Bizi Takip Edin

Diplomasi

Eski AB yetkilisi Burgsdorff: Gazze’de Avrupa Birliği değerleri öldü

Yayınlanma

Harici Medya Genel Yayın Yönetmeni Tunç Akkoç’a konuşan eski Avrupa Birliği Temsilcisi Sven Kühn von Burgsdorff, birliğin insan hakları söylemi ile Gazze politikası arasındaki derin çelişkiyi anlattı. Burgsdorff, Brüksel’in İsrail’i dizginleyecek ortak kararlar alamamasını karar mekanizmalarındaki oy birliği tıkanıklığına ve üye devletlerin ulusal çıkarlarına bağladı. Almanya’nın tarihsel sorumluluk anlayışının İsrail hükümetini her türlü eleştiriden koruduğunu belirten eski diplomat, iki devletli çözümün korunması için dış baskının zorunlu olduğunu vurguladı.

Harici Medya Genel Yayın Yönetmeni Tunç Akkoç, gerçekleştirdiği özel yayında, eski üst düzey Avrupa Birliği yetkilisi ve deneyimli diplomat Dr. Sven Kühn von Burgsdorff’u ağırladı.

Otuz yılı aşkın bir süre boyunca Avrupa Birliği’nin dış ilişkilerinde görev yapan, Kudüs, Güney Sudan ve Mozambik gibi kritik bölgelerde üst düzey diplomatik ve arabuluculuk rolleri üstlenen Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, 2020 ile 2023 yılları arasında Batı Şeria, Gazze Şeridi ve Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı nezdinde Avrupa Birliği Temsilcisi olarak görev yürüttü.

Çalışmaları çatışma çözümü, insani diplomasi, Avrupa Birliği dış politikası ve İsrail-Filistin meselesi üzerinde yoğunlaşan Alman diplomat, Harici Medya’ya verdiği mülakatta, Avrupa Birliği’nin insan hakları ve uluslararası hukuk söylemi ile Gazze’de izlediği somut politikalar arasındaki derin ve aşılması güç çelişkileri paylaştı.

Mülakatın açılışında Tunç Akkoç, konuğunun yakın tarihte kaleme aldığı ve geniş yankı uyandıran makalesine değindi.

Akkoç, “Okuduğum bu makalede ‘Gazze’de Avrupa Birliği Değerlerinin Ölümü’ başlığını kullandınız. Neden böyle söylediniz?” sorusunu yöneltti.

Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, bu çarpıcı başlığı seçmesinin arkasındaki felsefi ve gerekçeli nedenleri şu sözlerle açıkladı: “Çünkü Avrupa Birliği, uluslararası hukuku uygulama, ona saygı gösterme ve onu geliştirme ilkesi üzerine kurulmuştur. Temelinde demokrasi ilkeleri, insan haklarının evrenselliğinin kabulü ve uluslararası hukuka bağlılık vardır.”

Birliğin kuruluş felsefesinin bu değerler üzerine inşa edildiğini hatırlatan Burgsdorff, Gazze’deki duruma zamanında ve gereken şiddette tepki verilemediğini ifade etti.

“Avrupa Birliği değerlerinin ölümü derken, insanlığın mezarlığını kastediyordum”

Avrupa Birliği’nin sessizliğinin ve eylemsizliğinin yarattığı yıkımı tarif eden Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, “Avrupa Birliği’nin zamanında ve gerektiği biçimde tepki verememesi, Gazze’deki kıyımı ve Batı Şeria’daki adım adım ilhakı durduracak güçlü önlemler alamaması, ayrıca neler olduğunu bilmemiz, çünkü her gece televizyonlarımızda ve diğer medya mecralarında canlı olarak yayımlanması, beni şu sonuca götürdü: Avrupa Birliği kurumlarının en üst kademelerinde ve 27 üye devletin hükümetlerinde İsrail’i dizginleyecek önlemler için yeterli siyasi uzlaşı yok” dedi.

Birliğin içinde hem Netanyahu hükümetini dizginleyecek hem de bu dönemde İsrail’i koşulsuz desteklemeyi sürdüren ABD gibi küresel aktörlerle yüzleşecek bir siyasi iradenin yer almadığını belirten Burgsdorff, değerlerin ölümünü şu sarsıcı ifadelerle nitelendirdi:

“Bugün de bu destek sürüyor. ‘Avrupa Birliği değerlerinin ölümü’ derken, insanlığın mezarlığını kastediyordum. Demokrasi ve insan hakları gibi evrensel değerlerin dünyanın her yerinde, her zaman herkes için geçerli olduğuna inananların mezarlığını. Kendi standartlarımızı, kendi ilkelerimizi ve hedeflerimizi yerine getirememiş olmamız, üstelik bunları dünyaya sürekli vaaz ederken, bu başlığı seçmeme yol açtı.”

Akkoç’un, “Avrupa Birliği Gazze’de yaşananlara fiilen ortak mı, yoksa yalnızca iç ayrılıklar ve başka etkenler yüzünden mi felç olmuş durumda?” sorusu üzerine Burgsdorff, yapısal sorunlara dikkat çekti.

Avrupa Birliği’nin karar alma süreçlerindeki karmaşık yapıyı açıklayan eski diplomat, öncelikle 27 üye devletin egemenlik hakları ile birlik politikaları arasındaki ayrımı ortaya koydu.

2010 yılında yürürlüğe giren Lizbon Antlaşması çerçevesinde dış ve güvenlik politikasının her üye devletin kendi egemenlik yetki alanında kaldığını hatırlatan Burgsdorff, üye devletler arasında ortak bir zemin arama yükümlülüğü olsa da bu alanın nihai olarak ulusal kararlara dayandığını ve hiçbir devlete dışarıdan bir politika dayatılamayacağını belirtti.

“Biz ABD değiliz, biz bir uzlaşı birliğiyiz”

Karar alma süreçlerindeki en büyük engelin oy birliği kuralı olduğunu belirten Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, “Bu kararların çoğunda geçerli olan oy birliği ilkesi, Avrupa Birliği’nin bir aktör olarak düzenli, zamanında ve güçlü önlemlerle hareket etmesini çok zorlaştırıyor” tespitini yaptı.

Bazı üye devletlerin, ulusal çıkar olarak gördükleri hassas dosyalarda tamamen farklı görüşlere sahip olduğunu söyleyen Burgsdorff, “Biz ABD değiliz. Biz Avrupa Birleşik Devletleri’yiz. Bu bir uzlaşmadır” ifadesini kullandı.

Üye ülkelerin Lizbon Antlaşması’nı kabul ederken dış ve güvenlik politikasını ortak bir yetki alanına taşımamaya karar verdiklerini aktardı. Ancak antlaşmaların koruyucusu olan Avrupa Komisyonu’nun da bu süreçte yasal sorumlulukları üstlenmesi gerektiğini ekledi.

Eski büyükelçileri, bakanları ve üst düzey yetkilileri koordine eden ve şu an bünyesinde bazı eski başbakanlar da dahil olmak üzere 470’ten fazla üst düzey ismi barındıran yönlendirme grubu olarak harekete geçtiklerini belirten Burgsdorff, Avrupa Komisyonu’na yükümlülüklerini hatırlattıklarını söyledi.

Avrupa Birliği ile İsrail arasında 2000 yılında imzalanan Ortaklık Anlaşması’na değinen Burgsdorff, bu metnin temel insan haklarını düzenleyen ikinci maddesinin derhal işletilmesi gerektiğini savundu. İsrail’in askeri faaliyetleri ve Batı Şeria’daki ilhak politikaları nedeniyle insan haklarının ihlal edildiği sonucuna varıldığı an Komisyonun harekete geçerek Avrupa Konseyi’ne yasa teklifi sunması gerektiğini belirtti.

Usul çerçevesine dair teknik detayları paylaşan deneyimli diplomat, ticaret, kalkınma işbirliği veya araştırma fonları gibi ortak yetki alanına giren konularda nitelikli çoğunluğun yeterli olduğunu, yani Avrupa nüfusunun en az yüzde 65’ini temsil eden en az 15 üye devletin onayının bir kararın kabulü için kafi geldiğini açıkladı.

Buna karşın, doğrudan yaptırım veya kısıtlayıcı önlemler için oy birliğinin şart olduğunu hatırlattı.

“Tarihsel sorumluluk, İsrail hükümetini her türlü eleştiriden koruyamaz”

Tunç Akkoç’un “Avrupa neden bu konuda bu kadar pasif ve hareketsiz? Asıl engel sizce ne?” sorusuna yanıt veren Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, Avrupa’nın ve özellikle kendi ülkesi Almanya’nın İsrail politikasının arkasındaki tarihsel psikolojiyi analiz etti.

İsrail’in son 50-60 yıldır adeta dokunulmaz kabul edildiğini vurgulayan Burgsdorff, 1948 yılındaki Nekbe döneminden ve 1949 Cenevre Sözleşmeleri’nden bu yana hukuki dayanaklar olmasına rağmen İsrail’e yönelik tek bir kısıtlayıcı önlemin dahi uygulanamadığını ifade etti. Almanya’da Yahudi halkına karşı geçmiş yüzyıllarda ve Holokost döneminde işlenen korkunç suçların haklı bir suçluluk duygusu yarattığını söyleyen Burgsdorff, ancak bu durumun suistimal edildiğini şu sözlerle dile getirdi:

“Fakat bu tarihsel sorumluluk, özellikle Almanlerin Yahudilerin ve Yahudi yaşamının güvenliğine karşı hissettiği sorumluluk, İsrail hükümetini her türlü eleştiriden koruyabileceğiniz anlamına gelmez. Bunun, İsrail’e ya da Yahudi halkına karşı tarihsel sorumluluğunuzu ihlal etmek olarak görüleceğinden ya da antisemit olarak damgalanacağınızdan korkamazsınız. Bunlar tamamen farklı şeyler.”

İsrail’in yürüttüğü Hasbara propaganda çalışmaları vasıtasıyla Yahudi güvenliği ile mevcut hükümet politikaları arasında sarsılmaz bir bağ kurduğunu ve bu sayede siyasi zümre nezdinde dokunulmazlık kazandığını belirten Burgsdorff, Almanya’nın eski Şansölyesi Angela Merkel’in 2008 yılında İsrail Parlamentosu’nda yaptığı konuşmaya atıfta bulundu.

Merkel’in orada ilan ettiği “Staatsräson” yani devlet aklı kavramının, Almanya’daki tüm siyasi yelpaze tarafından yanlış anlaşıldığını ifade eden Burgsdorff, “Almanya’nın devlet aklı, İsrail’in güvenliğiydi. Knesset’teki İsrailli milletvekillerine, Almanya’nın bir devlet olarak var olabilmesinin nedeninin bu olduğunu söyledi. Bu sözler yalnızca yanlış yorumlanmadı, aynı zamanda Almanya’daki tüm siyasi sınıf tarafından, soldan sağa, merkez de dahil olmak üzere, İsrail’in eleştirilemeyeceği şeklinde yanlış anlaşıldı. Bu, adeta doğal hukuk öncesi, anayasa öncesi bir hakka dönüştü” dedi. Bu yaklaşımın uluslararası hukukun dahi önüne konulduğunu belirtti.

“İsrail Ortadoğu’da çok ileride bir askeri süper güç haline geldi”

Avrupa’nın pasifliğinin arkasındaki ikinci büyük etkenin ABD olduğunu kaydeden Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, Washington’ın onlarca yıldır süren kesintisiz desteğini ele aldı.

Amerikan-İsrail Kamu İşleri Komitesi gibi güçlü lobi kuruluşlarının hem Cumhuriyetçi hem de Demokrat Partili siyasetçilere seçim kampanyalarında milyarlarca dolar akıtarak sistemi kontrol ettiğini belirten eski diplomat, ABD’nin kendi içindeki lobi gücü sebebiyle İsrail’i her koşulda savunmayı bir devlet politikası haline getirdiğini aktardı.

Barack Obama döneminde dahi İsrail’e yılda 3 ila 4 milyar dolar askeri yardım sağlayan 10 yıllık bir destek programının onaylandığını hatırlatan Burgsdorff, Demir Kubbe gibi ileri teknoloji savunma sistemlerinin ortaklaşa geliştirildiğini ve bu sayede İsrail’in komşularının fersah fersah ilerisinde askeri bir süper güce dönüştürüldüğünü söyledi.

Avrupa Birliği’nin mevcut çekingenliğini açıklarken yaklaşan ikinci Donald Trump döneminin yarattığı endişelere değinen Burgsdorff, Brüksel ile Washington arasında üç ana çatışma alanının yer aldığını belirtti.

Bunlardan birincisinin ticaret olduğunu, Trump’ın Avrupa mallarına yüzde 15 gümrük vergisi getirmeyi planlarken Amerikan mallarının Avrupa’ye vergisiz girmesini dayattığını söyledi.

Kovid salgını ve Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle sarsılan Avrupa ekonomisinin yeni bir ticaret savaşı göze alamadığını vurguladı.

İkinci olarak Ukrayna’ya yönelik ABD desteğinin kesilmesi riskini ve Avrupa’nın mali ile askeri olarak tek başına kalma korkusunu aktardı. Üçüncü olarak ise Trump’ın NATO’dan çekilme veya Danimarka’nın denizaşırı toprağı olan Grönland’ı işgal etme yönündeki öngörülemez açıklamalarının yarattığı derin güvensizlik hissini dile getirdi.

Burgsdorff, “Bu üç tehdit ortadayken Avrupalılar kendilerine şunu soruyor: ‘Neden bir çatışma alanı daha açalım? Neden Ortadoğu meselesini Trump’la ilişkilerimizde yeni bir sorun, yeni bir çıkmaz haline getirelim?'” dedi.

“Avrupa Birliği oy birliğiyle hareket edemiyorsa birlik dışı adımlar atılabilir”

Tunç Akkoç’un, Avrupa Birliği’nin ortak bir politika geliştiremediği bu tıkanıklık senaryosunda tek tek üye ülkelerin nasıl bir etki yaratabileceğine dair sorusu üzerine Burgsdorff, kolektif hareket kabiliyetinin önemini vurguladı.

Avrupa Birliği’nin 450 milyonluk nüfusu, devasa tüketici ve yatırımcı tabanıyla dünyanın en büyük ticaret bloğu olduğunu ve muazzam bir düzenleyici güce sahip olduğunu ifade eden Burgsdorff, birliğin ortak karar alamadığı durumlarda “gönüllüler koalisyonu” mantığıyla hareket edilebileceğini belirtti.

“Rusya tehdidine” karşı Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya’nın oluşturduğu üçlü Avrupa grubu formatını örnek gösteren eski diplomat, benzer esnek mekanizmaların Filistin konusunda da devreye sokulabileceğini, nitekim İspanya, Slovenya ve İrlanda gibi ülkelerin yerleşim birimleriyle ticareti durdurma kararları alarak öncülük ettiklerini kaydetti.

Küresel düzeyde atılan adımlara da değinen Burgsdorff, Fransa ve Suudi Arabistan’ın öncülüğünde Birleşmiş Milletler nezdinde başlatılan New York Bildirisi sürecini çok önemli bir diplomatik kazanım olarak değerlendirdi.

Bu süreç kapsamında 10 ülkenin daha Filistin Devleti’ni resmen tanıdığını ve dünyada Filistin’i tanıyan ülke sayısının 157’ye ulaştığını bildiren Burgsdorff, bu ülkelerin iki devletli çözümün bölgede kalıcı barış için tek gerçekçi seçenek olduğunu gür bir sesle haykırdıklarını ifade etti.

Buna karşılık, Güney Afrika ve Kolombiya gibi ülkelerin başını çektiği Lahey Grubu’nun İsrail’i soykırım suçlamasıyla Uluslararası Adalet Divanı önüne çıkarmasını destekleyen İspanya, İrlanda ve Belçika gibi Avrupa ülkelerinin duruşunu takdir etti.

“Siyasi alanda köklü bir değişim yaratmak için dışarıdan baskı kesinlikle şart”

Mülakatın en can alıcı kısımlarından birinde, İsrail toplumunun ve siyasetinin gelecekteki on yıllık seyri masaya yatırıldı. Gideon Levy gibi cesur Yahudi liberal yorumcuların kendi hükümetlerinin ve toplumlarının caniliğinden dehşete düştüğünü aktaran Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, İsrail’deki ana akım siyasetin Filistinlilere karşı tamamen düşmanca bir nefret söyleminin esiri olduğunu belirtti.

Hamas’ın 7 Ekim 2023 saldırısının yarattığı travmanın bu vahşeti asla meşrulaştıramayacağını vurgulayan Burgsdorff, toplumdaki sağa kayışı şu verilerle gözler önüne serdi:

“Ben Filistin’de görev yaparken bile İsrail’deki anketleri okuyordum. İsrail’deki Yahudi vatandaşlar arasında kendini sağcı olarak tanımlayanların üçte ikisi, Filistin Devleti’ni duymak bile istemediklerini söylüyordu. Şimdi bu oran yüzde 80-90’a çıktı.” İsrail Parlamentosu’nda iki devletli çözümü savunan neredeyse hiçbir siyasi aktörün kalmadığını, çünkü bu fikrin sandıkta hiçbir karşılığının yer almadığını ekledi.

Hem İsrail hem de Filistin tarafında siyasetin tamamen kemikleştiğini ve çözümsüzlüğe kilitlendiğini ifade eden Burgsdorff, “İsrail’de güçleri bir araya getirecek bir Mandela yok. O karizma nerede? Bu arada Filistin tarafında da bir Mandela yok. Oradaki siyaset de kemikleşmiş durumda. Filistin siyasetinde sıfır toplamlı oyunlar var. El Fetih ve Ebu Mazen yani Mahmud Abbas, siyasi alanın tamamını kontrol etmek istiyor” dedi.

İçeriden bir değişim iradesi çıkmadığı takdirde tek çözüm yolunun dışarıdan uygulanacak yoğun ve tavizsiz baskı olduğunu belirten eski diplomat, ABD ve İsrail ticaretinin üçte birinden fazlasını oluşturan Avrupa Birliği ortaklaşa hareket etmediği sürece bu tıkanıklığın aşılamayacağını, bölgenin sürekli bir ırkçı ayrımcılık rejimine ve cezasız kalan bir soykırım statükosuna mahkum olacağını dile getirdi.

“Gazze Barış Kurulu ve Gazze barış planı tam bir fiyaskodur”

Mülakatın son bölümünde Tunç Akkoç, Trump yönetiminin ortaya attığı Gazze için “Barış Kurulu” girişimini sordu. Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, bu girişimi en sert sözlerle eleştirerek projenin arkasındaki çıkar ağlarını ifşa etti.

Girişimin en başından beri ölü doğduğunu belirten Burgsdorff, “Evet, bu en başından beri talihsiz bir girişimdi. Talihsizdi, çünkü gerçek anlamda barış ve adalet yaratma arzusundan doğmamıştı. ABD tarafının ticari ve mali çıkarları, özellikle de Başkan’ın ailesinin, Jared Kushner ve çevresinin çıkarları işin içine karışmıştı” dedi.

Filistinlilerin bu süreçten tamamen dışlandığını, teknokratlardan oluşan bu ulusal komitenin hiçbir hükmünün olmadığını vurguladı.

“Barış Kurulu” ifadesinin aslında Birleşmiş Milletler’i tasfiye etmek amacıyla kullanılan yapay bir örtmece olduğunu söyleyen Burgsdorff, Trump’ın kendisini adeta dünyanın ebedi başkanı ilan etmeye çalıştığını ifade etti.

Ekim ayında ilan edilen ateşkesten bu yana binlerce sivilin, kadın ve çocuğun sistematik olarak öldürülmeye devam ettiğini hatırlatan Burgsdorff, İsrail’in Gazze sınırlarına çekilmek bir yana, toprakların yüzde 70’ini işgal altında tuttuğunu ve iki milyondan fazla Filistinliyi temiz su, enerji ve gıdadan yoksun bir şekilde yüzde 30’dan daha az bir alana hapsettiğini belirtti.

28 Şubat tarihinde İsrail ve ABD’nin İran’a karşı başlattığı yeni savaşın ise Gazze’deki bu insanlık dramını tamamen gölgelediğini kaydetti. Dünya Bankası hesaplarında yeniden inşa için tek bir kuruşun dahi yer almadığını, her şeyin göstermelikten ibaret olduğunu söyleyen Dr. Sven Kühn von Burgsdorff, kurtuluş reçetini şu sözlerle ilan etti:

“Gazze’yi istikrara kavuşturmak için şimdi ne yapabiliriz? İsrail’i nasıl dizginleyebilir, uluslararası güçleri bölgeye getirip Batı Şeria’nın ilhakını durdurabilir, suç işlediği düşünülen ve hakkında iddianame bulunan savaş suçlularını nasıl yargı önüne çıkarabiliriz? En önemlisi de İsrail’in bu tutumunu sürdürmemesi için teşvik yapısını değiştirmeliyiz. Çok sert önlemler almalıyız. İsrail’e askeri ihracatı durdurmalı, Avrupa Birliği-İsrail Ortaklık Anlaşması’nı askıya almalı, İsrail’e yönelik tüm araştırma fonlarını kesmeli, yasa dışı yerleşimlerle yapılan tüm mal ve hizmet ticaretini yasaklamalı ve Birleşmiş Milletler nezdindeki yükümlülüklerimizi, evrensel yargı yetkisini yerine getirerek savaş suçlularından hesap sormalıyız. Ancak o zaman, İsrail hükümetinin siyasi tutumunda ve hesaplarında bir değişim olur.”

Diplomasi

ABD ve Avrupa’dan Ukrayna için dört maddelik barış planı

Yayınlanma

The Washington Post yazarı David Ignatius, ABD ve Avrupa’nın Ukrayna savaşını sona erdirmek için dört maddelik ortak bir barış planı hazırladığını yazdı. Plan, Ukrayna’ya NATO’nun 5. maddesine denk güvenlik garantisi sağlanmasını, savaş sonrası imar fonunu, cephe hattının dondurulmasını ve Rus enerjisine dayalı ortak gelir modelini kapsıyor.

The Washington Post köşe yazarı David Ignatius, ABD ile Avrupa’nın Ukrayna’daki savaşı sona erdirmek amacıyla dört maddelik ortak bir barış planı hazırladığını yazdı.

Müzakerelerin seyrine hakim bir Amerikalı yetkiliye dayandırılan makalede, Washington ile Avrupalı müttefiklerin iki tarafın savaş hedeflerinin gerisinde kalan ancak her iki ülkeye de güvenlik ve mali kazanımlar sunan bir çerçeve üzerinde çalıştığı kaydedildi.

Hazırlanan teklifin temel mantığını aktaran Amerikalı yetkili, Ignatius’a yaptığı açıklamada, “Her iki tarafın da savaş sonrası durumu görmelerine ve ardından taviz vermelerine yardımcı olmak için sorunu da çözümü de büyütmemiz gerekiyor” dedi.

Görüşmelerin geçen cuma günü ABD özel temsilcileri Jared Kushner ve Steve Witkoff’un ev sahipliğinde, Florida’daki Hallandale Beach’te yer alan Shell Bay Golf Kulübü’nde altı saat süren bir toplantıda ele alındığı belirtildi.

Toplantıya Ukraynalı yetkililerin yanı sıra İngiltere, Fransa ve Almanya temsilcileri katıldı.

Ignatius, diplomatik girişimlerin merkezinde yer alan dört temel başlığı ayrıntılandırdı. Planın ilk ayağını Ukrayna’nın yeniden inşası ve ekonomik restorasyonu oluşturuyor.

Makalede, Dünya Bankası ile yatırım şirketi BlackRock’ın Ukrayna’nın yıkıma uğrayan bölgelerini yeniden imara açmak, ölen ve yaralanan askerlerin ailelerine yardım sağlamak ve çöken ekonomiyi canlandırmak üzere bir finansman çerçevesi kurmayı amaçladığı bildirildi.

Müzakerecilerin Kiev’den maliyet tahminleri ile sağlanan fonların “savaş sonrası rantçılar tarafından yağmalanmayacağına” dair güvence istediği, Ukrayna tarafının ise rakamları birkaç gün içinde iletmesinin beklendiği aktarıldı.

İkinci ayağı ise güvenlik garantileri kapsıyor. Tasarıya göre ABD ve Avrupalı ülkeler, Rusya’nın saldırılarını yeniden başlatması durumunda Ukrayna’ya askeri karşılık verme taahhüdünde bulunacak.

Amerikalı yetkili bu yapıyı, NATO kurucu anlaşmasının kolektif savunmayı düzenleyen 5. maddesine denk olarak nitelendirdi.

Düzenlemenin Moskova’nın Avrupa ile kendi güvenlik kaygılarını ele alacağı bir anlaşma müzakere etmesini de içerdiği ifade edildi.

Axios: Trump Ukrayna’nın rafineri saldırılarına çok öfkeli

Rusya ile kârın paylaşılacağı enerji anlaşması

Planın üçüncü ayağı, enerji işbirliği yoluyla Rusya, Ukrayna ve Avrupa’nın ekonomik entegrasyonunu hedefliyor.

Değerlendirilen seçenekler arasında, Rus petrol ve doğalgazını Avrupa’ya taşıyacak, gelirinin ise Rusya ile Ukrayna arasında paylaşıldığı bir boru hattı projesi yer alıyor.

Amerikalı yetkili, bu hattın Avrupa’nın enerji maliyetlerini ciddi oranda düşüreceğini ve Moskova’ya Avrupa pazarında uzun vadeli erişim imkanı tanıyacağını dile getirdi. Çerçevenin ayrıca Rusya’ya yönelik ekonomik yaptırımların hangi takvimle kaldırılacağını belirlemesi öngörülüyor.

Teklifin en zor kabul edilebilir dördüncü ayağı ise cephe hattında çatışmaların dondurulması olarak kayda geçti.

Planda Rusya’nın mevcut kontrol hattı boyunca ateşkese razı olması, Ukrayna’nın ise Donbass dahil Rusya ordusunun kontrolü altındaki toprakların Moskova’nın denetiminde kalmasına izin vermesi tasarlanıyor.

Ignatius, cephe hattında neredeyse her gün yaşanan küçük çaplı kaymalar sebebiyle sınırın belirsiz olmasını önemli bir engel olarak tanımladı.

Trump, enerji ateşkesi için Ukrayna’ya desteği kesmekle tehdit etmiş

“Rafineri saldırılarını durdurursa Moskova’ya gideriz”

Makalede, barış girişiminin ABD Başkanı Donald Trump ile Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy arasındaki gerilimin gölgesinde kaldığı belirtildi.

Trump’ın her iki ülkeden de karşılıklı rafineri bombardımanlarını durdurmasını istediğini aktaran Ignatius, Ukrayna’nın en büyük rafinerisinin zaten vurulmuş olması sebebiyle bu şartın Rusya için kolay, ancak rafineri saldırılarını ekonomik koz olarak kullanan Zelenskiy için ağır bir taviz olduğunu yazdı.

Yetkilinin aktardığına göre Kushner ve Witkoff cuma günkü toplantıda Ukrayna heyetinden rafineri saldırılarını durdurmasını istedi ve aksi halde Trump’ın Moskova ile dizel anlaşması yapacağı uyarısında bulundu.

Zelenskiy’nin geri adım atmaması üzerine Trump, ara seçimler öncesinde fiyatları düşürme amacıyla Rusya ile dizel ticaretine onay verdi. Zelenskiy kararı “zayıflık” olarak niteledi; Beyaz Saray ise Kiev’e sağlanan kritik istihbarat desteğini kesme tehdidinde bulundu.

Amerikalı yetkili, “Zelenskiy rafineri saldırılarını durdurmayı kabul ederse yeniden masaya döneriz ve Moskova’ya gideriz” dedi.

Makalede değerlendirmelerine yer verilen bir Avrupalı diplomat ise Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in tutumuna dikkat çekerek, “Putin barış konusunda ciddi görünmüyor” ifadesini kullandı.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Meksikalı kartel mensupları Ukrayna’da: Hükümet soruşturma başlattı

Yayınlanma

Meksika hükümeti, uyuşturucu kartelleriyle bağlantılı kişilerin Ukrayna ordusunda savaştığını gösteren görüntüler üzerine resmi inceleme başlattı. Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum, videonun gerçekliği ile kişilerin bölgeye nasıl ulaştığının araştırıldığını duyurdu.

Meksika hükümeti, uyuşturucu kartelleriyle bağlantılı kişilerin Ukrayna ordusunda paralı asker olarak savaştığı yönündeki iddialar ve sosyal medyada paylaşılan görüntüler üzerine inceleme başlattı.

Sosyal medyada yayımlanan ve henüz bağımsız kaynaklarca doğrulanmayan videoda, Ukrayna askeri teçhizatı giymiş silahlı kişilerin çatışma bölgesinde Meksika’daki suç örgütlerine ait sloganlar attığı görülüyor.

Kayıttaki bir kişi, gruptaki diğer savaşçıların Sinaloa Karteli’nin bir kolu olan La Chapiza ile Jalisco Yeni Nesil Karteli mensubu olduğunu ima ediyor. Sigara içen gruptakilerin görüntülerde “Ukrayna’ya zafer. Çok yaşa Meksika, çok yaşa Kolombiya, çok yaşa Panama” dediği duyuluyor.

Görüntülerin ardından konuya ilişkin değerlendirmede bulunan Meksika Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum, hükümetin olayı iki aşamalı olarak ele aldığını açıkladı.

Sheinbaum, “Öncelikle videonun gerçek olup olmadığını, ikinci olarak da bu kişilerin o bölgeye nasıl ulaştığını belirlemek üzere inceleme yürütüyoruz” dedi.

İnceleme sonucunda videonun doğrulanması halinde yetkililerin, suç örgütlerine mensup olabilecek Meksikalıların Avrupa’daki bir silahlı çatışmaya nasıl dahil olduğunu tespit etmeye çalışacağını belirten Sheinbaum, bu kişilerin çatışmalarda yer alan özel bir şirket, bir ordu ya da bir hükümet tarafından silah altına alınmış olabileceğini dile getirdi.

Sosyal medyada yayılan paylaşımlarda ise söz konusu kişilerin çatışma bölgesini FPV (birinci şahıs görüşlü) dronlar, fiber optik yönlendirme sistemleri ve modern piyade taktikleri alanında ileri düzey bir eğitim sahası olarak kullandığı, cephe deneyiminin ardından Meksika’ya ve ABD sınırına dönecek kişilerin güvenlik tehdidi oluşturacağı iddiaları dile getiriliyor.

Meksika’da ele geçirilen FPV dron sevkiyatları ve fiber optik makaraların bu yetenek aktarımının başladığını gösterdiği savunuluyor.

Ukrayna makamları ise Sheinbaum’un açıklamalarına veya söz konusu videoya ilişkin henüz kamuoyuna izahat sunmadı.

Meksikalı karteller, Ukrayna’da savaşan paralı askerleri bünyesine katıyor

Latin Amerika’da dron saldırıları artıyor

Öte yandan Fransız bağımsız araştırmacı gazetecilik platformu Intelligence Online, Haziran 2025’te yayımladığı haberde, Meksika Ulusal İstihbarat Merkezinin (CNI) Ukrayna’yı uyuşturucu kartelleriyle bağlantılı kişilerin Uluslararası Lejyon’a katılma girişimleri konusunda uyardığını aktarmıştı.

Habere göre istihbarat birimi, paralı asker olmak isteyen bu kişilerin dayanışma amacıyla değil, Meksika güvenlik güçlerine ve rakip kartellere karşı kullanmak üzere FPV kamikaze dronlarını operasyonel düzeyde kullanmayı öğrenmek için cepheye gitmek istediğini bildirmişti.

Latin Amerika’daki suç örgütlerinin silahlı insansız hava araçlarını kullanımına ilişkin kaygılar, bölgedeki can kayıplarıyla da gündeme geliyor.

Foreign Policy dergisi de Kolombiya’da Temmuz 2024’te arkadaşlarıyla oynadığı sahaya dronla patlayıcı atılması sonucu hayatını kaybeden 10 yaşındaki Dilan Camilo Erazo Yela’nın, Silahlı Çatışma Konumu ve Olay Veri Projesi’ne (ACLED) göre ülkede dron saldırısıyla öldürüldüğü bilinen ilk kişi olduğunu aktardı.

ACLED verileri ve haber kaynakları, bu olayın ardından Kolombiya’da Ağustos 2025’te Antioquia’da 13 polisin ve Aguachica’da 7 askerin hedef alındığı benzer saldırıların düzenlendiğini kaydetti.

ACLED uzmanları, ülkedeki silahlı grupların bu savaş yöntemini Meksika’daki suç örgütlerinden öğrendiğini değerlendiriyor.

Aşırıcılık ve Teknoloji Küresel Ağı (GNET) bünyesinde çalışan Mathilde Gamba da yayımladığı analizde, silahlandırılmış dronların rakip örgütleri hedef almak, kolluk kuvvetlerine saldırmak, sivil halkı korkutmak ve toprak hakimiyeti sağlamak amacıyla rutin biçimde kullanıldığını belirtti.

Gamba, Meksikalı kartel mensuplarının Ukrayna savaşında geliştirilen taktikleri çevrim içi ortamlar üzerinden uyarlamakla kalmayıp doğrudan çatışma deneyimi kazanma arayışında olabileceğine dair kanıtların arttığını kaydetti.

Okumaya Devam Et

Diplomasi

Newsweek Zelenskiy’nin yerine geçebilecek dört adayı açıkladı

Yayınlanma

Newsweek dergisi, Ukrayna’da Zelenskiy’nin yerine geçebilecek dört muhtemel ismi sıralarken eski Genelkurmay Başkanı Valeriy Zalujnıy’ı en güçlü rakip olarak gösterdi. Anketlerde Zalujnıy’a güven oranı yüzde 64 ile Zelenskiy’nin önünde seyrediyor.

ABD merkezli haber dergisi Newsweek, Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’nin yerine geçebilecek dört muhtemel ismi sıraladı.

ABD yönetiminden Ukrayna’da yeni bir devlet başkanlığı seçimi yapılması yönünde gelen çağrının ardından hazırlanan değerlendirmede, Zelenskiy’nin karşısındaki en güçlü rakip olarak eski Ukrayna Genelkurmay Başkanı Valeriy Zalujnıy öne çıkarıldı.

Derginin paylaştığı listede, şu anda Ukrayna’nın Londra Büyükelçisi olarak görev yapan eski Genelkurmay Başkanı Valeriy Zalujnıy, Ukrayna Askeri İstihbarat Teşkilatının (GUR) eski başkanı ve mevcut Devlet Başkanlığı Ofisi Başkanı Kırilo Budanov, eski Savunma ve Dijital Dönüşüm Bakanı Mihail Fedorov ile ülkenin beşinci devlet başkanı ve muhalefetteki Avrupa Dayanışması partisinin lideri Petro Poroşenko yer alıyor.

Ekim ayında Reyting adlı sosyolojik araştırma grubunun yayımladığı anket verileri, olası bir başkanlık yarışında Zalujnıy’ın Zelenskiy’ye en yakın isim olduğunu ortaya koyuyor.

Araştırmaya göre katılımcıların yaklaşık yüzde 23’ü Zelenskiy’ye, yüzde 20’den fazlası ise Zalujnıy’a oy vermeye hazır olduğunu ifade ediyor.

Kamuoyu güveninde ise eski Genelkurmay Başkanı önde görünüyor. Ankete katılanların yüzde 64’ü Zalujnıy’a güvendiğini belirtirken, mevcut Devlet Başkanı Zelenskiy’ye yönelik güven oranı yüzde 53 düzeyinde kalıyor.

Aberystwyth Üniversitesinden uluslararası politika uzmanı Jenny Mathers, Newsweek’e yaptığı değerlendirmede, siyasetçiler ve askeri figürlerin savaş sürecinde edindikleri itibarın seçmen tercihleri üzerinde belirleyici rol oynayabileceğini dile getirdi.

Mathers bununla birlikte, eski Devlet Başkanı Poroşenko’nun makam için şansı en düşük adaylardan biri olduğunu kaydetti.

Görevden ayrılışı ülke çapında kitlesel gösterilere yol açan eski Savunma ve Dijital Dönüşüm Bakanı Mihail Fedorov, ağustos ayında çatışmalara rağmen Ukrayna’da başkanlık seçimlerinin yapılması gerektiğini ifade etmişti.

Fedorov daha önceki beyanlarında aday olmayacağını vurgulamış, istifasının ardından lehine düzenlenen mitingleri de “siyasi mücadele” olarak değerlendirmediğini açıklamıştı.

Trump seçim çağrısı yaptı, Zelenskiy ateşkes şartı koştu

ABD Başkanı Donald Trump, 10 Ekim’de Ukrayna’da yeni bir seçime gidilmesi önerisinde bulunarak Zelenskiy’yi ABD’ye zarar vermek istemekle suçlamıştı.

Trump, “Anlaşmaya varabilecek yeni bir lider bulunmasını öneriyorum. Çünkü o pek çok anlaşma yapabilirdi fakat bir nedenle bunu hiçbir zaman yapmadı” ifadelerini kullanmıştı.

Milyarder Elon Musk da Trump’ın Ukrayna’da devlet başkanının değişmesi yönündeki çağrısına destek vermişti.

Zelenskiy ise ertesi gün ABC News kanalına verdiği mülakatta, Rusya’nın 60 günlük tam bir ateşkesi kabul etmesi durumunda Ukrayna’nın devlet başkanlığı seçimlerini düzenlemeye hazır olduğunu duyurmuştu.

Ukrayna’da devlet başkanlığı seçimlerinin Mart 2024 sonunda düzenlenmesi planlanıyordu ancak yürürlükteki sıkıyönetim sebebiyle sandık kurulmadı.

Zelenskiy’nin beş yıllık görev süresinin Mayıs 2024’te dolmasının ardından Moskova yönetimi Ukrayna liderini gayrimeşru ilan etti.

Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler ve ABD Dışişleri Bakanlığı ise görev süresinin sona ermesine rağmen Zelenskiy’yi Ukrayna Devlet Başkanı olarak tanımayı sürdürüyor.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English