Ortadoğu
İran Dışişleri Bakanı Arakçi, 40 günlük savaşı anlattı

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, katıldığı mülakatta 12 günlük ve 40 günlük savaş dönemlerinin bilinmeyen askeri ve diplomatik ayrıntılarını paylaştı. Arakçi, müzakerelerde uranyum zenginleştirmesini sıfırlama dayatmalarına direnerek savaşı göze aldıklarını ve askeri hazırlıkları en üst seviyede tuttuklarını belirtti.
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, katıldığı özel bir yayında, belgesel yönetmeni ve tarihçi Cevad Moguyi’nin sorularını yanıtlayarak ülkenin yakın tarihte yaşadığı askeri ve diplomatik krizlerin bilinmeyen yönlerini kamuoyuyla paylaştı.
Görüşmede özellikle 12 günlük savaş ve ardından gelen 40 günlük savaşın arka planındaki karar alma mekanizmaları, askeri hazırlıklar ve diplomatik temaslar kapsamlı şekilde ele alındı.
Üst düzey İranlı yetkililerin şehit düştüğü bu süreçlerde yaşanan stratejik kırılma noktalarını aktaran Arakçi, müzakere ve savaş arasındaki ilişkiyi net sözlerle ortaya koydu.
Arakçi, mülakatın başında geçen yıl aynı dönemde gerçekleştirdikleri görüşmeye atıf yapan Moguyi’nin, ateşkes sonrası hakların elde edilmesi için sunulan seçenekleri hatırlatması üzerine önemli bir değerlendirme yaptı.
Dışişleri Bakanı, hakların savunulması için iki temel yol olduğunu belirterek, “Haklarımıza ulaşabilmek için önümüzde iki seçenek vardı: Ya savaşacaktık ya da müzakere masasına oturacaktık. Şüphesiz ki müzakere, daha kolay ve daha az maliyetli bir yoldur. 12 günlük savaşta kazandığımız zaferin bize sağladığı güçlü konum sayesinde, masaya onurlu bir müzakere yürütmek amacıyla oturduk” ifadelerini kullandı.
Moguyi’nin, kendisinin Devrim Muhafızları Ordusu kökenli olmasını ve uzun yıllara dayanan diplomatik tecrübesini hatırlatarak, “Bu askeri ve diplomatik birikime rağmen süreç nasıl tekrar savaşa evrildi?” sorusuna yanıt veren Arakçi, durumun kendi yönetimlerinden kaynaklanmadığını vurguladı.
İran Dışişleri Bakanı, “Her şeyden önce bu durum benim belirlediğim bir rota değildi. Karşı tarafın, İran üzerinde belirli hedeflere ulaşma yönünde kesin bir kararı vardı. Biz ise diplomasiyi kullanarak karşı tarafın bu niyetini savaştan başka bir yöne çekmeye çabaladık” şeklinde konuştu.
Müzakerelerin savaşa yol açtığı yönündeki yaygın algının tamamen yanlış olduğunu dile getiren Arakçi, bu yanılsamanın düzeltilmesi gerektiğini ifade etti.
Kararların şahsi değil, devletin ortak aklıyla alındığını belirten Bakan, “Müzakere yürütmemiz benim tek başıma aldığım bir karar değildi, bu ortak bir devlet kararıydı. Daha önce de belirttiğim gibi, tüm bu süreç aslında karşı tarafın zayıf bir İran hayali kurmasıyla başladı” dedi.
“Her şey zayıf bir İran illüzyonuyla başladı”
İran’ın bölgesel caydırıcılığını kaybettiği yönündeki yanlış hesaplamaların savaşı tetiklediğini belirten Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Lübnan’da meydana gelen gelişmeler, Suriye’nin düşüşü ve Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney’in katledilmesi gibi olayların karşı tarafta büyük bir yanılsamaya yol açtığını kaydetti.
Arakçi, “Karşı taraf, İran’ın bölgesel caydırıcılık kabiliyetini tamamen yitirdiğini ve bu açığı kapatmak için nükleer caydırıcılığa yöneleceğini düşündü. Bu nedenle, İran daha nükleer caydırıcılık aşamasına ulaşmadan önce nükleer altyapısını ve imkanlarını tamamen yok etmeleri gerektiği kararına vardılar” ifadelerini kullandı.
Siyonist rejimin bu zayıflık algısını fırsat bilerek İran’ı tamamen ortadan kaldırmayı hedeflediğini belirten Arakçi, bu motivasyonla 12 günlük savaşı başlattıklarını söyledi. Bu savaştan önce de iki ya da üç kez sıcak çatışmanın eşiğine gelindiğini aktaran İranlı Bakan, “Bölgesel bir savaşın çıkacağı ve bu savaştan herkesin büyük zarar göreceği korkusu, yürüttüğümüz diplomatik çabalarla birleşince savaşı birkaç kez engellemeyi ya da ertelemeyi başardık” şeklinde konuştu.
Karşı tarafın savaşa girmeden önce diplomasiyi kendi lehine bir araç olarak denediğini vurgulayan Arakçi, müzakere masasında uranyum zenginleştirmesinin tamamen sıfırlanması yönünde yasadışı ve mantıksız taleplerle karşılaştıklarını dile getirdi.
İranlı diplomat, “Karşı tarafın uranyum zenginleştirmesini sıfıra indirme talebine karşı büyük bir kararlılıkla direndik. Masada istediklerini alamayacaklarını anladıklarında ise askeri seçeneğe yöneldiler. Savaş tam olarak bu noktada başladı. Bizim masadaki kararlı duruşumuz ve onların dayatmalarını kabul etmeyişimiz, onları daha zorlu olan savaş yolunu seçmeye zorladı” dedi.
Düşmenin 12 günlük savaşta ağır bir askeri yenilgiye uğradığını hatırlatan Arakçi, 40 günlük savaşın da benzer bir yanlış hesaplama zincirinin sonucu olarak patlak verdiğini ifade etti. Karşı tarafın direniş ekseninin savunma gücünü öngöremediğini belirten Bakan, “12 günlük savaştan sonra yeni bir hesap hatası yaptılar. Direnişin bu düzeyde bir mukavemet göstereceğini tahmin etmemişlerdi. Daha fazla silah ve teçhizat yığarak kendilerini hazırlamaya çalıştılar” ifadelerini kullandı.
Siyonist rejimin birkaç günlük yoğun bir saldırıyla İran sistemini çökerteceğini ve hükümetin teslim olacağını varsaydığını aktaran Arakçi, bu hayallerin sahada karşılık bulmadığını belirtti.
Bakan, “Uzun süreli bir savaşa hazırlıklı değillerdi. Ayrıca halkımızın meydanlara inip devletin ve sistemin arkasında sapasağlam durduğunu gördüklerinde savaşı durdurmak zorunda kaldılar” dedi.
Mülakatta, 12 günlük savaşın durdurulması yerine devam ettirilmesinin daha doğru olacağını savunan çevrelerin eleştirilerine de değinen Arakçi, askeri kararların derinlemesine analiz edildiğini söyledi.
Moguyi’nin, askeri yetkililerden aldığı bilgilere dayanarak füze kapasitesinin üç katına çıktığını ve baskı altında fırlatma hazırlık süresinin 10-15 saatten 35-40 dakikaya kadar indirildiğini belirtmesi üzerine Arakçi, 12 günlük savaştan büyük askeri dersler çıkardıklarını teyit etti.
Savaşın sona erdirilmesi kararının Ulusal Yüksek Güvenlik Konseyi tarafından kolektif bir şekilde alındığını vurgulayan Arakçi, “Savaşı sonlandırma kararı ortaklaşa alınan bir karardı. 12 günlük savaştan çıkardığımız askeri dersler, bir sonraki savaşa çok daha güçlü ve hazırlıklı girmemizi sağladı. Bu kararın doğruluğu sonraki süreçte açıkça görüldü” şeklinde konuştu.
“Bizim gerçek nükleer bombamız Hürmüz Boğazı’dır”
12 günlük savaşın ardından düşmanın iki temel stratejik hata yaptığını belirten İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bu hatalardan ilkinin İran’ı yenebilmek için çok daha uzun bir savaşa hazırlanma gerekliliği, ikincisinin ise öncelikle devletin sosyal tabanını yok edip ardından doğrudan sistemi hedef alma planı olduğunu açıkladı.
Bu doğrultuda bölgede benzeri görülmemiş bir askeri yığınak yapıldığını ifade eden Arakçi, “Amerika Birleşik Devletleri bölgeye elindeki tüm askeri imkanları taşıdı. Siyonist rejimi son teknoloji savunma sistemleriyle donattılar ve toplumsal alanda iç karışıklık yaratmak amacıyla operasyonlar yürüttüler” dedi.
Toplumsal huzursuzluk yaratma çabalarının ardından düşmanın tekrar sıfır zenginleştirme dayatmasıyla müzakere masasına oturmak istediğini kaydeden Arakçi, bu teklifin arkasında açık bir savaş tehdidi yer aldığını belirtti.
Devlet içinde yapılan yoğun istişareler sonucunda müzakerelere başlama kararı aldıklarını söyleyen Bakan, “Bu kez müzakerelere girme amacımız tamamen uluslararası topluma ve kendi halkımıza karşı tüm yolları tükettiğimizi kanıtlamaktı. Askeri kanadımız da biz de savaşın kaçınılmaz olduğunu biliyorduk. Ancak kimsenin müzakere etseydiniz savaş çıkmazdı diyememesi için bu adımı attık” ifadelerini kullandı.
Arakçi, askeri güçlere ve hükümete müzakerelere bel bağlamadan her türlü hazırlığı yapmaları yönünde açık mesajlar verdiğini hatırlattı.
Ordunun ve devlet kurumlarının gıda ve askeri mühimmat depolarını en üst düzeyde doldurduğunu belirten Arakçi, “Savaş başladığında tamamen hazırlıklıydık. Nitekim ilk saldırıdan sadece iki saat sonra düşman mevzilerine karşılık vermeye başladık. Tüm savunma planlarımız önceden en ince ayrıntısına kadar hazırlanmıştı” şeklinde konuştu.
Hürmüz Boğazı’nın savaşın ilk gününde kapatılmasının da bu planlı stratejinin bir parçası olduğunu açıklayan Arakçi, “Liderliğin doğrudan hedef alınması durumunda Hürmüz Boğazı’nın derhal kapatılması yönünde kesin bir askeri talimat vardı. Bu karar doğrultusunda ilk gün boğazı ulaşıma kapattık” dedi.
Müzakerelerin şahsi prestij amacıyla kullanılmadığını, devletin çıkarlarının her şeyin üstünde olduğunu vurgulayan Dışişleri Bakanı, “Ben kendi siyasi geleceğim veya itibarım için hareket etmem. Ulusal çıkarları şahsi itibarın arkasına saklamayı vatana ihanet kabul ederim. Eğer bu ülke için canını feda eden insanlar varsa, ben de gerektiğinde tüm itibarımı ortaya koyarım” ifadelerini kullandı.
Arakçi, tüm müzakere süreçlerinin Ulusal Yüksek Güvenlik Konseyi bünyesindeki özel nükleer komite tarafından karara bağlandığını ve tüm bu süreçlerin devlet arşivlerinde kayıtlı olduğunu sözlerine ekledi.
İran’ın nükleer tesislerinin vurulduğu dönemde dahi müzakere masasında başı dik bir şekilde durduklarını belirten Arakçi, düşmanın uranyum zenginleştirmesinin askıya alınması yönündeki dayatmalarını reddettiklerini ifade etti.
26 Şubat günü İsviçre’nin Cenevre kentinde gerçekleştirilen üçüncü tur müzakerelerde karşı tarafın uzun süreli askıya alma talebini kesin bir dille geri çevirdiklerini açıklayan Bakan, “Tesislerimizin zarar gördüğü o zorlu dönemde bile bu dayatmayı kabul etmeme talimatına sadık kaldık. Eğer o dönemde teslimiyeti kabul etseydik, ülkemizin onurunu satmış olurduk ve bu durum savaştan çok daha büyük bir yıkıma yol açardı” dedi.
“Burası birini devirince herkesin kaçacağı Venezuela değil”
Müzakerelerin sonuçsuz kalmasının ardından 27 Şubat gününden itibaren bölgede savaş havasının tamamen hakim olduğunu belirten Abbas Arakçi, 28 Şubat Cumartesi günü sabah saatlerinde yaşanan büyük saldırıyı tüm detaylarıyla aktardı.
Cumartesi sabahı saat 08.00’de Cumhurbaşkanı’na Cenevre müzakereleri hakkında rapor sunduğunu, saat 09.00’da ise Liderlik Ofisi’nde üst düzey yetkililerden Ağa Hicazi ile bir araya geldiğini belirten Arakçi, tam da savaşın kaçınılmazlığını rapor ettiği esnada binanın füzelerle hedef alındığını söyledi.
Saldırı anını anlatan İran Dışişleri Bakanı, “Ofiste toplantı halindeyken ardı ardına üç füze isabet etti. İlk füze biraz uzağa düştü. İkincisi daha yakına isabet ederek tüm binayı sarstı. Üçüncü füze ise doğrudan bizim bulunduğumuz binaya çarptı. Binanın sol kanadı, Hicazi’nin sekreteri Şehit Ayuzi’nin bulunduğu bölüm tamamen yerle bir oldu” ifadelerini kullandı. Saniyeler içinde tavanın çöktüğünü ve her yeri yoğun bir toz bulutunun kapladığını belirten Arakçi, enkaz altından kendi imkanlarıyla çıktıklarını ve Hicazi’nin elinden tutarak binayı terk ettiklerini açıkladı.
Binadan çıktıklarında çevredeki askeri ve idari binaların da vurulduğunu gördüklerini söyleyen Arakçi, o esnada araçlarının enkaz altında kaldığını ve bölgeden uzaklaşmak için yoldan geçen sivil bir binek otomobile binmek zorunda kaldıklarını aktardı.
Bakan, “Bizi aracına alan genç bir vatandaşın yardımıyla güvenli bir bölgeye geçebildik” dedi.
Aynı saatlerde devletin diğer kritik organlarının da eşzamanlı olarak hedef alındığını belirten Arakçi; İstihbarat Bakanlığı Şurası, Savunma Şurası ve Dış İlişkiler Stratejik Konseyi toplantılarının yapıldığı binaların da füzelerle vurulduğunu açıkladı.
Ali Şemhani’nin başkanlık ettiği savunma toplantısında ve diğer binalarda çok sayıda değerli komutan ve devlet adamının şehit düştüğünü belirten Arakçi, bu durumun ciddi bir güvenlik açığına işaret ettiğini kaydetti. Arakçi, “Bu eşzamanlılık tesadüf olamaz. Karşı tarafın devletin karar alma mekanizmalarına sızdığı açık bir güvenlik ve istihbarat zaafiyeti vardı. Ancak en büyük yanılgıları, burayı bir kişiyi devirince sistemin çökeceği Venezuela gibi görmeleriydi” şeklinde konuştu.
Düşmanın, lider kadroyu yok ederek İran halkını ve devletini teslim alabileceğini düşündüğünü ancak büyük bir dirençle karşılaştığını belirten Arakçi, hiçbir devlet görevlisinin görev yerini terk etmediğini, istifa etmediğini ve ülkeyi satmadığını vurguladı.
Arakçi, “Amerikalı temsilcilere açıkça sordum: Siz hiç her an havaya uçma riski olan bir odada devlet yönetmeye çalıştınız mı? Ya da ailenizle son kez konuşuyor olabileceğinizi bilerek telefon kullandınız mı? Biz bu şartlar altında görevimizi yürüttük ve teslim olmadık” ifadelerini kullandı.
“Eğer savaşmamanın bedeli savaşmaktan ağırsa savaşmalısınız”
Savaşın diplomatik boyutunda bölgesel aktörlerle yürütülen temasların hayati bir rol oynadığını ifade eden Abbas Arakçi, Suriye krizinin ardından bölge ülkelerine gerçekleştirdiği turlarda muhataplarına çok sert uyarılarda bulunduğunu aktardı.
Bölgedeki bir liderle yaptığı görüşmeyi isim vermeden paylaşan Arakçi, karşı tarafın İran’ın nükleer, askeri ve petrol tesislerinin tamamen yok edileceğini ve liderliğinin vurulacağını iddia ederek kibirli bir tavır sergilediğini belirtti.
Bu tehditlere karşı İran’ın yanıtının çok net olduğunu dile getiren Arakçi, “Kendisine açıkça söyledim: Eğer bizim bir tesisimizi vururlarsa, biz de onların karşılık gelen tesisini vururuz. Nükleer tesislerimize saldırırlarsa, nükleer tesislerini hedef alırız. Askeri noktalarımızı vururlarsa, İsrail’in askeri merkezlerini vururuz. Eğer Amerika Birleşik Devletleri bu saldırılara katılırsa, bölgedeki Amerikan askeri üslerini yerle bir ederiz. Bizim füzelerimiz Amerika kıtasına ulaşmayabilir ancak buradaki üslerini vurmaya fazlasıyla yeter” dedi.
İran’ın petrol satamaması durumunda bölgedeki hiçbir ülkenin petrol ihraç edemeyeceğini muhatabına ilettiğini söyleyen Bakan, bu kararlılığın bölge ülkelerini dehşete düşürdüğünü belirtti.
Bölge liderinin bu tehditler karşısında tüm dünyanın İran’a cephe alacağını söylemesi üzerine Arakçi’nin, “Biz sizi doğrudan hedef almayacağız, sadece sizin topraklarınızda yer alan Amerikan üslerini vuracağız” cevabını vermesi, bölge ülkelerinin savaşa dahil olma konusundaki iştahını tamamen kesti.
40 günlük savaş esnasında bu tehditlerin sadece sözde kalmadığını sahada da gösterdiklerini belirten Arakçi, Amerika Birleşik Devletleri’ne ait gemilere yakıt ikmali yapan dost ülke Umman’daki bir şirketi dahi hedef almaktan çekinmediklerini kaydetti.
Arakçi, “Güvenlik mimarisini tamamen değiştirdik. İran’ın güvenliği sağlanmadan bölgedeki hiçbir ülkenin güvende olamayacağını kanıtladık. Bizim asıl nükleer bombamızın Hürmüz Boğazı olduğunu tüm dünya bu süreçte anladı” şeklinde konuştu.
Savaşın dördüncü gününde ABD Başkanı Donald Trump’ın Irak Kürt Bölgesel Yönetimi liderlerini arayarak İran’ı parçalama planını devreye sokmaya çalıştığını aktaran Dışişleri Bakanı, bu komploya karşı anında diplomatik taarruza geçtiklerini belirtti.
Barzani ve Talabani ailelerinin yanı sıra Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani ve Türk Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile acil telefon görüşmeleri gerçekleştirdiğini söyleyen Arakçi, “Irak makamlarına Kürt bölgesinden yönelecek en ufak bir tehdide en sert şekilde karşılık vereceğimizi bildirdik. Türkiye bu süreçte son derece kararlı ve yapıcı bir duruş sergileyerek planların bozulmasında büyük rol oynadı” ifadelerini kullandı.
Pahlavi hanedanı varisinin İsrail’e giderek İran’ın bölünmesi ve merkezi bölgede göstermelik bir krallık kurulması yönünde anlaşmalar yaptığının ortaya çıktığını belirten Arakçi, halkın devlete olan bağlılığı sayesinde bu planların da suya düştüğünü kaydetti.
Mülakatın sonunda, İran’ın askeri olarak bu kadar üstün olduğu bir dönemde neden ateşkesi kabul ettiğine açıklık getiren Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, savaşların ya mutlak askeri zaferle ya da müzakereyle sonuçlanacağını belirtti.
Mutlak askeri zaferin karşı ülkenin topraklarını tamamen işgal etmek anlamına geldiğini ve bunun rasyonel olmadığını söyleyen Arakçi, en güçlü konumdayken müzakere masasına oturmanın en doğru strateji olduğunu vurguladı.
Savaşın ilk iki haftasında İran’ın tüm stratejik hedeflerine ulaştığını, caydırıcılığını kanıtladığını ve Hürmüz Boğazı üzerindeki hakimiyetini dünyaya gösterdiğini belirten Arakçi, “Eğer savaşı daha fazla uzatsaydık, elde edeceğimiz stratejik kazanımlar artmayacaktı. Aksine, ülkenin sanayi ve enerji altyapısının zarar görmesi riskiyle karşı karşıya kalacaktık. Savaşmamanın bedelinin savaşmaktan daha ağır olduğu noktada savaştık; ancak kazanımlarımızı diplomatik olarak tescillediğimiz anda ateşkesi kabul ederek ülkemizi büyük bir yıkımdan koruduk” diyerek sözlerini tamamladı.
Arakçi, imzalanan mutabakat zaptı ile ABD’nin İran’a karşı bir daha asla askeri güç kullanmayacağını ve egemenliğine saygı duyacağını taahhüt etmek zorunda kaldığını belirterek, bunun İran diplomasisi ve askeri gücünün ortak bir zaferi olduğunu ifade etti.
Ortadoğu
Irak, ülkede suç işlemiş IŞİD üyelerini Suriye’ye iade etmek istemiyor

Irak, Suriye’nin bu yılın başlarında Suriye’deki gözaltı merkezlerinden Irak’ın gözetimine devredilen binlerce IŞİD şüphelisinin ülkelerine iade edilmesi talebini reddetti.
Irak Ulusal Güvenlik Danışmanı Kasım el-Abudi çarşamba günü yaptığı açıklamada, tutukluların akıbetini görüşmek üzere Suriye, Irak ve ABD arasında yakın zamanda bir toplantı düzenlendiğini söyledi.
El-Abudi, Suriye’nin yaklaşık 4.000 Suriyeli tutuklunun Suriye’de yargılanmak üzere teslim edilmesini talep ettiğini ama Irak’ın bunu reddettiğini belirtti.
Irak, yaklaşık 400 Suriyeli tutuklunun IŞİD üyesi olmadığına karar verdi ve bu kişilerin serbest bırakılabileceğini söyledi. Yaklaşık 50 kişi halihazırda ülkelerine geri gönderildi.
Öte yandan Irak’ta hâlâ gözaltında tutulan yüzlerce Suriyelinin, IŞİD’in üst düzey üyeleri olduğu düşünülüyor.
El-Abudi, “Irak soruşturmalar yürütüyor ve Irak’ta suç işlediği kanıtlanan herkes Irak yasalarına göre yargılanacak,” dedi.
Danışman, bazı mahkumların, cezalarını tamamlamak üzere daha sonra kendi ülkelerine nakledilebileceğini söyledi.
Ocak ayında yeni Suriye güçleri ile, bu mahkumların tutulduğu gözaltı merkezlerini uzun süredir koruyan Suriye Demokratik Güçleri arasında çatışmaların patlak vermesinin ardından, IŞİD ile bağlantılı olduğu iddia edilen 5.700’den fazla mahkum (bunların arasında yaklaşık 4.000 Suriyeli de bulunuyor) Suriye’nin kuzeydoğusundan Irak’a nakledilmişti.
Çatışmaların yarattığı kargaşa sırasında IŞİD ile bağlantılı bazı tutuklular kaçmayı başardı ve daha büyük çaplı bir kaçışın yaşanacağına dair endişeler vardı.
IŞİD yıllar önce Irak ve Suriye’de ele geçirdiği topraklar üzerindeki kontrolünü kaybetmiş olsa da, hücreleri her iki ülkede de hâlâ periyodik olarak saldırılar düzenliyor.
Mahkumların akıbetine ilişkin tartışmalar, ABD’nin Irak’ta IŞİD’le mücadeleye yönelik 12 yıllık misyonunu sona erdirmesinin ardından ortaya çıktı.
El-Abudi, Irak’ın mahkumların barındırılma masraflarına yardımcı olması için ABD’den ve IŞİD’e karşı küresel koalisyona katılan diğer ülkelerden mali destek talep ettiğini söyledi.
Danışman, “Irak, 500 milyon dolarlık bir ödenek talep etti. Koalisyon destek sözü verdi, ancak Irak hâlâ bekliyor,” dedi.
El-Abudi, idam cezasını uygulamayan ülkelerden gelen mahkumların idam cezasına çarptırılmayacağını söyledi.
Irak ile mahkum değişim anlaşmaları olan ülkelerden gelenlerin ise, mahkumiyetlerinin ardından cezalarını tamamlamak üzere ülkelerine nakledilebileceğini belirtti.
Fakat birçok Batılı ülke, IŞİD ile bağlantılı olmakla suçlanan veya bu suçtan mahkum edilen vatandaşlarının yanı sıra, militanların aile üyeleri olduğu düşünülen kadın ve çocukları da ülkelerine geri göndermekte isteksiz davranıyor.
Ortadoğu
İsrail muhalefetinden 7 Ekim kayıtları nedeniyle Netanyahu’ya soruşturma talebi

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun eski askeri sekreteri Avi Gil, 7 Ekim 2023 sabahına ait resmi telefon görüşmesi saatlerinin tahrif edilmek istendiğini öne sürdü. Muhalefet partileri, Başsavcıya başvurarak Netanyahu ve ekibi hakkında vatana ihanet ve sahtecilik suçlamalarıyla adli soruşturma açılmasını talep etti. İktidardaki Likud Partisi ise iddiaları reddederek Gil’in kendi ihmallerini gizlemeye çalıştığını savundu.
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun eski askeri sekreteri Avi Gil, Başbakanlıkta 7 Ekim 2023 sabahına ait resmi telefon kayıtlarının saatlerinin değiştirilmek istendiğini ileri sürdü.
Bu açıklamaların ardından İsrail muhalefeti, Başsavcı Gali Baharav-Miara’ya başvurarak Netanyahu ve çalışma ekibi hakkında cezai soruşturma açılmasını talep etti.
Saldırının gerçekleştiği dönemde askeri sekreterlik görevini yürüten Gil, Israel Hayom gazetesi ile Kanal 12 televizyonuna verdiği mülakatta, Netanyahu’nun Özel Kalem Müdürü Tzachi Braverman’ın o sabah yapılan kritik bir görüşmenin saatini değiştirmeye çalıştığını söyledi.
Girişimin “suç teşkil eden bir davranış biçiminin” parçası olduğunu savunan Gil, devlet soruşturma komisyonu kurulmasını beklediği için bugüne kadar sustuğunu, ancak kamuoyuna anlatılanların gerçeği yansıtmadığını dile getirdi.
Braverman’ın resmi tutanakları yasa dışı biçimde değiştirme şüphesiyle sahtecilik ve dolandırıcılık iddiaları kapsamında polis tarafından sorgulandığı ve soruşturulduğu biliniyor.
Resmi görüşme saatinin geriye çekilmek istendiği iddiası
Gil, 7 Ekim 2023 sabahı iç güvenlik servisi Şin Bet Başkanı Ronen Bar’ın ofisinden saat 06.12’de arandığını, saat 06.17’de güvenli hat üzerinden Bar ile yaptığı görüşmede Gazze’de SIM kartlarının etkinleştirildiği ve Hamas mensuplarının yer altına geçtiği bilgisini aldığını aktardı.
Netanyahu’yu ilk olarak saat 06.29’da arayarak uyandırdığını belirten Gil, Başbakana Hamas’ın sürpriz bir saldırı başlattığını ve bilgi toplamayı sürdürdüğünü söylediğini kaydetti.
Gil, saat 06.40’taki ikinci telefon görüşmesinde ise Netanyahu’ya “Savaştayız” bilgisini ilettiğini ifade etti.
Eski askeri sekreter, aylar sonra ocak ayında bir stenografın kendisine gelerek Braverman’ın ikinci görüşme saatini resmi tutanaklarda 06.40 yerine 06.29 olarak değiştirmesini talep ettiğini aktardığını söyledi.
Gil, bu adımla Netanyahu’nun saldırının ilk anından itibaren talimat verdiği izleniminin yaratılmak istenmiş olabileceğini ya da ikinci aramada iletilen bilgilerin ilk görüşmede zaten bilindiği algısıyla istihbaratın Başbakandan gizlendiği tezine zemin hazırlanmaya çalışılmış olabileceğini kaydetti.
Olayların başlamasından iki hafta sonra Netanyahu’nun çalışma ekibinin olağandışı biçimde belge topladığını fark ettiğini belirten Gil, tutanakların tahrif edilmesinden şüphelenerek Başsavcı Baharav-Miara’ya başvurduğunu ve kuralların netleştirilmesini istediğini söyledi. Gil, kurulacak olası bir komisyonun yazılı evrakla yetinmeyip orijinal ses kayıtlarını incelemesi gerektiğine dikkati çekti.
Mısır’ın saldırı öncesinde uyarı yaptığı iddialarına ilişkin soruyu da yanıtlayan Gil, böyle bir mesajı bilmediğini fakat eylül ayı sonunda İsrail’e bir Mısır istihbarat uçağının inerek bir saatten fazla kaldığını belirtti.
Gil, hiçbir uçağın sebepsiz yere gelmeyeceğini ifade ederek, heyeti karşılayan veya mesajı alan yetkililerin bunu halen sakladığını öne sürdü.
Netanyahu’nun devlet denetçisine sunduğu güvenlik evrakının da eksik olduğunu savunan Gil, belgenin gerçeğin tamamını yansıtmadığını kaydetti.
Likud iddiaları reddetti: “Gil Başbakanı zamanında uyandırmadı”
İktidardaki Likud Partisi, iddiaların Netanyahu ve partiye yönelik siyasi amaçlı bir propaganda olduğunu belirterek suçlamaları reddetti.
Netanyahu, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda muhalefetin yalan kampanyasının gerçeği değiştiremeyeceğini savundu.
Likud’un açıklamasında, Gil’in kendi ihmallerini örtbas etmeye çalıştığı iddia edilerek, 7 Ekim sabahı saat 03.55’te askeri sekreterliğe bağlı istihbarat subayından gelen uyarı mesajına rağmen Gil’in hiçbir adım atmadığı ve Başbakanı zamanında uyandırmadığı öne sürüldü.
Parti, Netanyahu’nun zamanında bilgilendirilmesi durumunda gelişmelerin farklı yönde ilerleyeceğini savundu.
Muhalefetten vatana ihanet suçlaması
Muhalefet partileri ise açıklamaların ardından Netanyahu ve ekibine yönelik adli adımların hızlandırılmasını istedi.
Gadi Eisenkot liderliğindeki Yashar Partisi, Ronen Bergman’ın Yedioth Ahronoth’taki araştırması ve Gil’in açıklamalarını gerekçe göstererek Başsavcıya ceza soruşturması açması çağrısında bulundu. Parti, Netanyahu’yu Hamas’ın güçlenmesi ve İran ekseniyle bağlarına dair kritik değerlendirmeleri devlet denetçisinden gizlemekle suçladı.
İsrail Evimiz Partisi lideri Avigdor Liberman, Başsavcı Baharav-Miara’nın Netanyahu ve yardımcıları hakkında vatana ihanet ve komplo suçlamalarıyla derhal soruşturma başlatması gerektiğini söyledi.
Liberman, Genelkurmay Başkanına da ordunun siyasi amaçlarla kullanılması girişimlerine engel olma çağrısı yaptı.
Demokratlar Partisi lideri Yair Golan ise Gil’in ifadelerini tarihi bir tanıklık olarak nitelendirerek, 1200 kişinin öldüğü ve 251 kişinin esir alındığı olaylardaki sorumluluğun gizlenemeyeceğini kaydetti.
Golan, Başbakanlık bünyesindeki tüm özgün ses kayıtları ve belgelerin acilen koruma altına alınmasını talep etti.
7 Ekim Konseyi liderliği de Gil’in ifadelerinin, hükümetin saldırı öncesi durumdan habersiz olduğu yönündeki tezlerini çürüttüğünü bildirdi.
Ortadoğu
NYT: ABD Büyükelçiliğinde İsrail’e dair diplomatik raporlar sansürlendi

ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee’nin yardımcısı David Milstein’ın, İsrail’in eylemlerine ilişkin büyükelçilik raporlarını sansürlediği öne sürüldü. Engellenen belgeler arasında öldürülen dokuz Filistin kökenli ABD vatandaşı ile Gazze’deki yardım noktalarında 1400 kişinin ölümüne yol açan operasyonlara dair resmi tespitler yer alıyor.
ABD’nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee’nin üst düzey yardımcısı David Milstein’ın, İsrail’in işgal altındaki Batı Şeria ve Gazze’deki eylemlerine dair büyükelçilik tarafından Washington’a iletilen diplomatik raporları engellediği ve içeriklerini değiştirdiği öne sürüldü.
The New York Times gazetesinin Kudüs ve Washington’da Milstein ile çalışan 12 kişiye dayandırdığı haberine göre, Nisan 2025’te Kudüs’teki ABD Büyükelçiliğinde göreve başlayan ve fiilen Huckabee’nin özel kalem müdürlüğünü yürüten Milstein, Batı Şeria ile Gazze dosyalarını kapsamlı biçimde denetim altına aldı.
Milstein’ın makamını; yasa dışı yerleşimlerin genişletilmesi, yerleşimci saldırıları, Filistin kökenli ABD vatandaşlarının öldürülmesi ve Gazze’deki yardım dağıtımlarında yaşanan can kayıplarına ilişkin diplomatik yazışmaları durdurmak veya metinleri değiştirmek amacıyla kullandığı aktarıldı.
Öldürülen ABD vatandaşlarına ilişkin inceleme engellendi
Milstein’ın iletilmesini durdurduğu belgeler arasında, Batı Şeria’da dört yıl içinde İsrailli yerleşimciler ile askerler tarafından öldürülen dokuz Filistinli ABD vatandaşı hakkında büyükelçiliğin mart ayında hazırladığı inceleme yer aldı.
Yaşamını yitirenlerin sonuncusu olan 19 yaşındaki Nasrallah Ebu Siyam, şubat ayında köyündeki hayvanların gasbedilmesini engellemeye çalışırken bir yerleşimci tarafından açılan ateş sonucu hayatını kaybetti.
Söz konusu inceleme, Senatör Chris Van Hollen öncülüğündeki 30 Kongre üyesinin ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’dan açıklama talep etmesi üzerine hazırlandı.
Raporda, yürütülen soruşturmaların çoğunda ilerleme sağlanamadığı, bazı dosyaların kapatıldığı ve tek bir şüpheliye dahi suçlama yöneltilmediği kaydedildi.
Milstein’ın, hazırlanan raporu iletmek yerine Kongre üyelerine İsrail makamlarının vakaları gerektiği gibi ele aldığı yönünde güvence veren bir metin düzenlettiği bildirildi.
ABD Dışişleri Bakanlığının 4 Mayıs’ta Senatör Van Hollen’a ulaştırdığı mektupta inceleme bulgularına yer verilmediği, büyükelçiliğin savaş koşullarında İsrail ile yürüttüğü güvenlik işbirliğine odaklandığı ifade edildi.
Gelişmeye tepki gösteren Senatör Van Hollen, “Hesap sorulmasını sağlamazsanız daha fazla Amerikan vatandaşını tehlikeye atarsınız” değerlendirmesinde bulundu.
Gazze’deki yardım ölümleri ve komutanların uyarıları kayıtlardan çıkarıldı
Haberde, 2025 yazında gıda arayışındaki Filistinlilerin Gazze İnsani Yardım Vakfı (GHF) dağıtım noktalarında kitlesel şekilde öldürüldüğü bilgisine yer verildi. ABD ile İsrail ortak girişimi niteliğindeki bu yapının yardım dağıtım faaliyetleri sırasında en az 1400 kişi hayatını kaybetti.
Can kayıpları sürerken büyükelçilik diplomatları, operasyonların daha fazla toplu ölüme yol açabileceği yönünde Washington’ı uyardı. Milstein’ın ise diplomatik metni operasyonu bir başarı olarak sunacak biçimde yeniden yazdığı ve can kayıplarına dair bilgileri resmi kayıtlardan tamamen çıkardığı kaydedildi.
Nisan ayında üst düzey İsrailli askeri yetkililer, Batı Şeria’da tırmanan yerleşimci saldırılarının yeni bir Filistin ayaklanmasını tetikleyebileceği uyarısını kayda geçirdi.
Milstein’ın personelin hazırladığı bu uyarı raporlarını engellediği, bunun yerine kendi imzasıyla Washington’a, Başbakan Binyamin Netanyahu’nun şiddetin üzerine kararlılıkla gittiğini öven bir metin gönderdiği bildirildi.
Öte yandan İsrail’in şubat ayında Batı Şeria’da gayrimenkul alımına ilişkin yasal kısıtlamaları kaldırması uluslararası alanda ilhakı hızlandırdığı gerekçesiyle kınanırken, büyükelçilik Washington’a bu kararın yerleşimcilerin “insani ihtiyaçlarına” hizmet ettiği bilgisini aktardı.
Diplomatlara yönelik tutum raporlama trafiğini düşürdü
Dört yetkilinin verdiği bilgiye göre Milstein, büyükelçilik çalışanlarını ideolojik sorgulamalara tabi tuttu. Personele “İsrail yanlısı” mı yoksa “Hamas yanlısı” mı oldukları yönünde sorular yöneltilmesi, çalışanların görüş bildirmekten çekinmesine neden oldu.
Uygulanan denetimler sebebiyle kimi çalışanların metinlerinin sansürlenmesi yerine rapor hazırlamaktan vazgeçtiği, bu durumun Filistin konularındaki diplomatik yazışma sıklığını haftalık düzeyden ayda birkaç rapora gerilettiği kaydedildi.
Diplomasi2 hafta önceEast-West Forum İstanbul’da toplandı: Çok kutupluluk geri döndürülemez
Görüş1 hafta önceEast-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog
Asya2 hafta önceKuzey Kore’den Batı hava savunmasını zorlayacak yeni taktik
Asya1 hafta önceÇin akaryakıt ihracatını durdurdu: Küresel pazarda tedarik daralıyor
Dünya Basını2 hafta önceÇin büyük güç kavramının anlamını nasıl dönüştürmek istiyor?
Asya2 hafta önceJapon iş dünyası heyeti Pekin’i ziyaret ederken Çin ‘tarihten ders çıkarma’ uyarısı yaptı
Dünya Basını1 hafta önceYarım trilyon dolarlık balon: Süper zeka söylemi gerçek zararları gizliyor
Diplomasi1 hafta önceTürkiye ve BM Karadeniz’de ateşkes için masaya dönüyor












