Bizi Takip Edin

Amerika

ABD’de Demokratlar bağımsız kurulları korumak için formül arıyor

Yayınlanma

ABD Yüksek Mahkemesi, Başkan Donald Trump’a bağımsız komisyon başkanlarını görevden alma konusunda geniş yetki veren bir karara imza attı. Federal Ticaret Komisyonu Üyesi Rebecca Slaughter davasında alınan bu karar, tüketici güvenliğinden işçi haklarına kadar günlük hayatı etkileyen birçok kurumu doğrudan etkileme potansiyeli taşıyor.

ABD Yüksek Mahkemesi, Başkan Donald Trump’a bağımsız komisyonların başkanlarını görevden alma konusunda geniş yetki tanıyan kararıyla, başkanın Amerikalıların günlük yaşamlarını etkileyen birçok kurum üzerindeki denetimini güçlendirdi.

Yüksek Mahkeme, geçtiğimiz hafta Federal Ticaret Komisyonu (FTC) Üyesi Rebecca Slaughter davasında Trump’ın lehine karar vererek, başkanın Slaughter’ı görevden alma yetkisine sahip olduğuna hükmetti.

Alınan bu karar; ürün güvenliğinin denetlenmesinden büyük şirket birleşmelerine, adil istihdam uygulamalarının sağlanmasından nükleer maddelerin düzenlenmesine kadar geniş bir alanda görev yapan çok sayıda komisyon ve kurul için önemli sonuçlar doğuracak nitelik taşıyor.

Temsilciler Meclisi Anayasa Komisyonunun kıdemli Demokrat üyesi Jamie Raskin, Slaughter davası kararına atıfta bulunarak, “Bunun tam yerinde bir adlandırma olduğunu düşünüyorum” ifadesini kullandı.

Raskin, iki partili veya partiler üstü ilkelerle kurulmuş düzenleyici kurum ve komisyonların Yüksek Mahkeme tarafından işlevsiz hale getirildiğini belirterek, bu durumun Donald Trump’ın “tekçi yürütme teorisine” ve başkanın her şeyin başında olması gerektiği anlayışına hizmet ettiğini söyledi. Raskin ayrıca gelişmeyi, düzenleyici kurumlar aracılığıyla elde edilen tüm kazanımlara yönelik büyük bir saldırı olarak nitelendirdi.

Trump, göreve başlamasının ardından, başlangıçta kendisi tarafından atanan Eşit İstihdam Fırsatı Komisyonu (EEOC) Üyesi Jocelyn Samuels ve Rebecca Slaughter da dahil olmak üzere birçok düzenleyici kurul ve komisyon üyesini görevden almıştı.

Başkan ayrıca, Özel Yetkili Savcılık Ofisinin eski başkanı Hampton Dellinger’ı ve 17 genel müfettişi de görevden uzaklaştırmıştı. Bu görevden almalara karşı açılan davalar bugüne kadar büyük oranda sonuçsuz kaldı.

Slaughter davasını inceleyen Federal Yüksek Mahkeme Başyargıcı John Roberts, anayasayı hazırlayanların yürütme yetkisini tek bir kişiye vermeyi amaçladığını yazdı. Roberts, mahkemenin bu başkanlık denetimi modelinden sapan çeşitli düzenleyici kurumlarla karşı karşıya kaldığını belirtti.

Alınan bu karar, başkan tarafından görevden uzaklaştırılan diğer isimler üzerinde şimdiden doğrudan bir etki gösterdi. Samuels, Yüksek Mahkemenin kararının ardından görevde kalmak için yürüttüğü hukuki mücadeleyi pazartesi günü sonlandırdı.

Özel sektör çalışanlarının ve sendikaların haklarını koruyan Ulusal Çalışma İlişkileri Kurulunun (NLRB) eski genel danışmanı Jennifer Abruzzo, konuya ilişkin değerlendirmesinde bağımsız kurumların önemine değindi.

Geçtiğimiz yıl Trump tarafından görevinden alınan Abruzzo, şu ifadeleri kullandı:

“Bu kurumlara bağımsız denmesinin bir sebebi var; kararlarını siyasi partizanlığa göre değil, yasal hedef ve yetkilere göre vermelerini istersiniz. Bunu da her türlü başkanlık etkisinden uzak şekilde yapabilmelidirler. Slaughter kararının ardından ortaya çıkan durumda ise başkan bu karar alıcıları tamamen kendi isteğine göre görevden alabiliyor ve bu da ilgili yasaların tüm amacını altüst ediyor. Bu ülkedeki çalışan aileler için netice şudur: Artık elinde gücü tutan ve herhangi bir kuruma nasıl çalışması gerektiğini söyleyebilecek bir başkan var. İşçi ve tüketici haklarının üzerinde şirket haklarının yüceltildiğini görüyorsunuz.”

Yüksek Mahkeme’den Trump’a bir iyi, bir kötü haber

Karardan etkilenen kurumların sayısı oldukça fazla olup, Tüketici Ürün Güvenliği Komisyonu, Federal Ticaret Komisyonu ve Federal İletişim Komisyonu (FCC) gibi Amerikan yaşamının birçok alanına dokunan yapıları kapsıyor.

Mantıklı Güvenceler Koalisyonu (Coalition for Sensible Safeguards) Direktörü Rachel Weintraub, kurulların yetkilerinin azaltılmasının, Trump ve onunla müttefik olan şirketlerin mali çıkarına yarayacak bir senaryoya yol açabileceğini belirtti.

Weintraub, “Finansal piyasayı adil kılmak veya ürünleri güvenli hale getirip tüketiciler için risk oluşturmasını engellemek gibi, Kongre’nin kendilerine verdiği misyonu yerine getirmek üzere kurulmuş pek çok kurum var” dedi.

Bu kurumların, düzenlemekle yükümlü oldukları şirketler ile Trump’ın zenginleştirmek istediği şirketler tarafından kontrol edilmeye daha açık hale geleceğini savunan Weintraub, komisyonların niş bir alanda uzmanlığa sahip olduğunu ve Kongre’nin amacının kararların bu bağımsız çerçeve içindeki uzmanlar tarafından alınması olduğunu sözlerine ekledi.

Weintraub, en büyük endişenin, başkanın kripto para gibi yeni sektörler başta olmak üzere, kendi ekonomik çıkarlarını ve siyasi ortaklarının menfaatlerini gözetmek için bağımsız kurumları kendi emellerine alet etmesi olduğunu dile getirdi.

Bu karar, bir komiserin görevden alınabilmesi için başkandan politika uyuşmazlığından daha fazlasını talep eden ve görevden almayı yalnızca “yetersizlik, görevi ihmal veya kötüye kullanma” şartlarına bağlayan “Humphrey’s Executor” adlı geçmiş yargı kararını geçersiz kılıyor.

Alınan karar, muhafazakar çevreler tarafından memnuniyetle karşılandı. Anayasal orijinalizmi destekleyen yargıçların atanması için faaliyet gösteren muhafazakar yargı ağı Judicial Crisis Network’ün Direktörü Carrie Severino, “Humphrey’s Executor kararı infaz edildi, ya da Slaughter kararını mı kastetmeliyim?” şeklinde bir değerlendirme yaptı.

Severino, karara ilişkin şunları kaydetti:

“Bu, yürütme organı üzerindeki anayasal yetkiyi yeniden Başkana devreden yönetim için çok büyük bir kazanımdır. Bunun şu anda Trump’a yardımcı olduğunu unutmamak gerekirken, gelecekte her iki partiden seçilecek tüm başkanların anayasanın kendilerine verdiği yürütme organı üzerindeki yetkiyi kullanabilmesini sağlayacağını hatırlamak önemlidir. Her yeni yönetimle kabine üyelerinin değişmesine alışkınız, artık diğer kurumlar da aynı şekilde işleyecek.”

Rekabetçi Girişim Enstitüsü (CEI) ise kararı, bürokrasiyi azaltacak ve bürokratları insanların hayatından çıkaracak bir gelişme olarak selamladı. CEI Başkanı Kent Lassman yaptığı açıklamada, “Bugünkü karar Humphrey’s kararını tersine çevirmekte ve denetimsiz bir düzenleyici devleti ortadan kaldırırken iyileşme sürecini sürdürmektedir” dedi.

Ancak karşı oy yazısını kaleme alan Yargıç Sonia Sotomayor, kararın kurucuların isyan ettiği İngiliz Kraliyeti’nin bile sahip olmadığı bir yetkiyi başkana verdiğini ve uzmanların düzenleme yapma kabiliyetini sınırladığını belirtti.

Sotomayor karşı oy yazısında, “Geleceğe yönelik net görünen tek şey, bunu kaosun takip edeceğidir” ifadesine yer vererek şunları ekledi:

“Bu durum sadece siyasi mekanizmaların yeni zorluklara yanıt verme kabiliyetini engellemekle kalmıyor; saati yaklaşık 150 yıl geriye sararak, yaygın bir kurumsal yapının yasak olduğunu ve her zaman da yasaklandığını savunuyor. Ancak bu kurumların, kendilerini kuranların hiç beklemediği ve aktif olarak kaçınmaya çalıştığı şekillerde dönüşeceği ve bu süreçte ülkedeki güç dengesini temelden sarsacağı yadsınamaz bir gerçektir.”

Slaughter davasındaki hüküm, Yüksek Mahkeme’nin Federal Rezerv (Fed) Yönetim Kurulu Üyesi Lisa Cook’un görevinde kalması yönündeki kararıyla tezat oluşturdu. Mahkeme, Cook’un görevden alınabilmesi için Trump’ın daha somut gerekçelere ihtiyacı olduğuna karar vermişti.

Weintraub, Federal Rezerv ile diğer komisyonlar arasında başkan karşısındaki bağımsızlık düzeyine ilişkin bir ayrım kuran bu iki karar arasındaki “inanılmaz çelişkiyi” eleştirdi.

Slaughter da karara tepki göstererek, karardan çalışmalarının etkilenebileceğini belirttiği diğer komisyonlara dikkat çekti. Gazetecilerle yaptığı görüşmede Slaughter, şunları söyledi:

“Federal İletişim Komisyonunun (FCC) siyasi muhalefeti ve hoşuna gitmeyen ifadeleri bastırmak için yetkilerini eşi benzeri görülmemiş bir şekilde kullandığını görüyoruz; bu durum demokrasinin temel ilkelerini zedeleyici niteliktedir. Başkanın bu denli büyük bir güç biriktirmesi ve bu gücü düşman olarak algıladığı kesimleri cezalandırmak, müttefiklerini ise ödüllendirmek için kullanmaya istekli olması durumu olmasaydı, geçmişte böyle bir tabloyla karşılaşmazdık ve karşılaşmadık da.”

Kongre’deki Demokratlar arasında, bu karara karşı nasıl mücadele edileceğine dair tartışmalar şimdiden başladı.

Dava sürecinde mahkemeye sunulan ortak görüş belgesine öncülük eden Kongre üyelerinden Demokrat Joe Neguse, partinin Kongre tarafından kurulan çeşitli komisyonların görevlerini “yeniden yapılandırmak” ve “yeniden şekillendirmek” için en iyi yolları değerlendireceğini belirtti.

Neguse, “Demokrat grup içindeki farklı görüşlerden üyelerimizin üzerinde duracağı soru, bu kurumları Yüksek Mahkemenin kararına uygun hale getirirken aynı zamanda onlara belirli bir bağımsızlık düzeyi sağlayacak ne tür reform seçeneklerine sahip olduğumuzdur” dedi.

Raskin ise geçen hafta gazetecilere yaptığı açıklamada, Demokratların gelecekte zayıflayan bu bağımsızlık durumundan yararlanma eğiliminde olabileceğini ancak bu kurumların başkanlığın birer aracı haline gelmesine izin vermeyecek kadar demokrasinin önemli olduğunu vurguladı.

Raskin, “Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu (SEC) ile Federal Ticaret Komisyonu (FTC), her dört yılda bir siyasi bir çekişme alanı haline gelmek yerine, siyasi yelpazenin her kesiminden uzmanların elinde olduğunda daha güvenlidir. Bu kararla büyük bir darbe alan idari kurumları restore ve rehabilite etmenin bir yolu olup olmadığını görmemiz gerekecek” değerlendirmesinde bulundu.

Amerika

Eski ABD Adalet Bakanlığı personelinden Blanche’ın adaylığına ret çağrısı

Yayınlanma

ABD Adalet Bakanlığının eski çalışanlarından oluşan 1200’ü aşkın kişi, Senatoya çağrıda bulunarak geçici Adalet Bakanı Todd Blanche’ın bu göreve kalıcı olarak atanmasının reddedilmesini talep etti. Salı günü yayımlanan mektupta, Blanche’ın kurumdaki kariyer memurlarını şeytanlaştırdığı ve bakanlığın siyasetler üstü yapısını bozduğu savunuldu.

ABD Adalet Bakanlığının (DOJ) 1200’den fazla eski çalışanı, Senatoyu, geçici Adalet Bakanı Todd Blanche’ın bu göreve kalıcı olarak atanması yönündeki adaylığını reddetmeye çağırdı.

Eski bakanlık çalışanları salı günü kaleme aldıkları mektupta, Blanche’ın kurumun kariyer çalışanlarını “şeytanlaştırdığını” belirtti.

Adalet Bakanlığı eski çalışanlarının oluşturduğu “Justice Connection” adlı grup tarafından organize edilen mektupta şu ifadelere yer verildi:

“Önümüzdeki haftalarda pek çok kişi, Todd Blanche’ın liderliği altındaki Adalet Bakanlığını tanımlayan yolsuzluk ve suiistimallerin altını haklı olarak çizecektir: Başkan’ın düşmanlarına yönelik intikamcı kovuşturmalar ve soruşturmalar; yasa dışı davrananları vergi mükelleflerinin paralarıyla ödüllendirmek için tasarlanmış anlaşmalar; 6 Ocak olaylarına ilişkin hesap verebilirliğin silinmesi; Epstein dosyalarının yanlış yönetilmesi; yargıçların aşağılanması ve verdikleri kararların defalarca ihlal edilmesi. Ancak biz en az bunlar kadar ilgi hak eden bir alana odaklanmak istiyoruz: Todd Blanche’ın Adalet Bakanlığının siyasi olmayan kariyer iş gücünü yozlaştırması.”

Bir adayın onay süreci devam ederken bu tür mektupların yazılması olağan bir durum kabul edilse de bu denli yüksek sayıda imzaya ulaşılması nadir bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Girişim, Blanche’ın önümüzdeki hafta Senatodaki onay oturumuna çıkmaya hazırlandığı sırada gerçekleşti.

Mektupta, Donald Trump yönetimi döneminde bakanlıktan ayrılan çalışanların yüksek sayısına işaret edildi. Bu kişilerden bazılarının işine son verildiği, bazılarının ise “yasa dışı veya etik dışı talimatları uygulamaktansa istifa etmeyi tercih ettiği” aktarıldı.

İlk olarak adalet bakanı yardımcısı olarak görev yapan Blanche, Başkan Trump’ın eski Adalet Bakanı Pam Bondi’yi görevden almasının ardından adalet bakanlığı makamına aday gösterilmişti.

Söz konusu mektupta, Blanche’ın bakanlığı Trump’ın önceliklerini yansıtacak şekilde şekillendirmede kilit bir rol oynadığı savunularak şu ifadelere yer verildi:

“Blanche, yüzlerce çalışanın işine son verdi veya bu kişilerin işten çıkarılmasını denetledi; bu işlemler genellikle önceden bildirimde bulunulmaksızın, uygunsuz ve yasa dışı gerekçelerle yapıldı. Bazı personelin işine Başkan’ın hoşuna gitmeyen davalar üzerinde çalıştıkları için, bazı çalışanların Başkan’ın düşmanlarının akrabası oldukları için, bazılarının göçmenlik davalarını adil yargılanma hakkına uygun şekilde karara bağladıkları için, bazılarının intikamcı kovuşturmalar başlatmayı reddettikleri için ya da mahkemede yalan söylemeyi kabul etmedikleri için son verildi. Bu işten çıkarmalar, yolsuzluğu ve siyasi tasfiyeleri önlemek için tasarlanmış olan devlet memurluğu kanunlarını açıkça ihlal etmektedir.”

Adalet Bakanlığının 100 bini aşkın personelinden yaklaşık 16 bininin kurumdan ayrıldığı belirtiliyor. Bu ayrılıkların büyük çoğunluğunu, eski çalışanların bakanlığın “belkemiği” olarak nitelendirdiği, siyasi bağı olmayan kariyer memurları oluşturuyor.

Girişimin imzacısı olan eski bakanlık çalışanları, mektubun sonuç bölümünde şu değerlendirmeleri paylaştı:

“Blanche’ın Adalet Bakanlığı personeli üzerinde kurduğu korku kültürü sona ermelidir. Kariyer profesyonellerine yönelik saygı geri dönmelidir. İş başvurusunda bulunmayı düşünen adaylar, Adalet Bakanlığının adındaki erdeme uygun hareket ettiğine inanabilmelidir. Adalet Bakanı, başkana sadakat göstermek yerine, John Adams’ın cumhuriyetimizin bir ‘insanların değil, kanunların hükümeti’ olarak kalması yönündeki ihtarına kulak vermelidir.”

Okumaya Devam Et

Amerika

NATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby

Yayınlanma

Ankara zirvesinin işaret fişeğini ateşleyeceği umulan yeni NATO konseptinin (“NATO 3.0”) mucidi, Pentagon müsteşarı olarak görev yapan Elbridge Colby.

Geçen şubat ayında, NATO savunma bakanları toplantısında Pentagon şefi Pete Hegseth’in yerine önemli bir konuşma yapmıştı. ABD’nin temsilci profilinin düşüklüğü, Trump yönetiminin NATO’ya verdiği önemin azaldığına delalet sayılmıştı; fakat Colby, bir “teorisyen” olarak, üstelik ABD’nin askeri varlığını Avrupa ve Orta Doğu’dan Asya-Pasifik’e kesin olarak kaydırmasının savunucusu olarak, müttefiklerine yeni ev ödevleri vermeye gelmişti.

ABD’nin son Ulusal Güvenlik Stratejisi’nin gayriresmi yazarı olarak da bilinen Colby, konuşmasında Soğuk Savaş sonrasında içine girilen “tek kutuplu dünya” momentinin ortadan kalktığını kabul ediyor ve güç siyaseti ile geniş çaplı askeri kuvvet kullanımının dünya sahnesine geri döndüğünü ilan ediyordu: Artık gerçekçiliğe ve uyum sağlama yeteneğine ihtiyaç vardı.

Müsteşar, hemen sadede geliyor ve bu yeni durum ışığında, ABD’nin, “Amerikalıların çıkarlarına yönelik en ciddi tehditlere”, özellikle de “ABD ana vatanının savunmasına” ve “Batı Yarımküre”deki çıkarlarına öncelik verdiğini; ayrıca Batı Pasifik’te “engelleme yoluyla caydırıcılık” ilkesini güçlendirdiğini ilan ediyordu (Colby, Hint-Pasifik bölgesinin “artık jeopolitikanın merkezi bir sahnesi olduğu[nu]” da ileri sürüyordu; Colby’nin Asya’ya dair fikirlerine aşağıda tekrar geleceğiz).

Tüm bu önceliklere eşlik eden, daha doğrusu Amerikan “müttefiklerine” bu yeni ABD stratejisinde düşen rol ise şuydu: “Potansiyel rakiplerin koordineli bir şekilde ya da fırsatçı bir yaklaşımla birden fazla cephede eşzamanlı olarak harekete geçme olasılığına karşı” hazırlıklı olmak.

Soğuk Savaş’ta Sovyetler Birliği’ne ve komünizme karşı Avrupa’nın korunması (“NATO 1.0”); Sovyetler Birliği ortadan kalktıktan sonra NATO operasyonlarının Kıta dışına kayması ve Avrupa’nın “savunmasını” ABD’ye tamamen ihale etmesi (“NATO 2.0”); ve şimdi de “çok kutupluluk” anında ABD’nin Çin’in yükselişine karşı Asya-Pasifik’e odaklanabilmesi için “yük paylaşımına” gidilmesi (“NATO 3.0”)… Colby’nin söylediklerinin özeti bu: “Ulusal Güvenlik Stratejisi (NSS) ve Ulusal Savunma Stratejisi (NDS) tarafından ortaya konan temel stratejik gerçek şudur,” diyordu müsteşar, “Avrupa, kendi konvansiyonel savunması konusunda birincil sorumluluğu üstlenmeli.”

Bu kapsamda, ABD artık yalnızca Amerikan gücünün belirleyici bir rol oynayabileceği sahnelere ve zorluklara öncelik verecekti. Colby’ye göre bu, Avrupa’dan geri çekilme anlamına gelmiyordu. “Aksine,” diyordu Colby, “Bu, stratejik pragmatizmin bir teyidi ve müttefiklerimizin, hepimizi daha güçlü ve daha güvenli hale getirecek şekilde Avrupa’nın savunmasında öne çıkıp liderlik etme konusundaki yadsınamaz yeteneğinin kabulü.”

Dolayısıyla, ABD’nin Avrupa’nın “başlıca konvansiyonel savunucusu” olarak “süresiz bir şekilde” görev yaparken aynı zamanda dünyanın geri kalan her yerinde de “belirleyici yükü üstlenebileceğini varsayan” bir strateji, “ne sürdürülebilir ne de akıllıca” idi.

Peki ne olacaktı? Colby, savunma harcamalarının düzeyinin önemini kabul ediyor ve bunun yerini tutacak başka bir şeyin olmadığını söylüyordu. Fakat nihayetinde asıl önemli olan, ona göre, bu kaynakların neyi ortaya çıkardığıydı: Savaşa hazır kuvvetler, kullanıma hazır mühimmat, dayanıklı lojistik ve zorlu koşullarda geniş ölçekte işlev gören entegre komuta yapıları.

Zurnanın zırt dediği yer de burası. Colby, Pentagon’daki “inovatif” dönüşüme benzer şekilde, Avrupalı NATO üyelerinin de askeri olarak dönüşmesini öneriyordu: Bürokratik ve düzenleyici durgunluğa karşı, savaşma etkinliğine öncelik vermek.

Bunun anlamı, “barış zamanı siyaseti”nden ziyade “modern çatışmaların gerçeklerini” yansıtan, “kuvvet yapısı, hazırlık durumu, stoklar ve sanayi kapasitesi konusunda zorlu kararlar almak” idi.

Pentagon içinde ayrışma

Uzun yıllardır Avrupa ve Orta Doğu’yu müttefiklere bırakıp Asya’ya odaklanmayı savunan Colby’nin Pentagon’daki güçlü pozisyonu, Amerikan siyasetinde ayrışmanın taraflarını da belirginleştiriyor.

Geçen yaz meydana gelen 12 günlük İran savaşı bu meseleyi daha da alevlendirmişti. Buna göre ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) bir tarafta, Colby’nin başını çektiği “Asyacılar” ise diğer taraftaydı. CENTCOM Komutanı Michael “Erik” Kurilla, İran’ın misillemelerinin artmasıyla birlikte İsrail’i savunmak için daha fazla kaynak ayrılmasını savunurken, ABD’nin askeri olarak Çin’e ve Hint-Pasifik’e odaklanmasını savunan Colby, askeri varlıkların Asya’dan Orta Doğu’ya aktarılmasına karşı çıkıyordu.

Colby’nin muhalefetinin nedeni, Nisan 2025’te Güney Kore’deki Patriot füze bataryasının Orta Doğu’ya taşınması gibi konuşlandırmaların, ABD’nin Çin veya Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti ile gelecekteki çatışmalarda hazırlık durumunu zedeleyebileceği endişesiydi.

Colby, geçen sene temmuz ayında POLITICO‘ya verdiği bir mülakatta, kişisel görüşünün, NATO’nun doğusunu savunmak için, ABD’nin Tayvan’ı savunma kabiliyetini azaltmayacak miktarda kuvvet ayırmak gerektiği yönünde olduğunu vurgulamıştı.

Colby ayrıca uzun menzilli ateş, lojistik, komuta kontrol ve C4ISR olarak bilinen lojistik, mühimmat ve hava savunması gibi “kilit yetenekleri”, ABD’nin Avrupa’ya değil Asya’ya odaklanması gereken alanlar olarak göstermişti.

Avrupa’ya “Çin merceğinden” bakmak

Daha önce de ABD’nin Ukrayna’ya taahhütlerinin fazla olduğunu savunan Colby, ülkesine ve çıkarlarına yönelik en somut meydan okumanın, iktisadi ve askeri olarak Çin’den geldiğinin altını çizmişti.

Ukrayna’ya da “Çin merceğinden” baktığını söyleyen stratejist, Kiev’e bir anda tüm yardımların kesilmesini söylemediğini, Rusya’nın yaptıklarının “şeytani” olduğunu ama ABD’nin yaptığı yardımların Amerikalıların somut çıkarlarıyla uyuşmadığını savunuyordu.

Colby, şu anda ABD Başkanının danışmanı olsa ne yapmasını tavsiye edeceği yönündeki bir soruya şu cevabı veriyordu:

“Şöyle derdim: ‘Şu anda Ukrayna hakkında konuşmak istemiyorum. Önce Tayvan, Çin ve Asya hakkında konuşacağız ve bu sorunu tatmin edici bir şekilde çözdükten sonra Ukrayna için zaman, siyasi sermaye ve kaynak harcayacağız.’”

O dönem Financial Times (FT), Colby’nin İngiliz yetkililere Trump yönetiminin İngiliz ordusunun Avrupa-Atlantik bölgesine odaklanmasını artırması gerektiğini söylediğini aktarmıştı.

2024 yılında verdiği bir mülakatta Cumhuriyetçilerin oy tabanının işçi sınıfı ve orta sınıf Amerikalılardan oluştuğunu savunan Colby, Washington’ın dış siyasetinin bu oy tabanına hizmet etmediğini söylüyordu.

Maksimalist bir dış siyasetin “felaket” getirdiğini kaydeden müsteşar, Amerikalıların “sonsuz savaşlardan” bıktığını belirtiyordu.

Çin takıntısı

Yakın çevresindeki bazı isimler, Colby’nin “takıntı derecesinde” Çin ile ilgili olduğunu söylüyor.

Geçen sene Semafor’da çıkan bir habere göre, Colby Asya’ya o kadar odaklanmış durumda ki, “Trump’ın sadık destekçileri de dahil olmak üzere dış politikada başka bir şey yapan herkesle ters düşüyor.”

Colby’ye göre, ABD’nin askeri ve iktisadi kaynaklarını yönlendirmesi gereken esas nokta Tayvan. Çin’in “Yeni Sovyetler Birliği” olduğunu öne süren Colby, NATO’nun şu anda her şeyi ABD’nin yaptığı bir “Soğuk Savaş sonrası” zihniyeti ile çalıştığını, ihtiyaç duydukları şeyin ise yükün bölüşüldüğü “Soğuk Savaş zihniyeti” olduğunu belirtiyor.

Çin’in Tayvan’a askeri müdahalede bulunması durumunda ABD’nin kararlılıkla karşı koyması gerektiğini belirten Colby, bu müdahaleye Çin anakarasındaki seçilmiş hedeflere yönelik saldırıların da dahil olduğunu kaydediyor.

“Savaş başladığında konvansiyonel bir muharebenin marjinal ucuna doğru kaymamalıyız,” diyen Colby, mümkün olan her şekilde konvansiyonel bir savaşa hazırlanmak gerektiğini vurguluyor.

Colby’ye göre, ABD’nin Tayvan Boğazındaki askeri varlığını azaltması nedeniyle Tayvan’da bir savaş artık daha yakın. Ona göre ABD, 1930’ların sonundaki Britanya’nın darboğazdaki durumuna bir hayli benziyor: Zayıf görünüp savaştan kaçınabilirsiniz ama tüm hayati çıkarlarınız zedelenir; güçlü görünüp silahlanırsanız, rakibinizin size askeri olarak yanıt verme ihtimali artar.

Asya stratejisi: Çin’in kazanamamasını temin etmek

Öte yandan Colby’nin Çin karşıtı pozisyonunun çatısının da ihtiyatlarla çatıldığına işaret etmek gerekiyor.

Geçen ocak ayında Güney Kore’deki Sejong Enstitüsü’nde bir konuşma yapan Colby, hükümetinin Asya’daki politikalarının köşe taşlarını özetledi.

Yukarıda da değindiğimiz gibi, Hint-Pasifik bölgesini artık “küresel büyümenin ana merkezlerinden biri, Güney Kore de dahil olmak üzere küresel üretimin merkezi ve 21. yüzyılın jeopolitik ekseni” olarak tanımlayan Colby, “Sonuç olarak, bu belgelerin de açıkça belirttiği gibi, Amerikalıların uzun vadeli güvenliği, refahı ve özgürlükleri, bu bölgedeki gelişmeler tarafından belirleyici bir şekilde şekillenecek,” diyordu.

Fakat Asya’da “tatmin edici bir istikrar”ın “afili retorik, varsayılan normlar veya görünüşte iyi niyetlerle” elde edilip korunamayacağını kabul eden Colby, bu istikrarın ancak “bölgenin tek bir devlet tarafından hakimiyet altına alınmasını önleyen, kalıcı ve elverişli bir güç dengesi ile” korunabileceğini savunuyordu:

“Bu bağlamda, Amerika’nın Asya’daki savunma politikasının hedefi herkes için açık ve makul olmalı. Bu hedef, Çin veya başka herhangi bir ülkeyle çatışma değil. Amaç, Amerikalılar, müttefiklerimiz ve aslında tüm bölge için uygun olan makul bir denge sağlamak. Bu, formalist ve katı bir bölgesel düzen değil, uyarlanabilir ve gelişen bir düzen. Hegemonyadan ziyade, egemenliğin saygı gördüğü ve barışın sürdürüldüğü, rahatlatıcı hayallerle değil, netlik, güç ve kararlılıkla tanımlanan uygun bir denge ile tanımlanan bir düzen.”

Bu stratejinin, “güvenilir caydırıcılık ve stratejik dengeye dayanan bir istikrar yoluyla Amerika ve müttefiklerinin çıkarlarının korunması” ile ilgili olduğunun altını çizen müsteşar, ABD’nin Çin’i egemenliği altına almaya, onu boğmaya veya küçük düşürmeye çalışmadığını savunuyordu:

“Aradığımız şey –ve Başkanın sürekli olarak ifade ettiği gibi– Amerikalılar ve müttefiklerimiz için uygun olan, hiçbir devletin hegemonyasını dayatamayacağı, gerçekten istikrarlı bir denge: elverişli bir güç dengesi.”

Pekin’de rejim değişikliği peşinde olmadıklarını, Çin’i domine etmeye çalışmadıklarını söyleyen Colby, “Çin’in gururlu tarihini kabul ediyor ve saygı duyuyoruz,” diyordu. Amerikalı stratejistin önerdiği şey, Hint-Pasifik’te “ilk ada zinciri boyunca reddetme yoluyla caydırıcılık” idi.

Colby’ye göre ABD Batı Pasifik’te, ilk ada zinciri boyunca “saldırganlığın imkansız, tırmanmanın cazip olmayan ve savaşın gerçekten mantıksız” olmasını sağlayan bir askeri duruş oluşturmaya odaklanıyordu.

Bu da Japonya, Filipinler, Kore Yarımadası ve bölgenin diğer yerlerinde “dayanıklı, yayılmış ve modernize edilmiş bir kuvvet postürü”, askeri güçle “hızlı veya belirleyici kazanımları engellemek” için optimize edilmiş, “kırılgan değil dayanıklı” ve ABD’yi “barış ve istikrar arayışında bir araya getiren bir postürü” içeriyordu.

Colby şöyle devam ediyordu:

“Bu tür bir istikrarlı barış, caydırıcılıkla desteklenmeli ve bu nedenle sert güç kapasitesi, yeteneği ve iradesi ile güvence altına alınmalı; elbette bizimki, ama aynı zamanda müttefiklerimizin de.”

Dolayısıyla, ABD ve Colby’nin Avrupalı “müttefikleri” için uygun gördükleri rolün bir benzerini Asyalılar için de düşündüğü kendiliğinden ortaya çıkıyor olmalı. “NATO 3.0” konseptinin ilan edileceği Ankara zirvesine Asyalı ortakların çağrılması bir yana, zaten Colby de bu konuşmasında, Avrupalıların temel askeri işlevler için GSYİH’nin %3,5’ini ayırmayı taahhüt etmesine atıf yaparak, “Fakat bu ilkelerin Avrupa’da olduğu kadar Asya’da da geçerli olduğunu vurgulamalıyım,” diyordu.

“Yük paylaşımı” mı, “yük değişimi” mi?

Yakın zamanda CFR’a verdiği mülakatta Colby, NATO 3.0 hakkında çok açık konuşuyor: ABD daha fazla savaşa gireceği için, ittifak içinde “rekalibrasyon” gerekiyor.

ABD’de ordu için ayrılan bütçenin büyüklüğüne de işaret eden Colby, net bir şekilde “ulusal bir seferberlik”ten bahsediyor; savunma sanayii tabanının genişlemesini istiyor; büyük ölçekli üretim istiyor.

Avrupalılar ve Asyalılara düşen rol, Amerikan silahları satın almak ve Amerikan askeri standartlarına uyum sağlamak; Colby bu konuda da açık konuşuyor. Sanayi üretiminde senkronizasyon bu işin temeli ve görünen o ki, Ankara zirvesi önceside Mark Rutte ve Ursula von der Leyen gibi isimlerin yazdıkları, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın NATO Parlamenter Asamblesinde yaptığı konuşmadaki “Teksas’tan Kaliforniya’ya” vurgusu, mesajın alındığını ve bazı yolların kat edildiğini gösteriyor.

Bu, Çin konusunda farklı çıkarlara sahip Avrupalı NATO ülkelerinin sanayisine “yem” konusunda önemli bir eşiğin aşılabileceğini gösteriyor.

Okumaya Devam Et

Amerika

Kanada’nın mayıs ticaret fazlası son dört yılın zirvesine çıktı

Yayınlanma

Kanada’nın mal ticareti fazlası mayısta üst üste dördüncü ay büyüyerek 4,24 milyar Kanada dolarına yükseldi ve son dört yılın en yüksek seviyesini gördü. İhracattaki artışın başlıca nedeni ABD’ye sevkiyatların yükselmesi olurken, ABD dışındaki ülkelerle ticaret açığı genişlemeyi sürdürdü. Reuters anketine katılan ekonomistler mayıs ayında 2,85 milyar Kanada doları ticaret fazlası bekliyordu.

Kanada’nın mal ticareti fazlası mayısta üst üste dördüncü ay artarak son dört yılın en yüksek düzeyine çıktı. Statistics Canada’nın salı günü yayımladığı verilere göre ticaret fazlası, nisan ayındaki revize edilmiş 3,41 milyar Kanada dolarından yüzde 0,9 artışla 4,24 milyar Kanada dolarına yükseldi.

Bu, Kanada’nın üst üste üçüncü ay ticaret fazlası verdiği dönem oldu. Artışın başlıca nedeni, ülkenin en büyük ticaret ortağı olan ABD’ye ihracatın yüzde 1,5 yükselmesi oldu.

Reuters’ın anketine katılan ekonomistler mayıs ayında ticaret fazlasının 2,85 milyar Kanada doları olacağını öngörüyordu.

ABD Başkanı Donald Trump’ın uyguladığı gümrük tarifeleri Kanada’nın bazı kritik sektörlerini olumsuz etkilerken, şirketler geleneksel olarak toplam ihracatın yaklaşık dörtte üçünü satın alan ABD pazarına bağımlılığı azaltmak için ihracatı çeşitlendirmeye çalışıyor.

Buna karşın ticaret uzmanları, çeşitlenmenin önem taşıdığını ancak dünyanın en büyük pazarına dayalı onlarca yıllık tedarik zincirlerinin kısa sürede yeniden yapılandırılmasının kolay olmadığını belirtiyor.

ABD’ye ihracat mayısta yüzde 1,5 artarak 53,72 milyar Kanada dolarına ulaştı. Böylece artış üst üste dördüncü aya taşınırken, ABD’nin Kanada ihracatındaki payı mayısta yeniden yaklaşık yüzde 70’e çıktı. Aynı dönemde ABD’den yapılan ithalat ise yüzde 1,4 geriledi.

Bu gelişmeyle Kanada’nın ABD ile ticaret fazlası nisandaki 10,3 milyar Kanada dolarından mayısta 11,6 milyar Kanada dolarına yükseldi. Statistics Canada, bunun Ocak 2025’te kaydedilen rekor seviyeden bu yana görülen en yüksek ikili ticaret fazlası olduğunu açıkladı.

Kanada ile Türkiye serbest ticaret anlaşması müzakerelerini başlatma kararı aldı

İstatistik kurumu, bu artışın temel nedeninin enerji ihracat fiyatlarındaki yükseliş olabileceğini belirtti.

ABD dışındaki ülkelere yapılan ihracat gerilemeyi sürdürdü ancak düşüş hızı nisana göre yavaşladı. Buna karşılık ABD dışındaki ülkelerden ithalat arttı. Sonuç olarak Kanada’nın ABD dışındaki ülkelerle ticaret açığı mayısta 7,4 milyar Kanada dolarına yükseldi.

Metal cevherleri ile metalik olmayan mineraller ihracatı mayıs ayında yüzde 16,1 artarak toplam ihracattaki aylık yükselişin en büyük kaynağı oldu.

Verilere göre bu artış büyük ölçüde kükürt ihracatından kaynaklandı. Ortadoğu’daki savaşın başlamasının ardından Hürmüz Boğazı’ndan geçen sevkiyatların yavaşlaması kükürt ihracatını destekledi.

Ortadoğu’daki savaş ham petrol ve gübre sevkiyatlarını da aksatırken, başka bölgelerden yapılan ürün sevkiyatlarına yönelik talep ve fiyatlar yükseldi.

Haziran ayından bu yana Ortadoğu’da ateşkes uygulanıyor. Haberlere göre sevkiyatlarda da normalleşme işaretleri görülüyor.

Statistics Canada, tüketim malları, sanayi kimyasalları ile tarım ve balıkçılık ürünleri ihracatında da mayıs ayında yaygın artışlar kaydedildiğini açıkladı.

Önceki aylarda Kanada’nın mal ihracatındaki artışı destekleyen ham petrol ve altın ihracatı ise mayısta geriledi. Enerji ihracatı, ham petrol ihracat hacmindeki düşüş nedeniyle yüzde 2 azaldı. Şubat ile nisan arasında ham petrol ihracatı yüzde 43,1 artmıştı.

Toplam ithalat ise mayısta yüzde 0,2 geriledi. Bu düşüşte metal ve metalik olmayan mineral ürünleri ithalatındaki yüzde 18,2’lik azalma belirleyici oldu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English