Bizi Takip Edin

Ortadoğu

İran Dışişleri Bakanı Arakçi, 40 günlük savaşı anlattı

Yayınlanma

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, katıldığı mülakatta 12 günlük ve 40 günlük savaş dönemlerinin bilinmeyen askeri ve diplomatik ayrıntılarını paylaştı. Arakçi, müzakerelerde uranyum zenginleştirmesini sıfırlama dayatmalarına direnerek savaşı göze aldıklarını ve askeri hazırlıkları en üst seviyede tuttuklarını belirtti.

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, katıldığı özel bir yayında, belgesel yönetmeni ve tarihçi Cevad Moguyi’nin sorularını yanıtlayarak ülkenin yakın tarihte yaşadığı askeri ve diplomatik krizlerin bilinmeyen yönlerini kamuoyuyla paylaştı.

Görüşmede özellikle 12 günlük savaş ve ardından gelen 40 günlük savaşın arka planındaki karar alma mekanizmaları, askeri hazırlıklar ve diplomatik temaslar kapsamlı şekilde ele alındı.

Üst düzey İranlı yetkililerin şehit düştüğü bu süreçlerde yaşanan stratejik kırılma noktalarını aktaran Arakçi, müzakere ve savaş arasındaki ilişkiyi net sözlerle ortaya koydu.

Arakçi, mülakatın başında geçen yıl aynı dönemde gerçekleştirdikleri görüşmeye atıf yapan Moguyi’nin, ateşkes sonrası hakların elde edilmesi için sunulan seçenekleri hatırlatması üzerine önemli bir değerlendirme yaptı.

Dışişleri Bakanı, hakların savunulması için iki temel yol olduğunu belirterek, “Haklarımıza ulaşabilmek için önümüzde iki seçenek vardı: Ya savaşacaktık ya da müzakere masasına oturacaktık. Şüphesiz ki müzakere, daha kolay ve daha az maliyetli bir yoldur. 12 günlük savaşta kazandığımız zaferin bize sağladığı güçlü konum sayesinde, masaya onurlu bir müzakere yürütmek amacıyla oturduk” ifadelerini kullandı.

Moguyi’nin, kendisinin Devrim Muhafızları Ordusu kökenli olmasını ve uzun yıllara dayanan diplomatik tecrübesini hatırlatarak, “Bu askeri ve diplomatik birikime rağmen süreç nasıl tekrar savaşa evrildi?” sorusuna yanıt veren Arakçi, durumun kendi yönetimlerinden kaynaklanmadığını vurguladı.

İran Dışişleri Bakanı, “Her şeyden önce bu durum benim belirlediğim bir rota değildi. Karşı tarafın, İran üzerinde belirli hedeflere ulaşma yönünde kesin bir kararı vardı. Biz ise diplomasiyi kullanarak karşı tarafın bu niyetini savaştan başka bir yöne çekmeye çabaladık” şeklinde konuştu.

Müzakerelerin savaşa yol açtığı yönündeki yaygın algının tamamen yanlış olduğunu dile getiren Arakçi, bu yanılsamanın düzeltilmesi gerektiğini ifade etti.

Kararların şahsi değil, devletin ortak aklıyla alındığını belirten Bakan, “Müzakere yürütmemiz benim tek başıma aldığım bir karar değildi, bu ortak bir devlet kararıydı. Daha önce de belirttiğim gibi, tüm bu süreç aslında karşı tarafın zayıf bir İran hayali kurmasıyla başladı” dedi.

“Her şey zayıf bir İran illüzyonuyla başladı”

İran’ın bölgesel caydırıcılığını kaybettiği yönündeki yanlış hesaplamaların savaşı tetiklediğini belirten Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Lübnan’da meydana gelen gelişmeler, Suriye’nin düşüşü ve Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney’in katledilmesi gibi olayların karşı tarafta büyük bir yanılsamaya yol açtığını kaydetti.

Arakçi, “Karşı taraf, İran’ın bölgesel caydırıcılık kabiliyetini tamamen yitirdiğini ve bu açığı kapatmak için nükleer caydırıcılığa yöneleceğini düşündü. Bu nedenle, İran daha nükleer caydırıcılık aşamasına ulaşmadan önce nükleer altyapısını ve imkanlarını tamamen yok etmeleri gerektiği kararına vardılar” ifadelerini kullandı.

Siyonist rejimin bu zayıflık algısını fırsat bilerek İran’ı tamamen ortadan kaldırmayı hedeflediğini belirten Arakçi, bu motivasyonla 12 günlük savaşı başlattıklarını söyledi. Bu savaştan önce de iki ya da üç kez sıcak çatışmanın eşiğine gelindiğini aktaran İranlı Bakan, “Bölgesel bir savaşın çıkacağı ve bu savaştan herkesin büyük zarar göreceği korkusu, yürüttüğümüz diplomatik çabalarla birleşince savaşı birkaç kez engellemeyi ya da ertelemeyi başardık” şeklinde konuştu.

Karşı tarafın savaşa girmeden önce diplomasiyi kendi lehine bir araç olarak denediğini vurgulayan Arakçi, müzakere masasında uranyum zenginleştirmesinin tamamen sıfırlanması yönünde yasadışı ve mantıksız taleplerle karşılaştıklarını dile getirdi.

İranlı diplomat, “Karşı tarafın uranyum zenginleştirmesini sıfıra indirme talebine karşı büyük bir kararlılıkla direndik. Masada istediklerini alamayacaklarını anladıklarında ise askeri seçeneğe yöneldiler. Savaş tam olarak bu noktada başladı. Bizim masadaki kararlı duruşumuz ve onların dayatmalarını kabul etmeyişimiz, onları daha zorlu olan savaş yolunu seçmeye zorladı” dedi.

Düşmenin 12 günlük savaşta ağır bir askeri yenilgiye uğradığını hatırlatan Arakçi, 40 günlük savaşın da benzer bir yanlış hesaplama zincirinin sonucu olarak patlak verdiğini ifade etti. Karşı tarafın direniş ekseninin savunma gücünü öngöremediğini belirten Bakan, “12 günlük savaştan sonra yeni bir hesap hatası yaptılar. Direnişin bu düzeyde bir mukavemet göstereceğini tahmin etmemişlerdi. Daha fazla silah ve teçhizat yığarak kendilerini hazırlamaya çalıştılar” ifadelerini kullandı.

Siyonist rejimin birkaç günlük yoğun bir saldırıyla İran sistemini çökerteceğini ve hükümetin teslim olacağını varsaydığını aktaran Arakçi, bu hayallerin sahada karşılık bulmadığını belirtti.

Bakan, “Uzun süreli bir savaşa hazırlıklı değillerdi. Ayrıca halkımızın meydanlara inip devletin ve sistemin arkasında sapasağlam durduğunu gördüklerinde savaşı durdurmak zorunda kaldılar” dedi.

Mülakatta, 12 günlük savaşın durdurulması yerine devam ettirilmesinin daha doğru olacağını savunan çevrelerin eleştirilerine de değinen Arakçi, askeri kararların derinlemesine analiz edildiğini söyledi.

Moguyi’nin, askeri yetkililerden aldığı bilgilere dayanarak füze kapasitesinin üç katına çıktığını ve baskı altında fırlatma hazırlık süresinin 10-15 saatten 35-40 dakikaya kadar indirildiğini belirtmesi üzerine Arakçi, 12 günlük savaştan büyük askeri dersler çıkardıklarını teyit etti.

Savaşın sona erdirilmesi kararının Ulusal Yüksek Güvenlik Konseyi tarafından kolektif bir şekilde alındığını vurgulayan Arakçi, “Savaşı sonlandırma kararı ortaklaşa alınan bir karardı. 12 günlük savaştan çıkardığımız askeri dersler, bir sonraki savaşa çok daha güçlü ve hazırlıklı girmemizi sağladı. Bu kararın doğruluğu sonraki süreçte açıkça görüldü” şeklinde konuştu.

“Bizim gerçek nükleer bombamız Hürmüz Boğazı’dır”

12 günlük savaşın ardından düşmanın iki temel stratejik hata yaptığını belirten İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bu hatalardan ilkinin İran’ı yenebilmek için çok daha uzun bir savaşa hazırlanma gerekliliği, ikincisinin ise öncelikle devletin sosyal tabanını yok edip ardından doğrudan sistemi hedef alma planı olduğunu açıkladı.

Bu doğrultuda bölgede benzeri görülmemiş bir askeri yığınak yapıldığını ifade eden Arakçi, “Amerika Birleşik Devletleri bölgeye elindeki tüm askeri imkanları taşıdı. Siyonist rejimi son teknoloji savunma sistemleriyle donattılar ve toplumsal alanda iç karışıklık yaratmak amacıyla operasyonlar yürüttüler” dedi.

Toplumsal huzursuzluk yaratma çabalarının ardından düşmanın tekrar sıfır zenginleştirme dayatmasıyla müzakere masasına oturmak istediğini kaydeden Arakçi, bu teklifin arkasında açık bir savaş tehdidi yer aldığını belirtti.

Devlet içinde yapılan yoğun istişareler sonucunda müzakerelere başlama kararı aldıklarını söyleyen Bakan, “Bu kez müzakerelere girme amacımız tamamen uluslararası topluma ve kendi halkımıza karşı tüm yolları tükettiğimizi kanıtlamaktı. Askeri kanadımız da biz de savaşın kaçınılmaz olduğunu biliyorduk. Ancak kimsenin müzakere etseydiniz savaş çıkmazdı diyememesi için bu adımı attık” ifadelerini kullandı.

Arakçi, askeri güçlere ve hükümete müzakerelere bel bağlamadan her türlü hazırlığı yapmaları yönünde açık mesajlar verdiğini hatırlattı.

Ordunun ve devlet kurumlarının gıda ve askeri mühimmat depolarını en üst düzeyde doldurduğunu belirten Arakçi, “Savaş başladığında tamamen hazırlıklıydık. Nitekim ilk saldırıdan sadece iki saat sonra düşman mevzilerine karşılık vermeye başladık. Tüm savunma planlarımız önceden en ince ayrıntısına kadar hazırlanmıştı” şeklinde konuştu.

Hürmüz Boğazı’nın savaşın ilk gününde kapatılmasının da bu planlı stratejinin bir parçası olduğunu açıklayan Arakçi, “Liderliğin doğrudan hedef alınması durumunda Hürmüz Boğazı’nın derhal kapatılması yönünde kesin bir askeri talimat vardı. Bu karar doğrultusunda ilk gün boğazı ulaşıma kapattık” dedi.

Müzakerelerin şahsi prestij amacıyla kullanılmadığını, devletin çıkarlarının her şeyin üstünde olduğunu vurgulayan Dışişleri Bakanı, “Ben kendi siyasi geleceğim veya itibarım için hareket etmem. Ulusal çıkarları şahsi itibarın arkasına saklamayı vatana ihanet kabul ederim. Eğer bu ülke için canını feda eden insanlar varsa, ben de gerektiğinde tüm itibarımı ortaya koyarım” ifadelerini kullandı.

Arakçi, tüm müzakere süreçlerinin Ulusal Yüksek Güvenlik Konseyi bünyesindeki özel nükleer komite tarafından karara bağlandığını ve tüm bu süreçlerin devlet arşivlerinde kayıtlı olduğunu sözlerine ekledi.

İran’ın nükleer tesislerinin vurulduğu dönemde dahi müzakere masasında başı dik bir şekilde durduklarını belirten Arakçi, düşmanın uranyum zenginleştirmesinin askıya alınması yönündeki dayatmalarını reddettiklerini ifade etti.

26 Şubat günü İsviçre’nin Cenevre kentinde gerçekleştirilen üçüncü tur müzakerelerde karşı tarafın uzun süreli askıya alma talebini kesin bir dille geri çevirdiklerini açıklayan Bakan, “Tesislerimizin zarar gördüğü o zorlu dönemde bile bu dayatmayı kabul etmeme talimatına sadık kaldık. Eğer o dönemde teslimiyeti kabul etseydik, ülkemizin onurunu satmış olurduk ve bu durum savaştan çok daha büyük bir yıkıma yol açardı” dedi.

“Burası birini devirince herkesin kaçacağı Venezuela değil”

Müzakerelerin sonuçsuz kalmasının ardından 27 Şubat gününden itibaren bölgede savaş havasının tamamen hakim olduğunu belirten Abbas Arakçi, 28 Şubat Cumartesi günü sabah saatlerinde yaşanan büyük saldırıyı tüm detaylarıyla aktardı.

Cumartesi sabahı saat 08.00’de Cumhurbaşkanı’na Cenevre müzakereleri hakkında rapor sunduğunu, saat 09.00’da ise Liderlik Ofisi’nde üst düzey yetkililerden Ağa Hicazi ile bir araya geldiğini belirten Arakçi, tam da savaşın kaçınılmazlığını rapor ettiği esnada binanın füzelerle hedef alındığını söyledi.

Saldırı anını anlatan İran Dışişleri Bakanı, “Ofiste toplantı halindeyken ardı ardına üç füze isabet etti. İlk füze biraz uzağa düştü. İkincisi daha yakına isabet ederek tüm binayı sarstı. Üçüncü füze ise doğrudan bizim bulunduğumuz binaya çarptı. Binanın sol kanadı, Hicazi’nin sekreteri Şehit Ayuzi’nin bulunduğu bölüm tamamen yerle bir oldu” ifadelerini kullandı. Saniyeler içinde tavanın çöktüğünü ve her yeri yoğun bir toz bulutunun kapladığını belirten Arakçi, enkaz altından kendi imkanlarıyla çıktıklarını ve Hicazi’nin elinden tutarak binayı terk ettiklerini açıkladı.

Binadan çıktıklarında çevredeki askeri ve idari binaların da vurulduğunu gördüklerini söyleyen Arakçi, o esnada araçlarının enkaz altında kaldığını ve bölgeden uzaklaşmak için yoldan geçen sivil bir binek otomobile binmek zorunda kaldıklarını aktardı.

Bakan, “Bizi aracına alan genç bir vatandaşın yardımıyla güvenli bir bölgeye geçebildik” dedi.

Aynı saatlerde devletin diğer kritik organlarının da eşzamanlı olarak hedef alındığını belirten Arakçi; İstihbarat Bakanlığı Şurası, Savunma Şurası ve Dış İlişkiler Stratejik Konseyi toplantılarının yapıldığı binaların da füzelerle vurulduğunu açıkladı.

Ali Şemhani’nin başkanlık ettiği savunma toplantısında ve diğer binalarda çok sayıda değerli komutan ve devlet adamının şehit düştüğünü belirten Arakçi, bu durumun ciddi bir güvenlik açığına işaret ettiğini kaydetti. Arakçi, “Bu eşzamanlılık tesadüf olamaz. Karşı tarafın devletin karar alma mekanizmalarına sızdığı açık bir güvenlik ve istihbarat zaafiyeti vardı. Ancak en büyük yanılgıları, burayı bir kişiyi devirince sistemin çökeceği Venezuela gibi görmeleriydi” şeklinde konuştu.

Düşmanın, lider kadroyu yok ederek İran halkını ve devletini teslim alabileceğini düşündüğünü ancak büyük bir dirençle karşılaştığını belirten Arakçi, hiçbir devlet görevlisinin görev yerini terk etmediğini, istifa etmediğini ve ülkeyi satmadığını vurguladı.

Arakçi, “Amerikalı temsilcilere açıkça sordum: Siz hiç her an havaya uçma riski olan bir odada devlet yönetmeye çalıştınız mı? Ya da ailenizle son kez konuşuyor olabileceğinizi bilerek telefon kullandınız mı? Biz bu şartlar altında görevimizi yürüttük ve teslim olmadık” ifadelerini kullandı.

“Eğer savaşmamanın bedeli savaşmaktan ağırsa savaşmalısınız”

Savaşın diplomatik boyutunda bölgesel aktörlerle yürütülen temasların hayati bir rol oynadığını ifade eden Abbas Arakçi, Suriye krizinin ardından bölge ülkelerine gerçekleştirdiği turlarda muhataplarına çok sert uyarılarda bulunduğunu aktardı.

Bölgedeki bir liderle yaptığı görüşmeyi isim vermeden paylaşan Arakçi, karşı tarafın İran’ın nükleer, askeri ve petrol tesislerinin tamamen yok edileceğini ve liderliğinin vurulacağını iddia ederek kibirli bir tavır sergilediğini belirtti.

Bu tehditlere karşı İran’ın yanıtının çok net olduğunu dile getiren Arakçi, “Kendisine açıkça söyledim: Eğer bizim bir tesisimizi vururlarsa, biz de onların karşılık gelen tesisini vururuz. Nükleer tesislerimize saldırırlarsa, nükleer tesislerini hedef alırız. Askeri noktalarımızı vururlarsa, İsrail’in askeri merkezlerini vururuz. Eğer Amerika Birleşik Devletleri bu saldırılara katılırsa, bölgedeki Amerikan askeri üslerini yerle bir ederiz. Bizim füzelerimiz Amerika kıtasına ulaşmayabilir ancak buradaki üslerini vurmaya fazlasıyla yeter” dedi.

İran’ın petrol satamaması durumunda bölgedeki hiçbir ülkenin petrol ihraç edemeyeceğini muhatabına ilettiğini söyleyen Bakan, bu kararlılığın bölge ülkelerini dehşete düşürdüğünü belirtti.

Bölge liderinin bu tehditler karşısında tüm dünyanın İran’a cephe alacağını söylemesi üzerine Arakçi’nin, “Biz sizi doğrudan hedef almayacağız, sadece sizin topraklarınızda yer alan Amerikan üslerini vuracağız” cevabını vermesi, bölge ülkelerinin savaşa dahil olma konusundaki iştahını tamamen kesti.

40 günlük savaş esnasında bu tehditlerin sadece sözde kalmadığını sahada da gösterdiklerini belirten Arakçi, Amerika Birleşik Devletleri’ne ait gemilere yakıt ikmali yapan dost ülke Umman’daki bir şirketi dahi hedef almaktan çekinmediklerini kaydetti.

Arakçi, “Güvenlik mimarisini tamamen değiştirdik. İran’ın güvenliği sağlanmadan bölgedeki hiçbir ülkenin güvende olamayacağını kanıtladık. Bizim asıl nükleer bombamızın Hürmüz Boğazı olduğunu tüm dünya bu süreçte anladı” şeklinde konuştu.

Savaşın dördüncü gününde ABD Başkanı Donald Trump’ın Irak Kürt Bölgesel Yönetimi liderlerini arayarak İran’ı parçalama planını devreye sokmaya çalıştığını aktaran Dışişleri Bakanı, bu komploya karşı anında diplomatik taarruza geçtiklerini belirtti.

Barzani ve Talabani ailelerinin yanı sıra Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani ve Türk Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile acil telefon görüşmeleri gerçekleştirdiğini söyleyen Arakçi, “Irak makamlarına Kürt bölgesinden yönelecek en ufak bir tehdide en sert şekilde karşılık vereceğimizi bildirdik. Türkiye bu süreçte son derece kararlı ve yapıcı bir duruş sergileyerek planların bozulmasında büyük rol oynadı” ifadelerini kullandı.

Pahlavi hanedanı varisinin İsrail’e giderek İran’ın bölünmesi ve merkezi bölgede göstermelik bir krallık kurulması yönünde anlaşmalar yaptığının ortaya çıktığını belirten Arakçi, halkın devlete olan bağlılığı sayesinde bu planların da suya düştüğünü kaydetti.

Mülakatın sonunda, İran’ın askeri olarak bu kadar üstün olduğu bir dönemde neden ateşkesi kabul ettiğine açıklık getiren Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, savaşların ya mutlak askeri zaferle ya da müzakereyle sonuçlanacağını belirtti.

Mutlak askeri zaferin karşı ülkenin topraklarını tamamen işgal etmek anlamına geldiğini ve bunun rasyonel olmadığını söyleyen Arakçi, en güçlü konumdayken müzakere masasına oturmanın en doğru strateji olduğunu vurguladı.

Savaşın ilk iki haftasında İran’ın tüm stratejik hedeflerine ulaştığını, caydırıcılığını kanıtladığını ve Hürmüz Boğazı üzerindeki hakimiyetini dünyaya gösterdiğini belirten Arakçi, “Eğer savaşı daha fazla uzatsaydık, elde edeceğimiz stratejik kazanımlar artmayacaktı. Aksine, ülkenin sanayi ve enerji altyapısının zarar görmesi riskiyle karşı karşıya kalacaktık. Savaşmamanın bedelinin savaşmaktan daha ağır olduğu noktada savaştık; ancak kazanımlarımızı diplomatik olarak tescillediğimiz anda ateşkesi kabul ederek ülkemizi büyük bir yıkımdan koruduk” diyerek sözlerini tamamladı.

Arakçi, imzalanan mutabakat zaptı ile ABD’nin İran’a karşı bir daha asla askeri güç kullanmayacağını ve egemenliğine saygı duyacağını taahhüt etmek zorunda kaldığını belirterek, bunun İran diplomasisi ve askeri gücünün ortak bir zaferi olduğunu ifade etti.

Ortadoğu

BAE, Hürmüz’ü baypas eden yeni hattan petrol ihracatına başlayacak

Yayınlanma

BAE ulusal enerji şirketi ADNOC, önümüzdeki yılın başlarında yeni bir boru hattı üzerinden açık deniz petrol sevkiyatına başlamayı planlıyor.

Bu boru hattı ile birlikte ülke, Hürmüz Boğazı’nı baypas ederek petrol ihraç etme kapasitesini iki katına çıkaracak.

Bloomberg’in haberine göre ADNOC, bazı Asyalı rafinerilere, 2027’nin başlarında BAE’nin Fuceyre terminali üzerinden açık deniz sahalarından Upper Zakum ham petrolünü almaya başlayabileceklerini bildirdi.

ADNOC, Japonya, Hindistan ve Çin’i Asya’daki en büyük petrol müşterileri olarak görüyor.

Bu boru hattı, ADNOC’un tehdit altındaki su yolunu atlayarak petrol taşıma kapasitesini iki katına çıkaracak ve alıcıların, İran saldırılarına maruz kalan sulardan tanker geçirmeksizin yüklerini alabilmelerini sağlayacak.

ADNOC, karasal Murban ham petrolünü halihazırda Fuceyre’ye boru hattıyla taşıyor fakat açık deniz kaynaklarından gelen arzın hâlâ gemilerle Hürmüz Boğazı’ndan geçmesi gerekiyor.

Bu genişletme, BAE’nin OPEC’ten ayrılmasının ardından da gerçekleşiyor ve ülkeye, boğaza olan bağımlılığını ortadan kaldırma yolunda ilerlerken üretimi artırma konusunda daha fazla özgürlük sağlıyor.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

ABD ara seçim sonrası İran’a saldırı için Körfez’i uyardı

Yayınlanma

Wall Street Journal gazetesinin haberine göre ABD yönetimi, ara seçimlerin hemen ardından İran’a yönelik kısa süreli fakat yoğun bir askeri saldırı ihtimaline karşı Körfez ülkelerini uyardı. Bölgeye yeni Patriot bataryaları sevk edilirken, Pentagon verileri savaşın Amerikan bütçesine maliyetinin 47 milyar doları aştığını ortaya koyuyor.

ABD yönetimi, Körfez’deki bazı müttefiklerine 3 Kasım’da düzenlenecek Kongre ara seçimlerinin hemen ertesinde İran’a yönelik kısa süreli fakat yoğun bir askeri harekât başlatabileceğini iletti. Washington, bölge ülkelerinden bu ihtimale karşı hazırlıklı olmalarını istedi.

Wall Street Journal gazetesinin haberinde, görüşmeler hakkında doğrudan bilgiye sahip kaynaklara dayandırılan bu uyarıda hangi ülkelerin bilgilendirildiği belirtilmedi. Sahadaki askeri hareketlilik ise iddialarla eşzamanlı olarak hız kazandı.

Amerikan ordusu, Teksas’tan Orta Doğu’ya bir Patriot hava savunma bataryası sevk ederken, bölgedeki askerlerini de İran’ın balistik füze ve insansız hava aracı menzilinde kalan açık üslerden daha güvenli noktalara çekmeye başladı. Bu adımlar, ABD ve İsrail’in Tahran yönetimiyle doğrudan ve kapsamlı bir çatışmaya hazırlandığı yönündeki işaretleri güçlendiriyor.

Beyaz Saray yönetimi, var olup olmadığı resmen doğrulanmayan hassas askeri planlar hakkında yorum yapmaktan kaçındı. Buna karşılık yapılan resmi açıklamada, Başkan Donald Trump’ın İran’ın nükleer silah edinmesini engellemek amacıyla elindeki bütün seçenekleri geçerli tuttuğu vurgulandı.

New York Times da geçen hafta yayımladığı haberde, ABD ve İsrail ordularının kısa süreli fakat yoğun bir operasyon senaryosu üzerinden ortak askeri tatbikatlarını sıklaştırdığını duyurmuştu. Gazetenin işaret ettiği olası hedefler arasında İran’ın nükleer tesisleri, kritik enerji altyapısı ile füze ve silahlı insansız hava aracı üretim merkezleri yer alıyor.

Aynı haberde, düşük bir ihtimal olarak görülse de Trump’ın operasyon onayını ekim ayı bitmeden verebileceği, öte yandan hiçbir askeri eyleme izin vermeme seçeneğini de tercih edebileceği kaydedildi. Nitekim Trump’ın son aylarda yeniden sıcak çatışmaya girme kararını birçok kez son anda askıya aldığı biliniyor.

İki ülke arasındaki mevcut sıcak çatışma süreci, ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran hedeflerine yönelik ortak saldırısıyla tetiklenmişti. Trump operasyonun temel gerekçesini Tahran’ın hiçbir koşulda nükleer silaha ulaşamamasını sağlamak olarak açıklamıştı.

Bu askeri hamleler, Haziran 2025’te yaşanan 12 günlük savaşın devamı niteliğini taşıyor. Washington, o dönemde yürüttüğü hava harekâtında İran’ın Fordo, Natanz ve İsfahan’da kurduğu ana nükleer tesisleri doğrudan hedef alarak vurmuştu.

Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK) Başkanı Rafael Grossi ise BM Güvenlik Konseyinde yaptığı konuşmada sahadaki son tabloyu aktardı. Grossi, Tahran yönetiminin 2025 ve 2026 yıllarındaki saldırılarda hasar gören nükleer altyapısını onardığına veya sıfırdan yeniden inşa ettiğine dair herhangi bir ize rastlamadıklarını bildirdi.

Tesislerin kapalı devre tutulmasını eleştiren Grossi, İran’a hasar gören sahalar dahil olmak üzere bütün nükleer tesislerinin kapılarını uluslararası denetçilere derhal açması çağrısında bulundu. UAEK, Haziran 2025’teki Amerikan bombardımanından bu yana Tahran’ın yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunun güncel durumunu bağımsız olarak teyit edemiyor.

Kurumun resmi kayıtlarına göre İran, Haziran 2025’teki savaştan önce elinde yüzde 60 saflıkta 440,9 kilogram zenginleştirilmiş uranyum tutuyordu. Nükleer fizikte yüzde 60 saflık düzeyi, silah yapımı için eşik kabul edilen yaklaşık yüzde 90 seviyesine teknik olarak son derece yakın sayılıyor.

Bombardımanların ardından Tahran yönetimi uluslararası müfettişlerin vurulan tesislere girişini engelledi. Bu kısıtlama nedeniyle denetim organı, söz konusu kritik stokun ne kadarının korunduğunu ve güncel olarak hangi noktalarda saklandığını kesinleştiremiyor.

Askeri faturanın büyümesi iç siyasetteki baskıyı tırmandırıyor

Başkan Trump, Haziran 2025’teki hava saldırılarının İran’ın nükleer kapasitesini yerle bir ettiğini savunmayı sürdürüyor. Buna karşın uzayan askeri operasyonların ekonomik dengeleri sarsması ve özellikle iç piyasada tırmanan akaryakıt fiyatları, yaklaşan ara seçimler öncesinde iktidardaki Cumhuriyetçi Parti grubunu ciddi bir siyasi baskıyla yüz yüze bırakıyor.

Trump ise yükselen enerji maliyetlerine yönelik eleştirilere karşı durarak, Tahran’ın nükleer silah edinmesinin engellenmesi uğruna pompaya yansıyan yüksek fiyatlara katlanmanın gerekli olduğunu öne sürüyor.

Reuters’ın incelediği Pentagon bütçe kayıtlarına göre Amerikan ordusunun İran merkezli savaştaki toplam harcaması 47 milyar dolar sınırını aştı. Ortaya çıkan bu tablo, savunma yönetiminin temmuz ayında kamuoyuyla paylaştığı resmi tahminlerin yüzde 25 üzerinde gerçekleşti.

Toplam harcama kalemlerinin 29 milyar dolarlık ana gövdesini operasyonlarda harcanan mühimmat stokunun ikamesi oluştururken, 6 milyar dolarlık pay ise yıpranan askeri teçhizatın yenilenmesine ayrıldı. İran’ın misilleme olarak fırlattığı füze ve kamikaze insansız hava araçlarının hasar verdiği Amerikan üslerindeki onarım faturalarının bu 47 milyar dolarlık resmi toplama dahil edilip edilmediği ise henüz netlik kazanmadı.

Okumaya Devam Et

Ortadoğu

İsrail’de rekor katılımlı seçim: İki blok da 61 sandalyeye ulaşamıyor

Yayınlanma

İsrail’de 7 Ekim 2023’teki Aksa Tufanı operasyonundan bu yana yapılan ilk parlamento seçimlerinde oyların yüzde 41,9’u sayıldı. Katılımın yüzde 77,7 ile 1999’dan beri en yüksek seviyeye çıktığı oylamada, ilk verilere göre Binyamin Netanyahu bloku 57, muhalefet ise 47 sandalyede kalarak 61 vekillik çoğunluğu yakalayamadı.

İsrail’de seçmenler, 27 Ekim’de 120 sandalyeli tek kamaralı parlamento Knesset’in yeni üyelerini belirlemek üzere sandık başına gitti.

Bu oylama, 7 Ekim 2023’teki Aksa Tufanı operasyonu ve ardından Gazze Şeridi, Lübnan ve İran’da başlayan savaştan bu yana yapılan ilk parlamento seçimi oldu.

28 Ekim saat 05.58 (Türkiye saatiyle 06.58) itibarıyla oyların yüzde 41,9’u sayıldı. İlk sonuçlar, Başbakan Binyamin Netanyahu’yu destekleyen blokun 57, muhalefetin ise 47 sandalye kazandığını gösteriyor. Ağırlıklı olarak Arap seçmenleri temsil eden Ortak Liste ile Birleşik Arap Listesi (RAAM) ise toplamda mevcut 16 sandalyesini koruyor. Yani iki ana blok da meclis çoğunluğu için gereken 61 sandalyeye şimdilik ulaşamıyor.

Parti bazındaki ilk dağılımda Likud 28, Yaşar 21, Beyahad ise 11 milletvekili çıkarıyor. Ortak Liste 12 sandalyeye ulaşırken, Birleşik Tevrat Yahudiliği ve Evimiz İsrail (Yisrael Beiteinu) sekizer sandalye alıyor. Yahudi Gücü (Otzma Yehudit), Dini Siyonizm, Şas ve Demokratlar yedişer vekillik kazanıyor; RAAM ise ilk verilere göre dört sandalyede kalıyor.

Seçim barajı olan yüzde 3,25’i şimdilik aşamayan partiler de var. Yedek Askerler (Rezervistler) yüzde 2,7, İsrail Halkı yüzde 1,8 ve Haredim partisi yüzde 0,3 oy oranıyla baraj altında kalıyor.

Seçim öncesi son anketler de ne iktidar koalisyonuna ne de ana muhalefet blokuna 61 sandalyelik çoğunluğu veriyordu. Kanal 12’nin araştırmasına göre Netanyahu karşıtları 56, Başbakan’ın koalisyonu 50, Arap listeleri ise 14 sandalye alabiliyordu.

Son 27 yılın en yüksek katılımına ulaşıldı

Yaklaşık 7,3 milyon seçmenin oy kullanma hakkına sahip olduğu ülkede sandıklar 27 Ekim’de yerel saatle 07.00’de (Türkiye saatiyle 08.00) açıldı ve büyük çoğunluğu 22.00’de (Türkiye saatiyle 23.00) kapandı.

Ynet’in Merkez Seçim Komisyonu’na dayandırdığı haberine göre ilk üç saatte 1,2 milyondan fazla kişi oy kullandı. Saat 10.00’da (Türkiye saatiyle 11.00) yüzde 16,68’e ulaşan katılım, 2022’deki bir önceki seçimin aynı saatine kıyasla 0,78 yüzde puan artış gösterdi.

Ynet’e konuşan Merkez Seçim Komisyonu Genel Müdür Vekili Din Livne, yerel saatle 14.00’te (Türkiye saatiyle 15.00) 3,29 milyondan fazla seçmenin sandığa gittiğini açıkladı. Yüzde 44,9’a çıkan katılım oranı, 1973’ten bu yana bu saat dilimi için kaydedilen en yüksek seviye oldu. Livne bu tabloyu, “Seçim komisyonunun 1973’ten beri kaydettiği tüm rekorları kırdık. Daha önce böyle rakamlar görülmemişti” sözleriyle değerlendirdi.

Saat 20.00’de (Türkiye saatiyle 21.00) katılım yüzde 74,3’e vurarak son 38 yılın o saatteki zirvesine çıktı. Aynı saatte 2022 seçimlerinde seçmenlerin yüzde 66,3’ü, 1973’te ise yüzde 73,4’ü oy kullanmıştı; daha yüksek bir oran en son yüzde 75,6 ile 1988 yılında kaydedilmişti.

Sandıkların kapandığı 22.00’de (Türkiye saatiyle 23.00) toplam katılım oranı yüzde 77,7’ye ulaştı. 2022 parlamento seçimlerindeki yüzde 70,6’lık orana göre 7,1 yüzde puanlık bir artış yaşandı ve 1999’dan bu yana İsrail parlamento seçimlerindeki en yüksek katılım kayıtlara geçti.

Koalisyon pazarlıkları için 28 günlük takvim işleyecek

Ülke genelinin tek seçim bölgesi sayıldığı İsrail’de nispi temsil sistemi uygulanıyor; seçmenler tek tek adaylara değil, kapalı parti listelerine oy veriyor. Meclise girmek için gereken yüzde 3,25’lik baraj en az dört sandalyeye karşılık geliyor ve bu seçimde Knesset’e girmek için 37 parti yarıştı.

Ülke tarihinde hiçbir parti tek başına 61 sandalyeye ulaşamadığı için hükümetler her zaman koalisyonla kuruluyor. Oy sayımının 30 Ekim’e kadar tamamlanması, resmi sonuçların ise 4 Kasım’da ilan edilmesi bekleniyor. Ardından Cumhurbaşkanı İzhak Herzog meclise giren partilerle istişare yürütecek ve hükümeti kurma şansı en yüksek milletvekilini görevlendirecek; müzakereler için tanınan 28 günlük süre gerekirse 14 gün daha uzatılabilecek.

Liderler sandık çıkış anketlerini farklı yorumladı

Sandık çıkış anketlerinin yayımlanmasının ardından Kudüs’te Likud destekçilerine seslenen Başbakan Binyamin Netanyahu, sağ blokun Yahudi seçmenler ve İsrail devleti destekçileri arasında “açık ve kesin bir çoğunluk” elde ettiğini söyledi. Buna rağmen zafer ilan etmeyen Başbakan, nihai oy sayım sonuçlarının beklenmesi gerektiğini vurguladı.

“Likud, İsrail’in en büyük partisidir” diyen Netanyahu, ülkede “güçlü bir sağcı ulusal hükümet” kurulması gerektiğini savundu. Arap partilerinin desteğine bağımlı bir hükümete karşı çıkan Başbakan, İsrail’in varlığına karşı duran siyasi güçlerle koalisyon kurulamayacağını belirtti.

İran ile yaşanan çatışmaya ayrı bir parantez açan Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump ile birlikte İran tehdidini kalıcı olarak ortadan kaldırmak için “tarihi, eşsiz bir fırsat” yakaladıklarını dile getirdi. “İran her zamankinden daha zayıf, İsrail ise her zamankinden daha güçlü” diyen Başbakan, İsrail’in hasımlarına karşı üstünlük sağladığını ve bunu yeniden başarabileceğini ifade etti.

Yaşar lideri Gadi Eisenkot ise ilk sandık çıkış anketlerini yorumlarken, bu verilerin İsrail vatandaşlarının çoğunluğunun “Netanyahu ve hükümetine hiç güvenmediğini” kanıtladığını söyledi. Destekçilerine hitap eden Eisenkot, nihai sonuçların henüz bilinmediğini ve sayımın tamamlanması gerektiğini hatırlatmakla birlikte, Netanyahu’yu seçmenin güvensizliğini kabul edip siyaseti bırakmaya çağırdı.

Yüksek katılımın vatandaşların değişim arzusunu gösterdiğini belirten siyasetçi, böyle bir ortamda yeni bir seçime gitmenin hata olacağını savundu. Tüm İsraillilerin çıkarlarını temsil edecek bir hükümet kurmak için elinden geleni yapacağına söz veren Eisenkot, önceliklerini zorunlu askerlik hizmetinin herkesi kapsaması ve Hamas’ın tasfiyesi olarak sıraladı; güvenlik güçleri ile kamu görevlilerini de yalnızca ülkenin ve vatandaşların çıkarları doğrultusunda hareket etmeye davet etti.

Likud üyesi Dışişleri Bakanı Gideon Saar, sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı paylaşımda muhalefetin sevincini erken bulduğunu belirtti. Saar, “Sol erken kutlama yapıyor. Önyargılı yorumcuların kesin konuşmaları gülünç. Tek bir şey yeterli güvenle söylenebilir: Likud, İsrail’in en büyük partisidir” ifadelerini kullandı. Çıkış anketlerinin Netanyahu destekçileri lehine güncellenmesinin ardından Saar, sağ blokun “açık bir Yahudi çoğunluğuna” sahip olduğunu söyleyerek “Üstelik gece daha yeni başladı” diye ekledi.

Muhalefet ve Arap partileri hükümet arayışına girdi

Eski Başbakan Yair Lapid, ilk sonuçları Netanyahu bloku için “ezici bir yenilgi” diye nitelendirdi ve seçmenin mevcut hükümete gitmesi gerektiği mesajını verdiğini söyledi. Demokratlar lideri Yair Golan da İsraillilerin Netanyahu’yu fiilen “kovduğunu” savunarak yeni hükümetin kurulması için diğer partilerle çalışmaya hazır olduğunu açıkladı.

Beyahad birliği lideri Naftali Bennett, nihai sonuçların değişebileceğini kabul etse de Netanyahu’nun yenildiğini ilan etti. Yeni bir hükümet kurmak uğruna kişisel hırslarını bir kenara bırakacağına söz veren Bennett, muhalefet siyasetçilerinin koalisyon görüşmelerine şimdiden başladığını duyurdu.

Arap partisi RAAM’ın lideri Mansur Abbas, sandık çıkış anketlerinin yayımlanmasından sonra her iki siyasi kamptan temsilcilerin kendisiyle temasa geçtiğini açıkladı.

Partisinin Eisenkot liderliğindeki bir hükümette yer alabileceğini belirten Abbas, böyle bir koalisyon için şimdilik yeterli oy çıkmadığını da kabul etti; tahminlere göre Arap listeleri hariç muhalefet partileri 52, RAAM ise yedi sandalye alıyor ve toplam sayı gereken 61’in altında, 59’da kalıyor.

Evimiz İsrail partisi lideri Avigdor Liberman ise asker oylarının sayılmasını beklemeye çağırdı ve partisinin ana televizyon kanallarının öngördüğü sekiz sandalye yerine 14 ila 15 vekillik çıkarabileceğini öne sürdü. Liberman ayrıca yeni bir sağ hükümet kurmak amacıyla Likud milletvekillerine Netanyahu’dan desteği çekme çağrısı yaptı.

İktidar cephesinde ise aşırı sağcı Yahudi Gücü partisi lideri İtamar Ben-Gvir, Netanyahu’yu Eisenkot’un partisiyle ulusal birlik hükümeti kurmaması konusunda uyardı ve böyle bir senaryoyu “korkunç bir hata” olarak adlandırdı.

Dini Siyonizm partisine liderlik eden Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, muhalefetin iktidar blokunun yenildiği yönündeki açıklamalarını reddetti.

Destekçilerine seslenen Smotrich, hükümet karşıtlarının Batı Şeria’daki İsrail yerleşimlerinin genişlemesini durduramayacağını söyledi ve Gazze Şeridi’nde Yahudi yerleşimleri kurma sözü verdi.

Dini parti Şas’ın lideri Aryeh Deri ise sandık çıkış anketleri arasındaki farklara işaret ederek seçmenlerini resmi sonuçları beklemeye davet etti.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English