Bizi Takip Edin

Diplomasi

Eski AB yetkilisi Burgsdorff: Gazze’de Avrupa Birliği değerleri öldü

Yayınlanma

Harici Medya Genel Yayın Yönetmeni Tunç Akkoç’a konuşan eski Avrupa Birliği Temsilcisi Sven Kühn von Burgsdorff, birliğin insan hakları söylemi ile Gazze politikası arasındaki derin çelişkiyi anlattı. Burgsdorff, Brüksel’in İsrail’i dizginleyecek ortak kararlar alamamasını karar mekanizmalarındaki oy birliği tıkanıklığına ve üye devletlerin ulusal çıkarlarına bağladı. Almanya’nın tarihsel sorumluluk anlayışının İsrail hükümetini her türlü eleştiriden koruduğunu belirten eski diplomat, iki devletli çözümün korunması için dış baskının zorunlu olduğunu vurguladı.

Harici Medya Genel Yayın Yönetmeni Tunç Akkoç, gerçekleştirdiği özel yayında, eski üst düzey Avrupa Birliği yetkilisi ve deneyimli diplomat Dr. Sven Kühn von Burgsdorff’u ağırladı.

Otuz yılı aşkın bir süre boyunca Avrupa Birliği’nin dış ilişkilerinde görev yapan, Kudüs, Güney Sudan ve Mozambik gibi kritik bölgelerde üst düzey diplomatik ve arabuluculuk rolleri üstlenen Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, 2020 ile 2023 yılları arasında Batı Şeria, Gazze Şeridi ve Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı nezdinde Avrupa Birliği Temsilcisi olarak görev yürüttü.

Çalışmaları çatışma çözümü, insani diplomasi, Avrupa Birliği dış politikası ve İsrail-Filistin meselesi üzerinde yoğunlaşan Alman diplomat, Harici Medya’ya verdiği mülakatta, Avrupa Birliği’nin insan hakları ve uluslararası hukuk söylemi ile Gazze’de izlediği somut politikalar arasındaki derin ve aşılması güç çelişkileri paylaştı.

Mülakatın açılışında Tunç Akkoç, konuğunun yakın tarihte kaleme aldığı ve geniş yankı uyandıran makalesine değindi.

Akkoç, “Okuduğum bu makalede ‘Gazze’de Avrupa Birliği Değerlerinin Ölümü’ başlığını kullandınız. Neden böyle söylediniz?” sorusunu yöneltti.

Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, bu çarpıcı başlığı seçmesinin arkasındaki felsefi ve gerekçeli nedenleri şu sözlerle açıkladı: “Çünkü Avrupa Birliği, uluslararası hukuku uygulama, ona saygı gösterme ve onu geliştirme ilkesi üzerine kurulmuştur. Temelinde demokrasi ilkeleri, insan haklarının evrenselliğinin kabulü ve uluslararası hukuka bağlılık vardır.”

Birliğin kuruluş felsefesinin bu değerler üzerine inşa edildiğini hatırlatan Burgsdorff, Gazze’deki duruma zamanında ve gereken şiddette tepki verilemediğini ifade etti.

“Avrupa Birliği değerlerinin ölümü derken, insanlığın mezarlığını kastediyordum”

Avrupa Birliği’nin sessizliğinin ve eylemsizliğinin yarattığı yıkımı tarif eden Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, “Avrupa Birliği’nin zamanında ve gerektiği biçimde tepki verememesi, Gazze’deki kıyımı ve Batı Şeria’daki adım adım ilhakı durduracak güçlü önlemler alamaması, ayrıca neler olduğunu bilmemiz, çünkü her gece televizyonlarımızda ve diğer medya mecralarında canlı olarak yayımlanması, beni şu sonuca götürdü: Avrupa Birliği kurumlarının en üst kademelerinde ve 27 üye devletin hükümetlerinde İsrail’i dizginleyecek önlemler için yeterli siyasi uzlaşı yok” dedi.

Birliğin içinde hem Netanyahu hükümetini dizginleyecek hem de bu dönemde İsrail’i koşulsuz desteklemeyi sürdüren ABD gibi küresel aktörlerle yüzleşecek bir siyasi iradenin yer almadığını belirten Burgsdorff, değerlerin ölümünü şu sarsıcı ifadelerle nitelendirdi:

“Bugün de bu destek sürüyor. ‘Avrupa Birliği değerlerinin ölümü’ derken, insanlığın mezarlığını kastediyordum. Demokrasi ve insan hakları gibi evrensel değerlerin dünyanın her yerinde, her zaman herkes için geçerli olduğuna inananların mezarlığını. Kendi standartlarımızı, kendi ilkelerimizi ve hedeflerimizi yerine getirememiş olmamız, üstelik bunları dünyaya sürekli vaaz ederken, bu başlığı seçmeme yol açtı.”

Akkoç’un, “Avrupa Birliği Gazze’de yaşananlara fiilen ortak mı, yoksa yalnızca iç ayrılıklar ve başka etkenler yüzünden mi felç olmuş durumda?” sorusu üzerine Burgsdorff, yapısal sorunlara dikkat çekti.

Avrupa Birliği’nin karar alma süreçlerindeki karmaşık yapıyı açıklayan eski diplomat, öncelikle 27 üye devletin egemenlik hakları ile birlik politikaları arasındaki ayrımı ortaya koydu.

2010 yılında yürürlüğe giren Lizbon Antlaşması çerçevesinde dış ve güvenlik politikasının her üye devletin kendi egemenlik yetki alanında kaldığını hatırlatan Burgsdorff, üye devletler arasında ortak bir zemin arama yükümlülüğü olsa da bu alanın nihai olarak ulusal kararlara dayandığını ve hiçbir devlete dışarıdan bir politika dayatılamayacağını belirtti.

“Biz ABD değiliz, biz bir uzlaşı birliğiyiz”

Karar alma süreçlerindeki en büyük engelin oy birliği kuralı olduğunu belirten Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, “Bu kararların çoğunda geçerli olan oy birliği ilkesi, Avrupa Birliği’nin bir aktör olarak düzenli, zamanında ve güçlü önlemlerle hareket etmesini çok zorlaştırıyor” tespitini yaptı.

Bazı üye devletlerin, ulusal çıkar olarak gördükleri hassas dosyalarda tamamen farklı görüşlere sahip olduğunu söyleyen Burgsdorff, “Biz ABD değiliz. Biz Avrupa Birleşik Devletleri’yiz. Bu bir uzlaşmadır” ifadesini kullandı.

Üye ülkelerin Lizbon Antlaşması’nı kabul ederken dış ve güvenlik politikasını ortak bir yetki alanına taşımamaya karar verdiklerini aktardı. Ancak antlaşmaların koruyucusu olan Avrupa Komisyonu’nun da bu süreçte yasal sorumlulukları üstlenmesi gerektiğini ekledi.

Eski büyükelçileri, bakanları ve üst düzey yetkilileri koordine eden ve şu an bünyesinde bazı eski başbakanlar da dahil olmak üzere 470’ten fazla üst düzey ismi barındıran yönlendirme grubu olarak harekete geçtiklerini belirten Burgsdorff, Avrupa Komisyonu’na yükümlülüklerini hatırlattıklarını söyledi.

Avrupa Birliği ile İsrail arasında 2000 yılında imzalanan Ortaklık Anlaşması’na değinen Burgsdorff, bu metnin temel insan haklarını düzenleyen ikinci maddesinin derhal işletilmesi gerektiğini savundu. İsrail’in askeri faaliyetleri ve Batı Şeria’daki ilhak politikaları nedeniyle insan haklarının ihlal edildiği sonucuna varıldığı an Komisyonun harekete geçerek Avrupa Konseyi’ne yasa teklifi sunması gerektiğini belirtti.

Usul çerçevesine dair teknik detayları paylaşan deneyimli diplomat, ticaret, kalkınma işbirliği veya araştırma fonları gibi ortak yetki alanına giren konularda nitelikli çoğunluğun yeterli olduğunu, yani Avrupa nüfusunun en az yüzde 65’ini temsil eden en az 15 üye devletin onayının bir kararın kabulü için kafi geldiğini açıkladı.

Buna karşın, doğrudan yaptırım veya kısıtlayıcı önlemler için oy birliğinin şart olduğunu hatırlattı.

“Tarihsel sorumluluk, İsrail hükümetini her türlü eleştiriden koruyamaz”

Tunç Akkoç’un “Avrupa neden bu konuda bu kadar pasif ve hareketsiz? Asıl engel sizce ne?” sorusuna yanıt veren Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, Avrupa’nın ve özellikle kendi ülkesi Almanya’nın İsrail politikasının arkasındaki tarihsel psikolojiyi analiz etti.

İsrail’in son 50-60 yıldır adeta dokunulmaz kabul edildiğini vurgulayan Burgsdorff, 1948 yılındaki Nekbe döneminden ve 1949 Cenevre Sözleşmeleri’nden bu yana hukuki dayanaklar olmasına rağmen İsrail’e yönelik tek bir kısıtlayıcı önlemin dahi uygulanamadığını ifade etti. Almanya’da Yahudi halkına karşı geçmiş yüzyıllarda ve Holokost döneminde işlenen korkunç suçların haklı bir suçluluk duygusu yarattığını söyleyen Burgsdorff, ancak bu durumun suistimal edildiğini şu sözlerle dile getirdi:

“Fakat bu tarihsel sorumluluk, özellikle Almanlerin Yahudilerin ve Yahudi yaşamının güvenliğine karşı hissettiği sorumluluk, İsrail hükümetini her türlü eleştiriden koruyabileceğiniz anlamına gelmez. Bunun, İsrail’e ya da Yahudi halkına karşı tarihsel sorumluluğunuzu ihlal etmek olarak görüleceğinden ya da antisemit olarak damgalanacağınızdan korkamazsınız. Bunlar tamamen farklı şeyler.”

İsrail’in yürüttüğü Hasbara propaganda çalışmaları vasıtasıyla Yahudi güvenliği ile mevcut hükümet politikaları arasında sarsılmaz bir bağ kurduğunu ve bu sayede siyasi zümre nezdinde dokunulmazlık kazandığını belirten Burgsdorff, Almanya’nın eski Şansölyesi Angela Merkel’in 2008 yılında İsrail Parlamentosu’nda yaptığı konuşmaya atıfta bulundu.

Merkel’in orada ilan ettiği “Staatsräson” yani devlet aklı kavramının, Almanya’daki tüm siyasi yelpaze tarafından yanlış anlaşıldığını ifade eden Burgsdorff, “Almanya’nın devlet aklı, İsrail’in güvenliğiydi. Knesset’teki İsrailli milletvekillerine, Almanya’nın bir devlet olarak var olabilmesinin nedeninin bu olduğunu söyledi. Bu sözler yalnızca yanlış yorumlanmadı, aynı zamanda Almanya’daki tüm siyasi sınıf tarafından, soldan sağa, merkez de dahil olmak üzere, İsrail’in eleştirilemeyeceği şeklinde yanlış anlaşıldı. Bu, adeta doğal hukuk öncesi, anayasa öncesi bir hakka dönüştü” dedi. Bu yaklaşımın uluslararası hukukun dahi önüne konulduğunu belirtti.

“İsrail Ortadoğu’da çok ileride bir askeri süper güç haline geldi”

Avrupa’nın pasifliğinin arkasındaki ikinci büyük etkenin ABD olduğunu kaydeden Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, Washington’ın onlarca yıldır süren kesintisiz desteğini ele aldı.

Amerikan-İsrail Kamu İşleri Komitesi gibi güçlü lobi kuruluşlarının hem Cumhuriyetçi hem de Demokrat Partili siyasetçilere seçim kampanyalarında milyarlarca dolar akıtarak sistemi kontrol ettiğini belirten eski diplomat, ABD’nin kendi içindeki lobi gücü sebebiyle İsrail’i her koşulda savunmayı bir devlet politikası haline getirdiğini aktardı.

Barack Obama döneminde dahi İsrail’e yılda 3 ila 4 milyar dolar askeri yardım sağlayan 10 yıllık bir destek programının onaylandığını hatırlatan Burgsdorff, Demir Kubbe gibi ileri teknoloji savunma sistemlerinin ortaklaşa geliştirildiğini ve bu sayede İsrail’in komşularının fersah fersah ilerisinde askeri bir süper güce dönüştürüldüğünü söyledi.

Avrupa Birliği’nin mevcut çekingenliğini açıklarken yaklaşan ikinci Donald Trump döneminin yarattığı endişelere değinen Burgsdorff, Brüksel ile Washington arasında üç ana çatışma alanının yer aldığını belirtti.

Bunlardan birincisinin ticaret olduğunu, Trump’ın Avrupa mallarına yüzde 15 gümrük vergisi getirmeyi planlarken Amerikan mallarının Avrupa’ye vergisiz girmesini dayattığını söyledi.

Kovid salgını ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle sarsılan Avrupa ekonomisinin yeni bir ticaret savaşı göze alamadığını vurguladı.

İkinci olarak Ukrayna’ya yönelik ABD desteğinin kesilmesi riskini ve Avrupa’nın mali ile askeri olarak tek başına kalma korkusunu aktardı. Üçüncü olarak ise Trump’ın NATO’dan çekilme veya Danimarka’nın denizaşırı toprağı olan Grönland’ı işgal etme yönündeki öngörülemez açıklamalarının yarattığı derin güvensizlik hissini dile getirdi.

Burgsdorff, “Bu üç tehdit ortadayken Avrupalılar kendilerine şunu soruyor: ‘Neden bir çatışma alanı daha açalım? Neden Ortadoğu meselesini Trump’la ilişkilerimizde yeni bir sorun, yeni bir çıkmaz haline getirelim?'” dedi.

“Avrupa Birliği oy birliğiyle hareket edemiyorsa birlik dışı adımlar atılabilir”

Tunç Akkoç’un, Avrupa Birliği’nin ortak bir politika geliştiremediği bu tıkanıklık senaryosunda tek tek üye ülkelerin nasıl bir etki yaratabileceğine dair sorusu üzerine Burgsdorff, kolektif hareket kabiliyetinin önemini vurguladı.

Avrupa Birliği’nin 450 milyonluk nüfusu, devasa tüketici ve yatırımcı tabanıyla dünyanın en büyük ticaret bloğu olduğunu ve muazzam bir düzenleyici güce sahip olduğunu ifade eden Burgsdorff, birliğin ortak karar alamadığı durumlarda “gönüllüler koalisyonu” mantığıyla hareket edilebileceğini belirtti.

“Rusya tehdidine” karşı Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya’nın oluşturduğu üçlü Avrupa grubu formatını örnek gösteren eski diplomat, benzer esnek mekanizmaların Filistin konusunda da devreye sokulabileceğini, nitekim İspanya, Slovenya ve İrlanda gibi ülkelerin yerleşim birimleriyle ticareti durdurma kararları alarak öncülük ettiklerini kaydetti.

Küresel düzeyde atılan adımlara da değinen Burgsdorff, Fransa ve Suudi Arabistan’ın öncülüğünde Birleşmiş Milletler nezdinde başlatılan New York Bildirisi sürecini çok önemli bir diplomatik kazanım olarak değerlendirdi.

Bu süreç kapsamında 10 ülkenin daha Filistin Devleti’ni resmen tanıdığını ve dünyada Filistin’i tanıyan ülke sayısının 157’ye ulaştığını bildiren Burgsdorff, bu ülkelerin iki devletli çözümün bölgede kalıcı barış için tek gerçekçi seçenek olduğunu gür bir sesle haykırdıklarını ifade etti.

Buna karşılık, Güney Afrika ve Kolombiya gibi ülkelerin başını çektiği Lahey Grubu’nun İsrail’i soykırım suçlamasıyla Uluslararası Adalet Divanı önüne çıkarmasını destekleyen İspanya, İrlanda ve Belçika gibi Avrupa ülkelerinin duruşunu takdir etti.

“Siyasi alanda köklü bir değişim yaratmak için dışarıdan baskı kesinlikle şart”

Mülakatın en can alıcı kısımlarından birinde, İsrail toplumunun ve siyasetinin gelecekteki on yıllık seyri masaya yatırıldı. Gideon Levy gibi cesur Yahudi liberal yorumcuların kendi hükümetlerinin ve toplumlarının caniliğinden dehşete düştüğünü aktaran Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, İsrail’deki ana akım siyasetin Filistinlilere karşı tamamen düşmanca bir nefret söyleminin esiri olduğunu belirtti.

Hamas’ın 7 Ekim 2023 saldırısının yarattığı travmanın bu vahşeti asla meşrulaştıramayacağını vurgulayan Burgsdorff, toplumdaki sağa kayışı şu verilerle gözler önüne serdi:

“Ben Filistin’de görev yaparken bile İsrail’deki anketleri okuyordum. İsrail’deki Yahudi vatandaşlar arasında kendini sağcı olarak tanımlayanların üçte ikisi, Filistin Devleti’ni duymak bile istemediklerini söylüyordu. Şimdi bu oran yüzde 80-90’a çıktı.” İsrail Parlamentosu’nda iki devletli çözümü savunan neredeyse hiçbir siyasi aktörün kalmadığını, çünkü bu fikrin sandıkta hiçbir karşılığının yer almadığını ekledi.

Hem İsrail hem de Filistin tarafında siyasetin tamamen kemikleştiğini ve çözümsüzlüğe kilitlendiğini ifade eden Burgsdorff, “İsrail’de güçleri bir araya getirecek bir Mandela yok. O karizma nerede? Bu arada Filistin tarafında da bir Mandela yok. Oradaki siyaset de kemikleşmiş durumda. Filistin siyasetinde sıfır toplamlı oyunlar var. El Fetih ve Ebu Mazen yani Mahmud Abbas, siyasi alanın tamamını kontrol etmek istiyor” dedi.

İçeriden bir değişim iradesi çıkmadığı takdirde tek çözüm yolunun dışarıdan uygulanacak yoğun ve tavizsiz baskı olduğunu belirten eski diplomat, ABD ve İsrail ticaretinin üçte birinden fazlasını oluşturan Avrupa Birliği ortaklaşa hareket etmediği sürece bu tıkanıklığın aşılamayacağını, bölgenin sürekli bir ırkçı ayrımcılık rejimine ve cezasız kalan bir soykırım statükosuna mahkum olacağını dile getirdi.

“Gazze Barış Kurulu ve Gazze barış planı tam bir fiyaskodur”

Mülakatın son bölümünde Tunç Akkoç, Trump yönetiminin ortaya attığı Gazze için “Barış Kurulu” girişimini sordu. Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, bu girişimi en sert sözlerle eleştirerek projenin arkasındaki çıkar ağlarını ifşa etti.

Girişimin en başından beri ölü doğduğunu belirten Burgsdorff, “Evet, bu en başından beri talihsiz bir girişimdi. Talihsizdi, çünkü gerçek anlamda barış ve adalet yaratma arzusundan doğmamıştı. ABD tarafının ticari ve mali çıkarları, özellikle de Başkan’ın ailesinin, Jared Kushner ve çevresinin çıkarları işin içine karışmıştı” dedi.

Filistinlilerin bu süreçten tamamen dışlandığını, teknokratlardan oluşan bu ulusal komitenin hiçbir hükmünün olmadığını vurguladı.

“Barış Kurulu” ifadesinin aslında Birleşmiş Milletler’i tasfiye etmek amacıyla kullanılan yapay bir örtmece olduğunu söyleyen Burgsdorff, Trump’ın kendisini adeta dünyanın ebedi başkanı ilan etmeye çalıştığını ifade etti.

Ekim ayında ilan edilen ateşkesten bu yana binlerce sivilin, kadın ve çocuğun sistematik olarak öldürülmeye devam ettiğini hatırlatan Burgsdorff, İsrail’in Gazze sınırlarına çekilmek bir yana, toprakların yüzde 70’ini işgal altında tuttuğunu ve iki milyondan fazla Filistinliyi temiz su, enerji ve gıdadan yoksun bir şekilde yüzde 30’dan daha az bir alana hapsettiğini belirtti.

28 Şubat tarihinde İsrail ve ABD’nin İran’a karşı başlattığı yeni savaşın ise Gazze’deki bu insanlık dramını tamamen gölgelediğini kaydetti. Dünya Bankası hesaplarında yeniden inşa için tek bir kuruşun dahi yer almadığını, her şeyin göstermelikten ibaret olduğunu söyleyen Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, kurtuluş reçetini şu sözlerle ilan etti:

“Gazze’yi istikrara kavuşturmak için şimdi ne yapabiliriz? İsrail’i nasıl dizginleyebilir, uluslararası güçleri bölgeye getirip Batı Şeria’nın ilhakını durdurabilir, suç işlediği düşünülen ve hakkında iddianame bulunan savaş suçlularını nasıl yargı önüne çıkarabiliriz? En önemlisi de İsrail’in bu tutumunu sürdürmemesi için teşvik yapısını değiştirmeliyiz. Çok sert önlemler almalıyız. İsrail’e askeri ihracatı durdurmalı, Avrupa Birliği-İsrail Ortaklık Anlaşması’nı askıya almalı, İsrail’e yönelik tüm araştırma fonlarını kesmeli, yasa dışı yerleşimlerle yapılan tüm mal ve hizmet ticaretini yasaklamalı ve Birleşmiş Milletler nezdindeki yükümlülüklerimizi, evrensel yargı yetkisini yerine getirerek savaş suçlularından hesap sormalıyız. Ancak o zaman, İsrail hükümetinin siyasi tutumunda ve hesaplarında bir değişim olur.”

Diplomasi

Şahbaz Şerif: Üçlü pakt tamamen savunma amaçlı

Yayınlanma

Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın “tamamen savunma amaçlı” olduğunu vurguladı.

7 Ağustos’ta Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalanan ortak savunma anlaşması, imzacı devletlere, aralarından birine yönelik bir saldırıyı hepsine yönelik bir saldırı olarak değerlendirme yetkisi veriyor.

Pazartesi günü federal kabineye hitap eden Şerif, anlaşmanın amacının “bölgede barış, ilerleme ve refahı teşvik etmek” olduğunu savundu.

Mısır, üçlü pakta neden katılmadı?

Pakistan lideri şöyle konuştu:

“Amacı kesinlikle herhangi bir saldırganlık değil. Anlaşma tamamen savunma amaçlı; bölgedeki barış, huzur ve ilerleme için. Bu anlaşmanın sadece bu üç ülke arasında değil, tüm İslam ümmeti için bir güç kaynağı olduğuna inanıyorum.”

Başbakan, anlaşmanın imzalanması vesilesiyle özellikle Başbakan Yardımcısı İshak Dar’ı ve Savunma Kuvvetleri Komutanı ve Kara Kuvvetleri Komutanı Mareşal Asım Münir’i tebrik etti.

Başbakan, ortak savunma paktı için çabaların “yıllardır sürdüğünü ve geçen cuma günü somutlaştığını” söyledi.

Şerif, Pakistan ile Suudi Arabistan’ın Eylül 2025’te “Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması”nı imzalamış olduğunu, İslamabad ile Ankara arasında da “on yıllardır süren düzenlemeler” bulunduğunu hatırlattı.

Pakistan-Suudi Arabistan anlaşmasında neler vardı?

Başbakan, Pakistan halkı ve ordusunun yıllardır Suudi kuvvetleriyle birlikte Mekke ve Medine gibi “dünyanın en kutsal yerlerini” savunmaktan onur duyduğunu söyledi.

Şerif, “Geçen yıl, Allah’ın lütfuyla bu düzenleme resmi olarak tanındı ve böylece uygun bir anlaşma imzalandı. Cuma günü imzalanan anlaşma, üçlü bir anlaşmanın imzalanmasıyla bunun bir başka uzantısı niteliğinde,” dedi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Güney Kore ve ABD yıllık askeri tatbikat düzenleyecek

Yayınlanma

Güney Kore ve ABD orduları, bölgesel tehditlere karşı savunmayı güçlendirmek amacıyla bu ayın ilerleyen günlerinde geniş çaplı askeri tatbikatlar gerçekleştirecek. İki taraf aynı zamanda savaş zamanı operasyonel kontrol (OPCON) yetkisinin gelecekte Seul’e devredilmesi için çalışmalarını sürdürüyor.

Her yıl düzenlenen Ulchi Freedom Shield tatbikatı, 17-27 Ağustos tarihlerinde Güney Kore’de gerçekleştirilecek. ABD Kore Kuvvetleri Halkla İlişkiler Direktörü Albay Ryan Donald, pazartesi günü düzenlenen ortak basın toplantısında tatbikatların “Pasifik’teki en büyük tatbikatlardan biri” olduğunu söyledi.

Güney Kore Genelkurmay Başkanlığı, tatbikatların savunma amaçlı olduğunu ve müttefiklerin ortak savunma duruşunu güçlendirmeyi hedeflediğini vurguladı. Donald, Güney Kore’nin resmi adını kullanarak, “Temel amacı Kore Cumhuriyeti’ne yönelik saldırganlığı caydırmak” dedi.

ABD, Güney Kore’de yaklaşık 28 bin 500 asker bulunduruyor. Bu askeri varlık, iki ülkenin 1950-1953 Kore Savaşı’nda aynı safta savaşmasının mirası niteliğinde.

Tatbikatlar, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin yakında 30 bin ila 50 bin Kuzey Kore askerinin Rusya’ya gönderilebileceği yönündeki açıklamasının ardından gerçekleştirilecek. Zelenskiy, iddiasını hangi verilere dayandırdığını açıklamadı. Kuzey Kore ise daha önce Rusya’ya destek amacıyla Ukrayna’ya asker göndermişti.

Donald, “Kuzey Koreli askerler Ukrayna’ya konuşlandırıldı ve orada savaştı. Orada öğrendikleri dersleri Kuzey Kore’ye geri götürdüler. Bu, Kuzey Kore’nin kapasitesini değiştiriyor ve bizim eğitimlerimiz de bu tehdidi hesaba katıyor” dedi.

“Tatbikatların bir diğer hedefi de olası bir savaş durumunda Güney Kore’nin kendi birliklerinin komutasını devralacağı geleceğe hazırlık yapmak” olarak açıklandı. Bu mesele yıllardır tartışılıyor ancak henüz hayata geçirilmiş değil.

ABD Başkanı Donald Trump, uzun yıllardır Seul gibi ABD müttefiklerinin kendi savunma ihtiyaçlarının daha büyük bölümünün sorumluluğunu üstlenmesi ve ABD desteğine daha az bağımlı olması gerektiğini savunuyor. Güney Kore Devlet Başkanı Lee Jae Myung da ülkesinin savunma alanında daha fazla özerklik kazanması hedefini destekliyor ve geçen yıl haziranda başlayan beş yıllık tek görev dönemi içinde OPCON devrini tamamlamayı hedefliyor.

Güney Kore Genelkurmay Başkanlığı pazartesi günü yayımladığı açıklamada, “Tatbikat, ittifak anlaşmaları doğrultusunda, koşullara bağlı savaş zamanı operasyonel kontrol devrine yönelik devam eden hazırlıkları desteklemek için de bir fırsat sağlayacaktır” ifadelerini kullandı.

ABD Kore Kuvvetleri’nden Donald ile Güney Koreli mevkidaşı Yüzbaşı Jang Do-young, devrin ne zaman gerçekleşebileceğine ilişkin ayrıntı vermeyi reddetti. Her iki isim de kararın, ikili ittifakın temelini oluşturan standartlar doğrultusunda karşılıklı mutabakatla alınacağını vurguladı.

Asya-Pasifik bölgesindeki operasyonlardan sorumlu ABD’li askeri yetkililer, Güney Kore’nin bölgedeki daha geniş kapsamlı ABD operasyonlarını desteklemek üzere bir üs olarak kullanılmasına ilişkin açıklamalar yaptı. Böyle bir gelişme bölgedeki ABD kuvvetlerinin rolünde önemli bir değişim anlamına gelecek.

ABD Kore Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Xavier Brunson, kamuoyuna yaptığı açıklamalarda Güney Kore’nin Japonya ve Filipinler’le birlikte, ABD’nin Çin ve Rusya’ya karşı koymasını sağlayacak bir “kill web”in parçası olmasını istediğini açıkça dile getirdi.

Donald ise pazartesi günü yaptığı açıklamada, bu yılki Ulchi Freedom Shield tatbikatının daha geniş kapsamlı herhangi bir bölgesel hedef taşımadığını ve “kesinlikle Güney Kore’nin savunmasına ve yarımadaya yönelik tüm doğrudan tehditlere karşı koymaya odaklandığını” vurguladı.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Ukrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı

Yayınlanma

ABD Kongresi kayıtlarına göre, Ukrayna, Türkiye’den 70 adet uzun menzilli Kara Taktik Füze Sistemi (ATACMS) dahil olmak üzere önemli miktarda ABD yapımı savunma teçhizatı satın aldı.

Silah transferinin Ağustos ayı sonunda başlaması bekleniyor.

6 Ağustos tarihli Kongre tutanaklarına kaydedilen ABD Dışişleri Bakanlığı bildirisine göre, paket şunları içeriyor: 70 adet M39 ATACMS füzesi, 12 adet M270 çoklu fırlatma roket sistemi (MLRS), 2.000’den fazla parça tesirli mühimmat ve 47.000 adet obüs mermisi.

ATACMS, ABD’li üretici Lockheed Martin tarafından üretilen uzun menzilli balistik füze. M39 versiyonu, yaklaşık 165 kilometre (103 mil) menzile sahip daha eski bir model.

Yakında gerçekleşecek transfer, Türkiye’den MKE, ASFAT ve ARCA Savunma, Bulgaristan’dan VTIC International ile ABD’li Pansophico ve Patriot Defense Group gibi bir dizi özel şirket aracılığıyla gerçekleştirilecek.

Dışişleri Bakanlığı’na göre Türkiye, “finansal kaynaklarını mevcut sistemlerin modernizasyonu ve sürdürülebilirliğine odaklamak amacıyla eski savunma malzemeleri envanterini azaltmayı” hedefliyor.

Öte yandan Ukrayna, “Rus işgaline direnirken saldırı ve savunma ateş desteği yeteneklerini güçlendirmeyi” amaçlıyor.

Dışişleri Bakanlığı ayrıca, bu işlemin “ABD’nin güvenlik yardımı hedefleriyle uyumlu” olduğunu da belirtti.

280 milyon dolarlık satış ABD Kongresi belgelerinde ortaya çıktı

ABD Silah İhracat Kontrol Yasası, malzemenin ilk maliyetinin 14 milyon doları aşması durumunda, Kongre’nin üçüncü ülkelere yapılan Amerikan silah transferlerini incelemesini şart koşuyor.

Ukrayna’nın Türkiye’den alacağı paketin ilk satın alma değeri yaklaşık 280 milyon dolar.

Kongre, önümüzdeki iki hafta içinde silahların yeniden ihracatını yasaklayan ortak bir karar almadığı sürece, transfer otomatik olarak onaylanacak.

Ukrayna, Kiev’in uzun süren lobi faaliyetlerinin ardından, 2023 sonbaharında eski ABD Başkanı Joe Biden’dan kısa menzilli M39 ATACMS füzelerinin ilk partisini almıştı.

2024 yılının ilkbaharında ABD, 300 kilometreye kadar uçabilen geliştirilmiş modelleri tedarik etmeye başladı.

O dönemde Kiev’in bu füzeleri yalnızca işgal altındaki Ukrayna topraklarındaki hedeflere karşı kullanmasına izin veriliyordu.

Kasım 2024’te Ukrayna’ya nihayet Rusya sınırları içindeki hedeflere ATACMS füzeleri fırlatma izni verildi.

Geçtiğimiz yıl boyunca Ukrayna, stoklarının ciddi şekilde tükendiği anlaşıldığından ATACMS’leri sadece birkaç kez kullandı.

Ayrıca, ABD’nin İran’a karşı yürütülen savaş nedeniyle ATACMS’lerde ciddi bir kıtlık yaşadığı bildiriliyor.

M26 roketleri ve ATACMS balistik füzeleri, Ukrayna savaş alanında yüksek öneme sahip Rus hedeflerini imha etmek için oldukça etkili bir şekilde kullanıldı.

Bu başarılar arasında S-400 hava savunma sistemlerine ait fırlatıcıların ve radarların imha edilmesi, diğer radar sistemlerinin imha edilmesi ve Rus İskander-M balistik füze fırlatıcılarının etkisiz hale getirilmesi yer alıyor.

Ukrayna Silahlı Kuvvetleri şubat ayında, Donetsk bölgesindeki Novopetrivka yakınlarındaki bir Rus komuta tesisini başarıyla vurdu.

M26 ile elde edilen en önemli başarılardan biri, 1 Ocak 2023’te Donetsk bölgesindeki geçici bir kışlaya isabet ederek 89 Rus askeri personelinin hayatını kaybetmesine yol açan saldırıydı.

Rus elektronik harp faaliyetleri zaman zaman cephedeki hedeflere karşı bu füzelerin etkinliğini sınırlasa da, ATACMS’in 300 kilometrelik menzili, kritik altyapıya yönelik derin saldırılar düzenlemek için özellikle büyük değer taşıyor.

Bu saldırılar, Batı istihbaratından önemli ölçüde destek almıştı.

Türkiye’den taraflara Karadeniz’de moratoryum çağrısı

Öte yandan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Karadeniz’de sivil gemilere yönelik bir dizi saldırının ardından Rusya ve Ukrayna’nın saldırılarına “moratoryum” çağrısında bulundu.

Fidan, AA’ya verdiği röportajda şunları söyledi:

“Çatışma tüm Karadeniz’e yayıldı. Başlangıçta limanları ve askeri gemileri hedef aldılar. Şimdi ise ayrım gözetmeksizin tüm ticari gemilere saldırıyorlar.”

Bakan, hedef alınan gemiler arasında Türkiye’ye ait veya Türk bayrağı taşıyan gemilerin de bulunduğunu belirtti.

Rusya Savunma Bakanlığı cumartesi günü yaptığı açıklamada, Rusya’nın Ukrayna’nın liman altyapısına ve Ukrayna ordusuna destek veren gemilere yönelik saldırılarını sürdürdüğünü belirtti.

Bakanlık, Rus kuvvetlerinin Karadeniz’deki Odessa limanında, iletişim ve elektronik harp teçhizatı bulunan askeri depoları vurduğunu açıkladı.

Bakanlık, Mıkolaiv limanında ise Rus kuvvetlerinin askeri teçhizat taşıyan bir kargo gemisini ve silah ile askeri malzeme depolanan bir depoyu vurduğunu duyurdu.

Ayrıca, Ukrayna silahlı kuvvetleri için askeri malzeme taşıyan bir başka kuru yük gemisinin de Karadeniz’de vurulduğunu ekledi.

Cumartesi günü, Türkiye ile Ukrayna’yı birbirine bağlayan stratejik Trans-Balkan doğal gaz boru hattının yakınında, Romanya sınırına yakın bir bölgede bir insansız hava aracının patlamasının ardından Bulgaristan, kendisinin hedef olmadığını açıkladı.

Olayda can kaybı veya maddi hasar yaşanmadı. Bulgaristan Savunma Bakanlığı, söz konusu insansız hava aracının “Ukrayna ordusu tarafından yaygın olarak kullanılan” bir tipte olduğunu belirtti.

Dışişleri Bakanlığı ise AFP’ye yaptığı açıklamada, bu gelişme üzerine pazartesi günü Ukrayna büyükelçisini görüşmeye çağırdığını bildirdi.

Kiev, bir insansız hava aracının NATO hava sahasına girdiği son olayın “koşullarını netleştirmek için Bulgaristan tarafıyla yakın temas halinde” olduğunu belirtti.

Ukrayna Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Georgiy Tykhyi, “Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’nin Bulgaristan’a kasıtlı olarak herhangi bir varlık yönlendirmediğini kesin olarak ifade edebiliriz,” dedi ve olaydan Rusya’nın işgalini sorumlu tuttu.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English