Bizi Takip Edin

Diplomasi

Ankara’daki NATO zirvesinde hangi silah anlaşmaları yapıldı?

Yayınlanma

Türkiye’nin ev sahipliğinde Ankara’da düzenlenen NATO zirvesinde, üye ülkeler toplam değeri en az 50 milyar doları bulan çok uluslu savunma ve silah tedarik sözleşmelerine imza attı. Avrupa ve Kanada’nın savunma yatırımlarını artırdığını ABD Başkanı Trump’a göstermeyi de amaçlayan bu dev hamle kapsamında hava savunma sistemlerinden insansız hava araçlarına, yakıt hatlarından yeni nesil erken uyarı uçaklarına kadar çok sayıda stratejik anlaşma duyuruldu.

NATO liderlerinin Türkiye’nin başkenti Ankara’da bir araya geldiği zirve, ittifakın savunma mimarisini, sanayi kapasitesini ve transatlantik askeri dengelerini kökten değiştiren milyarlarca dolarlık anlaşmalarla bitti.

Genel Sekreter Mark Rutte tarafından “NATO 3.0” olarak adlandırılan bu yeni evre, Avrupa ülkelerinin kendi güvenlikleri için daha fazla mali yük üstlendiği, ABD’nin küresel rolünü yeniden tanımladığı ve ev sahibi Türkiye’nin stratejik ağırlığının belirgin şekilde arttığı bir dönemece işaret ediyor.

Zirvenin ilk gününde açıklanan askeri sözleşmelerin ve savunma yatırımlarının toplam hacmi en az 50 milyar doları (yaklaşık 43 milyar avro) buldu.

Bu devasa bütçe, ittifak genelinde hava savunmasından erken uyarı uçaklarına, insansız sistemlerden derin hassas vuruş yeteneklerine kadar çok geniş bir yelpazeyi kapsıyor.

Avrupa hava savunmasında “çok uluslu tedarik” hamlesi

Zirvede duyurulan 43 milyar avroluk sözleşme paketinin yarısından fazlasını hava ve füze savunma sistemlerine yönelik yatırımlar oluşturuyor.

“Avrupa semalarının güvenliğini artırmayı” hedeflediği iddia edilen bu adımlar kapsamında Belçika, hava savunma yeteneklerini güçlendirmek üzere 3 milyar avroyu aşan yeni füze savunma sözleşmelerine imza atacağını ilan etti.

Avrupa savunma sanayi lobisinin genel sekreteri Camille Grand, açıklanan anlaşmaların toplam tutarının son derece ciddi bir boyuta ulaştığını doğrularken, buradaki en kritik unsurun müttefiklerin daha önce doğrudan ABD tarafından sağlanan stratejik yetenekleri artık kendi imkanlarıyla edinmeye başlaması olduğunu kaydetti.

Bu stratejik bağımsızlık çabalarının en somut örneği, havadan erken ihbar ve kontrol yeteneklerinin yenilenmesi projesinde görüldü.

NATO bünyesinde yaklaşık 50 yıldır görev yapan emektar AWACS uçaklarının yerini almak üzere, İsveçli üretici Saab firması ile 10 adet yeni “GlobalEye” erken uyarı uçağının tedariki için anlaşma sağlandı.

Almanya ve Hollanda başta olmak üzere 10 ülkeden oluşan bir konsorsiyum tarafından finanse edilen bu dev projeye, daha önce iki uçak sipariş ettiğini açıklayan Fransa ile altı adet uçak alması beklenen Kanada da katıldı. Yatırım tutarının 3,8 milyar avro ile 4,3 milyar avro arasında değişeceği hesaplanıyor.

İsveç Başbakanı Ulf Kristersson, savunma sanayii forumunda yaptığı konuşmada, bu anlaşmanın müttefikler arasında ortaklaşa gerçekleştirilen “büyük bir gurur anı” olduğunu dile getirdi.

Anlaşmanın duyurulmasıyla birlikte İsveçli üretici Saab firmasının hisseleri borsada yüzde 5’in üzerinde değer kazanırken, yatırım bankası Morgan Stanley şirketin hisse notunu yükseltti.

“Made in NATO” mu, “Made in Europe” mu?

Müttefikler “insansız sistemlere” yöneliyor

Avrupa’nın askeri harcamalarındaki artışın lokomotifi rolünü üstlenen Almanya, zirvede çok sayıda yeni askeri alım ve ortak üretim projesi duyurdu.

Berlin yönetimi, İskandinav ülkeleriyle ortaklaşa hareket ederek ABD’li savunma şirketi Northrop Grumman firmasından 5 adet yüksek irtifa uzun menzil (HALE) sınıfı “Triton” insansız hava aracı tedarik edeceğini açıkladı.

Bu stratejik gözetleme dronlarının toplam sözleşme bedeli 2 milyar avroyu aşıyor.

Almanya ayrıca, müttefikleri Hollanda ve Polonya ile ortak bir girişim başlatarak, en son teknolojiye sahip Patriot hava savunma sistemleri için Avrupa topraklarında kapsamlı bir bakım ve lojistik merkezi kuracağını ilan etti.

Sanayi forumunda dikkat çeken bir diğer ortaklık ise Alman savunma sanayi devi Rheinmetall ile ABD’li Lockheed Martin arasında kuruldu.

İki şirket, Amerikan kısa menzilli güdümlü füze sistemi ATACMS’ın Aşağı Saksonya eyaletindeki tesislerde ortaklaşa üretileceğini duyurdu.

Askeri nakliye ve lojistik alanında da önemli bir konsorsiyum kuruldu. Fransa, Birleşik Krallık ve Polonya’nın da aralarında yer aldığı yedi müttefik ülke, İspanya’da üretilen Airbus A400M ağır nakliye uçaklarından yaklaşık 10 adet satın almak üzere ortak bir niyet beyanı yayımladı.

Ağır askeri teçhizat ve personelin operasyon bölgelerine hızlıca sevk edilmesini sağlayacak bu projenin toplam bedeli, uçakların teknik konfigürasyonları ile eğitim ve bakım hizmetlerine bağlı olarak milyarlarca avroya ulaşacak.

Denizaltı ve uzay teknolojilerinde milyarlık bütçeler

NATO üyesi Kanada, zirve kapsamında Avrupa savunma sanayisine yönelik en büyük askeri siparişlerinden birini verdi. Kanada hükümeti, yeni nesil askeri filosunu inşa etmek amacıyla Alman gemi inşa şirketi ThyssenKrupp Marine Systems (TKMS) firmasını ortak olarak seçtiğini duyurdu.

Yapılan anlaşmaya göre, Alman tersanelerinde Kanada Kraliyet Donanması için 12 adet gelişmiş denizaltı üretilecek. Bu çok milyar avroluk sözleşme, zirvenin en büyük deniz savunma anlaşması olarak kayıtlara geçti.

Müttefik ülkeler ayrıca modern savaş konseptinin en kritik cephelerinden biri haline gelen uzay savunması alanında da iş birliğini artırıyor.

Zirvede, uzay tabanlı askeri teknolojiler, uydu haberleşme ağları ve erken uyarı sistemlerinin geliştirilmesi amacıyla 3 milyar avroluk yeni bir yatırım paketi açıklandı.

TKMS ile Kanada arasında 20 milyar avroluk denizaltı anlaşması

Ukrayna’ya 70 milyar avroluk askeri yardım taahhüdü

Ankara’daki zirvede müttefik liderler, Rusya’nın saldırılarına karşı mücadele eden Ukrayna’ya yönelik desteklerini güçlü bir şekilde yineledi.

NATO üyesi ülkeler, Ukrayna’ya bu yıl ve önümüzdeki yıl askeri teçhizat, doğrudan savunma yardımı ve personel eğitimi sağlamak üzere her yıl en az 70 milyar avro düzeyinde mali kaynak aktaracaklarını taahhüt etti.

Zirveye katılan Ukrayna Cumhurbaşkanı Volodimir Zelenskiy, müttefik liderlere hitap ederek ülkesinin NATO üyeliği sürecinin hızlandırılması ve acil olarak daha fazla hava savunma sistemi gönderilmesi talebinde bulundu.

Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’nin muharebe tecrübesine dikkat çeken Zelenskiy, Rusya topraklarının derinliklerindeki petrol rafinerilerini ve enerji altyapısını başarıyla hedef alabildiklerini aktardı.

Zelenskiy, Ukrayna ordusunun cephe hattında her ay ortalama 30 bin Rus askerini etkisiz hale getirdiğini belirterek şu ifadeleri kullandı:

“Dürüst olmak gerekirse, bundan büyük bir gurur duymuyoruz. Bu savaş bizim talep ettiğimiz bir savaş değil, ancak savaşmak zorunda olduğumuz bir mücadeledir.”

“Makinelerin uğultusu kükremeye dönüşmeli”

Genel Sekreter Mark Rutte, zirvenin ilk gününde açıklanan dev bütçelerin müttefiklerin sorumluluk bilincini ortaya koyduğunu vurguladı. Rutte, müttefiklerin savunma harcamalarını gayrisafi yurtiçi hasılalarının (GSYİH) yüzde 5’ine çıkarma yönündeki 2035 hedeflerine doğru hızlı ilerlediğini, henüz on yıllık sürecin ilk yılında ortalama oranın yüzde 4 seviyesine ulaştığını kaydetti.

Rutte, bu büyük siparişlerin sadece bir günde 50 milyar doları aşan sözleşmelerle taçlandırıldığını belirtirken, “Makinelerin uğultusu artık bir kükremeye dönüşmeli” diyerek savunma sanayisine üretim hızını artırma çağrısı yaptı.

Öte yandan, NATO’nun başlattığı bazı yeni sanayi girişimleri, Avrupa Birliği’nin halihazırda yürütmekte olduğu savunma politikalarıyla benzerlik gösteriyor. Bu durum, ittifak içinde “mükerrer yapılanma” (duplication) tartışmalarını beraberinde getirdi.

AB’nin sermaye piyasalarından borçlanarak oluşturduğu 170 milyar dolarlık ucuz savunma kredisi sistemi ile NATO bünyesinde kurulan sanayi iş birliği platformlarının yetki alanlarının çakışabileceği belirtiliyor.

Camille Grand, NATO’nun bu adımları atarken savunma üreticilerini en başından itibaren sürece dahil etmediğini ifade ederken, NATO kaynakları ise zaman kaybetmeye tahammüllerinin olmadığını ve NATO şemsiyesi altında kararların çok daha hızlı alındığını savunuyor.

Zirvede dikkat çeken bir diğer detay ise Fransa’nın sergilediği tutum oldu. Avrupa’nın askeri açıdan özerk olmasını ve savunma harcamalarının kıta içinde kalmasını savunan Paris yönetimi, milyarlarca dolarlık Amerikan silahlarının tedarik edildiği ve transatlantik ortaklığın ön plana çıktığı sanayi forumunda oldukça düşük profilli bir duruş sergilemeyi tercih etti.

Almanya, Hollanda ve Polonya gibi ülkeler forumda başrolü oynarken, Fransa temsilcileri sessiz kalmayı yeğledi.

NATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby

27 milyar avroluk akaryakıt hattı

İttifakın teknolojik üstünlüğünü korumayı amaçlayan en önemli uzun vadeli projelerden biri “NATO Drone Edge” girişimi oldu.

Bu program kapsamında, önümüzdeki beş yıl boyunca insansız ve otonom sistemlerin geliştirilmesi ve tedarik edilmesi amacıyla 40 milyar dolarlık bir kaynak ayrılacak.

Proje kapsamında ABD ve Avrupa savunma sanayisinin önde gelen üreticileriyle ortak insansız araç geliştirme sözleşmeleri imzalanacak.

Teknolojik yatırımların yanı sıra, NATO askeri birliklerinin lojistik ve harekat kabiliyetini doğrudan etkileyecek hayati bir altyapı kararı da alındı.

Genel Sekreter Mark Rutte, müttefik kuvvetlerin her an savaşa hazır olmasını güvence altına almak için 27 milyar avroluk tarihi bir akaryakıt tedarik zinciri modernizasyon projesi başlattıklarını açıkladı.

Bu kapsamda, ittifak sınırları içindeki mevcut askeri yakıt depolama tesisleri en son teknolojiyle yenilenecek, dağıtım şebekeleri modernize edilecek ve özellikle NATO’nun doğu kanadındaki ülkelere doğru yeni askeri boru hatları inşa edilecek.

Ayrıca muharebe sahasında komuta kontrol kolaylığı sağlamak üzere ortak bir transatlantik harp bulut ağı kurulması ve gelişmiş yapay zeka modellerinin askeri sistemlere entegre edilmesi kararlaştırıldı.

Türkiye’ye yönelik CAATSA yaptırımları da kalkacak

Ankara’daki zirvenin en çok tartışılan siyasi başlıklarından biri, ABD Başkanı Donald Trump ile ev sahibi Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında gerçekleştirilen ikili görüşme oldu.

Görüşmede ABD heyetinden Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Hazine Bakanı Scott Bessent, Savunma Bakanı Pete Hegseth, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack ve ABD’nin NATO Daimi Temsilcisi Matthew G. Whitaker hazır bulundu.

Erdoğan ile aralarında “mükemmel bir uyum” olduğunu belirten Trump, gazetecilerin bu dostluğun sırrına dair sorularına, “Aramızda çalışan bir kimya var. Bazen en zor insanlarla, onun gibi, çok iyi anlaşırsınız” yanıtını verdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan ise ABD Başkanı’nın her zaman sözünün arkasında duran bir lider olduğunu dile getirerek, F-35 savaş uçaklarının satışı konusunda olumlu adımlar atılacağına dair inancını paylaştı.

Görüşmenin ardından basın mensuplarına açıklamalarda bulunan ABD Başkanı Donald Trump, Türkiye’nin 2019 yılında Rusya’dan S-400 hava savunma sistemleri satın alması üzerine 2020 yılında yürürlüğe konulan CAATSA yaptırımlarının kaldırılacağını ilan etti.

Türkiye’nin F-35 savaş uçağı programına geri dönmesi konusundaki yasal engellerin aşılması için Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Hazine Bakanı Scott Bessent ve Savaş Bakanı Pete Hegseth’in koordineli bir çalışma yürüttüğünü belirten Trump, Türkiye’ye F-35 satışına sıcak baktığını şu sözlerle ifade etti:

“Yaptırımları kaldırıyoruz. Türkiye’ye F-35 satma olasılığı, kesinlikle değerlendireceğimiz bir konudur. İlişkilerimiz göz önüne alındığında, Türkiye birçok yönden, sadık olacağını düşündüğümüz diğer bazı ülkelerden çok daha sadık davrandı.”

Türkiye’nin F-35 programına geri dönme ihtimali bölgesel dengeleri de hareketlendirdi. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, CNN televizyonuna verdiği mülatta, ABD Başkanı Donald Trump’a Türkiye’ye gelişmiş savaş uçakları satmaması konusunda bizzat çağrıda bulunduğunu açıkladı.

Türkiye’nin F-35 uçaklarına sahip olmasının İsrail’in güvenliğini tehlikeye atacağını savunan Netanyahu, “Bu güç barış ve istikrara hizmet eden bir güç değildir. Onlara bu gücü verdiğinizde, bunun arkasından saldırganlık gelecektir” iddiasını dile getirdi.

Ayrıca ABD Kongresi’nde de S-400 füzeleri Türkiye’nin elinde bulunduğu sürece bu satışa karşı çıkacağını belirten çok sayıda senatörün muhalefeti sürüyor.

Avrupa’nın gündeminde ABD’siz NATO var

Zirvede Grönland huzursuzluğu

Ankara zirvesinin arka planında, müttefikler arasında son bir yıldır biriken derin siyasi görüş ayrılıkları ve çatlaklar da varlığını korudu. Özellikle ABD’nin Şubat ayında İran’a karşı başlattığı askeri harekat, ittifak içinde ciddi huzursuzluklara neden oldu.

İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya’yı kendilerine yeterli askeri ve lojistik destek vermemekle suçlayan Trump, müttefiklerine yönelik hayal kırıklığını gizlemedi. Avrupalı liderlerin kendilerine iyi davranmadığını savunan Trump, şöyle konuştu:

“Açıkçası NATO karşısında büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. Ben daha yardım istemeden önce orada olmayacaklarını söylediler. Oysa biz NATO’ya trilyonlarca dolar yatırım yaptık.”

Avrupalı diplomatlar ise ABD’nin kendilerine danışmadan başlattığı ve Avrupa ekonomilerini sarsan bu popüler olmayan savaşta, tüm itirazlarına rağmen ABD ordusuna hava sahalarını ve askeri üslerini açarak üzerlerine düşen yükümlülükleri fazlasıyla yerine getirdiklerini belirtiyor.

ABD yönetimi ise Avrupa’daki askeri varlığını azaltma planları çerçevesinde altı aylık kapsamlı bir askeri inceleme süreci başlattığını duyurarak müttefiklerine gözdağı vermeyi sürdürdü. Hatta Trump, Erdoğan ile olan yakın dostluğu olmasaydı bu zirveyi tamamen boykot etmeyi bile düşündüğünü ifade etti.

İttifak içi gerilimi tırmandıran bir diğer başlık ise Trump’ın Danimarka toprağı olan Grönland’ı satın alma veya kontrolünü ele geçirme yönündeki ısrarını Ankara’da yeniden dile getirmesi oldu.

Grönland’ın ABD için çok önemli bir stratejik bölge olduğunu savunan Trump, “Orası Danimarka tarafından değil, Amerika Birleşik Devletleri tarafından kontrol edilmelidir. NATO ile ilişkilerimi zedeleyen konulardan biri de bu oldu, çünkü Grönland Danimarka’ya hiçbir fayda sağlamıyor. Danimarka Grönland’a gerçekten yardım etmek için para harcamıyor” dedi.

Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen ise zirve salonunda gazetecilere yaptığı açıklamada, müttefiklerin birbirlerinin toprak bütünlüğüne ve egemenliğine saygı duyması gerektiğini vurgulayarak, “Grönland satılık değildir” yanıtını verdi.

“NATO’nun güç dengesi değişiyor”

St. Andrews Üniversitesi Stratejik Çalışmalar Bölümü öğretim üyesi ve NATO Savunma Koleji eski araştırmacısı Andrea Gilli, Ankara zirvesinde yaşanan gelişmeleri değerlendirirken, ittifak içindeki siyasi, askeri ve stratejik dengelerin kalıcı olarak dönüştüğünü belirtti.

Gilli’ye göre bu dönüşümün arkasında beş temel dinamik yer alıyor:

Birincisi, Donald Trump ittifak içindeki yük paylaşımı tartışmasını kesin olarak kazandı. Avrupalı müttefiklerin benzeri görülmemiş bir hızla silahlanması ve askeri harcamalarını artırması, Trump’ın geleneksel diplomatik yollar yerine tehdit ve baskı taktiklerini kullanmasının seleflerine kıyasla çok daha somut sonuçlar verdiğini gösteriyor.

İkincisi, harcamaların artması NATO’yu yeni bir askeri yapılanma sorunuyla karşı karşıya bırakıyor. ABD’nin Avrupa’daki askeri varlığını azaltmasıyla birlikte, kurulacak yeni Avrupa ordularının ve komuta yapısının nasıl şekilleneceği, caydırıcılığın nasıl daha inandırıcı hale getirileceği sorusu henüz yanıtlanmış değil. Gilli, müttefiklerin tarihsel olarak bu tür askeri yapılanma konularında uzlaşmakta zorlandığını hatırlatıyor.

Üçüncüsü, ABD’nin Avrupa üzerindeki kozları sadece savunma sektörüyle sınırlı değildir. Avrupa ülkeleri enerji tedariki, ileri teknoloji, finansal piyasalar ve ticaret gibi hayati alanlarda halen ABD’ye bağımlı durumda. Bu durum, Trump’ın orta vadede Avrupalı müttefiklerinden yeni ve daha büyük taleplerde bulunmasını kolaylaştıracak. Ayrıca Avrupa’nın sadece Rusya’yı caydırmaya odaklanmaması, kendi ekonomik bekası için kritik olan küresel ticaret rotalarını da koruyabilecek askeri yeteneklere yatırım yapması gerekecek.

Dördüncüsü, uluslararası zirveler ve dış politika kararları artık liderler tarafından iç politikada kendi konumlarını güçlendirmek amacıyla bir araç olarak kullanılıyor. Gilli, Trump ve İspanya Başbakanı Pedro Sánchez örneklerinde görüldüğü üzere, iç siyasi hesapların dış politikayı şekillendirmesinin ittifak içinde ortak karar almayı ve uzlaşı sağlamayı gelecekte daha da zorlaştıracağını öngörüyor.

Beşincisi, ev sahibi Türkiye’nin ittifak içindeki stratejik yükselişi. NATO’nun 2004 yılındaki İstanbul zirvesinden bu yana geçen sürede hem Türkiye hem de ittifak büyük bir değişim geçirdi. ABD’nin Avrupa ve Ortadoğu’daki nüfuzunu kısmen azaltmasıyla ortaya çıkan boşluğu dolduracak en önemli aktörlerin başında, artan askeri sanayi kapasitesi ve jeopolitik konumuyla Türkiye geliyor. Ankara zirvesinde alınan kararlar, bu yükselişin somut birer göstergesi niteliğinde.

Diplomasi

TürkAkım işletmecisi Ukraynalı Naftogaz ve Hollandalı Gasunie’ye dava açtı

Yayınlanma

TürkAkım boru hattının işletmecisi South Stream Transport B.V., Ukraynalı Naftogaz ve Hollandalı Gasunie aleyhine Moskova Bölgesi Tahkim Mahkemesinde dava açtı. Duruşması 1 Aralık’a planlanan dava dosyasında Gazprom üçüncü taraf sıfatıyla yer alırken, uyuşmazlığın arka planında Kırım’daki kamulaştırmalar gerekçesiyle uygulanan 218,5 milyon dolarlık tahkim tedbirleri var.

TürkAkım boru hattının işletmecisi South Stream Transport B.V. (SST), Ukrayna şirketi Naftogaz ile Hollandalı Gasunie Transport Services B.V. aleyhine dava açtı.

Moskova Bölgesi Tahkim Mahkemesi dava kayıtlarına göre, SST’nin başvurusu 5 Kasım’da yapıldı.

Mahkeme, sunulan dava dilekçesini aynı gün kabul ederek inceleme sürecini başlattı.

Davada Rus enerji şirketi Gazprom ise üçüncü taraf olarak yer alıyor.

Davanın ilk duruşması 1 Aralık tarihine planlandı.

Rusya ile Türkiye’yi Karadeniz’in tabanından birbirine bağlayan TürkAkım, iki hattan oluşan bir doğalgaz ihracat boru hattı niteliği taşıyor.

Hatların biri Türkiye’ye gaz sağlarken, diğeri Güneydoğu Avrupa ülkelerine yakıt ulaştırıyor.

Temelleri 2007 yılında atılan ancak Avrupa Birliği tarafından 2014’te durdurulan Güney Akım projesinin yerini alan TürkAkım, Ocak 2020’de işletmeye alındı.

Boru hattı, Ocak 2025 itibarıyla Rus doğalgazının Avrupa’ya ulaştırıldığı tek güzergah konumuna geldi.

Öte yandan, Ukraynalı enerji şirketi DTEK Krymenergo’nun talebi üzerine geçen yılın aralık ayında Amsterdam’daki bir mahkeme, Gazprom’un Hollanda’daki iştirakinin ve SST’nin varlıklarına el koydu.

Aynı hukuki süreç kapsamında mahkeme, Temmuz 2025’te SST’nin ABN Amro Bank N.V. nezdindeki fon ve varlıklarına da ihtiyati tedbir uyguladı.

Bahse konu karar, Kırım’daki varlıkların kamulaştırılması nedeniyle Rusya’nın Krymenergo’ya 207,8 milyon dolar tazminat ile 10,7 milyon dolar masraf ödemesine hükmeden 2023 tarihli daha geniş kapsamlı bir tahkim uyuşmazlığı çerçevesinde alındı.

Rusya, 2024 yılının başında Lahey Bölge Mahkemesinde bu tahkim kararının iptali için yasal süreç başlattı.

Ekim ayında ise Londra Yüksek Mahkemesine başvuran Rusya tarafı, mahkemenin Lahey kararının icrasını askıya almasını sağladı.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Ukrayna nüfusunun 2040 yılında 25 milyona düşeceği öngörülüyor

Yayınlanma

The Economist dergisi, seferberlik şartları, can kayıpları ve 5 milyonu aşkın mültecinin yol açtığı nüfus kaybı nedeniyle Ukrayna’nın demografik çöküş tehdidi altında olduğunu yazdı. Doğurganlık hızının 0,8 seviyesine gerilediği ülkede ölümlerin doğumları üçe katladığı, nüfusun 2040 yılına kadar 25 milyona düşebileceği öngörülüyor.

İngiliz The Economist dergisi, seferberlik, çatışma kaynaklı kayıplar ve belirsizliğin Ukrayna’yı demografik çöküş tehdidiyle karşı karşıya bıraktığını yazdı.

Derginin verilerine göre Ukrayna’da doğurganlık oranı 2020 yılındaki kadın başına 1,2 çocuk seviyesinden 0,8-0,9 aralığına geriledi.

Söz konusu oran, Güney Kore haricindeki tüm büyük ülkelerden daha düşük bir seviyeye işaret ediyor.

Ukrayna’da 2026 yılının ilk yarısında hayatını kaybedenlerin sayısı, yeni doğanların sayısının üç katını aştı.

Haberde, bağımsızlığın kazanıldığı 1991 yılından bu yana ülkede doğum sayısının her yıl ölüm sayısının gerisinde kaldığı kaydedildi.

The Economist, devam eden çatışmaların etkisiyle ülkedeki demografik çöküşün “varoluşsal bir tehdit” oluşturduğunu vurguladı.

Dergi, nüfus kaybının temel nedeni olarak kitlesel mülteci göçünü gösterdi.

5 milyonu aşkın Ukraynalı çoğunluğu Avrupa’da olmak üzere yurt dışında yaşıyor.

Ülkeden ayrılanlar arasında geri dönmek isteyenlerin oranı da giderek azalıyor.

Ekonomik Strateji Merkezi (CES) verilerine göre geri dönmek isteyenlerin oranı 2022 yılındaki yüzde 74 seviyesinden yüzde 43’e düştü.

Mültecilerin çoğunluğunun Ukraynalı çocuklar ile 44 yaş altı kadınlardan oluşması demografik tabloyu daha da ağırlaştırıyor.

Kiev yönetimi demografik düşüşü hafifletmek amacıyla 25 yaş altındaki erkekleri seferberlikten muaf tutma kararı aldı.

Dergi, buna karşın gençlerin birçoğunun ülkeyi terk ettiğini, kalanların ise aile kurmayı planlamadığını aktardı.

Haberde yer verilen tahminlere göre çatışmalar önümüzdeki yıllarda sona erse dahi Ukrayna’yı en iyi senaryoda yalnızca nüfussuzlaşmanın yavaşlaması bekliyor.

Ukrayna merkezli düşünce kuruluşu Frontier Institute uzmanı Olga Duhniç, 1990’lar ve 2000’lerde doğan kuşağın Ukrayna’nın modern tarihindeki en az nüfuslu nesil olduğunu, bu nedenle ülkenin çatışma sonrasında bir doğum patlaması bekleyemeyeceğini belirtti.

Birleşmiş Milletler (BM), önümüzdeki yirmi yıl boyunca Ukrayna nüfusunun her yıl yüzde 0,7 ila 0,9 oranında azalacağını öngörüyor.

Bu projeksiyona göre Ukrayna nüfusu 2040 yılına gelindiğinde yaklaşık 25 milyona gerileyecek.

Çatışmaların uzaması durumunda ise insanların çocuk sahibi olma planlarından vazgeçebileceği ve krizin daha da derinleşeceği tahmin ediliyor.

Kiev yönetimi, 25 yaş altı erkekleri seferberlikten muaf tutmanın yanı sıra doğum oranlarını yükseltmek amacıyla çeşitli destek paketleri devreye sokuyor.

Ülkede kabul edilen yasa kapsamında çocuk sahibi olan ebeveynlere 50 bin grivna (yaklaşık 1,1 bin dolar) tutarında doğrudan ödeme yapılıyor.

Ebeveynlere ayrıca ilk yıl boyunca her ay 7 bin grivna ödeniyor.

Diğer devlet programlarıyla çocuk bakım masraflarına katkı sağlanırken Ukraynalı askerlere yumurta ve sperm hücrelerini ücretsiz dondurma imkânı tanınıyor.

Ukrayna Sosyal Politika Bakanı Denis Ulyutin, mayıs ayında Livıy Bereg yayın organına yaptığı açıklamada hükümetin kontrolündeki topraklarda yaklaşık 22-25 milyon kişinin yaşadığını söylemişti.

Ulyutin mevcut tabloyu “Bu bir felaket” sözleriyle nitelendirmişti.

Demografi ve Yaşam Kalitesi Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Ella Libanova ise aynı dönemde nüfusun 29 milyon olduğunu tahmin etmişti.

Libanova, 2025 yılında 30 milyon olan nüfustaki sert düşüşü yüksek ölüm oranları ve demografik krizle gerekçelendirmişti.

Libanova ekim ayında yaptığı açıklamada Ukrayna nüfusunun 28,5 milyona gerilediğini duyurdu.

Enstitü Müdürü Libanova, “Nüfus şimdiden 28,5 milyon seviyesinde, yarım milyon insan kaybettik. Kaybettik ancak çok şükür bu durum can kayıplarından ziyade yine de göçten kaynaklandı” ifadelerini kullandı.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Avustralya’da “AUKUS’tan ayrılalım” sesleri yükseliyor

Yayınlanma

Eski bir Avustralya İşçi Partisi milletvekili ve savunma bakanı tarafından düzenlenen AUKUS soruşturması, Avustralya hükümetinden bu ortaklıktan vazgeçmesini talep etti.

İncelemede AUKUS, ülkenin şimdiye kadar aldığı “en kötü, en riskli ve en maliyetli savunma kararı” olarak nitelendiriliyor.

Eski bakan ve rock müzisyeni Peter Garrett, Avustralya İşçi Partisi hükümetinin eski “merkez sağ” Başbakan Scott Morrison’dan devraldığı ve hiçbir zaman parlamento denetimine tabi tutulmadığı için kamuoyunun eleştirisine maruz kalan anlaşma üzerine tartışmayı kolaylaştırmak amacıyla Haziran ayında bu incelemenin başlatılmasına yardımcı oldu.

Soruşturma, Avustralya, Birleşik Krallık ve ABD arasındaki üçlü ortaklık hakkında kamuoyunda bir tartışma ortamı yaratma fırsatı olarak kendini tanımlıyor.

Fakat proje, mevcut federal hükümetten hiçbir politikacının katılımını sağlayamadı. Garrett, organizatörlerin hükümetin bunun yerine “bize orta parmak göstermeyi tercih ettiğini” düşündüklerini söyledi.

Garrett, 4 Kasım’da Ulusal Basın Kulübü’nde yaptığı konuşmada şunları söyledi:

“AUKUS’a karşı ilk etapta en büyük itirazım, herhangi bir tartışma yapılmamış olmasıydı. Yani, ben, önemli konuların tartışılmasında hararetli tartışmaların olağan bir parçası olduğu ya da olması gerektiği bir siyasi partinin üyesiyim.”

Mayıs ayında Amerika Birleşik Devletleri Araştırma Merkezi tarafından yapılan bir ankette, Avustralyalıların yaklaşık yarısının nükleer enerjili denizaltılara sahip olmanın iyi bir fikir olduğuna inandığı (%48) ortaya çıkarken, Avustralya hükümetinin AUKUS’un gerekçesini yeterince açıkladığını düşünenlerin oranı sadece %23’tü.

Soruşturma raporu, Avustralya hükümetine, yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumla çalışan nükleer enerjili denizaltıları satın alma anlaşmasından çekilmesini ve Collins sınıfı denizaltılarının ömrünü uzatma seçeneklerini değerlendirmesini tavsiye etti.

Raporda ayrıca, savunma kapasitelerinin geliştirilmesine odaklanan ikinci ayağın da iptal edilmesi ve Avustralya’nın bu çalışmaları AUKUS dışında yürütmesi çağrısında bulunuldu.

Komisyon üyeleri ayrıca, AUKUS hakkında bir kraliyet komisyonu kurulmasını talep ettiler. Bu, gizli devlet kurumlarından delil ve tanık çağırma yetkisine sahip kapsamlı ve bağımsız bir soruşturma olacak.

Temmuz 1998’den Temmuz 2002’ye kadar savunma bakanı olarak görev yapan Chris Barrie, “AUKUS denizaltı planı savunulamaz” dedi ve şöyle devam etti:

“Hükümetimizin bu konuda öncülük etme zamanı geldi: AUKUS denizaltı planını derhal rafa kaldırmalı ve ulusal güvenlik karar alma süreçlerini yeniden yapılandırmalıdır.”

Raporda, Avustralya’nın “ulusal egemenliğini ve bağımsızlığını vurgulamak amacıyla” ABD ile olan ittifakını “yeniden ayarlaması” öneriliyor:

“Son dönemde ABD’nin karar alma sürecini karakterize eden tutarsızlık ve mevcut uluslararası hukukun hızla terk edilmesi, küresel belirsizliğe ve istikrarsızlığa önemli ölçüde katkıda bulunuyor.”

Raporda, ABD’nin Perth yakınlarındaki ek bir üsse erişimine izin vermenin “egemenliğimizi ve kontrolümüzü daha da tehlikeye attığı ve savaş durumunda Avustralya’nın hedef alınma olasılığını artırdığı” belirtiliyor.

AUKUS’un feshedilmesinin Avustralya’nın ABD ile ilişkileri için felaket olup olmayacağı sorulduğunda Barrie, “ABD’deki AUKUS coşkusunun göründüğü kadar somut olduğuna inanmadığını” söyledi:

“Bence bu, tabiri caizse, ABD’nin omuzlarındaki yükü hafifletecektir çünkü… O üç Virginia sınıfı denizaltının kullanıma sunulmasının hiçbir yolunu göremiyorum.”

ABD şu anda kendi ihtiyaçları için yeterli sayıda denizaltı veya askeri teçhizat üretmekte zorlanıyor.

Bu durum, önde gelen Kongre üyelerinin, Avustralya yeni SSN AUKUS sınıfı denizaltıları inşa edebilecek duruma gelene kadar ABD’nin Virginia sınıfı denizaltılardan vazgeçip vazgeçemeyeceğini sorgulamasına yol açıyor.

Avustralya’da ise tartışmalar, nükleer denizaltıları kabul etmenin Avustralya’yı Tayvan konusunda Çin ile çatışmaya sürükleyip sürüklemeyeceği ve Avustralya’nın bu denizaltıları ABD’den bağımsız olarak ve ön koşul olmaksızın işletebileceği üzerine odaklanıyor.

Bir hükümet sözcüsü, İşçi Partisi’nin AUKUS’u hayata geçireceğini ve anlaşmanın önümüzdeki 30 yıl içinde sanayi, Avustralya Savunma Kuvvetleri ve kamu hizmetlerinde yaklaşık 20.000 iş yaratacağını söyledi.

“AUKUS, ülkemizi, çıkarlarımızı ve güvenliğimizi korumaya yönelik Albanese Hükümeti’nin ulusal güvenlik politikasının temel direğidir. 2026 Ulusal Savunma Stratejisi’nin de yeniden teyit ettiği gibi, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en zorlu stratejik koşullarla karşı karşıyayız ve bunu, Avustralya’nın dünya ile iktisadi bağlarının hiç olmadığı kadar güçlü olduğu bir dönemde yaşıyoruz.”

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English