Bizi Takip Edin

Görüş

Trump, Venezuela’daki raundu kazanacak mı?

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Araştırmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Giriş

Karmaşık bir jeopolitik durumun sonucunu tahmin etmek zordur; ancak Venezuela’daki mevcut “raund” -2025 sonu itibarıyla- ABD baskısında yaşanan ciddi bir tırmanışla karakterize ediliyor. Yönetim, yakın zamanda başlattığı ve şu anda doruk noktasında olan “Maksimum Baskı 2.0” kampanyasını yürütüyor:

  • Deniz Ablukası: Başkan Trump, 16 Aralık 2025’te, Venezuela’ya giren veya ülkeden ayrılan tüm yaptırımlı petrol tankerlerine yönelik “topyekûn ve tam bir abluka” ilan etti. Trump, Venezuela’yı devasa bir ABD deniz armadası tarafından “tamamen kuşatılmış” olarak nitelendirdi.
  • Askeri Müdahale: ABD, Karayipler ve Pasifik’te uyuşturucu kaçakçılığıyla bağlantılı olduğunu iddia ettiği gemilere 20’den fazla saldırı düzenledi. Bu eylemler düzinelerce can kaybıyla sonuçlandı ve bu “önlemelerin” yasallığı konusunda yoğun bir uluslararası tartışmayı ateşledi.
  • Varlıkların Geri Alınması: Trump, Venezuela’nın ABD şirketlerinden “çalınan” petrol ve arazi varlıklarını (Hugo Chávez döneminde petrol endüstrisinin devletleştirilmesine atıfta bulunarak) iade etmesini açıkça talep etti.
  • Terörist İlanı: Yönetim, Maduro hükümetini “Yabancı Terör Örgütü” (FTO) olarak tanımladı ve Tren de Aragua gibi belirli çeteleri narko-terörist tehditler olarak etiketledi.

ABD İçin Güçlü Yönler

  • Ekonomik Koz: Başarılı bir abluka, Maduro hükümetinin birincil gelir kaynağını (petrol) felce uğratabilir ve potansiyel olarak içsel bir çöküşe yol açabilir.
  • İç Destek: Trump’ın tabanı, göçü ve uyuşturucu akışını engellemek için “sertlik yanlısı” bir yaklaşımı büyük ölçüde destekliyor.
  • Askeri Üstünlük: Devasa bir armadanın varlığı, Venezuela’nın ABD müdahalesi olmadan petrol ihraç etmesini fiziksel olarak zorlaştırıyor.

Ancak, ABD İçin Zorluklar

  • Jeopolitik Destek: Rusya ve Çin, Maduro’nun müttefiki olmaya devam ediyor. Rusya, desteğini sürdüreceğini taahhüt ederken BM, “uluslararası korsanlık” konusundaki endişelerini dile getirdi.
  • Bölgesel İstikrar: Brezilya’dan Lula ve Meksika’dan Sheinbaum gibi liderler, Güney Amerika’da “Vietnam tarzı” bir bataklıktan korkarak arabuluculuk çağrısında bulunuyor.
  • Mülteci Krizi: Venezuela ekonomisinin daha da istikrarsızlaşması, ABD sınırına yönelik göçmen akışını artırabilir ve bu durum diğer yönetim hedefleriyle çelişebilir.

Bu analitik raporu derinleştirmek adına, çeşitli faktörleri aşağıdaki gibi inceleyeceğiz:

Batı demokrasisi kusurludur ve kötü ile daha beteri arasında ayrım yapar

Çağdaş Batı demokrasisine yönelik ikna edici eleştiriler, sistemin temel ilkesinin kökten yozlaştığını ve vatandaşların genellikle algılanan iki kötüden ehvenişeri seçmek zorunda bırakıldığı bir yapıya dönüştüğünü öne sürer. Bu yozlaşma, demokratik meşruiyetin tek hakemi olarak sandığa aşırı güvenilmesinden kaynaklanır; bu mekanizma, adayların yetkinliğini, dürüstlüğünü ve politika uzmanlığını eleştirel bir gözle değerlendirmek yerine, yalnızca oy verme eylemini önceler. Parti adaylıkları liyakate dayalı değerlendirmelerle değil, siyasi hizipçiliğin, dini dogmaların ve etnik kabileciliğin sinsi etkileriyle belirlendiği için seçim süreci derinden kusurludur. Bu durum, en nitelikli bireylerden yoksun, bunun yerine parti içi siyasetin ve kimlik tabanlı mobilizasyonun karmaşık ağlarında en iyi gezinenleri kayıran bir aday havuzu yaratır.

Bu sistemsel başarısızlık, güçlü finansal lobilerin ve oligarşik çıkarların önemli ve genellikle gizli müdahaleleriyle daha da kötüleşir. Bu yapılar, siyasi süreç üzerinde haksız bir nüfuz kurmak için esnek düzenleyici ortamdan yararlanır; mevzuatı ve politikaları kamu yararından ziyade dar, özel amaçlara hizmet edecek şekilde şekillendirir. Bireylerin endüstri düzenleyiciliği ile bir zamanlar denetledikleri sektörlerin lobiciliği arasında sorunsuzca geçiş yaptığı “döner kapı” fenomeni, Batı parlamentolarını ve temel kurumlarını felce uğratan bir düzenleyici esaret yaratmıştır. Sermaye ve iktidar arasındaki bu simbiyoz, ekonomik ve yönetimsel yapıların rant kollama ve yerleşik imtiyazların korunması için tasarlanmasını sağlar; bu da demokratik iradeyi fiilen hükümsüz kılar ve bir yönetim açığı oluşturur.

Sonuç olarak, yapısal olarak yerleşmiş bu zayıflıklar, Batı demokrasilerini varoluşsal zorlukları ele alma konusunda donanımsız bırakmıştır; bunların en dikkat çekeni, 2007-2008 mali kriziyle başlayan uzun süreli ekonomik buhrandır. Genellikle halkın toparlanması yerine banka kurtarmalarını ve kemer sıkma politikalarını önceleyen yetersiz politika tepkileri, kamu fonlarının (sıklıkla atıfta bulunulan Irak ve Afganistan harekatlarının çok ötesine geçen) bitmek bilmeyen askeri angajmanlara kitlesel olarak aktarılmasıyla birleşince, eşitsizliği derinleştirmiş ve kamu güvenini aşındırmıştır. Sistemin yenilenmeyi teşvik etmedeki bariz yetersizliği, belki de en sembolik haliyle, 2016 ve 2024 ABD başkanlık yarışlarında (Trump, Biden ve ardından bir kez daha Trump) görüldüğü üzere, sancaktarlarının ileri yaşı ve algılanan sınırlılıklarında vücut bulur. Bu gerontokratik [yaşlıların hakimiyetindeki] katılaşma, yalnızca demografik bir tuhaflık değil, aynı zamanda gerçek yenilenme ve yetkin liderlik yollarının modern demokratik süreci tanımlayan mekanizmalar tarafından fiilen tıkandığı daha derin bir kurumsal durgunluğun güçlü bir belirtisidir.

Trump, Batı’daki Siyonist oligarşik pragmatizmin gerçek suretini temsil ediyor çünkü kendisi de bunun bir parçası

Donald Trump’ın başkanlığı, derin bir paradoksu ve demokratik normların aşınmasına dair kritik bir vaka incelemesini temsil ediyor; bu dönem, yayılmacı Siyonist politikalarla açık bir uyum ve medya ile teknoloji oligarşisinin gücünü kullanan işlemsel bir yönetim anlayışıyla karakterize edilir. Yönetimi, Elon Musk gibi figürlerle simbiyotik bir ilişki geliştirdi ve başlangıçta dini ve azınlık gruplarını uzaklaştıran, cinsiyetsiz bir ahlak cephesi yansıtarak hayati bir destek sağladı. Bu koalisyon, hem ideolojik olarak yönlendirilen hem de acımasızca pragmatik olan bir iç ve dış politika gündemini mümkün kıldı. Bu durumun en belirgin olduğu yer Orta Doğu’ydu; yönetimi, bazı Müslüman ve Arap-Amerikan topluluklarından seçim desteği almasına rağmen, Netanyahu hükümetinin birincil kolaylaştırıcısı olarak hareket etti. ABD büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınması ve Filistinlilerin özlemlerini bir kenara iten İbrahim Anlaşmaları’nın imzalanması gibi politikaları, şiddetin tırmanmasına ve Gazze’deki yıkıcı kan gölüne fiilen yeşil ışık yaktı ve kalıcı çatışmaya adil bir çözüm arayanlara ihanet etti.

Küresel sahnede Trump doktrini, uluslararası hukuku açıkça hiçe sayan ve ABD’nin ekonomik çıkarlarını diplomasi yerine zorlayıcı tedbirlerle ilerletmeye çalışan aşındırıcı bir tek taraflılıkla tanımlandı. Cezalandırıcı gümrük vergileriyle uzun süreli müttefikleri karşısına aldı, ABD işgücü piyasası için kritik olan hassas göçmenlik sorunlarını manipüle etti ve Grönland gibi bölgeleri ele geçirme yönündeki ilhakçı fantezisini açıkça sürdürdü. Bu revizyonist yaklaşım, yönetiminin Nicolás Maduro’nun seçilmiş hükümetine karşı gayrimeşru bir darbe girişiminde bulunduğu Venezuela egemenliğine yönelik doğrudan saldırıda zirveye ulaştı. Bu manevra, İran ve Rusya’ya karşı başarısız provokasyonların ardından stratejik bir eksen kaymasıyla, kukla bir rejim kurma ve dünyanın kanıtlanmış en büyük petrol rezervlerini yağmalama yönünde şeffaf bir çabaydı; motivasyonu ise enerji fiyatlarını kontrol etmek ve galon başına 7 doları aşma tehdidi gösteren benzin maliyetlerinin yaratacağı iç ekonomik çöküntüyü önlemekti.

Bu saldırgan politikaların üzerine inşa edildiği ekonomik temel ise doğası gereği istikrarsızdı ve önemli mali tehlikeleri maskeliyordu. Medya tarafından gizlenen bir büyüme cephesinin ardında yönetim, Bank of America’ya göre her 100 günde bir trilyon dolar artan ve toplam iç borcu 40 trilyon doların üzerine çıkaran ulusal borcun endişe verici bir şekilde hızlanmasına başkanlık etti. Bu istikrarsızlık, yabancı işçi çalıştıran şirketlere 150 bin dolara varan fahiş vize ücretlerinin getirilmesi gibi kendi kendini yok eden göçmenlik politikalarıyla daha da kötüleşti. Bu öngörüsüz eylem, hem Amerikalı hem de yabancı iş insanlarının ve nitelikli işgücünün kaçışını hızlandırdı ve onların katkısına derinden bağımlı olan bir ekonomiyi daha da zorladı. Dolayısıyla Trump’ın mirası, yalnızca ideolojik bir zorbalık değil, aynı zamanda dar bir oligarşik ve ideolojik seçkinler grubunun yararına hem uluslararası düzenin hem de iç ekonomik güvenliğin hesaplı bir şekilde istikrarsızlaştırılmasıdır.

Trump muazzam servetini nereden elde etti ve gölge ticaretin bundaki rolü nedir?

Donald Trump’ın serveti sıklıkla emlak imparatorluğuna ve markalaşma girişimlerine atfedilse de, daha eleştirel bir analiz, kökenlerin çok daha karmaşık ve etik açıdan sorunlu olabileceğini öne sürüyor. Müteveffa finansçı Jeffrey Epstein ile bağlantılı olanlar da dahil olmak üzere çeşitli yasal süreçlerden ve araştırmacı raporlardan ortaya çıkan iddialar, bu sermayenin bir kısmının yasa dışı ağlarla bağlantılı olabileceğini öne sürüyor. Bu ağların, fuhuş şebekelerini ve küresel seçkinler için reşit olmayan kızlara erişimin kolaylaştırılmasını içerdiği iddia ediliyor; bu faaliyetler, eğer doğrulanırsa, meşru işlerine paralel olarak işleyen önemli ve gizli bir gelir akışını temsil eder. Bu bakış açısı, kendi kendini var eden başarıya dair kabul görmüş anlatıya meydan okuyor ve servetinin kısmen insan kaçakçılığının doğasında var olan sömürü üzerine inşa edilmiş olabileceğini öne sürüyor.

Daha derin bir inceleme, BM Uyuşturucu ve Suç Ofisi’nin yıllık küresel gelirinin 400 ila 650 milyar dolar arasında olduğunu tahmin ettiği bir gölge ekonomi olan uluslararası uyuşturucu ticaretine uzanıyor. Venezuela’nın ABD narkotiklerinin birincil kaynağı olduğu iddiası, Meksika kartellerini tutarlı bir şekilde baskın güç olarak tanımlayan DEA istihbaratı tarafından desteklenmeyen, büyük ölçüde çürütülmüş siyasi bir iddiadır. Ancak, bu yasa dışı pazarın ölçeği, lojistik kapasiteye ve bağlantılara sahip her bireyin incelenmesini davet ediyor. Bazı kaynaklardan gelen doğrulanmamış iddialar, Trump’ı bu tür faaliyetlerle ilişkilendirmeye çalışarak potansiyel suç ortaklığı veya kişisel katılım imasında bulundu. Bu iddialar ciddi olmakla birlikte, yerleşik yasal gerçeklerden ziyade iddia alanında kalmaya devam ediyor; yine de servet birikiminin dürüstlüğünü sorgulayan eleştirel söylemin bir bileşeni olarak varlığını sürdürüyor.

Sloven bir göçmen ve eski bir model olan eşi Melania Trump’ın çıplak fotoğrafçılığı da içeren kişisel geçmişi, bu analitik çerçevede mesleğinin bir kınanması olarak değil, Trump’ın insan metalaştırmasının normalleştirildiği bir çevreye daldığına dair potansiyel ikinci dereceden kanıt olarak sıklıkla zikrediliyor. Sentezlendiğinde, bu unsurlar -Epstein gibi figürlerle ilişki, uyuşturucu ve seks kaçakçılığına karışıldığına dair ısrarlı iddialar ve yasal ile yasa dışı arasındaki çizgileri bulanıklaştıran endüstrilerdeki faaliyetler- birçok araştırmacı için ikna edici bir argüman oluşturuyor. Bu argüman, Trump’ın servetinin kapsamlı bir şekilde anlaşılmasının, meşru girişim ile sömürüden beslenen yasa dışı gölge ekonomilerin potansiyel birleşimini kabul etmesi gerektiğini öne sürüyor.

Donald Trump ve Amerika ile pratik, yeni ve alışılmadık yollarla nasıl yüzleşilebilir ve cezalandırılabilir?

Donald Trump’ın Venezuela’ya -Kongre onayı olmaksızın- tek taraflı hava ve deniz ambargosu uygulaması, hem uluslararası hukukun hem de ABD Anayasası’nın açık bir ihlalini teşkil ediyor. Venezuela’daki insani krizi derinleştiren abluka, BM Şartı’nın sivil nüfusa zarar veren zorlayıcı ekonomik önlemleri yasaklayan maddesine (Madde 2(4)) aykırıdır. Hukuki açıdan, Trump’ın Kongre’yi devre dışı bırakması, Savaş Yetkileri Yasası’nı ve kuvvetler ayrılığı ilkesini de ihlal ediyor. ABD’nin bu tür eylemler karşısındaki tarihsel dokunulmazlığı göz önüne alındığında, geleneksel yargı mekanizmalarının (örneğin, ABD’nin üye olmadığı UCM) onu sorumlu tutması pek olası görünmüyor. Bu nedenle, Küresel Güney ülkeleri tarafından Trump ve yönetimine karşı çok taraflı ekonomik yaptırımlar, hedeflenen varlık hacizleri ve insanlığa karşı işlenen suçlar için evrensel yargı yetkisi ilkesi kapsamında diplomatik izolasyon gibi alışılmadık stratejiler araştırılmalıdır.

Jeopolitik ağır toplar Çin ve Rusya’nın liderliğindeki Küresel Güney, sonuç doğurmak için önemli bir koza sahip. Her iki ülke de ABD’nin Venezuela üzerindeki yaptırımlarını kınadı; Çin 60 milyar doların üzerinde yatırım sağlarken, Rusya askeri danışmanlar görevlendirdi. Trump yönetimini cezalandırmak için, ABD yetkililerinin denizaşırı varlıklarını dondurmak (Rusya ve Çin bağlantılı holdinglerde tahmini 30 milyar dolar) veya kritik mineral tedarik zincirlerine erişimi kısıtlamak gibi finansal misillemeleri tırmandırabilirler. Ayrıca, 193 ülkenin tek taraflı zorlayıcı önlemleri kınadığı önceki oylamaları temel alarak, ABD yaptırımlarını gayrimeşru kılmak için BM Genel Kurulu’nda kararlar alabilirler. Ancak, bu konudaki isteklilikleri, anti-emperyalist söylemi ekonomik pragmatizmle, özellikle de Çin’in ABD pazarlarına olan bağımlılığıyla dengelemelerine bağlı.

Diplomatik kınamanın ötesinde, uluslararası çerçeveler altında yasal yollar mevcuttur. 120 devleti temsil eden Bağlantısızlar Hareketi (NAM), BM Şartı’nın egemenlik ilkelerini ihlal ettiği gerekçesiyle Uluslararası Adalet Divanı’nda (UAD) toplu bir dava açabilir. Bunun emsalleri mevcut: Nikaragua, 1986 yılında ambargo kaynaklı zararlar nedeniyle ABD’ye karşı açtığı davayı kazanmıştı. Ekonomik olarak, Küresel Güney ülkeleri, AB’nin karşı yaptırım yasasına (Blocking Statute 2271/96) benzer şekilde, ablukayı uygulayan ABD firmalarına karşı ikincil yaptırımlar benimseyebilir. Venezuela, tıbbi malzeme eksikliği nedeniyle ölüm oranlarında %40’lık bir artış olduğunu belirterek (Lancet, 2019), ABD yaptırımlarının insanlığa karşı suç olarak soruşturulması için Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) başvuruda bulundu. Bu çabaların güçlendirilmesi, BRICS ve ALBA gibi bölgesel kuruluşlardan koordineli bir eylem gerektiriyor.

Venezuela’ya yapılanların zorbalık ve servet hırsızlığı olduğu iddiası, ABD’nin iç durumunun karmaşıklığını göz ardı eden bir aşırı basitleştirmedir

Alışılmadık önlemler hesap verebilirlik için yollar sunsa da, etkinlikleri sürdürülebilir jeopolitik birliğe bağlıdır. Çin ve Rusya, ABD eylemleri çıkarlarını daha fazla istikrarsızlaştırmadıkça doğrudan çatışma riskine girme konusunda isteksiz olabilir. Ancak, yasal ve ekonomik tepkilerin tırmandırılması -taban baskısıyla (örneğin, Trump bağlantılı işletmeleri hedef alan yaptırım ve yatırımları geri çekme kampanyaları) birleştiğinde- ABD’nin ahlaki otoritesini aşındırabilir. Küresel Güney, sembolik zaferler ile somut cezaları tartmak zorundadır, ancak tarih, sembolik yenilgilerin bile hegemonik aşırılıkları sınırlayabildiğini göstermektedir. Akademisyenler için, bu ihlalleri belgelemek ve ulusötesi yasal aktivizmi savunmak, tek taraflı saldırganlığa karşı gelecek normları şekillendirmede kritik önemini koruyor.

Bazı araştırmacılar, ABD’nin Venezuela petrol rezervlerine yönelik stratejik ilgisinin, ABD ampirik verileriyle çelişebilecek bir iç enerji yoksulluğunu ve finansal çaresizliği yansıttığını bulgulamaktadır. Aslında ABD, 2018’den bu yana dünyanın en büyük ham petrol üreticisidir ve günde 10 milyon varilden fazla üretim yapmaktadır; güvenilirliği şüpheli olan ABD Enerji Enformasyon İdaresi (EIA) verilerine göre 2023 yılında bu rakam günde 12,9 milyon varile ulaşmıştır. Enerji kıtlığı çekmek bir yana, ABD, kendi iddiasına göre petrol ürünlerinde net ihracatçı konumundadır. Birçok çevre uzmanına göre ABD çevresini, toprağını ve yeraltı sularını tahrip eden hidrolik kırılma ve yatay sondaj gibi kayaç/şeyl çıkarma teknolojilerindeki ilerlemeler sayesinde enerji bağımsızlığı olasılığı artmaktadır.

Bazıları, ABD’nin Venezuela’ya yönelik dış politikasını Amerikan perspektifinden daha geniş bir jeopolitik bağlamda analiz etmemiz gerektiğini söyleyebilir. Venezuela, 2023 OPEC verilerine göre yaklaşık 303 milyar varil ile dünyanın kanıtlanmış en büyük petrol rezervlerine sahiptir ve bu durum, ekonomik kötü yönetim ve yaptırımlar nedeniyle yaşanan mevcut üretim zorluklarına rağmen onu enerji piyasalarında önemli bir oyuncu yapmaktadır. ABD’nin müdahalesi, özellikle Trump yönetimi sırasında, kaynakların doğrudan ele geçirilmesinden ziyade, insani krizleri ve anti-otoriter ilkeleri öne sürerek demokratik rejimi güç kullanarak ve ABD vekilleri ile ABD gündemini benimseyen bir muhalefet aracılığıyla değiştirmeye odaklandı. Eleştirmenler bu tür önlemlerin dolaylı olarak ABD enerji çıkarlarına fayda sağlayabileceğini savunsa da, yaptırımlar doğrudan petrolü ele geçirmek için değil, Nicolás Maduro rejimine baskı yapmak için kullanıldı.

Ekonomik emperyalizm ve müdahalecilik suçlamaları dikkatli bir bilimsel çalışmayı hak etse de, ABD politikasını sadece “hırsızlık ve gözdağı” olarak tasvir etmek, çok yönlü diplomatik ve stratejik hesaplamaları basitleştirmektedir. Trump yönetiminin eylemleri, ABD dış politikasının bölgesel nüfuzunu ortaya koyma ve Venezuela ile ekonomik ve askeri bağlarını sürdüren Rusya ve Çin gibi düşman güçlere karşı koyma yönündeki uzun süreli geleneği içinde, doğru bağlamına oturtulmalıdır. Bu politikaları iç başarısızlığa atfetmek; ulusal güvenlik, otoriterliğe karşı ideolojik muhalefet ve küresel enerji piyasası dinamikleri arasındaki karmaşık etkileşimi göz ardı eder. Titiz bir bilimsel analiz, çok kutuplu bir dünyada dış politikanın yapısal, kurumsal ve ideolojik itici güçlerini incelemek için basit anlatıların ötesine geçmeyi gerektirir.

Venezuela’nın geçmiş ve bugün arasındaki mücadelesi ve Gazze direnişinden dersler

Venezuela’nın yabancı müdahaleye karşı çağdaş mücadelesi, tarihsel sömürge karşıtı direnişinin, özellikle de Bolivarcı devrimin 19. yüzyılda İspanyol emperyal yönetimine başkaldırısının merceğinden anlaşılmalıdır. Bugün bu mücadele, birçok Latin Amerikalı akademisyenin neo-emperyal tahakküm olarak nitelendirdiği şeye karşı bir direnişe dönüşmüştür; özellikle de Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansı’na (UNCTAD) göre 2017 ile 2022 yılları arasında Venezuela’ya 200 milyar doların üzerinde gelir kaybına mal olan ABD ekonomik yaptırımlarına karşı. Simón Bolívar nasıl Büyük Kolombiya’yı (Gran Colombia) sömürgeci sömürüden kurtarmak için savaştıysa, modern Venezuela da direnişini izolasyonizm olarak değil, anti-emperyalist egemenliğin bir devamı olarak çerçevelemelidir. Finansal ablukalar ve siyasi izolasyon yoluyla tezahür eden mevcut jeopolitik baskı, dış tahakkümün tarihsel kalıplarıyla paralellik gösteriyor; tek fark, artık doğrudan askeri işgal yerine ekonomik zorlama yoluyla uygulanmasıdır.

Aynı derecede öğretici olan bir diğer örnek, 17 yılı aşkın süredir (2007’den beri) devam eden ablukaya ve Gazze Sağlık Bakanlığı raporlarına göre Ekim 2023’ten bu yana 70 binden fazla sivilin ölümüyle sonuçlanan tekrarlayan askeri saldırılara rağmen topraklarını veya onurlarını terk etmeyi reddeden Gazze halkının kararlı direnişidir. Onların dayanıklılığı, orantısız güç ve küresel kayıtsızlık karşısında tabandan gelen başkaldırının güçlü bir modelini sunuyor. Benzer şekilde, Hugo Chávez’in Batı finansal sistemlerini stratejik olarak devre dışı bırakması -Venezuela petrolünün Arjantin tarım ürünleriyle takas edildiği 2005 tarihli gıda karşılığı enerji anlaşmasında örneklendiği gibi- ekonomik egemenliğin Güney-Güney iş birliği yoluyla korunabileceğini göstermişti. Bu emsal, hegemonik kontrole karşı koymada bölgesel entegrasyonun ve alternatif ticaret mekanizmalarının uygulanabilirliğinin altını çiziyor. Venezuela, hem tarihsel kurtuluş mücadelelerinden hem de çağdaş direniş eylemlerinden yararlanarak, neokolonyalizme karşı küresel hareketlerle ve kendi kaderini tayin hakkıyla uyumlu, tutarlı ve ahlaki temellere dayanan bir dış politika ortaya koyabilir.

Sonuçlar:

Makale, modern Batı demokrasisini eleştirerek, kusurlu hale geldiğini ve vatandaşları iki yetersiz seçenek arasında seçim yapmaya sınırladığını savunuyor. Siyasi parti adaylıklarının liyakatten ziyade hizipçiliği nasıl takip ettiğini ve bunun sonucunda niteliksiz adayların ortaya çıktığını vurguluyor. Bu durum, politikaları özel kazanç için manipüle eden varlıklı lobilerin etkisiyle daha da kötüleşiyor ve bir yönetim açığına yol açıyor.

Donald Trump’ın başkanlığı, belirli çıkarlarla uyumlu politikaları teşvik ederken askeri ve ekonomik istikrarsızlığı besleyerek bu demokratik sorunları örneklendiriyor. Yönetiminin Orta Doğu’daki ve uluslararası ilişkilerdeki eylemleri saldırgan bir tek taraflılığı yansıtıyor. Ek olarak, Trump’ın finansal mirası sorgulanıyor; potansiyel olarak yasa dışı faaliyetlerle bağlantılar öne sürülüyor ve servetinin kaynakları hakkında endişeler dile getiriliyor.

Sloven bir göçmen ve eski bir model olan Melania Trump’ın geçmişi, insan metalaştırmasıyla ve Trump’ın hem meşru hem de yasa dışı girişimleri içerebilecek servetiyle ilgili potansiyel sorunları vurguluyor. Trump’ın Venezuela’ya Kongre onayı olmadan uyguladığı hava ve deniz ambargosu, uluslararası hukuku ihlal ediyor ve ülkenin insani krizini daha da kötüleştiriyor. Trump’ı sorumlu tutmak için Çin ve Rusya gibi Küresel Güney ülkeleri yaptırımları, varlık dondurmayı veya uluslararası mahkemeler aracılığıyla yasal işlem başlatmayı düşünebilir.

Venezuela’nın önemli petrol rezervleri onu stratejik açıdan önemli kılıyor, ancak ABD’nin müdahalesi genellikle kaynak hırsızlığından ziyade rejim değişikliğini vurguluyor. Mevcut durum, geçmişteki sömürge karşıtı direnişle paralellik gösteren, neo-emperyal tahakküme karşı tarihsel bir mücadeleyi yansıtıyor. Venezuela, hegemonik kontrole karşı egemenliği ve entegrasyonu savunan bir dış politika geliştirmek için bu mücadelelerden yararlanabilir.

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English