Ortadoğu
İran Dışişleri Bakanı Arakçi, 40 günlük savaşı anlattı

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, katıldığı mülakatta 12 günlük ve 40 günlük savaş dönemlerinin bilinmeyen askeri ve diplomatik ayrıntılarını paylaştı. Arakçi, müzakerelerde uranyum zenginleştirmesini sıfırlama dayatmalarına direnerek savaşı göze aldıklarını ve askeri hazırlıkları en üst seviyede tuttuklarını belirtti.
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, katıldığı özel bir yayında, belgesel yönetmeni ve tarihçi Cevad Moguyi’nin sorularını yanıtlayarak ülkenin yakın tarihte yaşadığı askeri ve diplomatik krizlerin bilinmeyen yönlerini kamuoyuyla paylaştı.
Görüşmede özellikle 12 günlük savaş ve ardından gelen 40 günlük savaşın arka planındaki karar alma mekanizmaları, askeri hazırlıklar ve diplomatik temaslar kapsamlı şekilde ele alındı.
Üst düzey İranlı yetkililerin şehit düştüğü bu süreçlerde yaşanan stratejik kırılma noktalarını aktaran Arakçi, müzakere ve savaş arasındaki ilişkiyi net sözlerle ortaya koydu.
Arakçi, mülakatın başında geçen yıl aynı dönemde gerçekleştirdikleri görüşmeye atıf yapan Moguyi’nin, ateşkes sonrası hakların elde edilmesi için sunulan seçenekleri hatırlatması üzerine önemli bir değerlendirme yaptı.
Dışişleri Bakanı, hakların savunulması için iki temel yol olduğunu belirterek, “Haklarımıza ulaşabilmek için önümüzde iki seçenek vardı: Ya savaşacaktık ya da müzakere masasına oturacaktık. Şüphesiz ki müzakere, daha kolay ve daha az maliyetli bir yoldur. 12 günlük savaşta kazandığımız zaferin bize sağladığı güçlü konum sayesinde, masaya onurlu bir müzakere yürütmek amacıyla oturduk” ifadelerini kullandı.
Moguyi’nin, kendisinin Devrim Muhafızları Ordusu kökenli olmasını ve uzun yıllara dayanan diplomatik tecrübesini hatırlatarak, “Bu askeri ve diplomatik birikime rağmen süreç nasıl tekrar savaşa evrildi?” sorusuna yanıt veren Arakçi, durumun kendi yönetimlerinden kaynaklanmadığını vurguladı.
İran Dışişleri Bakanı, “Her şeyden önce bu durum benim belirlediğim bir rota değildi. Karşı tarafın, İran üzerinde belirli hedeflere ulaşma yönünde kesin bir kararı vardı. Biz ise diplomasiyi kullanarak karşı tarafın bu niyetini savaştan başka bir yöne çekmeye çabaladık” şeklinde konuştu.
Müzakerelerin savaşa yol açtığı yönündeki yaygın algının tamamen yanlış olduğunu dile getiren Arakçi, bu yanılsamanın düzeltilmesi gerektiğini ifade etti.
Kararların şahsi değil, devletin ortak aklıyla alındığını belirten Bakan, “Müzakere yürütmemiz benim tek başıma aldığım bir karar değildi, bu ortak bir devlet kararıydı. Daha önce de belirttiğim gibi, tüm bu süreç aslında karşı tarafın zayıf bir İran hayali kurmasıyla başladı” dedi.
“Her şey zayıf bir İran illüzyonuyla başladı”
İran’ın bölgesel caydırıcılığını kaybettiği yönündeki yanlış hesaplamaların savaşı tetiklediğini belirten Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Lübnan’da meydana gelen gelişmeler, Suriye’nin düşüşü ve Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney’in katledilmesi gibi olayların karşı tarafta büyük bir yanılsamaya yol açtığını kaydetti.
Arakçi, “Karşı taraf, İran’ın bölgesel caydırıcılık kabiliyetini tamamen yitirdiğini ve bu açığı kapatmak için nükleer caydırıcılığa yöneleceğini düşündü. Bu nedenle, İran daha nükleer caydırıcılık aşamasına ulaşmadan önce nükleer altyapısını ve imkanlarını tamamen yok etmeleri gerektiği kararına vardılar” ifadelerini kullandı.
Siyonist rejimin bu zayıflık algısını fırsat bilerek İran’ı tamamen ortadan kaldırmayı hedeflediğini belirten Arakçi, bu motivasyonla 12 günlük savaşı başlattıklarını söyledi. Bu savaştan önce de iki ya da üç kez sıcak çatışmanın eşiğine gelindiğini aktaran İranlı Bakan, “Bölgesel bir savaşın çıkacağı ve bu savaştan herkesin büyük zarar göreceği korkusu, yürüttüğümüz diplomatik çabalarla birleşince savaşı birkaç kez engellemeyi ya da ertelemeyi başardık” şeklinde konuştu.
Karşı tarafın savaşa girmeden önce diplomasiyi kendi lehine bir araç olarak denediğini vurgulayan Arakçi, müzakere masasında uranyum zenginleştirmesinin tamamen sıfırlanması yönünde yasadışı ve mantıksız taleplerle karşılaştıklarını dile getirdi.
İranlı diplomat, “Karşı tarafın uranyum zenginleştirmesini sıfıra indirme talebine karşı büyük bir kararlılıkla direndik. Masada istediklerini alamayacaklarını anladıklarında ise askeri seçeneğe yöneldiler. Savaş tam olarak bu noktada başladı. Bizim masadaki kararlı duruşumuz ve onların dayatmalarını kabul etmeyişimiz, onları daha zorlu olan savaş yolunu seçmeye zorladı” dedi.
Düşmenin 12 günlük savaşta ağır bir askeri yenilgiye uğradığını hatırlatan Arakçi, 40 günlük savaşın da benzer bir yanlış hesaplama zincirinin sonucu olarak patlak verdiğini ifade etti. Karşı tarafın direniş ekseninin savunma gücünü öngöremediğini belirten Bakan, “12 günlük savaştan sonra yeni bir hesap hatası yaptılar. Direnişin bu düzeyde bir mukavemet göstereceğini tahmin etmemişlerdi. Daha fazla silah ve teçhizat yığarak kendilerini hazırlamaya çalıştılar” ifadelerini kullandı.
Siyonist rejimin birkaç günlük yoğun bir saldırıyla İran sistemini çökerteceğini ve hükümetin teslim olacağını varsaydığını aktaran Arakçi, bu hayallerin sahada karşılık bulmadığını belirtti.
Bakan, “Uzun süreli bir savaşa hazırlıklı değillerdi. Ayrıca halkımızın meydanlara inip devletin ve sistemin arkasında sapasağlam durduğunu gördüklerinde savaşı durdurmak zorunda kaldılar” dedi.
Mülakatta, 12 günlük savaşın durdurulması yerine devam ettirilmesinin daha doğru olacağını savunan çevrelerin eleştirilerine de değinen Arakçi, askeri kararların derinlemesine analiz edildiğini söyledi.
Moguyi’nin, askeri yetkililerden aldığı bilgilere dayanarak füze kapasitesinin üç katına çıktığını ve baskı altında fırlatma hazırlık süresinin 10-15 saatten 35-40 dakikaya kadar indirildiğini belirtmesi üzerine Arakçi, 12 günlük savaştan büyük askeri dersler çıkardıklarını teyit etti.
Savaşın sona erdirilmesi kararının Ulusal Yüksek Güvenlik Konseyi tarafından kolektif bir şekilde alındığını vurgulayan Arakçi, “Savaşı sonlandırma kararı ortaklaşa alınan bir karardı. 12 günlük savaştan çıkardığımız askeri dersler, bir sonraki savaşa çok daha güçlü ve hazırlıklı girmemizi sağladı. Bu kararın doğruluğu sonraki süreçte açıkça görüldü” şeklinde konuştu.
“Bizim gerçek nükleer bombamız Hürmüz Boğazı’dır”
12 günlük savaşın ardından düşmanın iki temel stratejik hata yaptığını belirten İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bu hatalardan ilkinin İran’ı yenebilmek için çok daha uzun bir savaşa hazırlanma gerekliliği, ikincisinin ise öncelikle devletin sosyal tabanını yok edip ardından doğrudan sistemi hedef alma planı olduğunu açıkladı.
Bu doğrultuda bölgede benzeri görülmemiş bir askeri yığınak yapıldığını ifade eden Arakçi, “Amerika Birleşik Devletleri bölgeye elindeki tüm askeri imkanları taşıdı. Siyonist rejimi son teknoloji savunma sistemleriyle donattılar ve toplumsal alanda iç karışıklık yaratmak amacıyla operasyonlar yürüttüler” dedi.
Toplumsal huzursuzluk yaratma çabalarının ardından düşmanın tekrar sıfır zenginleştirme dayatmasıyla müzakere masasına oturmak istediğini kaydeden Arakçi, bu teklifin arkasında açık bir savaş tehdidi yer aldığını belirtti.
Devlet içinde yapılan yoğun istişareler sonucunda müzakerelere başlama kararı aldıklarını söyleyen Bakan, “Bu kez müzakerelere girme amacımız tamamen uluslararası topluma ve kendi halkımıza karşı tüm yolları tükettiğimizi kanıtlamaktı. Askeri kanadımız da biz de savaşın kaçınılmaz olduğunu biliyorduk. Ancak kimsenin müzakere etseydiniz savaş çıkmazdı diyememesi için bu adımı attık” ifadelerini kullandı.
Arakçi, askeri güçlere ve hükümete müzakerelere bel bağlamadan her türlü hazırlığı yapmaları yönünde açık mesajlar verdiğini hatırlattı.
Ordunun ve devlet kurumlarının gıda ve askeri mühimmat depolarını en üst düzeyde doldurduğunu belirten Arakçi, “Savaş başladığında tamamen hazırlıklıydık. Nitekim ilk saldırıdan sadece iki saat sonra düşman mevzilerine karşılık vermeye başladık. Tüm savunma planlarımız önceden en ince ayrıntısına kadar hazırlanmıştı” şeklinde konuştu.
Hürmüz Boğazı’nın savaşın ilk gününde kapatılmasının da bu planlı stratejinin bir parçası olduğunu açıklayan Arakçi, “Liderliğin doğrudan hedef alınması durumunda Hürmüz Boğazı’nın derhal kapatılması yönünde kesin bir askeri talimat vardı. Bu karar doğrultusunda ilk gün boğazı ulaşıma kapattık” dedi.
Müzakerelerin şahsi prestij amacıyla kullanılmadığını, devletin çıkarlarının her şeyin üstünde olduğunu vurgulayan Dışişleri Bakanı, “Ben kendi siyasi geleceğim veya itibarım için hareket etmem. Ulusal çıkarları şahsi itibarın arkasına saklamayı vatana ihanet kabul ederim. Eğer bu ülke için canını feda eden insanlar varsa, ben de gerektiğinde tüm itibarımı ortaya koyarım” ifadelerini kullandı.
Arakçi, tüm müzakere süreçlerinin Ulusal Yüksek Güvenlik Konseyi bünyesindeki özel nükleer komite tarafından karara bağlandığını ve tüm bu süreçlerin devlet arşivlerinde kayıtlı olduğunu sözlerine ekledi.
İran’ın nükleer tesislerinin vurulduğu dönemde dahi müzakere masasında başı dik bir şekilde durduklarını belirten Arakçi, düşmanın uranyum zenginleştirmesinin askıya alınması yönündeki dayatmalarını reddettiklerini ifade etti.
26 Şubat günü İsviçre’nin Cenevre kentinde gerçekleştirilen üçüncü tur müzakerelerde karşı tarafın uzun süreli askıya alma talebini kesin bir dille geri çevirdiklerini açıklayan Bakan, “Tesislerimizin zarar gördüğü o zorlu dönemde bile bu dayatmayı kabul etmeme talimatına sadık kaldık. Eğer o dönemde teslimiyeti kabul etseydik, ülkemizin onurunu satmış olurduk ve bu durum savaştan çok daha büyük bir yıkıma yol açardı” dedi.
“Burası birini devirince herkesin kaçacağı Venezuela değil”
Müzakerelerin sonuçsuz kalmasının ardından 27 Şubat gününden itibaren bölgede savaş havasının tamamen hakim olduğunu belirten Abbas Arakçi, 28 Şubat Cumartesi günü sabah saatlerinde yaşanan büyük saldırıyı tüm detaylarıyla aktardı.
Cumartesi sabahı saat 08.00’de Cumhurbaşkanı’na Cenevre müzakereleri hakkında rapor sunduğunu, saat 09.00’da ise Liderlik Ofisi’nde üst düzey yetkililerden Ağa Hicazi ile bir araya geldiğini belirten Arakçi, tam da savaşın kaçınılmazlığını rapor ettiği esnada binanın füzelerle hedef alındığını söyledi.
Saldırı anını anlatan İran Dışişleri Bakanı, “Ofiste toplantı halindeyken ardı ardına üç füze isabet etti. İlk füze biraz uzağa düştü. İkincisi daha yakına isabet ederek tüm binayı sarstı. Üçüncü füze ise doğrudan bizim bulunduğumuz binaya çarptı. Binanın sol kanadı, Hicazi’nin sekreteri Şehit Ayuzi’nin bulunduğu bölüm tamamen yerle bir oldu” ifadelerini kullandı. Saniyeler içinde tavanın çöktüğünü ve her yeri yoğun bir toz bulutunun kapladığını belirten Arakçi, enkaz altından kendi imkanlarıyla çıktıklarını ve Hicazi’nin elinden tutarak binayı terk ettiklerini açıkladı.
Binadan çıktıklarında çevredeki askeri ve idari binaların da vurulduğunu gördüklerini söyleyen Arakçi, o esnada araçlarının enkaz altında kaldığını ve bölgeden uzaklaşmak için yoldan geçen sivil bir binek otomobile binmek zorunda kaldıklarını aktardı.
Bakan, “Bizi aracına alan genç bir vatandaşın yardımıyla güvenli bir bölgeye geçebildik” dedi.
Aynı saatlerde devletin diğer kritik organlarının da eşzamanlı olarak hedef alındığını belirten Arakçi; İstihbarat Bakanlığı Şurası, Savunma Şurası ve Dış İlişkiler Stratejik Konseyi toplantılarının yapıldığı binaların da füzelerle vurulduğunu açıkladı.
Ali Şemhani’nin başkanlık ettiği savunma toplantısında ve diğer binalarda çok sayıda değerli komutan ve devlet adamının şehit düştüğünü belirten Arakçi, bu durumun ciddi bir güvenlik açığına işaret ettiğini kaydetti. Arakçi, “Bu eşzamanlılık tesadüf olamaz. Karşı tarafın devletin karar alma mekanizmalarına sızdığı açık bir güvenlik ve istihbarat zaafiyeti vardı. Ancak en büyük yanılgıları, burayı bir kişiyi devirince sistemin çökeceği Venezuela gibi görmeleriydi” şeklinde konuştu.
Düşmanın, lider kadroyu yok ederek İran halkını ve devletini teslim alabileceğini düşündüğünü ancak büyük bir dirençle karşılaştığını belirten Arakçi, hiçbir devlet görevlisinin görev yerini terk etmediğini, istifa etmediğini ve ülkeyi satmadığını vurguladı.
Arakçi, “Amerikalı temsilcilere açıkça sordum: Siz hiç her an havaya uçma riski olan bir odada devlet yönetmeye çalıştınız mı? Ya da ailenizle son kez konuşuyor olabileceğinizi bilerek telefon kullandınız mı? Biz bu şartlar altında görevimizi yürüttük ve teslim olmadık” ifadelerini kullandı.
“Eğer savaşmamanın bedeli savaşmaktan ağırsa savaşmalısınız”
Savaşın diplomatik boyutunda bölgesel aktörlerle yürütülen temasların hayati bir rol oynadığını ifade eden Abbas Arakçi, Suriye krizinin ardından bölge ülkelerine gerçekleştirdiği turlarda muhataplarına çok sert uyarılarda bulunduğunu aktardı.
Bölgedeki bir liderle yaptığı görüşmeyi isim vermeden paylaşan Arakçi, karşı tarafın İran’ın nükleer, askeri ve petrol tesislerinin tamamen yok edileceğini ve liderliğinin vurulacağını iddia ederek kibirli bir tavır sergilediğini belirtti.
Bu tehditlere karşı İran’ın yanıtının çok net olduğunu dile getiren Arakçi, “Kendisine açıkça söyledim: Eğer bizim bir tesisimizi vururlarsa, biz de onların karşılık gelen tesisini vururuz. Nükleer tesislerimize saldırırlarsa, nükleer tesislerini hedef alırız. Askeri noktalarımızı vururlarsa, İsrail’in askeri merkezlerini vururuz. Eğer Amerika Birleşik Devletleri bu saldırılara katılırsa, bölgedeki Amerikan askeri üslerini yerle bir ederiz. Bizim füzelerimiz Amerika kıtasına ulaşmayabilir ancak buradaki üslerini vurmaya fazlasıyla yeter” dedi.
İran’ın petrol satamaması durumunda bölgedeki hiçbir ülkenin petrol ihraç edemeyeceğini muhatabına ilettiğini söyleyen Bakan, bu kararlılığın bölge ülkelerini dehşete düşürdüğünü belirtti.
Bölge liderinin bu tehditler karşısında tüm dünyanın İran’a cephe alacağını söylemesi üzerine Arakçi’nin, “Biz sizi doğrudan hedef almayacağız, sadece sizin topraklarınızda yer alan Amerikan üslerini vuracağız” cevabını vermesi, bölge ülkelerinin savaşa dahil olma konusundaki iştahını tamamen kesti.
40 günlük savaş esnasında bu tehditlerin sadece sözde kalmadığını sahada da gösterdiklerini belirten Arakçi, Amerika Birleşik Devletleri’ne ait gemilere yakıt ikmali yapan dost ülke Umman’daki bir şirketi dahi hedef almaktan çekinmediklerini kaydetti.
Arakçi, “Güvenlik mimarisini tamamen değiştirdik. İran’ın güvenliği sağlanmadan bölgedeki hiçbir ülkenin güvende olamayacağını kanıtladık. Bizim asıl nükleer bombamızın Hürmüz Boğazı olduğunu tüm dünya bu süreçte anladı” şeklinde konuştu.
Savaşın dördüncü gününde ABD Başkanı Donald Trump’ın Irak Kürt Bölgesel Yönetimi liderlerini arayarak İran’ı parçalama planını devreye sokmaya çalıştığını aktaran Dışişleri Bakanı, bu komploya karşı anında diplomatik taarruza geçtiklerini belirtti.
Barzani ve Talabani ailelerinin yanı sıra Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani ve Türk Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile acil telefon görüşmeleri gerçekleştirdiğini söyleyen Arakçi, “Irak makamlarına Kürt bölgesinden yönelecek en ufak bir tehdide en sert şekilde karşılık vereceğimizi bildirdik. Türkiye bu süreçte son derece kararlı ve yapıcı bir duruş sergileyerek planların bozulmasında büyük rol oynadı” ifadelerini kullandı.
Pahlavi hanedanı varisinin İsrail’e giderek İran’ın bölünmesi ve merkezi bölgede göstermelik bir krallık kurulması yönünde anlaşmalar yaptığının ortaya çıktığını belirten Arakçi, halkın devlete olan bağlılığı sayesinde bu planların da suya düştüğünü kaydetti.
Mülakatın sonunda, İran’ın askeri olarak bu kadar üstün olduğu bir dönemde neden ateşkesi kabul ettiğine açıklık getiren Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, savaşların ya mutlak askeri zaferle ya da müzakereyle sonuçlanacağını belirtti.
Mutlak askeri zaferin karşı ülkenin topraklarını tamamen işgal etmek anlamına geldiğini ve bunun rasyonel olmadığını söyleyen Arakçi, en güçlü konumdayken müzakere masasına oturmanın en doğru strateji olduğunu vurguladı.
Savaşın ilk iki haftasında İran’ın tüm stratejik hedeflerine ulaştığını, caydırıcılığını kanıtladığını ve Hürmüz Boğazı üzerindeki hakimiyetini dünyaya gösterdiğini belirten Arakçi, “Eğer savaşı daha fazla uzatsaydık, elde edeceğimiz stratejik kazanımlar artmayacaktı. Aksine, ülkenin sanayi ve enerji altyapısının zarar görmesi riskiyle karşı karşıya kalacaktık. Savaşmamanın bedelinin savaşmaktan daha ağır olduğu noktada savaştık; ancak kazanımlarımızı diplomatik olarak tescillediğimiz anda ateşkesi kabul ederek ülkemizi büyük bir yıkımdan koruduk” diyerek sözlerini tamamladı.
Arakçi, imzalanan mutabakat zaptı ile ABD’nin İran’a karşı bir daha asla askeri güç kullanmayacağını ve egemenliğine saygı duyacağını taahhüt etmek zorunda kaldığını belirterek, bunun İran diplomasisi ve askeri gücünün ortak bir zaferi olduğunu ifade etti.
Ortadoğu
Ensarullah lideri: Suudi Arabistan’ın Mekke iddiası ‘asrın yalanı’

Ensarullah lideri Abdülmelik Husi, Yemen güçlerinin Mekke şehrine SİHA saldırısı girişiminde bulunduğu yönündeki Suudi iddiasını kesin biçimde reddetti.
Husi, Riyad’ın Mekke’nin kutsallığını Yemen’e yönelik saldırı ve ablukayı meşrulaştırmak için istismar ettiğini söyledi.
Yemen’deki Ensarullah hareketinin lideri Abdülmelik Husi, Yemen Silahlı Kuvvetlerinin Mekke’ye SİHA saldırısı girişiminde bulunduğu yönündeki Suudi Arabistan iddiasını “büyük, çirkin ve iğrenç bir yalan” olarak nitelendirerek reddetti.
Perşembe akşamı El-Mesire televizyonunda yayımlanan konuşmasında Husi, Riyad’ın bu suçlamayı Yemen’e yönelik saldırılarını ve ablukayı meşrulaştırmak amacıyla ortaya attığını söyledi.
“Halkımıza yönelik yalanlarla başkalarını kandırmak amacıyla Mekke’nin kutsallığını istismar ettiklerinde, onun kutsallığına saygı göstermemiş olurlar” diyen Husi, Müslümanların Mekke’nin kutsallığının bu şekilde kullanılmasını kınaması gerektiğini belirtti.
Husi, “Suudi Arabistan, Müslüman halkımıza yönelik saldırganlığını ve haksız ablukasını meşrulaştırmak için Mekke ile bağlantılı asılsız suçlamalara başvuruyor” dedi.
“Mekke uğruna her şeyimizi feda etmeye hazırız”
Yemen halkı ile silahlı kuvvetlerinin İslam’ın kutsal mekânlarına derin bir saygı beslediğini vurgulayan Husi, Suudi Arabistan’ın suçlamasının Yemen halkının İslami, insani ve ahlaki onuruna yönelik doğrudan bir saldırı olduğunu söyledi.
Husi şöyle devam etti:
“Kutsal mekânlara en derin saygıyı besleyen, Mekke’yi korumaya en bağlı ve kutsal mekânlar tehlikeyle karşılaştığında harekete geçmeye en hazır halklardan biriyiz. Canlarımız, ruhlarımız, mallarımız ve sahip olduğumuz her şey Mekke ve bütün İslami kutsal mekânlar uğruna feda edilmeye hazırdır.”
İslami kimliğine saygı duyan hiçbir Müslümanın, Hz. Muhammed’in “iman ve hikmet ehli” olarak nitelendirdiği Yemen halkına yöneltilen bu suçlamayı kabul edemeyeceğini söyleyen Husi, Yemenlilerin İslam’a, Kur’an’a ve kutsal mekânlara yönelik saldırılar karşısında daima ilk harekete geçen halklardan biri olduğunu hatırlattı.
Husi, “Bu asılsız suçlamayı kendine bayrak edinen Suudi rejimi, fitne ve yalanın kaynağıdır. Mekke’nin kutsallığına hakaret eden büyük yalanları ve uydurmaları istismar edecek kadar alçalmıştır”, ifadelerini kullandı.
Yemen halkına yöneltilen suçlamanın “asrın yalanı” olarak nitelenmeyi hak ettiğini belirten Husi, Suudi Arabistan’ın iddialarının doğrulanmadan kabul edilmemesi gerektiğini söyledi.
“Suudi Arabistan, insanların hemen inanması gereken bir kaynak değildir. Tüm İslam dünyasında ve küresel ölçekte yolsuzluk, adaletsizlik ve suçlulukla tanınmaktadır” diyen Husi, Riyad’ı Yemen halkına karşı suç işlemek, “eğlence adı altında yozlaşmayı yaymak” ve Siyonizmle ittifakı çerçevesinde İslam dünyasında bölünmeyi körüklemekle suçladı.
Doğrulamadan kınayanlara tepki
Ensarullah lideri, Suudi Arabistan’ın iddiasını araştırmadan kınama açıklaması yayımlayan hükümetler, devlet başkanları, din adamları ve siyasi şahsiyetlere de sert tepki gösterdi.
Husi, “Bu tür vahim suçlamalar karşısında takınılması gereken doğru tavır; doğrulamak, araştırmak ve gerçeği ortaya çıkarmaktır,” dedi.
Kur’an’ın güvenilir olmayan kaynaklardan gelen haberlerin araştırılmasını emrettiğini hatırlatan Husi, “Suudi Arabistan’ın iddialarını reddetmeli ya da en azından kabul etmeden önce doğrulamalıydılar. Suudi rejimi asılsız bir haber ve büyük bir iftira ortaya attı. Asgari yükümlülük, yalancıyla birlikte yalancı durumuna düşmemek için bu iddiayı doğrulamaktı,” ifadelerini kullandı.
Husi, suçlamayı araştırmadan tekrarlayanların “yalana ve ahlaki çöküşe ortak olduğunu” belirterek şunları söyledi:
“Halkımıza yönelik bu iftirayı benimseyenler, Allah katında Suudi Arabistan’la birlikte bütün sorumluluğu taşımaktadır. Halkımıza iftira atmak, İslam’daki en büyük suçlardan biridir. Bu suçlamayı dillendiren devlet başkanları, krallar, prensler, hükümetler, din adamları ve siyasi şahsiyetler rezilliği, utancı ve kınanmayı hak ediyor. Batıla kulak verip yalancı şahitlik yaptılar.”
“Petrodolar ve mali çıkarlar”
Bazı devletlerin Suudi Arabistan’la mali ilişkilerinin tepkilerinde belirleyici olduğunu savunan Husi, “Onlar için önemli olan petrodolarlar ve mali çıkarlardır,” dedi.
Bazı hükümetlerin İslam’ın kutsal mekânlarını ve ümmeti yüzüstü bırakmalarına rağmen kutsal mekânları savunduklarını ileri sürdüğünü söyleyen Husi, bu çevrelerin tepkilerini “gerçek ve açık düşmana” yöneltmesi gerektiğini belirtti.
Siyonist rejimin açıklama, yayın ve siyasi planlarında Mescid-i Aksa, Mekke ve Medine’ye yönelik tehditlerin açıkça yer aldığını kaydeden Husi, İslam dünyasına Suudi Arabistan’ın anlatılarına kapılmak yerine bu tehditle mücadele etme çağrısı yaptı.
Husi, Yemen halkı ile silahlı kuvvetlerinin kendilerine yöneltilen iftiraya ve süregelen haksızlıklara karşılık verme konusunda hukuki, ahlaki ve dini haklarını saklı tuttuğunu vurguladı.
Suudi Arabistan, Yemen’e yönelik askeri harekâtın başladığı 2015’ten bu yana Yemen Silahlı Kuvvetlerini çeşitli dönemlerde Mekke’ye ve diğer Suudi kentlerine balistik füze ve SİHA göndermekle suçladı.
Yemenli yetkililer ise askeri operasyonlarının savunma amaçlı olduğunu; Suudi Arabistan öncülüğündeki koalisyonu saldırılarını durdurmaya, Yemen’in egemenliğine saygı göstermeye ve ülkeye uygulanan kara, deniz ve hava ablukasını kaldırmaya zorlamayı hedeflediğini belirtiyor.
Ortadoğu
ABD, Yemen ile görüştü iddiası

İddiaya göre ABD’li diplomatlar hafta sonu Umman’daki ABD büyükelçiliğinde Yemen direnişinin temsilcileriyle bir araya geldi.
Axios’a konuşan bölgeden bir kaynak, Umman hükümetinin yardımıyla düzenlenen Maskat’taki toplantının, ABD ile Ensarullah arasındaki ateşkesi sürdürmeye ve Bab el-Mendeb Boğazı’nın açık kalmasını sağlamaya odaklandığını belirtti.
ABD, Yemen direnişine karşı Suudi Arabistan’ın Yemen’de yürüttüğü savaşa çekilmeden hayati önem taşıyan bir deniz ticaret yolunu açık tutmak istediği için hassas bir konumda bulunuyor.
Washington, Suudi Arabistan’ın askeri müdahale taleplerini şu ana kadar reddetti.
Kaynak, toplantıda ABD’yi büyükelçilikten diplomatların temsil ettiğini fakat büyükelçinin toplantıya katılmadığını belirtti.
Söz konusu kişi, Yemenli temsilcilerin toplantı sırasında ABD ile Mayıs 2025’te imzalanan ateşkesin devam etmesini istediklerini açıkça ifade ettiklerini ekledi.
Suudi Arabistan, Yemen direnişine karşı İngiltere’den askeri yardım istedi
Kaynak ayrıca, Yemen temsilcilerinin, iki taraf arasında yeniden alevlenen çatışmalar kapsamında saldırılarının yalnızca Suudi gemilerini hedef aldığını vurguladıklarını belirtti.
Temsilciler, Bab el-Mendeb Boğazı’ndan geçen diğer tüm gemilerin serbestçe seyrüsefer etmesine izin vereceklerini taahhüt ettiler.
ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü yaptığı açıklamada, “ABD’nin Orta Doğu’daki temel çıkarları arasında Kızıldeniz ve bölgede seyir özgürlüğünün sağlanması ve terörizmin yayılmasının önlenmesi yer almaktadır. Trump Yönetimi, İran ve onun vekillerinden gelen saldırılara karşı bu çıkarları savunma konusundaki kararlılığını açıkça ortaya koymuştur,” dedi.
Açıklama şöyle devam etti:
“Söz konusu toplantı hakkında yorum yapmayacağı. Fakat Yemen konusunda bölgesel müttefiklerimiz ve ortaklarımızla düzenli iletişim halindeyiz ve bölgede kaos yaratan Husi milisleri ve diğer terörist gruplara karşı ortak terörle mücadele hedeflerimize odaklanıyoruz.”
Toplantıdan bir gün sonra, Başkan Yardımcısı JD Vance gazetecilere, ABD’nin Ensarullah ile müzakere halinde olduğunu söyledi.
Vance, “Husilerle de doğrudan görüşmeler yürütüyoruz; bu nedenle durumun kontrolümüz altında olduğunu düşünüyoruz,” dedi.
ABD Dışişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamaya göre, Dışişleri Bakanı Marco Rubio salı günü Umman Dışişleri Bakanı Seyyid Bedr el-Busaydi ile bölgedeki gerginliği azaltmaya yönelik çabalar hakkında görüştü.
Bu görüşme, ABD ile Umman arasında haftalarca süren gerginliğin ardından gerçekleşti.
Başkan Trump, Umman’ın Hürmüz Boğazı konusunda İran ile yürüttüğü görüşmeler nedeniyle ülkeyi bombalamakla tehdit etmişti.
Son günlerde Yemen direnişi ile Suudi Arabistan arasındaki çatışmalar şiddetleniyor. Yemenliler, Bab el-Mendeb Boğazı’ndaki kıyı şeridini ve birkaç adayı hâlâ kontrol altında tutuyor.
Suudiler, Yemen’deki direniş güçlerine yönelik hava saldırılarını yoğunlaştırdı. Ne var ki Yemen’de destekledikleri güçler, şu ana kadar etkili bir kara karşı saldırısı başlatamadı.
Ortadoğu
Körfez ülkelerinde ABD’nin güvenlik şemsiyesine dair şüpheler artıyor

İran savaşı, Körfez ülkelerinde ABD’nin sağladığı korumaya dönük güveni sarstı. Bölge yönetimleri, Washington’ın çatışma başlattığını ancak sonuçlarını yönetme iradesi gösteremediğini savunuyor. Time dergisinin haberine göre bölgedeki Arap monarşileri, Amerikan güvenlik şemsiyesine duyulan kuşkular nedeniyle Tahran ile doğrudan uzlaşı ve gerilimi azaltma yolları arıyor.
Ortadoğu’daki savaş, Körfez ülkelerinde ABD’nin sağladığı “güvenlik şemsiyesine” duyulan güveni sarstı.
Amerikan Time dergisi, bölge ülkelerinden yetkililere dayandırdığı haberinde, ABD ile İran arasındaki çatışmaların başlaması üzerine Körfez yönetimlerinin Amerikan korumasını artık güvenilir görmediğini yazdı.
Derginin aktardığına göre bölgedeki savaş, Körfez başkentlerinin Washington’a bakışını değiştirdi.
Arap ülkelerinin itirazlarına rağmen Washington yönetiminin İsrail ile birlikte bölgesel bir savaşa girmeye hazır olduğu, ancak doğacak sonuçları yönetme kabiliyetine veya niyetine sahip olmadığı değerlendirmesi öne çıkıyor.
Körfez ülkeleri, ABD’nin İran politikasına yönelik tutarlı bir strateji geliştiremediği görüşünü uzun süredir koruyor.
Savaş sürecinde ABD hedeflerinin her hafta değiştiği belirtilen haberde, Hürmüz Boğazı kapalıyken dahi savaştan çekilmeye çalışan Donald Trump yönetiminin müttefiklerini uyarısız, istişaresiz ve korumasız bıraktığı hissini yarattığı kaydedildi.
ABD’ye duyulan şüpheler nedeniyle bölge yönetimlerinin büyük bölümü Tahran ile cepheleşmek yerine gerilimi azaltma ve caydırıcılık stratejilerine yöneldi.
Katar ve Umman, Washington yönetimini Tahran ile bir mutabakat imzalamaya teşvik ederken, Suudi Arabistan Pakistan’ın arabuluculuk girişimine destek verdi. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Kuveyt ve Bahreyn de barış odaklı diplomatik temaslara katıldı.
Bahreyn, Katar, Kuveyt, BAE, Umman ve Suudi Arabistan’ı kapsayan Körfez bloğu, on yılı aşkın süredir “güven vermeyen bir Washington ile tehdit oluşturan Tahran arasında” kalarak dış politikalarında çeşitlendirme arayışını sürdürüyor.
ABD egemenliğinin azaldığı bölgede nasıl hareket edileceğine dair ortak bir uzlaşı oluşmasa da, Arap başkentlerinde yeni bir güvenlik mimarisinin inşası bekleniyor.
Ağustos ayı sonunda İran’ın dini lideri Mücteba Hamaney, Körfez ülkelerine seslenerek “gerçek düşmanı” doğru tespit etme ve onun “sinsi planlarına” alet olmama çağrısı yaptı.
Hamaney açıklamasında, ABD ve İsrail yönetimlerini yalnızca Tahran’ın ve “İslami direniş cephesinin” değil, Batı Asya ve Kuzey Afrika halkları dahil bütün İslam toplumunun ortak düşmanı ilan etti.
The Washington Post gazetesi, ABD’nin müttefikleri konumundaki Suudi Arabistan, BAE, Katar, Kuveyt ve Bahreyn cephesinde Trump’ın İran politikasına dönük hoşnutsuzluğun arttığını yazdı.
Gazetenin ulaştığı kaynaklar, kimi ülkelerin kendi topraklarındaki devasa ABD askeri üslerinin varlığını sorgulamaya başladığını dile getirdi. Haberde, tepkilere karşın Körfez ülkelerinin kısa vadede başka bir müttefik seçeneğine sahip olmadığı da vurgulandı.
Financial Times gazetesi ise, İran’ın Ortadoğu’daki ABD üslerine düzenlediği saldırıların Washington’ın bölgedeki askeri varlığının geleceğine gölge düşürdüğünü aktardı.
Politico dergisi ise Tahran’ın misillemelerinden etkilenen Körfez devletlerinin İran ile barış zemini arayışında ortaklaşmaya çalıştığını, fakat Arap monarşileri arasındaki geçmişe dayalı anlaşmazlıkların uzlaşı sürecini engellediğini belirtti.
Avrupa2 hafta önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa2 hafta önceKoçbaşı olarak AfD
Avrupa2 hafta önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Ortadoğu2 hafta önceİsrail Deniz Kuvvetleri Komutanı, Türkiye’yi tehdit etti
Asya2 hafta önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek
Asya5 gün önceDeepSeek mühendisi: “Gelecek ya komünizm olacak ya Cyberpunk”
Dünya Basını2 hafta önceProf. Hanke: Washington’dan gelen hiçbir açıklamaya güvenemezsiniz
Avrupa2 hafta önceAfD, Saksonya-Anhalt’ta büyük bir farkla kazandı












