Bizi Takip Edin

Amerika

Yeni ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi: Küreselleşmenin sonu ve Monroe Doktrini

Yayınlanma

Donald Trump yönetiminin, yayınlanması uzun süre ertelenen yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS) yayınlandı.

33 sayfadan oluşan belge, ABD’nin küresel ve ulusal düzeydeki güvenlik perspektifini şekillendiriyor.

NSS 2025’in önsözünü yazan Trump, ikinci başkanlık döneminin başladığı günden itibaren ABD’yi “yıkım ve felaketten” döndürdüklerini iddia ederken, “dört yıllık zayıflık, aşırılıkçılık ve ölümcül başarısızlıkların” ardından kendi yönetiminin “tarihsel bir hızda” ABD’nin içerideki ve dışarıdaki gücünü tekrar tesis ettiğini ve dünyaya “barış ve istikrar” getirdiğini öne sürüyor.

“Her ülke, bölge, sorun veya dava –ne kadar değerli olursa olsun– Amerikan stratejisinin odak noktası olamaz,” diyen NSS 2025, dış politikanın amacının “temel ulusal çıkarların korunması” olduğuna işaret ediyor.

Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana oluşturulan Amerikan stratejilerinin yetersiz kaldığını savunan yeni NSS, ilgili stratejileri “bir dizi istek veya arzu edilen nihai durumların listesinden ibaret” olmakla eleştiriyor.

Kendilerinden önceki stratejilerde ABD’nin “ne istediğinin net bir şekilde tanımlanmadığını” öne süren NSS 2025, bunun yerine “belirsiz klişelerden ibaret” ifadeler kullanıldığını ve çoğu zaman da ABD’nin “ne istemesi gerektiğinin” yanlış değerlendirildiğini düşünüyor.

Jake Sullivan’dan kritik konuşma: Küresel ekonomide yeni bir dönemin ilanı

NSS 2025 şöyle diyor:

“Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra, Amerikan dış politika elitleri, Amerika’nın tüm dünyaya kalıcı bir hakimiyet kurmasının ülkemizin çıkarlarına en uygun olduğu konusunda kendilerini ikna ettiler. Ne var ki, diğer ülkelerin işleri, ancak faaliyetleri bizim çıkarlarımızı doğrudan tehdit ettiği takdirde bizi ilgilendirir.”

ABD’nin özellikle Orta Doğu’daki “ulus inşası” süreçlerine eleştirel bakan NSS 2025, “Elitlerimiz, Amerikan halkının ulusal çıkarlarla hiçbir bağlantısı olmadığını düşündüğü küresel yükleri Amerika’nın sonsuza kadar üstlenmeye istekli olduğunu büyük ölçüde yanlış hesapladılar,” diyor.

Önceki dış politika yapıcılarının, ABD’nin devasa bir askeri, diplomatik, istihbarat ve dış yardım kompleksinin yanı sıra, devasa bir sosyal yardım, düzenleyici ve idari devleti aynı anda finanse etme yeteneğini abarttıklarını savunan strateji belgesi, küreselleşme ve serbest ticaret üzerine “son derece yanlış ve yıkıcı bahisler” yaptıklarını ve bunun da “Amerikan ekonomisinin ve askeri üstünlüğünün dayandığı orta sınıfı ve endüstriyel temeli” oyduklarını öne sürüyor.

ABD’nin “müttefiklerinin” yükünü üstlenmesinin yanı sıra uluslararası kurumlara da eleştiriler yönelten NSS 2025 şunları söylüyor:

“Müttefiklerinin ve ortaklarının savunma maliyetlerini Amerikan halkına yüklemelerine ve bazen de kendi çıkarları için merkezi, fakat bizim çıkarlarımız için önemsiz veya ilgisiz olan çatışmalara ve tartışmalara bizi sürüklemelerine izin verdiler. Ve Amerikan politikasını, bazıları açıkça anti-Amerikancılıkla, çoğu ise tekil devlet egemenliğini açıkça ortadan kaldırmayı amaçlayan ulusötesi bir yaklaşımla hareket eden uluslararası kurumlar ağına bağladılar. Özetle, elitlerimiz temelde istenmeyen ve imkansız bir hedefi takip etmekle kalmadılar, bunu yaparken bu hedefe ulaşmak için gerekli olan araçları, yani gücümüzün, zenginliğimizin ve ahlakımızın temelini oluşturan ulusumuzun karakterini de baltaladılar.”

Trump’ın politikalarını “zorunlu bir düzeltme” olarak nitelendiren yeni NSS, ABD’nin her şeyden önce “hükümeti vatandaşlarının Tanrı tarafından verilmiş doğal haklarını güvence altına alan ve onların refahını ve çıkarlarını önceliklendiren bağımsız, egemen bir cumhuriyet olarak ABD’nin varlığını ve güvenliğini sürdürmesini” istediğini savunuyor.

Ülkeyi “askeri saldırılardan ve casusluk, yağmacı ticaret uygulamaları, uyuşturucu ve insan kaçakçılığı, yıkıcı propaganda ve etki operasyonları, kültürel yıkım veya ulusumuza yönelik diğer tehditler gibi düşmanca yabancı etkilerden” korumak istediklerini vurgulayan NSS 2025, sınırları, göçmenlik sistemini ve insanların ABD’ye “yasal ve yasadışı olarak giriş yaptıkları” ulaşım ağları üzerinde tam kontrolü temel hedefler arasında sayıyor.

Politico ‘Jake Sullivan ve Bidenizm’i yazdı

Askeri kapasiteye de özel bir vurgu yapan NSS, “Amerikan halkını, Amerika’nın yurtdışındaki varlıklarını ve müttefiklerini korumak için dünyanın en sağlam, güvenilir ve modern nükleer caydırıcılık sistemine ve Amerikan ana vatanı için Altın Kubbe dahil olmak üzere yeni nesil füze savunma sistemlerine sahip olmak istiyoruz,” diye yazıyor.

ABD’nin sanayi temelinin küresel-askeri rolü için de kritik olduğunu kabul eden NSS 2025, sanayi politikalarını önceleyeceğini haber veriyor:

“Amerikan ulusal gücü, barış zamanında ve savaş zamanında üretim taleplerini karşılayabilecek güçlü bir sanayi sektörüne bağlıdır. Bu, sadece doğrudan savunma sanayi üretim kapasitesini değil, aynı zamanda savunma ile ilgili üretim kapasitesini de gerektirir. Amerikan sanayi gücünü geliştirmek, ulusal iktisat politikasının en yüksek önceliği haline gelmelidir.”

Amerikan “yumuşak gücü” ile ilgili de bir “düzeltme”ye giden NSS 2025, ABD’nin yumuşak gücünü sergilerken, ülkenin “geçmişi ve bugünü hakkında pişmanlık duymadan” diğer ülkelerin farklı dinlerine, kültürlerine ve yönetim sistemlerine saygı duyacaklarını ilan ediyor.

Belgede, “Amerika’nın gerçek ulusal çıkarlarına hizmet eden ‘yumuşak güç’, ancak ülkemizin doğuştan gelen büyüklüğüne ve dürüstlüğüne inandığımızda etkili olabilir,” deniyor.

Bu kapsamda dünyadan beklentilerini de sıralayan Amerikan yönetimi, Monroe Doktrinine aleni bir atıfla, “Batı Yarımküre”deki ABD hegemonyasında delik açtırmayacağını ilan ediyor:

“Batı Yarımküre’nin, Amerika Birleşik Devletleri’ne kitlesel göçü önlemek ve caydırmak için makul ölçüde istikrarlı ve iyi yönetilen bir bölge olmasını sağlamak istiyoruz; hükümetleri uyuşturucu teröristleri, karteller ve diğer uluslararası suç örgütlerine karşı bizimle işbirliği yapan bir Yarımküre istiyoruz; düşmanca yabancı saldırılara veya önemli varlıkların ele geçirilmesine maruz kalmayan ve kritik tedarik zincirlerini destekleyen bir Yarımküre istiyoruz; ve önemli stratejik konumlara erişimimizi sürdürmek istiyoruz. Diğer bir deyişle, Monroe Doktrinine bir ‘Trump Tamamlayıcısı’ ekleyeceğiz ve bunu uygulayacağız.”

Çok kutupluluğun Amerikası

Belgede açıkça, “yıllarca süren ihmalden” sonra, ABD’nin “Batı Yarımküre”de Amerikan üstünlüğünü yeniden tesis etmek ve “vatanı ve bölgedeki önemli coğrafi bölgelere erişimi korumak” için Monroe Doktrinini yeniden yürürlüğe koyacağı ve uygulayacağı ilan ediliyor.

NSS 2025, “Yarımküre dışındaki rakiplerin, yarımküremizde kuvvetler veya diğer tehditkar yetenekler konumlandırma ya da stratejik açıdan hayati öneme sahip varlıkları sahiplenme veya kontrol etme imkânını engelleyeceğiz,” diyor:

“Batı Yarımküre için hedeflerimiz ‘Katılım ve Genişleme’ [Enlist and Expand] olarak özetlenebilir. Yarımkürede yerleşik dostlarımızı, göçü kontrol etmek, uyuşturucu akışını durdurmak ve karada ve denizde istikrar ve güvenliği güçlendirmek için katılımlarını sağlayacağız. Yarımkürenin tercih edilen iktisadi ve güvenlik ortağı olarak ülkemizin cazibesini artırırken, yeni ortaklar geliştirip güçlendirerek genişleyeceğiz.”

Bu kapsamda, ABD’nin küresel askeri varlıklarının da Batı Yarımküre gözetilerek yeniden değerlendirileceği belirtiliyor.

“Yabancı aktörlerin” Amerikan ekonomisine verdiği zararı durdurmak ve tersine çevirmek, aynı zamanda Hint-Pasifik bölgesini “özgür ve açık tutmak”, tüm önemli deniz yollarında seyir özgürlüğünü korumak ve “güvenli ve güvenilir tedarik zincirlerini ve kritik malzemelere erişimi sürdürmek” de NSS 2025’in öncelikleri arasında.

Avrupa’nın kendi medeniyetine olan “özgüvenini” ve “Batı kimliğini” yeniden tesis ederken, müttefiklerini “Avrupa’nın özgürlüğünü ve güvenliğini korumada desteklemek istediklerini” belirten NSS 2025, “Düşman bir gücün Orta Doğu’yu, petrol ve doğalgaz kaynaklarını ve bunların geçtiği darboğazları hakimiyeti altına almasını önlemek ve aynı zamanda bizi büyük bedeller ödeyerek o bölgede bataklığa sürükleyen ‘sonsuz savaşları’ önlemek istiyoruz,” diyerek Barack Obama döneminde başlayan “sonsuz savaş” eleştirilerini sürdürüyor gibi görünüyor.

ABD teknolojisinin ve ABD standartlarının, özellikle yapay zeka, biyoteknoloji ve kuantum bilişim alanlarında, dünyayı ileriye götürmesini sağlamak istediklerini de kaydeden yeni strateji, bütün bunların ABD’nin “temel ve hayati ulusal çıkarları” olduğunu öne sürüyor ve “Başka çıkarlarımız da olsa da, her şeyden önce odaklanmamız gereken ve göz ardı edersek veya ihmal edersek kendi zararımıza olacak olan çıkarlar bunlardır,” diyor:

“Başkan Trump’ın dış politikası, ‘pragmatist’ olmadan pragmatik, ‘realist’ olmadan gerçekçi, ‘idealist’ olmadan ilkeli, ‘şahin’ olmadan güçlü ve ‘güvercin’ olmadan ölçülüdür. Geleneksel siyasi ideolojiye dayalı değildir. Her şeyden önce Amerika için neyin işe yaradığına, yani iki kelimeyle ‘Önce Amerika’ya odaklanmaktadır.”

Trump’ın ikinci dönemi ve ilk faaliyetleri

Bölgesel çatışmaların, “tüm kıtaları sürükleyen küresel savaşlara dönüşmeden” önce durdurulması, bu yönetimin önceliği olarak görülüyor.

“Savaşların kıyılarımıza ulaştığı, ateşler içindeki bir dünya, Amerikan çıkarları için kötüdür,” diyen NSS 2025, Trump’ın nükleer silaha sahip ülkeler arasındaki bölünmelerin ve “yüzyıllardır süren nefretin” neden olduğu şiddetli savaşların kıvılcımlarını “cerrahi bir şekilde söndürmek” için “konvansiyonel olmayan diplomasi”yi, “Amerika’nın askeri gücü”nü ve “iktisadi kozlarını” kullandığını ileri sürüyor.

ABD’nin küresel açıdan askeri gücünün büyüklüğüne ve doların rezerv para rolüne işaret etmeyi sürdüren belge, bunları ek olarak “DEI” olarak bilinen çeşitlilik politikalarını tersine çevirerek “yeterlilik kültürü”nü ve rekabetçiliği yeniden canlandıracaklarının altını çiziyor.

“Orta sınıf” vurgusunu da yapan belge, özellikle enerji ve sanayileşmeye işaret ediyor:

“Büyüme ve inovasyonu desteklemek, orta sınıfı güçlendirmek ve yeniden inşa etmek için stratejik bir öncelik olarak muazzam enerji üretim kapasitemizi ortaya çıkarmak;

Yine orta sınıfı daha fazla desteklemek ve kendi tedarik zincirlerimizi ve üretim kapasitemizi kontrol etmek için ekonomimizi yeniden sanayileştirmek.”

Belge bu kapsamda vergi indirimleri ve deregülasyon rolünü önemsiyor ve ABD’yi “iş yapmak ve sermaye yatırımı yapmak için en uygun yer haline getirme”nin hayalini kuruyor. 

Bu bağlamda, Trump yönetiminin dış politikasını şu ilkeler tarafından yönlendirileceği vurgulanıyor:

  • Ulusal Çıkarların Odaklanmış Tanımı
  • Güç Yoluyla Barış
  • Müdahale Etmemeye [Non-Intervention] Yatkınlık
  • Esnek Gerçekçilik
  • Ulusların Önceliği
  • Egemenlik ve Saygı
  • Güç Dengesi
  • Amerikan İşçisini Destekleme
  • Adalet
  • Yetkinlik ve Liyakat

NSS 2025, bu bağlamda kitlesel göç döneminin sona erdiğini; temel haklar ve özgürlüklerin savunulacağını; yüklerin hem paylaşılacağını hem de farklılaşacağını; barış yoluyla yeniden düzenlemeler yapılacağını; dengeli ticaret, sanayileşme ve kritik tedarik zincirlerine erişimi sağlama alma aracılığıyla iktisadi güvenliğe önem verileceğini belirtiyor.

Amerika

Arjantin, Falkland’da iş yapan enerji şirketi aleyhine ceza davası açacak

Yayınlanma

Arjantin hükümeti, İsrailli enerji şirketi Navitas Petroleum ve yöneticilerine, Falkland Adaları’nda faaliyet gösterdikleri gerekçesiyle cezai suç duyurusunda bulunacağını açıkladı.

Bu adım, cuma günü Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei’nin, İngiliz denizaşırı toprağında sondaj yapan petrol şirketlerine yaptırım uygulayacağına dair yaptığı açıklamaların ardından geldi.

Devlet başkanlığından yapılan açıklamaya göre, Dışişleri Bakanı Pablo Quirno, söz konusu bölgede faaliyet gösteren birkaç Navitas iştiraki ve ortağı ile bunların şirket yöneticileri hakkında cezai şikayette bulunacak.

Hükümet, şirketlerin Kuzey Falkland Havzası’nda Birleşik Krallık tarafından verilen hidrokarbon arama ve çıkarma lisanslarına sahip olarak Arjantin yasalarını ihlal ettiklerini iddia ediyor.

Milei, geçen hafta Falkland Adaları’ndaki petrol ve gaz faaliyetlerinde yer alan şirketleri hedef alan önlemleri açıklarken Sea Lion açık deniz petrol projesini özellikle işaret etti.

Cezalar hissedarlara, yöneticilere ve tedarikçilere kadar uzanabilir.

Sea Lion sahası, Tel Aviv Borsası’nda işlem gören ve %65 hisseye sahip Navitas Petroleum tarafından işletiliyor.

LSEG verilerine göre, İsrail enerji sektörünün önde gelen isimlerinden biri olan ve şirketin yönetim kurulu başkanı Gideon Tadmor, hisselerin yaklaşık %9’una sahip.

Arjantin, Falkland/Malvinas defterini tekrar açtı

İsrail’de, İngiltere ile yükselen gerilim nedeniyle Falkland/Malvinas üzerindeki Arjantin egemenliğini tanıma çağrıları yükselirken, Tel Aviv’in kararlı müttefiki Milei’nin İsrailli bir şirkete yönelik böyle bir adım atması da ilginç bulunuyor.

Geçen hafta Milei, Donald Trump’ın adalar üzerindeki İngiliz egemenliğine yönelik ABD desteğini yeniden gözden geçirdiğini ima etmişti.

Arjantinli lider, Falkland Adaları’na ilişkin Arjantin’in iddiası lehine “değişim rüzgarları”nın dünya çapında esmeye başladığını ileri sürmüştü.

Resmi olarak ABD, adalar üzerinde meşru egemenliğin kime ait olduğu konusunda tarafsız bir tutum sergiliyor.

Bu adalar, İngiltere tarafından ilk olarak 17. yüzyılın sonlarında talep edilmiş ve 1833’ten bu yana neredeyse kesintisiz olarak İngiltere’nin kontrolü altında kalmıştı.

Uygulamada ise Washington, 1982’de Arjantin’in işgali ve ardından İngiltere ile yaşanan askeri çatışmaya konu olan bu bölge üzerindeki İngiliz idaresini tanıyor.

Falkland Adaları konusunda ABD’nin tutumunu gözden geçirip geçirmediğine dair bir soruya yanıt olarak Trump, geçen hafta şöyle demişti: “Her tutumu her zaman gözden geçiririm; bu da pek çok tutumdan sadece biri.”

Milei, Trump’ın yanıtını “zararsız olmayan” bir “tehdit” olarak nitelendirmişti.

Milei şöyle devam etmişti:

“ABD bu tutum değişikliğini değerlendiriyor çünkü Arjantin’in, Batı değerleriyle uyumlu, stratejik açıdan önemli bir konumda bulunan ve önümüzdeki on yıllarda değerli bir müttefik olabilecek güvenilir bir ortak olduğunu biliyor.”

Ayrıca Milei, “Arjantin hükümetinin arkasından” petrol arama faaliyetleri yürüten şirketlerin Arjantin’de iş yapmasının yasaklanacağını da belirtmişti.

İngiltere’deki bakanlar, Milei’nin açıklamalarını derhal kınadılar ve Falkland Adaları’nda yaşayan halkın istediği sürece adaların İngiliz toprağı olarak kalacağını belirttiler.

Adalar konusunda ABD’nin taraf değiştirmesine dair spekülasyonlar aylardır dolaşıyor.

Nisan ayında, sızdırılan bir Pentagon e-postası, İngiltere’nin İran’la savaşa girme kararına destek vermemesi üzerine, İngiltere’nin hak iddiasının gözden geçirilmesini öneriyordu.

Trump ayrıca, NATO müttefikleri tarafından savunmaya ayrılan bütçenin yetersiz olduğunu öne sürerek bu durumdan memnun değil.

The Guardian’a göre ABD’nin tutumunda bir değişiklik, İngiltere’nin Falkland Adaları üzerindeki egemenliğine psikolojik bir darbe anlamına gelir.

1982’de Arjantin’in adaları müdahale etmesinin ardından, Margaret Thatcher hükümetinin adaların geri alınmasıyla sonuçlanan bir deniz görev gücü gönderme kararı, Washington’un Arjantin’deki iktidardaki askeri cunta ile de müttefik olmasına rağmen İngiltere’nin tarafını tutan Ronald Reagan’ın kararlı diplomatik desteğiyle güçlendirilmişti.

Okumaya Devam Et

Amerika

Bakır fiyatları ABD’nin vergi planı beklentisiyle tarihi zirveye çıktı

Yayınlanma

Bakır fiyatları, ABD Başkanı Donald Trump’ın rafine metal ithalatına gümrük vergisi getireceği beklentisiyle ton başına 14 bin 533 dolara ulaşarak tarihi zirvesini gördü. Londra Metal Borsası’nda işlem gören metal, tüccarların yüz binlerce ton ürünü ABD depolarına taşıması ve borsadaki stokların daralması nedeniyle yüzde 0,8 değer kazandı.

Londra Metal Borsası’nda üç ay vadeli bakır kontratları, ABD Başkanı Donald Trump’ın rafine metal ithalatına yönelik gümrük vergilerini genişleteceği beklentisiyle ton başına 14 bin 533 dolara çıkarak tarihi zirvesini yeniledi.

Bloomberg’in aktardığı verilere göre fiyatlar yüzde 0,8 artış kaydetti ve 29 Ocak’ta ton başına 14 bin 531,7 dolarla kaydedilen bir önceki rekoru geride bıraktı.

Piyasalardaki tırmanış, ABD’de Emek Günü nedeniyle borsaların kapalı kalmasının finansal risk iştahını azalttığı ve işlem hacimlerinin durgun seyrettiği günde gerçekleşti.

Yılbaşından bu yana bakır fiyatlarında kaydedilen yüzde 17’lik yükselişin temelinde, arz ve talep arasındaki yapısal dengesizlik yatıyor.

Piyasa aktörlerinin uzun süredir dile getirdiği üzere, yaşlanan madencilik altyapısı; veri merkezleri, yenilenebilir enerji kaynakları ve elektrik şebekelerinden gelen güçlü talebi karşılamakta zorlanıyor.

Öte yandan mevcut rekor seviyeleri kısa vadeli dinamikler doğrudan tetikliyor. Fiyat artışından kazanç sağlamak isteyen tüccarlar, bu yıl ABD’ye yüz binlerce ton bakır sevk etti.

ABD Ticaret Bakanlığı’nın söz konusu tedbirlerin gerekliliğine ilişkin raporunu Beyaz Saray’a sunması gereken tarihin üzerinden iki ay geçmesine rağmen, piyasa işlenmemiş bakır ithalatına gümrük vergisi getirilmesi olasılığını fiyatlamayı sürdürüyor.

Küresel bakır stokları genel ölçekte geniş olsa da bu rezervlerin büyük kısmı ABD sınırları içine yığılmış vaziyette.

Londra Metal Borsası’ndaki stokların erimesi, metale anlık erişimi kısıtlayarak kısa pozisyon sahipleri üzerinde baskı kurdu ve talep görece sakin kalsa dahi fiyatları rekor seviyeye taşıdı.

Fiyat artışları, pazardaki paylarını büyütmek isteyen küresel madencilik devlerinin mali tablolarına da olumlu yansıdı.

Rio Tinto, BHP, Glencore ve Zijin Mining, son gelir raporlarında bakır birimlerinin sağladığı katkıyla karlılıklarında belirgin artış kaydetti.

Buna karşılık bazı büyük üreticiler sahada operasyonel zorluklar yaşıyor.

Dünyanın önde gelen üreticisi Şili’den yapılan bakır sevkiyatı, yüksek fiyat ortamına rağmen ağustos ayında son bir yılı aşkın sürenin en düşük seviyesine geriledi.

Okumaya Devam Et

Amerika

ABD’de iki parti yapay zeka ve teknoloji devlerine karşı birleşti

Yayınlanma

ABD’de veri merkezlerinin yayılması ve yapay zeka destekli kitlesel gözetim sistemleri, derin siyasi kutuplaşmaya rağmen Cumhuriyetçiler ile Demokratları ortak tepkide buluşturuyor. Büyük teknoloji şirketlerine duyulan güven tarihi dip seviyeye gerilerken, eyalet yönetimleri dev tesislere ve izleme sistemlerine yönelik kısıtlamaları peş peşe devreye sokuyor.

ABD’de, teknoloji devlerinin ülke genelinde giderek genişleyen faaliyetleri, nadir rastlanan bir uzlaşı zemini yaratıyor. Büyük teknoloji şirketlerine yönelik tepki hem Demokrat hem de Cumhuriyetçi seçmende yükseliyor.

Veri merkezlerine ve yapay zeka destekli gözetleme kameralarına yönelik protestolardan sosyal medya platformları aleyhine çıkan emsal yargı kararlarına kadar uzanan bu dalga, iki partinin tabanında da karşılık görüyor.

Siyaset bilimciler, farklı başlıklarda yoğunlaşan bu itirazların temelinde Amerikan siyasi geleneğindeki “Üstüme basma” anlayışının yattığını vurguluyor.

Texas A&M Üniversitesi Bush Hükümet ve Kamu Hizmeti Okulu öğretim üyesi Prof. Dr. Valerie Hudson, The Hill gazetesine verdiği mülakatta teknoloji devlerini James Bond filmlerindeki kötü karakterlere benzetti:

“Büyük teknoloji şirketlerinden daha kusursuz bir James Bond kötüsü tasarlayamazsınız. Sizi işinizden etmeyi, çocuklarınızı algoritmalarla esir alıp cahilleştirmeyi, hükümetin ya da şirketlerin neredeyse her adımınızı izleyebileceği bir gözetim ağı kurmayı ve veri merkezleri için topraklarınızı elinizden almayı vadediyorlar.”

Teknoloji sektörü, son altı aydır gelişmiş yeni yapay zeka modellerinin siber güvenlik riskleri ile bu sistemleri eğitmek ve işletmek için kurulan veri merkezlerinin yarattığı etkiler nedeniyle yoğun sorularla karşılaşıyor.

Başkan Donald Trump’ın göreve başlama sürecinde teknoloji şirketlerine verdiği açık destek karşısında Demokratlar, yapay zeka ve gözetim sistemlerine başından beri şüpheyle yaklaştı ve sektörün Trump’a aktardığı mali kaynağı sıklıkla eleştiri konusu yaptı.

Bağımsız Senatör Bernie Sanders ve Temsilciler Meclisi Üyesi Demokrat Alexandria Ocasio-Cortez gibi ilerici isimler, yapay zekanın istihdam ve çevre üzerindeki etkilerine işaret ederek veri merkezlerinin veya ileri yapay zeka geliştirmelerinin yasaklanması çağrısında bulundu.

Başlangıçta ağırlıklı olarak sol siyasette dile getirilen bu kaygılar, yaz aylarında Cumhuriyetçi Parti içindeki dengelerin değişmesiyle farklı bir boyuta taşındı.

Sıkı denetimler yerine teknolojik yenilikleri destekleme çizgisini benimseyen çok sayıda Cumhuriyetçi siyasetçi bu yaklaşımdan uzaklaştı. Veri merkezleri ile yapay zeka projelerinin kamuoyu desteği gerilerken, Texas’ın Cumhuriyetçi Valisi Greg Abbott ile Pennsylvania’nın Demokrat Valisi Josh Shapiro gibi zıt kutuplardaki isimler benzer adımlar attı.

Her iki vali de dev tesislerin yerel halk üzerindeki mali ve çevresel yükünü azaltmak ve veri merkezi projelerinin onay süreçlerini sıkılaştırmak amacıyla yeni girişimler başlattı.

Cumhuriyetçi Texas Başsavcısı Ken Paxton ve eski Temsilciler Meclisi Üyesi Cumhuriyetçi Mike Rogers da projeler için daha katı denetim kuralları talep etti. Kongre üyeleri ise tesislerin maliyetlerinin veri merkezleri ve yapay zeka şirketlerince üstlenilmesini ve yerel topluluklara somut fayda sağlanmasını öngören yasa tasarıları sundu.

Trump veri merkezlerine koşulsuz desteğini sürdürse de Beyaz Saray, bu yılın başlarında özel sektör modellerinin hükümet tarafından denetlenmesine imkan tanıyan yöntemleri gündeme getirerek yapay zeka düzenlemelerindeki tutumunu yumuşattı.

Hudson, sağ ve sol seçmeni geleneksel kutuplaşma kalıplarının dışına çıkararak birleştiren bu eğilimi “dönüştürücü yeniden kutuplaşma” olarak tanımlıyor.

Büyük teknoloji şirketlerine karşı gelişen ve popülist bir dalga olarak nitelendirilen bu hareket kamuoyu yoklamalarına da yansıyor.

Gallup’un Temmuz ayında yayımladığı anket, büyük teknoloji şirketlerine duyulan güvenin tarihi dip seviyeye indiğini gösteriyor.

2020’de yüzde 32 olan güven oranı, 2026’da yüzde 20’ye geriledi. Aynı araştırmaya göre Cumhuriyetçilerin teknoloji devlerine desteği geçen yıl azalarak yüzde 20’ye inerken, Demokratların desteği ise bu yıl yüzde 18’den yüzde 13’e düştü.

Kentucky’de bir tarım arazisi sahibinin, veri merkezi kurmak için mülküne 26 milyon dolardan fazla teklif veren yapay zeka şirketi temsilcisine kapıyı göstermesi ülke basınında geniş yer buldu. Hudson bu tabloyu, “Amerikalıların katlanabileceği sınırın sonuna gelindi” sözleriyle değerlendirdi.

Benzer bir tepki, gözetleme teknolojileri ile şirketlerin ve hükümetin yurttaşların mahremiyet alanına müdahale ettiği algısı etrafında da şekilleniyor.

Otomatik plaka tanıma sistemleri, video kameralar ve ses algılama cihazları üreten Flock Safety şirketine dönük eleştiriler bu yaz yeniden tırmanışa geçti. Şirket, plakaların yanı sıra aracın marka, model, renk ve tampon çıkartması gibi ayrıntılarını kaydederek “araç imzası” adını verdiği profiller oluşturuyor.

Şirket, bu verilerin kayıp şahıs ve suç soruşturmalarında hayati olduğunu savunuyor. Ancak yerel halk, acil durumlardaki faydayı kabul etse de uygulamanın sürücüler üzerinde gerekçesiz bir kitlesel gözetim ağına dönüştüğünü belirtiyor.

Güvenlik güçlerine verdikleri güçlü destekle bilinen muhafazakar Cumhuriyetçiler, söz konusu kameraların mahremiyet değerleriyle çeliştiğini dile getirmeye başladı. Bu da gözetleme sistemlerinin göçmen büroları, kolluk kuvvetleri ve istihbarat servisleri eliyle kötüye kullanılabileceğini savunan Demokratların çizgisiyle örtüşüyor.

Texas Valisi Abbott ve Pennsylvania Valisi Shapiro, son bir hafta içinde Flock teknolojisine kısıtlamalar getirdi ya da kamu fonlarını kesti.

İki vali böylece Rhode Island Valisi Dan McKee, Florida Valisi Ron DeSantis ve Utah Valisi Spencer Cox’un aldığı önlemlere katıldı.

Cato Enstitüsü uzmanı Rikki Schlott, New York Post için kaleme aldığı yazıda iki partinin ortak tavrını, “Bu denli bölünmüş bir dönemde sağ ve solun uzlaştığı tek bir konu var: Flock kameralarından nefret ediyorlar” ifadeleriyle aktardı.

Şirketin gizlilik politikasını güncellemesi sivil özgürlük örgütlerinin kaygılarını gidermeye yetmedi. Siyaset stratejisti Basil Smikle, tepkilerin derin bir “büyük gözetleme devleti” karşıtlığından beslendiğini belirtti:

“Son yıllarda teknoloji ile suçla mücadele arasındaki bağı açıkça gördük; ancak insanların özgürlükleri üzerindeki etkiye dönük çok ciddi endişeler var.”

Sosyal medya platformlarının çocukların güvenliği üzerindeki etkileri konusunda da iki parti uzun süredir ortak endişeleri paylaşıyor.

Kongre üyeleri teknoloji şirketlerini sorumlu tutacak yasal düzenlemeler hazırlasa da bu tasarılar yasalaşamadı.

Şirketler Kongre düzeyinde yasal yükümlülüklerden kaçınırken, Meta aleyhine sonuçlanan iki emsal dava ve platformda köklü değişiklikler içeren uzlaşma, mücadelenin mahkeme salonlarına taşındığını gösteriyor.

Ancak Meta’nın değişiklik taahhütlerine rağmen, kuralları şirketin kendisinin belirlemesi şüpheleri canlı tutuyor.

Hudson, sosyal medya ya da yapay zeka şirketlerinin düzenlemeleri kabul etmesi durumunda dahi güvenin telafi edilemeyecek düzeyde zedelendiğini savunuyor: “Halk, teknoloji şirketlerinin bu kuralları yine kendi çıkarları doğrultusunda yazdığını düşünecektir.”

“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English