Bizi Takip Edin

Amerika

NATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby

Yayınlanma

Ankara zirvesinin işaret fişeğini ateşleyeceği umulan yeni NATO konseptinin (“NATO 3.0”) mucidi, Pentagon müsteşarı olarak görev yapan Elbridge Colby.

Geçen şubat ayında, NATO savunma bakanları toplantısında Pentagon şefi Pete Hegseth’in yerine önemli bir konuşma yapmıştı. ABD’nin temsilci profilinin düşüklüğü, Trump yönetiminin NATO’ya verdiği önemin azaldığına delalet sayılmıştı; fakat Colby, bir “teorisyen” olarak, üstelik ABD’nin askeri varlığını Avrupa ve Orta Doğu’dan Asya-Pasifik’e kesin olarak kaydırmasının savunucusu olarak, müttefiklerine yeni ev ödevleri vermeye gelmişti.

ABD’nin son Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin gayriresmi yazarı olarak da bilinen Colby, konuşmasında Soğuk Savaş sonrasında içine girilen “tek kutuplu dünya” momentinin ortadan kalktığını kabul ediyor ve güç siyaseti ile geniş çaplı askeri kuvvet kullanımının dünya sahnesine geri döndüğünü ilan ediyordu: Artık gerçekçiliğe ve uyum sağlama yeteneğine ihtiyaç vardı.

Müsteşar, hemen sadede geliyor ve bu yeni durum ışığında, ABD’nin, “Amerikalıların çıkarlarına yönelik en ciddi tehditlere”, özellikle de “ABD ana vatanının savunmasına” ve “Batı Yarımküre”deki çıkarlarına öncelik verdiğini; ayrıca Batı Pasifik’te “engelleme yoluyla caydırıcılık” ilkesini güçlendirdiğini ilan ediyordu (Colby, Hint-Pasifik bölgesinin “artık jeopolitikanın merkezi bir sahnesi olduğu[nu]” da ileri sürüyordu; Colby’nin Asya’ya dair fikirlerine aşağıda tekrar geleceğiz).

Tüm bu önceliklere eşlik eden, daha doğrusu Amerikan “müttefiklerine” bu yeni ABD stratejisinde düşen rol ise şuydu: “Potansiyel rakiplerin koordineli bir şekilde ya da fırsatçı bir yaklaşımla birden fazla cephede eşzamanlı olarak harekete geçme olasılığına karşı” hazırlıklı olmak.

Soğuk Savaş’ta Sovyetler Birliği’ne ve komünizme karşı Avrupa’nın korunması (“NATO 1.0”); Sovyetler Birliği ortadan kalktıktan sonra NATO operasyonlarının Kıta dışına kayması ve Avrupa’nın “savunmasını” ABD’ye tamamen ihale etmesi (“NATO 2.0”); ve şimdi de “çok kutupluluk” anında ABD’nin Çin’in yükselişine karşı Asya-Pasifik’e odaklanabilmesi için “yük paylaşımına” gidilmesi (“NATO 3.0”)… Colby’nin söylediklerinin özeti bu: “Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS) ve Ulusal Savunma Stratejisi (NDS) tarafından ortaya konan temel stratejik gerçek şudur,” diyordu müsteşar, “Avrupa, kendi konvansiyonel savunması konusunda birincil sorumluluğu üstlenmeli.”

Bu kapsamda, ABD artık yalnızca Amerikan gücünün belirleyici bir rol oynayabileceği sahnelere ve zorluklara öncelik verecekti. Colby’ye göre bu, Avrupa’dan geri çekilme anlamına gelmiyordu. “Aksine,” diyordu Colby, “Bu, stratejik pragmatizmin bir teyidi ve müttefiklerimizin, hepimizi daha güçlü ve daha güvenli hale getirecek şekilde Avrupa’nın savunmasında öne çıkıp liderlik etme konusundaki yadsınamaz yeteneğinin kabulü.”

Dolayısıyla, ABD’nin Avrupa’nın “başlıca konvansiyonel savunucusu” olarak “süresiz bir şekilde” görev yaparken aynı zamanda dünyanın geri kalan her yerinde de “belirleyici yükü üstlenebileceğini varsayan” bir strateji, “ne sürdürülebilir ne de akıllıca” idi.

Peki ne olacaktı? Colby, savunma harcamalarının düzeyinin önemini kabul ediyor ve bunun yerini tutacak başka bir şeyin olmadığını söylüyordu. Fakat nihayetinde asıl önemli olan, ona göre, bu kaynakların neyi ortaya çıkardığıydı: Savaşa hazır kuvvetler, kullanıma hazır mühimmat, dayanıklı lojistik ve zorlu koşullarda geniş ölçekte işlev gören entegre komuta yapıları.

Zurnanın zırt dediği yer de burası. Colby, Pentagon’daki “inovatif” dönüşüme benzer şekilde, Avrupalı NATO üyelerinin de askeri olarak dönüşmesini öneriyordu: Bürokratik ve düzenleyici durgunluğa karşı, savaşma etkinliğine öncelik vermek.

Bunun anlamı, “barış zamanı siyaseti”nden ziyade “modern çatışmaların gerçeklerini” yansıtan, “kuvvet yapısı, hazırlık durumu, stoklar ve sanayi kapasitesi konusunda zorlu kararlar almak” idi.

Pentagon içinde ayrışma

Uzun yıllardır Avrupa ve Orta Doğu’yu müttefiklere bırakıp Asya’ya odaklanmayı savunan Colby’nin Pentagon’daki güçlü pozisyonu, Amerikan siyasetinde ayrışmanın taraflarını da belirginleştiriyor.

Geçen yaz meydana gelen 12 günlük İran savaşı bu meseleyi daha da alevlendirmişti. Buna göre ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) bir tarafta, Colby’nin başını çektiği “Asyacılar” ise diğer taraftaydı. CENTCOM Komutanı Michael “Erik” Kurilla, İran’ın misillemelerinin artmasıyla birlikte İsrail’i savunmak için daha fazla kaynak ayrılmasını savunurken, ABD’nin askeri olarak Çin’e ve Hint-Pasifik’e odaklanmasını savunan Colby, askeri varlıkların Asya’dan Orta Doğu’ya aktarılmasına karşı çıkıyordu.

Colby’nin muhalefetinin nedeni, Nisan 2025’te Güney Kore’deki Patriot füze bataryasının Orta Doğu’ya taşınması gibi konuşlandırmaların, ABD’nin Çin veya Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti ile gelecekteki çatışmalarda hazırlık durumunu zedeleyebileceği endişesiydi.

Colby, geçen sene temmuz ayında POLITICO‘ya verdiği bir mülakatta, kişisel görüşünün, NATO’nun doğusunu savunmak için, ABD’nin Tayvan’ı savunma kabiliyetini azaltmayacak miktarda kuvvet ayırmak gerektiği yönünde olduğunu vurgulamıştı.

Colby ayrıca uzun menzilli ateş, lojistik, komuta kontrol ve C4ISR olarak bilinen lojistik, mühimmat ve hava savunması gibi “kilit yetenekleri”, ABD’nin Avrupa’ya değil Asya’ya odaklanması gereken alanlar olarak göstermişti.

Avrupa’ya “Çin merceğinden” bakmak

Daha önce de ABD’nin Ukrayna’ya taahhütlerinin fazla olduğunu savunan Colby, ülkesine ve çıkarlarına yönelik en somut meydan okumanın, iktisadi ve askeri olarak Çin’den geldiğinin altını çizmişti.

Ukrayna’ya da “Çin merceğinden” baktığını söyleyen stratejist, Kiev’e bir anda tüm yardımların kesilmesini söylemediğini, Rusya’nın yaptıklarının “şeytani” olduğunu ama ABD’nin yaptığı yardımların Amerikalıların somut çıkarlarıyla uyuşmadığını savunuyordu.

Colby, şu anda ABD Başkanının danışmanı olsa ne yapmasını tavsiye edeceği yönündeki bir soruya şu cevabı veriyordu:

“Şöyle derdim: ‘Şu anda Ukrayna hakkında konuşmak istemiyorum. Önce Tayvan, Çin ve Asya hakkında konuşacağız ve bu sorunu tatmin edici bir şekilde çözdükten sonra Ukrayna için zaman, siyasi sermaye ve kaynak harcayacağız.’”

O dönem Financial Times (FT), Colby’nin İngiliz yetkililere Trump yönetiminin İngiliz ordusunun Avrupa-Atlantik bölgesine odaklanmasını artırması gerektiğini söylediğini aktarmıştı.

2024 yılında verdiği bir mülakatta Cumhuriyetçilerin oy tabanının işçi sınıfı ve orta sınıf Amerikalılardan oluştuğunu savunan Colby, Washington’ın dış siyasetinin bu oy tabanına hizmet etmediğini söylüyordu.

Maksimalist bir dış siyasetin “felaket” getirdiğini kaydeden müsteşar, Amerikalıların “sonsuz savaşlardan” bıktığını belirtiyordu.

Çin takıntısı

Yakın çevresindeki bazı isimler, Colby’nin “takıntı derecesinde” Çin ile ilgili olduğunu söylüyor.

Geçen sene Semafor’da çıkan bir habere göre, Colby Asya’ya o kadar odaklanmış durumda ki, “Trump’ın sadık destekçileri de dahil olmak üzere dış politikada başka bir şey yapan herkesle ters düşüyor.”

Colby’ye göre, ABD’nin askeri ve iktisadi kaynaklarını yönlendirmesi gereken esas nokta Tayvan. Çin’in “Yeni Sovyetler Birliği” olduğunu öne süren Colby, NATO’nun şu anda her şeyi ABD’nin yaptığı bir “Soğuk Savaş sonrası” zihniyeti ile çalıştığını, ihtiyaç duydukları şeyin ise yükün bölüşüldüğü “Soğuk Savaş zihniyeti” olduğunu belirtiyor.

Çin’in Tayvan’a askeri müdahalede bulunması durumunda ABD’nin kararlılıkla karşı koyması gerektiğini belirten Colby, bu müdahaleye Çin anakarasındaki seçilmiş hedeflere yönelik saldırıların da dahil olduğunu kaydediyor.

“Savaş başladığında konvansiyonel bir muharebenin marjinal ucuna doğru kaymamalıyız,” diyen Colby, mümkün olan her şekilde konvansiyonel bir savaşa hazırlanmak gerektiğini vurguluyor.

Colby’ye göre, ABD’nin Tayvan Boğazındaki askeri varlığını azaltması nedeniyle Tayvan’da bir savaş artık daha yakın. Ona göre ABD, 1930’ların sonundaki Britanya’nın darboğazdaki durumuna bir hayli benziyor: Zayıf görünüp savaştan kaçınabilirsiniz ama tüm hayati çıkarlarınız zedelenir; güçlü görünüp silahlanırsanız, rakibinizin size askeri olarak yanıt verme ihtimali artar.

Asya stratejisi: Çin’in kazanamamasını temin etmek

Öte yandan Colby’nin Çin karşıtı pozisyonunun çatısının da ihtiyatlarla çatıldığına işaret etmek gerekiyor.

Geçen ocak ayında Güney Kore’deki Sejong Enstitüsü’nde bir konuşma yapan Colby, hükümetinin Asya’daki politikalarının köşe taşlarını özetledi.

Yukarıda da değindiğimiz gibi, Hint-Pasifik bölgesini artık “küresel büyümenin ana merkezlerinden biri, Güney Kore de dahil olmak üzere küresel üretimin merkezi ve 21. yüzyılın jeopolitik ekseni” olarak tanımlayan Colby, “Sonuç olarak, bu belgelerin de açıkça belirttiği gibi, Amerikalıların uzun vadeli güvenliği, refahı ve özgürlükleri, bu bölgedeki gelişmeler tarafından belirleyici bir şekilde şekillenecek,” diyordu.

Fakat Asya’da “tatmin edici bir istikrar”ın “afili retorik, varsayılan normlar veya görünüşte iyi niyetlerle” elde edilip korunamayacağını kabul eden Colby, bu istikrarın ancak “bölgenin tek bir devlet tarafından hakimiyet altına alınmasını önleyen, kalıcı ve elverişli bir güç dengesi ile” korunabileceğini savunuyordu:

“Bu bağlamda, Amerika’nın Asya’daki savunma politikasının hedefi herkes için açık ve makul olmalı. Bu hedef, Çin veya başka herhangi bir ülkeyle çatışma değil. Amaç, Amerikalılar, müttefiklerimiz ve aslında tüm bölge için uygun olan makul bir denge sağlamak. Bu, formalist ve katı bir bölgesel düzen değil, uyarlanabilir ve gelişen bir düzen. Hegemonyadan ziyade, egemenliğin saygı gördüğü ve barışın sürdürüldüğü, rahatlatıcı hayallerle değil, netlik, güç ve kararlılıkla tanımlanan uygun bir denge ile tanımlanan bir düzen.”

Bu stratejinin, “güvenilir caydırıcılık ve stratejik dengeye dayanan bir istikrar yoluyla Amerika ve müttefiklerinin çıkarlarının korunması” ile ilgili olduğunun altını çizen müsteşar, ABD’nin Çin’i egemenliği altına almaya, onu boğmaya veya küçük düşürmeye çalışmadığını savunuyordu:

“Aradığımız şey –ve Başkanın sürekli olarak ifade ettiği gibi– Amerikalılar ve müttefiklerimiz için uygun olan, hiçbir devletin hegemonyasını dayatamayacağı, gerçekten istikrarlı bir denge: elverişli bir güç dengesi.”

Pekin’de rejim değişikliği peşinde olmadıklarını, Çin’i domine etmeye çalışmadıklarını söyleyen Colby, “Çin’in gururlu tarihini kabul ediyor ve saygı duyuyoruz,” diyordu. Amerikalı stratejistin önerdiği şey, Hint-Pasifik’te “ilk ada zinciri boyunca reddetme yoluyla caydırıcılık” idi.

Colby’ye göre ABD Batı Pasifik’te, ilk ada zinciri boyunca “saldırganlığın imkansız, tırmanmanın cazip olmayan ve savaşın gerçekten mantıksız” olmasını sağlayan bir askeri duruş oluşturmaya odaklanıyordu.

Bu da Japonya, Filipinler, Kore Yarımadası ve bölgenin diğer yerlerinde “dayanıklı, yayılmış ve modernize edilmiş bir kuvvet postürü”, askeri güçle “hızlı veya belirleyici kazanımları engellemek” için optimize edilmiş, “kırılgan değil dayanıklı” ve ABD’yi “barış ve istikrar arayışında bir araya getiren bir postürü” içeriyordu.

Colby şöyle devam ediyordu:

“Bu tür bir istikrarlı barış, caydırıcılıkla desteklenmeli ve bu nedenle sert güç kapasitesi, yeteneği ve iradesi ile güvence altına alınmalı; elbette bizimki, ama aynı zamanda müttefiklerimizin de.”

Dolayısıyla, ABD ve Colby’nin Avrupalı “müttefikleri” için uygun gördükleri rolün bir benzerini Asyalılar için de düşündüğü kendiliğinden ortaya çıkıyor olmalı. “NATO 3.0” konseptinin ilan edileceği Ankara zirvesine Asyalı ortakların çağrılması bir yana, zaten Colby de bu konuşmasında, Avrupalıların temel askeri işlevler için GSYİH’nin %3,5’ini ayırmayı taahhüt etmesine atıf yaparak, “Fakat bu ilkelerin Avrupa’da olduğu kadar Asya’da da geçerli olduğunu vurgulamalıyım,” diyordu.

“Yük paylaşımı” mı, “yük değişimi” mi?

Yakın zamanda CFR’a verdiği mülakatta Colby, NATO 3.0 hakkında çok açık konuşuyor: ABD daha fazla savaşa gireceği için, ittifak içinde “rekalibrasyon” gerekiyor.

ABD’de ordu için ayrılan bütçenin büyüklüğüne de işaret eden Colby, net bir şekilde “ulusal bir seferberlik”ten bahsediyor; savunma sanayii tabanının genişlemesini istiyor; büyük ölçekli üretim istiyor.

Avrupalılar ve Asyalılara düşen rol, Amerikan silahları satın almak ve Amerikan askeri standartlarına uyum sağlamak; Colby bu konuda da açık konuşuyor. Sanayi üretiminde senkronizasyon bu işin temeli ve görünen o ki, Ankara zirvesi önceside Mark Rutte ve Ursula von der Leyen gibi isimlerin yazdıkları, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın NATO Parlamenter Asamblesinde yaptığı konuşmadaki “Teksas’tan Kaliforniya’ya” vurgusu, mesajın alındığını ve bazı yolların kat edildiğini gösteriyor.

Bu, Çin konusunda farklı çıkarlara sahip Avrupalı NATO ülkelerinin sanayisine “yem” konusunda önemli bir eşiğin aşılabileceğini gösteriyor.

Amerika

Arjantin, Falkland’da iş yapan enerji şirketi aleyhine ceza davası açacak

Yayınlanma

Arjantin hükümeti, İsrailli enerji şirketi Navitas Petroleum ve yöneticilerine, Falkland Adaları’nda faaliyet gösterdikleri gerekçesiyle cezai suç duyurusunda bulunacağını açıkladı.

Bu adım, cuma günü Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei’nin, İngiliz denizaşırı toprağında sondaj yapan petrol şirketlerine yaptırım uygulayacağına dair yaptığı açıklamaların ardından geldi.

Devlet başkanlığından yapılan açıklamaya göre, Dışişleri Bakanı Pablo Quirno, söz konusu bölgede faaliyet gösteren birkaç Navitas iştiraki ve ortağı ile bunların şirket yöneticileri hakkında cezai şikayette bulunacak.

Hükümet, şirketlerin Kuzey Falkland Havzası’nda Birleşik Krallık tarafından verilen hidrokarbon arama ve çıkarma lisanslarına sahip olarak Arjantin yasalarını ihlal ettiklerini iddia ediyor.

Milei, geçen hafta Falkland Adaları’ndaki petrol ve gaz faaliyetlerinde yer alan şirketleri hedef alan önlemleri açıklarken Sea Lion açık deniz petrol projesini özellikle işaret etti.

Cezalar hissedarlara, yöneticilere ve tedarikçilere kadar uzanabilir.

Sea Lion sahası, Tel Aviv Borsası’nda işlem gören ve %65 hisseye sahip Navitas Petroleum tarafından işletiliyor.

LSEG verilerine göre, İsrail enerji sektörünün önde gelen isimlerinden biri olan ve şirketin yönetim kurulu başkanı Gideon Tadmor, hisselerin yaklaşık %9’una sahip.

Arjantin, Falkland/Malvinas defterini tekrar açtı

İsrail’de, İngiltere ile yükselen gerilim nedeniyle Falkland/Malvinas üzerindeki Arjantin egemenliğini tanıma çağrıları yükselirken, Tel Aviv’in kararlı müttefiki Milei’nin İsrailli bir şirkete yönelik böyle bir adım atması da ilginç bulunuyor.

Geçen hafta Milei, Donald Trump’ın adalar üzerindeki İngiliz egemenliğine yönelik ABD desteğini yeniden gözden geçirdiğini ima etmişti.

Arjantinli lider, Falkland Adaları’na ilişkin Arjantin’in iddiası lehine “değişim rüzgarları”nın dünya çapında esmeye başladığını ileri sürmüştü.

Resmi olarak ABD, adalar üzerinde meşru egemenliğin kime ait olduğu konusunda tarafsız bir tutum sergiliyor.

Bu adalar, İngiltere tarafından ilk olarak 17. yüzyılın sonlarında talep edilmiş ve 1833’ten bu yana neredeyse kesintisiz olarak İngiltere’nin kontrolü altında kalmıştı.

Uygulamada ise Washington, 1982’de Arjantin’in işgali ve ardından İngiltere ile yaşanan askeri çatışmaya konu olan bu bölge üzerindeki İngiliz idaresini tanıyor.

Falkland Adaları konusunda ABD’nin tutumunu gözden geçirip geçirmediğine dair bir soruya yanıt olarak Trump, geçen hafta şöyle demişti: “Her tutumu her zaman gözden geçiririm; bu da pek çok tutumdan sadece biri.”

Milei, Trump’ın yanıtını “zararsız olmayan” bir “tehdit” olarak nitelendirmişti.

Milei şöyle devam etmişti:

“ABD bu tutum değişikliğini değerlendiriyor çünkü Arjantin’in, Batı değerleriyle uyumlu, stratejik açıdan önemli bir konumda bulunan ve önümüzdeki on yıllarda değerli bir müttefik olabilecek güvenilir bir ortak olduğunu biliyor.”

Ayrıca Milei, “Arjantin hükümetinin arkasından” petrol arama faaliyetleri yürüten şirketlerin Arjantin’de iş yapmasının yasaklanacağını da belirtmişti.

İngiltere’deki bakanlar, Milei’nin açıklamalarını derhal kınadılar ve Falkland Adaları’nda yaşayan halkın istediği sürece adaların İngiliz toprağı olarak kalacağını belirttiler.

Adalar konusunda ABD’nin taraf değiştirmesine dair spekülasyonlar aylardır dolaşıyor.

Nisan ayında, sızdırılan bir Pentagon e-postası, İngiltere’nin İran’la savaşa girme kararına destek vermemesi üzerine, İngiltere’nin hak iddiasının gözden geçirilmesini öneriyordu.

Trump ayrıca, NATO müttefikleri tarafından savunmaya ayrılan bütçenin yetersiz olduğunu öne sürerek bu durumdan memnun değil.

The Guardian’a göre ABD’nin tutumunda bir değişiklik, İngiltere’nin Falkland Adaları üzerindeki egemenliğine psikolojik bir darbe anlamına gelir.

1982’de Arjantin’in adaları müdahale etmesinin ardından, Margaret Thatcher hükümetinin adaların geri alınmasıyla sonuçlanan bir deniz görev gücü gönderme kararı, Washington’un Arjantin’deki iktidardaki askeri cunta ile de müttefik olmasına rağmen İngiltere’nin tarafını tutan Ronald Reagan’ın kararlı diplomatik desteğiyle güçlendirilmişti.

Okumaya Devam Et

Amerika

Bakır fiyatları ABD’nin vergi planı beklentisiyle tarihi zirveye çıktı

Yayınlanma

Bakır fiyatları, ABD Başkanı Donald Trump’ın rafine metal ithalatına gümrük vergisi getireceği beklentisiyle ton başına 14 bin 533 dolara ulaşarak tarihi zirvesini gördü. Londra Metal Borsası’nda işlem gören metal, tüccarların yüz binlerce ton ürünü ABD depolarına taşıması ve borsadaki stokların daralması nedeniyle yüzde 0,8 değer kazandı.

Londra Metal Borsası’nda üç ay vadeli bakır kontratları, ABD Başkanı Donald Trump’ın rafine metal ithalatına yönelik gümrük vergilerini genişleteceği beklentisiyle ton başına 14 bin 533 dolara çıkarak tarihi zirvesini yeniledi.

Bloomberg’in aktardığı verilere göre fiyatlar yüzde 0,8 artış kaydetti ve 29 Ocak’ta ton başına 14 bin 531,7 dolarla kaydedilen bir önceki rekoru geride bıraktı.

Piyasalardaki tırmanış, ABD’de Emek Günü nedeniyle borsaların kapalı kalmasının finansal risk iştahını azalttığı ve işlem hacimlerinin durgun seyrettiği günde gerçekleşti.

Yılbaşından bu yana bakır fiyatlarında kaydedilen yüzde 17’lik yükselişin temelinde, arz ve talep arasındaki yapısal dengesizlik yatıyor.

Piyasa aktörlerinin uzun süredir dile getirdiği üzere, yaşlanan madencilik altyapısı; veri merkezleri, yenilenebilir enerji kaynakları ve elektrik şebekelerinden gelen güçlü talebi karşılamakta zorlanıyor.

Öte yandan mevcut rekor seviyeleri kısa vadeli dinamikler doğrudan tetikliyor. Fiyat artışından kazanç sağlamak isteyen tüccarlar, bu yıl ABD’ye yüz binlerce ton bakır sevk etti.

ABD Ticaret Bakanlığı’nın söz konusu tedbirlerin gerekliliğine ilişkin raporunu Beyaz Saray’a sunması gereken tarihin üzerinden iki ay geçmesine rağmen, piyasa işlenmemiş bakır ithalatına gümrük vergisi getirilmesi olasılığını fiyatlamayı sürdürüyor.

Küresel bakır stokları genel ölçekte geniş olsa da bu rezervlerin büyük kısmı ABD sınırları içine yığılmış vaziyette.

Londra Metal Borsası’ndaki stokların erimesi, metale anlık erişimi kısıtlayarak kısa pozisyon sahipleri üzerinde baskı kurdu ve talep görece sakin kalsa dahi fiyatları rekor seviyeye taşıdı.

Fiyat artışları, pazardaki paylarını büyütmek isteyen küresel madencilik devlerinin mali tablolarına da olumlu yansıdı.

Rio Tinto, BHP, Glencore ve Zijin Mining, son gelir raporlarında bakır birimlerinin sağladığı katkıyla karlılıklarında belirgin artış kaydetti.

Buna karşılık bazı büyük üreticiler sahada operasyonel zorluklar yaşıyor.

Dünyanın önde gelen üreticisi Şili’den yapılan bakır sevkiyatı, yüksek fiyat ortamına rağmen ağustos ayında son bir yılı aşkın sürenin en düşük seviyesine geriledi.

Okumaya Devam Et

Amerika

ABD’de iki parti yapay zeka ve teknoloji devlerine karşı birleşti

Yayınlanma

ABD’de veri merkezlerinin yayılması ve yapay zeka destekli kitlesel gözetim sistemleri, derin siyasi kutuplaşmaya rağmen Cumhuriyetçiler ile Demokratları ortak tepkide buluşturuyor. Büyük teknoloji şirketlerine duyulan güven tarihi dip seviyeye gerilerken, eyalet yönetimleri dev tesislere ve izleme sistemlerine yönelik kısıtlamaları peş peşe devreye sokuyor.

ABD’de, teknoloji devlerinin ülke genelinde giderek genişleyen faaliyetleri, nadir rastlanan bir uzlaşı zemini yaratıyor. Büyük teknoloji şirketlerine yönelik tepki hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi seçmende yükseliyor.

Veri merkezlerine ve yapay zeka destekli gözetleme kameralarına yönelik protestolardan sosyal medya platformları aleyhine çıkan emsal yargı kararlarına kadar uzanan bu dalga, iki partinin tabanında da karşılık görüyor.

Siyaset bilimciler, farklı başlıklarda yoğunlaşan bu itirazların temelinde Amerikan siyasi geleneğindeki “Üstüme basma” anlayışının yattığını vurguluyor.

Texas A&M Üniversitesi Bush Hükümet ve Kamu Hizmeti Okulu öğretim üyesi Prof. Dr. Valerie Hudson, The Hill gazetesine verdiği mülakatta teknoloji devlerini James Bond filmlerindeki kötü karakterlere benzetti:

“Büyük teknoloji şirketlerinden daha kusursuz bir James Bond kötüsü tasarlayamazsınız. Sizi işinizden etmeyi, çocuklarınızı algoritmalarla esir alıp cahilleştirmeyi, hükümetin ya da şirketlerin neredeyse her adımınızı izleyebileceği bir gözetim ağı kurmayı ve veri merkezleri için topraklarınızı elinizden almayı vadediyorlar.”

Teknoloji sektörü, son altı aydır gelişmiş yeni yapay zeka modellerinin siber güvenlik riskleri ile bu sistemleri eğitmek ve işletmek için kurulan veri merkezlerinin yarattığı etkiler nedeniyle yoğun sorularla karşılaşıyor.

Başkan Donald Trump’ın göreve başlama sürecinde teknoloji şirketlerine verdiği açık destek karşısında Demokratlar, yapay zeka ve gözetim sistemlerine başından beri şüpheyle yaklaştı ve sektörün Trump’a aktardığı mali kaynağı sıklıkla eleştiri konusu yaptı.

Bağımsız Senatör Bernie Sanders ve Temsilciler Meclisi Üyesi Demokrat Alexandria Ocasio-Cortez gibi ilerici isimler, yapay zekanın istihdam ve çevre üzerindeki etkilerine işaret ederek veri merkezlerinin veya ileri yapay zeka geliştirmelerinin yasaklanması çağrısında bulundu.

Başlangıçta ağırlıklı olarak sol siyasette dile getirilen bu kaygılar, yaz aylarında Cumhuriyetçi Parti içindeki dengelerin değişmesiyle farklı bir boyuta taşındı.

Sıkı denetimler yerine teknolojik yenilikleri destekleme çizgisini benimseyen çok sayıda Cumhuriyetçi siyasetçi bu yaklaşımdan uzaklaştı. Veri merkezleri ile yapay zeka projelerinin kamuoyu desteği gerilerken, Texas’ın Cumhuriyetçi Valisi Greg Abbott ile Pennsylvania’nın Demokrat Valisi Josh Shapiro gibi zıt kutuplardaki isimler benzer adımlar attı.

Her iki vali de dev tesislerin yerel halk üzerindeki mali ve çevresel yükünü azaltmak ve veri merkezi projelerinin onay süreçlerini sıkılaştırmak amacıyla yeni girişimler başlattı.

Cumhuriyetçi Texas Başsavcısı Ken Paxton ve eski Temsilciler Meclisi Üyesi Cumhuriyetçi Mike Rogers da projeler için daha katı denetim kuralları talep etti. Kongre üyeleri ise tesislerin maliyetlerinin veri merkezleri ve yapay zeka şirketlerince üstlenilmesini ve yerel topluluklara somut fayda sağlanmasını öngören yasa tasarıları sundu.

Trump veri merkezlerine koşulsuz desteğini sürdürse de Beyaz Saray, bu yılın başlarında özel sektör modellerinin hükümet tarafından denetlenmesine imkan tanıyan yöntemleri gündeme getirerek yapay zeka düzenlemelerindeki tutumunu yumuşattı.

Hudson, sağ ve sol seçmeni geleneksel kutuplaşma kalıplarının dışına çıkararak birleştiren bu eğilimi “dönüştürücü yeniden kutuplaşma” olarak tanımlıyor.

Büyük teknoloji şirketlerine karşı gelişen ve popülist bir dalga olarak nitelendirilen bu hareket kamuoyu yoklamalarına da yansıyor.

Gallup’un Temmuz ayında yayımladığı anket, büyük teknoloji şirketlerine duyulan güvenin tarihi dip seviyeye indiğini gösteriyor.

2020’de yüzde 32 olan güven oranı, 2026’da yüzde 20’ye geriledi. Aynı araştırmaya göre Cumhuriyetçilerin teknoloji devlerine desteği geçen yıl azalarak yüzde 20’ye inerken, Demokratların desteği ise bu yıl yüzde 18’den yüzde 13’e düştü.

Kentucky’de bir tarım arazisi sahibinin, veri merkezi kurmak için mülküne 26 milyon dolardan fazla teklif veren yapay zeka şirketi temsilcisine kapıyı göstermesi ülke basınında geniş yer buldu. Hudson bu tabloyu, “Amerikalıların katlanabileceği sınırın sonuna gelindi” sözleriyle değerlendirdi.

Benzer bir tepki, gözetleme teknolojileri ile şirketlerin ve hükümetin yurttaşların mahremiyet alanına müdahale ettiği algısı etrafında da şekilleniyor.

Otomatik plaka tanıma sistemleri, video kameralar ve ses algılama cihazları üreten Flock Safety şirketine dönük eleştiriler bu yaz yeniden tırmanışa geçti. Şirket, plakaların yanı sıra aracın marka, model, renk ve tampon çıkartması gibi ayrıntılarını kaydederek “araç imzası” adını verdiği profiller oluşturuyor.

Şirket, bu verilerin kayıp şahıs ve suç soruşturmalarında hayati olduğunu savunuyor. Ancak yerel halk, acil durumlardaki faydayı kabul etse de uygulamanın sürücüler üzerinde gerekçesiz bir kitlesel gözetim ağına dönüştüğünü belirtiyor.

Güvenlik güçlerine verdikleri güçlü destekle bilinen muhafazakar Cumhuriyetçiler, söz konusu kameraların mahremiyet değerleriyle çeliştiğini dile getirmeye başladı. Bu da gözetleme sistemlerinin göçmen büroları, kolluk kuvvetleri ve istihbarat servisleri eliyle kötüye kullanılabileceğini savunan Demokratların çizgisiyle örtüşüyor.

Texas Valisi Abbott ve Pennsylvania Valisi Shapiro, son bir hafta içinde Flock teknolojisine kısıtlamalar getirdi ya da kamu fonlarını kesti.

İki vali böylece Rhode Island Valisi Dan McKee, Florida Valisi Ron DeSantis ve Utah Valisi Spencer Cox’un aldığı önlemlere katıldı.

Cato Enstitüsü uzmanı Rikki Schlott, New York Post için kaleme aldığı yazıda iki partinin ortak tavrını, “Bu denli bölünmüş bir dönemde sağ ve solun uzlaştığı tek bir konu var: Flock kameralarından nefret ediyorlar” ifadeleriyle aktardı.

Şirketin gizlilik politikasını güncellemesi sivil özgürlük örgütlerinin kaygılarını gidermeye yetmedi. Siyaset stratejisti Basil Smikle, tepkilerin derin bir “büyük gözetleme devleti” karşıtlığından beslendiğini belirtti:

“Son yıllarda teknoloji ile suçla mücadele arasındaki bağı açıkça gördük; ancak insanların özgürlükleri üzerindeki etkiye dönük çok ciddi endişeler var.”

Sosyal medya platformlarının çocukların güvenliği üzerindeki etkileri konusunda da iki parti uzun süredir ortak endişeleri paylaşıyor.

Kongre üyeleri teknoloji şirketlerini sorumlu tutacak yasal düzenlemeler hazırlasa da bu tasarılar yasalaşamadı.

Şirketler Kongre düzeyinde yasal yükümlülüklerden kaçınırken, Meta aleyhine sonuçlanan iki emsal dava ve platformda köklü değişiklikler içeren uzlaşma, mücadelenin mahkeme salonlarına taşındığını gösteriyor.

Ancak Meta’nın değişiklik taahhütlerine rağmen, kuralları şirketin kendisinin belirlemesi şüpheleri canlı tutuyor.

Hudson, sosyal medya ya da yapay zeka şirketlerinin düzenlemeleri kabul etmesi durumunda dahi güvenin telafi edilemeyecek düzeyde zedelendiğini savunuyor: “Halk, teknoloji şirketlerinin bu kuralları yine kendi çıkarları doğrultusunda yazdığını düşünecektir.”

“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English