Görüş
Her şey daha pahalı olacak eğer ki erişme imkânınız olursa!

Pandeminin ardından küresel kapitalizm zorunlu bir dönüşüm sürecine girdi. Artık ucuz enerji, ucuz emtia ve ucuz işgücü sayesinde, küresel üretimi ve ticareti ayakta tutan sistemin sürmesi mümkün görünmüyor. Çin ve birkaç gelişen ekonomide yoğunlaşan üretimin yerini, yeniden ulus devlet sınırları içinde üretici sektörlere yatırımların yoğunlaşılması, her ülkenin yeniden bir sanayi devrimi yapması gerekecek gibi görünüyor. Başta da ABD ve Avrupa Birliği’nde (AB)… Aslına bakarsanız, ABD için ‘Make America Great Again’ sloganının özü de bu.
Bu dönüşümün kısa vadede hayata geçmesi mümkün değil. Ve bunun gerçekleşebilmesi için her ülkenin emtialara erişim imkânına sahip olması gerekli. Ancak biliyoruz ki, iktisat sınırlı kaynaklarla sınırsız gereksinimlerin bir çatışma alanıdır. Ve piyasalar bu kural çerçevesinde şekillenir. Şimdi bu şekillenmenin başlarındayız ve bu dönüşüm süreci bazen savaşları da zorunlu kılabilir. Hep birlikte izleyip göreceğiz!

BUĞDAYDAN KOBALTA
HER EMTİA DEĞERLENECEK
Bu sözünü ettiğim dönüşümün göstergelerinden birinin adı da ‘süper emtia döngüsü’… Bu dörgüler; enerji kaynakları (petrol, doğalgaz, kömür, uranyum), endüstriyel metaller (başta demir, bakır, alüminyum olmak üzere hemen her metal), değerli metaller (altın, gümüş, platin) ve tarımsal ürünleri (buğday, soya fasulyesi, mısır başta olmak üzere toprakta yetişen her şey) gibi geniş tabanlı emtia kategorilerini içeriyor. Tabii artık bunlara nadir toprak elementlerini de eklemek ve belki de ilk sıraya koymak gerekiyor.
Herhangi bir tek pazarla sınırlı olmayıp tüm küresel emtia kategorilerini etkiliyor olması, süper emtia döngüsünü diğer emtia fiyat harekelerinden ayıran özelliklerden biri olarak öne çıkıyor. Potansiyel süper döngüler çeşitli göstergeleri izliyor. Sadece birkaç değil, pek çok emtiada geniş tabanlı fiyat artışları; teknolojik veya demografik değişikliklere bağlı yapısal talep kaymaları; yetersiz yatırım veya jeopolitik sorunlardan kaynaklanan kalıcı arz darboğazları; madencilik ve enerji sektörlerinde artan sermaye harcamaları; endüstriyel ve altyapı büyümesinin öncülük ettiği küresel ekonomik genişlemelerin bir araya gelmesi, bu döngülerin ortaya çıkmasının sebepleri… Tarımsal emtialar açısından ise iklim krizini de bu nedenselliklerden biri olarak dikkat almak gerek.
10 İLA 35 YIL ARASINDA
DEVAM EDEN BİR SÜREÇ
Bazı uzmanlar, küresel ekonomiyi dönüştürmeye hazır yeni bir emtia süper döngüsünün ortaya çıktığı görüşünde. Geniş bir emtia yelpazesinde sürekli fiyat artışlarıyla tanımlanan bu uzun vadeli dögüler, 10 ila 35 yıllık süreçler halinde gerçekleşiyor. Fiyatlar uzun vadeli ortalamaların yüzde 50 ila yüzde 300’ü oranında artış gösterebiliyor. Tarihsel olarak süreç hep böyle işlemiş. Bu döngüler genellikle, genellikle öngörülemeyen talep şoklarının fiyatları önemli ölçüde yükselttiği, yükseliş ve düşüş dinamikleriyle şekilleniyor. Bu dönemlerde, tedarik zincirleri bu hıza ayak uydurmakta zorlanıyor ve bu durum fiyatlar üzerinde daha fazla yukarı yönlü baskı oluşturuyor. Fiyatlar yukarı yönlü olunca üreticileri üretimi artırmaya yöneliyor.
DÖRT BÜYÜK DÖNGÜDEN SONRA
ŞİMDİ SIRADA BEŞİNCİSİ VAR
Emtia süper döngüleri benzer aşamalar yaşar. Bu döngüler, nitelikleri ve tetikleyicileri farklı olsa da, jeopolitik, ekonomik ve teknolojik faktörler tarafından şekillendirilir. Kanada Merkez Bankası (Bank of Canada) 1900’lerden bu yana, her biri arzı aşan önemli bir talep artışıyla şekillenen dört büyük emtia süper döngüsünü saptamış. 1899’da başlayıp 1932’ye kadar süren, ABD’nin o coşkulu sanayileşme döneminde, altyapı yatırımları özellikle de ulaşım altyapısının gelişimini sağlamak için çelik ve kömüre olan talep patlaması, ilk emtia süper döngüsü olarak tanımlanmış. İkinci emtia süper dönügüsü; İkinci Dünya Savaşı’na gidilen tarihsel süreçte, dünya ölçeğinde silahlanma yarışı ve askerÎ harcamalardaki artışla şekillenmiş. 1933 ila 1961 yıllların arasındaki dönemi kapsıyor. Çelik, nikel, alüminyum, bakır gibi endüstriyel metaller ve bunları işlemek için gerekli olan enerji kaynağı petrole olan talep patlamış. İkinci Dünya Savaşı’nın korkunç yıkımının ardından, Avrupa ve Japonya’da yaşanan hızlı sanayileşme, enerji, çelik ve diğer hayatî önem taşıyan emtialara olan talebin hızla yükselmesini getirmiş. 1962 ila 1995 aralığında yaşanan üçüncü emtia süper döngüsü de bu…
Ve son süper döngü; 2001 ila 2011 yılları arasında Çin’i küresel üretim üssü konumuna getiren süreç… Bu süreci 1996 ila 2011’e kadar genişletenler de var. Çin’in bir imalat devi olarak yükselişi, metallere, petrole ve tarım ürünlerine eşi benzeri görülmemiş bir talep yaratmıştı. Bu dönem, emtia fiyatlarında bir patlamayla sonuçlandı ve fiyatlar, küresel malî krizin etkisiyle düşüşe geçmeden önce 2008’de zirveye ulaşmıştı. 2000’lerin ilk yıllarında başlayan ve 2008 malî krizindeki düşüşün ardından 2011’de zirveye ulaşan son büyük süper döngü, bugün de hissedilmeye devam eden dalgalanma etkileri yarattı. Şimdi, enerji kaynakları, metal ve tarım ürünleri gibi temel emtialara olan talebin arttığına tanık oluyoruz, ancak asıl hareketlilik endüstriyel metaller ve nadir toprak elementlerinde yaşanıyor.
PANDEMİDE DONAN HER ŞEY
HIZLA CANLANMAYA BAŞLAYINCA
Bu eğilim pek çok nedene dayanıyor. Bunlardan biri, pandemi sonrasında küresel ekonomi toparlanırken, enerji, metal ve tarım ürünlerine olan talepte artış yaşanmasıydı. Dünya çapındaki ekonomik teşvik paketleri yeşil enerji geçişiyle birleşince bakır, lityum ve nikel gibi hammaddelere olan talep büyük ölçüde arttı. Birçok hükûmet, yenilenebilir enerji projeleri, elektrikli araçlar ve pil depolama teknolojileri gibi yeşil altyapı yatırımlarına öncelik vermeye başladı. Bu durum, temiz enerji teknolojisinin temel bileşenleri olan bakır, alüminyum, kobalt ve lityum gibi endüstriyel metallere olan talebi artırdı.
Küresel ölçekte enerji dönüşümüne doğru yaşanan yönelim, ulusal güvenlik endişeleriyle birleşince, kritik emtialara olan talepte de ciddi bir hareketlenmeyi getirdi. Ayrıca, küresel tedarik zincirlerindeki kopukluklar arz kısıtlmaları yaratarak emtia fiyatlarını daha da yükseltti. Dünya nüfusunun artmaya devam etmesi ve özellikle Hindistan gibi gelişen ekonomilerde sanayinin hızla gelişmesiyle emtialara olan talebin daha da artması bekleniyor.
ÖTELENEN YATIRIMLARI
TELAFİ ETME SEFERBERLİĞİ
Emtia süper döngüsünün bir sebebi de madencilik ve metal sektörlerinde emtia üretimine uzun süredir yeterli yatırımların yapılmamasından kaynaklanıyor. Tedarik zincirleri, metallere yönelik artan talebi karşılamakta zorlanıyor ve bu önemli fiyat artışlarına yol açıyor. Bunun bir sebebi de kaynakların dengesiz dağılımı ve yoğunlaşma… Bu noktada diğer ülkelerden pozitif ayrışan tek ülke ise Çin Halk Cumhuriyeti. Çin nadir toprak elementleri pazarında rakipsiz. Arama-çıkarma ve ayrıştırmada pazarın yüzde 90’ından fazlasına egemen. Demir cevherinde küresel arzın yüzde 50’ye yakınını Avustralya ve Brezilya karşılıyor. Küresel bakır arzının yüzde 40’ı Peru ve Şili’nin elinde… Bakır cevherinde durum bu, ancak söz konusu bakır rafinasyonu olunca Çin yüzde 40 paya sahip. Nükleer enerjinin yakıtı olan uranyumun yüzde 40’ına yakınını tek başına Kazakistan çıkarıyor.
Küresel talep projeksiyonlarına bakıldığında, mesela bakırı ele aldığımızda, gelecekte arz krizi yaşanabileceği ve fiyatların çok daha hızlı artabileceği ihtimali yüksek. 2023 itibarıyla, küresel üretim 23 milyon tondu. Hedeflenen enerji geçiş politikalarına göre yıllık 50 milyon tondan fazla bakır gereksinimi olacak. Bilinen tedarik kapasitesi ise 2035 yılında ancak 35 ila 38 milyon tona ulaşabilecek. Bunun anlamı 2035 yılında 12 ila 15 milyon tonluk bir üretim açığı…
YEŞİL EKONOMİ
TALEBİ UÇURUYOR
Uluslararası Enerji Ajansı (International Energy Agency-IEA), güneş fotovoltaik santralleri, rüzgâr çiftlikleri ve elektrikli araçlar gibi yeni ürünlerin üretiminin ve inşasının, fosil yakıtlı muadillerine kıyasla daha fazla mineral gerektirdiğini belirtiyor. Örneğin, tipik bir elektrikli araç üretmek, geleneksel bir aracın altı katı mineral girdisi gerektiriyor, karada bir rüzgâr çiftliği inşa etmek, gazla çalışan bir enerji santraline kıyasla dokuz kat daha fazla mineral kaynağa gereksinim duyuyor.
IEA verilerine göre, enerji dönüşümünün gereksindiği bakır, lityum, nikel, kobalt, grafit ve nadir toprak elementleri gibi temel minerallere olan talep yalnızca geçen yıl yüzde 30 civarında arttı. Talep arzın çok ötesinde artış yaşarken, bu durum kaçınılmaz olarak kaynaklar için zorlu bir rekabeti getiriyor. Doğal olarak fiyatlardaki artış eğiliminin de ucu açık… Bir örnek vereyim; Energy Monitor’a göre, açık deniz rüzgâr türbinlerinin üretiminde kullanılan yedi metalin ortalama fiyatı Ocak 2020 ile 2023 arasında yüzde 93 artış kaydetti.
Yapay zekâ ve diğer bilişim ve iletişim teknolojileri de hem endüstriyel metallere hem de nadir toprak elementlerine talebi artırıyor. Ancak bundan çok daha fazla elektrik enerjisine talepte devasa bir artışa sebep oluyor. Elektrik üretiminde kullanılan her türlü birincil enerji kaynağına olan talebin gelecek yıllarda hızla aracağı kesin.
DALGALI SEYİR SÜRÜYOR
Genel eğilim yukarı yönlü, ancak konjonktürel etkilerle sıkça dalgalanmalar da yaşanıyor. Mesela 2023’te kritik minerallerin fiyatları sert bir düşüş yaşadı; özellikle de pil hammaddeleri; lityum spot fiyatlarında yüzde 75, kobalt, nikel ve grafit spot fiyatlarında ise yüzde 45’e varan oranda düşüş gözlemlenmişti. Madencilik sektörü yeni kaynaklar açmak için acele ederken ve küresel ekonomi yavaşlarken, arz-talep dengesizliği önemli ölçüde azaldı. Ancak dalgalı seyir genel eğilimin yukarı yönlü olduğunu yadsımıyor. 2025’te değerli metaller altın, gümüş ve platinin öncülüğünde yukarı yönlü hareketle büyük bir ivme kazandı. Bugün itibarıyla, altının onsu 4,299 dolar, bu seviye yatırımcısına yıllık yüzde 90 getiri sağladığına işaret ediyor. Söz konusu gümüş olunca, şu anki ons fiyatı 91.96 dolar ve yıllık getirisi yüzde 142! Platin, 2011’den bu yana en yüksek seviyesine geldi. Yine bakır zirve üzerine zirve deniyor.
BÜYÜK YATIRIMCILAR EMTİA
PİYASALARINA ODAKLANIYOR
Yatırımcılar, bu sebeple endüstriyel metaller ve nadir toprak elementleri piyasalarında büyük yatırım fırsatlar görüyor. Emeklilik fonları, doğal kaynaklar sektörünün bu kısmına olan yatırımlarını artırdı. Bir zamanlar madencilik şirketlerinin hisselerini portföylerine katmaktan imtina eden sürdürülebilir yatırım fonları, özellikle temiz enerji mineralleri çıkaran madencilik şirketlerini yakından izliyor.
Önemli olan, enerji geçişinin zorluklarını atlatmak olacak. Enerji Geçişleri Komisyonu (Energy Transitions Commission-ETC) Başkan Yardımcısı Mike Hemsley, “Yeraltında bu malzemenin yeterli olmamasından endişelenmiyoruz; mesele, bunları zamanında nasıl çıkaracağımız. Bakır ve nikel gibi malzemelerin tedarikinde ciddi sıkıntılar yaşayacağız” öngörüsünde bulunuyor.
Arzı artırmak gerçek bir zorluk. Lityum üretimi 2017’den bu yana yüzde 180 artarken, pillerinde lityuma ihtiyaç duyan elektrikli araç satışları yaklaşık yüzde 600 artış gösterdi. Bir diğer endişe ise temiz enerji mineral kaynaklarının bir avuç ülkede yoğunlaşmış olması. Örneğin, Rus petrol varlıklarına bağımlılıklarını azaltmaya çalışan Batılı gelişmiş ülkeler, nadir toprak elementleri, grafit ve çinko için de Çin’e aynı derecede bağımlı hale gelebilirler. Üstelik kaynak zengini ülkelerin hepsi siyasî açıdan istikrarlı değil. Örneğin, önemli bir kobalt üretim merkezi olan Demokratik Kongo Cumhuriyeti, on yıllardır iç savaşla boğuşuyor. Nadir toprak elementlerinin en önemli kaynaklarından biri olan Myanmar’ın topraklarının neredeyse üçte birini uyuşturucu kartelleri kontrol ediyor. Etnik sorunlar da ayrı bir mesele!
ALTERNATİF MALZEME ARAYIŞLARI HIZ KAZANIYOR
Yeni kaynaklar ve alternatif malzemeler bulma artık bir zorunuluk. Yeni keşifler yoluyla arz çeşitliliği sağlanabilir. Son bulgular, İsveç’in Arktik bölgesindeki nadir toprak elementlerinden ABD’nin Maine eyaletindeki lityum yataklarına kadar uzanıyor. AB’de bu tür malzemelerin hem çıkarılması hem de işlenmesi yönünde bir hedef var, ancak henüz çok fazla adım atılabilmiş deği.
Alternatif malzemeler kullanmak da bir diğer olasılık… Örneğin Çin’de Yiwei (Chengdu Yiwei New Energy Automobile Co., Ltd) ve JMEV (Jiangling Group Electric Vehicle Co., Ltd), endistride kullanılan lityum ürünleri yerine sodyum pillerle çalışan elektrikli araçlar üretiyor. Geridönüşüm de önemli bir rol oynayabilir. Ancak, şunu da unutmamak lazım, bugün gelişmiş ülkelerle yükselişte olan ekonomilerin ölümüne mücadele ettiği bazı endustriyel metallerle nadir toprak elementlerinin arama-çıkarma faaliyetlerinin doğaya verdiği zarar ve karbon ayak izi hiç de azımsanacak gibi değil!
Bu emtiaların arzını artırarak enerji geçişini huzlandırmanın bir bedeli var. Politika yapıcılar ve düzenleyici ulusal ve uluslararası kurumlar, hem ülkeleri hem de şirketleri sorumlu tutan birçok grupla birlikte şeffaflığı artırmak zorunda…
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBerlin’de Sol Parti, SPD-Yeşiller koalisyonu için “İsrail’in var olma hakkı”nın altını çizdi
Avrupa2 hafta önceBurnham: Brexit oylamasında Rus müdahalesi var
Avrupa2 hafta önceLe Pen ve Mélenchon farkı açıyor










