Diplomasi
Elbridge Colby: ABD’nin Asya’daki hedefi, kimsenin hegemon olamayacağı bir düzen

Çevirmenin notu: Aşağıda çevirisini verdiğimiz konuşma, Trump yönetimindeki Pentagon stratejisini belirlemede kritik bir rol oynayan Elbridge Colby tarafından yapıldı. Colby, Trump’ın ilk döneminde hazırlanan 2018 tarihli Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin (NSS) yazılmasında da önemli bir rol oynamış ve daha izolasyonist, Monroe Doktrini taraftarı ve askeri güçlerin Çin’e odaklanmasını isteyen bir Amerikan politikasının sadık bir destekçisi olmuştu. Zaten yeni NSS’i okuyanlar, Colby’nin konuşmasındaki temalardan yola çıkarak bu versiyonda da müsteşarın ağır izlerini fark edebilir. Pentagon’da devam eden “Asya-Orta Doğu” ayrışmasında askeri kuvvetlerin Asya’ya kaydırılması gerektiğini savunan kampın başını da Colby çekiyor. Daha önce de ABD’nin Ukrayna’ya taahhütlerinin fazla olduğunu savunan Colby, ülkesine ve çıkarlarına yönelik en somut meydan okumanın, iktisadi ve askeri olarak Çin’den geldiğinin altını çizmiş, Doğu Avrupa’ya daha fazla kuvvet kaydırılmasına karşı çıkmış ve Çin’i Rusya’dan çok daha tehlikeli bir rakip olarak gördüğünü açıkça belirtmişti. Colby, konuşmasında birkaç kez Çin’i boğmak istemediklerini ve saygılı bir iletişim istediklerini söylese de kuvvet postürü, müttefiklerin (Japonya, Güney Kore, Filipinler, vd.) silahlandırılması ve “hegemonsuz denge” arayışları çatışmasızlıktan ziyade, çatışmaların Hint-Pasifik bölgesine yayılması anlamına geliyor gibi görünüyor.
Güney Kore’deki Sejong Enstitüsü’nde Savaş Bakanlığı Politika Müsteşarı Elbridge Colby’nin Konuşması
ABD Savaş Bakanlığı
26 Ocak 2026
Bu nazik takdim için teşekkür ederim, Dr. Kim, teşekkür ederim Büyükelçi Lee ve bugün beni burada ağırlayan Sejong Enstitüsüne teşekkür ederim. Bu benim için büyük bir onur. Enstitü, bölgesel ve küresel güvenliği en doğrudan etkileyen konular hakkında ciddi tartışmalar düzenleyerek mükemmel bir itibar kazanmıştır. Bu nedenle, burada bulunmak benim için büyük bir ayrıcalık ve onur. Savunma Bakanlığı Politika Müsteşarı olarak ilk uluslararası gezimde Güney Kore’de bulunmak da benim için büyük bir ayrıcalık ve onur. Bugün sizlere hitap ederek Savaş Bakanlığı ve yönetimimizin düşüncelerini aktarabilmek de benim için bir ayrıcalık.
Gerçek bir stratejik geçiş döneminden geçiyoruz. Soğuk Savaş sonrası dönemin büyük bir bölümünde, Amerikan savunma politikası soyutlamalar, kalıcı tek kutupluluk varsayımları ve jeopolitik gerçeklikten kopuk emeller tarafından şekillendirildi. Strateji, güç, coğrafya ve kısıtlar gibi somut konulardan koparak sürüklendi. Sonuç, istikrar ya da tarihin sonu değil, daha çok hayal kırıklığı ve kaynakların, güvenilirliğin ve halkın güveninin israfı oldu.
Başkan Trump, büyük ölçüde bu üzücü gidişatı tersine çevirmek için seçildi. Başından beri, Amerikan çıkarlarını ve gücün hakikatlerini inatçı bir şekilde değerlendirmeyi tercih ederek belirsiz vaatleri ve odağı belirsiz taahhütleri reddetti. Onun liderliğinde, 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin çok net bir şekilde ortaya koyduğu gibi, Amerika Birleşik Devletleri, NSS (Ulusal Güvenlik Stratejisi) tarafından esnek gerçekçilik olarak adlandırılan strateji yaklaşımına geri döndü: öncelikler konusunda netlik, taahhütler konusunda disiplin, gerekeni yapma konusunda azim ve caydırıcılık konusunda ciddiyet.
Yeni Pentagon stratejisi: Çin ile denge arayışı ve “savaşçı ruhu”
Amerika Birleşik Devletleri, Başkan Trump’ın liderliğinde muazzam bir iktisadi canlanma dönemine girmiş olması nedeniyle büyük bir şansa sahip. Aynı zamanda, Ulusal Güvenlik Stratejisi ve yeni yayınlanan Ulusal Savunma Stratejisi’nde belirtildiği gibi, Hint-Pasifik bölgesi artık küresel büyümenin ana merkezlerinden biri, Güney Kore de dahil olmak üzere küresel üretimin merkezi ve 21. yüzyılın jeopolitik ekseni. Sonuç olarak, bu belgelerin de açıkça belirttiği gibi, Amerikalıların uzun vadeli güvenliği, refahı ve özgürlükleri, bu bölgedeki gelişmeler tarafından belirleyici bir şekilde şekillenecek.
Bu büyüklükteki çıkarlar söz konusu olduğunda, netlik önemli. Amerikalılar, Asya’daki çıkarlarımızın ne olduğu, bu çıkarları savunmak için ne yapmaya hazır olduğumuz ve tatmin edici bir dengenin neye benzediği konusunda net bir görüşe sahip olmalı. Asya’da tatmin edici bir istikrar, afili retorik, varsayılan normlar veya görünüşte iyi niyetlerle elde edilip korunamaz. Karşılıklı iktisadi bağımlılık veya diplomatik sembolizmle garanti edilemez. Aksine, akıllıca ve doğru bir şekilde uygulanan güçle, özellikle de Ulusal Güvenlik Stratejisi’nde belirtildiği gibi, bu önemli bölgenin tek bir devlet tarafından hakimiyet altına alınmasını önleyen, kalıcı ve elverişli bir güç dengesi ile korunabilir.
Bu, Başkan Trump’ın uzun süredir vurguladığı, Savaş Bakanlığı’nın 2026 Ulusal Savunma Stratejisi’nde çok açık bir şekilde yansıtılan, güç yoluyla barış mantığının ardındaki mantık. Bu, gereksiz çatışmalarla ilgili değil. Bu, sonsuz savaşlarla ilgili değil. Bunun yerine, güvenilir caydırıcılık ve stratejik dengeye dayanan bir istikrar yoluyla Amerika ve müttefiklerinin çıkarlarının korunmasıyla ilgili.
Gerçi bunu başarmak, söylemek kadar kolay değil. Bu nedenle, hem hedeflerimizi hem de bu hedeflere ulaşmak için kullanacağımız araçları net bir şekilde belirlememiz gerek.
Bu amaçla, Başkan Trump, ABD ve müttefiklerimizin çıkarlarını koruyan, Çin ile istikrarlı ve barışçıl bir ilişki kurmaya çalışabileceğimizi ve çalışmamız gerektiğini açıkça belirtti. Başkan Trump’ın bilge liderliği altındaki ABD, Çin’i egemenliği altına almaya, onu boğmaya veya küçük düşürmeye çalışmıyor. Aradığımız şey –ve Başkanın sürekli olarak ifade ettiği gibi– Amerikalılar ve müttefiklerimiz için uygun olan, hiçbir devletin hegemonyasını dayatamayacağı, gerçekten istikrarlı bir denge: elverişli bir güç dengesi. Bu istikrar, birbirimizle ticaret yapmamızı ve ülkelerimizin refah içinde yaşamalarını sağlayacak, saygılı ve net bir şekilde, anlaşabildiğimiz konularda anlaşacak ve anlaşamadığımız konularda farklı görüşlere sahip olabileceğiz. Bakan Hegseth’in 2025 Shangri-La’daki önemli konuşmasında belirttiği gibi, bu bizim izlediğimiz pratik yaklaşım ve kendisi, bu yaklaşımın sadece Amerikalılar için değil, daha fazla iktisadi büyüme ve ulusal geleceklerini çizmede bağımsız egemenlikleri için çabalayan tüm bölge halkları için de işe yaradığını vurguladı. Bu, makul bir barışın temeli.
Aynı zamanda, Bakan Hegseth’in en son aralık ayında Reagan Ulusal Savunma Forumunda yaptığı tarihi konuşmada da açıkça belirttiği gibi, Çin’in devam eden askeri modernizasyonu ve güçlenişi ile bu bölgede ve giderek daha uzak bölgelerde artan askeri faaliyetleri konusunda net olmalıyız. Bunu bir suçlama olarak değil, basit ama açık bir gözlem olarak söylüyorum; ciddiye almamız gereken somut bir gerçek.
Yine de bunu gereksiz bir çatışma tavrıyla değil, odaklanmış, kasıtlı bir güç ve hedeflerimiz ve bunları gerçekleştirmek için gerekli araçlar konusunda makul bir netlikle ele alabiliriz ve alacağız. Bakanın da söylediği gibi, güçlü ve net, ama sessiz. Pekin’e karşı rejim değişikliği peşinde değiliz, Çin’i domine etmeye çalışmıyoruz. Çin’in gururlu tarihini kabul ediyor ve saygı duyuyoruz.
Bunun yerine, bakanın geçen ay açıkladığı ve Ulusal Savunma Stratejisi’nde açıkça belirtildiği gibi, Hint-Pasifik’teki savunma stratejimiz, ilk ada zinciri boyunca reddetme yoluyla caydırıcılık üzerine odaklanıyor. Başkanın Ulusal Güvenlik ve Ulusal Savunma stratejilerindeki talimatları doğrultusunda, Batı Pasifik’te, ilk ada zinciri boyunca saldırganlığın imkansız, tırmanmanın cazip olmayan ve savaşın gerçekten mantıksız olmasını sağlayan bir askeri duruş oluşturmaya odaklanıyoruz. Bu, Japonya, Filipinler, Kore Yarımadası ve bölgenin diğer yerlerinde dayanıklı, yayılmış ve modernize edilmiş bir kuvvet postürü, askeri güçle hızlı veya belirleyici kazanımları engellemek için optimize edilmiş, kırılgan değil dayanıklı ve bizi barış ve istikrar arayışında bir araya getiren bir postürü içeriyor.
Bu yaklaşım, barış ve istikrar arzusu ile motive ediliyor. Fakat caydırıcılığın en güçlü olduğu zamanın, tehditlerin yüksek sesle dile getirildiği ama desteklenmediği zaman değil, sonuçların öngörülebilir şekilde olumlu olduğu ve güvenilir bir şekilde iletildiği zaman olduğu şeklindeki eski bir atasözüne dayanıyor. Başka bir deyişle, bu, pozitif gerçekçilik jeopolitik stratejisine uygun bir askeri stratejidir.
Aynı ruhla, Ulusal Savunma Stratejisi’nin de belirttiği gibi, aynı zamanda zeytin dalını da taşıyoruz. Başkan Trump’ın haklı olarak vurguladığı gibi, güç ve diplomasi birlikte çalışmalı ve bu nedenle istikrarlı bir güç dengesi, iletişim, şeffaflık ve risk azaltma ile pekiştirilir. Bu nedenle Bakanlık, stratejik istikrar, kriz yönetimi ve yanlış hesaplama ve yanlış iletişim riskini azaltmaya odaklanarak Çin ile saygılı ve profesyonel iletişimi sürdürmeye devam edecek.
Bakan ve ben, Çinli meslektaşlarımızla saygı ve açıklıkla, ama aynı zamanda kendinden emin bir güç ve netlikle iletişim kurduk; biz ve diğer Bakanlık liderleri bunu sürdüreceğiz. Bu etkileşimlerin neyi başarabileceği konusunda naif değiliz. Yine de mesajları net bir şekilde iletmek ve almak için değil, saygı göstermek için de bunların değerini kabul ediyoruz.
Bu, motivasyonumuzun netliğinden kaynaklanıyor: Pekin ile düşmanca bir ilişki aramıyoruz. İstikrarlı bir ilişki, yani makul bir barış arıyoruz.
Fakat istikrar umut üzerine inşa edilemezken, onu sağlamaktan kimin sorumlu olduğu konusunda da eşitsiz bir dağılım olamaz. Bu tür bir istikrarlı barış, caydırıcılıkla desteklenmeli ve bu nedenle sert güç kapasitesi, yeteneği ve iradesi ile güvence altına alınmalı; elbette bizimki, ama aynı zamanda müttefiklerimizin de.
Burada da Başkan Trump, birçok liderin bir nesildir görmezden geldiği bir gerçeği açıkça dile getirerek yol gösterdi: Çok uzun süredir, kilit bölgelerin güvenliği orantısız bir şekilde Amerika’nın kararlılığı ve katkılarına dayanırken, birçok müttefik kendi savunmalarına yeterince yatırım yapmadı. Bu dengesizlik ne adil ne de sürdürülebilir.
Bu, Başkan Trump’ı göreve getiren sıradan Amerikalılar için mantıklı değil. Ayrıca, sıradan Amerikalılara makul olmayan bir şekilde aşırı yük bindiren sürdürülemez bir modele fazla güvenmeye teşvik edilen müttefiklerimiz için de mantıklı değil.
Bunu düzeltmek için açık bir gerçeği kabul etmek gerek: Elverişli bir güç dengesi, gerçek askeri güce, gerçek endüstriyel kapasiteye ve gerçek siyasi kararlılığa sahip yetenekli müttefikler gerektirir. Başkan Trump, ittifakların kalıcı bağımlılıktan ziyade ortak sorumluluğa dayandığında en güçlü olduğunu sürekli savunageldi. Ortaya koyduğu model, basit bir sağduyuya dayanıyor: İttifaklar, ortaklıklar olduklarında en dayanıklı ve en güçlüdür – her üye kendi ülkesine olan sevgisiyle motive olduğunda, ittifaklar ortak çıkarlar üzerine kurulduğunda ve pragmatik karşılıklı saygı ve uyumla yönetildiğinde.
Başkan Trump, bu modelin üstün sonuçlarını kısa sürede zaten gösterdi. Sadece Amerikalılar için değil, müttefiklerimiz için de. Bir nesil boyunca, Amerikalıların Avrupalılara savunma harcamalarını artırmaları yönündeki nazik ricaları kulak ardı edildi. Aksine, Avrupalılar, harcamalarını düşük tutmaya devam edebileceklerini ve Amerika’nın “kurallara dayalı uluslararası düzen” gibi belirsiz soyut kavramlarla motive olarak, ABD’deki deyimimizle kabağın yine başımızda patlayacağını hesapladılar. Bunun sonucu, Avrupa’nın askeri gücünün dramatik bir şekilde zayıflaması oldu. Bu durum ne Avrupa’ya ne de Amerika’ya fayda sağladı ve Avrupa’nın çok daha fazla ağırlığını koyduğu Soğuk Savaş döneminin asil örneğine aykırıydı.
Şimdi, Başkan Trump’ın liderliği sayesinde, NATO müttefiklerimiz –on yıllarca yetersiz yatırım yaptıktan sonra– Ulusal Güvenlik Stratejisi ve Ulusal Savunma Stratejisi’nin müttefik savunma harcamaları için yeni bir küresel standart olarak belirlediği hedefi, yani temel askeri işlevler için GSYİH’nin %3,5’ini ayırmayı taahhüt ettiler.
Fakat bu ilkelerin Avrupa’da olduğu kadar Asya’da da geçerli olduğunu vurgulamalıyım.
Bu durum, bu büyük ülke Güney Kore’de tam olarak anlaşıldı ve eylemlerine yansıtıldı. Bu nedenle, Savunma Bakanlığı Politika Müsteşarı olarak ilk uluslararası gezim Güney Kore Cumhuriyeti’ne oluyor.
Güney Kore stratejik gerçekliği anlıyor. Elbette, savaşı gerçeklikten soyutlama lüksüne sahip değil. Güney Kore, coğrafyayı, tehdidi ve somut askeri gücün merkezi önemini anladığı için kendi savunmasına sürekli yatırım yaptı. Ve bu dönemde, Başkan Lee’nin savunma harcamalarını bu yeni küresel standarda uygun olarak %3,5’e çıkarma ve Güney Kore’nin konvansiyonel savunması için daha fazla sorumluluk üstlenme kararı, hepimizin karşı karşıya olduğu güvenlik ortamını nasıl ele alacağımız ve uzun vadede tarihi ittifakımızı sağlam bir temele oturtmak için nasıl hareket edeceğimiz konusunda net ve bilgece bir anlayışı yansıtıyor.
Bu, ortaklığı güçlendirmek için rasyonel, pratik ve gerçekçi bir tepki. Bu, elbette Amerika’nın çıkarına, ama daha da önemlisi, Güney Kore’nin çıkarına. Bu, Amerika Birleşik Devletleri’nin müttefiklerinden beklediği türden bir eylem ve mantık.
Ve tam da bu, ittifaklarımızın uzun vadede en sağlam temellere oturtulmasını sağlayacağımızın yolu.
Bu nedenle, örnek bir müttefik olan Güney Kore ile ittifakımız konusunda bu kadar iyimseriz. Dünya değişiyor, bu nedenle Güney Kore Cumhuriyeti ile ittifakımız da buna uyum sağlıyor. Bu uyum, karşı karşıya olduğumuz durum ve yüklerin paylaşılmasında daha büyük bir dengeye duyulan ihtiyaç konusunda net bir gerçekçilik, caydırıcılığın bu değişen dünyada güvenilir, sürdürülebilir ve dirençli kalmasını sağlayacak. Bu da yine sağduyunun bir gereği. Amerika Birleşik Devletleri ile Güney Kore arasındaki ittifak gibi güçlü ortaklıklar ve ittifaklar elbette ortak tarih ve değerlere dayanır.
Ve tabii ki geçen yıl, halklarımızın birlikte unutulmaz bir şekilde savaştığı Kore Savaşı’nın patlak verişini andık. Birkaç yıl sonra ittifakın 75. yıldönümünü anacağız. Elbette, bu ortak tarihi kutlamak ve onurlandırmak çok önemli.
Ama sonuçta, ittifaklar sadece duygular üzerine kurulamaz. İttifaklar, uyumlu çıkarlar, paylaşılan riskler, orantılı katkılar ve karşılıklı fayda üzerine kurulmalı.
Bu nedenle, basit bir gözlemle bitirmek istiyorum. Güç dengesi uygun olduğunda barış mümkündür. Bu denge bozulduğunda ise çatışma olasılığı çok daha yüksek hale gelir. Barış, odaklanmış güç ve hazırlığın bir ürünüdür, hafife alınabilecek bir durum değildir.
Başkan Trump, bu sağduyuyu geri getirmiştir, fakat başkanlık döneminden önce, Amerika Birleşik Devletleri’nde devlet yönetimine çok heterodoks bir yaklaşım vardı. Barış, sadece soyut kavramlarla değil, adil ve sürdürülebilir yollarla gücü seferber ederek korunur. Görünüşte asil hedeflerle değil, gücün temelleriyle akıllıca mücadele ederek korunur. Sloganlarla değil, disiplin ve gerçekçi stratejilerle korunur.
Bu bağlamda, Amerika’nın Asya’daki savunma politikasının hedefi herkes için açık ve makul olmalı. Bu hedef, Çin veya başka herhangi bir ülkeyle çatışma değil. Amaç, Amerikalılar, müttefiklerimiz ve aslında tüm bölge için uygun olan makul bir denge sağlamak. Bu, formalist ve katı bir bölgesel düzen değil, uyarlanabilir ve gelişen bir düzen. Hegemonyadan ziyade, egemenliğin saygı gördüğü ve barışın sürdürüldüğü, rahatlatıcı hayallerle değil, netlik, güç ve kararlılıkla tanımlanan uygun bir denge ile tanımlanan bir düzen.
Bu, güç yoluyla barış mantığı. Bu, inkâr yoluyla caydırıcılık mantığı. Bu, stratejimizin mantığı.
Ve bu, nihayetinde Hint-Pasifik bölgesinde sadece Amerikalılara değil, bu hayati bölgedeki tüm insanlara fayda sağlayacak, makul ve kalıcı bir barışın temeli.
Çok teşekkür ederim.
Diplomasi
Bloomberg uyardı: Dünyayı yeni gıda krizi dalgası vurabilir

Dünya, küresel çatışmalar ve aşırı hava koşullarının kıskacında yeni bir gıda fiyatı artışı dalgasıyla karşı karşıya kaldı. Karadeniz’deki savaş ve İran gerilimi tedarik zincirini vururken, Avrupa’dan Avustralya’ya kadar uzanan aşırı sıcaklar rekolteyi tehdit ediyor. Asya’da ise El Nino iklim olayı ve eksik muson yağmurları pirinç üretimini krizin eşiğine getirdi.
Dünya küresel boyutta yeni bir gıda fiyatı artışı dalgası tehdidiyle karşı karşıya. Bloomberg’in haberine göre, silahlı çatışmalar ve zorlu hava koşulları dünyanın en kritik tarım bölgelerini kıskaca almış durumda.
Savaşın sürdüğü Karadeniz bölgesinde Ukrayna’dan yapılan sevkiyatlar büyük aksamalarla karşılaşıyor.
Dünya buğday pazarının dörte birinden fazlasını, ayçiçeği yağı ihracatının yaklaşık üçte ikisini ve mısır tedarikinin onda birini tek başına Rusya ve Ukrayna karşılıyor. Buğday fiyatları temmuz ayında yüzde 10’dan fazla artış gösterdi.
Bu da 2024 yılından bu yana görülen en büyük aylık sıçrama olarak kayıtlara geçebilir.
Odessa limanlarında sevkiyat kilitlendi
The Economist dergisi bu hafta yayımladığı haberde, Rusya’nın Odessa bölgesindeki liman altyapısına düzenlediği saldırılar nedeniyle Ukrayna’nın tarım ihracatının felç olabileceğini yazdı.
Ukrayna’nın tahıl ve yağlı tohum ihracatının yüzde 90’ı bu bölgeden geçiyor. Ülke bu yıl 81 milyon tonluk rekor bir tahıl ve yağlı tohum rekoltesi bekliyor. Aksamalar nedeniyle Danimarkalı denizcilik şirketi Maersk, gemilerinin tahliye noktasını Çornomorsk’tan Romanya’nın Köstence Limanı’na kaydırdığını duyurdu.
Odessa merkezli Trident Maritime şirketinin direktörü Oleksiy Smolyar ise dev denizcilik şirketlerinin Ukrayna limanlarına uğramayı durdurduğunu açıkladı.
Ukrayna Tahıl Konfederasyonu (UAK) temmuz ayında yaptığı açıklamada sevk rakamlarını paylaştı. Kremlin’in 2023 yazında Türkiye ve BM arabuluculuğunda kurulan tahıl koridoru anlaşmasından Rusya ile ilgili şartların yerine getirilmediği gerekçesiyle çekilmesinin ardından kapasitenin düştüğü kaydedildi.
Anlaşma yürürlükteyken Odessa, Çornomorsk ve Pivdennıy limanlarından ayda 6 milyon tona kadar ürün gönderilebilirken, günümüzde aylık sevkiyat ortalama 4 milyon metrik tona geriledi.
Financial Times’ın haberine göre Ukraynalı tüccarlar, Odessa limanlarındaki kesintiler nedeniyle tahıl ihracatının bir kısmını Tuna Nehri ve Romanya üzerinden alternatif rotalara kaydırmayı planlıyor.
Rusya Savunma Bakanlığı ise Ukrayna limanlarındaki hedeflere yönelik saldırılar düzenlediğini defalarca rapor etti.
Bakanlık son olarak 1 Ağustos’ta yaptığı açıklamada, Odessa Limanı’nda Ukrayna Silahlı Kuvvetleri için hazırlanan yakıt ve yağ depolarının vurulduğunu, Mıkolayiv’de ise insansız deniz araçları kullanmak üzere dönüştürülen bir römorkörün hedef alındığını bildirdi.
Aşırı sıcaklar rekolteyi vuruyor
Tahıl üreten diğer ana bölgeler de aşırı hava koşullarıyla boğuşuyor. Çiftçiler, İran etrafındaki gerilim sebebiyle fırlayan akaryakıt ve gübre fiyatlarının baskısı altında üretim yapmaya çalışıyor.
Aşırı sıcaklar, kuraklık ve orman yangınlarıyla boğuşan Avrupa, son on yılların en büyük tahıl rekoltesi düşüşüne hazırlanıyor. Kurak havanın Avustralya’daki buğday rekoltesini de düşürmesi bekleniyor.
Pirinç üretimi yapılan Vietnam’dan Filipinler’e kadar uzanan coğrafyada da Pasifik Okyanusu’ndaki su sıcaklıklarını artıran El Nino iklim olayı nedeniyle kriz derinleşiyor.
Dünyanın en büyük pirinç üreticisi ve ihracatçısı konumundaki Hindistan ise mevsimlik muson yağmurlarının yetersiz kalması sebebiyle kuraklık tehlikesi yaşıyor.
Diplomasi
FIFA, özelleştirme planlarından şimdilik vazgeçti

FIFA ve Gianni Infantino, ticari ve etkinlik faaliyetlerindeki hisselerini satma planına yönelik yaygın tepkilerin ardından geri adım attı.
Cuma gecesi geç saatlerde yaptığı açıklamada, eleştirilerin hedefindeki FIFA başkanı şunları söyledi:
“Tüm görüşleri dikkatle dinledikten sonra, bu projenin, destek düzeyinden bağımsız olarak, başlangıçta belirlenen hedefin çıkarlarına artık aykırı nitelikte bölünmelere yol açtığı ortaya çıktı. Amacımız her zaman birleştirmek ve iyileştirmek olmuştur ve her zaman da öyle olacaktır. Sonuç olarak, bu teklif hayata geçirilmeyecektir.”
Infantino’nun teklifi, UEFA, CONCACAF ve Asya Konfederasyonu’ndan (AFC) büyük bir muhalefetle karşılaştı.
UEFA, planlar masada kalırsa 55 üyesinin tamamının Dünya Kupaları da dahil olmak üzere FIFA müsabakalarını boykot edeceğini belirtti.
FIFA, açıklamada “kimse futbolu satmıyor” dedi ve “kamuoyunda dile getirilen geri bildirimleri ve endişeleri kabul edip saygı duyduğunu” belirtmekle birlikte, önerileri uygulamaya devam edeceği vurgulandı.
Ayrıca “açık ve demokratik bir istişare sürecine olan bağlılığını yeniden teyit ettiği” de eklendi.
FIFA, Dünya Kupası’nın ticari haklarını özel yatırımcılara satmayı planlıyor
Öte yandan FIFA’nın bu açıklamasını yayınlamasından kısa bir süre sonra AFC, UEFA ve Kuzey ve Orta Amerika Konfederasyonu (CONCACAF) ile dayanışma içinde olduğunu belirten kendi açıklamasını yayınladı.
Ardından Infantino, iki büyük iç darbe aldı.
İlk olarak, danışmanı Carlos Cordeiro görevinden istifa etti ve yaptığı açıklamada planı “FIFA üye federasyonları için kötü bir anlaşma, futbol için kötü bir anlaşma ve oyunun uzun vadeli geleceği için kötü bir anlaşma” olarak nitelendirerek sert bir şekilde eleştirdi.
Ardından FIFA’nın operasyon direktörü Kevin Lamour, Associated Press’e yaptığı açıklamada, personelin Infantino tarafından “aldatıldığını” ve bu konuyu dile getirdikten sonra, “işini kaybetme pahasına olsa bile daha rahat uyuyacağını” söyledi.
Lamour şunları söyledi:
“Bu, tek bir kişinin projesi. Bu projenin devam etmemesi gerektiği bir yana… artık futbol dünyasının siyasi liderlerinin kendilerine doğru soruları sormaları ve doğru kararları almaları zamanı geldi.”
Bu gelişmeler Infantino’yu köşeye sıkıştırdı ve cuma öğleden sonraya gelindiğinde, işlerini korumak için isimsiz kalmak koşuluyla The Athletic’e konuşan organizasyon içindeki pek çok kişi, meselenin artık bağın “koparılıp koparılmayacağı” değil, “ne zaman koparılacağı” meselesi olduğuna inanıyordu.
Joshua Kushner’ın risk sermayesi şirketi Thrive, cuma gecesi itibarıyla anlaşmadan çekilmemişti ama FIFA yönetimi nihayetinde bir açıklama yoluyla projeyi sonlandırmaya karar verince bu durum önemsiz hale geldi.
UEFA, FIFA’nın özelleştirilmesi halinde Dünya Kupası’nı boykot edecek
Joshua Kushner, Donald Trump’ın damadı Jared Kushner’in kardeşi.
Dünya futbolunun yönetim organı salı günü, Dünya Kupaları ve Kulüpler Dünya Kupası gibi ana etkinliklerini yönetecek yeni bir özel kuruluş olan FIFA Forward Enterprises’ı (FFE) kurmak istediğini ve FFE’deki yüzde 21’lik azınlık hissesini dış yatırımcılara satmayı planladığını duyurmuştu.
Bu satışın 4,2 milyar dolar (3,2 milyar sterlin) gelir sağlaması hedefleniyordu. FIFA, bu tutarın “FIFA Fast-Forward Programı” (FFFP) adı verilen yeni bir finansman akışı kapsamında 211 üye federasyona derhal dağıtılabileceğini belirtmişti.
Plana göre, FIFA’nın toplam kalkınma fonu önümüzdeki dört yıl içinde 10 milyar doları aşacaktı.
Günler geçtikçe artan eleştirilere rağmen, FIFA, üye federasyonların FFE planına karşı çıkması ama teklifin kabul edilmesi durumunda, FFE’deki hisselerin özel yatırımcılara satılıp satılmamasına bakılmaksızın, karşı çıkan federasyonların 2027-30 döneminde her birine 20 milyon dolar (14,9 milyon sterlin) alacağını doğruladı (bunu 2031-34 döneminde 22 milyon dolar ve 2035-38 döneminde 24 milyon dolar izleyecekti).
Ne var ki söz konusu üye federasyon FFE önerisini kabul etmiş olsaydı, 2027-30 döneminde 40 milyon dolar alacaktı ve sonraki ödemeler de aynı kalacaktı.
FIFA’nın planına karşı açıkça tavır alan üç federasyon, 211 FIFA üye federasyonunun 137’sini temsil ediyor.
FIFA, teklifin ilerleyebilmesi için 211 üye federasyonun çoğunluğunun ve Infantino ile sekiz FIFA başkan yardımcısından oluşan 37 kişilik FIFA Konseyi’nin onayı gerektiğini belirtmişti.
Güney Amerika futbol konfederasyonu CONMEBOL, cuma günü yaptığı açıklamada planları reddetmedi fakat mali ve ticari kararların “her zaman futbolun çıkarlarına hizmet etmesi ve asla futbolun özünden öncelikli olmaması gerektiğini” belirtti.
The Athletic’in haberine göre, perşembe günü düzenlenen UEFA ve CONCACAF toplantılarında Infantino’nun FIFA’daki gelecekteki liderliği sorgulandı.
Infantino, Şubat 2016’da Sepp Blatter’in yerine geçerek FIFA başkanlığı görevini üstlenmişti ve Mart 2027’de yapılacak bir sonraki seçimde rakipsiz olarak aday olması bekleniyordu.
Avrupalıların, Infantino’nun karşısına beIN Media’nın Katarlı CEO’su Nasır el-Halifi’yi çıkaracakları da konuşuluyor.
Norveç Futbol Federasyonu Başkanı Lise Klaveness, VG’ye verdiği demeçte, “Şu anda edindiğim net izlenim, onun büyük ölçüde güven kaybettiği yönünde. Geçen sefer ona oy vermemiştik ve bu konuda şüpheciydik. FIFA’nın pek çok iyi yanı var fakat yönetim ilkeleri ve kurallarına gevşek bir yaklaşım sergilerseniz, güveni hızla kaybedersiniz,” dedi.
Diplomasi
ABD, Londra’daki Çin elçilik arazisine göz dikti

ABD Başkanı Donald Trump yönetimi yetkilileri Londra’daki Royal Mint Court kompleksinde bulunan araziyi yeni elçilik binası için satın alma fikrini görüştü. Fikir, Çin’in dev diplomatik tesis inşaat izninin iptal edilmesi olasılığı üzerine gündeme geldi. Washington temsilcileri konuyu aylardır ABD Dışişleri Bakanlığı ile Londra elçiliği bünyesinde üst düzeyde değerlendiriyor.
ABD Başkanı Donald Trump yönetimi temsilcileri, İngiltere’nin başkenti Londra’daki Royal Mint Court kompleksi sınırları içinde yer alan araziyi yeni Amerikan büyükelçiliği için satın alma ihtimalini masaya yatırdı.
Sürdürülen değerlendirmelerin, Pekin yönetiminin söz konusu alanda kurmayı planladığı dev diplomatik tesis için verilen inşaat izninin iptal edilmesi ihtimaline dayandığı bildirildi.
i Paper gazetesinde yer alan habere göre Kraliyet Darphanesi’nin eski genel merkezi olan Royal Mint Court kompleksi, Londra Kulesi ile finans ve iş merkezi olan Londra Şehri’nin (City of London) yakınında konumlanıyor.
Plan aylardır ABD Dışişleri Bakanlığı bünyesindeki üst düzey yetkililer ile Londra’daki Amerikan Büyükelçiliği personeli arasında ele alınıyor. Bazı Amerikalı yetkililer Londra Kulesi yakınındaki bu alanın, ABD diplomatik misyonunun Nine Elms bölgesinde bulunan mevcut binasına kıyasla stratejik açıdan çok daha avantajlı olduğunu savunuyor.
Projeyi destekleyen yetkililer, olası bir satın almayı Washington’ın Pekin karşısında elde edeceği jeopolitik bir zafer olarak nitelendiriyor. Taraflar arasında resmi müzakerelerin henüz başlamadığı kaydedildi.
Gazeteye konuşan kaynaklar, görüşmelerin Washington’ın Royal Mint Court’taki araziyi devralması karşılığında Nine Elms’teki mevcut Amerikan büyükelçiliği kompleksini Çin’e teklif etme şakasına kadar vardığını belirtti. Böyle bir takasın gerçekleşmesi için birden fazla hükümetin onay vermesi gerekiyor.
Londra Mahkemesi 31 Temmuz günü İngiliz makamlarının Royal Mint Court arazisinde Çin büyükelçiliği kurulmasına onay veren kararını hukuka uygun buldu ve bölge sakinleri derneğinin açtığı davayı reddetti.
The Guardian gazetesi, mahalle sakinlerinin kararı temyize götürmeyi planladığını bildirdi.
İngiltere yönetimi, sekiz yıldır süren değerlendirme sürecinin ardından ocak ayında Çin’in Avrupa’daki en büyük büyükelçilik kompleksini inşa etmesine izin vermişti.
Pekin yönetimi eski Kraliyet Darphanesi arazisini 2018 yılında satın almıştı.
Washington yönetimi, tesisin finans merkezine ve iletişim kablolarına yakınlığının güvenlik riski yaratacağı konusunda Londra’yı uyarmıştı.
İngiliz yetkililer istihbarat servislerinin giderilemeyecek bir risk tespit etmediğini duyurmuş, ancak yerel halk projeyi yargıya taşımıştı.
Dünya Basını1 hafta önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi4 gün öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Avrupa2 hafta önceBurnham resmen Birleşik Krallık Başbakanı oluyor
Dünya Basını6 gün önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Avrupa2 hafta önceAlmanya, silahlanmak için borçlanıyor
Dünya Basını1 hafta önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Asya2 hafta önceDeepSeek kullanıcılarının özel sohbetleri Google’a sızdı
Avrupa6 gün önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’










