Bizi Takip Edin

Amerika

Yeni Pentagon stratejisi: Çin ile denge arayışı ve “savaşçı ruhu”

Yayınlanma

ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon), 2026 Ulusal Savunma Stratejisini (NDS) yayınladı ve “küresel ulus inşası” yerine Amerikan çıkarlarının korunmasını vurgulayan “esnek gerçekçilik” yönündeki değişimi özetledi.

NDS’ye göre bu yaklaşımın merkezinde, ABD topraklarının güvenliğini ve “Batı Yarımküre”deki hakimiyetini önceliklendiren “Monroe Doktrinine Trump İlavesi” yer alıyor. Bu, ABD Ulusal Güvenlik Stratejisini (NSS) takip ediyor.

Belge, Çin’i “birincil rakip” olarak tanımlarken, müttefikler ile ortaklarının, GSYİH’nin %5’i düzeyinde bir harcama standardına ulaşmak için mali katkılarını önemli ölçüde artırmalarını talep ediyor.

“Milli sanayi seferberliği” ve “savaşçı ruhunun yeniden canlandırılması” yoluyla, NDS “Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi düşmanları” caydırmayı amaçlıyor.

Nihai olarak, strateji, askeri sorumlulukları yeniden dengeleyerek ve idealist dış müdahalelerden ziyade pratik güvenlik üzerine odaklanarak küresel istikrar sağlamayı hedefliyor.

Önce Amerika: “Ütopik idealizm”e ret

2026 Ulusal Savunma Stratejisine göre “esnek gerçekçilik”, soyut küresel ideallerin üzerinde Amerikan çıkarlarına hizmet etmeyi önceliklendiren, ulusal güvenliğe yönelik açık görüşlü, sağduyulu bir yaklaşım olarak tanımlanıyor.

Esnek gerçekçilik, Amerikan çıkarlarını tüm dünyanın çıkarlarıyla birleştiren veya “dünyanın tüm sorunlarını çözmeyi” amaçlayan önceki yönetimlerin “büyük stratejilerini” reddediyor.

Bunun yerine, ABD’nin anavatanına yönelik tehditlerin uzak bölgelerdeki tehditlerden daha “içgüdüsel” ve önemli olduğunu kabul ederek, “Amerikalıların güvenliği, özgürlüğü ve refahına yönelik gerçek, inandırıcı tehditlere” odaklanıyor.

NDS, esnek gerçekçiliği “ütopik idealizm” ve “kurallara dayalı uluslararası düzen” gibi “bulutlar üstünde bir kale” niteliğindeki soyutlamalarla açıkça karşılaştırıyor. Rejim değişikliği, “sonsuz savaşlar” ve “büyük ulus inşa projeleri” gibi hedefleri terk ettiğini ilan ederken, bunların yerine “asil ve gururlu bir barış” elde etmek için tasarlanmış “katı gerçekçilik”i koyuyor.

Pentagon’a göre bu yaklaşım, kaynaklar ve hedefler arasında pragmatik bir korelasyon gerektiriyor. NDS, ABD’nin “her yerde tek başına hareket edemeyeceğini” ve her küresel sorunu çözemeyeceğini kabul ediyor; tehditleri ciddiyetlerine göre “değerlendirmesini, sıralamasını ve önceliklendirmesini” istiyor.

Uygulamada, esnek gerçekçilik tam hakimiyet yerine “esnek ve sürdürülebilir bir güç dengesi”ni hedefliyor. Örneğin, Çin ile ilgili olarak, strateji “makul bir barış” ve Çin’in ABD’yi hakimiyeti altına almasını engelleyen bir güç dengesi arıyor ve bu hedefin “rejim değişikliği veya başka bir varoluş mücadelesi” gerektirmediğini açıkça belirtiyor.

Belge, bu yaklaşımın “izolasyonizm anlamına gelmediğini” savunuyor. Aksine, ABD’nin pratik çıkarlarını ilerletmek için küresel olarak, özellikle müttefikleriyle birlikte hareket ettiği, fakat müttefiklerin kendi bölgesel savunmalarının ana yükünü üstlenmelerini ısrarla talep ettiği “odaklanmış ve gerçek anlamda stratejik bir yaklaşım” öngörüyor.

Yük paylaşımı ve savunma harcamaları

NDS, ittifakları ABD’nin sübvanse ettiği bir modelden “açık hesap verebilirlik” ve kendi kendine yeterlilik modeline kaydırarak küresel yük paylaşımını temelden yeniden tanımlıyor ve müttefiklerin “bağımlı” olarak hareket etmeyi bırakıp gerçek ortaklar olarak işlev görmeleri gerektiğini savunuyor.

Bu “Önce Amerika” yaklaşımının, ABD’nin çıkarlarına öncelik verip müttefiklerin çoğu sahada kendi güvenlikleri için birincil sorumluluğu üstlenmelerini talep ederek, ABD’nin kaynaklarını ülkeyi savunmaya ve Çin’i caydırmaya yoğunlaştırmasına olanak tanıdığı öne sürülüyor.

Bu bağlamda strateji, belirli mali hedefler, operasyonel değişiklikler ve stratejik ültimatomlar yoluyla gereklilikleri yeniden tanımlıyor. Bunlar arasında yeni bir küresel mali standart; ABD’nin öncüden ziyade destek olacağı müttefikler için “birincil sorumluluk”; “model müttefiklere” verilecek öncelikler ve teşvikler yer alıyor.

Örneğin ABD artık Avrupa’da Ukrayna meselesini Avrupa’ya, Kore Yarımadasındaki sorunu Güney Kore’ye, Orta Doğu’da ise İran gerilimini yönetmeyi İsrail ve Körfezdeki müttefiklerine devredecek.

Pentagon böylece, müttefikleri harekete geçmeye zorlayarak, ABD ordusunun en yüksek iki önceliğine odaklanmasını amaçlıyor: ABD’yi savunmak ve Hint-Pasifik’te Çin’i caydırmak.

Yeni ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi: Küreselleşmenin sonu ve Monroe Doktrini

Başlıca stratejik rakip: Çin

NDS, ülkenin tarihindeki “en tehlikeli” güvenlik ortamlarından biri olarak tanımlanan ve ABD’nin avantajlarını koruyamaması nedeniyle düşmanların giderek güçlendiği bir ortam tanımlıyor.

Başlıca jeopolitik tehditler, yalnızca devlet aktörlerine göre değil, aynı zamanda Amerikan vatanına olan coğrafi yakınlık ve eşzamanlı çatışmaların sistemik riskine göre de sınıflandırılıyor.

Stratejide başlıca stratejik rakip olarak Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) gösteriliyor. NDS, ÇHC’yi “19. yüzyıldan bu yana bize göre en güçlü devlet” olarak tanımlıyor ve küresel ölçekte ABD’den sonra ikinci sırada olduğunu savunuyor.

Çin’den gelen tehdit, Batı Pasifik’in çok ötesindeki hedefleri vurabilecek güçleri de içeren askeri güçlerinin “hızı, ölçeği ve kalitesi” ile tanımlanıyor.

Temel tehlikenin sadece askeri değil, Çin’in Hint-Pasifik bölgesine hakim olma potansiyeli olduğuna işaret eden Pentagon, bu potansiyelin, Amerikalıların “dünyanın iktisadi ağırlık merkezine” erişimini etkili bir şekilde kontrol etmesinden endişe ediyor.

Bu kapsamda ABD’nin hedefi, Çin’in ABD veya müttefiklerine hakim olmasını önlemek için güç dengesini korumak ve rejim değişikliği peşinde koşmak yerine “makul bir barış” sağlamak olarak gösteriliyor.

NDS’nin Çin’e yönelik yaklaşımı, “Çin’i çatışma ile değil, güçle Hint-Pasifik bölgesinde caydırmak” olarak özetleniyor. Strateji, çatışma veya izolasyon peşinde olmak yerine, etkili diplomatik ve askeri angajmanın ön koşulu olarak sağlam bir askeri caydırıcılık (“güç”) oluşturmak üzere ikili bir yaklaşım öngörüyor.

ABD’nin hedefinin “Çin’i egemenlik altına almak” veya “Çin’i boğmak ya da küçük düşürmek” olmadığı açıkça belirtiliyor. Bunun yerine, ABD’nin, hiçbir ülkenin diğerini egemenlik altına alamayacağı bir güç dengesi ile karakterize edilen “makul bir barış” arayacağı yazılıyor.

Avrupa’ya mesaj: Kendi güvenliğinizi sağlayın

2026 Ulusal Savunma Stratejisi, Avrupa’nın rolünü, Amerikan güvenlik garantilerine bağımlı bir bölgeden, kendi konvansiyonel savunması için “birincil sorumluluk” üstlenen bir bölgeye temel olarak yeniden tanımlıyor.

Strateji, NATO müttefiklerinin kıtayı savunmada liderliği üstlenmeye geçmesi gerektiğini, Amerika Birleşik Devletleri’nin ise “kritik ama daha sınırlı destek” sağlaması gerektiğini açıkça belirtiyor.

Bu değişiklik, Rusya’nın “kalıcı ama yönetilebilir bir tehdit” olduğu ve Avrupa’daki NATO üyelerinin kolektif iktisadi ve askeri gücünün Rusya’nınkini “gölgede bıraktığı” değerlendirmesine dayanıyor. Belge, tek başına Alman ekonomisinin dahi Rusya’yı çok geride bıraktığına atıfta bulunuyor.

Sonuç olarak, NDS Rusya’nın “Avrupa hegemonyası için bir girişimde bulunacak durumda olmadığını”, yani Avrupa’nın ABD’nin hakimiyeti olmadan tehdidi yönetebilecek durumda olduğunu savunuyor.

Avrupa, Beyaz Saray’ın “yük paylaşımı” için yeni “küresel standardı”nın test edildiği bir alan. Strateji, NATO müttefiklerinin toplam savunma harcamaları hedefini GSYİH’nin %5’i olarak belirledikleri “Lahey Zirvesi”ne atıfta bulunuyor. Pentagon, müttefiklerin bu hedefleri gerçekleştirmeleri için “teşvik ve imkan sağlayacağını” vurgularken, bu taahhütleri yerine getirmeleri gerektiğini ısrarla belirtiyor.

Ukrayna’daki savaşın “sona ermesi gerektiğini” belirtirken, Ukrayna’nın savunmasını destekleme ve sonraki barışı sürdürme sorumluluğunu doğrudan Avrupa müttefiklerine yüklüyor.

Belge, bunun “öncelikle Avrupa’nın sorumluluğu” olduğunu beyan ederek, müttefiklerin “bedavacılık” yapmasına izin verdiğini iddia ettiği önceki yönetimin yaklaşımını reddediyor.

Strateji, NATO müttefiklerinin kendi savunmaları için gerekli güçleri üretmelerine yardımcı olmak için transatlantik savunma sanayi işbirliğinin genişletilmesini ve ticaret engellerinin azaltılmasını öngörüyor.

“Model müttefik”: İsrail’e bölgede birincil rol

2026 Ulusal Savunma Stratejisine göre, İsrail “model müttefik” olarak tanımlanıyor ve belgenin yük paylaşımına ilişkin “Önce Amerika” yaklaşımının başlıca örneği olarak gösteriliyor.

Strateji, müttefiklerin kendilerini savunma iradesine ve yeteneğine sahip olması, ABD’nin ise “kritik ama sınırlı destek” sağlaması ilkesine dayalı olarak ABD’nin İsrail ile ilişkisini yeniden tanımlıyor.

Pentagon’a göre İsrail, “model müttefik” tanımına uyuyor, çünkü özellikle 7 Ekim saldırılarından sonra, “kendini savunma yeteneğine ve isteğine sahip” olduğunu kanıtlamış durumda.

Belge, “bağımlı” olarak eleştirdiği müttefiklerin aksine, İsrail’i, kendi kendine hayatta kalmak amacıyla harekete geçtiği için övmektedir. Sonuç olarak, strateji ABD’nin İsrail’in “ellerini bağlamak” yerine “güçlendirmesi” gerektiğini belirtiyor.

Stratejinin bölgesel yük paylaşımı konusundaki daha geniş çaplı çabasıyla tutarlı olarak, İsrail’in “İran ve vekillerini caydırma ve savunma konusunda birincil sorumluluk” üstlenmesi bekleniyor.

Belge, İsrail’in operasyonlarının “İran’ın vekillerini”, özellikle Hizbullah ve Hamas’ı “ciddi şekilde zayıflattığını” savunuyor.

İsrail’in rolü, bölgesel güvenlik mimarisini sağlamlaştırmaya kadar uzanıyor. Pentagon, İbrahim Anlaşmalarını açıkça temel alarak “İsrail ile Arap Körfezi ortaklarımız arasında entegrasyonu sağlamak” niyetinde. Bu çaba, bölgesel ortakların kendilerini savunmak için toplu olarak daha fazla çaba sarf ettikleri bir koalisyon oluşturmayı ve ABD’nin öncelikli dikkatini Hint-Pasifik ve ülke sınırlarına odaklamasını amaçlıyor.

İsrail mücadeleye öncülük ederken, ABD “İsrail’in kendini savunma çabalarını güçlü bir şekilde desteklemeyi” taahhüt ediyor. Bu destek “kritik ama sınırlı” olarak nitelendiriliyor: Yani ABD, İsrail’in başarılı olması için gerekli araçları ve desteği (silah satışı ve istihbarat paylaşımı gibi) sağlayacak, fakat sahada birincil savaş rolünü üstlenmeyecek.

Körfeze “İsrail ile entegrasyon” talimatı

2026 Ulusal Savunma Stratejisine göre, bölgenin başarılı bir dönüşümü, Amerikan müdahalesi yerine yerel sahiplenme yoluyla elde edilen “daha barışçıl ve müreffeh bir Orta Doğu” kurulmasıyla tanımlanıyor.

Pentagon, bu dönüşümün dışarıdan dayatılamayacağını savunuyor. Bu dönüşüm, ABD’ye göre, “bölgenin geleceğinde en büyük payı olanlar”, yani bölgedeki ülkeler tarafından gerçekleştirilebilir.

Başarı, bölgesel müttefikler ve ortakların “İran ve vekillerini caydırma ve savunma konusunda birincil sorumluluğu” üstlenmesiyle tanımlanıyor. ABD’nin rolü, mücadeleye liderlik etmekten ziyade destekleyici bir role kayıyor.

NDS’ye göre başarılı bir dönüşüm, İsrail ve Arap Amerikan ortakları arasında “derinleşen işbirliği ve entegrasyon” gerektiriyor ve açıkça İbrahim Anlaşmaları çerçevesine dayanıyor.

Savunma sanayii, Trumpist iktisat politikalarına bağlanıyor

NDS, endüstriyel seferberlik planını, Dünya Savaşları ve Soğuk Savaş dönemlerindeki endüstriyel canlanmalara benzetilen bir “milli seferberlik” ve “endüstriyel silahlara çağrı” olarak tanımlanıyor.

Plan, Başkanın “yüzyılda bir kez gerçekleşen Amerikan endüstrisinin canlanması” iddiasını desteklemek için “ABD Savunma Sanayii Tabanını (DIB) güçlendirmek” amacını güdüyor.

Bu kapsamda “birinci sınıf cephanelik”in yeninden kurulması; modernizasyon ve regülasyonların kaldırılması; yapay zeka ve invasyonu benimsemek; Pentagon’un üretim kapasitesini artırmak için iç reform sürecinden geçmesi ve deregülasyon; tedarikçi tabanının genişletilmesi; müttefiklerle entegrasyonun derinleştirilmesi gibi hedefler yer alıyor.

Orduyu savaşa hazırlamak

Belgede “savaşçı ruhu”, İkinci Dünya Savaşı gazileri gibi Amerikan kahramanlarının örneklediği bir dizi değer olan “ABD ordusunun kalbi” olarak tanımlanıyor.

Belgeye göre “savaşçı ruhu”, ordunun “temel, yeri doldurulamaz rolü” ile ayrılmaz bir şekilde bağlantılı. Bu ruhun yeniden canlandırılması, Amerikan ordusunun “ülkenin savaşlarını kesin olarak kazanmaya” yeniden odaklanması için gerekli olarak sunuluyor.

Bu, belgede “sosyal mühendislik” veya “ulus inşa etme” gibi dikkat dağıtıcı unsurlar olarak tanımlanan şeylerden uzaklaşmak anlamına geliyor.

Stratejinin temel dayanağı, önceki yönetimlerin bu ruhu ihmal ettiği ve çoğu zaman “aktif olarak baltaladığı” iddiası.

Belge, gerçek caydırıcılığın, “görkemli ulus inşa projeleri” veya “kurallara dayalı uluslararası düzen” gibi soyut kavramlardan ziyade, ölümcül güce ve zafere odaklanan bir ordunun yan ürünü olduğunu savunuyor.

Amerika

JD Vance, Tucker Carlson bağlantılı isimlerle kendi bağış tabanını oluşturuyor

Yayınlanma

ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’in ev sahipliğinde düzenlenen bir bağış etkinliği, genç siyasetçinin Tucker Carlson bağlantılı isimlerle kendi tabanını oluşturmaya çalıştığının bir gösterfgesi.

İlk olarak Axios tarafından haber yapılan bu etkinlik, Tucker Carlson’ın medya şirketinin önemli destekçilerinden biri olan İran asıllı Amerikalı yatırımcı Omeed Malik’in evinde düzenlendi.

Malik’in yanı sıra, bağış etkinliğine Vance’in ve Carlson’ın yakın müttefiki Donald Trump Jr. da katıldı.

Malik, Trump Jr. ile ortak oldukları 1789 Capital yatırım şirketinde iş ortağı. Bu şirket, Orta Doğu ve diğer yabancı yatırımcılardan önemli miktarda fon topladı ve Katar Yatırım Kurumu ile de iş yaptı.

Ocak ayında Malik, Trump Jr. ve Carlson ile birlikte Katar’daki Doha Forumu’nda göründü.

Trump Jr. ve Malik de Mayıs 2025 Katar Ekonomi Forumunda “Amerika’ya Yatırım” başlıklı ortak bir panelde konuşma yapmıştı.

Polymarket’in kurucusu Shayne Coplan, GRV Strategies’in kurucusu Garrett Ventry, Ticaret Bakanı Howard Lutnick’in oğlu Brandon Lutnick, Trump’ın danışmanı Steve Witkoff’un oğlu ve World Liberty Financial’ın kurucu ortağı Zach Witkoff da etkinlikte yer aldı.

Zengin bağışçılar “Trump’tan sonra Trumpizm”i hazırlıyor

Vance’in önemli müttefiklerinden biri olan ve Rockbridge Network’ün başkanı Chris Buskirk, etkinliğin ev sahiplerinden biriydi.

Resepsiyonun ardından, yaklaşık 20 kişinin katıldığı daha samimi bir akşam yemeği düzenlendi. Resepsiyona katılanlar Cumhuriyetçi Ulusal Komite’ye 100.000 dolar bağışladı.

Akşam yemeğine katılanlar ise 250.000 dolar bağışladı.

Jewish Insider’a göre bu bağış etkinliği, Carlson’un İsrail hakkındaki görüşleri nedeniyle sert tepkilerle karşı karşıya kalmasına rağmen, Vance’in Carlson’un ağıyla devam eden bağlarını gözler önüne seriyor.

Carlson, İran’la savaş konusunda Başkan Donald Trump ile yollarını ayırdıktan sonra “üçüncü bir siyasi parti”nin kurulmasına ön ayak oluyor.

JD Vance’in de İran’a karşı savaşa özel konuşmalarında karşı çıktığı ileri sürülüyor.

Tucker Carlson: MAGA ihanete uğradı

5 milyon dolar toplandığı bildirilen bu bağış etkinliği, Vance’in, Trump sonrası dönemi şekillendirecek “popülist sağdaki” genç bağışçılardan oluşan bir koalisyon kurduğunu gösteriyor.

Jewish Insider, Vance’in faaliyetlerinin bazı “geleneksel Cumhuriyetçiler” arasındaki endişeleri artırdığına işaret ediyor.

Yahudi muhafazakârlar, davetiyenin perşembe günü internette ortaya çıkmasıyla birlikte sosyal medyada bu bağış etkinliğiyle ilgili endişelerini dile getirdiler.

Vance, son aylarda İsrail’e yönelik eleştirilerini yoğunlaştırdı. Örneğin, İsrail’in etki kampanyalarının ABD’nin İran savaşı hakkındaki görüşünü “manipüle ettiğini” iddia ederken, Tahran ile müzakerelere ilişkin anlaşmazlıklar nedeniyle İsrailli yetkilileri kamuoyu önünde suçladı.

2028’de kimin başkanlık yarışına gireceği ve Vance’in favori aday olup olmayacağına dair spekülasyonlar artarken, birçok Yahudi Cumhuriyetçi bağışçı Vance’e karşı temkinli davranmaya devam ediyor.

Başkan yardımcısı, Yahudi Cumhuriyetçilere bazı yakınlaşma girişimlerinde bulunmuş olsa da, çarşamba gecesi düzenlenen bağış etkinliği, İsrail yanlısı Cumhuriyetçiler arasında memnuniyetsizlik yarattı.

Vance: İsrail destekli kampanya İran mutabakatını sabote ediyor

Okumaya Devam Et

Amerika

S&P: Avrupa’da petrol işleme kapasitesi 2035’e kadar yüzde 20 azalacak

Yayınlanma

Yüksek yakıt talebine ve hükümetlerin üretim artırma çağrılarına rağmen Avrupa ve Kuzey Amerika’daki rafineri kapasitelerinin önümüzdeki on yılda küçülmeye devam etmesi bekleniyor. S&P Global Energy verilerine göre 2035 yılına kadar Avrupa’da petrol işleme hacmi yüzde 20, ABD’de ise yüzde 7 oranında daralacak.

Financial Times’ın haberine göre, yüksek yakıt talebine ve hükümetlerin istikrarlı arz sağlama çabalarına rağmen Avrupa ve Kuzey Amerika’daki petrol rafinerilerinin kapasiteleri önümüzdeki on yılda daralmayı sürdürecek.

S&P Global Energy projeksiyonlarına göre, 2035 yılına kadar Avrupa’da ham petrol işleme hacmi yüzde 20 azalarak günlük 9 milyon varilin biraz üzerine gerileyecek.

ABD’de ise söz konusu gösterge yüzde 7 düşüşle günlük 16,7 milyon varile inecek. Buna karşılık Çin, Hindistan, Ortadoğu ve Afrika’daki rafineri kapasiteleri artmaya devam ediyor.

Avrupa ve ABD’deki rafineriler, Ortadoğu’daki savaş kaynaklı yakıt açığı nedeniyle bu yıl neredeyse tam kapasiteyle çalışıyor. Ancak analistler bu durumun, eski ve küçük ölçekli işletmelerin kapatılması yönündeki uzun vadeli eğilimi değiştirmeyeceğini değerlendiriyor.

Avrupa’da yakıt talebinin azalmasındaki temel etkenlerden biri elektrikli araç satışlarındaki artış olarak öne çıkıyor. Yılın ilk yarısında elektrikli araç satışları Fransa’da yaklaşık yüzde 63, Almanya’da ise yüzde 48 arttı.

Uzmanlara göre bir diğer neden, hükümetlerin kapasite artırma çağrılarına rağmen yatırımcıların yeni projelere destek verme konusundaki isteksizliği oldu.

Reuters haber ajansı, Ortadoğu ve Ukrayna’daki çatışmalara bağlı küresel tedarik kesintilerinin yaşandığı bir ortamda Hindistan, ABD ve Çin’in yakıt ihracatını artırdığını aktardı.

Ajans ve görüşlerine yer verilen uzmanlar, fiyat artışları ile arz açığının bu ülkelere, daha önce Ortadoğu ve Rusya yakıtına bağımlı olan ülkelere sevkiyatı artırma imkanı tanıdığına işaret etti.

Reuters küresel petrol üretim hacimlerinde düşüş ihtimalini de dışlamadı. Temmuz ayında küresel yakıt işleme miktarı bir önceki yıla göre 5 milyon varil azalarak günlük yaklaşık 89 milyon varile geriledi; mevcut talep ise günlük 100 milyon varilin üzerinde seyrediyor.

Aynı dönemde ABD’den yapılan dizel ve fuel-oil ihracatı 7 Ağustos ile biten haftada günlük 1,9 milyon varille rekor seviyeye ulaştı.

Endonezya’nın benzin ithalatı ise temmuz ayındaki 9-10 milyon varil seviyesinden ağustos ayında 11-12 milyon varile yükseldi.

Bu süreçlere paralel olarak Hindistan, Asya için kilit tedarikçi konumunu korurken bölgesel rakibi Çin temmuz ayında yakıt sevkiyatını hazirandaki 240,9 bin ton seviyesinden 1,1 milyon tona çıkardı.

Doğalgaz alanında ise Avrupa Komisyonu verilerine göre Avrupa Birliği’nin en büyük tedarikçisi Norveç oldu.

Okumaya Devam Et

Amerika

Amerikan tahvil piyasasına müdahaleye Wall Street tepkisi

Yayınlanma

Hazine Bakanı Scott Bessent’in ABD tahvil piyasasını canlandırma girişimi, Washington’un 40 trilyon dolarlık borç yükü ve giderek tırmanan enflasyon konusundaki endişelerin artmasıyla birlikte yatırımcılar tarafından “kurşun deliğine yapıştırılan yara bandı” olarak nitelendirildi.

Financial Times’a (FT) göre ABD Hazine Bakanlığı çarşamba günü, önümüzdeki aydan itibaren uzun vadeli devlet tahvili alımlarını “en az iki katına çıkarma” planlarını açıklayarak Wall Street’i şaşkına çevirdi.

Duyurunun ardından uzun vadeli Hazine tahvilleri hızla yükseldi ve 30 yıllık borçlanma maliyetlerini, birkaç gün önce ulaştıkları 19 yılın en yüksek seviyesinden aşağı çekti.

Gelgelelim bu yükseliş kısa sürede sönümlendi. Perşembe günü Bessent, dünyanın en önemli piyasasını dizginlemek için elindeki “geniş araç setini” tanıtmak üzere CNBC’ye çıkmasına rağmen, getiriler yeniden yükselmeye başladı.

Morgan Stanley Investment Management’ın yatırım direktörü Jim Caron, “[Bessent] sorunu anlıyor. Fakat sorunu anlamakla, bu konuda somut bir şey yapabilmek iki farklı şey. Hazine, uzun vadeli getirileri kontrol edemez,” dedi.

Bessent’in geri alım stratejisi, eski hedge fon yöneticisinin önceki birçok Hazine başkanıdan çok daha alışılmadık bir yaklaşım benimsediğinin en son örneği.

Son haftalarda, avro satarak Japon yenini güçlendirmek için nadir görülen bir hamle başlattı ve İran’la müzakerelerde yakın zamanda ilerleme kaydedileceğine dair sinyaller vererek petrol fiyatlarını defalarca etkiledi.

Öte yandan bu girişim, onu 32 trilyon dolarlık piyasadaki “tahvil bekçileri” ile karşı karşıya getirdi.

Bu yatırımcılar, Amerika’nın kötüleşen kamu maliyesi, ısrarla yüksek seyreden enflasyon ve yapay zeka patlamasını finanse etmek için Büyük Teknoloji şirketlerinin aşırı borçlanma eğiliminden korkuyorlar.

Nomura’dan Charlie McElligott, Bessent’in Hazine tahvili geri alım planının “tek başına kurşun deliğine yapıştırılan yara bandı” niteliğinde olduğunu ve “piyasa güçlerini yatıştırmak için yeterli olmayacağını” söyledi.

Hazine Bakanlığı çarşamba günü yaptığı açıklamada, 9 Eylül’den itibaren vadesi 10 ila 30 yıl arasında olan Hazine tahvillerine yönelik düzenli alımlarını 2 milyar dolardan 4 milyar dolara veya daha fazla bir seviyeye çıkaracağını duyurdu.

Bu adım, başlangıçta eski Hazine tahvillerinin alım satımını kolaylaştırmak amacıyla tasarlanan programın büyük ölçüde genişletilmesi anlamına geliyor.

Bazı analistler, Hazine’nin normalde borçlanma stratejisini açıkladığı üç aylık yeniden finansman duyurusundan iki hafta sonra gelen bu ani hamlenin, kurumun güvenilirliğini zedelediğini belirtti.

Jefferies’in ABD baş ekonomisti Thomas Simons, “İletişim stratejisindeki bu kopukluğun, kurumun yönlendirmelerinin genel güvenilirliğini azalttığını söylemenin abartı olmadığını düşünüyoruz,” dedi.

Bessent bunu açıkça dile getirmemiş olsa da, çoğu yatırımcı Hazine Bakanlığı’nın uzun vadeli menkul kıymetlerin geri alımlarındaki artışı, daha fazla kısa vadeli borç ihraç ederek dengelemesini bekliyor.

Bu hamle, bakanlığı faiz oranlarındaki dalgalanmalara maruz bırakıyor. Bessent’in 2024 yılında, o dönemki Hazine Bakanı Janet Yellen’ı benzer bir politika izlediği için eleştirdiği gözden kaçmadı.

Jones Trading’den Mike O’Rourke, “Asıl soru, Bessent’in eleştirdiği yolu izlemeye devam edip etmeyeceği,” dedi.

O’Rourke, Hazine Bakanı’nın “sorunları örtbas etmeye” devam etmeyi planlıyorsa “daha büyük ve daha agresif” adımlar atmak zorunda kalacağını öngörüyor.

Bessent, İran savaşının etkilerini ve 30 yıllık Hazine piyasasındaki “çok zayıf” likiditeyi gerekçe göstererek, “getirilerin temel iktisadi göstergeleri yansıtmadığını” savundu.

Washington’ın bu hafta sonu veya önümüzdeki hafta başında “mali konsolidasyona daha fazla odaklanılacağını” açıklayacağını belirten Bessent, ABD’nin kamu açıklarının zirveye ulaşmış olma ihtimalinin “çok yüksek” olduğunu da sözlerine ekledi.

ABD’de ulusal borç 40 trilyon dolara ulaştı, Kongre bölündü

Siyasi tarafsızlığıyla bilinen Kongre Bütçe Ofisi, ABD bütçe açığının bu yıl yüzde 5,8 seviyesinde gerçekleşeceğini öngörüyor.

Bu rakam 2025 yılına kıyasla sabit kalırken, Bessent’in uzun süredir dile getirdiği 2028 yılına kadar yüzde 3’e ulaşma hedefinin oldukça üzerinde.

Evercore’dan Sarah Bianchi, “Bessent’in açıklamaları, yüksek borçlanma maliyetlerinin temel etkenlerine odaklanılacağını işaret etse de, yönetimin bu noktada bütçe açığı konusunda gerçekçi ve önemli bir adım atabileceğine şüpheyle bakıyoruz. Bu hafta yapılan sürpriz hisse geri alım duyurusu sadece geçici bir etki yarattı ve bütçe açığıyla ilgili herhangi bir duyurunun da en az bunun kadar sınırlı olacağını düşünüyoruz,” dedi.

AllianceBernstein’ın sabit getirili menkul kıymetler başkanı Scott DiMaggio, geri alımların daha kalıcı bir etki yaratması için “Federal Rezerv’in harekete geçmesi gerekiyor. Ayrıca, bütçe açığı ve borç yönetimi konusunda da adımlar atılmalı,” dedi.

Diğer uzmanlar ise Bessent’in artırılmış geri alım planının, yükseliş eğilimini tamamen tersine çevirmek yerine, Hazine’nin endişesini göstermek ve tahvil getirilerindeki artışı yavaşlatmak amacıyla tasarlandığını vurguladı.

PGIM’in küresel tahvil bölüm başkanı Robert Tipp, Bessent’in müdahalesi olmasaydı ABD tahvil piyasasındaki satış dalgasının daha belirgin olacağını savundu.

Tipp, “Bu, setin çökmesini engellemek için atılan bir adım, ancak faiz oranlarının yükseldiği, mali israfın ve hedefin üzerinde enflasyonun hüküm sürdüğü bir dünyadasınız ve açıkçası ABD, diğer ülkelerin tahvil piyasalarına kıyasla daha iyi performans göstermiştir,” dedi.

JPMorgan: İpotek borcunu kredi kartıyla ödemek gibi

JPMorgan’a göre, ABD hükümetinin Hazine piyasasındaki baskıyı yönetmeye yönelik çabaları, küresel borç ihracındaki artışın yatırımcı talebini sınadığı bir ortamda, sorunu sadece geleceğe erteleyebilir.

JPMorgan’ın küresel temel araştırma bölümünün eş başkanı James Sullivan, bugün (21 Ağustos) CNBC’nin “Squawk Box” programında yaptığı açıklamada, Hazine’nin fiilen vadesi uzun tahvilleri geri alırken vadesi kısa tahviller ihraç ettiğini, bu stratejinin geçici bir rahatlama sağlayabileceğini ancak temel borç yükünü olduğu gibi bıraktığını belirtti.

Sullivan, bu yaklaşımı uzun vadeli yükümlülüklerin daha kısa vadeli borçlanma yoluyla yeniden finanse edilmesine benzetti.

Sullivan, “Bu, ipotek borcunuzu kredi kartınızla ödemek gibi bir şey. Bir süre işe yarayabilir ama eninde sonunda bu uyumsuzluk daha belirgin hale gelmeye başlar,” diye ekledi.

Bu müdahale, kısa vadede borçlanma maliyetlerinin kontrol altına alınmasına yardımcı olabilir; fakat Sullivan’ın endişesi, bunun asıl büyük sorunu çözmede pek bir işe yaramaması: Sonunda alıcı bulmak zorunda kalınacak olan, giderek yükselen devlet ve şirket borçları duvarı.

Sullivan, “Hükümetlerin piyasaları kontrol etmeye çalışması, çoğu zaman pek de cazip bir durum değil,” dedi.

Yabancıların Amerikan borcundaki etkisi azaldı

Öte yandan ABD devlet tahvili getirilerindeki son dönemdeki büyük dalgalanmalar, kısmen yeni bir finansal gerçeği yansıtıyor.

Uzun bir süredir yabancı hükümetler, eskisine kıyasla ABD’nin bütçe açıklarını finanse etmeye eskisi kadar istekli değil.

ABD Hazine piyasasının, yabancı hükümetlerin nakitlerini güvenli bir şekilde sakladıkları yer olarak üstlendiği rol, ABD hükümetine ve ekonomisine büyük avantajlar sağladı ve borçlanma maliyetlerini normalde olacağından daha düşük seviyede tuttu.

Axios’a konuşan analistlere göre, bu hamle dün tahvil piyasasını istikrara kavuşturmaya yardımcı oldu ve getirileri düşürdü ama aynı zamanda başka riskler de yaratabilir.

Evercore ISI analistleri, “Hazine’nin artan aktif rolü, eğer devam ederse, yatırımcıların daha yüksek oynaklığı ve politika sürprizleri riskini hesaba katmaya başlaması nedeniyle doların cazibesini azaltabilir,” diye yazdı.

BNP Paribas analistleri ise şöyle yazdı:

“Bunun, Fed’in faiz oranlarını hâlâ sabit tutarken uzun vadeli getirilerin [finansal kriz] öncesi zirve seviyelerine ulaşmasına bir tepki olduğunu düşünüyoruz. Hisse geri alımlarının, Fed’in güvenilirliğinde devam eden kaybı telafi etmek için yeterli olacağını düşünmüyoruz.”

Merkez bankaları, maliye bakanlıkları ve devlet varlık fonları gibi resmi yabancı kuruluşlar, ABD Hazine tahvillerinin toplamda yaklaşık %12’sine sahip.

Bu oran, finansal kriz sırasında ve sonrasında yaklaşık %40’tan bu seviyelere düştü.

Bu kuruluşlar, Hazine tahvillerini para kazandıran yatırımlar olarak değil, trilyonlarca dolarlık nakdi güvenli bir şekilde saklamak için bir araç olarak görüyorlardı.

Başka bir deyişle, Hazine piyasasını bir nevi inanılmaz büyüklükte bir banka hesabı olarak kullanıyorlardı ve banka hesabı olan sıradan insanlar gibi, bu kurumların da öncelikli kaygısı güvenlik, emniyet ve kullanım kolaylığıydı. Faiz oranı ise ikincil öneme sahipti.

Bu yabancı yatırımcılar genellikle “fiyata duyarsız” olarak nitelendirilirdi; bu da trilyonlarca dolarlık borç senetleri için alıcı bulmaya çalışırken son derece kullanışlı bir durumdu.

Bu tutumlar son yıllarda değişmeye başladı. Yabancı hükümetlerin Hazine tahvillerindeki toplam payındaki gerileme, 2016 yılında hız kazanmaya başladı.

O yıl Çin, ekonomik sıkıntılar sırasında para birimini korumak amacıyla elindeki Hazine tahvillerini elden çıkarmaya başlamıştı.

COVID salgını sırasında, dünya liderleri de pandeminin maliyetlerini karşılamak için Hazine tahvillerini nakde çevirmeye çalışırken, ABD hükümetinin toplam borç seviyesi keskin bir artış gösterdi ve bu düşüş hızlandı.

2022’de başlayan Rusya-Ukrayna karşı savaşı da bu baskıyı artırdı; zira Rus devlet varlıklarının dondurulması, ülkelerin ulusal servetlerini saklamak için dolar cinsinden varlıkları kullanma konusundaki kararlarını yeniden gözden geçirmelerine neden oldu.

Yabancı hükümetlerin davranışlarında bir değişiklik olsa da, Hazine tahvillerini toplu olarak elden çıkarmadılar.

Toplamda, tahvil tutarları yıllardır 4 trilyon doların biraz altında kalarak istikrarlı seyrediyor.

Fakat ABD devlet borcunun toplam tutarının patlama yaşayıp son zamanlarda 40 trilyon dolara –GSYİH’nin yaklaşık %120’sine– ulaşmasıyla birlikte, Hazine piyasasındaki payları keskin bir düşüş gösterdi.

Yabancı devlet alıcılarının geri çekilmesiyle birlikte, piyasanın daha büyük bir kısmı, güvenlik odaklı devlet rezerv yöneticileriyle pek az ortak noktası olan hedge fonları gibi tüccarların ve yatırımcıların eline geçti.

ABD Hazine Bakanlığı, daha fazla tahvil geri alacak

Fed, Hazine karşısında “ters ayakta” kaldı

Hazine Bakanlığı’nın borç yönetimi alanındaki değişikliklerinin ABD merkez bankasının para politikası tercihlerini nasıl etkileyebileceği sorulduğunda, iki Federal Rezerv yetkilisi temkinli bir tavır sergiledi.

Bu müdahale, finansal koşullara en büyük etkiyi hangi kurumun yaptığına dair finansal piyasalarda olası bir kafa karışıklığı yaratması nedeniyle Fed için potansiyel zorluklar doğuruyor.

Diğer tüm koşullar sabit kaldığı sürece, Hazine Bakanlığı’nın bu hamlesi finansal koşulları gevşetirken, enflasyonu dizginlemek için faiz artırımına gidebilecek olan Fed ile sürtüşmeye yol açabilir.

St. Louis Fed Başkanı Alberto Musalem, Hazine Bakanlığı’nın uzun vadeli devlet tahvillerinin geri alımında daha agresif bir tempoya geçme kararının sorulması üzerine, “Biz çok basit bir şekilde işgücü piyasasına ve enflasyona odaklanıyoruz; para politikasını, borç yönetimi veya maliye politikasından bağımsız olarak belirliyoruz,” dedi.

Bloomberg’e konuşan San Francisco Fed Başkanı Mary Daly, mevcut uzun vadeli tahvil getirilerinin “Fed’in politika ayarlamaları veya politika kalibrasyonu konusunda ne yapmamız gerektiğine dair bize pek fazla ipucu vermediğini” söyledi.

Daly, Fed politikasının “iyi bir noktada” olduğunu düşündüğünü belirtirken, uzun vadeli tahvilleri, bunların iktisadi görünüm için ne anlama geldiğini görmek amacıyla takip ettiğini de ekledi.

Geçen ay Fed’in faiz oranlarını değiştirmeden bırakma kararını güçlü bir şekilde desteklediğini belirtti.

Hazine tahvili ihraçlarının daha kısa vadeli tahvillere kaymasının Fed’in para politikasını yürütme şekli açısından sorun yaratıp yaratmayacağı sorulduğunda, “Henüz erken bir aşamadayız ve bu konuları derinlemesine düşünme fırsatımız olana kadar bu tür konuları tartışmak konusunda aceleci davranmak istemem,” dedi.

Bessent ise herhangi bir çatışma ihtimalini önemsiz gösterdi ve Fed’in faiz kararlarının Hazine Bakanlığı’nın yaptıklarından tamamen bağımsız olduğunu belirtti.

ABD merkez bankasının bilançosunu etkileyebilecek her türlü hususa gelince, iki kurum “(Fed) bilançosunda herhangi bir değişiklik olması halinde işbirliği yapacaktır ve biz de… onların gerçekleştirdiği her türlü tahvil satışına uyum sağlayacağız,” dedi.

Kısa vadeli tahvil ihracının artması, piyasa faiz oranları üzerinde yukarı yönlü baskı yaratarak, merkez bankasının faiz politikasını yönetme biçiminde teknik zorluklara yol açabilir.

Fed’in faiz kontrol sistemi, bir dizi araç ve likidite imkânı aracılığıyla faiz oranlarını yönetmek için para piyasası koşullarını etkilemeye dayanıyor.

Daly, Fed için asıl meselenin, enflasyon ve istihdam hedeflerine nasıl ulaştığına dair “mekanizmalar”dan ziyade, bu hedefleri gerçekleştirme konusundaki kararlılığı ve bunu başarma kabiliyeti olduğunu da sözlerine ekledi.

Warsh “daha az müdahale”den yana

Geçen ayki Fed basın toplantısında Başkan Kevin Warsh, uzun vadeli faiz oranlarındaki artışın, yatırımcıların iktisadi görünüşe daha bağımsız bir şekilde tepki verdiklerini gösterdiğini söylemişti.

Warsh şöyle konuşmuştu:

“Piyasa katılımcıları hakeme değil, topa odaklanmayı öğreniyorlar. Piyasa fiyatları, kendilerinin uygun gördüğü yönde ve ölçüde tepki vermeye devam edecek. Bu, bana göre olumlu bir değişim ve daha yeni başlıyoruz.”

Warsh, finansal koşulların belirlenmesinde piyasaların daha büyük bir rol üstlenmesini savunurken, Bessent ise borçlanma maliyetlerinin düşürülmesini Trump yönetiminin satın alınabilirlik gündeminin merkezi bir parçası haline getirdi.

Bu gerilim, uzun vadeli getiriler ani bir artış gösterdiğinde açıkça ortaya çıkıyor. Fed’in bir piyasa sinyali olarak gördüğü durum, hanehalkları ve işletmeler için daha yüksek borçlanma maliyetlerine yol açarak, yönetim yetkililerinin çözmeye çalıştığı satın alınabilirlik sorununu daha da kötüleştiriyor.

Warsh, yatırımcıların Washington’dan gelen sinyaller yerine ekonomiye odaklanmasını istiyor.

Fakat Hazine Bakanlığı’nın bu hamlesi, piyasalara Washington’ı takip etmeye devam etmeleri için yeni bir neden sunuyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English