Bizi Takip Edin

Amerika

Yeni Pentagon stratejisi: Çin ile denge arayışı ve “savaşçı ruhu”

Yayınlanma

ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon), 2026 Ulusal Savunma Stratejisini (NDS) yayınladı ve “küresel ulus inşası” yerine Amerikan çıkarlarının korunmasını vurgulayan “esnek gerçekçilik” yönündeki değişimi özetledi.

NDS’ye göre bu yaklaşımın merkezinde, ABD topraklarının güvenliğini ve “Batı Yarımküre”deki hakimiyetini önceliklendiren “Monroe Doktrinine Trump İlavesi” yer alıyor. Bu, ABD Ulusal Güvenlik Stratejisini (NSS) takip ediyor.

Belge, Çin’i “birincil rakip” olarak tanımlarken, müttefikler ile ortaklarının, GSYİH’nin %5’i düzeyinde bir harcama standardına ulaşmak için mali katkılarını önemli ölçüde artırmalarını talep ediyor.

“Milli sanayi seferberliği” ve “savaşçı ruhunun yeniden canlandırılması” yoluyla, NDS “Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi düşmanları” caydırmayı amaçlıyor.

Nihai olarak, strateji, askeri sorumlulukları yeniden dengeleyerek ve idealist dış müdahalelerden ziyade pratik güvenlik üzerine odaklanarak küresel istikrar sağlamayı hedefliyor.

Önce Amerika: “Ütopik idealizm”e ret

2026 Ulusal Savunma Stratejisine göre “esnek gerçekçilik”, soyut küresel ideallerin üzerinde Amerikan çıkarlarına hizmet etmeyi önceliklendiren, ulusal güvenliğe yönelik açık görüşlü, sağduyulu bir yaklaşım olarak tanımlanıyor.

Esnek gerçekçilik, Amerikan çıkarlarını tüm dünyanın çıkarlarıyla birleştiren veya “dünyanın tüm sorunlarını çözmeyi” amaçlayan önceki yönetimlerin “büyük stratejilerini” reddediyor.

Bunun yerine, ABD’nin anavatanına yönelik tehditlerin uzak bölgelerdeki tehditlerden daha “içgüdüsel” ve önemli olduğunu kabul ederek, “Amerikalıların güvenliği, özgürlüğü ve refahına yönelik gerçek, inandırıcı tehditlere” odaklanıyor.

NDS, esnek gerçekçiliği “ütopik idealizm” ve “kurallara dayalı uluslararası düzen” gibi “bulutlar üstünde bir kale” niteliğindeki soyutlamalarla açıkça karşılaştırıyor. Rejim değişikliği, “sonsuz savaşlar” ve “büyük ulus inşa projeleri” gibi hedefleri terk ettiğini ilan ederken, bunların yerine “asil ve gururlu bir barış” elde etmek için tasarlanmış “katı gerçekçilik”i koyuyor.

Pentagon’a göre bu yaklaşım, kaynaklar ve hedefler arasında pragmatik bir korelasyon gerektiriyor. NDS, ABD’nin “her yerde tek başına hareket edemeyeceğini” ve her küresel sorunu çözemeyeceğini kabul ediyor; tehditleri ciddiyetlerine göre “değerlendirmesini, sıralamasını ve önceliklendirmesini” istiyor.

Uygulamada, esnek gerçekçilik tam hakimiyet yerine “esnek ve sürdürülebilir bir güç dengesi”ni hedefliyor. Örneğin, Çin ile ilgili olarak, strateji “makul bir barış” ve Çin’in ABD’yi hakimiyeti altına almasını engelleyen bir güç dengesi arıyor ve bu hedefin “rejim değişikliği veya başka bir varoluş mücadelesi” gerektirmediğini açıkça belirtiyor.

Belge, bu yaklaşımın “izolasyonizm anlamına gelmediğini” savunuyor. Aksine, ABD’nin pratik çıkarlarını ilerletmek için küresel olarak, özellikle müttefikleriyle birlikte hareket ettiği, fakat müttefiklerin kendi bölgesel savunmalarının ana yükünü üstlenmelerini ısrarla talep ettiği “odaklanmış ve gerçek anlamda stratejik bir yaklaşım” öngörüyor.

Yük paylaşımı ve savunma harcamaları

NDS, ittifakları ABD’nin sübvanse ettiği bir modelden “açık hesap verebilirlik” ve kendi kendine yeterlilik modeline kaydırarak küresel yük paylaşımını temelden yeniden tanımlıyor ve müttefiklerin “bağımlı” olarak hareket etmeyi bırakıp gerçek ortaklar olarak işlev görmeleri gerektiğini savunuyor.

Bu “Önce Amerika” yaklaşımının, ABD’nin çıkarlarına öncelik verip müttefiklerin çoğu sahada kendi güvenlikleri için birincil sorumluluğu üstlenmelerini talep ederek, ABD’nin kaynaklarını ülkeyi savunmaya ve Çin’i caydırmaya yoğunlaştırmasına olanak tanıdığı öne sürülüyor.

Bu bağlamda strateji, belirli mali hedefler, operasyonel değişiklikler ve stratejik ültimatomlar yoluyla gereklilikleri yeniden tanımlıyor. Bunlar arasında yeni bir küresel mali standart; ABD’nin öncüden ziyade destek olacağı müttefikler için “birincil sorumluluk”; “model müttefiklere” verilecek öncelikler ve teşvikler yer alıyor.

Örneğin ABD artık Avrupa’da Ukrayna meselesini Avrupa’ya, Kore Yarımadasındaki sorunu Güney Kore’ye, Orta Doğu’da ise İran gerilimini yönetmeyi İsrail ve Körfezdeki müttefiklerine devredecek.

Pentagon böylece, müttefikleri harekete geçmeye zorlayarak, ABD ordusunun en yüksek iki önceliğine odaklanmasını amaçlıyor: ABD’yi savunmak ve Hint-Pasifik’te Çin’i caydırmak.

Yeni ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi: Küreselleşmenin sonu ve Monroe Doktrini

Başlıca stratejik rakip: Çin

NDS, ülkenin tarihindeki “en tehlikeli” güvenlik ortamlarından biri olarak tanımlanan ve ABD’nin avantajlarını koruyamaması nedeniyle düşmanların giderek güçlendiği bir ortam tanımlıyor.

Başlıca jeopolitik tehditler, yalnızca devlet aktörlerine göre değil, aynı zamanda Amerikan vatanına olan coğrafi yakınlık ve eşzamanlı çatışmaların sistemik riskine göre de sınıflandırılıyor.

Stratejide başlıca stratejik rakip olarak Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC) gösteriliyor. NDS, ÇHC’yi “19. yüzyıldan bu yana bize göre en güçlü devlet” olarak tanımlıyor ve küresel ölçekte ABD’den sonra ikinci sırada olduğunu savunuyor.

Çin’den gelen tehdit, Batı Pasifik’in çok ötesindeki hedefleri vurabilecek güçleri de içeren askeri güçlerinin “hızı, ölçeği ve kalitesi” ile tanımlanıyor.

Temel tehlikenin sadece askeri değil, Çin’in Hint-Pasifik bölgesine hakim olma potansiyeli olduğuna işaret eden Pentagon, bu potansiyelin, Amerikalıların “dünyanın iktisadi ağırlık merkezine” erişimini etkili bir şekilde kontrol etmesinden endişe ediyor.

Bu kapsamda ABD’nin hedefi, Çin’in ABD veya müttefiklerine hakim olmasını önlemek için güç dengesini korumak ve rejim değişikliği peşinde koşmak yerine “makul bir barış” sağlamak olarak gösteriliyor.

NDS’nin Çin’e yönelik yaklaşımı, “Çin’i çatışma ile değil, güçle Hint-Pasifik bölgesinde caydırmak” olarak özetleniyor. Strateji, çatışma veya izolasyon peşinde olmak yerine, etkili diplomatik ve askeri angajmanın ön koşulu olarak sağlam bir askeri caydırıcılık (“güç”) oluşturmak üzere ikili bir yaklaşım öngörüyor.

ABD’nin hedefinin “Çin’i egemenlik altına almak” veya “Çin’i boğmak ya da küçük düşürmek” olmadığı açıkça belirtiliyor. Bunun yerine, ABD’nin, hiçbir ülkenin diğerini egemenlik altına alamayacağı bir güç dengesi ile karakterize edilen “makul bir barış” arayacağı yazılıyor.

Avrupa’ya mesaj: Kendi güvenliğinizi sağlayın

2026 Ulusal Savunma Stratejisi, Avrupa’nın rolünü, Amerikan güvenlik garantilerine bağımlı bir bölgeden, kendi konvansiyonel savunması için “birincil sorumluluk” üstlenen bir bölgeye temel olarak yeniden tanımlıyor.

Strateji, NATO müttefiklerinin kıtayı savunmada liderliği üstlenmeye geçmesi gerektiğini, Amerika Birleşik Devletleri’nin ise “kritik ama daha sınırlı destek” sağlaması gerektiğini açıkça belirtiyor.

Bu değişiklik, Rusya’nın “kalıcı ama yönetilebilir bir tehdit” olduğu ve Avrupa’daki NATO üyelerinin kolektif iktisadi ve askeri gücünün Rusya’nınkini “gölgede bıraktığı” değerlendirmesine dayanıyor. Belge, tek başına Alman ekonomisinin dahi Rusya’yı çok geride bıraktığına atıfta bulunuyor.

Sonuç olarak, NDS Rusya’nın “Avrupa hegemonyası için bir girişimde bulunacak durumda olmadığını”, yani Avrupa’nın ABD’nin hakimiyeti olmadan tehdidi yönetebilecek durumda olduğunu savunuyor.

Avrupa, Beyaz Saray’ın “yük paylaşımı” için yeni “küresel standardı”nın test edildiği bir alan. Strateji, NATO müttefiklerinin toplam savunma harcamaları hedefini GSYİH’nin %5’i olarak belirledikleri “Lahey Zirvesi”ne atıfta bulunuyor. Pentagon, müttefiklerin bu hedefleri gerçekleştirmeleri için “teşvik ve imkan sağlayacağını” vurgularken, bu taahhütleri yerine getirmeleri gerektiğini ısrarla belirtiyor.

Ukrayna’daki savaşın “sona ermesi gerektiğini” belirtirken, Ukrayna’nın savunmasını destekleme ve sonraki barışı sürdürme sorumluluğunu doğrudan Avrupa müttefiklerine yüklüyor.

Belge, bunun “öncelikle Avrupa’nın sorumluluğu” olduğunu beyan ederek, müttefiklerin “bedavacılık” yapmasına izin verdiğini iddia ettiği önceki yönetimin yaklaşımını reddediyor.

Strateji, NATO müttefiklerinin kendi savunmaları için gerekli güçleri üretmelerine yardımcı olmak için transatlantik savunma sanayi işbirliğinin genişletilmesini ve ticaret engellerinin azaltılmasını öngörüyor.

“Model müttefik”: İsrail’e bölgede birincil rol

2026 Ulusal Savunma Stratejisine göre, İsrail “model müttefik” olarak tanımlanıyor ve belgenin yük paylaşımına ilişkin “Önce Amerika” yaklaşımının başlıca örneği olarak gösteriliyor.

Strateji, müttefiklerin kendilerini savunma iradesine ve yeteneğine sahip olması, ABD’nin ise “kritik ama sınırlı destek” sağlaması ilkesine dayalı olarak ABD’nin İsrail ile ilişkisini yeniden tanımlıyor.

Pentagon’a göre İsrail, “model müttefik” tanımına uyuyor, çünkü özellikle 7 Ekim saldırılarından sonra, “kendini savunma yeteneğine ve isteğine sahip” olduğunu kanıtlamış durumda.

Belge, “bağımlı” olarak eleştirdiği müttefiklerin aksine, İsrail’i, kendi kendine hayatta kalmak amacıyla harekete geçtiği için övmektedir. Sonuç olarak, strateji ABD’nin İsrail’in “ellerini bağlamak” yerine “güçlendirmesi” gerektiğini belirtiyor.

Stratejinin bölgesel yük paylaşımı konusundaki daha geniş çaplı çabasıyla tutarlı olarak, İsrail’in “İran ve vekillerini caydırma ve savunma konusunda birincil sorumluluk” üstlenmesi bekleniyor.

Belge, İsrail’in operasyonlarının “İran’ın vekillerini”, özellikle Hizbullah ve Hamas’ı “ciddi şekilde zayıflattığını” savunuyor.

İsrail’in rolü, bölgesel güvenlik mimarisini sağlamlaştırmaya kadar uzanıyor. Pentagon, İbrahim Anlaşmalarını açıkça temel alarak “İsrail ile Arap Körfezi ortaklarımız arasında entegrasyonu sağlamak” niyetinde. Bu çaba, bölgesel ortakların kendilerini savunmak için toplu olarak daha fazla çaba sarf ettikleri bir koalisyon oluşturmayı ve ABD’nin öncelikli dikkatini Hint-Pasifik ve ülke sınırlarına odaklamasını amaçlıyor.

İsrail mücadeleye öncülük ederken, ABD “İsrail’in kendini savunma çabalarını güçlü bir şekilde desteklemeyi” taahhüt ediyor. Bu destek “kritik ama sınırlı” olarak nitelendiriliyor: Yani ABD, İsrail’in başarılı olması için gerekli araçları ve desteği (silah satışı ve istihbarat paylaşımı gibi) sağlayacak, fakat sahada birincil savaş rolünü üstlenmeyecek.

Körfeze “İsrail ile entegrasyon” talimatı

2026 Ulusal Savunma Stratejisine göre, bölgenin başarılı bir dönüşümü, Amerikan müdahalesi yerine yerel sahiplenme yoluyla elde edilen “daha barışçıl ve müreffeh bir Orta Doğu” kurulmasıyla tanımlanıyor.

Pentagon, bu dönüşümün dışarıdan dayatılamayacağını savunuyor. Bu dönüşüm, ABD’ye göre, “bölgenin geleceğinde en büyük payı olanlar”, yani bölgedeki ülkeler tarafından gerçekleştirilebilir.

Başarı, bölgesel müttefikler ve ortakların “İran ve vekillerini caydırma ve savunma konusunda birincil sorumluluğu” üstlenmesiyle tanımlanıyor. ABD’nin rolü, mücadeleye liderlik etmekten ziyade destekleyici bir role kayıyor.

NDS’ye göre başarılı bir dönüşüm, İsrail ve Arap Amerikan ortakları arasında “derinleşen işbirliği ve entegrasyon” gerektiriyor ve açıkça İbrahim Anlaşmaları çerçevesine dayanıyor.

Savunma sanayii, Trumpist iktisat politikalarına bağlanıyor

NDS, endüstriyel seferberlik planını, Dünya Savaşları ve Soğuk Savaş dönemlerindeki endüstriyel canlanmalara benzetilen bir “milli seferberlik” ve “endüstriyel silahlara çağrı” olarak tanımlanıyor.

Plan, Başkanın “yüzyılda bir kez gerçekleşen Amerikan endüstrisinin canlanması” iddiasını desteklemek için “ABD Savunma Sanayii Tabanını (DIB) güçlendirmek” amacını güdüyor.

Bu kapsamda “birinci sınıf cephanelik”in yeninden kurulması; modernizasyon ve regülasyonların kaldırılması; yapay zeka ve invasyonu benimsemek; Pentagon’un üretim kapasitesini artırmak için iç reform sürecinden geçmesi ve deregülasyon; tedarikçi tabanının genişletilmesi; müttefiklerle entegrasyonun derinleştirilmesi gibi hedefler yer alıyor.

Orduyu savaşa hazırlamak

Belgede “savaşçı ruhu”, İkinci Dünya Savaşı gazileri gibi Amerikan kahramanlarının örneklediği bir dizi değer olan “ABD ordusunun kalbi” olarak tanımlanıyor.

Belgeye göre “savaşçı ruhu”, ordunun “temel, yeri doldurulamaz rolü” ile ayrılmaz bir şekilde bağlantılı. Bu ruhun yeniden canlandırılması, Amerikan ordusunun “ülkenin savaşlarını kesin olarak kazanmaya” yeniden odaklanması için gerekli olarak sunuluyor.

Bu, belgede “sosyal mühendislik” veya “ulus inşa etme” gibi dikkat dağıtıcı unsurlar olarak tanımlanan şeylerden uzaklaşmak anlamına geliyor.

Stratejinin temel dayanağı, önceki yönetimlerin bu ruhu ihmal ettiği ve çoğu zaman “aktif olarak baltaladığı” iddiası.

Belge, gerçek caydırıcılığın, “görkemli ulus inşa projeleri” veya “kurallara dayalı uluslararası düzen” gibi soyut kavramlardan ziyade, ölümcül güce ve zafere odaklanan bir ordunun yan ürünü olduğunu savunuyor.

Amerika

ABD, “Havana sendromu” mağdurlarına 3 milyon dolar ödedi

Yayınlanma

ABD ordusu ve istihbarat personeli, gizemli “Havana sendromu” rahatsızlığı sebebiyle ilk kez resmi tazminat aldı. Pentagon, sinirsel saldırı mağdurları için çıkarılan yasa kapsamında yaklaşık 3 milyon dolar ödeme yapıldığını duyurdu. Diplomatlar ve ajanlarda görülen bu rahatsızlığın nedeni üzerindeki araştırmalar ise sürüyor.

ABD yönetimi, diplomatlar ve istihbarat görevlileri arasında görülen ve “Havana sendromu” olarak adlandırılan gizemli rahatsızlığın mağdurlarına ilk kez resmi tazminat ödemesi yaptı.

ABD Savaş Bakanlığı (Pentagon), “Nörolojik Saldırı Mağduru Amerikalılara Yardım Yasası” (HAVANA) kapsamında hak sahiplerine toplamda yaklaşık 3 milyon dolar ödeme yapıldığını bildirdi.

Pentagon’dan konuya ilişkin yapılan açıklamada, bakanlığın zarar gören personele yardım ulaştırılması konusuna öncelik verdiği vurgulandı.

Açıklamada, “Bakanlık, etkilenen personele destek vermeyi öncelik haline getirdi ve herhangi bir başkanlık yönetimi döneminde HAVANA Yasası kapsamında yapılan ilk ödemeler olarak yaklaşık 3 milyon dolar tazminat dağıttı” ifadelerine yer verildi.

Savaş Bakanlığı, anormal tıbbi vakaları inceleyen departmanlar arası çalışma grubunu temel alarak yönlendirilmiş enerjinin biyolojik etkilerini araştıracak yeni bir ihtisas grubu kurulduğunu da duyurdu.

Açıklamada ayrıca, “Bakanlık, doğrulanmış sonuçlar elde etmek, mağdurların tedavisini iyileştirmek ve dinamik harekat ortamına uyum sağlamak amacıyla şeffaflık ile bilimsel dürüstlüğe odaklanmaya devam edecek” değerlendirmesi aktarıldı.

İlk vakalar Küba’da kaydedildi

Söz konusu rahatsızlık, ilk kez 2016 yılında Küba’da görev yapan Amerikalı diplomatlarda görülmesi nedeniyle “Havana sendromu” adını aldı.

Bölgedeki personel; ani baş ağrısı, işitme ve görme kaybı, denge bozukluğu ile mide bulantısı gibi şikayetlerle tıbbi yardım talep etti. Yapılan klinik muayenelerde, bazı çalışanlarda hafif beyin travması ve merkezi sinir sistemi hasarı saptandı.

Benzer semptomlar, 2018 yılında Çin’deki bir ABD’li diplomat üzerinde de görüldü. Amerikan medyasından The Wall Street Journal gazetesinin haberine göre, 2021 yılında Almanya’daki Amerikalı diplomatlar da aynı rahatsızlığı yaşadıklarını bildirdi.

Gazete aynı yıl, bir CIA personelinin de benzer şikayetler nedeniyle Sırbistan’dan tahliye edildiğini yazdı.

Cihaz iddiaları ve istihbarat raporları

CNN televizyonunun 13 Ocak tarihli haberine göre Pentagon, “Havana sendromu” yaratma kapasitesine sahip olduğu değerlendirilen gizli bir cihazı bir yılı aşkın süredir test ediyor.

Gizli bir operasyonla ele geçirildiği belirtilen ve sırt çantasına sığabilecek büyüklükte olan bu cihazın, darbeli radyo dalgaları ürettiği ifade ediliyor.

Televizyon kanalına konuşan ve konuya aşina kaynaklar, bazı hükümet yetkilileri ile bilim insanlarının bu dalgaları rahatsızlığın temel nedeni olarak gördüğünü kaydetti. Aynı kaynaklar, cihazın Rus yapımı parçalar içerdiğini ancak tamamen Rusya üretimi olmadığını öne sürdü.

Öte yandan, ABD istihbarat topluluğunda konuya ilişkin ciddi bir görüş ayrılığı yaşandığı kaydediliyor. Bloomberg’in aktardığı bilgilere göre, Ocak 2025’te yedi ABD istihbarat kurumundan beşi, söz konusu vakaların arkasında Washington karşıtı yabancı güçlerin bulunması ihtimalini “son derece düşük” gördü. Diğer iki istihbarat teşkilatı ise olaylardan yabancı servislerin sorumlu olabileceğini değerlendiriyor.

Okumaya Devam Et

Amerika

Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.

Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.

Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.

Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.

Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.

Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.

Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.

Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.

Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.

Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.

Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.

***

Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.

Okumaya Devam Et

Amerika

Veri merkezleri ABD’li valilik adaylarının hedefinde

Yayınlanma

Yapay zekanın hızla yayılmasıyla inşa edilen devasa veri merkezleri, ABD genelindeki valilik yarışlarında adaylar için en kritik tartışma noktalarından biri haline geliyor. Artan enerji maliyetleri, arazi kullanımı ve çevreye etkiler seçmen nezdinde endişe yaratırken, adaylar eski kararlarını gözden geçirmek veya yeni kısıtlamalar vadetmek zorunda kalıyor.

Yapay zeka altyapısının fiziki temelini oluşturan devasa veri merkezlerine yönelik toplumsal tepki, valilik seçimlerinde yarışan adayları zor durumda bırakıyor.

Bu dev tesislerin varlığı, seçim pusulalarındaki pek çok yarışta en hararetli tartışma konularından biri haline geliyor.

Görevdeki valiler ve onların yerine geçmeyi hedefleyen rakipler, Amerikalıların yapay zeka hakkındaki artan endişeleriyle birlikte, veri merkezlerinin inşasından kaynaklanan enerji fiyatları ve arazi kullanımı korkularıyla da mücadele etmek zorunda kalıyor.

Yapay zeka modellerini, sistemlerini ve diğer teknolojileri çalıştırmak için kullanılan geniş alanlara yayılmış bu binalar, yapay zekanın hızlı gelişiminin somut olarak görülebildiği nadir alanlar arasında yer alıyor.

Teknoloji ve siyasetin kesişim noktasına odaklanan Silverman Strategy Group kurucusu Sam Silverman konu hakkında yaptığı değerlendirmede, “Çabalasanız bile bundan daha kolay bir siyasi hedef icat edemezdiniz” dedi. Silverman, stratejide devasa değişiklikler yapılmadığı takdirde bu durumun daha da kötüleşeceğini kaydetti.

En son Demokrat Temsilci Pat Ryan ile çalışan Silverman, “Genel olarak teknoloji iyimseriyim ancak kendi bölgesinde aktif olarak veri merkezi taraftarı bir kampanya yürüten herkese bunun seçimsel bir hata olduğunu söylerim” ifadelerini kullandı.

Eyaletlerde veri merkezlerine yönelik tartışmalar giderek büyüyor. Eyalet milletvekilleri, bu tesislerin çevresel ve ekonomik etkileriyle mücadele etmek amacıyla geçici durdurma kararları veya daha sıkı düzenlemeler getirilmesi yönünde adımlar atıyor.

Adaylar da seçmenlerin desteğini kazanmak için bu hareketlilikten faydalanıyor ya da yapay zeka altyapısına daha önce verdikleri desteklerden geri adım atıyor.

Silverman, valilik yarışlarının bu politikaların pratikte ilk kez ciddi şekilde sınandığı yerler olduğunu belirtiyor.

ABD’de veri merkezlerine “dur” deme arayışı

Pennsylvania

Pennsylvania valilik yarışı bu yeni dinamiğin en net görüldüğü yerlerden biri olarak öne çıkıyor. Demokrat Vali Josh Shapiro, Cumhuriyetçi Pennsylvania Saymanı Stacy Garrity karşısında zorlu bir sınav veriyor.

Gelecekte 2028 Demokrat başkan adaylığı için adı geçen isimlerden biri olan Shapiro, geçen yıl eyaletteki yeni Amazon veri merkezi projesini memnuniyetle karşıladıktan sonra, o tarihten bu yana daha temkinli bir yaklaşım sergiliyor.

Shapiro, mayıs ayında valiliğin Sorumlu Altyapı Geliştirme girişimi (GRID) olarak adlandırılan ve veri merkezlerine yönelik yasal sınırları belirleyen bir çerçeve plan açıkladı.

Geçen ay Pennsylvania Temsilciler Meclisinden geçen bu önlem, veri merkezi geliştiricilerinin elektrik maliyetlerini tüketicilerin üstlenmesini önlemek için kendi enerji üretimlerini finanse etmelerini ve planları konusunda yerel topluluklara karşı şeffaf olmalarını zorunlu kılıyor.

Düzenleme ayrıca veri merkezlerinin, belirli sayıda yeni istihdam güvencesi vermelerini ve çevreyi koruma taahhütlerini içeren toplumsal fayda sözleşmeleri imzalamak üzere belediyelerle işbirliği yapmasını talep ediyor.

Shapiro’nun seçim kampanyası sözcüsü Manuel Bonder, eyalet senatosundan da geçmesi gereken bu çerçevenin, valinin yerel topluluk, sendika ve çevre liderleriyle yürüttüğü çalışmalar doğrultusunda tasarlandığını ifade etti.

Vali, bu planı Amazon’un eyalet genelinde çok sayıda bulut bilişim ve yapay zeka kampüsü kurmak üzere en az 20 milyar dolarlık yatırım yapacağını duyurmasından bir yıldan kısa bir süre sonra hayata geçirdi.

Yeniden seçim yarışında açık ara önde olan Shapiro, bu projenin ardından dengeli bir politika izlemeye çalışıyor. Pennsylvania’nın büyük projeler için rekabet ettiğini ve inovasyona öncülük ettiğini belirten Bonder, Shapiro’nun sıkı standartlar belirlemeye, projelerin topluma fayda sağlamasına ve eyalet sakinlerine ek maliyet getirmemesine odaklandığını aktardı.

Buna rağmen rakibi Garrity, seçim kampanyasında Shapiro’nun bu projeye verdiği desteği hedef almayı sürdürüyor.

Garrity yaptığı açıklamada, “Bir yıldan kısa bir süre önce Josh Shapiro, Pennsylvania’da sınırsız veri merkezi gelişiminin en büyük amigo kızlığını yapıyordu ancak gördüğümüz üzere yerel topluluklara hiçbir liderlik göstermedi ve neredeyse hiç bilgi vermedi” diyerek hazırlanan çerçevenin sadece gönüllülük esasına dayandığına işaret etti.

Bununla birlikte Garrity de seçimler yaklaştıkça veri merkezlerine yönelik görüşlerini değiştirdi. Eyalet saymanı, o dönemde Amazon projesini övmüş ve daha sonra Pennsylvania’nın veri merkezi gelişiminde geri kaldığını savunarak kuralların esnetilmesini talep etmişti.

Geçen hafta ise yönünü değiştiren Garrity, yerel, bölge ve eyalet liderleriyle gerçekleştirdiği bir toplantıda veri merkezi geliştirme çalışmalarına ara verilmesi çağrısında bulundu.

Lehigh Üniversitesinde görev yapan siyaset bilimci Christopher Borick, valilik yarışının seçilmiş yetkililerin veri merkezleri konusundaki söylemlerini ve politikalarını ne kadar sert bir biçimde yeniden yapılandırmak zorunda kaldıklarını gösterdiğini ifade etti.

Borick, pek çok yetkilinin ve yeniden seçilmek için yarışan adayın bu konuda aceleci davrandığını ve kendilerini karmaşık bir dengenin ortasında bulduklarını kaydetti.

Texas

Shapiro gibi, görevdeki Cumhuriyetçi Vali Greg Abbott da bu sonbaharda yapılacak seçimler öncesinde veri merkezlerine yönelik bakış açısını değiştiriyor.

Abbott, geçen ay bir kampanya durağında eyaletin kırsal kesimlerinde yeni veri merkezi inşaatlarının engellenmesi çağrısında bulunarak dikkatleri üzerine çekmişti.

Yerel basına yansıyan haberlere göre Abbott, Doğu Texas değerlerini koruma mücadelesiyle doğrudan örtüşen bir diğer konunun, mahallelerde kurulmak istenen yapay zeka veri merkezlerine karşı çıkmak olduğunu belirtti.

Bu açıklamalar, Abbott’ın eyalet düzenleyici kurumlarına gönderdiği ve vatandaşların altyapı maliyetleri altında ezilmemesinin güvence altına alınmasını talep ettiği mektuptan birkaç hafta sonra geldi. Vali mektubunda, veri merkezlerine yönelik satış vergisi muafiyetlerinin kaldırılmasını, bu tesislerin Texas’ın elektrik kapasitesine katkıda bulunmasını ve su tasarruflu teknolojilerle inşa edilmesini önermişti.

Bu yaklaşım, Google’ın eyaletteki veri tesisleri yatırımı için sunduğu 40 milyar dolarlık projeyi memnuniyetle karşılayan ve Texas’ı yapay zeka gelişiminin merkez üssü olarak nitelendiren geçen kasım ayındaki Abbott portresinden ciddi bir sapma gösteriyor.

Demokrat valilik adayı ve Texas eyalet milletvekili Gina Hinojosa, Abbott’ın bu geçmişini kullanarak veri merkezlerini seçim kampanyasının ana gündem maddesi haline getiriyor.

Hinojosa yaptığı açıklamada, “Veri merkezleri Texas’a taşınıyor çünkü Greg Abbott, faturayı eyalet sakinlerinin ödemesi için ülkedeki en cömert vergi muafiyeti sisteminin kurulmasına yardımcı oldu” diyerek eyaletteki vergi muafiyetlerinin 2028 yılına kadar kamuda 3 milyar dolardan fazla kayba yol açabileceğine işaret etti.

Hinojosa, yapay zeka geliştiricilerinin artan elektrik ve su maliyetlerini ödemesi yönündeki toplumsal baskının artması sebebiyle valinin geri adım attığını savunuyor.

Hinojosa, “Abbott’ın bu konuda hiçbir inandırıcılığı yok, kimse yangını çıkaran kundakçının o yangını söndüreceğine inanmaz” diye ekledi.

Bu dönemdeki diğer Demokratlar gibi popülist bir yaklaşım benimseyen Hinojosa, seçmenlerin bu merkezlerin sahibi olan aşırı zengin teknoloji baronlarına karşı duyduğu tepkiyi arkasına alıyor.

Borick, veri merkezlerinin yapay zekayla bağlantılı güçlü teknoloji şirketlerine ve nüfuzlu kişilere yönelik duyulan öfkeyle doğrudan kesiştiğini belirtiyor.

Georgia

Kritik seçim eyaletlerinden Georgia’da anketörler, valilik yarışının eski Atlanta Belediye Başkanı Demokrat Keisha Lance Bottoms ile milyarder sağlık sektörü yöneticisi Rick Jackson arasında başabaş geçeceğini öngörüyor.

Vergi teşvikleri ve ucuz elektrik tarifeleri sayesinde ülkedeki en fazla veri merkezine ev sahipliği yapan eyaletlerden biri olan Georgia’da, iki adayın bu konudaki yaklaşımları tamamen ayrışıyor.

Bottoms, faturaların yükselmesine ve su kaynaklarının tükenmesine yol açtığını iddia ettiği veri merkezlerinin genişlemesinin durdurulmasını ve durumun yeniden değerlendirilmesini istiyor. Demokrat aday, bu değerlendirmeler sürerken yeni inşaatlara geçici bir yasak getirilmesini öneriyor.

Bottoms’ın kampanya iletişim direktörü TaNisha Cameron, Georgia’da bir plan olmadan kontrolsüz bir şekilde veri merkezi inşa edilmesini kabul etmeyeceklerini belirtti.

Mevcut Vali Brian Kemp ise geçen ay bu yaklaşımı sorumsuzluk olarak nitelendirerek eleştirdi.

Veri merkezi projesinde yatırımı olan rakip aday Jackson ise bu merkezlerin topluma ekonomik fayda sağlayabileceğini savunarak sektörü destekliyor. Jackson, yine de tesislerin nereye kurulacağı konusunda yerel toplulukların söz hakkı olması gerektiğine inanıyor.

Sektörün zorlu mücadelesi

Adaylar veri merkezlerine yönelik tepkileri yönetmeye ve bazı durumlarda bu tepkilerden siyasi fayda sağlamaya çalışırken, veri merkezi sektörü temsilcileri ise bu tesislerin farklı kullanım alanları olmasına rağmen sadece yapay zekayla ilişkilendirilmesinden rahatsızlık duyuyor.

Bir veri merkezi sektörü uzmanı, seçim yılında olunması nedeniyle uygun fiyatlılık tartışmalarının odağında veri merkezlerinin günah keçisi ilan edildiğini kaydetti.

Uzman, “Bu görüşmelerde altyapı ile uygulamayı birbirinden ayırmak zor oluyor, bu da bizi hayal kırıklığına uğratıyor çünkü uygulamanın nasıl kullanılacağı konusunda bizim bir etkimiz olmuyor” dedi.

Veri merkezleri ve yapay zekaya yönelik toplumsal algıyı ölçen Fairleigh Dickinson Üniversitesi Anketi Direktörü Dan Cassino ise tepkilerin doğrudan yapay zekanın kendisine yönelik olduğunu vurguladı.

Cassino, insanların elektrik faturalarını artıran şeyin yapay zeka için kurulan veri merkezleri olduğuna inandığını belirterek, “İnsanlara yapay zeka hakkındaki görüşlerini sorduğumuzda, çoğunlukla olumsuz yanıtlar alıyoruz” dedi.

ABD’de veri merkezleri hiç popüler değil

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English