.

(1) Ayrışmanın Açık Patlak Vermesi: Dört Boyutta Derin Kopuşlar

Stratejik “Kayıtsızlık ve Geri Çekilme”:
Birçok medya kuruluşu, 30 sayfayı aşan bu raporda Avrupa’ya yalnızca iki buçuk sayfa ayrıldığını dikkatle tespit etmiştir. ABD Belfer Bilim ve Uluslararası İlişkiler Merkezi araştırmacısı Leonardo Hutter açıkça şunu ifade etmiştir: bu durum, ABD’nin artık Avrupa’yı temel çıkarlarının bir parçası olarak görmediği anlamına gelmektedir; “Avrupa, ABD için giderek daha önemsiz hâle gelmiştir.” Raporda Batı Yarımküresi’nin öncelikli bölge olarak belirlenmesi açıkça ortaya konmakta, Latin Amerika’daki dış güçlerin etkisini temizlemeyi amaçlamakta ve ABD’nin “küreselcilik”ten “yarımkürecilik”e doğru somut bir geri çekilişini işaret etmektedir. ABD, Avrupa, Orta Doğu ve Afrika’daki kalıcı askerî varlığını büyük ölçüde azaltacağını ilan etmiştir. Raporda, “ayrım gözetmeyen küresel müdahalelerin ABD gücünü içini boşalttığı” belirtilmekte ve ABD’nin “dünya polisi” rolünü sürdürmeyi reddetmesi gerektiği vurgulanmaktadır.

Güvenlikte “Temelden Oymak”:
NATO meselesinde 2025 raporu, ittifakın niteliğini kökten değiştiren bir “temelden oyma” stratejisi benimsemektedir. Rapor yalnızca Avrupa’nın maliyetleri paylaşmasını değil, aynı zamanda savunma sorumluluğunu devralmasını da talep etmektedir. Raporda, Haziran 2025’te Lahey Zirvesi’nde varılan çarpıcı mutabakat yeniden teyit edilmektedir: NATO üyesi ülkeler, 2035’e kadar savunma harcamalarını GSYH’nin %5’ine çıkarmayı taahhüt etmiştir. Bu hedef, “%3,5 çekirdek savunma + %1,5 sivil savunma altyapısı” şeklinde çift hatlı bir yapı benimseyerek kısa vadeli mali baskıyı hafifletse de, müttefiklerin kendi güvenliklerinin bedelini tamamen kendilerinin ödemesi gerektiği yönündeki yüksek baskılı durumu sürdürmektedir. Bu kadar yüksek bir eşiğin belirlenmesindeki stratejik niyet, Avrupa’nın gerçekten bu hedefe ulaşmasını beklemek değil, müttefikleri “kalıcı temerrüt” durumunda bırakmaktır. Bu da ABD’ye, “işlemsel gerçekçilik” ilkesi doğrultusunda, Beşinci Madde’yi her an ayarlama, küçültme hatta uygulamayı reddetme konusunda “meşru” bir bahane sağlamakta; fiilen NATO’nun kolektif savunma taahhüdünü koşullu ve içi boş hâle getirmektedir.

Ayrıca rapor, Ukrayna’ya yönelik tüm askerî yardımların askıya alındığını ilan etmekte ve “Rusya ile stratejik istikrarı yeniden inşa etmeyi” amaçlayan tek taraflı bir barış planı önermektedir. Bu plan, Ukrayna’nın askerî kapasitesinin sınırlandırılmasını ve NATO’ya katılımının yasaklanmasını içermekte; yaygın biçimde Ukrayna’nın egemenliğini feda ettiği ve Avrupa’nın güvenlik gündemini ikincil konuma ittiği şeklinde değerlendirilmektedir. Yılın başında Başkan Yardımcısı Vance’in Münih Güvenlik Konferansı’nda Avrupa’ya yönelik sert eleştirilerinden, ABD’nin Ukrayna meselesinde Avrupa’yı devre dışı bırakan “tepeden diplomasi”sine kadar uzanan tüm bu gelişmeler, ABD’nin artık Avrupa’yı eşit ve istişare edilmesi gereken bir ortak olarak değil, keyfî biçimde kullanılabilecek stratejik bir piyon olarak gördüğünü göstermektedir.

Ekonomide “Düşman Olarak Tanımlama”:
Ekonomi ve ticaret alanında 2025 raporu, Avrupa Birliği’ni başlıca bir rakip olarak görmekte, hatta bazı ifadelerde onu jeopolitik rakiplerden bile daha “sömürücü” olarak ima etmektedir. Raporda “ekonomik güvenlik” mutlak öncelik konumuna yerleştirilmekte ve AB’nin karbon sınır vergisi (CBAM) ile dijital hizmetler vergisine karşılık olarak AB mallarına cezalandırıcı “karşılıklılık tarifeleri” uygulanması planlanmaktadır. Raporda hatta son derece çatışmacı bir ifade olan “Kurtuluş Günü tarifeleri” terimi kullanılmakta, ABD’nin Avrupa’nın ticari sömürüsünden “kurtulması” gerektiği ima edilmektedir. Yüksek teknoloji alanında ABD, yapay zekâ ve kuantum hesaplama alanlarındaki üstün konumunu kullanarak, uzun kol yargı yetkisi ve standart tekelleşmesi yoluyla Avrupa şirketlerini teknoloji ekosisteminde ABD’ye bağımlı hâle getirmektedir. “Bana bağımlı olmalısın, ama ben seni sömürürüm” mantığı, TTC mekanizmasını fiilen işlevsiz kılmakta ve onu ABD’nin baskı aracı hâline dönüştürmektedir.

İdeolojik “Medeniyet Savunması”:
2025 versiyonu raporun en sarsıcı ve en yıkıcı bölümü, ABD’nin alışılmış “demokrasi ihracı” yaklaşımını terk ederek izolasyoncu bir “medeniyet savunması”na yönelmesi ve Avrupa’nın ana akım siyasal değerlerine doğrudan saldırı başlatmasıdır. Raporda “medeniyetin aşınması” tezi ortaya atılmakta; açık göç politikaları, çokkültürlülük ve ifade özgürlüğünün “bastırılması” (AB’nin sosyal medya düzenlemelerine atıfla) nedeniyle Avrupa’nın “medeniyetin yok olması” ve “yer değiştirme” riskiyle karşı karşıya olduğu ileri sürülmektedir. Bu durum, ABD’nin resmî ideolojisi ile Avrupa’nın liberal ana akımı arasındaki kopuşu simgelemektedir.

Daha da ileri gidilerek raporda, ABD’nin Avrupa içindeki “vatansever” partileri (yani sağcı popülist güçleri) destekleyeceği açıkça ifade edilmekte; bunun, “Avrupa’nın mevcut rotasını düzeltmek” ve çokkültürlülüğün Batı medeniyetinin temellerini aşındırmasına karşı koymak amacıyla yapılacağı belirtilmektedir. Bu, ABD’nin Avrupa bütünleşmesinin destekçisi olmaktan çıkıp Avrupa bölünmesinin kışkırtıcısı hâline geldiği anlamına gelmektedir. İsveç’in eski başbakanı Carl Bildt keskin bir şekilde, bunun fiilen ABD’yi “Avrupa aşırı sağının sağı” konumuna yerleştirdiğini belirtmiştir. Dış İlişkiler Konseyi araştırmacısı Liana Fix ise, ABD–Avrupa ilişkilerinin “medeniyet” perspektifinden ele alınmasının, “liberal değerlere dayalı transatlantik ittifak ilişkilerinin sonunu” simgelediğini savunmaktadır.

(2) Ayrışmanın Kaçınılmazlığının Kanıtı: Üç Yapısal Kök Neden

2017’deki “işlem”den, 2022’deki “ittifak”a ve ardından 2025’teki “ayrışma”ya uzanan süreçte, ABD ulusal güvenlik stratejisinde transatlantik ilişkilerin konumlandırılmasının evrimi, acımasız bir stratejik gerçeği ortaya koymaktadır: geleneksel Batı ittifak sistemi artık çok kutuplu dünya düzenine ve ABD’nin iç siyasal ekolojisine uyum sağlayamamaktadır. Bu evrim tesadüfî değildir; üç temel yapısal etkenin ortak sonucudur:

Birincisi, güçteki kopuştur. ABD artık küresel hegemonya sistemini ve kendi halkının yaşam standartlarını aynı anda sürdürebilecek durumda değildir; stratejik geri çekilme yapmak zorundadır. “Engelleme stratejisi” düşüncesi ana akım hâline gelmiş, kaynakların Hint-Pasifik’e yoğunlaştırılması ve Avrupa’nın terk edilmesi öngörülmüştür.

İkincisi, tehdit algısındaki kopuştur. ABD, Çin’i varoluşsal bir tehdit, Avrupa’yı ise bir araç hatta bir yük olarak görmektedir; Avrupa ise Rusya’yı varoluşsal bir tehdit, Çin’i ise sistemik bir rakip ama aynı zamanda zorunlu bir işbirliği ortağı olarak görmektedir. Bu jeopolitik çıkar uyumsuzluğu yapısaldır ve diplomatik söylemlerle giderilemez.

Üçüncüsü, değerlerdeki kopuştur. ABD’de sağcı popülizmin kurumsallaşmasıyla birlikte, demokrasi, insan hakları, iklim değişikliği ve çok taraflılık gibi temel değerler konusunda ABD ile Avrupa arasındaki mesafe giderek açılmaktadır. “Ortak değerler” artık boş bir kabuk hâline gelmiş, onun yerini Batı’nın kendi içindeki “medeniyetler çatışması” söyleminin yansıması almıştır.

  • Avrupa’nın “Kaçınılmaz Ayrışma”ya Pasif Uyumu

Eğer 2017’de Almanya Şansölyesi Merkel’in konuşması ABD–Avrupa ayrılığının bir “erken uyarısı” idiyse, 2025 versiyonu ABD “Ulusal Güvenlik Stratejisi” raporu da bir “hüküm”dür. Avrupa, ABD’nin artık “ayrılmış” olduğu gerçeğini kabullenmek zorunda kalmıştır. 2025 raporunun yarattığı “şok” karşısında Avrupa’nın stratejik çevreleri, şaşkınlık ve inkârdan zorunlu eyleme geçiş sürecini yaşamıştır. ABD politikasının aşırılığa kayması, Avrupa’yı gerçek anlamda bağımsız bir jeopolitik kutup hâline gelmeye zorlamaktadır.

(1) Avrupa’nın Siyasal Tutumunun Sertleşmesini Teşvik Etmek

Avrupa Konseyi Başkanı Costa, 8 Aralık’ta yaptığı konuşmada açık bir mesaj vermiştir. ABD’nin Avrupa’nın iç siyasetine müdahale tehdidinde bulunmasının kabul edilemez olduğunu belirtmiş ve “müttefiklerin diğer müttefiklerin iç siyasal yaşamına müdahale tehdidinde bulunmayacağını” vurgulamıştır. Costa açıkça, ABD ile Avrupa arasındaki dünya görüşü farklarının büyüdüğünü, ABD’nin artık çok taraflılığa inanmadığını ve Avrupa’nın ABD’nin yeni stratejisine yanıt olarak “egemen özerkliği gerçekleştirmesi” gerektiğini ifade etmiştir. Avrupa Komisyonu’nun eski Başkanı Prodi de, AB henüz sistematik bir karşılık oluşturamamış olsa da, “daha kararlı bir duruş” sergileyecek politikalar geliştirilmesi çağrısında bulunmuştur. Ancak Avrupa’nın sesi birleşik değildir. ABD’nin Avrupa’daki sağcı güçlere verdiği destek, anında sonuç vermiş ve Avrupa içindeki parçalanmayı daha da derinleştirmiştir. Macaristan, İtalya gibi ülkelerdeki sağcı hükümetler, 2025 raporunun bazı bölümlerini memnuniyetle karşılamış ve bunu kendi göç karşıtı, AB merkezileşmesine karşı politikalarına verilen bir destek olarak görmüştür. Bu durum, AB içinde ABD ve Rusya politikaları konusunda bölünmelere yol açmış ve ABD’nin baskısına karşı tek sesli bir duruş geliştirilmesini zorlaştırmıştır.

(2) “Stratejik Özerklik” Sürecini Hızlandırma ve Taktiksel Dengeleme

2025 versiyonu “Ulusal Güvenlik Stratejisi” raporunun yayımlanması ve Trump yönetiminin bir dizi hamlesi, Avrupa’nın “stratejik özerklik” sürecini hızlandırma arzusunu daha da güçlendirmiştir. Bir yandan, savunma özerkliği hız kazanıyor. ABD’nin asker çekme tehdidi karşısında Almanya ve Polonya gibi ülkeler, ABD’nin bıraktığı konvansiyonel caydırıcılık boşluğunu doldurmaya çalışarak savunma bütçelerini büyük ölçüde artırmak zorunda kalmıştır; Almanya yeni bir savunma özel fonu kurmayı planlamakta, “çağ dönüşümü” slogan olmaktan çıkıp uygulamaya yönelmekte ve Fransa ile nükleer şemsiyenin Avrupalılaştırılması meselesini görüşmektedir; Birleşik Krallık da açıkça “NATO önce, ama yalnızca NATO değil” yaklaşımını ortaya koymuş ve Avrupa Birliği ile yeni bir stratejik ortaklık kurmayı hedeflemiştir; Avrupa’nın iki nükleer gücü olan Birleşik Krallık ve Fransa, savunma işbirliği konusundaki aciliyet duygusunu eşi görülmemiş biçimde artırmış, iki ülke “Lancaster House Antlaşmaları”nın yükseltilmiş bir sürümünü hızla ilerletmektedir. Kısacası Avrupa, savunma kapasitesini artırarak ve stratejik sanayilere yatırım yaparak “ABD olmadan da özerk hareket edebilme kapasitesini” güçlendirmektedir. Öte yandan, teknoloji ve ticarette “kırmızı çizgi” savunması. Bu yılın başından beri Avrupa Birliği, Dijital Hizmetler Yasası ve Dijital Piyasalar Yasası uyarınca ABD’li teknoloji şirketlerine karşı bir dizi yaptırım/uygulama eylemi yürütmüştür. Analistler bunun, ABD’nin gümrük tarifeleriyle müdahalesine AB’nin doğrudan yanıtı olduğunu ve dijital egemenlik alanında ABD’ye karşı “kırmızı çizgiler çekmeyi” amaçladığını düşünmektedir. Avrupa, daha fazla pazarlık kozu toplayarak ABD ile daha akıllıca oyun kurmayı öğrenmektedir.

*Wang Wanying – Ningbo Üniversitesi Orta ve Doğu Avrupa Ekonomik ve Ticari İşbirliği Araştırma Enstitüsü yardımcı araştırmacısı, Ningbo Üniversitesi Yabancı Diller Fakültesi öğretim görevlisi

*Ma Xiaolin – Ningbo Üniversitesi Orta ve Doğu Avrupa Ekonomik ve Ticari İşbirliği Araştırma Enstitüsü özel görevlendirilmiş araştırmacı, Bao Yugang Kürsü Profesörü, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi profesörü, Akdeniz Araştırmaları Enstitüsü müdürü

Amerika

Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.

Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.

Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.

Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.

Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.

Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.

Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.

Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.

Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.

Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.

Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.

***

Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

Avatar photo

Yayınlanma

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.

İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.

Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.

Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.

“2026 savaşına hazırlanıyoruz”

Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.

İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.

Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.

Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.

İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.

Türkiye’ye düşen füzeler

Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.

Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.

Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.

Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.

Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.

İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı

Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.

İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.

İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.

Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.

Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.

ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu

Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.

ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.

Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.

Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.

Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.

Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.

İran gerçekten süper güç olabilir mi?

Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.

Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.

İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.

Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.

İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.

İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ankara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

İstanbul’un 2004 yılında NATO liderlerini ağırlamasından yirmi iki yıl sonra İttifak, Türk topraklarına, bu kez Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir törenden ziyade, derin bir hesaplaşmaya işaret ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Zirvesi, 2004’teki tasarımcıların çok azının öngörebileceği bir tabloda gerçekleşiyor: Beşinci yılına yaklaşan ve yıpratıcılığını koruyan Ukrayna savaşı, ABD-İsrail ittifakının İran ile doğrudan çatışmasının ardından sıcaklığını hâlâ yitirmeyen Orta Doğu, bizzat katıldığı İttifak’ın varlık nedenini açıkça tartışmaya açan bir Amerikan başkanı ve tüm bu kargaşanın ortasında, NATO gündemindeki neredeyse her krizin merkezinde sessizce vazgeçilmez bir konuma yükselen ev sahibi Türkiye.

Türkiye’nin eşiği: İkincil ortaklıktan oyun kuruculuğa

Bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmak her zaman stratejik bir ağırlık göstergesi olagelmiştir. Ancak Ankara 2026, niteliksel olarak çok daha farklı bir anlam taşıyor. Türkiye bu kez masaya sadece ev sahibi olarak değil, elindeki güçlü kozlarla oturuyor. ASELSAN gibi küresel sermayenin (özellikle de ABD’li diplomat Tom Barrack’ın temasları kolaylaştırdığı söylenen ve CEO’su Larry Fink’in bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü BlackRock gibi devlerin) ilgisini çektiği belirtilen savunma sanayii omurgası, Türkiye’yi NATO’nun savunma ve sanayi alanında kendine yetme çabasında yükselen bir merkez konumuna taşıdı. Siyasi zirveyle eş zamanlı düzenlenen Ankara Savunma Sanayii Forumu da bu gerçeği perçinliyor: Türkiye artık İttifak’ın güneydoğu sınırını koruyan sıradan bir üye değil; bizzat İttifak’ın ihtiyaç duyduğu bir üretim ve inovasyon merkezi haline gelmiş durumda.

Erdoğan’ın asıl hamle alanı da burası. Avrupalı müttefikler, geçen yıl üzerinde uzlaşılan ve yüzde 3,5’i asli savunmaya, yüzde 1,5’i ise dayanıklılık ile altyapıya ayrılan “GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya harcama” taahhüdünü yerine getirmek için çabalarken, Türkiye Ankara’yı adeta bir “teslimat noktası” olarak konumlandırıyor. Bu süreç, verilen sözleri anlaşmalara, anlaşmaları ise Türk sanayisinin kazanımlarına dönüştürme fırsatı sunuyor. Zirveyi takip eden analistler, bu buluşmanın kolektif güvenliği mi yoksa aslında Türk savunma tarihinin en büyük ticari el sıkışmasını mı temsil ettiğini açıkça sorguluyor.

Rusya-Çin denklemi: Göz önünde yürütülen denge oyunu

Türkiye’nin yürüttüğü denge politikası yeni bir olgu değil, ancak hiçbir dönemde bu denli görünür olmamıştı. Ankara bir yandan NATO liderlerini ağırlarken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha birkaç hafta önce Moskova’da Rus mevkidaşıyla bir araya gelmesi, Ukrayna savaşının başından bu yana sürdürülen paralel diplomasi trafiğinin bir parçası. Türkiye, NATO bünyesinde kendine özgü bir koridorda ilerlemeyi sürdürüyor: Bir yandan Kiev’e Bayraktar İHA’ları tedarik ederken diğer yandan Moskova ile Karadeniz’deki diplomatik kanalları açık tutuyor; üstelik daha küçük üyelere dayatılan İttifak disiplinine maruz kalmaksızın hem Rusya hem de Çin ile ekonomik ve enerjisel bağlarını derinleştirebiliyor. Ankara için NATO üyeliği ile Moskova ve Pekin’le kurulan çok yönlü ortaklıklar, çözülmesi gereken çelişkiler değil, eş zamanlı yönetilmesi gereken birer kazanç kapısı. Bu duruş, kolektif birliğin teyit edilmesi hedeflenen bu kritik zirvede Türk diplomatlarına olağanüstü geniş bir hareket alanı sağlıyor.

Ukrayna: Sonu görünmeyen bir savaşı sürdürmek

Ukrayna savaşının yıpratıcı gidişatı Ankara’daki her oturumun üzerinde bir gölge gibi asılı duruyor. NATO’nun, Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında yaklaşık 70 milyar avroluk bir taahhüdü onaylaması, müttefiklerin de en az bu düzeydeki bir desteği 2027’de de sürdürme sözü vermesi bekleniyor. Ne var ki zirve, İtalya’nın bildiri taslağındaki Ukrayna fonuna ilişkin bazı ifadelere direndiği yönündeki haberlerin gölgesinde toplanıyor. Bu durum, NATO yetkililerinin “birlik zirvesi” olarak nitelendirmekte ısrar ettiği buluşmadaki çatlakları açığa çıkarıyor. Başkan Trump’ın, cephedeki çatışmalar hız kesmeden sürerken ve Zelenski Avrupa’nın eylemsizliğini açıkça eleştirirken, son telefon görüşmelerinde müzakere edilmiş bir barış ihtimalini dile getirmesinin ardından, zirve marjında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile bir araya gelmesi planlanıyor.

İran gerilimi ve ABD-NATO ayrışmasında Ankara’nın kozu

Bu zirvenin en derin yankı uyandıran arka planı, Washington ile müttefikleri arasında Hürmüz Boğazı nedeniyle yaşanan ve tazeliğini koruyan görüş ayrılığı olabilir. Şubat ayı sonlarında Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesiyle fitili ateşlenen ABD-İsrail’in İran ile savaşı, Hürmüz’ün kapatılması ve dönemsel olarak yeniden bloke edilmesiyle küresel enerji piyasalarını sarstı. Trump mart ayında NATO, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye boğazın güvenliğini askeri olarak sağlama çağrısında bulunduğunda tüm müttefikler bu talebi geri çevirdi; hatta Almanya Savunma Bakanı bunun Avrupa’nın savaşı olmadığını açıkça ilan etti. Trump ise bu tavrı “büyük bir aptallık” olarak nitelendirip İttifak’ı Amerikan desteği olmaksızın bir “kağıttan kaplan” olarak tanımladı.

Söz konusu çatlak kapanmış değil; sadece zirvenin yapılmasına izin verecek ölçüde sessizliğe büründü. Haziran ayında imzalanan ateşkes ve ablukanın kaldırılmasına dair mutabakat krizi hafifletmiş olsa da İran o tarihten bu yana Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti alacağının, “dost ülkelere” ise ayrıcalık tanıyacağının sinyallerini veriyor. Washington ise bu yaklaşımın kalıcı bir anlaşma için kabul edilemez olduğunu savunuyor. Boğazın güvenliği bu hafta resmen NATO gündeminde yer alsa da İran konusundaki yük paylaşımına dair temel anlaşmazlık hiçbir zaman çözülemedi, yalnızca gelişmelerin gölgesinde kaldı. İşte Türk siyasetçilerin değerlendirmek istediği fırsat tam olarak bu noktada yatıyor: Ankara, Washington’ın hayal kırıklığı ile Avrupa’nın isteksizliği arasında köprü kurarak kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak sunabilir; bunun karşılığında ise savunma tedariki imkanları ve diplomatik nüfuz elde edebilir. Bu, Erdoğan’ın kriz boyunca titizlikle işlediği pragmatik pazarlık stratejisinin tam bir yansıması.

Orta Doğu’nun gölgesi: Suriye, Lübnan ve derinleşen İsrail çatlağı

Türkiye’nin bölgesel duruşu, resmi oturumlar kadar zirvenin Orta Doğu’ya dair satır aralarını da şekillendiriyor. Başkan Trump’ın, Ankara’da Şam’ın yeni lideri eski muhalif komutan ve şimdiki Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile ikili bir görüşme gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu görüşme, Trump’ın ilk olarak G7’de dile getirdiği ve Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah ile mücadeleyi İsrail’den daha etkin yürütebileceği yönündeki önerisinin ardından geliyor. El-Şara bu teklifi tutarlı bir şekilde reddederek Şam’ın Beyrut ile yalnızca ekonomik kanallar kurmak istediğini, Suriye’nin Lübnan’daki onlarca yıllık askeri işgalini hatırlatacak bir rolü üstlenmeyeceğini vurguluyor. Buradaki mesaj oldukça net: Washington, Lübnan’da ciddi sivil kayıplara yol açan İsrail askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik yükünü, Esad’ın devrilmesinin ardından henüz gücünü pekiştirmeye çalışan yeni Suriye yönetimine kaydırıp kaydıramayacağını sınıyor. Bu hamle, hem İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmeyi hem de İran’dan bağımsız olarak post-Esad Suriye’si ile yeni bir ABD diyalog kanalı açmayı hedefliyor.

Tüm bunların üzerinde Ankara ile Tel Aviv arasında açık bir diplomatik kopuş yaşanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveden birkaç gün önce CNN Türk’e verdiği mülakatta, İsrail’in politikalarını ve zihniyetini “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak nitelendirip uluslararası yaptırım çağrısında bulunmuş ve İsrail’i Gazze’de kitlesel katliam yapmakla suçlamıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bu sözleri “soykırıma teşvikin ders kitaplarına geçecek bir örneği” olarak tanımlarken, Almanya Dışişleri Bakanı da bu ifadeleri kabul edilemez bularak araya mesafe koymuş, Cumhurbaşkanı İshak Herzog ise açıklamaları antisemitik olarak nitelemişti. Erdoğan ise İsrail’in eleştirilerini, Gazze’deki kendi eylemlerini örtbas etme çabası olarak değerlendirerek reddetti. Bu sert polemiğin, tam da NATO’nun İsrail yanlısı üyeleriyle Türk heyetinin yan yana oturmaya hazırlandığı sırada patlak vermesi, odak noktası Rusya ve savunma harcamaları olan İttifak zirvesine gerilimli bir hava katıyor. Aynı zamanda Ankara’ya yeni bir hamle alanı açıyor: Batı ittifaklarını zorlasa da kendisini İslam dünyasında İsrail’e karşı en gür sesli NATO üyesi olarak konumlandırmak, Arap ve İslam coğrafyasında karşılığı olan bir rol üstlenmesini sağlıyor.

Filistin davası ve Arap eşgüdümü

Kahire, İslamabad, Doha ve Riyad için Ankara zirvesi, Ukrayna’ya dair yayımlanacak bildiriden ziyade Gazze ve Filistin meselesine ilişkin bölgesel dengeler açısından taşıdığı anlamla takip ediliyor. Mısır, Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan, İran krizi ve bunun bölgesel yansımaları boyunca kolaylaştırıcı veya ara bulucu roller üstlendi; nitekim İslamabad, Hürmüz geriliminde ateşkes görüşmelerine zemin hazırlarken Katar da ABD ve İran ile birlikte Lübnan’da ateşkesin sağlanmasına katkıda bulundu. Bu dörtlü grubun Gazze’nin yeniden inşası, Filistin devletinin tanınması diplomasisi ve Lübnan’da gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesine yönelik yürüttüğü eşgüdüm, zirve sonrasında daha da yoğunlaşabilir. Özellikle Fidan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tutum, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de dışında kalan Müslüman çoğunluklu ülkeleri ortak bir Filistin paydasında birleştirme çabasına dönüşürse bu hareketlilik daha da ivme kazanacaktır. Ankara’nın bu söyleminin somut bir Arap-Türk diplomatik ortaklığına mı dönüşeceği yoksa iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik tek taraflı bir diplomatik hamle olarak mı kalacağı, kağıt üzerinde Rusya ve Atlantik ittifakını odağına alan ancak pratikte Türkiye’nin vizyonunun sınırlarını ölçen bir referanduma dönüşen bu zirveden çıkacak en kritik sorulardan biridir.


Bu analiz; NATO’nun resmi zirve belgeleri, Reuters, Kongre Araştırma Servisi (CRS), The National, The Jerusalem Post, Al Arabiya ve 7 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Ankara Zirvesi’ni takip eden diğer yayın organlarının aktardığı bilgilere dayanmaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English