Bizi Takip Edin

Amerika

Jake Sullivan’dan kritik konuşma: Küresel ekonomide yeni bir dönemin ilanı

Yayınlanma

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı (NSA) Jake Sullivan, Brookings Institute’ta önemli bir konuşma yaptı.

‘Amerikan İktisadi Liderliğini Tazelemek’ başlıklı konuşması, Amerikan yönetiminin küresel ekonomiye ve bu ekonomide ABD’nin rolüne ilişkin bakış açısını bütün açıklığıyla ortaya koyuyor.

Sullivan’ın konuşması, bir süre önce Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde’ın konuşması ile birlikte değerlendirilebilir. Lagarde da Soğuk Savaş sonrası dünyanın sonunun geldiğini söylüyor, çok kutupluluğun artabileceğine işaret ediyor ve neoliberal dönemde tu kaka ilan edilen maliye politikalarının yeni dönemde üst sıralara geçeceğine işaret ediyordu.

Sarsılan düzen

Sullivan, ülkesinin geniş uluslararası iktisadi siyasetine ve bunun Joe Biden’ın ‘iç ve dış siyaseti birbirine derin bir biçimde bağlama’ isteğine değineceğini vurgulayarak söze başlıyor.

NSA Sullivan’a göre ABD, İkinci Dünya Savaşından sonra bölünmüş bir dünyaya liderlik ederek yeni bir uluslararası iktisadi düzen inşa etti. Bu düzen, yüz milyonlarca insanı yoksulluktan kurtardı, heyecan verici teknolojik devrimleri sürdürdü ve ABD ile dünyadaki diğer birçok ülkenin yeni refah seviyelerine ulaşmasına yardımcı oldu.

Fakat bu düzen son birkaç on yılda çatlamaya başladı. Sullivan’a göre şu unsurlar verili düzeni sarstı: Değişen küresel ekonomi ve Amerikalı işçilerin zor durumda kalması; mali krizin orta sınıfları sarsması; pandeminin tedarik zincirlerinin kırılganlığını ortaya çıkarması; iklim değişikliğinin yaşam ve geçim kaynaklarını tehdit etmesi ve Rusya-Ukrayna savaşı ile birlikte görünür hale gelen aşırı bağımlılığının yarattığı riskler.

Yeni konsensüs zamanı

Sullivan, eski konsensüsü sarsan nedenleri sıraladıktan sonra, yeni bir konsensüs oluşturmanın zamanının geldiğine işaret ediyor.

Danışmana göre, Başkan Biden yönetimindeki ABD’nin, hem kendi ülkesinde hem de dünyanın dört bir yanındaki ortaklarıyla birlikte modern bir sanayi ve inovasyon stratejisi izlemesinin nedeni de bu.

Bazılarının buna, neoliberal dönemi ‘müjdeleyen’ eskisine atıfla, ‘yeni Washington uzlaşısı’ dediğini belirten Jake Sullivan, bu stratejinin ‘Amerika’ya ya da diğerlerini dışlayan Amerika ve Batıya ait olduğu’ fikrine itiraz ediyor, “Bu strateji, kendimizin ve her yerdeki insanların yararı için daha adil, daha dayanıklı bir küresel ekonomik düzen inşa edecektir,” diyor.

ABD’nin karşılaştığı 4 meydan okuma

Sullivan, bu yeni konsensüs arayışının nedenlerini incelemeye başlıyor. Biden iktidara geldiğinde, dünyanın ve ABD’nin Beyaz Saray’dan nasıl göründüğünü anlatarak işe başlıyor.

Danışmana göre bundan iki sene önce ABD’nin önünde 4 zorluk, 4 meydan okuma bulunuyordu.

Birincisi, ABD’nin sanayi altyapısının içi boşaltılmıştı.

Savaş sonrası yıllarda ‘Amerikan projesine’ enerji veren kamu yatırımı vizyonu, Sullivan’a göre, ortadan kalkmıştı. Bu vizyon yerini vergi indirimi ve deregülasyon, kamusal faaliyetler yerine özelleştirme ve kendi içinde bir amaç olarak ticari liberalleşmeyi savunan bir dizi fikre bırakmıştı.

Bundan sonra, Sullivan büyük bir açık yüreklilikle, neoliberal amentüye görünüşte büyük bir saldırı düzenliyor ve şöyle diyor: “Tüm bu politikaların temelinde tek bir varsayım vardı: Rakiplerimiz ne yaparsa yapsın, ortak zorluklarımız ne kadar büyürse büyüsün ve ne kadar çok parmaklık yıkarsak yıkalım, piyasalar sermayeyi her zaman verimli ve etkin bir şekilde tahsis eder.”

Sullivan, kendisi de dahil olmak üzere hiç kimsenin piyasaların gücünü küçümsemediğini hatırlatıyor. “Fakat,” diyor, “Aşırı basitleştirilmiş piyasa verimliliği adına, stratejik malların tüm tedarik zincirleri –bunları üreten endüstriler ve işlerle birlikte– denizaşırı ülkelere taşındı.”

NSA burada da kalmıyor ve derinleşmiş ticaret liberalizasyonunun ABD’nin iş ve kapasite değil mal ihraç etmesine yardımcı olacağı varsayımını ‘verilen ama tutulmayan bir söz’ olarak bir kenara bırakıyor.

Sullivan’a göre bir başka varsayım, her büyümenin iyi büyüme olacağı varsayımıydı ve bu da hatalıydı. Danışman, burada da özellikle 2008-9 krizinden sonra neoliberalizm karşıtı kimi iktisatçıların dile getirdiği bir şeyi tekrar ediyor ve ekonominin finans gibi bazı sektörlerine ayrıcalık tanınırken, yarı iletkenler ve altyapı gibi diğer temel sektörlerin göz ardı edildiğini savunuyor. Ona göre, bu nedenle, yani finansa aşırı önem verilmesi nedeniyle, “Her ülkenin inovasyona devam edebilmesi için çok önemli olan endüstriyel kapasitemiz gerçek bir darbe aldı.”

NSA’e göre ikinci büyük meydan okuma, önemli iktisadi etkileri olan, jeopolitik ve güvenlik rekabetiyle tanımlanan yeni bir ortama uyum sağlamaktı.

Sullivan, son birkaç on yılın uluslararası iktisadi siyasetindeki bir başka temel varsayımın, iktisadi entegrasyonun ulusları ‘daha sorumlu ve açık hale getireceği ve küresel düzenin daha barışçıl ve işbirlikçi yapacağı’ olduğuna dikkat çekiyor. 

Söylemeye bile gerek yok ki, Sullivan bu varsayımın da yanlış çıktığını düşünüyor. Danışman Çin’i kastederek, “Piyasa dışı büyük bir ekonominin uluslararası iktisadi düzene önemli zorluklar yaratacak şekilde entegre olduğu gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kaldık,” diyor.

“Çin Halk Cumhuriyeti hem çelik gibi geleneksel sanayi sektörlerini hem de temiz enerji, dijital altyapı ve gelişmiş biyoteknolojiler gibi geleceğin kilit sektörlerini büyük ölçekte sübvanse etmeye devam etti,” diyen Sullivan,  ABD’nin hem geleneksel üretim altyapısını kaybettiğini, hem de geleceği belirleyecek kritik teknolojilerdeki rekabet gücünü erozyona uğrattığını söylüyor.

İktisadi bütünleşmenin Çin ve Rusya’yı ‘askeri hırslarından’ uzaklaştırmadığını savunurken, on yıllardır devam eden liberalleşmenin yarattığı iktisadi bağımlılığı görmezden gelmenin de ‘çok vahim’ olduğunu belirtiyor: “Avrupa’daki enerji belirsizliğinden tıbbi ekipman, yarı iletkenler ve kritik minerallerdeki tedarik zinciri zayıflıklarına kadar. Bunlar iktisadi ya da jeopolitik kaldıraç olarak kullanılabilecek türden bağımlılıklardı.”

ABD’nin karşılaştığı üçüncü meydan okuma, hızlanan iklim krizi ve adil ve verimli bir enerji dönüşümüne duyulan acil ihtiyaçtı.

Biden göreve geldiğinde, diye konuşuyor Sullivan, ABD iklim hedeflerinin önemli ölçüde gerisinde kalıyordu. İnsanlar iktisadi büyüme ile iklim hedeflerine ulaşma arasında bir seçim yapılması gerektiğine inanıyordu.

Biden ise durumu ‘tamamen farklı bir şekilde’ görüyordu; ‘iklim’ denince onun aklına ‘istihdam’ geliyordu: “Yirmi birinci yüzyılın temiz enerji ekonomisini inşa etmenin, yirmi birinci yüzyılın en önemli büyüme fırsatlarından biri olduğuna inanıyor; fakat bu fırsattan yararlanmak için Amerika’nın inovasyonu öne çıkaracak, maliyetleri düşürecek ve iyi işler yaratacak bilinçli ve uygulamalı bir yatırım stratejisine ihtiyacı var.”

Biden yönetiminin karşılaştığı dördüncü zorluk ise, eşitsizlik ve onun demokrasiye yarattığı tehditti.

Sullivan’a göre, burada da hakim olan varsayım, ticarete dayalı büyümenin kapsayıcı bir büyüme olacağı, yani ticaretten elde edilen kazanımların uluslar arasında geniş bir şekilde paylaşılacağı yönündeydi.

Danışman, bu varsayımın da doğru çıkmadığına işaret ediyor. Zenginler her zamankinden daha zengin olurken Amerikan orta sınıfı geriledi. Son teknoloji endüstriler metropollere taşınırken Amerikan imalat toplulukları zemin kaybetti. Sullivan, ‘Trump’vari’ bir çıkış yaparak, küreselleşme döneminde Amerikan işçi sınıfının ve orta sınıfların kaybettiğinin altını çiziyor.

Ama Sullivan’ın buna neden olan unsurlara ilişkin analizi farklı: Regresif vergi indirimleri, kamu yatırımlarında kesintiler, kontrolsüz şirket temerküzü ve başlangıçta Amerikan orta sınıfını inşa eden emek hareketinin altını oymaya yönelik tedbirler. ‘Amerikan rüyası’, bugünün Beyaz Saray’ına göre, bu nedenle yara almıştır.

Çabalar ve engeller

Obama döneminde bu sorunları aşmaya yönelik adımlar atılmıştı. İklim değişikliğini ele alan, altyapıya yatırım yapan, sosyal güvenlik ağını genişleten ve işçilerin örgütlenme haklarını koruyan politikaları hayata geçirme çabaları, Sullivan’ın anlatımına göre, Cumhuriyetçi muhalefet tarafından akamete uğratılmıştı.

Obama döneminde içerideki iktisat siyasetiyle dışarıdaki iktisat siyaseti arasında da bir uyumsuzluk olduğunu kabul eden Sullivan, ABD’nin iamalat sanayisini sert vuran ‘Çin şoku’nun yeterince tahmin edilemediğine ve uygun cevapların verilemediğine dikkat çekiyor.

İktisadi zihniyet değişimi: Orta sınıflar için dış siyaset

Bu sorunlar, Sullivan’a göre, ABD’ye has değildi; hatta bazı ülkelerde daha şiddetli yaşanmıştı ve Biden göreve geldiğinde, bu meydan okumaların her birine cevap verilebilmesi için ‘iktisadi zihniyet’te bir değişim gerektiğini biliyordu.

Bu iktisadi zihniyet, ‘inşa etmeyi’ ön plana alacaktı ve Biden yönetiminin iktisadi yaklaşımının temelinde de bu yatıyordu: “İnşa etmek. Yurtiçinde ve yurtdışındaki ortaklarla kapasite inşa etmek, dayanıklılık inşa etmek, kapsayıcılık inşa etmek. Güçlü fiziksel ve dijital altyapı ve temiz enerji gibi kamu mallarını üretme ve yenilik yapma kapasitesi.  Doğal afetlere ve jeopolitik şoklara karşı dayanıklılık. Ve güçlü, canlı bir Amerikan orta sınıfı ve dünya çapında çalışan insanlar için daha fazla fırsat sağlamak için kapsayıcılık.”

Sullivan’a göre tüm bunlar, Beyaz Saray’ın ‘orta sınıf için dış siyaset’ olarak adlandırdığı şeyin bir parçası.

Bunun ilk adımı, içeride modern bir Amerikan sanayi stratejisi oluşturmak. Sullivan ‘modern Amerikan sanayi stratejisi’ni de açıklıyor: Modern bir Amerikan sanayi stratejisi, ekonomik büyümenin temelini oluşturan, ulusal güvenlik açısından stratejik olan ve özel sektörün kendi başına ulusal hedeflerimizi güvence altına almak için gereken yatırımları yapmaya hazır olmadığı belirli sektörleri tanımlar.

Sullivan stratejiyi açıklamaya şöyle devam ediyor: “Uzun vadeli büyümenin temelini atmak için özel piyasaların, kapitalizmin ve rekabetin gücünü ve maharetini ortaya çıkaran bu alanlara hedefe yönelik kamu yatırımları yapar. Amerikan iş dünyasının en iyi yaptığı şeyi, yani inovasyon yapmasını, ölçeklendirmesini ve rekabet etmesini sağlamaya yardımcı olur.”

Amaçlarının özel sektörün yerine almak değil, onu ‘iteklemek’ olduğunu söylüyor Sullivan. Kullandığı ‘crowding in’ terimi, iktisatta devletin yatırım harcamalarını artırarak büyümeyi teşvik etmesini ve karşılığında da özel sektörün kendi sermaye yatırımlarını ve istihdamını artırması anlamına geliyor: “Bu, ulusal refahımız için hayati önem taşıyan sektörlere uzun vadeli yatırımlar yapmakla ilgilidir; kazananları ve kaybedenleri seçmekle değil.”

Sullivan, devletin bu yol göstericiliğinin Amerikan tarihinde de önemli yeri olduğuna işaret ediyor. DARPA ve internetten NASA ve ticari uydulara kadar birçok ürün, Amerikan ‘sanayi siyasetinin’ bir sonucudur.

Ara bilanço

Sullivan, Biden yönetiminin bu yeni yöneliminin bir bilançosunu da çıkarıyor ve başarıların ‘kayda değer’ olduğunu öne sürüyor.

Sullivan’ın aktardığına göre Financial Times, yarı iletken ve temiz enerji üretimine yönelik büyük ölçekli yatırımların 2019’dan bu yana 20 kat arttığını ve Ağustos ayından bu yana açıklanan yatırımların üçte birinin ABD’de yatırım yapan yabancı bir yatırımcıyı içerdiğini bildiriyor.

Sullivan, Biden’ın gündemindeki toplam kamu sermayesi ve özel yatırımın önümüzdeki on yıl içinde yaklaşık 3,5 trilyon dolara ulaşacağını tahmin ettiklerini de aktarıyor.

ABD’nin şu anda dünyadaki yarı iletkenlerin sadece yüzde 10’unu ürettiğini hatırlatan danışman, bu durumun kritik bir iktisadi risk ve ulusal güvenlik zafiyeti yarattığını düşünüyor.

CHIPS ve Bilim Yasasının bu nedenle çıkarıldığına işaret eden NSA, Amerika’nın yarı iletken endüstrisine yapılan yatırımlarda şimdiden büyük bir artış gördüklerini öne sürüyor.

Temiz enerji için hayati önemdeki kritik minerallerin üretiminde de çok geride olduklarını kabul eden Sullivan, kritik minerallerin yüzde 80’inden fazlasının Çin tarafından işlendiğinin altını çiziyor.

Beyaz Saray’a göre, temiz enerji tedarik zincirleri, tıpkı 1970’lerde petrolün ya da 2022’de Avrupa’da doğalgazın olduğu gibi silah haline getirilme riski altındadır. Enflasyon Düşürme Yasası (IRA) ve Altyapı Yasasında öngörülen yatırımlar, ABD için ‘hücum borusu’ anlamına geliyor.

Danışman, her şeyi yurt içinde inşa etmenin mümkün ya da arzu edilir olmadığını da kabul ediyor ve “Hedefimiz otarşi değil, tedarik zincirlerimizde esneklik ve güvenliktir,” diyor.

İç siyasetten dış siyasete

Sullivan, bu ‘iç iktisadi siyaset’in dışarıda da uygulanması gerektiğini vurguluyor. Bunun için ‘ortaklar ve müttefikler’ önemlidir.

“Özür dilemeksizin sanayi stratejimizi kendi ülkemizde uygulayacağız,” diyen Sullivan, bununla birlikte ‘dostlarını geride bırakmamaya da kesin kararlı’ olduklarını belirtiyor: “Bize katılmalarını istiyoruz. Aslında, bize katılmalarına ihtiyacımız var.”

İktisadi ve jeopolitik gerçekler karşısında ‘güvenli ve sürdürülebilir bir ekonomi yaratmak’ için ABD’nin tüm müttefiklerinin daha fazlasını yapmasına ihtiyaç duyacağını söyleyen Sullivan, kaybedecek zamanın da olmadığını düşünüyor ve ekliyor: “Nihayetinde hedefimiz, ABD ve onun gibi düşünen ortaklarının, hem yerleşik hem de gelişmekte olan ekonomilerin birlikte yatırım yapabileceği ve güvenebileceği güçlü, dayanıklı ve öncü bir tekno-endüstriyel temeldir.”

Dönüşüm için ‘kamu yatırımları’

Sullivan, geçen ay Joe Biden ile Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in görüşmesinden sonra yapılan ortak açıklamaya da özel bir önem atfediyor.

Açıklamanın özünde ‘enerji dönüşümünün merkezinde sanayi kapasitesine yönelik cesur kamu yatırımlarının yer alması gerektiği’ yer alıyor. Leyen ve Biden, geleceğin tedarik zincirlerinin ‘dayanıklı, güvenli ve emek de dahil olmak üzere değerlerimizi yansıtan bir yapıda olmasını’ sağlamak üzere birlikte çalışma taahhüdünde bulundular.

Açıklamada bu hedeflere ulaşmak için Atlantik’in her iki yakasındaki ilgili temiz enerji teşviklerinin uyumlaştırılması ve kritik mineraller ve piller için tedarik zincirleri konusunda bir müzakere başlatılması gibi pratik adımlar ortaya konuldu.

Daha sonra Kanada’ya giden Biden burada da benzer bir girişimde bulundu ve sonuç aldı: temiz enerji tedarikini sağlamak ve sınırın her iki tarafında da ‘orta sınıf istihdamı’ yaratmak. Bunun ardından ABD ile Japonya arasında kritik mineraller tedarik zincirleri üzerine bir anlaşma imzalandı.

Sullivan’a göre Avrupa, Güney Kore, Hindistan, Japonya ve Tayvan ile yarı iletkenler üzerine yürütülen müzakereler de bu stratejinin bir parçası.

Sullivan, bu çabalarınn yalnızca gelişmiş ekonomilerle sınırlı olmadığını, Brezilya, Hindistan ve Angola gibi ülkelerle de hidrojen, yarı iletkenler, karbon sıfır güneş enerjisi, ‘iklim dostu’ büyüme gibi alanlarda işbirliklerine gittiklerini hatırlatıyor.

Geleneksel ticaret anlaşmalarının ötesinde

Sullivan, bu stratejide önemli olan bir diğer unsurun ‘geleneksel ticaret anlaşmalarının ötesine geçerek çağımızın temel sorunlarına odaklanan yenilikçi yeni uluslararası iktisadi ortaklıklara yönelmek’ olduğunu söylüyor.

Danışman, 1990’lar ticaretinin en önemli hususunun gümrük vergilerini düşürmek olduğunu hatırlatıyor. Fakat ona göre, tüm ticaret siyasetini gümrük vergisi indirimine dayalı olarak tanımlamak ya da ölçmek önemli bir şeyi gözden kaçırmak demek.

Sullivan şöyle diyor: “Şu anda ticaret politikamızın –gümrükleri daha da düşürme planları olarak dar bir çerçevede– ne olduğunu sormak basitçe yanlış bir sorudur.  Doğru soru şudur: Ticaret, uluslararası iktisadi siyasetimize nasıl uyum sağlıyor ve hangi sorunları çözmeye çalışıyor?”

“2020’li ve 2030’lu yılların projesi 1990’lı yılların projesinden farklıdır,” diyor Sullivan. Temel hedef, çeşitlendirilmiş ve dirençli tedarik zincirlerinin oluşturulması ve temiz enerjiye geçiş ve sürdürülebilir iktisadi büyüme için kamu ve özel sektör yatırımlarının harekete geçirilmesidir.

Diğer hedefler ise şunlardır: “Süreç boyunca iyi işler, aile destekli işler yaratmak. Dijital altyapımızda güven, emniyet ve açıklığın sağlanması.  Kurumsal vergilendirmede dibe doğru yarışı durdurmak. İşgücü ve çevre için korumaları arttırmak. Yolsuzlukla mücadele.”

Sullivan, Hint-Pasifik Ekonomik Çerçevesi, Ekonomik Refah İçin Amerikalar Ortaklığı, ABD-AB Ticaret ve Teknoloji Konseyi ve ABD-Japonya-Güney Kore üçlü diyalog mekanizmasının bu yeni iktisadi stratejide birlik için, devlet-özel sektör birlikteliğini uluslararası düzeyde güçlendirmek için kurgulandığını vurguluyor.

Bu girişimlerin bazıları tarafından ‘geleneksel serbest ticaret anlaşmalarına benzemediği’ şeklinde eleştirildiğini hatırlatan Sullivan, “Mesele de tam olarak bu.  Bugün çözmeye çalıştığımız sorunlar için geleneksel model yeterli değil,” diyor ve ekliyor: “Sonradan yapılan politika yamaları ve muğlak yeniden dağıtım vaatleri dönemi sona ermiştir. Yeni bir yaklaşıma ihtiyacımız var.”

Sullivan şöyle devam ediyor: “Basitçe ifade etmek gerekirse: Günümüz dünyasında ticaret politikasının gümrük tarifelerinin azaltılmasından daha fazlasını içermesi ve ticaret politikasının hem yurtiçinde hem de yurtdışında ekonomik stratejimize tam olarak entegre edilmesi gerekmektedir.”

Yeni bir küresel emek siyaseti

Sullivan, Biden yönetiminin yalnızca ABD’de değil, küresel çapta yeni bir işgücü rejimi için de kolları sıvadığını öne sürüyor.

Bu strateji, ABD-Meksika-Kanada Anlaşmasında (USMCA) yer alan ve işçilerin örgütlenme ve toplu pazarlık haklarını güçlendiren hızlı müdahale mekanizması gibi araçlara dayanacak.

ABD bu kapsamda, şirketlere yönelik vergi indirimlerinin sona erdirilmesi için de 136 ülke ile anlaşmaya öncülük etmeye çalışıyor.

Oyun, eski oyun değil

Sullivan, Dünya Ticaret Örgütünün (DTÖ) temel kurallarına hâlâ bağlı olduklarını söylüyor ama ekliyor: Başta piyasa dışı iktisadi uygulamalar ve politikalar olmak üzere ciddi zorluklar bu temel değerleri tehdit etmektedir. Bu nedenle sürdürülebilir kalkınma ve temiz enerjiye geçiş gibi DTÖ mevzuatına henüz iliştirilmemiş konularda diğer DTÖ üyesi ülkelerle çok taraflı ticaret sisteminde reform hedeflenmektedir.

Özetle, diyor Sullivan, temiz enerjiye geçiş, dinamik gelişmekte olan ekonomiler, tedarik zinciri esnekliği arayışı, dijitalleşme, yapay zeka ve biyoteknoloji devrimi ile dönüşen bir dünyada oyun aynı değil. Bu nedenle ABD, istediği dünyayı inşa edebilmek için uluslararası iktisadi siyasetinin de dünyaya uyum sağlamasına ihtiyaç duymaktadır.

Bu kapsamda, Sullivan stratejinin bir başka unsuruna geliyor: gelişmekte olan ekonomilere trilyonlarca yatırımın seferber edilmesi.

Başta Dünya Bankası olmak üzere bölgesel kalkınma bankalarının işletme modellerini güncellemek gerektiğini düşünen Sullivan şöyle devam ediyor:  “Bilançolarını iklim değişikliği, salgın hastalıklar, kırılganlık ve çatışma konularını ele alacak şekilde genişletmemiz gerekiyor.  Ayrıca tek bir ülkenin sınırlarını aşan zorluklarla mücadele eden düşük gelirli ve orta gelirli ülkelerin imtiyazlı ve yüksek kaliteli finansmana erişimini genişletmeliyiz.”

Küresel Altyapı ve Yatırım Ortaklığı (PGII) kapsamında, 2020’lerin sonuna kadar enerji, fiziksel ve dijital altyapı finansmanında yüz milyarlarca doları harekete geçirmeyi planladıklarını kaydeden danışman, düşük ve orta gelirli ülkelerdeki altyapı açığını kapatmak istediklerini vurguluyor.

Sullivan, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında sağlanan finansmanın aksine PGII kapsamındaki projelerin ‘şeffaf ve yüksek standartlı olup uzun vadeli, kapsayıcı ve sürdürülebilir büyümeye hizmet ettiğini’ öne sürüyor.

Sullivan, gelişmekte olan ülkelerin borçluluğuna da değiniyor ve yine Çin’i eleştirerek, “Gerçek bir rahatlama görmeliyiz, sadece ‘uzatma ve rol yapma’ değil. Ve tüm iki taraflı resmi ve özel alacaklıların yükü paylaştığını görmemiz gerekiyor,” diyor.

Çin ile ilişkiler

Sullivan, Çin’e yapılan yarı iletken kısıtlamalarının da ‘ulusal güvenlik kaygılarına’ dayandığını savunuyor, ABD’nin müttefiklerinin de benzer bir değerlendirme ile aynı yolu izlediklerini ileri sürüyor.

Sullivan, Çin söz konusu olduğunda, ‘Çin ile ayrıştırma’ değil, riskleri azaltma ve çeşitlendirme taraftarı olduklarını düşünüyor. Dirençli tedarik zincirlerine yatırım yapmayı sürdüreceklerini kaydeden Sullivan,  Amerikan işçileri ve şirketleri için ‘eşit bir oyun alanı sağlamaya ve suistimallere karşı onları savunmaya’ devam edeceklerini sözlerine ekliyor.

İhracat kontrollerinin askeri dengeyi değiştirebilecek teknolojilere odaklanmaya devam edeceğini öne süren Sullivan, “Biz sadece ABD ve müttefik teknolojisinin bize karşı kullanılmamasını sağlıyoruz. Ticareti kesmiyoruz,” diyor.

ABD’nin Çin ile çok önemli bir ticaret ve yatırım ilişkisine sahip olmaya devam ettiğinin altını çizen danışman, iki ülke arasındaki ikili ticaretin geçen yıl yeni bir rekor kırdığını da hatırlatıyor.

Çin ile birçok boyutta rekabet ettiklerini fakat çatışma ya da karşı karşıya gelme arayışında olmadıklarını ileri süren Sullivan, “ Rekabeti sorumlu bir şekilde yönetmeye ve yapabildiğimiz yerlerde Çin ile birlikte çalışmaya çalışıyoruz.  Başkan Biden, ABD ve Çin’in iklim, makroekonomik istikrar, sağlık güvenliği ve gıda güvenliği gibi küresel sorunlarda birlikte çalışabileceğini ve çalışması gerektiğini açıkça ifade etti,” diyor.

Başarının kriterleri

ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Jake Sullivan, “Başarı neye benziyor?” diye soruyor ve cevap veriyor: “Dünyanın, ücretli çalışanlarımız için çalışan, endüstrilerimiz için çalışan, iklimimiz için çalışan, ulusal güvenliğimiz için çalışan ve dünyanın en yoksul ve en savunmasız ülkeleri için çalışan uluslararası bir ekonomik sisteme ihtiyacı var.”

Sullivan, basit yaklaşımlardan uzaklaşarak, piyasaların ve iktisadi entegrasyonun gücünden yararlanmaya devam ederken, piyasaların yetmediği yerlerde hedefe odaklı yatırımları teşvik eden bir yaklaşımın benimsenmesi gerektiğini söylüyor.

Sullivan, bu sayede dünyanın dört bir yanındaki ortaklarına, ‘hükümetler ile seçmenleri ve çalışanları arasındaki sözleşmeleri yeniden tesis etmeleri için alan sağlanacağını’ ileri sürüyor.

Yeni yaklaşım, ABD ve ortaklarının yatırımlarının karşılıklı olarak güçlendirici ve faydalı olmasını sağlamak için ‘derin bir işbirliği ve şeffaflık temeline oturtulması’ anlamına geliyor.

Başarılı olabilmek için ABD Kongresindeki iki partinin de tam ortaklığına ihtiyaç duyduklarına dikkat çeken danışman, “Amerika’nın dünyanın dört bir yanından en parlak yetenekleri çekme ve elinde tutma konusundaki eşsiz kapasitesini yeniden canlandırmak için Kongre’nin desteğine ihtiyacımız var,” diye konuşuyor.

‘Aynı gemideyiz’

Sullivan, konuşmasının sonunda eski ABD Başkanı John F. Kennedy’nin sözlerine atıf yapıyor.

Kennedy’nin “Yükselen dalga tüm tekneleri yükseltir,” sözünün geçen yıllarda ‘damlama ekonomisini’ savunanlar tarafından istismar edildiğini savunan Sullivan, eski başkanın devamında şunları söylediğini aktarıyor: “Eğer ülkenin bir bölümü hareketsiz duruyorsa, er ya da geç gelgit tüm tekneleri alabora edecektir.”

Sullivan’a göre Başkan Kennedy zenginler için iyi olanın işçi sınıfı için de iyi olduğunu söylemiyordu. O, bu işte hep birlikte olduğumuzu söylüyordu.

Sullivan, “İktisadi, zaman içinde, ya birlikte çıkacağız ya birlikte batacağız,” diyor.

Danışman, sözlerini şöyle noktalıyor: “Ve bu, sadece hükümet olarak değil, ABD’nin her unsuruyla ve hem hükümet içindeki hem de hükümet dışındaki ortaklarımızın desteği ve yardımıyla dünya çapında yapacağımız bir iştir.”

Amerika

OpenAI ve Anthropic vakaları açık kaynak yapay zeka tartışmasını büyüttü

Yayınlanma

OpenAI ve Anthropic sistemlerinde yaşanan siber güvenlik ihlallerinin ardından Silikon Vadisi’nde açık kaynak teknolojisinin riskleri ve faydaları yeniden tartışmaya açıldı. Nvidia öncülüğünde kurulan yeni ittifak açık kaynak araçlarının savunma kapasitesini artıracağını savunurken, Anthropic yönetimi bu modellerin siber ve biyolojik saldırılarda kullanılabileceği uyarısını yineledi. ABD yönetimi ve milletvekilleri, Çin ile rekabet ve açık kaynak geliştirme süreçleri karşısında nasıl bir tutum alınacağını değerlendiriyor.

OpenAI ve Anthropic’te yaşanan iki siber güvenlik vakasının ardından yapay zekanın taşıdığı siber güvenlik risklerine yönelik endişeler bu hafta en üst seviyeye ulaştı.

Yaşananlar, Silikon Vadisi’nde açık kaynak teknolojilerinin bu tehditleri azaltıp azaltamayacağına ilişkin tartışmaları yeniden alevlendirdi.

Son olaylar, yılın başlarında Çin ile artan rekabet ve Trump yönetiminin yapay zeka düzenlemelerine yönelik anlık yaklaşımları arasında ivme kazanan açık kaynak teknolojisi talebini daha da güçlendiriyor.

Ülkenin en büyük teknoloji şirketlerinden bazıları, OpenAI ve ardından Anthropic’in kendi modellerinin bir siber güvenlik testi sırasında başka şirketlerin sistemlerine sızdığını açıklamasının ardından bu hafta tartışmaya dahil oldu.

On altıdan fazla büyük teknoloji şirketi, Nvidia’nın bu hafta duyurduğu yeni açık kaynak girişimine destek verirken, şirketin CEO’su Jensen Huang konuyla ilgili olarak Kongre binasında milletvekilleriyle bir araya geldi.

Ancak teknoloji sektöründeki tüm aktörler bu adımı desteklemiyor. Perşembe günü Claude modeliyle ilgili üç güvenlik ihlali açıklayan Anthropic yöneticileri, açık ağırlıklı (open-weight) modellerin güvenliğine dair endişelerini yineleyerek bu sistemlerin siber veya biyolojik saldırılar için kötüye kullanılabileceği uyarısında bulundu.

Booz Allen Hamilton Başkan Yardımcısı ve Siber Güvenlik Yapay Zeka Sorumlusu Aaron Saint-Miller Cuma günü The Hill’e yaptığı açıklamada, “ABD’nin şu anda daha büyük modeller ile daha küçük modeller arasındaki doğru yolun ne olduğu ve daha büyük modellerin kabiliyetine erişmek için gereken küçük modellerin hacmi konusunda tam olarak ne düşündüğünden emin değilim” dedi.

OpenAI veya Anthropic tarafından barındırılan özel modellerin aksine, açık kaynaklı sistemler genellikle daha küçük, daha ucuz ve kamuya açık alanlarda yer alıyor. Bu durum, hemen her kişinin veya şirketin modeli indirmesine ve geniş bir kullanım yelpazesi için özelleştirmesine olanak tanıyor.

Bazı durumlarda bir model tam anlamıyla açık kaynak olmayabiliyor; ancak açık ağırlıklı yapıya sahip olabiliyor. Bu da modelin bilgileri taramak ve yanıtlar oluşturmak üzere nasıl eğitildiğine ilişkin yöntemlerin kamuoyuyla paylaşıldığı anlamına geliyor.

Claude veya ChatGPT gibi özel ve mülkiyet altındaki modellerin artan maliyetleri ile Çin’in yapay zeka gelişiminin önünde kalma ihtiyacı nedeniyle son haftalarda ABD’de daha fazla açık kaynaklı geliştirme yapılmasına yönelik talep hız kazandı.

Bu endişeler, OpenAI’ın iki modelinin izole bir test ortamında kontrol dışına çıktığını ve yüz binlerce açık kaynaklı modele, veri kümesine ve bulut ortamına ev sahipliği yapan Hugging Face’in iç sistemlerini ihlal ettiğini açıklamasıyla bu ayın başlarında tekrar gündeme geldi.

Pazartesi günü “Açık Güvenli Yapay Zeka İttifakı”nı (Open Secure AI Alliance) başlatan Nvidia, söz konusu siber güvenlik vakasına işaret ederek, hem yapay zeka modellerinin hem de bunların yarattığı siber güvenlik risklerinin büyüdüğü bir dönemde açık kaynaklı araçların kritik altyapıları korumak için bir fırsat sunduğunu savundu.

İttifak kapsamında teknoloji şirketleri, gelecekteki vakalara karşı savunma yapmak amacıyla güvenlik açıklarını tespit etmek, yamalamak ve bildirmek üzere açık kaynaklı araçları paylaşabilecek ve kullanabilecek.

Nvidia yaptığı açıklamada, “Siber savunucuların meşru müdafaa için açık, öncü ve ajan tabanlı (agentic) sistemlere ihtiyacı var. Saldırganları savunuculardan ayıramayan kapalı yapay zeka araçları temel adli analizleri engellediğinde Hugging Face, 17 binden fazla eylemi analiz etmek ve sızmayı kontrol altına almak için kendi altyapısında açık ağırlıklı GLM 5.2 modelini çalıştırdı” ifadelerine yer verdi.

Teknoloji devi; açık modellerin sektörler genelinde savunma kabiliyetlerine erişimi genişlettiğini, şeffaflığı artırdığını, verileri koruduğunu ve “özelleştirilebilir, yerelleştirilmiş kontrollerle öncü kapalı modelleri tamamladığını” ileri sürdü.

İttifakta yer alan şirketler arasında Reflection AI, Hugging Face ve OpenClaw gibi diğer açık kaynak savunucularının yanı sıra teknoloji devleri Microsoft, Palantir, SpaceX ve IBM bulunuyor.

Özel model geliştirmede uzmanlaşan ABD’nin en büyük öncü yapay zeka laboratuvarlarından OpenAI, Anthropic ve Google’ın ittifakta yer almaması dikkat çekti.

OpenAI ve Anthropic’in ittifakta bulunmaması, sektör analistlerinin tepkisini çekti. Analistler, bu şirketlerin ticari bir kazanç elde edemeyecekleri gerekçesiyle açık kaynağı desteklemediklerini savundu.

Riske dayalı sermaye yatırımcısı Bill Gurley Salı günü X sosyal platformunda yaptığı paylaşımda, “Yaklaşık 3 yıl önce, açık modellerin yapay zekadaki mevcut liderler için temel bir tehdit haline geleceğine ve ne yazık ki bu şirketlerin buna yanıt olarak mevzuat kısıtlamalarına (regulatory capture) sığınacaklarına inanıyordum” diye yazdı.

Gurley, “Bu iş dışı yaklaşımı kullanacakları hırsı eksik tahmin etmişim” ifadesini ekledi.

OpenAI CEO’su Sam Altman internet üzerinden gelen eleştirilere yanıt vererek, açık teknolojiyi destekleyen sektör mektubunu görmekten “memnuniyet duyduğunu” belirtti.

Altman, X’teki paylaşımında, “ABD’nin yapay zekada hem açık kaynakta hem de mülkiyet altındaki modellerde kazanmasını istiyorum” diye yazdı.

Nvidia, ittifakı kurmadan günler önce açık ağırlıklı modellere yönelik “erken kısıtlamalara” karşı uyarıda bulunan bir mektuba imza atmıştı. Llama ailesi altında açık ağırlıklı modeller sunan Meta ve Microsoft da imzacılar arasında yer alırken, OpenAI da sonradan bu mektuba katıldı.

Anthropic CEO’su Dario Amodei Salı günü yayımladığı bir blog yazısında, açık ağırlıklı teknolojiye yönelik bir yasağı desteklemediğini; ancak bu kritik konuda orta yolu bulmaya çalışırken “iki kusuursuz kabus senaryosundan” korktuğunu belirtti.

Amodei’nin korkuları arasında, otoriteryen bir hükümetin güçlü yapay zekayı “kalıcı askeri üstünlük sağlamak veya kendi halkına yönelik inanılmaz derinlikte bir baskıyı sürdürmek” amacıyla kullanması riskinin yanı sıra, yapay zekanın siber veya biyolojik saldırılar gerçekleştirmek üzere genel olarak kötüye kullanılması yer alıyor.

Amodei, açık ağırlıkların yapay zeka ekonomisine erişimi genişletebileceği ve bazı kullanım alanlarında rekabeti artırabileceği konusunda hemfikir olduğunu; ancak bu modellerin siber saldırganlardan ziyade savunuculara daha fazla yardımcı olduğu iddiasına katılmadığını bildirdi.

“Bana bunun tam tersinin gerçekleşme ihtimali en azından aynı derecede muhtemel görünüyor” diye yazan Amodei, yaygın olarak erişilebilen modellerin biyolojik saldırılara yardımcı olabileceğinden endişe ettiğini ve teknoloji şirketleri ile hükümet yetkililerinin buna karşı nasıl savunma yapılacağını anlamasının yıllar alacağını savundu.

Bu açıklamadan günler sonra Anthropic, son aylarda yapılan siber güvenlik testleri sırasında kendi modellerinin üç farklı kuruluşun sistemine eriştiğini duyurdu. Vakalar, OpenAI’ın tespitinin ardından 141 binden fazla Claude değerlendirmesinin incelenmesi sırasında ortaya çıkarıldı.

Açık kaynaklı modeller daha fazla özelleştirme imkanı sunuyor ve bu durum belirli senaryolarda hem siber saldırgan hem de savunucu için avantaj sağlayabiliyor.

Saint-Miller, “Açık modeller, onların istismar edilebilir yollarını bulma fırsatını açığa çıkarıyor; ancak aynı zamanda savunma uygulamaları için onları daha elverişli hale getirme imkanı da veriyor. Bir modeli ne kadar ince ayardan geçirebilirim ve bu şekilde yaparsam modele yönelik istismar veya manipülasyon risklerini ne kadar azaltabilirim?” değerlendirmesini yaptı.

Meta CEO’su Mark Zuckerberg de Salı günü yayımlanan kaleme aldığı görüş yazısıyla tartışmaya katılarak teknolojinin geleceğinin sınırlı sayıdaki büyük aktör tarafından kontrol edilmemesi gerektiğini savundu.

The Wall Street Journal gazetesinde yazan Zuckerberg, “Çağımızın belirleyici sorusu süper zekanın var olup olmayacağı değil, ona kimin erişebileceğidir. Birkaç kurumla sınırlı kalıp merkezileşecek mi, yoksa herkesi güçlendiren bir araç mı olacak?” ifadelerini kullandı.

Teknoloji milyarderi, açık ağırlıklı modellerin yanlış ellere geçmesine yönelik uyarıları nedeniyle Amodei gibi kilit rakiplerine göndermede bulunarak, “Yapay zekanın son derece tehlikeli olduğu ve tek güvenli yolun yetkinin aşırı merkezileşmesi olduğu düşüncesi tehlikeli görünüyor” diye yazdı.

Zuckerberg, “Tarihsel olarak, mutlak bir gücün yeterince aydınlandığı takdirde insanlığa hayırsever bir şekilde hizmet edeceğini ummak güvenli veya olumlu sonuçlar doğurmamıştır” dedi.

ABD yönetiminde ve Kongre’de yapay zeka mesaisi

Bu tartışma, Beyaz Saray’ın kamuoyuna sunulmadan önce yapay zeka modellerinin hükümet tarafından gönüllü olarak test edilmesine ilişkin bir çerçeve yayımlamasının beklendiği günlerden hemen önce gerçekleşiyor.

Trump yönetiminin Çin üretimi açık ağırlıklı modellere yönelik kısıtlamaları veya bir yasağı değerlendirdiği bildirilmiş; ancak yetkililer daha sonra ABD’deki açık kaynaklı geliştirmenin Beyaz Saray için bir öncelik olduğunu açıklamıştı.

Söz konusu söylentiler, Çinli girişim Moonshot AI tarafından geliştirilen gelişmiş yapay zeka modeli Kimi K3’ün ardından ortaya çıktı. Ticaret Bakanlığı, Kimi K3’ün ABD’deki yapay zeka modelleriyle aynı seviyede performans göstermediğini belirledi; ancak modelin kodlama kabiliyetleri yine de Washington ve Silikon Vadisi’nde yankı uyandırdı.

Beyaz Saray, Moonshot’ı Kimi K3’ü geliştirmek için Anthropic’in en son modelini usulsüz kullanmakla ve kısıtlanmış Nvidia çiplerine erişmekle suçladı. Hazine Bakanı Scott Bessent, Amerikan teknoloji şirketlerinin fikri mülkiyetini çaldığı iddia edilen Çinli şirketlere mali yaptırımlar uygulama tehdidinde bulundu.

İttifakın kurulmasından bir gün sonra Huang, açık kaynak da dahil olmak üzere yapay zekadaki Amerikan liderliğini görüşmek üzere her iki partiden milletvekilleriyle bir araya geldi.

Huang, İstihbarat Komisyonu Başkan Yardımcısı Senatör Mark Warner (Demokrat-Virginia) ile görüştü.

Warner Salı günü gazetecilere yaptığı açıklamada, Nvidia başkanının “açık kaynaklı modelleri güçlü bir şekilde savunduğunu” söyledi.

Warner, “Altı ay önce kapalı kaynaklı model fikrine çok daha sıcak bakıyordum, çünkü Claude o zaman çıktı ve durum bu şekildeydi” dedi.

Warner, “Şimdi Kimi gibi bazı Çin modellerinin çıktığını ve giderek daha fazla Amerikan şirketinin açık kaynağa yöneldiğini gördüğümüzde, açık kaynak bakımından bu cinin tekrar şişeye konulabileceğinden emin değilim. Ancak bu konu üzerinde hala düşünüyorum” diye ekledi.

Okumaya Devam Et

Amerika

ABD vize başvurularında 20 bin dolarlık depozito uygulamasını kalıcı yapıyor

Yayınlanma

ABD Dışişleri Bakanlığı, kalış sürelerini ihlal eden ülke vatandaşlarından vize başvurularında 20 bin dolara kadar teminat alınmasını 3 Ağustos itibarıyla kalıcı hale getiriyor. İş ve turizm vizelerini kapsayan uygulama 50 ülkenin vatandaşlarını hedefliyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı yayınladığı güncellenmiş bildirimle, ülkede kalış sürelerini ihlal eden yabancı ülke vatandaşlarından alınan vize teminatı uygulamasını 3 Ağustos tarihinden itibaren kalıcı hale getireceğini duyurdu.

İş seyahati (B-1) ve turizm (B-2) vizelerini kapsayan düzenlemeyle birlikte, başvuru sahiplerinden 20 bin dolara kadar depozito talep edilebilecek.

ABD yönetimi, vize başvurusunda bulunanlara yönelik pilot teminat programını ilk olarak geçen yılın ağustos ayında 12 aylık süreyle başlatmıştı.

B-1 ve B-2 vize türlerini kapsayan bu pilot çalışma, konsolosluk görevlilerine kendi takdirlerine bağlı olarak 5 bin, 10 bin veya 15 bin dolar tutarında teminat isteme yetkisi veriyordu. Yatırılan teminat tutarları, kişilerin ABD’den zamanında ayrılması durumunda iade ediliyor.

Dışişleri Bakanlığının güncellenen bildiriminde yeni dönemin kuralları şu sözlerle aktarıldı:

“Ülkeyi iş veya turizm amacıyla geçici olarak ziyaret etmek üzere vize başvurusunda bulunan bir yabancı ülke vatandaşından (B-1/B-2 kategorileri), göçmen olmayan statüsüne uyacağını ve ülkeden usulüne uygun şekilde ayrılacağını garanti etmek amacıyla teminat (‘vize teminatı’) yatırması istenebilir. Konsolosluk görevlileri, ilgili göçmen olmayan vize başvuru sahiplerinden, vize verilme şartı olarak ve tamamen kendi takdirlerinde olmak üzere 20 bin dolara kadar teminat yatırmasını talep edebilir.”

Söz konusu uygulama, vizelerdeki kalış sürelerini ihlal eden kişilerin bulunduğu 50 ülkenin vatandaşlarını kapsıyor. Liste ağırlıklı olarak 30 Afrika ülkesinin yanı sıra Kırgızistan ve Tacikistan gibi devletleri içeriyor.

Havalimanlarında gözaltı operasyonları başladı

The New York Times gazetesi geçen hafta aktardığı haberde, ABD göçmenlik yetkililerinin havalimanlarında ABD vizelerinin süresi dolmuş yabancı ülke vatandaşlarını gözaltına almaya başladığını yazdı. Gözaltına alınanlar arasında ABD vatandaşlarının eşlerinin de bulunduğu kaydedildi.

Yetkililerin doğrudan bilet alma bankolarında ve geliş alanındaki çıkış kapılarında müdahalede bulunduğu belirtilirken, bu tür denetimlerin son haftalarda en az 15 havalimanında yürütüldüğü ifade edildi.

ABD İç Güvenlik Bakanlığı konuya ilişkin açıklamasında, “Mevcut yönetim, ülkemizde yasa dışı olarak bulunan yabancıların, gönüllü olarak ülkelerine dönmek amacıyla yapacakları uçuşlar hariç olmak üzere, artık uçakla seyahat edememelerini sağlamak için her türlü çabayı göstermektedir” ifadelerine yer verdi.

Okumaya Devam Et

Amerika

ABD’de 152 milyar dolarlık dev volfram keşfine NASA engeli

Yayınlanma

ABD’nin Nevada eyaletinde ülkenin en büyük volfram rezervi olduğu değerlendirilen dev bir saha keşfedildi. Ancak NASA’nın alan üzerindeki sondaj yasağı nedeniyle kritik madenin çıkarılması tehlikeye girdi. 152 milyar dolar değerindeki sahanın üçte biri uydu kalibrasyon bölgesinde kalıyor.

ABD’nin Nevada eyaletinde ülkenin tahmini olarak en büyük volfram yatağı keşfedildi. Ancak uzay ajansı NASA’nın tutumu nedeniyle maden sahasının bir bölümünde işletim yapılması imkansız hale gelebilir.

Financial Times gazetesinin madencilik şirketi 3 Proton Lithium (3PL) raporuna dayandırdığı habere göre, stratejik rezervin geliştirilmesi uzay ajansının engeline takıldı.

Railroad Valley Minerals madencilik projesi sahasındaki rezervlerin miktarı ilk belirlemelere göre 1,78 milyon ton olarak hesaplandı.

Mevcut piyasa fiyatlarıyla değerinin yaklaşık 152 milyar dolar olduğu belirtilen bu tahmine, şu anda sondaj yapılması yasaklanan bölge dahil edilmedi.

Maden sahasının yaklaşık üçte biri, NASA’nın uydu ekipmanlarını kontrol etmek ve ayarlamak için kullandığı alan içerisinde yer alıyor. Uzay ajansı, bölgedeki madencilik faaliyetlerinin bu çalışmalara zarar vereceğini savunuyor.

Volfram; savunma sanayisi, makine imalatı, havacılık, elektronik ve enerji sektörlerinde kullanılan stratejik öneme sahip bir metal olarak öne çıkıyor.

Yüksek dayanıklılığı ve ısıya karşı direnci sayesinde mühimmat, roket, motor ve diğer yüksek teknoloji ürünlerinin imalatında tercih ediliyor.

3PL Yönetim Kurulu Başkanı ve Finans Direktörü Kevin Moore, keşfin yalnızca madencilik sektörü için değil, ABD’nin ulusal güvenliği açısından da büyük önem taşıdığını vurguladı.

ABD’nin yaklaşık on yıl önce volfram üretimini durdurduğunu ve tamamen ithalata bağımlı hale geldiğini belirten Moore, küresel pazarın yaklaşık yüzde 80’inin Çin’in kontrolünde olduğuna dikkat çekti.

Çin’in Washington Büyükelçiliği ise Financial Times’a yaptığı açıklamada, Pekin’in küresel tedarikin istikrarından yana olduğunu ve yürürlükteki kurallara uyulması halinde volfram ihracat lisansı verdiğini bildirdi.

Proje sahasında volframın yanı sıra yüksek miktarda lityum, bor ve potasyum tuzu rezervleri de tespit edildi.

Donald Trump yönetimi, Railroad Valley sahasını stratejik ham maddelerin çıkarılmasına yönelik büyük projelerin onay sürecini hızlandıran FAST-41 federal programına dahil etmişti.

Madencilik şirketi, NASA’nın talebi üzerine 2023 yılında getirilen arama ve çıkarma yasağını kaldırmak için mücadele veriyor. Yasak, yaklaşık 44 kilometrekarelik (17 mil kare) bir alanı kapsıyor. NASA yetkilileri gazete yaptığı açıklamada tutumlarını değiştirmeyi düşünmediklerini ifade etti.

Gazeteye konuşan uzmanlar, küresel volfram kıtlığı yaşandığı bir dönemde bu keşfin büyük ilgi uyandıracağını değerlendiriyor. Ancak NASA ile yaşanan anlaşmazlık çözülse dahi üretim safhasına geçilmesinin birkaç yıl alabileceği belirtiliyor.

ABD’nin kendi volfram tedarikini güvence altına alması konusu bu yıl özellikle kritik bir boyut kazandı. Foreign Policy nisan ayında yayınladığı haberde, artan mühimmat tüketimi nedeniyle ABD’nin elindeki volfram stoklarının eridiğini uyarmıştı. Bu durum karşısında Washington yönetimi dışa bağımlılığı azaltmaya çalışıyor.

Pentagon, savunma sanayisi için volfram alım şartlarını sıkılaştırmayı planlarken ABD Savunma Bakanlığı yeni yatakların işletilmesi amacıyla yürütülen projeleri finanse ediyor.

Yayınlanan bilgilere göre bakanlık, Nevada’daki Golden Metal Resources projesinin geliştirilmesi için 6,2 milyon dolarlık hibe ayırdı.

NBC kanalı da mayıs ayında servis ettiği haberde ABD’nin yeni volfram kaynakları aramaya başladığını bildirdi.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English