Bizi Takip Edin

Görüş

ABD’nin 2025 ‘Ulusal Güvenlik Stratejisi’ ve ABD-Avrupa İttifakının Karşı Karşıya Olduğu Dağılma  

Avatar photo

Yayınlanma

ABD Trump yönetiminin 4 Aralık’ta yayımladığı 2025 versiyonu ‘Ulusal Güvenlik Stratejisi’ raporu transatlantik ilişkiler için ne anlama geliyor?

Wang Wanying ve Ma Xiaolin

ABD Trump yönetiminin 4 Aralık’ta yayımladığı 2025 versiyonu ‘Ulusal Güvenlik Stratejisi’ raporu, su dolu bir havuza atılan dev bir taş gibi, fırtınalı dalgalar yarattı. Amerika’nın gelecekteki yeni güvenlik politikasını ilan eden bu belge, yalnızca Çin ve Rusya’yı başlıca tehdit konumundan çıkarmakla kalmadı, aynı zamanda yüz yıldır süren transatlantik ittifak için yaklaşan yüzyıllık ölüm çanını da çaldı. Bununla da yetinmeyen Trump, ABD’nin Avrupalı müttefiklerini sert biçimde azarlayıp aşağılayarak, Avrupa’nın ABD–Avrupa evliliğinin sona erişini ilan eden bu raporu yanlış okumasından özellikle çekindi.

Trump, 9 Aralık’ta ABD’nin Politico dergisine verdiği röportajda, “Avrupa ülkelerinin çoğu çürümeye başlıyor” dedi. Avrupa’nın göç politikalarını bir “felaket” olarak suçladı; “siyasal doğruluk istiyorlar ve bu onları zayıf kılıyor” … ve bazı Avrupalı liderlerin “tam anlamıyla aptal” olduğunu söyledi.

10’unda yayımlanan Daily Telegraph ise, 2025 versiyonu “Ulusal Güvenlik Stratejisi” raporunun sızdırılmış bir kopyasının, Trump yönetiminin Macaristan ve İtalya’nın Avrupa Birliği’nden ayrılmasını isteme niyetinde olduğunu gösterdiğini bile ortaya attı. Almanya Şansölyesi Merz ise buna pek şaşırmadı. 9’unda bu ABD resmî belgesini yorumlarken, Amerika’nın ulusal güvenlik stratejisinin kendi yargısını doğruladığını söyledi: “Avrupa ve Almanya, güvenlik politikası açısından Amerika Birleşik Devletleri’nden daha bağımsız olmalıdır.” Avrupalıların, ABD’nin artık bir ittifak ortağı olmadığı bir duruma hazırlıklı olmaları gerektiğini vurguladı …

2017’den 2025’e kadar üç ABD yönetimi tarafından yayımlanan “Ulusal Güvenlik Stratejisi” (NSS) raporlarına bakıldığında, ABD–Avrupa transatlantik ilişkilerinin “işlemsel ortaklar”dan “değerler ittifakı”na, nihayetinde ise “stratejik ayrışma” ve “medeniyet kopuşu”na doğru şiddetli bir sarsıntı yaşadığı görülmektedir. 2025 versiyonu “Ulusal Güvenlik Stratejisi” raporu, İkinci Dünya Savaşı sonrası transatlantik ittifak sisteminin esaslı bir dağılmayla karşı karşıya olduğunu ve ABD–Avrupa ilişkilerinin resmen “müttefiklik sonrası döneme” girdiğini göstermektedir.

Bu evrimsel çizgi, basit bir politika salınımı değil; ABD’nin hegemonya sürdürme maliyetlerinin yükselmesi ve iç siyasal kutuplaşmanın derinleşmesi arka planında, küresel stratejisinin yapısal bir muhasebesidir. 2017’de çatlakların ilk kez belirmesinden 2025’teki medeniyet kopuşuna kadar atılan her adım, “ayrışmanın geri döndürülemezliği”ne işaret etmektedir; bunun kökleri, ABD ile Avrupa arasındaki güç, çıkar ve değerlerin derin uyumsuzluğunda yatmaktadır.

Transatlantik İlişkilerin Evriminin Genel Manzarası

ABD’nin “Ulusal Güvenlik Stratejisi” yalnızca dış politikanın bir ilanı değil, aynı zamanda ülkenin iç siyasal ekolojisinin ve küresel stratejik kaygılarının da bir yansımasıdır. 2017’den 2025’e kadar transatlantik ilişkiler, “ılık suda kaynayan kurbağa” tarzı bir işlemselleşmeden, Biden dönemindeki kısa süreli bir “son parıltı”ya ve nihayet 2025’te “şok tedavisi” tarzı bir kopuşa sahne olmuştur.

Bu evrim, acımasız bir stratejik gerçeği ortaya koymaktadır: geleneksel Batı ittifak sistemi artık çok kutuplu dünya düzenine ve ABD’nin iç siyasal ekolojisine uyum sağlayamamaktadır. 2025’teki ABD–Avrupa kopuşu tesadüfi bir “kara kuğu” olayı değil, ABD hegemonyasının daralması, ABD–Avrupa algısal uyumsuzluğu ve değerlerin çözülmesi olmak üzere üçlü bir mantığın kaçınılmaz sonucudur. Güçteki kopuş ABD’yi stratejik geri çekilmeye zorlamakta; tehdit algısındaki kopuş ABD ile Avrupa’nın jeopolitik odak noktalarında zıt yönlere savrulmasına yol açmakta; değerlerdeki kopuş ise eski müttefikleri bir “medeniyetler çatışması”nın eşiğine itmektedir. Bu süreç, transatlantik ilişkilerdeki uzaklaşmanın geçici bir taktik ayarlama değil, tarihsel bir döngünün kaçınılmaz sonu olduğunu göstermektedir.

  • Ayrışmanın Öncülü: Çelişkilerin Birikimi ve Onarımın Başarısızlığı (2017–2024)

2025’teki nihai kopuştan önce, ABD–Avrupa ilişkileri birbirinden tamamen farklı ancak birbirini neden-sonuç ilişkisiyle tamamlayan iki yönetimin politika denemelerinden geçti. Bu aşamadaki çeşitli işaretler, ittifakın temelinin uzun süredir “işlemselcilik” tarafından aşındırıldığını ve sonrasındaki onarım çabalarının hastalığın kaynağına ulaşamadığını göstermektedir.

(1) İşlemselciliğin Başlangıcı: Çatlakların İlk Belirişi (2017–2020)

Aralık 2017’de yayımlanan “Ulusal Güvenlik Stratejisi” raporu, ayrışmanın başlangıç noktasıdır. Soğuk Savaş sonrası ABD’nin “liberal uluslararası düzen” konusundaki uzlaşmasını bozmuş ve kutsal müttefiklik ilişkilerine çıplak gerçekçiliği sokmuştur.

Birincisi, müttefiklerin “borçlandırılmış” bir konumda tanımlanmasıdır. Trump 1.0 yönetimi müttefikleri, bilançoda değerlendirilmesi gereken kalemler olarak görmüştür. Bu sözde “ilkeli gerçekçilik” aslında “iyi ile kötüyü ayırt etmeyen bir işlemselcilik”tir. Raporda NATO müttefiklerinin savunma harcamalarında GSYH’nin %2’si hedefini tutturamaması sert biçimde eleştirilmiştir. O dönemde bu, Avrupa’da bir pazarlık taktiği olarak yorumlanmıştı; ancak sonradan bunun, ABD strateji çevrelerinin NATO’daki “bedavacılık” olgusuna yönelik hoşgörüsünün sıfıra indiğini gösteren bir işaret olduğu anlaşılmıştır.

İkincisi, ekonomik milliyetçiliğin öncülüğünün yapılmasıdır. 2017 versiyonu “Ulusal Güvenlik Stratejisi” ekonomik refahı ulusal güvenliğin temel direği olarak tanımlamış ve ilk kez ticaret açıklarını açıkça bir ulusal güvenlik tehdidi olarak görmüştür. “Ticaret savaştır” mantığı, ABD ile Avrupa’nın Çin’e yönelik politikada ortak bir cephe oluşturmasını zorlaştırmış; bu dönemde Avrupa, Çin ile ABD arasında denge kurmaya çalışarak bir “hedging” stratejisi benimsemek zorunda kalmıştır.

(2) Kırılgan “Son Parıltı”: Onarımın Başarısızlığı (2021–2024)

Biden yönetimi iktidara geldikten sonra, 2022 versiyonu “Ulusal Güvenlik Stratejisi” aracılığıyla selefinin rotasını tersine çevirmeye ve Avrupa’yı “kurallara dayalı düzeni” savunmanın temel ortağı olarak yeniden konumlandırmaya çalıştı. Ancak bu raporun uygulanması sırasında ortaya çıkan sınırlamalar, ABD’nin stratejik geri çekilme eğiliminin yapısal olarak geri döndürülemezliğini daha da belirginleştirdi.

Birincisi, ittifak mekanizmalarının içinin boşalmasıdır. Biden yönetimi, Çin’e yönelik teknoloji politikasını koordine etmeye çalışmak için “ABD–AB Ticaret ve Teknoloji Konseyi”ni (TTC) kurmuş olsa da, Atlantik Konseyi gibi düşünce kuruluşlarının da belirttiği üzere, ABD tarafı hiçbir zaman antlaşmayla bağlayıcı bir “demokratik teknoloji ittifakı” kurmaya istekli olmamıştır. TTC nihayetinde gevşek bir politika diyaloğu düzeyinde kalmıştır.

İkincisi, “Önce Amerika”nın örtük biçimde sürdürülmesidir. Enflasyonu Düşürme Yasası’ndaki (IRA) devasa sübvansiyonlar ve yerli içerik şartları, Macron’un “Batı kampının bölünmesi” yönündeki sert uyarılarını tetiklemiş; Avrupa sanayi çevreleri bunu hatta “Avrupa sanayisinin öldürülmesi” olarak nitelemiştir. Bu durum, “müttefiklik” döneminde bile ABD’nin temel ekonomik çıkarlar konusunda Avrupa’ya taviz vermeye istekli olmadığını göstermektedir. Bu tür bir “sahte iyileşme”, ABD içindeki izolasyonculuk dalgasının baskısına karşı koyamamış ve 2025’teki tam kopuşun zeminini hazırlamıştır.

  • 2025 Ayrışmasının Patlak Vermesi ve Kaçınılmazlığı

Trump 2.0 yönetimi tarafından yayımlanan 2025 versiyonu “Ulusal Güvenlik Stratejisi” raporu yalnızca ani bir politika değişikliği değil, aynı zamanda önceki dönemde biriken çelişkilerin bir “nihai tasfiyesi”dir. Bu rapor, ABD–Avrupa ilişkilerinin çıkar çatışmalarına dayalı taktik ayrılıklardan, jeopolitik ve medeniyet algısı düzeyinde yapısal bir kopuşa yükseldiğini göstermektedir.

(1) Ayrışmanın Açık Patlak Vermesi: Dört Boyutta Derin Kopuşlar

Stratejik “Kayıtsızlık ve Geri Çekilme”:
Birçok medya kuruluşu, 30 sayfayı aşan bu raporda Avrupa’ya yalnızca iki buçuk sayfa ayrıldığını dikkatle tespit etmiştir. ABD Belfer Bilim ve Uluslararası İlişkiler Merkezi araştırmacısı Leonardo Hutter açıkça şunu ifade etmiştir: bu durum, ABD’nin artık Avrupa’yı temel çıkarlarının bir parçası olarak görmediği anlamına gelmektedir; “Avrupa, ABD için giderek daha önemsiz hâle gelmiştir.” Raporda Batı Yarımküresi’nin öncelikli bölge olarak belirlenmesi açıkça ortaya konmakta, Latin Amerika’daki dış güçlerin etkisini temizlemeyi amaçlamakta ve ABD’nin “küreselcilik”ten “yarımkürecilik”e doğru somut bir geri çekilişini işaret etmektedir. ABD, Avrupa, Orta Doğu ve Afrika’daki kalıcı askerî varlığını büyük ölçüde azaltacağını ilan etmiştir. Raporda, “ayrım gözetmeyen küresel müdahalelerin ABD gücünü içini boşalttığı” belirtilmekte ve ABD’nin “dünya polisi” rolünü sürdürmeyi reddetmesi gerektiği vurgulanmaktadır.

Güvenlikte “Temelden Oymak”:
NATO meselesinde 2025 raporu, ittifakın niteliğini kökten değiştiren bir “temelden oyma” stratejisi benimsemektedir. Rapor yalnızca Avrupa’nın maliyetleri paylaşmasını değil, aynı zamanda savunma sorumluluğunu devralmasını da talep etmektedir. Raporda, Haziran 2025’te Lahey Zirvesi’nde varılan çarpıcı mutabakat yeniden teyit edilmektedir: NATO üyesi ülkeler, 2035’e kadar savunma harcamalarını GSYH’nin %5’ine çıkarmayı taahhüt etmiştir. Bu hedef, “%3,5 çekirdek savunma + %1,5 sivil savunma altyapısı” şeklinde çift hatlı bir yapı benimseyerek kısa vadeli mali baskıyı hafifletse de, müttefiklerin kendi güvenliklerinin bedelini tamamen kendilerinin ödemesi gerektiği yönündeki yüksek baskılı durumu sürdürmektedir. Bu kadar yüksek bir eşiğin belirlenmesindeki stratejik niyet, Avrupa’nın gerçekten bu hedefe ulaşmasını beklemek değil, müttefikleri “kalıcı temerrüt” durumunda bırakmaktır. Bu da ABD’ye, “işlemsel gerçekçilik” ilkesi doğrultusunda, Beşinci Madde’yi her an ayarlama, küçültme hatta uygulamayı reddetme konusunda “meşru” bir bahane sağlamakta; fiilen NATO’nun kolektif savunma taahhüdünü koşullu ve içi boş hâle getirmektedir.

Ayrıca rapor, Ukrayna’ya yönelik tüm askerî yardımların askıya alındığını ilan etmekte ve “Rusya ile stratejik istikrarı yeniden inşa etmeyi” amaçlayan tek taraflı bir barış planı önermektedir. Bu plan, Ukrayna’nın askerî kapasitesinin sınırlandırılmasını ve NATO’ya katılımının yasaklanmasını içermekte; yaygın biçimde Ukrayna’nın egemenliğini feda ettiği ve Avrupa’nın güvenlik gündemini ikincil konuma ittiği şeklinde değerlendirilmektedir. Yılın başında Başkan Yardımcısı Vance’in Münih Güvenlik Konferansı’nda Avrupa’ya yönelik sert eleştirilerinden, ABD’nin Ukrayna meselesinde Avrupa’yı devre dışı bırakan “tepeden diplomasi”sine kadar uzanan tüm bu gelişmeler, ABD’nin artık Avrupa’yı eşit ve istişare edilmesi gereken bir ortak olarak değil, keyfî biçimde kullanılabilecek stratejik bir piyon olarak gördüğünü göstermektedir.

Ekonomide “Düşman Olarak Tanımlama”:
Ekonomi ve ticaret alanında 2025 raporu, Avrupa Birliği’ni başlıca bir rakip olarak görmekte, hatta bazı ifadelerde onu jeopolitik rakiplerden bile daha “sömürücü” olarak ima etmektedir. Raporda “ekonomik güvenlik” mutlak öncelik konumuna yerleştirilmekte ve AB’nin karbon sınır vergisi (CBAM) ile dijital hizmetler vergisine karşılık olarak AB mallarına cezalandırıcı “karşılıklılık tarifeleri” uygulanması planlanmaktadır. Raporda hatta son derece çatışmacı bir ifade olan “Kurtuluş Günü tarifeleri” terimi kullanılmakta, ABD’nin Avrupa’nın ticari sömürüsünden “kurtulması” gerektiği ima edilmektedir. Yüksek teknoloji alanında ABD, yapay zekâ ve kuantum hesaplama alanlarındaki üstün konumunu kullanarak, uzun kol yargı yetkisi ve standart tekelleşmesi yoluyla Avrupa şirketlerini teknoloji ekosisteminde ABD’ye bağımlı hâle getirmektedir. “Bana bağımlı olmalısın, ama ben seni sömürürüm” mantığı, TTC mekanizmasını fiilen işlevsiz kılmakta ve onu ABD’nin baskı aracı hâline dönüştürmektedir.

İdeolojik “Medeniyet Savunması”:
2025 versiyonu raporun en sarsıcı ve en yıkıcı bölümü, ABD’nin alışılmış “demokrasi ihracı” yaklaşımını terk ederek izolasyoncu bir “medeniyet savunması”na yönelmesi ve Avrupa’nın ana akım siyasal değerlerine doğrudan saldırı başlatmasıdır. Raporda “medeniyetin aşınması” tezi ortaya atılmakta; açık göç politikaları, çokkültürlülük ve ifade özgürlüğünün “bastırılması” (AB’nin sosyal medya düzenlemelerine atıfla) nedeniyle Avrupa’nın “medeniyetin yok olması” ve “yer değiştirme” riskiyle karşı karşıya olduğu ileri sürülmektedir. Bu durum, ABD’nin resmî ideolojisi ile Avrupa’nın liberal ana akımı arasındaki kopuşu simgelemektedir.

Daha da ileri gidilerek raporda, ABD’nin Avrupa içindeki “vatansever” partileri (yani sağcı popülist güçleri) destekleyeceği açıkça ifade edilmekte; bunun, “Avrupa’nın mevcut rotasını düzeltmek” ve çokkültürlülüğün Batı medeniyetinin temellerini aşındırmasına karşı koymak amacıyla yapılacağı belirtilmektedir. Bu, ABD’nin Avrupa bütünleşmesinin destekçisi olmaktan çıkıp Avrupa bölünmesinin kışkırtıcısı hâline geldiği anlamına gelmektedir. İsveç’in eski başbakanı Carl Bildt keskin bir şekilde, bunun fiilen ABD’yi “Avrupa aşırı sağının sağı” konumuna yerleştirdiğini belirtmiştir. Dış İlişkiler Konseyi araştırmacısı Liana Fix ise, ABD–Avrupa ilişkilerinin “medeniyet” perspektifinden ele alınmasının, “liberal değerlere dayalı transatlantik ittifak ilişkilerinin sonunu” simgelediğini savunmaktadır.

(2) Ayrışmanın Kaçınılmazlığının Kanıtı: Üç Yapısal Kök Neden

2017’deki “işlem”den, 2022’deki “ittifak”a ve ardından 2025’teki “ayrışma”ya uzanan süreçte, ABD ulusal güvenlik stratejisinde transatlantik ilişkilerin konumlandırılmasının evrimi, acımasız bir stratejik gerçeği ortaya koymaktadır: geleneksel Batı ittifak sistemi artık çok kutuplu dünya düzenine ve ABD’nin iç siyasal ekolojisine uyum sağlayamamaktadır. Bu evrim tesadüfî değildir; üç temel yapısal etkenin ortak sonucudur:

Birincisi, güçteki kopuştur. ABD artık küresel hegemonya sistemini ve kendi halkının yaşam standartlarını aynı anda sürdürebilecek durumda değildir; stratejik geri çekilme yapmak zorundadır. “Engelleme stratejisi” düşüncesi ana akım hâline gelmiş, kaynakların Hint-Pasifik’e yoğunlaştırılması ve Avrupa’nın terk edilmesi öngörülmüştür.

İkincisi, tehdit algısındaki kopuştur. ABD, Çin’i varoluşsal bir tehdit, Avrupa’yı ise bir araç hatta bir yük olarak görmektedir; Avrupa ise Rusya’yı varoluşsal bir tehdit, Çin’i ise sistemik bir rakip ama aynı zamanda zorunlu bir işbirliği ortağı olarak görmektedir. Bu jeopolitik çıkar uyumsuzluğu yapısaldır ve diplomatik söylemlerle giderilemez.

Üçüncüsü, değerlerdeki kopuştur. ABD’de sağcı popülizmin kurumsallaşmasıyla birlikte, demokrasi, insan hakları, iklim değişikliği ve çok taraflılık gibi temel değerler konusunda ABD ile Avrupa arasındaki mesafe giderek açılmaktadır. “Ortak değerler” artık boş bir kabuk hâline gelmiş, onun yerini Batı’nın kendi içindeki “medeniyetler çatışması” söyleminin yansıması almıştır.

  • Avrupa’nın “Kaçınılmaz Ayrışma”ya Pasif Uyumu

Eğer 2017’de Almanya Şansölyesi Merkel’in konuşması ABD–Avrupa ayrılığının bir “erken uyarısı” idiyse, 2025 versiyonu ABD “Ulusal Güvenlik Stratejisi” raporu da bir “hüküm”dür. Avrupa, ABD’nin artık “ayrılmış” olduğu gerçeğini kabullenmek zorunda kalmıştır. 2025 raporunun yarattığı “şok” karşısında Avrupa’nın stratejik çevreleri, şaşkınlık ve inkârdan zorunlu eyleme geçiş sürecini yaşamıştır. ABD politikasının aşırılığa kayması, Avrupa’yı gerçek anlamda bağımsız bir jeopolitik kutup hâline gelmeye zorlamaktadır.

(1) Avrupa’nın Siyasal Tutumunun Sertleşmesini Teşvik Etmek

Avrupa Konseyi Başkanı Costa, 8 Aralık’ta yaptığı konuşmada açık bir mesaj vermiştir. ABD’nin Avrupa’nın iç siyasetine müdahale tehdidinde bulunmasının kabul edilemez olduğunu belirtmiş ve “müttefiklerin diğer müttefiklerin iç siyasal yaşamına müdahale tehdidinde bulunmayacağını” vurgulamıştır. Costa açıkça, ABD ile Avrupa arasındaki dünya görüşü farklarının büyüdüğünü, ABD’nin artık çok taraflılığa inanmadığını ve Avrupa’nın ABD’nin yeni stratejisine yanıt olarak “egemen özerkliği gerçekleştirmesi” gerektiğini ifade etmiştir. Avrupa Komisyonu’nun eski Başkanı Prodi de, AB henüz sistematik bir karşılık oluşturamamış olsa da, “daha kararlı bir duruş” sergileyecek politikalar geliştirilmesi çağrısında bulunmuştur. Ancak Avrupa’nın sesi birleşik değildir. ABD’nin Avrupa’daki sağcı güçlere verdiği destek, anında sonuç vermiş ve Avrupa içindeki parçalanmayı daha da derinleştirmiştir. Macaristan, İtalya gibi ülkelerdeki sağcı hükümetler, 2025 raporunun bazı bölümlerini memnuniyetle karşılamış ve bunu kendi göç karşıtı, AB merkezileşmesine karşı politikalarına verilen bir destek olarak görmüştür. Bu durum, AB içinde ABD ve Rusya politikaları konusunda bölünmelere yol açmış ve ABD’nin baskısına karşı tek sesli bir duruş geliştirilmesini zorlaştırmıştır.

(2) “Stratejik Özerklik” Sürecini Hızlandırma ve Taktiksel Dengeleme

2025 versiyonu “Ulusal Güvenlik Stratejisi” raporunun yayımlanması ve Trump yönetiminin bir dizi hamlesi, Avrupa’nın “stratejik özerklik” sürecini hızlandırma arzusunu daha da güçlendirmiştir. Bir yandan, savunma özerkliği hız kazanıyor. ABD’nin asker çekme tehdidi karşısında Almanya ve Polonya gibi ülkeler, ABD’nin bıraktığı konvansiyonel caydırıcılık boşluğunu doldurmaya çalışarak savunma bütçelerini büyük ölçüde artırmak zorunda kalmıştır; Almanya yeni bir savunma özel fonu kurmayı planlamakta, “çağ dönüşümü” slogan olmaktan çıkıp uygulamaya yönelmekte ve Fransa ile nükleer şemsiyenin Avrupalılaştırılması meselesini görüşmektedir; Birleşik Krallık da açıkça “NATO önce, ama yalnızca NATO değil” yaklaşımını ortaya koymuş ve Avrupa Birliği ile yeni bir stratejik ortaklık kurmayı hedeflemiştir; Avrupa’nın iki nükleer gücü olan Birleşik Krallık ve Fransa, savunma işbirliği konusundaki aciliyet duygusunu eşi görülmemiş biçimde artırmış, iki ülke “Lancaster House Antlaşmaları”nın yükseltilmiş bir sürümünü hızla ilerletmektedir. Kısacası Avrupa, savunma kapasitesini artırarak ve stratejik sanayilere yatırım yaparak “ABD olmadan da özerk hareket edebilme kapasitesini” güçlendirmektedir. Öte yandan, teknoloji ve ticarette “kırmızı çizgi” savunması. Bu yılın başından beri Avrupa Birliği, Dijital Hizmetler Yasası ve Dijital Piyasalar Yasası uyarınca ABD’li teknoloji şirketlerine karşı bir dizi yaptırım/uygulama eylemi yürütmüştür. Analistler bunun, ABD’nin gümrük tarifeleriyle müdahalesine AB’nin doğrudan yanıtı olduğunu ve dijital egemenlik alanında ABD’ye karşı “kırmızı çizgiler çekmeyi” amaçladığını düşünmektedir. Avrupa, daha fazla pazarlık kozu toplayarak ABD ile daha akıllıca oyun kurmayı öğrenmektedir.

*Wang Wanying – Ningbo Üniversitesi Orta ve Doğu Avrupa Ekonomik ve Ticari İşbirliği Araştırma Enstitüsü yardımcı araştırmacısı, Ningbo Üniversitesi Yabancı Diller Fakültesi öğretim görevlisi

*Ma Xiaolin – Ningbo Üniversitesi Orta ve Doğu Avrupa Ekonomik ve Ticari İşbirliği Araştırma Enstitüsü özel görevlendirilmiş araştırmacı, Bao Yugang Kürsü Profesörü, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi profesörü, Akdeniz Araştırmaları Enstitüsü müdürü

Görüş

Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.

Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.

Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye

Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.

Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.

Söz dağarcığı ve ele verdikleri

Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.

Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.

Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok

Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.

En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.

Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu

Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.

Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.

Daralan merkez

Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.

Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.

Okumaya Devam Et

Görüş

Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.

BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?

Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?

Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.

Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.

Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.

Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.

İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları

Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.

Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.

Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”

İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD

Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.

Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”

Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.

Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.

Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma

Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.

Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.

Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.

Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”

Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi

Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.

Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”

Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.

Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Yayınlanma

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.

Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.

Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.

Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.

Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.

Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.

Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.

Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.

Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.

Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.

Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.

Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.

Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English