Bizi Takip Edin

Görüş

Trump, Venezuela’daki raundu kazanacak mı?

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Araştırmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Giriş

Karmaşık bir jeopolitik durumun sonucunu tahmin etmek zordur; ancak Venezuela’daki mevcut “raund” -2025 sonu itibarıyla- ABD baskısında yaşanan ciddi bir tırmanışla karakterize ediliyor. Yönetim, yakın zamanda başlattığı ve şu anda doruk noktasında olan “Maksimum Baskı 2.0” kampanyasını yürütüyor:

  • Deniz Ablukası: Başkan Trump, 16 Aralık 2025’te, Venezuela’ya giren veya ülkeden ayrılan tüm yaptırımlı petrol tankerlerine yönelik “topyekûn ve tam bir abluka” ilan etti. Trump, Venezuela’yı devasa bir ABD deniz armadası tarafından “tamamen kuşatılmış” olarak nitelendirdi.
  • Askeri Müdahale: ABD, Karayipler ve Pasifik’te uyuşturucu kaçakçılığıyla bağlantılı olduğunu iddia ettiği gemilere 20’den fazla saldırı düzenledi. Bu eylemler düzinelerce can kaybıyla sonuçlandı ve bu “önlemelerin” yasallığı konusunda yoğun bir uluslararası tartışmayı ateşledi.
  • Varlıkların Geri Alınması: Trump, Venezuela’nın ABD şirketlerinden “çalınan” petrol ve arazi varlıklarını (Hugo Chávez döneminde petrol endüstrisinin devletleştirilmesine atıfta bulunarak) iade etmesini açıkça talep etti.
  • Terörist İlanı: Yönetim, Maduro hükümetini “Yabancı Terör Örgütü” (FTO) olarak tanımladı ve Tren de Aragua gibi belirli çeteleri narko-terörist tehditler olarak etiketledi.

ABD İçin Güçlü Yönler

  • Ekonomik Koz: Başarılı bir abluka, Maduro hükümetinin birincil gelir kaynağını (petrol) felce uğratabilir ve potansiyel olarak içsel bir çöküşe yol açabilir.
  • İç Destek: Trump’ın tabanı, göçü ve uyuşturucu akışını engellemek için “sertlik yanlısı” bir yaklaşımı büyük ölçüde destekliyor.
  • Askeri Üstünlük: Devasa bir armadanın varlığı, Venezuela’nın ABD müdahalesi olmadan petrol ihraç etmesini fiziksel olarak zorlaştırıyor.

Ancak, ABD İçin Zorluklar

  • Jeopolitik Destek: Rusya ve Çin, Maduro’nun müttefiki olmaya devam ediyor. Rusya, desteğini sürdüreceğini taahhüt ederken BM, “uluslararası korsanlık” konusundaki endişelerini dile getirdi.
  • Bölgesel İstikrar: Brezilya’dan Lula ve Meksika’dan Sheinbaum gibi liderler, Güney Amerika’da “Vietnam tarzı” bir bataklıktan korkarak arabuluculuk çağrısında bulunuyor.
  • Mülteci Krizi: Venezuela ekonomisinin daha da istikrarsızlaşması, ABD sınırına yönelik göçmen akışını artırabilir ve bu durum diğer yönetim hedefleriyle çelişebilir.

Bu analitik raporu derinleştirmek adına, çeşitli faktörleri aşağıdaki gibi inceleyeceğiz:

Batı demokrasisi kusurludur ve kötü ile daha beteri arasında ayrım yapar

Çağdaş Batı demokrasisine yönelik ikna edici eleştiriler, sistemin temel ilkesinin kökten yozlaştığını ve vatandaşların genellikle algılanan iki kötüden ehvenişeri seçmek zorunda bırakıldığı bir yapıya dönüştüğünü öne sürer. Bu yozlaşma, demokratik meşruiyetin tek hakemi olarak sandığa aşırı güvenilmesinden kaynaklanır; bu mekanizma, adayların yetkinliğini, dürüstlüğünü ve politika uzmanlığını eleştirel bir gözle değerlendirmek yerine, yalnızca oy verme eylemini önceler. Parti adaylıkları liyakate dayalı değerlendirmelerle değil, siyasi hizipçiliğin, dini dogmaların ve etnik kabileciliğin sinsi etkileriyle belirlendiği için seçim süreci derinden kusurludur. Bu durum, en nitelikli bireylerden yoksun, bunun yerine parti içi siyasetin ve kimlik tabanlı mobilizasyonun karmaşık ağlarında en iyi gezinenleri kayıran bir aday havuzu yaratır.

Bu sistemsel başarısızlık, güçlü finansal lobilerin ve oligarşik çıkarların önemli ve genellikle gizli müdahaleleriyle daha da kötüleşir. Bu yapılar, siyasi süreç üzerinde haksız bir nüfuz kurmak için esnek düzenleyici ortamdan yararlanır; mevzuatı ve politikaları kamu yararından ziyade dar, özel amaçlara hizmet edecek şekilde şekillendirir. Bireylerin endüstri düzenleyiciliği ile bir zamanlar denetledikleri sektörlerin lobiciliği arasında sorunsuzca geçiş yaptığı “döner kapı” fenomeni, Batı parlamentolarını ve temel kurumlarını felce uğratan bir düzenleyici esaret yaratmıştır. Sermaye ve iktidar arasındaki bu simbiyoz, ekonomik ve yönetimsel yapıların rant kollama ve yerleşik imtiyazların korunması için tasarlanmasını sağlar; bu da demokratik iradeyi fiilen hükümsüz kılar ve bir yönetim açığı oluşturur.

Sonuç olarak, yapısal olarak yerleşmiş bu zayıflıklar, Batı demokrasilerini varoluşsal zorlukları ele alma konusunda donanımsız bırakmıştır; bunların en dikkat çekeni, 2007-2008 mali kriziyle başlayan uzun süreli ekonomik buhrandır. Genellikle halkın toparlanması yerine banka kurtarmalarını ve kemer sıkma politikalarını önceleyen yetersiz politika tepkileri, kamu fonlarının (sıklıkla atıfta bulunulan Irak ve Afganistan harekatlarının çok ötesine geçen) bitmek bilmeyen askeri angajmanlara kitlesel olarak aktarılmasıyla birleşince, eşitsizliği derinleştirmiş ve kamu güvenini aşındırmıştır. Sistemin yenilenmeyi teşvik etmedeki bariz yetersizliği, belki de en sembolik haliyle, 2016 ve 2024 ABD başkanlık yarışlarında (Trump, Biden ve ardından bir kez daha Trump) görüldüğü üzere, sancaktarlarının ileri yaşı ve algılanan sınırlılıklarında vücut bulur. Bu gerontokratik [yaşlıların hakimiyetindeki] katılaşma, yalnızca demografik bir tuhaflık değil, aynı zamanda gerçek yenilenme ve yetkin liderlik yollarının modern demokratik süreci tanımlayan mekanizmalar tarafından fiilen tıkandığı daha derin bir kurumsal durgunluğun güçlü bir belirtisidir.

Trump, Batı’daki Siyonist oligarşik pragmatizmin gerçek suretini temsil ediyor çünkü kendisi de bunun bir parçası

Donald Trump’ın başkanlığı, derin bir paradoksu ve demokratik normların aşınmasına dair kritik bir vaka incelemesini temsil ediyor; bu dönem, yayılmacı Siyonist politikalarla açık bir uyum ve medya ile teknoloji oligarşisinin gücünü kullanan işlemsel bir yönetim anlayışıyla karakterize edilir. Yönetimi, Elon Musk gibi figürlerle simbiyotik bir ilişki geliştirdi ve başlangıçta dini ve azınlık gruplarını uzaklaştıran, cinsiyetsiz bir ahlak cephesi yansıtarak hayati bir destek sağladı. Bu koalisyon, hem ideolojik olarak yönlendirilen hem de acımasızca pragmatik olan bir iç ve dış politika gündemini mümkün kıldı. Bu durumun en belirgin olduğu yer Orta Doğu’ydu; yönetimi, bazı Müslüman ve Arap-Amerikan topluluklarından seçim desteği almasına rağmen, Netanyahu hükümetinin birincil kolaylaştırıcısı olarak hareket etti. ABD büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınması ve Filistinlilerin özlemlerini bir kenara iten İbrahim Anlaşmaları’nın imzalanması gibi politikaları, şiddetin tırmanmasına ve Gazze’deki yıkıcı kan gölüne fiilen yeşil ışık yaktı ve kalıcı çatışmaya adil bir çözüm arayanlara ihanet etti.

Küresel sahnede Trump doktrini, uluslararası hukuku açıkça hiçe sayan ve ABD’nin ekonomik çıkarlarını diplomasi yerine zorlayıcı tedbirlerle ilerletmeye çalışan aşındırıcı bir tek taraflılıkla tanımlandı. Cezalandırıcı gümrük vergileriyle uzun süreli müttefikleri karşısına aldı, ABD işgücü piyasası için kritik olan hassas göçmenlik sorunlarını manipüle etti ve Grönland gibi bölgeleri ele geçirme yönündeki ilhakçı fantezisini açıkça sürdürdü. Bu revizyonist yaklaşım, yönetiminin Nicolás Maduro’nun seçilmiş hükümetine karşı gayrimeşru bir darbe girişiminde bulunduğu Venezuela egemenliğine yönelik doğrudan saldırıda zirveye ulaştı. Bu manevra, İran ve Rusya’ya karşı başarısız provokasyonların ardından stratejik bir eksen kaymasıyla, kukla bir rejim kurma ve dünyanın kanıtlanmış en büyük petrol rezervlerini yağmalama yönünde şeffaf bir çabaydı; motivasyonu ise enerji fiyatlarını kontrol etmek ve galon başına 7 doları aşma tehdidi gösteren benzin maliyetlerinin yaratacağı iç ekonomik çöküntüyü önlemekti.

Bu saldırgan politikaların üzerine inşa edildiği ekonomik temel ise doğası gereği istikrarsızdı ve önemli mali tehlikeleri maskeliyordu. Medya tarafından gizlenen bir büyüme cephesinin ardında yönetim, Bank of America’ya göre her 100 günde bir trilyon dolar artan ve toplam iç borcu 40 trilyon doların üzerine çıkaran ulusal borcun endişe verici bir şekilde hızlanmasına başkanlık etti. Bu istikrarsızlık, yabancı işçi çalıştıran şirketlere 150 bin dolara varan fahiş vize ücretlerinin getirilmesi gibi kendi kendini yok eden göçmenlik politikalarıyla daha da kötüleşti. Bu öngörüsüz eylem, hem Amerikalı hem de yabancı iş insanlarının ve nitelikli işgücünün kaçışını hızlandırdı ve onların katkısına derinden bağımlı olan bir ekonomiyi daha da zorladı. Dolayısıyla Trump’ın mirası, yalnızca ideolojik bir zorbalık değil, aynı zamanda dar bir oligarşik ve ideolojik seçkinler grubunun yararına hem uluslararası düzenin hem de iç ekonomik güvenliğin hesaplı bir şekilde istikrarsızlaştırılmasıdır.

Trump muazzam servetini nereden elde etti ve gölge ticaretin bundaki rolü nedir?

Donald Trump’ın serveti sıklıkla emlak imparatorluğuna ve markalaşma girişimlerine atfedilse de, daha eleştirel bir analiz, kökenlerin çok daha karmaşık ve etik açıdan sorunlu olabileceğini öne sürüyor. Müteveffa finansçı Jeffrey Epstein ile bağlantılı olanlar da dahil olmak üzere çeşitli yasal süreçlerden ve araştırmacı raporlardan ortaya çıkan iddialar, bu sermayenin bir kısmının yasa dışı ağlarla bağlantılı olabileceğini öne sürüyor. Bu ağların, fuhuş şebekelerini ve küresel seçkinler için reşit olmayan kızlara erişimin kolaylaştırılmasını içerdiği iddia ediliyor; bu faaliyetler, eğer doğrulanırsa, meşru işlerine paralel olarak işleyen önemli ve gizli bir gelir akışını temsil eder. Bu bakış açısı, kendi kendini var eden başarıya dair kabul görmüş anlatıya meydan okuyor ve servetinin kısmen insan kaçakçılığının doğasında var olan sömürü üzerine inşa edilmiş olabileceğini öne sürüyor.

Daha derin bir inceleme, BM Uyuşturucu ve Suç Ofisi’nin yıllık küresel gelirinin 400 ila 650 milyar dolar arasında olduğunu tahmin ettiği bir gölge ekonomi olan uluslararası uyuşturucu ticaretine uzanıyor. Venezuela’nın ABD narkotiklerinin birincil kaynağı olduğu iddiası, Meksika kartellerini tutarlı bir şekilde baskın güç olarak tanımlayan DEA istihbaratı tarafından desteklenmeyen, büyük ölçüde çürütülmüş siyasi bir iddiadır. Ancak, bu yasa dışı pazarın ölçeği, lojistik kapasiteye ve bağlantılara sahip her bireyin incelenmesini davet ediyor. Bazı kaynaklardan gelen doğrulanmamış iddialar, Trump’ı bu tür faaliyetlerle ilişkilendirmeye çalışarak potansiyel suç ortaklığı veya kişisel katılım imasında bulundu. Bu iddialar ciddi olmakla birlikte, yerleşik yasal gerçeklerden ziyade iddia alanında kalmaya devam ediyor; yine de servet birikiminin dürüstlüğünü sorgulayan eleştirel söylemin bir bileşeni olarak varlığını sürdürüyor.

Sloven bir göçmen ve eski bir model olan eşi Melania Trump’ın çıplak fotoğrafçılığı da içeren kişisel geçmişi, bu analitik çerçevede mesleğinin bir kınanması olarak değil, Trump’ın insan metalaştırmasının normalleştirildiği bir çevreye daldığına dair potansiyel ikinci dereceden kanıt olarak sıklıkla zikrediliyor. Sentezlendiğinde, bu unsurlar -Epstein gibi figürlerle ilişki, uyuşturucu ve seks kaçakçılığına karışıldığına dair ısrarlı iddialar ve yasal ile yasa dışı arasındaki çizgileri bulanıklaştıran endüstrilerdeki faaliyetler- birçok araştırmacı için ikna edici bir argüman oluşturuyor. Bu argüman, Trump’ın servetinin kapsamlı bir şekilde anlaşılmasının, meşru girişim ile sömürüden beslenen yasa dışı gölge ekonomilerin potansiyel birleşimini kabul etmesi gerektiğini öne sürüyor.

Donald Trump ve Amerika ile pratik, yeni ve alışılmadık yollarla nasıl yüzleşilebilir ve cezalandırılabilir?

Donald Trump’ın Venezuela’ya -Kongre onayı olmaksızın- tek taraflı hava ve deniz ambargosu uygulaması, hem uluslararası hukukun hem de ABD Anayasası’nın açık bir ihlalini teşkil ediyor. Venezuela’daki insani krizi derinleştiren abluka, BM Şartı’nın sivil nüfusa zarar veren zorlayıcı ekonomik önlemleri yasaklayan maddesine (Madde 2(4)) aykırıdır. Hukuki açıdan, Trump’ın Kongre’yi devre dışı bırakması, Savaş Yetkileri Yasası’nı ve kuvvetler ayrılığı ilkesini de ihlal ediyor. ABD’nin bu tür eylemler karşısındaki tarihsel dokunulmazlığı göz önüne alındığında, geleneksel yargı mekanizmalarının (örneğin, ABD’nin üye olmadığı UCM) onu sorumlu tutması pek olası görünmüyor. Bu nedenle, Küresel Güney ülkeleri tarafından Trump ve yönetimine karşı çok taraflı ekonomik yaptırımlar, hedeflenen varlık hacizleri ve insanlığa karşı işlenen suçlar için evrensel yargı yetkisi ilkesi kapsamında diplomatik izolasyon gibi alışılmadık stratejiler araştırılmalıdır.

Jeopolitik ağır toplar Çin ve Rusya’nın liderliğindeki Küresel Güney, sonuç doğurmak için önemli bir koza sahip. Her iki ülke de ABD’nin Venezuela üzerindeki yaptırımlarını kınadı; Çin 60 milyar doların üzerinde yatırım sağlarken, Rusya askeri danışmanlar görevlendirdi. Trump yönetimini cezalandırmak için, ABD yetkililerinin denizaşırı varlıklarını dondurmak (Rusya ve Çin bağlantılı holdinglerde tahmini 30 milyar dolar) veya kritik mineral tedarik zincirlerine erişimi kısıtlamak gibi finansal misillemeleri tırmandırabilirler. Ayrıca, 193 ülkenin tek taraflı zorlayıcı önlemleri kınadığı önceki oylamaları temel alarak, ABD yaptırımlarını gayrimeşru kılmak için BM Genel Kurulu’nda kararlar alabilirler. Ancak, bu konudaki isteklilikleri, anti-emperyalist söylemi ekonomik pragmatizmle, özellikle de Çin’in ABD pazarlarına olan bağımlılığıyla dengelemelerine bağlı.

Diplomatik kınamanın ötesinde, uluslararası çerçeveler altında yasal yollar mevcuttur. 120 devleti temsil eden Bağlantısızlar Hareketi (NAM), BM Şartı’nın egemenlik ilkelerini ihlal ettiği gerekçesiyle Uluslararası Adalet Divanı’nda (UAD) toplu bir dava açabilir. Bunun emsalleri mevcut: Nikaragua, 1986 yılında ambargo kaynaklı zararlar nedeniyle ABD’ye karşı açtığı davayı kazanmıştı. Ekonomik olarak, Küresel Güney ülkeleri, AB’nin karşı yaptırım yasasına (Blocking Statute 2271/96) benzer şekilde, ablukayı uygulayan ABD firmalarına karşı ikincil yaptırımlar benimseyebilir. Venezuela, tıbbi malzeme eksikliği nedeniyle ölüm oranlarında %40’lık bir artış olduğunu belirterek (Lancet, 2019), ABD yaptırımlarının insanlığa karşı suç olarak soruşturulması için Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) başvuruda bulundu. Bu çabaların güçlendirilmesi, BRICS ve ALBA gibi bölgesel kuruluşlardan koordineli bir eylem gerektiriyor.

Venezuela’ya yapılanların zorbalık ve servet hırsızlığı olduğu iddiası, ABD’nin iç durumunun karmaşıklığını göz ardı eden bir aşırı basitleştirmedir

Alışılmadık önlemler hesap verebilirlik için yollar sunsa da, etkinlikleri sürdürülebilir jeopolitik birliğe bağlıdır. Çin ve Rusya, ABD eylemleri çıkarlarını daha fazla istikrarsızlaştırmadıkça doğrudan çatışma riskine girme konusunda isteksiz olabilir. Ancak, yasal ve ekonomik tepkilerin tırmandırılması -taban baskısıyla (örneğin, Trump bağlantılı işletmeleri hedef alan yaptırım ve yatırımları geri çekme kampanyaları) birleştiğinde- ABD’nin ahlaki otoritesini aşındırabilir. Küresel Güney, sembolik zaferler ile somut cezaları tartmak zorundadır, ancak tarih, sembolik yenilgilerin bile hegemonik aşırılıkları sınırlayabildiğini göstermektedir. Akademisyenler için, bu ihlalleri belgelemek ve ulusötesi yasal aktivizmi savunmak, tek taraflı saldırganlığa karşı gelecek normları şekillendirmede kritik önemini koruyor.

Bazı araştırmacılar, ABD’nin Venezuela petrol rezervlerine yönelik stratejik ilgisinin, ABD ampirik verileriyle çelişebilecek bir iç enerji yoksulluğunu ve finansal çaresizliği yansıttığını bulgulamaktadır. Aslında ABD, 2018’den bu yana dünyanın en büyük ham petrol üreticisidir ve günde 10 milyon varilden fazla üretim yapmaktadır; güvenilirliği şüpheli olan ABD Enerji Enformasyon İdaresi (EIA) verilerine göre 2023 yılında bu rakam günde 12,9 milyon varile ulaşmıştır. Enerji kıtlığı çekmek bir yana, ABD, kendi iddiasına göre petrol ürünlerinde net ihracatçı konumundadır. Birçok çevre uzmanına göre ABD çevresini, toprağını ve yeraltı sularını tahrip eden hidrolik kırılma ve yatay sondaj gibi kayaç/şeyl çıkarma teknolojilerindeki ilerlemeler sayesinde enerji bağımsızlığı olasılığı artmaktadır.

Bazıları, ABD’nin Venezuela’ya yönelik dış politikasını Amerikan perspektifinden daha geniş bir jeopolitik bağlamda analiz etmemiz gerektiğini söyleyebilir. Venezuela, 2023 OPEC verilerine göre yaklaşık 303 milyar varil ile dünyanın kanıtlanmış en büyük petrol rezervlerine sahiptir ve bu durum, ekonomik kötü yönetim ve yaptırımlar nedeniyle yaşanan mevcut üretim zorluklarına rağmen onu enerji piyasalarında önemli bir oyuncu yapmaktadır. ABD’nin müdahalesi, özellikle Trump yönetimi sırasında, kaynakların doğrudan ele geçirilmesinden ziyade, insani krizleri ve anti-otoriter ilkeleri öne sürerek demokratik rejimi güç kullanarak ve ABD vekilleri ile ABD gündemini benimseyen bir muhalefet aracılığıyla değiştirmeye odaklandı. Eleştirmenler bu tür önlemlerin dolaylı olarak ABD enerji çıkarlarına fayda sağlayabileceğini savunsa da, yaptırımlar doğrudan petrolü ele geçirmek için değil, Nicolás Maduro rejimine baskı yapmak için kullanıldı.

Ekonomik emperyalizm ve müdahalecilik suçlamaları dikkatli bir bilimsel çalışmayı hak etse de, ABD politikasını sadece “hırsızlık ve gözdağı” olarak tasvir etmek, çok yönlü diplomatik ve stratejik hesaplamaları basitleştirmektedir. Trump yönetiminin eylemleri, ABD dış politikasının bölgesel nüfuzunu ortaya koyma ve Venezuela ile ekonomik ve askeri bağlarını sürdüren Rusya ve Çin gibi düşman güçlere karşı koyma yönündeki uzun süreli geleneği içinde, doğru bağlamına oturtulmalıdır. Bu politikaları iç başarısızlığa atfetmek; ulusal güvenlik, otoriterliğe karşı ideolojik muhalefet ve küresel enerji piyasası dinamikleri arasındaki karmaşık etkileşimi göz ardı eder. Titiz bir bilimsel analiz, çok kutuplu bir dünyada dış politikanın yapısal, kurumsal ve ideolojik itici güçlerini incelemek için basit anlatıların ötesine geçmeyi gerektirir.

Venezuela’nın geçmiş ve bugün arasındaki mücadelesi ve Gazze direnişinden dersler

Venezuela’nın yabancı müdahaleye karşı çağdaş mücadelesi, tarihsel sömürge karşıtı direnişinin, özellikle de Bolivarcı devrimin 19. yüzyılda İspanyol emperyal yönetimine başkaldırısının merceğinden anlaşılmalıdır. Bugün bu mücadele, birçok Latin Amerikalı akademisyenin neo-emperyal tahakküm olarak nitelendirdiği şeye karşı bir direnişe dönüşmüştür; özellikle de Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı’na (UNCTAD) göre 2017 ile 2022 yılları arasında Venezuela’ya 200 milyar doların üzerinde gelir kaybına mal olan ABD ekonomik yaptırımlarına karşı. Simón Bolívar nasıl Büyük Kolombiya’yı (Gran Colombia) sömürgeci sömürüden kurtarmak için savaştıysa, modern Venezuela da direnişini izolasyonizm olarak değil, anti-emperyalist egemenliğin bir devamı olarak çerçevelemelidir. Finansal ablukalar ve siyasi izolasyon yoluyla tezahür eden mevcut jeopolitik baskı, dış tahakkümün tarihsel kalıplarıyla paralellik gösteriyor; tek fark, artık doğrudan askeri işgal yerine ekonomik zorlama yoluyla uygulanmasıdır.

Aynı derecede öğretici olan bir diğer örnek, 17 yılı aşkın süredir (2007’den beri) devam eden ablukaya ve Gazze Sağlık Bakanlığı raporlarına göre Ekim 2023’ten bu yana 70 binden fazla sivilin ölümüyle sonuçlanan tekrarlayan askeri saldırılara rağmen topraklarını veya onurlarını terk etmeyi reddeden Gazze halkının kararlı direnişidir. Onların dayanıklılığı, orantısız güç ve küresel kayıtsızlık karşısında tabandan gelen başkaldırının güçlü bir modelini sunuyor. Benzer şekilde, Hugo Chávez’in Batı finansal sistemlerini stratejik olarak devre dışı bırakması -Venezuela petrolünün Arjantin tarım ürünleriyle takas edildiği 2005 tarihli gıda karşılığı enerji anlaşmasında örneklendiği gibi- ekonomik egemenliğin Güney-Güney iş birliği yoluyla korunabileceğini göstermişti. Bu emsal, hegemonik kontrole karşı koymada bölgesel entegrasyonun ve alternatif ticaret mekanizmalarının uygulanabilirliğinin altını çiziyor. Venezuela, hem tarihsel kurtuluş mücadelelerinden hem de çağdaş direniş eylemlerinden yararlanarak, neokolonyalizme karşı küresel hareketlerle ve kendi kaderini tayin hakkıyla uyumlu, tutarlı ve ahlaki temellere dayanan bir dış politika ortaya koyabilir.

Sonuçlar:

Makale, modern Batı demokrasisini eleştirerek, kusurlu hale geldiğini ve vatandaşları iki yetersiz seçenek arasında seçim yapmaya sınırladığını savunuyor. Siyasi parti adaylıklarının liyakatten ziyade hizipçiliği nasıl takip ettiğini ve bunun sonucunda niteliksiz adayların ortaya çıktığını vurguluyor. Bu durum, politikaları özel kazanç için manipüle eden varlıklı lobilerin etkisiyle daha da kötüleşiyor ve bir yönetim açığına yol açıyor.

Donald Trump’ın başkanlığı, belirli çıkarlarla uyumlu politikaları teşvik ederken askeri ve ekonomik istikrarsızlığı besleyerek bu demokratik sorunları örneklendiriyor. Yönetiminin Orta Doğu’daki ve uluslararası ilişkilerdeki eylemleri saldırgan bir tek taraflılığı yansıtıyor. Ek olarak, Trump’ın finansal mirası sorgulanıyor; potansiyel olarak yasa dışı faaliyetlerle bağlantılar öne sürülüyor ve servetinin kaynakları hakkında endişeler dile getiriliyor.

Sloven bir göçmen ve eski bir model olan Melania Trump’ın geçmişi, insan metalaştırmasıyla ve Trump’ın hem meşru hem de yasa dışı girişimleri içerebilecek servetiyle ilgili potansiyel sorunları vurguluyor. Trump’ın Venezuela’ya Kongre onayı olmadan uyguladığı hava ve deniz ambargosu, uluslararası hukuku ihlal ediyor ve ülkenin insani krizini daha da kötüleştiriyor. Trump’ı sorumlu tutmak için Çin ve Rusya gibi Küresel Güney ülkeleri yaptırımları, varlık dondurmayı veya uluslararası mahkemeler aracılığıyla yasal işlem başlatmayı düşünebilir.

Venezuela’nın önemli petrol rezervleri onu stratejik açıdan önemli kılıyor, ancak ABD’nin müdahalesi genellikle kaynak hırsızlığından ziyade rejim değişikliğini vurguluyor. Mevcut durum, geçmişteki sömürge karşıtı direnişle paralellik gösteren, neo-emperyal tahakküme karşı tarihsel bir mücadeleyi yansıtıyor. Venezuela, hegemonik kontrole karşı egemenliği ve entegrasyonu savunan bir dış politika geliştirmek için bu mücadelelerden yararlanabilir.

Görüş

Heidegger’in kulübesindeki Avrupa solu

Yayınlanma

Güneşli bir pazar sabahı Paris’in sessiz sokağında usulca yürüyen genç kadının adımlarıyla başlayan Güzel Bir Sabah (Un Beau Matin) filmi, hasta babasıyla kızı arasında koşturan genç bir annenin var olma mücadelesini anlatıyor.

Paris’in ihtişamlı sokaklarında, mutluluğun ne denli kırılgan olduğunu zarif üslupla anlatan film, bir yandan Paris’in bakıma muhtaç yaşlılar için ne kadar korkunç bir şehir olduğunu gösteriyor.

Emekli felsefe profesörü babası, görme yetisini tamamen yetirmiştir. Babası için uygun bir huzur evi arayan genç kadın, emekli bir profesörün maaşının hiçbir huzur evinin ücretini karşılayamadığını kısa sürede anlar. Geriye tek bir seçenek kalır. İçinde binlerce kitabın bulunduğu ev derhal satılığa çıkarılır. Ne var ki bu kadar çok kitabı kimse evine alamaz. Kitapların bir kısmı eski öğrencilere verilir, geriye kalanlarsa Paris’in sokaklarına terk edilir.

Film, sadece Fransa’daki sosyal devletin ve sağlık sistemin çöküşünü kör bir filozofun ‘gözünden’ aktarmaz. Çöken belki de Fransa’daki yüzlerce yıllık felsefe geleneğidir.

Raflardaki kitaplar özellikle Alman felsefesinin başyapıtlarıyla doludur. Kant, Hegel, Nietzsche, Arendt, Heidegger….

Şüphesiz her izleyici filmin başka bir noktasına odaklanacaktır. Genç kadının Almanca çevirmeni olması, babasının Alman felsefesi üzerine akademik çalışma yapması, bende bambaşka bir konuyu tetikledi.

Alman felsefesi, Fransa’yı nasıl etkiledi? Özgürlük felsefesi olarak bildiğimiz Alman felsefesi, modern özgürlüğü icat eden Fransa’ya ne öğretebilmiştir? Yoksa Alman felsefesi, Fransa’nın ‘körleşmesine’ mi neden olmuştur?

Tarihsel olarak Alman felsefesinin, Fransız topraklarına ilk kez hangi filozoflarla girdiği ve nasıl etkilediği, Kant ya da Hegel’in mirasına dair akademik soruşturma bu yazının konusu değil.

Bu yazıdaki amacım çok basit ve sınırlı. İkinci Dünya Savaşı sonrası Heidegger’in felsefesinin, Fransız felsefesini, özellikle Fransız sol düşüncesini nasıl sakatlayıp körleştirdiğine dair birkaç köşe notu sunmak.

Nazi işgaline direnen onurlu Resistance’ın Fransa’sı, nasıl oldu da Nazi taraftarı Heidegger’in felsefesine teslim olabildi?

İçerideki işbirlikçi kim?

Sartre’ın çarpıcı bir sözü vardır: “Alman işgali sırasında, şimdikinden çok daha özgürdük.” Sartre’ın çağdaşı birçok düşünür bu konuda hemfikirdi. Ancak bu değerlendirmeyi Sartre’in yapması oldukça dramatik, belki de ironik!

Nazi işgali sürerken Sartre, 1943 yılında, belki de en önemli felsefe eserini yayımladı: Varlık ve Hiçlik. Kitabının isminden de anlaşılacağı gibi Sartre’ın eseri, Heidegger’in Varlık ve Zaman kitabına doğrudan gönderme yapmaktadır. Eleştirel mesafesine rağmen Sartre, Heidegger’in ontolojik felsefesinden etkilenerek kendi felsefesini ortaya koydu.

Nazi askeri işgali, direniş karşısında adım adım geri çekilirken, Sartre Nazilerin fikirlerini bir anlamda arka kapıdan içeri almıştı. Demek ki Sartre işgal sırasında dahi bu ‘özgürlüğe’ sahip değildi.

Son dönemlerinde verdiği bir röportajda Varlık ve Hiçlik kitabını yazdığı dönemde henüz Marksizm ile tanışmadığını söyleyerek çok naif bir şekilde özeleştiri veren Sartre, savaş sonrası sadece Fransa’da değil tüm dünyada solun en önemli figürlerinden biri olarak sahnenin yıldızıydı. Sadece sokaklarda, grevlerde yer almadı. Varoluşçu felsefesiyle Marksizm arasında sentez kurmaya çalıştı. Yöntem Araştırmaları kitabıyla başlayıp Diyalektik Aklın Eleştirisi eseriyle Marksizm’e yeni bir bakış sunmayı amaçladı. Marx’ın felsefesiyle ve solun özgürlük mücadelesiyle geçen yıllar, Sartre’ın özgürlüğüne en çok yaklaştığı dönemdi.

Sartre’ın 1960’lardaki radikal siyasetine, Marksist felsefeyle hemhal olmasına rağmen, Heidegger’in felsefesi esrarlı biçimde Fransız entelektüelinin zihnini efsunlamaya başlamıştı. Kurt artık sürüye karışmıştı bir kere!

Demir Özlü Paris Günleri kitabında, 1960’larda felsefe okumak için gittiği Sorbonne Üniversitesi’nden çarpıcı gözlemini not eder günlüğüne: “Felsefe kürsüsü koridorlarında neredeyse tüm öğrenciler Heidegger okuyor.”

Birkaç yıl sonra, 1968’de yakın geçmişin en önemli toplumsal hareketini başlatan Sorbonne öğrencileri demek ki barikatlara koşarken zihinlerinde Heidegger’in hayaleti gezinmekteydi. 68 hareketinin başarısızlığının toplumsal koşullarına dair çok şey yazılıp söylendi, ancak sokaktaki bu insanların zihniyetine dair çok az konuşuldu. Belki romantize edildiğinin tersine, 68 mücadelesini veren birçok insanın Marx ile, devrimci felsefeyle ilişkisi sanılanın aksine oldukça zayıftı. Tartışmak gerek!

68 yenilgisi sonrası Fransız solunun, geleneksel Marksizm’le bağlarını hızlıca kopararak, bugünkü liberal solu doğuran, New Left hareketine yönelmesinde, zihinlerinin kıvrımlarında gezen Heidegger’in felsefesine dikkat çekilmelidir. Çünkü bu etki Avrupa’daki sol popülist düşüncenin içinde varlığını sürdürmektedir. Sol popülizmin fikirsel kurucularından Chantal Mouffe’un politik felsefesini, iki Nazi taraftarı Carl Schmitt ve Heidegger’in felsefesine referansla ortaya koyması çok şey anlatır.

Ellen Meiksins Wood yıllar önce, Fransız solundaki ters yöne doğru gidişi, ‘Sınıftan Kaçış’ olarak tanımlamıştı. Ancak Wood, cepheden kaçan bu solcuların nereye kaçtıklarını söylemedi: Sınıftan kaçıp faşizme sığındılar!

Bugün yükselen aşırı sağa karşı tek alternatif olarak sunulan sol popülist hareketin, aslında sağın düşünsel geleneğine yakınlığını unutmamak gerekir.

Heidegger’in müritleri

Heidegger’in sol düşünce üzerindeki etkisi Avrupa kıtasını aşıp Amerika’ya kadar ulaşmıştı. Amerika kıtasına kötülüğün tohumlarını taşıyanın Frankfurt Okulu’nun en önemli temsilcilerinden birisi olması dikkate değerdir.

Herbert Marcuse da Amerika’daki 68 öğrenci hareketlerinde simgesel bir rol oynamıştı tıpkı Sartre gibi. Daha sonra Marcuse, 1970’lerin başında ortaya çıkan Yeni Sol’un fikirsel çerçevesinin oluşmasında etkili olmuştu. Marcuse, daha 1928 yılında Freiburg Üniversitesi’ne Heidegger’in yanına giderek, Heidegger’in Varlık felsefesiyle Marx’ın felsefesini sentezlemek istemiştir.

Bunları birkaç kilometre taşı olarak koyuyorum.

Derinlemesine düşünülmesi gereken, Batı’da sol ya da Marksizm’e yakın birçok düşünürün Heidegger’in felsefesinin çekiminden kaçamamasıdır. Böylesine renksiz, kahverenginin en koyu haline duyulan bu ilgiyi anlamak hayli zor.

Aslında Heidegger’e ilgi, derin iki hayal kırıklığından kaynaklanmaktır. İlk hayal kırıklığı, gerek Rusya’daki deneyimin gerekse Almanya’da işçi sınıfının Marx’ın öngördüğü şekilde devrimi gerçekleştirmekten ziyade faşist partinin saflarında yer almasıdır. Batılı sol eğilimli düşünürler böylece Marx ve Marksizm’in temel prensiplerini sorgulamaya başladı.

Daha genel ve derin hayal kırıklığı ise, bütün Batılı entelektüelleri etkiyen, Aydınlanma düşüncesinin krizidir. Aklın, bilimin, evrensel değerlerin kökten sorgulanması hem Heidegger felsefesini yaratan koşulları sağlamış hem de Heidegger’in düşüncesini bu denli etkili kılacak iklimi oluşturmuştu.

Dekadans kuşağının insanı Heidegger, ‘teknolojik dünya’ diyerek yadsıdığı modern toplumun bütün ilerlemelerine, sıçramalarına sırt çevirdi. Bu anlamda Heidegger, Alman romantizminin Aydınlanma karşıtı gerici geleneğini devam ettirdi. Geçmişe dair nostaljik özlem Heidegger ve kuşağındaki birçok kişinin Nazizm saflarına savrulmasına neden olmuştur.

Heidegger felsefesinde muhafazakarlık, Aydınlanma ve ilerlemeye olan karşıtlıktan çok daha derindir. Felsefesinin temel taşı Dasein, insanın edilgen, pasif biçimde tamamlanmış, sonlanmış bir dünyaya fırlatıldığı fikrine dayanır. Hem dünyanın değişimine, dönüşümüne kapalı olması hem de insanın imkanlarını, potansiyelini gerçekleştirecek eyleminin yadsınması, Heidegger’in özgürlük karşıtı filozofların listesine yazılması için yeterlidir.

Ülkemizde ve dünyadaki Heidegger hayranları kimlerdir? İflah olmaz muhafazakarlarla yeminli liberal solcuları, Heidegger etrafında birleştiren, Aydınlanma’nın mirasına ve cumhuriyetçiliğe olan karşı duruşları, düşmanlıklarıdır.

Heidegger, modernizmin çelişkileriyle yüzleşmek yerine ormandaki kulübesine çekilmiştir. İnsanın varoluşunu sakatlayan, varlığını gerçekleştirmesini engelleyen kapitalizmin krizlerine dair tek kelime dahi söylememiştir. Kapitalizmle modernite arasında hiçbir tarihsel ilişki yokmuş gibi, yalnızca modernitenin neden olduğu yabancılaşmanın, geçmişin zengin birikiminin kaybolmasının yasını tutar her muhafazakâr gibi. Ne kadar tanıdık!

Bu anlamda Heidegger korkunun filozofudur. Karamsarlığın ufuk çizgisini kapladığı böyle dönemlerde korku, insanın geleceğin bilinmezliklerine doğru bakışını engeller, geçmişin saadetlerine sığınmak ister insan. Kurt puslu havayı sever, bu nihilizm havası Heidegger gibi filozofları öne çıkartır.

Marksist Alman filozof Ernst Bloch’un dediği gibi “umuda felsefe getirme çabası” ile bu korkunun sefil filozoflarını aşarak felsefe kendi hakikatine kavuşur.

Ernst Bloch, Umut İlkesi kitabında Heidegger’e sert cevap verir: “Kendini sadece pasif biçimde Olanın içine, özü anlaşılmayan üstelik acıklı bir biçimde benimsenmiş bir Olmakta Olan’a fırlatılmış hisseden köpek hayatına tahammül etmez.”

Vahşi kapitalizmin cehenneminde, bu köpek hayatının dışında başka imkanları, reel mümkünleri göremeyenler Heidegger’in izbe kulübesine sığınmaya devam ediyor.

Umut etmeyi öğrenerek, henüz-gerçekleşmemiş dünyayı iradeleriyle dönüştürmek isteyenler için dünyanın sonsuz, rengarenk seçenekleri kendisini sunmakta.

Habermas ve Alman Felsefesinin Sefaleti

Okumaya Devam Et

Görüş

Moldova, quo vadis? Bağımsızlığının 35. yılında yol ayrımı

Yayınlanma

Dr. Violeta Stratan İlbasmiş, Moldova Devlet Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Bilimleri Fakültesi öğretim görevlisi

Bağımsızlığını ilan etmesinin üzerinden 35 yıl geçen Moldova Cumhuriyeti, modern tarihinin en önemli dönemlerinden birini yaşamaktadır. Avrupa-Atlantik alanı ile Rusya’nın geleneksel etki sahasının kesişim noktasında yer alan ülke, aynı anda üç temel süreçle karşı karşıyadır: devlet kurumlarının güçlendirilmesi, Avrupa Birliği’ne yakınlaşma ve Ukrayna’daki savaşın yol açtığı jeopolitik etkilerin yönetilmesi.

Bu bağlamda, “Moldova, Quo vadis?*” sorusu yalnızca Avrupa’nın doğu sınırında yer alan bir devletin geleceğine ilişkin bir değerlendirme değildir. Aynı zamanda Karadeniz bölgesinin genel istikrarını da yakından ilgilendirmektedir. Karadeniz havzasında stratejik bir aktör ve Moldova Cumhuriyeti’nin geleneksel ortaklarından biri olan Türkiye açısından, Kişinev’de yaşanan gelişmeler ikili ilişkilerin çok ötesinde bir anlam taşımaktadır.

Ukrayna savaşı ve yeni güvenlik gerçekliği

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Moldova Cumhuriyeti’nin güvenlik ortamını köklü bir şekilde değiştirdi. Bağımsızlığını ilan etmesinden bu yana ilk kez ülke, geniş çaplı konvansiyonel bir savaşa doğrudan komşu olma gerçeğiyle karşı karşıya kaldı.

Moldova’nın güvenliğine yönelik riskler yalnızca teorik düzeyde değildir. Transdinyester bölgesindeki Rus askeri varlığının sürmesi, Cobasna’daki silah depolarının mevcudiyeti ve Moskova’nın hibrit araçlar yoluyla ülkenin iç siyasi süreçlerini etkilemeye yönelik tekrarlanan girişimleri, Moldova Cumhuriyeti’ni Rusya ile Batı arasındaki jeopolitik rekabetin ön cephesine yerleştirmektedir.

Son yıllarda Kişinev yönetimi, ülkenin iç istikrarını zayıflatmayı amaçlayan çok sayıda dezenformasyon kampanyası, siber saldırı ve etki operasyonu tespit ettiğini bildirmiştir. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), 2024 yılında gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri ve Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile 2025 parlamento seçimlerinin, dış müdahale girişimleri, dezenformasyon kampanyaları ve yasa dışı finansman faaliyetlerinin gölgesinde gerçekleştiğini ortaya koymuştur.

Tüm bu baskılara rağmen Moldova, istikrarsızlaşmayı önlemeyi başarmış ve güvenlik alanında Avrupa Birliği ile Batılı ortaklarıyla iş birliğini güçlendirmiştir. Belirsizliklerin ve jeopolitik dalgalanmaların hâkim olduğu bir bölgede, bu dayanıklılık kapasitesi Moldova devletinin son yıllardaki en önemli başarılarından biri olarak öne çıkmaktadır.

Demokratik dayanıklılığın sınavı

Moldova Cumhuriyeti’nin demokratik dayanıklılığı açısından en önemli sınavlarından biri, 2024–2025 dönemindeki seçim süreci olmuştur.

Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile Ekim 2024’te gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri, yoğun dezenformasyon kampanyalarının ve firari oligark Ilan Șor ile bağlantılı ağlar aracılığıyla oy satın alma iddialarının gölgesinde, son derece gergin bir atmosferde gerçekleşmiştir.

Benzer olgular 2025 parlamento seçimleri sırasında da gözlemlenmiştir. Uluslararası seçim gözlem misyonları, dış müdahale girişimlerine, siber saldırılara ve koordineli bilgi manipülasyonu operasyonlarına dikkat çekmiştir. Buna rağmen gözlemcilerin vardığı sonuç nettir: devlet kurumları seçim sürecini demokratik standartlara uygun şekilde yönetmeyi başarmıştır.

Elbette kırılganlıklar tamamen ortadan kalkmış değildir. Ancak son yılların deneyimi, Moldova kurumlarının dış baskılara karşı bugün geçmişe kıyasla çok daha hazırlıklı olduğunu göstermektedir. Bu durum, ülkenin demokratik olgunlaşma sürecinin önemli göstergelerinden biri olarak değerlendirilmektedir.

Gagavuzya: Türk kökenli kimlik ve jeopolitik kırılganlık

Moldova Cumhuriyeti’nin geleceğine ilişkin en hassas meselelerden biri, Gagavuz Özerk Bölgesi’nin durumudur. Ülkenin güneyinde yaşayan, Ortodoks Hristiyan inancına sahip Türk kökenli bir halk olan Gagavuzlar, Moldova ile Türkiye arasında doğal bir köprü oluşturmaktadır. Son otuz yılda Ankara, bölgede eğitim, kültür ve ekonomi alanlarında çok sayıda projeye sürekli destek vererek yerel altyapının modernizasyonuna katkıda bulunmuş, aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki ilişkilerin güçlenmesini sağlamıştır.

Ancak buna paralel olarak Moskova, Kişinev üzerinde siyasi baskı kurmak amacıyla bölgedeki yerel kırılganlıklardan sürekli yararlanmaya çalışmıştır. Rus medya etkisi, ekonomik bağımlılıklar ve bazı yerel siyasi liderlere verilen destek, Avrupa entegrasyonuna yönelik şüpheciliği beslemiş ve siyasi kutuplaşmayı derinleştirmiştir.

Bu bağlamda, Gagavuz Özerk Bölgesi Başkanı Yevgeniya Guțul vakası dikkat çekici bir örnek oluşturmaktadır. Özerk bölgenin lideri, Moskova ve Ilan Șor ile bağlantılı siyasi ağlarla doğrudan ilişkiler geliştirmiş, daha sonra ise Moldova mahkemeleri tarafından siyasi oluşumların yasa dışı finansmanına ilişkin suçlardan hüküm giymiştir. Hukuki boyutunun ötesinde bu dava, Rusya’nın bölgede sürdürdüğü siyasi ve mali etkinin boyutlarını gözler önüne sermiştir.

Temel sorun, bu etkinin yalnızca Komrat ile Kişinev arasındaki ilişkileri etkilemekle sınırlı olmamasıdır. Aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki daha derin bir iş birliği potansiyelini de kısıtlamaktadır. Birçok durumda Türk kökenli kültürel ve dilsel kimlik, bölgenin kalkınmasına değil, dış aktörlerin çıkarlarına hizmet eden siyasi amaçlar doğrultusunda araçsallaştırılmaktadır.

Bu nedenle, bölgesel iş birliği ve Türk dünyası ile Avrupa arasında bir bağlantı modeli oluşturabilecek bir topluluk, daha geniş çaplı bir jeopolitik rekabetin aracı hâline gelme riskiyle karşı karşıya bulunmaktadır.

Bağımsızlığının 35. yılında Moldova Cumhuriyeti, artık 1990’lı yılların kırılgan ve kararsız devleti değildir. Kırılganlıklar varlığını sürdürse de ülkenin stratejik yönelimi bugün her zamankinden daha nettir. Avrupa entegrasyonu güçlü bir kurumsal destekten yararlanırken, Batılı ve bölgesel ortaklarla iş birliği de önemli ölçüde derinleşmiştir.

Ülkenin geleceği; reformları sürdürme, Avrupa yönelimli toplumsal ve siyasi uzlaşıyı koruma ve tüm etnik ve kültürel topluluklarını ortak bir kalkınma projesi etrafında birleştirme kapasitesine bağlı olacaktır.

Türkiye açısından Moldova Cumhuriyeti’nin istikrarını, refahını ve toprak bütünlüğünü desteklemek yalnızca önemli bir ortağa yapılan bir yatırım anlamına gelmemektedir. Günümüzün bölgesel koşullarında bu destek, aynı zamanda Karadeniz havzasının tamamının güvenliğine ve istikrarına doğrudan bir katkı niteliği taşımaktadır.

Bağımsızlığının 35. yılında, “Moldova, Quo vadis?” sorusunun yanıtı ülkenin yakın tarihindeki herhangi bir dönemden daha net görünmektedir. Bugün Moldova’nın stratejik yönü Avrupa’ya dönüktür. Ancak ülkenin başarısı, bu yönelimi kendi kültürel çeşitliliğini koruyarak ve Doğu ile Batı arasında bir köprü olma özelliğini sürdürerek gerçekleştirebilmesine bağlı olacaktır.


(*) Quo vadis, Latince “Nereye gidiyorsun?” anlamına gelen bir soru ifadesidir. Günümüzde genellikle bir kişinin, kurumun veya toplumun izlediği yolun gidişatını ve gelecekte varacağı yeri sorgulamak amacıyla mecazi bir ifade olarak kullanılır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5

Avatar photo

Yayınlanma

Yeni kabuğa uygun strateji senaryoları

Öte yandan İran’ın, uzlaşmacı kanat bunu ne çok istiyor olursa olsun, zenginleştirilmiş uranyumu egemenlik alanı dışına çıkarması gerçekçi görünmüyor. Tersine, bu gerekçeyle çeşitli biçimlerde saldırının devam etmesi halinde, halihazırda yüzde 60 olan uranyum zenginleştirme oranını yüzde 90’a çıkartması gayet mümkün. İran parlamentosu güvenlik komisyonu başkanı İbrahim Rezai, 12 Mayıs’ta gayet sarih şekilde, ABD’nin İran’a tekrar saldırması halinde bu amaçla bir parlamento oturumu yapacaklarını söylemişti. 24 Mayıs’ta da, Reuters’e göre bu defa Mücteba Hamaney’in askeri danışmanı Muhsin Rezai şöyle dedi: “Bu eğilimin sürmesi halinde İran’ın stratejik ve mücbir seçeneklerinden biri, karşı taraf için ağır sonuçlar doğuracak olan, NPT’den çıkmaktır.”

Bu durumda ne olacak?

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4

Birinci senaryo. Büyük ve yıkıcı bir saldırı. Sadece İran yönetiminin değil artık konsolide olmuş İran halkının da direncini kırmak için böyle bir saldırının çok büyük, çok yıkıcı ve neredeyse anlık olması gerekli. Eğer yeterince büyük, yeterince yıkıcı ve yeterince anlık olmazsa arkasından gelecek misillemeler ABD’nin Körfez’deki mevcut askeri varlığını ve herhalde Tel Aviv’i de büyük ölçüde yok edebilir. Bu kapsamda bir saldırı bir veya bir dizi taktik ve hatta stratejik nükleer silah kullanmayı içerir. ABD yönetiminin mesihçi ideolojik manyaklığı bunu tamamen ihtimal dışı bırakmıyor; ancak hem böyle bir saldırının ardı sıra oluşacak bulutların komşu ülkelerden başka (onların önemi yok) İsrail’e kadar da ulaşacak olması, hem de ABD ordusunun bunu engellemek için ciddi bir direnç göstereceği ve muhtemelen engelleyeceği kabul edilebilir. Dolayısıyla, bu şimdilik çok küçük bir ihtimal.

İkinci senaryo. Yaklaşan ve pek ümit vaat etmeyen Senato seçimlerinde Hollywood çıkarmasıyla fotoğraf çektirme girişiminde bulunabilirler. Ama filmini çekmek için yeterli süre yok, dolayısıyla başarılı bir fotoğraf verilse bile beklenen siyasi etki çok zayıf olur. Dahası, böyle bir girişimin yeni bir Isfahan faciasıyla sonuçlanması riski de çok büyük.

Üçüncü senaryo. Savaşın ilk iki ayındaki tempoyla devam etmek. En olmayacak senaryo bu, çünkü (her ne kadar finans, gübre, kimyasal, enerji kaynakları yoluyla Avrupalı şeyleri sömürgeleştirme yolunda hatırı sayılır bir ivme sağlıyorsa da) savaş sanayisi bu tempoyu kaldıramıyor, ayrıca ABD her şeye rağmen emperyalist bloktaki belki de tek gerçek demokrasidir ve Senato seçimlerini geçirmek zorunda. Ayrıca çok açık ki doğrudan saldırganlığın devamı halinde İran da misillemelerden geri durmayacaktır, hatta (20 Mayıs’ta Fars’ın Devrim muhafızlarına atıfla yazdığı gibi) savaşı “bölge sınırlarının dışına taşıması” da imkansız değildir.

Dördüncü senaryo. Ablukanın sürmesi. Eğer çatışmayı ABD’nin tek başına veya asli kuvvet olarak sürdürmesine karar verilirse ilk bakışta en az maliyetli senaryo bu, üstelik de çok kârlı; ama zafer getirmiyor ve İran’da uzlaşmacıların iktidardaki gerilemesi ölçüsünde ABD’ye bedeli kaçınılmaz olarak artacak. Abluka İran gemilerine saldırılara, bu saldırılar da İran’ın misillemelerine yol açacak ve Amerikan yönetimi için seçimler öncesi en kaşıntı verici sahneler yeniden yaşanacak, üstelik çatışmanın istikametini tayin etme imkanı şimdi İran’ın elinde olacağı için abluka yüzünden doğacak çatışmaların siyasi sonuçları da daha ağır hissedilecek.

Beşinci senaryo. İran’a karşı zafer kazanamamış olsa bile İran’ın sorunlarını beşinci kol ve vekil veya doğrudan dış saldırganlıklar yoluyla derinleştirmek. Başka deyişle, kabuk değiştirmiş siyasi hedefi zamana yayarken “kestaneleri ateşten alma” işini düşük veya alçak yoğunluklu ama az çok sürekli çatışmalar yoluyla başkalarına havale etmek.

Beşinci senaryoya az sonra tekrar döneceğim. Ancak bütün bu senaryolar içinde İsrail faktörünü gözden kaçırmamak gerek. Epstein koalisyonu İran’ın altyapısını yok ederken İran da amiyane deyişle armut toplamadı; İsrail’e çok ağır bir zarar verdi. İran’ın zararını biliyoruz ama İsrail’inkini bilmiyoruz; çünkü, malum, İran “diktatörlük”, İsrail ise “bölgedeki tek demokrasi”.

Doğrusu, faşist Netanyahu ve avanesinin, İsrail siyasetini daha ne kadar domine edebileceğini bilmiyorum. Savaş İran’dakiyle karşılaştırılınca çok daha zayıfsa bile İsrail toplumunda yeni bir militarist konsolidasyon yaratmış görünüyor; ancak iç siyasetteki gerilimler, şimdi cumhurbaşkanında Herzog’un önünde duran yolsuzluk dosyası üzerinden bu faşist başbakana siyasi baskı imkanını artırıyor.

Bu meseleyi hatırlamak yerinde olacaktır. Kasım ayında ABD başkanı Herzog’a bir mektupla başvuruda bulunup faşist başbakanı “affetmesini” istedi. Herzog buna, mevzuat gereği önce af başvurusunun sunulması gerektiği cevabını verdi. Bunun üzerine Netanyahu, Herzog’a bu dilekçeyi yazdı. Herzog ise dilekçeyi işleme koymayı erteledikçe erteledi (ve bu kuşkusuz Netanyahu’nun boynuna yular takma çabasıydı); 26 Nisan’da ise açıkça, dilekçeyi işleme koymayacağını bildirdi, çünkü Netanyahu önce savcılıkla anlaşma çalışmalıydı, ancak bu yol tükendikten sonra af başvurusu görüşülebilirdi (ve bu da Netanyahu’nun boynuna geçen yuları sıkma çabasıydı).

Faşist başbakan ve avanesi, on yıllardır pekiştirdikleri ideolojik atmosferin de etkisiyle bu güçlükten de sıyrılabilirler, yeni bir savaş için tetiğe basabilirler (nitekim Axios’un birkaç günde bir “İsrail endişeli” haberleri yapması boşuna değil); ama eğer İsrail’de yeni bir savaşın risklerini ölçüp tartan az çok özerk bir yüksek bürokrasi varsa herhalde bundan kaçınacaklardır. ABD’yi kışkırtırken Tel Aviv’de rahat oturmanın mümkün olmadığı da ortaya çıktığına göre, eğer İsrail’de iktidarın bütün bileşenleri İran’a karşı saldırganlığın devamından yanalarsa, Netanyahu tersine ısrar etse bile beşinci senaryoyla yetinmeleri gerekebilir.[1] 

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 3

Beşinci senaryo

Başkasının eliyle savaş gayet hoş bir seçenek; ancak bütün mesele bu başkasının kim olacağında düğümleniyor. Her ne kadar 16 Mayıs gibi geç bir tarihte bile The Telegraph’a göre ABD yönetiminin BAE’den İran’a karşı savaşta aktif katılım ve Lavan adasını ele geçirmesini istediğine bakılırsa bu konuda yoklamalar devam ediyor, ama bu rolün Körfez monarşilerine düşmesi pek ihtimal dairesinde değil. 40 yıldır savaşın her biçiminde uzmanlaşmış olan İran silahlı kuvvetleri bu kırılgan cüceleri kolaylıkla enterne eder. Kaldı ki bu ülkeler ancak Epstein koalisyonunda tali, büyük ölçüde lojistik müttefikler olarak kalırlar; bu da üçüncü, en olmayacak senaryonun tekrarı anlamına gelir.

Beşinci senaryo bu çerçevede, ABD’nin siyasi açıdan başrol oynamaya devam ederken askeri açıdan tali rol oynaması üzerine kurulur. Yani hem askeri hem siyasi güçlerin sevk ve idaresi ABD tarafından yapılır, ancak ABD kuvvetleri çatışmaya ancak geçici ve sınırlı seviyede (zaman zaman birkaç gemiye el konulması, birkaç seyir füzesi fırlatılması) girer. Bu durumda NATO’nun çatışmaya az çok doğrudan ama sınırlı girmesi de beklenebilir. Bloomberg’in 19 Mayıs’ta, İran eğer temmuz başına kadar Hürmüz üzerindeki “ablukasını” kaldırmazsa NATO’nun “seyrüsefer güvenliğinin sağlanmasına” katılabileceğini yazması, Brüksel’de bu meselenin görüşüldüğünü ve en azından yaklaşım birliğine varıldığına yorulmalı.

Her ne kadar görünüşte kıt zekalı bir kamera manyağını andırsa da Beyaz Saray sözcüsü Anna Kelly’nin 27 Mayıs’ta Semafor’a verdiği mülakat bu açıdan önemli. Kelly, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, Mısır, Pakistan ve Türkiye’nin de İbrahim anlaşmalarına katılmalarının, İran’la olası bir anlaşmanın ön şartlarından olabileceğini söyledi; başka deyişle, eğer İran karşıtı bölgesel cephe genişletilirse (veya pekiştirilirse) bu durumda ABD’nin anlaşması daha kolay olur; ama bölgesel cephe zaten saldırganlığın süreğenleşmesidir.

Eğer öyleyse beşinci senaryo İran’a karşı görece düşük yoğunluklu bölgesel bir savaş ihtimalini dışarıda bırakmıyor demektir. Ancak bu senaryonun temel bileşenleri başka yerde.

Birincisi, Belucistan ve Türkiye (Irak sınırında İran’la ilişkilerini bozmaya niyeti olmayan KYB’nin sıkı kontrolü dikkate alınırsa bu bölge daha küçük ihtimal) üzerinden sızmalarla İran kuvvetlerinin dikkatinin dış saldırganlıktan iç istikrarsızlığa çevrilmesidir. Bunun başarılı olması gerekmez, hatta başarısız ama sürekli bir istikrarsızlık daha çok tercih edilir, çünkü böylece kuvvet, enerji ve iradenin erimesi beklenir. İkincisi, bunlara zaman zaman eşlik edecek, İran’ın misillemelerini göze alan kontrollü füze saldırılarıdır. Üçüncüsü, bir kuzey cephesi açılmasıdır.

Kuzeyden, malum, bu iş için sadece iki seçenek var: Ermenistan ve Azerbaycan. 23 Nisan’da Trump’ın kendi sosyal medya şirketinden yayınlandıktan sonra silindiği iddia edilen sözüm ona Trump’ın Paşinyan’dan İran’a karşı saldırılar için onay aldığını söylediği esrarengiz tweet gerçek değilse bile (Ermenistan hükümeti kısa süre içinde yalanladı) böyle bir sahte görseli üretenler her kimse, herhalde Ermenistan’ın bir potansiyel tehdit oluşturulabileceğini düşünüyor ve, ya bunu teşvik ya da gerçekleşmeden baltalama amacı güdüyorlardı. Her iki durumda da hiç haksız sayılmazlar — Ermenistan hükümetinin “Trump barış yolu” iştahı ve ucuz efelenmelerle süslediği Avrasya Ekonomik Birliği’nden çıkıp AB’ye girme hayalleri (Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olacağı kesin hayaller) orada sağlam bir işbirlikçi damar olduğunu gösteriyor.

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 2

İkinci seçenek, Azerbaycan’dır.

“Uçurumun eşiğinde” üçüncü bölümü yazarken Azerbaycan’ın İran’a karşı olası bir saldırganlık içinde yer alma ihtimalini etraflıca değerlendirmiş, böyle bir saldırganlığın Şuşa beyannamesi yüzünden Türkiye için de sonuçlar doğurabileceğini vurgulamış ve şöyle demiştim: “Büyük Azerbaycan hayali, hiçbir tarihi temeli olmamaktan başka, bugünün dünyasında toy bir romantizm olmak şöyle dursun ancak eskilerin deyimiyle resm-i necis olabilir.”

Böyle bir tehlikenin önündeki tek iç engel, şimdilik, Aliyev rejiminin pragmatizmidir. Doğrusu ihtirasları ve hırsı bu kadar yüksek bir rejimi, ona içkin pragmatizmin bile ne kadar sınırlayabileceğinden emin değilim. Dolayısıyla, eğer Aliyev rejimini dizginleyecek bir şey varsa bu dışarıda aranmalıdır.

Normal şartlarda olası dış engellerin başında Rusya geliyordu. Ancak onun da bu kapasitesi en azından ikinci Karabağ savaşının ardından, 2021’den bu yana büyük ölçüde zayıfladı; geçen yılki diaspora olaylarının ve Azerbaycan’ın gözaltı ve tutuklamalarla misillemelerinin ardından neredeyse tamamen kaybetti. Müdahale imkanlarındaki bu daralmanın, Rusya karşıtı oryantasyonunu her geçen gün pekiştiren Azerbaycan yönetimindeki son pragmatist aklıselim kırıntılarını da silip süpürmesi benim için hiç şaşırtıcı olmaz.

Bu durumda Azerbaycan’ı dizginleyebilecek tek güç belki de Çin’dir.

Bu yazı dizisinin ilk bölümünde Çin’in İran’a sunabileceği en ciddi (belki de tek) desteğin, son bölümde ele alacağım 5’inci senaryo kapsamında olabileceğini yazmıştım. Şimdi oraya gelmiş bulunuyoruz.

Svobodnaya Pressa, Rusya Federasyonu Komünist Partisi’ne yakın bir yayın organıdır. 17 Mayıs’ta burada, müstear isim olduğu çok açık bir “Aleks Ksendz” imzasıyla şu başlığı taşıyan bir yazı yayınlandı: “Baku uçurumun kıyısında: İran’la savaş Azerbaycan’ın sonu olur”. Yazının gerçek sahibi belirsiz; belki Komintern dönemi alışkanlığıyla Rusça müstear isim kullanan Çinli bir siyasetçidir; her halükarda yayının Komünist Partisi’yle ilişkisi, İran değil ama Çin merkezli bir görüş olduğunu düşündürüyor.

Yazının spotunda şöyle deniyor: “Rusya ve Çin, İran konusunda tutumlarını belirlediler; Aliyev’den tek istenen, ölümcül bir hata yapmaması.” Yazı, benim de “Uçurumun eşiğinde” önemle vurguladığım, mart ayı başında Nahçıvan’a yapılan dron provokasyonunu hatırlatıyor ve Azerbaycan yönetiminin bu sırada “herhangi bir bahaneyle savaşa girmek için büyük bir kararlılık gösterdiğini”, ancak İran yönetiminin ateşi söndüremese bile yayılmasını engellemek için “muazzam diplomatik kaynakları seferber ettiğini” ve bu “asgari programa” erişmeyi şimdilik başardığını söylüyor. Yazıya göre İran parlamentosunda “kuzeybatıdan, yani Azerbaycan-Türkiye tandeminden” gelebilecek olası bir saldırı riskinin üstü örtülmeden tartışılmakta olduğu vurgulanıyor. “İkinci cephenin ortaya çıkmasından en çok faydalanacak olan, bu çatışmaya bataklığa saplanır gibi saplanmış durumdaki ABD, ateşe benzin döküyor.” Yazara göre ABD “her iki ülke için de baş belası olan” Ermenistan’la ilgili vaatlerde bulunuyor. Ancak Azerbaycan yöneticileri kuşkudalar, “Amerikan vaatleri ile Çin parası arasında bir tercih yapmak zorundalar” ve bu para, Azerbaycan’da da büyük yatırımlarda bulunuyor. Oysa: “Çinli şirketler savaş bölgelerinde çalışmaktan hoşlanmaz; siyasetçiler de başkalarının savaşları yüzünden milyarlarca dolarlık sözleşmeleri kaybetmek istemez.” Yazı, bundan başka, Rusya ve İran arasında bu yılın başında imzalanan 55 milyar metreküp taşıma kapasiteli doğalgaz boru hattının da Azerbaycan yönetimini cezbetmesi gerektiğini, ikinci cephe açılırsa bu bedavadan transit gelirinin elinden kayacağını ve bu sayede “bölgesel nüfuzunu güçlendirme fırsatını” kaçıracağını hatırlatıyor.

Bu yazı dizisini daha da uzatmak pahasına, Svobodnaya Pressa’nın makalesinden şu satırları da aktarmak gerek:

“Eğer Azerbaycan askerleri Kuzey İran dağlarında yakıtsız ve mühimmatsız şekilde, İran toprakları üzerinden geçen tüm yolların kapanması nedeniyle lojistik destekten yoksun kalmış olarak tuzağa düşerlerse; Tahran’ın nüfuz ağlarına sahip olduğu İran’daki Azerbaycanlılarla çatışmalar başlarsa; Amerikan birlikleri Zagros Dağları’nın tozlu geçitlerinde yürümek yerine Basra körfezindeki uçak gemilerinde dolaşmaya devam edecektir. … Baku’nun önünde hem mecazi hem de gerçek anlamda tek bir adım kalmıştır… Ya Çin ve Rusya ile güvenin yeniden tesis edilmesini sağlayacak ya da Azerbaycan ekonomisini ve siyasi istikrarını dibi görünmeyen bir uçuruma sürükleyecektir. Üçüncü bir yol yoktur. Bulabildiği her şeyden fayda sağlamayı en iyi öğrenmiş ülke olan Çin için İran, petrol, doğalgaz, tedarik güvenliği ve milyarlarca dolarlık yatırımlar anlamına gelmektedir. Diplomatik stratejisini karşılıklı sadakat ilkesine dayandıran Rusya için ise Azerbaycan önemli bir ortaktır; ancak güvenilirliğini kanıtlamış bir müttefik olan İran’la ilişkilerini feda edecek kadar önemli değildir.”

Onurlu bir halkın geleceği

İran’a geri dönelim. Her halükarda İran, üstelik yönetimdeki bölünmeye rağmen (veya belki bu sayede demek gerek) milli birliğini güçlendirmeyi, ilk defa kitlelerle arasında gerçek anlamda siyasi bir konsolidasyon kurmayı, böylece Epstein koalisyonunun saldırganlığının karşısına dikilmeyi ve onu, siyasi hedeflerini ve askeri stratejisini gözden geçirip eski ve alışıldık numaralara dönmek zorunda bırakmayı başardı.

Savaş bitmedi, dolayısıyla bir zaferden söz edilemez; direnişteki kayıpların hatırası kuru bir nostalji olarak kalırsa ve İran kendi sosyal ve ekonomik sorunlarını çözemezse bu hatıralar masalsı bir geçmişten farksız hale gelecek, İran devleti koşar adım yeniden sömürgeleşme sürecine girecek. Bunu durdurup sorunlarını çözmeyi başarmak mümkün mü, bilmiyorum; ama bu güçlü ve dirençli halkın onurlu varlığını koruması belki de sadece buna bağlıdır.

[1] Bu yazı artık tamamlandıktan sonra, 2 Haziran’da, ABD’nin narsist ve başkanının İsrail’in faşist başbakanıyla telefon görüşmesinde Lübnan’a İsrail saldırılarının devam etmesinden ötürü ağzına geleni söylediği haberleri düştü. The Telegraph’tan çevirmeden aktarıyorum: “You’re f***ing crazy. You’d be in prison if it weren’t for me… I’m saving your ass. Everybody hates you now. Everybody hates Israel because of this.” “I’m ****. What the f*** are you doing?”

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English