Bizi Takip Edin

Diplomasi

Eski AB yetkilisi Burgsdorff: Gazze’de Avrupa Birliği değerleri öldü

Yayınlanma

Harici Medya Genel Yayın Yönetmeni Tunç Akkoç’a konuşan eski Avrupa Birliği Temsilcisi Sven Kühn von Burgsdorff, birliğin insan hakları söylemi ile Gazze politikası arasındaki derin çelişkiyi anlattı. Burgsdorff, Brüksel’in İsrail’i dizginleyecek ortak kararlar alamamasını karar mekanizmalarındaki oy birliği tıkanıklığına ve üye devletlerin ulusal çıkarlarına bağladı. Almanya’nın tarihsel sorumluluk anlayışının İsrail hükümetini her türlü eleştiriden koruduğunu belirten eski diplomat, iki devletli çözümün korunması için dış baskının zorunlu olduğunu vurguladı.

Harici Medya Genel Yayın Yönetmeni Tunç Akkoç, gerçekleştirdiği özel yayında, eski üst düzey Avrupa Birliği yetkilisi ve deneyimli diplomat Dr. Sven Kühn von Burgsdorff’u ağırladı.

Otuz yılı aşkın bir süre boyunca Avrupa Birliği’nin dış ilişkilerinde görev yapan, Kudüs, Güney Sudan ve Mozambik gibi kritik bölgelerde üst düzey diplomatik ve arabuluculuk rolleri üstlenen Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, 2020 ile 2023 yılları arasında Batı Şeria, Gazze Şeridi ve Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı nezdinde Avrupa Birliği Temsilcisi olarak görev yürüttü.

Çalışmaları çatışma çözümü, insani diplomasi, Avrupa Birliği dış politikası ve İsrail-Filistin meselesi üzerinde yoğunlaşan Alman diplomat, Harici Medya’ya verdiği mülakatta, Avrupa Birliği’nin insan hakları ve uluslararası hukuk söylemi ile Gazze’de izlediği somut politikalar arasındaki derin ve aşılması güç çelişkileri paylaştı.

Mülakatın açılışında Tunç Akkoç, konuğunun yakın tarihte kaleme aldığı ve geniş yankı uyandıran makalesine değindi.

Akkoç, “Okuduğum bu makalede ‘Gazze’de Avrupa Birliği Değerlerinin Ölümü’ başlığını kullandınız. Neden böyle söylediniz?” sorusunu yöneltti.

Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, bu çarpıcı başlığı seçmesinin arkasındaki felsefi ve gerekçeli nedenleri şu sözlerle açıkladı: “Çünkü Avrupa Birliği, uluslararası hukuku uygulama, ona saygı gösterme ve onu geliştirme ilkesi üzerine kurulmuştur. Temelinde demokrasi ilkeleri, insan haklarının evrenselliğinin kabulü ve uluslararası hukuka bağlılık vardır.”

Birliğin kuruluş felsefesinin bu değerler üzerine inşa edildiğini hatırlatan Burgsdorff, Gazze’deki duruma zamanında ve gereken şiddette tepki verilemediğini ifade etti.

“Avrupa Birliği değerlerinin ölümü derken, insanlığın mezarlığını kastediyordum”

Avrupa Birliği’nin sessizliğinin ve eylemsizliğinin yarattığı yıkımı tarif eden Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, “Avrupa Birliği’nin zamanında ve gerektiği biçimde tepki verememesi, Gazze’deki kıyımı ve Batı Şeria’daki adım adım ilhakı durduracak güçlü önlemler alamaması, ayrıca neler olduğunu bilmemiz, çünkü her gece televizyonlarımızda ve diğer medya mecralarında canlı olarak yayımlanması, beni şu sonuca götürdü: Avrupa Birliği kurumlarının en üst kademelerinde ve 27 üye devletin hükümetlerinde İsrail’i dizginleyecek önlemler için yeterli siyasi uzlaşı yok” dedi.

Birliğin içinde hem Netanyahu hükümetini dizginleyecek hem de bu dönemde İsrail’i koşulsuz desteklemeyi sürdüren ABD gibi küresel aktörlerle yüzleşecek bir siyasi iradenin yer almadığını belirten Burgsdorff, değerlerin ölümünü şu sarsıcı ifadelerle nitelendirdi:

“Bugün de bu destek sürüyor. ‘Avrupa Birliği değerlerinin ölümü’ derken, insanlığın mezarlığını kastediyordum. Demokrasi ve insan hakları gibi evrensel değerlerin dünyanın her yerinde, her zaman herkes için geçerli olduğuna inananların mezarlığını. Kendi standartlarımızı, kendi ilkelerimizi ve hedeflerimizi yerine getirememiş olmamız, üstelik bunları dünyaya sürekli vaaz ederken, bu başlığı seçmeme yol açtı.”

Akkoç’un, “Avrupa Birliği Gazze’de yaşananlara fiilen ortak mı, yoksa yalnızca iç ayrılıklar ve başka etkenler yüzünden mi felç olmuş durumda?” sorusu üzerine Burgsdorff, yapısal sorunlara dikkat çekti.

Avrupa Birliği’nin karar alma süreçlerindeki karmaşık yapıyı açıklayan eski diplomat, öncelikle 27 üye devletin egemenlik hakları ile birlik politikaları arasındaki ayrımı ortaya koydu.

2010 yılında yürürlüğe giren Lizbon Antlaşması çerçevesinde dış ve güvenlik politikasının her üye devletin kendi egemenlik yetki alanında kaldığını hatırlatan Burgsdorff, üye devletler arasında ortak bir zemin arama yükümlülüğü olsa da bu alanın nihai olarak ulusal kararlara dayandığını ve hiçbir devlete dışarıdan bir politika dayatılamayacağını belirtti.

“Biz ABD değiliz, biz bir uzlaşı birliğiyiz”

Karar alma süreçlerindeki en büyük engelin oy birliği kuralı olduğunu belirten Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, “Bu kararların çoğunda geçerli olan oy birliği ilkesi, Avrupa Birliği’nin bir aktör olarak düzenli, zamanında ve güçlü önlemlerle hareket etmesini çok zorlaştırıyor” tespitini yaptı.

Bazı üye devletlerin, ulusal çıkar olarak gördükleri hassas dosyalarda tamamen farklı görüşlere sahip olduğunu söyleyen Burgsdorff, “Biz ABD değiliz. Biz Avrupa Birleşik Devletleri’yiz. Bu bir uzlaşmadır” ifadesini kullandı.

Üye ülkelerin Lizbon Antlaşması’nı kabul ederken dış ve güvenlik politikasını ortak bir yetki alanına taşımamaya karar verdiklerini aktardı. Ancak antlaşmaların koruyucusu olan Avrupa Komisyonu’nun da bu süreçte yasal sorumlulukları üstlenmesi gerektiğini ekledi.

Eski büyükelçileri, bakanları ve üst düzey yetkilileri koordine eden ve şu an bünyesinde bazı eski başbakanlar da dahil olmak üzere 470’ten fazla üst düzey ismi barındıran yönlendirme grubu olarak harekete geçtiklerini belirten Burgsdorff, Avrupa Komisyonu’na yükümlülüklerini hatırlattıklarını söyledi.

Avrupa Birliği ile İsrail arasında 2000 yılında imzalanan Ortaklık Anlaşması’na değinen Burgsdorff, bu metnin temel insan haklarını düzenleyen ikinci maddesinin derhal işletilmesi gerektiğini savundu. İsrail’in askeri faaliyetleri ve Batı Şeria’daki ilhak politikaları nedeniyle insan haklarının ihlal edildiği sonucuna varıldığı an Komisyonun harekete geçerek Avrupa Konseyi’ne yasa teklifi sunması gerektiğini belirtti.

Usul çerçevesine dair teknik detayları paylaşan deneyimli diplomat, ticaret, kalkınma işbirliği veya araştırma fonları gibi ortak yetki alanına giren konularda nitelikli çoğunluğun yeterli olduğunu, yani Avrupa nüfusunun en az yüzde 65’ini temsil eden en az 15 üye devletin onayının bir kararın kabulü için kafi geldiğini açıkladı.

Buna karşın, doğrudan yaptırım veya kısıtlayıcı önlemler için oy birliğinin şart olduğunu hatırlattı.

“Tarihsel sorumluluk, İsrail hükümetini her türlü eleştiriden koruyamaz”

Tunç Akkoç’un “Avrupa neden bu konuda bu kadar pasif ve hareketsiz? Asıl engel sizce ne?” sorusuna yanıt veren Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, Avrupa’nın ve özellikle kendi ülkesi Almanya’nın İsrail politikasının arkasındaki tarihsel psikolojiyi analiz etti.

İsrail’in son 50-60 yıldır adeta dokunulmaz kabul edildiğini vurgulayan Burgsdorff, 1948 yılındaki Nekbe döneminden ve 1949 Cenevre Sözleşmeleri’nden bu yana hukuki dayanaklar olmasına rağmen İsrail’e yönelik tek bir kısıtlayıcı önlemin dahi uygulanamadığını ifade etti. Almanya’da Yahudi halkına karşı geçmiş yüzyıllarda ve Holokost döneminde işlenen korkunç suçların haklı bir suçluluk duygusu yarattığını söyleyen Burgsdorff, ancak bu durumun suistimal edildiğini şu sözlerle dile getirdi:

“Fakat bu tarihsel sorumluluk, özellikle Almanlerin Yahudilerin ve Yahudi yaşamının güvenliğine karşı hissettiği sorumluluk, İsrail hükümetini her türlü eleştiriden koruyabileceğiniz anlamına gelmez. Bunun, İsrail’e ya da Yahudi halkına karşı tarihsel sorumluluğunuzu ihlal etmek olarak görüleceğinden ya da antisemit olarak damgalanacağınızdan korkamazsınız. Bunlar tamamen farklı şeyler.”

İsrail’in yürüttüğü Hasbara propaganda çalışmaları vasıtasıyla Yahudi güvenliği ile mevcut hükümet politikaları arasında sarsılmaz bir bağ kurduğunu ve bu sayede siyasi zümre nezdinde dokunulmazlık kazandığını belirten Burgsdorff, Almanya’nın eski Şansölyesi Angela Merkel’in 2008 yılında İsrail Parlamentosu’nda yaptığı konuşmaya atıfta bulundu.

Merkel’in orada ilan ettiği “Staatsräson” yani devlet aklı kavramının, Almanya’daki tüm siyasi yelpaze tarafından yanlış anlaşıldığını ifade eden Burgsdorff, “Almanya’nın devlet aklı, İsrail’in güvenliğiydi. Knesset’teki İsrailli milletvekillerine, Almanya’nın bir devlet olarak var olabilmesinin nedeninin bu olduğunu söyledi. Bu sözler yalnızca yanlış yorumlanmadı, aynı zamanda Almanya’daki tüm siyasi sınıf tarafından, soldan sağa, merkez de dahil olmak üzere, İsrail’in eleştirilemeyeceği şeklinde yanlış anlaşıldı. Bu, adeta doğal hukuk öncesi, anayasa öncesi bir hakka dönüştü” dedi. Bu yaklaşımın uluslararası hukukun dahi önüne konulduğunu belirtti.

“İsrail Ortadoğu’da çok ileride bir askeri süper güç haline geldi”

Avrupa’nın pasifliğinin arkasındaki ikinci büyük etkenin ABD olduğunu kaydeden Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, Washington’ın onlarca yıldır süren kesintisiz desteğini ele aldı.

Amerikan-İsrail Kamu İşleri Komitesi gibi güçlü lobi kuruluşlarının hem Cumhuriyetçi hem de Demokrat Partili siyasetçilere seçim kampanyalarında milyarlarca dolar akıtarak sistemi kontrol ettiğini belirten eski diplomat, ABD’nin kendi içindeki lobi gücü sebebiyle İsrail’i her koşulda savunmayı bir devlet politikası haline getirdiğini aktardı.

Barack Obama döneminde dahi İsrail’e yılda 3 ila 4 milyar dolar askeri yardım sağlayan 10 yıllık bir destek programının onaylandığını hatırlatan Burgsdorff, Demir Kubbe gibi ileri teknoloji savunma sistemlerinin ortaklaşa geliştirildiğini ve bu sayede İsrail’in komşularının fersah fersah ilerisinde askeri bir süper güce dönüştürüldüğünü söyledi.

Avrupa Birliği’nin mevcut çekingenliğini açıklarken yaklaşan ikinci Donald Trump döneminin yarattığı endişelere değinen Burgsdorff, Brüksel ile Washington arasında üç ana çatışma alanının yer aldığını belirtti.

Bunlardan birincisinin ticaret olduğunu, Trump’ın Avrupa mallarına yüzde 15 gümrük vergisi getirmeyi planlarken Amerikan mallarının Avrupa’ye vergisiz girmesini dayattığını söyledi.

Kovid salgını ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle sarsılan Avrupa ekonomisinin yeni bir ticaret savaşı göze alamadığını vurguladı.

İkinci olarak Ukrayna’ya yönelik ABD desteğinin kesilmesi riskini ve Avrupa’nın mali ile askeri olarak tek başına kalma korkusunu aktardı. Üçüncü olarak ise Trump’ın NATO’dan çekilme veya Danimarka’nın denizaşırı toprağı olan Grönland’ı işgal etme yönündeki öngörülemez açıklamalarının yarattığı derin güvensizlik hissini dile getirdi.

Burgsdorff, “Bu üç tehdit ortadayken Avrupalılar kendilerine şunu soruyor: ‘Neden bir çatışma alanı daha açalım? Neden Ortadoğu meselesini Trump’la ilişkilerimizde yeni bir sorun, yeni bir çıkmaz haline getirelim?'” dedi.

“Avrupa Birliği oy birliğiyle hareket edemiyorsa birlik dışı adımlar atılabilir”

Tunç Akkoç’un, Avrupa Birliği’nin ortak bir politika geliştiremediği bu tıkanıklık senaryosunda tek tek üye ülkelerin nasıl bir etki yaratabileceğine dair sorusu üzerine Burgsdorff, kolektif hareket kabiliyetinin önemini vurguladı.

Avrupa Birliği’nin 450 milyonluk nüfusu, devasa tüketici ve yatırımcı tabanıyla dünyanın en büyük ticaret bloğu olduğunu ve muazzam bir düzenleyici güce sahip olduğunu ifade eden Burgsdorff, birliğin ortak karar alamadığı durumlarda “gönüllüler koalisyonu” mantığıyla hareket edilebileceğini belirtti.

“Rusya tehdidine” karşı Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya’nın oluşturduğu üçlü Avrupa grubu formatını örnek gösteren eski diplomat, benzer esnek mekanizmaların Filistin konusunda da devreye sokulabileceğini, nitekim İspanya, Slovenya ve İrlanda gibi ülkelerin yerleşim birimleriyle ticareti durdurma kararları alarak öncülük ettiklerini kaydetti.

Küresel düzeyde atılan adımlara da değinen Burgsdorff, Fransa ve Suudi Arabistan’ın öncülüğünde Birleşmiş Milletler nezdinde başlatılan New York Bildirisi sürecini çok önemli bir diplomatik kazanım olarak değerlendirdi.

Bu süreç kapsamında 10 ülkenin daha Filistin Devleti’ni resmen tanıdığını ve dünyada Filistin’i tanıyan ülke sayısının 157’ye ulaştığını bildiren Burgsdorff, bu ülkelerin iki devletli çözümün bölgede kalıcı barış için tek gerçekçi seçenek olduğunu gür bir sesle haykırdıklarını ifade etti.

Buna karşılık, Güney Afrika ve Kolombiya gibi ülkelerin başını çektiği Lahey Grubu’nun İsrail’i soykırım suçlamasıyla Uluslararası Adalet Divanı önüne çıkarmasını destekleyen İspanya, İrlanda ve Belçika gibi Avrupa ülkelerinin duruşunu takdir etti.

“Siyasi alanda köklü bir değişim yaratmak için dışarıdan baskı kesinlikle şart”

Mülakatın en can alıcı kısımlarından birinde, İsrail toplumunun ve siyasetinin gelecekteki on yıllık seyri masaya yatırıldı. Gideon Levy gibi cesur Yahudi liberal yorumcuların kendi hükümetlerinin ve toplumlarının caniliğinden dehşete düştüğünü aktaran Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, İsrail’deki ana akım siyasetin Filistinlilere karşı tamamen düşmanca bir nefret söyleminin esiri olduğunu belirtti.

Hamas’ın 7 Ekim 2023 saldırısının yarattığı travmanın bu vahşeti asla meşrulaştıramayacağını vurgulayan Burgsdorff, toplumdaki sağa kayışı şu verilerle gözler önüne serdi:

“Ben Filistin’de görev yaparken bile İsrail’deki anketleri okuyordum. İsrail’deki Yahudi vatandaşlar arasında kendini sağcı olarak tanımlayanların üçte ikisi, Filistin Devleti’ni duymak bile istemediklerini söylüyordu. Şimdi bu oran yüzde 80-90’a çıktı.” İsrail Parlamentosu’nda iki devletli çözümü savunan neredeyse hiçbir siyasi aktörün kalmadığını, çünkü bu fikrin sandıkta hiçbir karşılığının yer almadığını ekledi.

Hem İsrail hem de Filistin tarafında siyasetin tamamen kemikleştiğini ve çözümsüzlüğe kilitlendiğini ifade eden Burgsdorff, “İsrail’de güçleri bir araya getirecek bir Mandela yok. O karizma nerede? Bu arada Filistin tarafında da bir Mandela yok. Oradaki siyaset de kemikleşmiş durumda. Filistin siyasetinde sıfır toplamlı oyunlar var. El Fetih ve Ebu Mazen yani Mahmud Abbas, siyasi alanın tamamını kontrol etmek istiyor” dedi.

İçeriden bir değişim iradesi çıkmadığı takdirde tek çözüm yolunun dışarıdan uygulanacak yoğun ve tavizsiz baskı olduğunu belirten eski diplomat, ABD ve İsrail ticaretinin üçte birinden fazlasını oluşturan Avrupa Birliği ortaklaşa hareket etmediği sürece bu tıkanıklığın aşılamayacağını, bölgenin sürekli bir ırkçı ayrımcılık rejimine ve cezasız kalan bir soykırım statükosuna mahkum olacağını dile getirdi.

“Gazze Barış Kurulu ve Gazze barış planı tam bir fiyaskodur”

Mülakatın son bölümünde Tunç Akkoç, Trump yönetiminin ortaya attığı Gazze için “Barış Kurulu” girişimini sordu. Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, bu girişimi en sert sözlerle eleştirerek projenin arkasındaki çıkar ağlarını ifşa etti.

Girişimin en başından beri ölü doğduğunu belirten Burgsdorff, “Evet, bu en başından beri talihsiz bir girişimdi. Talihsizdi, çünkü gerçek anlamda barış ve adalet yaratma arzusundan doğmamıştı. ABD tarafının ticari ve mali çıkarları, özellikle de Başkan’ın ailesinin, Jared Kushner ve çevresinin çıkarları işin içine karışmıştı” dedi.

Filistinlilerin bu süreçten tamamen dışlandığını, teknokratlardan oluşan bu ulusal komitenin hiçbir hükmünün olmadığını vurguladı.

“Barış Kurulu” ifadesinin aslında Birleşmiş Milletler’i tasfiye etmek amacıyla kullanılan yapay bir örtmece olduğunu söyleyen Burgsdorff, Trump’ın kendisini adeta dünyanın ebedi başkanı ilan etmeye çalıştığını ifade etti.

Ekim ayında ilan edilen ateşkesten bu yana binlerce sivilin, kadın ve çocuğun sistematik olarak öldürülmeye devam ettiğini hatırlatan Burgsdorff, İsrail’in Gazze sınırlarına çekilmek bir yana, toprakların yüzde 70’ini işgal altında tuttuğunu ve iki milyondan fazla Filistinliyi temiz su, enerji ve gıdadan yoksun bir şekilde yüzde 30’dan daha az bir alana hapsettiğini belirtti.

28 Şubat tarihinde İsrail ve ABD’nin İran’a karşı başlattığı yeni savaşın ise Gazze’deki bu insanlık dramını tamamen gölgelediğini kaydetti. Dünya Bankası hesaplarında yeniden inşa için tek bir kuruşun dahi yer almadığını, her şeyin göstermelikten ibaret olduğunu söyleyen Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, kurtuluş reçetini şu sözlerle ilan etti:

“Gazze’yi istikrara kavuşturmak için şimdi ne yapabiliriz? İsrail’i nasıl dizginleyebilir, uluslararası güçleri bölgeye getirip Batı Şeria’nın ilhakını durdurabilir, suç işlediği düşünülen ve hakkında iddianame bulunan savaş suçlularını nasıl yargı önüne çıkarabiliriz? En önemlisi de İsrail’in bu tutumunu sürdürmemesi için teşvik yapısını değiştirmeliyiz. Çok sert önlemler almalıyız. İsrail’e askeri ihracatı durdurmalı, Avrupa Birliği-İsrail Ortaklık Anlaşması’nı askıya almalı, İsrail’e yönelik tüm araştırma fonlarını kesmeli, yasa dışı yerleşimlerle yapılan tüm mal ve hizmet ticaretini yasaklamalı ve Birleşmiş Milletler nezdindeki yükümlülüklerimizi, evrensel yargı yetkisini yerine getirerek savaş suçlularından hesap sormalıyız. Ancak o zaman, İsrail hükümetinin siyasi tutumunda ve hesaplarında bir değişim olur.”

Diplomasi

Çin’den Orta Doğu’daki çatışmalarda diyalog çağrısı

Yayınlanma

Çin’den Afrika ve Orta Doğu’da diplomatik ataklar yükselirken, üst düzey İranlı yetkili, Tahran’ın egemenliğini koruyacağını söyledi.

Çin’in en üst düzey diplomatı Wang Yi, pazartesi günü Pekin’de üst düzey İranlı yetkiliyle yaptığı görüşmede, Orta Doğu’daki çatışmaların siyasi yollarla çözülmesi gerektiğini bir kez daha vurgulayarak silahlı çatışmanın bir çıkış yolu olmadığını belirtti.

Çin devlet haber ajansı Xinhua’nın aktardığına göre Wang, İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreter Yardımcısı Ali Bagheri Kani’ye, Orta Doğu’daki çatışmaları çözmenin yolunun diyalog ve müzakereden geçtiğini belirtti.

Wang ayrıca Çin’in, egemenliğini ve güvenliğini koruma konusunda İran’ı desteklediğini ifade etti.

Wang Yi, “Orta Doğu’daki çatışmalar uzadıkça ve daha geniş bir bölgeye yayılma riski arttıkça, diyalog ve müzakereler ileriye dönük tek uygulanabilir yol olmaya devam ediyor” dedi.

Wang, “Tüm taraflar, yeniden silahlı çatışmaya başvurmak yerine akılcı ve pragmatik bir anlayışla siyasi çözüme odaklanmalı” ifadelerini kullandı.

Çin Dışişleri Bakanlığına göre Kani, bölgesel duruma ilişkin İran’ın tutumunu aktararak Tahran’ın baskı ve tehditler karşısında güvenliğini, egemenliğini ve toprak bütünlüğünü kararlılıkla koruyacağını, bununla birlikte tüm taraflarla müzakerelere açık olmaya devam edeceğini söyledi.

Çin’den Orta Doğu ve Afrika’ya diplomatik seferberlik

Çin, yine pazartesi günü yaptığı açıklamada, üç özel temsilcisinin Orta Doğu, Kızıldeniz ve Afrika Boynuzu bölgesindeki ülkelere bir dizi ziyaret gerçekleştireceğini duyurdu.

Çin Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Mao Ning, Orta Doğu Özel Temsilcisi Zhai Jun’un kasım ayının başı ile ortası arasında İran, Umman ve Suudi Arabistan’ı ziyaret edeceğini bildirdi.

Afrika İşleri Özel Temsilcisi Liu Xianfa da Etiyopya, Cibuti ve Mısır’a gidecek. Afrika Boynuzu İşleri Özel Temsilcisi Hu Changchun ise kasım ayı başında Eritre’yi ziyaret edecek.

Mao, “Çin’in özel temsilcilerinin bölge ülkelerine eş zamanlı ziyaretleri, barış görüşmelerini teşvik etmeyi, gerilimi azaltmayı ve bölgesel barış ile istikrarın korunmasında yapıcı bir rol oynamayı amaçlıyor” dedi.

ABD ara seçimleri sonrasında İran’a yeni saldırı ihtimali

Bu diplomatik hareketlilik, salı günü yapılacak ABD ara seçimlerinin ardından Washington ile Tahran arasındaki çatışmanın yeniden alevlenme tehdidinin ortaya çıktığı bir döneme denk geliyor.

ABD Başkanı Donald Trump, seçimlerin ardından İran’a yönelik askeri operasyonların yeniden başlayabileceğini defalarca ima etti.

İran’ın dini lideri Mücteba Hamaney ise geçen hafta, yeni saldırıların gerçekleşmesi halinde “coğrafi sınırlama olmaksızın derhal ve etkili” şekilde misilleme yapılacağı uyarısında bulundu.

Haberlere göre ABD yönetimi, bazı Körfez Arap ülkelerini ara seçimlerin ardından İran’a karşı düzenlenebilecek “kısa ve yoğun” bir askeri harekâta hazırlıklı olmaları konusunda uyardı.

Bu arada Suudi Arabistan ile Yemen’deki Husiler arasındaki çatışma da ciddi biçimde tırmandı. Bu gelişmeler, Kızıldeniz’den geçen hayati önemdeki deniz ticaret yollarını tehdit ediyor.

Kızıldeniz ve Babülmendep Boğazı diplomasinin odağında

Coğrafi açıdan Mısır, Süveyş Kanalı üzerinden Kızıldeniz’in kuzey girişini kontrol eden stratejik bir konumda bulunuyor. Afrika Boynuzu’ndaki Eritre ve Cibuti ise Kızıldeniz’in güneyinde, Yemen ve Suudi Arabistan kıyılarının tam karşısında yer alan Babülmendep Boğazı’nın iki yanında bulunuyor.

Cibuti, aralarında Çin’in de bulunduğu çeşitli ülkelerin askeri üslerine ev sahipliği yapıyor.

Yaklaşık 138 milyonluk tahmini nüfusuyla dünyanın en kalabalık denize kıyısı olmayan ülkesi olan Etiyopya ise Afrika Boynuzu’nun iç kesimlerinde yer alıyor ve deniz ticaretine erişim konusunda büyük ölçüde Kızıldeniz’e bağımlı.

Kasım ayında gerçekleştirilecek ziyaretler, Pekin’in geçen ay çatışmanın önemli taraflarıyla yürüttüğü yoğun diplomatik temasların devamı niteliğinde olacak.

Bu temaslar kapsamında Birleşik Arap Emirlikleri Devlet Başkanlığı Özel Temsilcisi Haldun el-Mübarek ve Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı Danışmanı Prens Halid bin Bender bin Sultan da Pekin’de görüşmeler gerçekleştirmişti.

İki hafta önce Wang Yi, Cibutili mevkidaşı Abdulkadir Hüseyin Ömer ile bir araya gelmişti. Görüşmede iki ülke, Kızıldeniz, Afrika Boynuzu ve Babülmendep Boğazı üzerinden geçen uluslararası deniz taşımacılığı güzergâhlarının güvenliğinin sağlanması çağrısında bulunmuştu.

Xi Jinping: Orta Doğu büyük güçlerin rekabet alanına dönüşmemeli

Öte yandan Umman Sultanı Heysem bin Tarık, pazartesi günü Pekin’de Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ile görüştü.

Xi, görüşmede Orta Doğu’nun “büyük güçler arasındaki rekabetin ve jeopolitik çatışmaların sahnesine dönüşmemesi gerektiği” uyarısında bulundu.

Görüşmenin ardından yayımlanan Çin-Umman ortak bildirisinde Maskat yönetimi, Çin’in Orta Doğu’ya yönelik barış önerilerini desteklediğini ve Pekin’in bölgede kalıcı istikrarın sağlanmasında “daha büyük bir rol” üstlenmesini beklediğini açıkladı.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Trump, olası seçim yenilgisinin faturasını NATO’ya çıkarabilir

Yayınlanma

NATO ülkeleri, yarın (3 Kasım) yapılacak ABD ara seçimlerinde en kötü senaryoya karşı hazırlık yapıyor.

POLITICO’ya konuşan beş NATO diplomatına göre, Avrupalı müttefikler, Cumhuriyetçilerin yenilgisinin Başkan Donald Trump’ı ittifaka yönelik saldırılarını önemli ölçüde artırmaya itebileceğinden endişe duyuyor.

Onların endişesi, Trump’ın iç politikada Kongre tarafından kısıtlanması durumunda, ABD ordusunun başkomutanı olarak daha serbest hareket edebildiği dış politika alanında mirasını pekiştirmeye çalışma ihtimali.

Diplomatlardan üçü, bunun Avrupa’dan binlerce askerin daha çekilmesi anlamına gelebileceğini söyledi.

“Genellikle görev süresi dolmak üzere olan başkanların dış politikada sergilediği tutum, hayal kırıklıklarını dışa vurma ile maceracılığın bir karışımıdır,” diyen üst düzey bir Avrupalı savunma yetkilisi, NATO’ya saldırmanın “Trump’ın dünya görüşünün tutarlı bir parçası gibi göründüğünü” ekledi.

Beyaz Saray Basın Sözcüsü Yardımcısı Olivia Wales, POLITICO’ya “Başkan Trump, NATO için herkesten daha fazlasını yaptı” dedi ve müttefiklerin 2035 yılına kadar savunma harcamalarını GSYİH’nin %5’ine çıkarma, Grönland’daki ABD askeri varlığını güçlendirme ve Rusya’nın Ukrayna’daki topyekûn savaşını sona erdirme çabaları konusunda anlaşmalar sağlamadaki başarılarına atıfta bulundu.

Fakat Wales, İran’daki savaş konusunda “Başkan, NATO müttefiklerimizin ABD’nin yanında olması gerektiği konusunda kararlılığını sürdürüyor,” dedi ve şunları ekledi:

“Başkan, Batı’nın kontrollü çöküşünü asla kabul etmeyecek ve yurt içinde ve yurt dışında çıkarlarımızı pişmanlık duymadan savunmaya devam edecek.”

Demokratların Temsilciler Meclisi’ni kazanması ve Senato’da kontrolü ele geçirmesi beklenirken, Trump’ın kişisel onay oranları tarihinin en düşük seviyesine geriledi.

Bu endişeler, ara seçimlerden haftalar önce ABD’nin Ukrayna’ya yönelik Starlink uydu hizmetlerini kesmesi ve Trump ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin arasında yeni bir yakınlaşma yaşanmasının ardından artan transatlantik gerilimleri vurguluyor.

NATO diplomatlarından biri, seçimlerin kaybedilmesi durumunda Trump için, “Çok sinirlenebilir. [O durumda] çok sert davranacaktır,” dedi.

Endişelerin merkezinde, Aralık ayına kadar yapılması beklenen Avrupa’daki ABD kuvvetlerine ilişkin yaklaşan gözden geçirme yer alıyor.

Üç diplomat, Trump’ın yurt içinde yasama faaliyetlerinin engellenmesi durumunda, MAGA tabanını harekete geçirmek için bu geri çekilmenin kapsamını önemli ölçüde artırmaya çalışabileceğini söyledi.

Eski bir NATO yetkilisi ve Britanya merkezli Royal United Services Institute (RUSI) düşünce kuruluşunda seçkin araştırmacı olan Oana Lungescu, başkanın kıtadaki ABD varlığının devamını, Avrupa’nın Ukrayna’da ABD destekli bir barış anlaşmasını kabul etmesine bağlamaya da karar verebileceğini belirtti:

“Tüm bu konuların, yani ABD’nin askeri varlık gözden geçirmesi, Ukrayna, Avrupa güvenlik düzeni… bir şekilde Putin ile yapılacak çok daha büyük bir anlaşmanın parçası olarak ele alınması riski var, bu da Avrupa’nın güvenliği açısından çok tehlikeli bir durum yaratır.”

Diplomatlar, Trump’ın ayrıca ittifakın ortak fonuna yapılan ABD katkılarını azaltma, Ukrayna için NATO destekli PURL silah satın alma programını sınırlama ve Rusya ile ilişkileri daha da derinleştirme yönünde adımlar atabileceğini belirttiler.

Cumhuriyetçilerin seçimlerde büyük bir yenilgiye uğraması, Pentagon’da da büyük değişikliklere yol açabilir ve bu durum, şu anda Pentagon’da hazırlanan tüm planlar üzerinde domino etkisi yaratabilir.

Savunma Bakanı Pete Hegseth, milletvekillerine, özellikle de Demokratlara bütçe ve operasyonlar hakkında düzenli brifingler vermeyi reddetmesi nedeniyle Kongre’de son derece sevimsiz bir figür haline geldi.

Popülaritedeki bu düşüş, Trump’ın seçimlerde ağır bir yenilgiye uğraması halinde Hegseth’in görevden alınabileceğine dair spekülasyonlara yol açtı.

Bunun nedenlerinden biri de, Demokratların çoğunlukta olduğu bir Kongre’nin, Hegseth’e, onlarca general ve amirali sebepsiz yere görevden alması ve İran’la süren ve tıkanma noktasına gelen savaş nedeniyle soruşturmalar açacağı düşüncesi.

Bu duruşmalar ve soruşturmalar, Hegseth ve ekibinin elini kolunu bağlayacak ve yönetim için utanç verici bir durum yaratabilir.

Hegseth görevinden ayrılırsa, Pentagon’da bir geçiş dönemi yaşanacak ve bu da ABD birliklerinin Avrupa’dan çekilmesine ilişkin kararların haftalarca hatta aylarca ertelenmesine neden olabilir.

Teorik olarak, Temsilciler Meclisi ve Senato’da Demokratların çoğunlukta olması, ABD yasaları şu anda Avrupa’daki asker varlığı için 76.000 kişilik bir alt sınır getirmiş olsa bile, Trump’ın manevra alanını dışişleri ve savunma konularında bile kısıtlayacak.

Fakat Defense Priorities düşünce kuruluşunda kıdemli araştırmacı olan Jennifer Kavanagh, “En azından asgari asker sayısının hukuki incelemeye dayanabileceği şüpheli ve her halükarda Trump, mahkemeleri görmezden gelmeye son derece istekli davrandı. Trump yönetimi, Kongre’nin finansman yönergelerini düzenli olarak göz ardı ederek, yasama organının yetki vermediği faaliyetlere para harcadı,” dedi.

Trump daha kapsamlı bir asker çekilmesine karar verirse, Avrupa’nın elektronik harp yetenekleri, hava savunma sistemleri, istihbarat ve keşif desteği, havada yakıt ikmali ve bazı lojistik türleri dahil olmak üzere kaynakları yenilemekte “en büyük zorluğu” yaşayacağını belirtti.

Diğer müttefikler ise Trump’ın NATO’ya ağır darbe indireceği konusunda daha şüpheci.

Karadağ Savunma Bakanı Dragan Krapović, POLITICO’ya verdiği demeçte, “Trump’ın NATO’dan ayrılacağına dair sürekli spekülasyonlar var… fakat bu şimdiye kadar gerçekleşmedi. Avrupa’daki asker sayısının azaltılmasına ilişkin nihai kararı Kongre veriyor,” dedi.

Gelgelelim “Başarı olasılığı yüksek varsayımlarda bulunmak için rasyonel kararlar alan bir inceleme nesnesine ihtiyaç vardır,” diyen altıncı bir NATO diplomatı, Trump ile bu noktaya geldiklerini sanmadığını ekledi.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Erdoğan, Güney Kore’ye nükleer ve AI ortaklığı teklif edecek

Yayınlanma

Üç günlük Güney Kore gezisine başlayan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Asya ülkesi ile nükleer enerji, yapay zeka (AI) ve savunma alanlarında işbirliği yapmak istiyor.

Bugünkü (2 Kasım) ziyaretine başlamadan önce Güney Kore’nin resmi haber ajansı Yonhap’a konuşan Erdoğan, Türkiye’nin planladığı Sinop nükleer santralinin geliştirilmesinde bir ortak olabileceğini söyledi.

Cumhurbaşkanı, devlet kuruluşu Korea Electric Power Corp ile Karadeniz projesinin teknik ve iktisadi şartlarını incelediklerini söyledi.

Erdoğan, Ankara’nın bir ortak seçmeden önce finansman, elektrik maliyetleri ve Türk ekonomisine sağlayacağı faydaları değerlendireceğini de sözlerine ekledi.

Seul ve Ankara, geçen yıl Cumhurbaşkanı Lee Jae Myung’un Türkiye’ye yaptığı ziyaret sırasında nükleer enerji alanında işbirliğine ilişkin bir mutabakat zaptı imzalamıştı.

Anlaşma, reaktör teknolojisi, saha değerlendirmesi, ruhsatlandırma, finansman ve iş modelleri alanlarındaki işbirliğini kapsıyor.

Cumhurbaşkanı, “Bu konuyla ilgili Kore ile yürüttüğümüz müzakerelere büyük önem veriyoruz. Koreli dostlarımızın nükleer enerji alanındaki deneyimlerinin farkındayız,” dedi.

Erdoğan, Yonhap’a verdiği mülakatta savunma, yarı iletkenler, yapay zeka ve robotik alanlarını da potansiyel işbirliği alanları olarak belirledi ve Güney Kore’den daha fazla yatırım ve ortak üretim çağrısında bulundu.

Erdoğan, “Amacımız, bu potansiyel fırsatları somut girişimlere dönüştürmek, şirketlerimiz için iş fırsatlarını kolaylaştırmak ve karşılıklı yatırımları artırmak,” dedi.

Ülkelerin 15 milyar dolarlık ikili ticaret hedefi doğrultusunda çalıştıklarını belirten Erdoğan, Güney Kore lehine olan dengesizliğin giderilmesi için çaba gösterilmesi çağrısında bulundu.

Cumhurbaşkanı, Güney Kore’nin Türkiye’nin PD170 turbo dizel uçak motoruna gösterdiği ilgiyi memnuniyetle karşıladı ve insansız hava araçları, motor teknolojileri ve elektronik sistemler gibi alanlarda ikili savunma sanayi işbirliğini genişletmek için önemli fırsatlar gördüğünü belirtti.

Erdoğan şöyle devam etti:

“Güçlü üretim altyapısı, nitelikli işgücü ve stratejik konumu ile Türkiye, Koreli yatırımcılara önemli fırsatlar sunuyor. Güney Kore’nin teknoloji ve inovasyon alanındaki uzmanlığını Türkiye’nin üretim gücüyle birleştirerek çok daha büyük başarılara imza atabiliriz.”

Erdoğan, mevcut ikili işbirliğinin örnekleri olarak Hyundai Motor Group’un Türkiye’deki uzun süredir devam eden otomotiv üretim faaliyetlerini ve POSCO’nun çelik sektöründeki yatırımlarını gösterdi.

Aynı zamanda Hyundai’nin İzmit’teki fabrikasında elektrikli araç üretimine başlamasını memnuniyetle karşıladı.

Ayrıca, Hürmüz Boğazı’ndan geçenler de dahil olmak üzere küresel enerji piyasaları ve ticaret yollarına yönelik ciddi risklere işaret ederek, Güney Kore’nin Türkiye’nin ulaştırma ve lojistik altyapısına daha fazla yatırım yapması çağrısında bulundu.

“Mevcut kriz, uluslararası ticaret için güvenilir alternatif güzergâhlar geliştirmenin ne kadar hayati önem taşıdığını bir kez daha ortaya koydu,” diyen Erdoğan, tarihi Hicaz Demiryolu’nu yeniden canlandırma planları da dahil olmak üzere, Asya ile Avrupa’yı birbirine bağlayan ulaştırma ve lojistik bağlantılarını genişletmeye yönelik Türkiye’nin çabalarına dikkat çekti.

“Kore şirketlerinin Türkiye’nin bölgesel ulaştırma ve lojistik yatırımlarına daha fazla katılımını arzu ediyoruz,” diyen Erdoğan, Ankara’nın ülkede yatırım yapmak isteyen Kore firmalarını desteklemeye hazır olduğunu da sözlerine ekledi.

Erdoğan, iki ülkenin uzun soluklu dostluğunu geleceğe taşımaları çağrısında bulunarak, aralarındaki bağı “kanla pekiştirilmiş” bir bağ olarak nitelendirdi:

“Nesiller boyu aktarılan kardeşlik ve karşılıklı güven bağları, ilişkilerimizin merkezinde yer alıyor. Bu değerli mirası gelecek nesillere daha da güçlü bir şekilde aktarmak bizim sorumluluğumuz. Ziyaretimizin, iki ülke arasındaki işbirliğini daha da ileriye taşımak için somut adımların atılmasına zemin hazırlayacağına inanıyorum.”

Güney Kore ve Türkiye, gelecek yıl diplomatik ilişkilerin 70. yıl dönümünü kutlayacak.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English