Ortadoğu
İran Dışişleri Bakanı Arakçi, 40 günlük savaşı anlattı

İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, katıldığı mülakatta 12 günlük ve 40 günlük savaş dönemlerinin bilinmeyen askeri ve diplomatik ayrıntılarını paylaştı. Arakçi, müzakerelerde uranyum zenginleştirmesini sıfırlama dayatmalarına direnerek savaşı göze aldıklarını ve askeri hazırlıkları en üst seviyede tuttuklarını belirtti.
İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, katıldığı özel bir yayında, belgesel yönetmeni ve tarihçi Cevad Moguyi’nin sorularını yanıtlayarak ülkenin yakın tarihte yaşadığı askeri ve diplomatik krizlerin bilinmeyen yönlerini kamuoyuyla paylaştı.
Görüşmede özellikle 12 günlük savaş ve ardından gelen 40 günlük savaşın arka planındaki karar alma mekanizmaları, askeri hazırlıklar ve diplomatik temaslar kapsamlı şekilde ele alındı.
Üst düzey İranlı yetkililerin şehit düştüğü bu süreçlerde yaşanan stratejik kırılma noktalarını aktaran Arakçi, müzakere ve savaş arasındaki ilişkiyi net sözlerle ortaya koydu.
Arakçi, mülakatın başında geçen yıl aynı dönemde gerçekleştirdikleri görüşmeye atıf yapan Moguyi’nin, ateşkes sonrası hakların elde edilmesi için sunulan seçenekleri hatırlatması üzerine önemli bir değerlendirme yaptı.
Dışişleri Bakanı, hakların savunulması için iki temel yol olduğunu belirterek, “Haklarımıza ulaşabilmek için önümüzde iki seçenek vardı: Ya savaşacaktık ya da müzakere masasına oturacaktık. Şüphesiz ki müzakere, daha kolay ve daha az maliyetli bir yoldur. 12 günlük savaşta kazandığımız zaferin bize sağladığı güçlü konum sayesinde, masaya onurlu bir müzakere yürütmek amacıyla oturduk” ifadelerini kullandı.
Moguyi’nin, kendisinin Devrim Muhafızları Ordusu kökenli olmasını ve uzun yıllara dayanan diplomatik tecrübesini hatırlatarak, “Bu askeri ve diplomatik birikime rağmen süreç nasıl tekrar savaşa evrildi?” sorusuna yanıt veren Arakçi, durumun kendi yönetimlerinden kaynaklanmadığını vurguladı.
İran Dışişleri Bakanı, “Her şeyden önce bu durum benim belirlediğim bir rota değildi. Karşı tarafın, İran üzerinde belirli hedeflere ulaşma yönünde kesin bir kararı vardı. Biz ise diplomasiyi kullanarak karşı tarafın bu niyetini savaştan başka bir yöne çekmeye çabaladık” şeklinde konuştu.
Müzakerelerin savaşa yol açtığı yönündeki yaygın algının tamamen yanlış olduğunu dile getiren Arakçi, bu yanılsamanın düzeltilmesi gerektiğini ifade etti.
Kararların şahsi değil, devletin ortak aklıyla alındığını belirten Bakan, “Müzakere yürütmemiz benim tek başıma aldığım bir karar değildi, bu ortak bir devlet kararıydı. Daha önce de belirttiğim gibi, tüm bu süreç aslında karşı tarafın zayıf bir İran hayali kurmasıyla başladı” dedi.
“Her şey zayıf bir İran illüzyonuyla başladı”
İran’ın bölgesel caydırıcılığını kaybettiği yönündeki yanlış hesaplamaların savaşı tetiklediğini belirten Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, Lübnan’da meydana gelen gelişmeler, Suriye’nin düşüşü ve Dini Lideri Ayetullah Ali Hamaney’in katledilmesi gibi olayların karşı tarafta büyük bir yanılsamaya yol açtığını kaydetti.
Arakçi, “Karşı taraf, İran’ın bölgesel caydırıcılık kabiliyetini tamamen yitirdiğini ve bu açığı kapatmak için nükleer caydırıcılığa yöneleceğini düşündü. Bu nedenle, İran daha nükleer caydırıcılık aşamasına ulaşmadan önce nükleer altyapısını ve imkanlarını tamamen yok etmeleri gerektiği kararına vardılar” ifadelerini kullandı.
Siyonist rejimin bu zayıflık algısını fırsat bilerek İran’ı tamamen ortadan kaldırmayı hedeflediğini belirten Arakçi, bu motivasyonla 12 günlük savaşı başlattıklarını söyledi. Bu savaştan önce de iki ya da üç kez sıcak çatışmanın eşiğine gelindiğini aktaran İranlı Bakan, “Bölgesel bir savaşın çıkacağı ve bu savaştan herkesin büyük zarar göreceği korkusu, yürüttüğümüz diplomatik çabalarla birleşince savaşı birkaç kez engellemeyi ya da ertelemeyi başardık” şeklinde konuştu.
Karşı tarafın savaşa girmeden önce diplomasiyi kendi lehine bir araç olarak denediğini vurgulayan Arakçi, müzakere masasında uranyum zenginleştirmesinin tamamen sıfırlanması yönünde yasadışı ve mantıksız taleplerle karşılaştıklarını dile getirdi.
İranlı diplomat, “Karşı tarafın uranyum zenginleştirmesini sıfıra indirme talebine karşı büyük bir kararlılıkla direndik. Masada istediklerini alamayacaklarını anladıklarında ise askeri seçeneğe yöneldiler. Savaş tam olarak bu noktada başladı. Bizim masadaki kararlı duruşumuz ve onların dayatmalarını kabul etmeyişimiz, onları daha zorlu olan savaş yolunu seçmeye zorladı” dedi.
Düşmenin 12 günlük savaşta ağır bir askeri yenilgiye uğradığını hatırlatan Arakçi, 40 günlük savaşın da benzer bir yanlış hesaplama zincirinin sonucu olarak patlak verdiğini ifade etti. Karşı tarafın direniş ekseninin savunma gücünü öngöremediğini belirten Bakan, “12 günlük savaştan sonra yeni bir hesap hatası yaptılar. Direnişin bu düzeyde bir mukavemet göstereceğini tahmin etmemişlerdi. Daha fazla silah ve teçhizat yığarak kendilerini hazırlamaya çalıştılar” ifadelerini kullandı.
Siyonist rejimin birkaç günlük yoğun bir saldırıyla İran sistemini çökerteceğini ve hükümetin teslim olacağını varsaydığını aktaran Arakçi, bu hayallerin sahada karşılık bulmadığını belirtti.
Bakan, “Uzun süreli bir savaşa hazırlıklı değillerdi. Ayrıca halkımızın meydanlara inip devletin ve sistemin arkasında sapasağlam durduğunu gördüklerinde savaşı durdurmak zorunda kaldılar” dedi.
Mülakatta, 12 günlük savaşın durdurulması yerine devam ettirilmesinin daha doğru olacağını savunan çevrelerin eleştirilerine de değinen Arakçi, askeri kararların derinlemesine analiz edildiğini söyledi.
Moguyi’nin, askeri yetkililerden aldığı bilgilere dayanarak füze kapasitesinin üç katına çıktığını ve baskı altında fırlatma hazırlık süresinin 10-15 saatten 35-40 dakikaya kadar indirildiğini belirtmesi üzerine Arakçi, 12 günlük savaştan büyük askeri dersler çıkardıklarını teyit etti.
Savaşın sona erdirilmesi kararının Ulusal Yüksek Güvenlik Konseyi tarafından kolektif bir şekilde alındığını vurgulayan Arakçi, “Savaşı sonlandırma kararı ortaklaşa alınan bir karardı. 12 günlük savaştan çıkardığımız askeri dersler, bir sonraki savaşa çok daha güçlü ve hazırlıklı girmemizi sağladı. Bu kararın doğruluğu sonraki süreçte açıkça görüldü” şeklinde konuştu.
“Bizim gerçek nükleer bombamız Hürmüz Boğazı’dır”
12 günlük savaşın ardından düşmanın iki temel stratejik hata yaptığını belirten İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, bu hatalardan ilkinin İran’ı yenebilmek için çok daha uzun bir savaşa hazırlanma gerekliliği, ikincisinin ise öncelikle devletin sosyal tabanını yok edip ardından doğrudan sistemi hedef alma planı olduğunu açıkladı.
Bu doğrultuda bölgede benzeri görülmemiş bir askeri yığınak yapıldığını ifade eden Arakçi, “Amerika Birleşik Devletleri bölgeye elindeki tüm askeri imkanları taşıdı. Siyonist rejimi son teknoloji savunma sistemleriyle donattılar ve toplumsal alanda iç karışıklık yaratmak amacıyla operasyonlar yürüttüler” dedi.
Toplumsal huzursuzluk yaratma çabalarının ardından düşmanın tekrar sıfır zenginleştirme dayatmasıyla müzakere masasına oturmak istediğini kaydeden Arakçi, bu teklifin arkasında açık bir savaş tehdidi yer aldığını belirtti.
Devlet içinde yapılan yoğun istişareler sonucunda müzakerelere başlama kararı aldıklarını söyleyen Bakan, “Bu kez müzakerelere girme amacımız tamamen uluslararası topluma ve kendi halkımıza karşı tüm yolları tükettiğimizi kanıtlamaktı. Askeri kanadımız da biz de savaşın kaçınılmaz olduğunu biliyorduk. Ancak kimsenin müzakere etseydiniz savaş çıkmazdı diyememesi için bu adımı attık” ifadelerini kullandı.
Arakçi, askeri güçlere ve hükümete müzakerelere bel bağlamadan her türlü hazırlığı yapmaları yönünde açık mesajlar verdiğini hatırlattı.
Ordunun ve devlet kurumlarının gıda ve askeri mühimmat depolarını en üst düzeyde doldurduğunu belirten Arakçi, “Savaş başladığında tamamen hazırlıklıydık. Nitekim ilk saldırıdan sadece iki saat sonra düşman mevzilerine karşılık vermeye başladık. Tüm savunma planlarımız önceden en ince ayrıntısına kadar hazırlanmıştı” şeklinde konuştu.
Hürmüz Boğazı’nın savaşın ilk gününde kapatılmasının da bu planlı stratejinin bir parçası olduğunu açıklayan Arakçi, “Liderliğin doğrudan hedef alınması durumunda Hürmüz Boğazı’nın derhal kapatılması yönünde kesin bir askeri talimat vardı. Bu karar doğrultusunda ilk gün boğazı ulaşıma kapattık” dedi.
Müzakerelerin şahsi prestij amacıyla kullanılmadığını, devletin çıkarlarının her şeyin üstünde olduğunu vurgulayan Dışişleri Bakanı, “Ben kendi siyasi geleceğim veya itibarım için hareket etmem. Ulusal çıkarları şahsi itibarın arkasına saklamayı vatana ihanet kabul ederim. Eğer bu ülke için canını feda eden insanlar varsa, ben de gerektiğinde tüm itibarımı ortaya koyarım” ifadelerini kullandı.
Arakçi, tüm müzakere süreçlerinin Ulusal Yüksek Güvenlik Konseyi bünyesindeki özel nükleer komite tarafından karara bağlandığını ve tüm bu süreçlerin devlet arşivlerinde kayıtlı olduğunu sözlerine ekledi.
İran’ın nükleer tesislerinin vurulduğu dönemde dahi müzakere masasında başı dik bir şekilde durduklarını belirten Arakçi, düşmanın uranyum zenginleştirmesinin askıya alınması yönündeki dayatmalarını reddettiklerini ifade etti.
26 Şubat günü İsviçre’nin Cenevre kentinde gerçekleştirilen üçüncü tur müzakerelerde karşı tarafın uzun süreli askıya alma talebini kesin bir dille geri çevirdiklerini açıklayan Bakan, “Tesislerimizin zarar gördüğü o zorlu dönemde bile bu dayatmayı kabul etmeme talimatına sadık kaldık. Eğer o dönemde teslimiyeti kabul etseydik, ülkemizin onurunu satmış olurduk ve bu durum savaştan çok daha büyük bir yıkıma yol açardı” dedi.
“Burası birini devirince herkesin kaçacağı Venezuela değil”
Müzakerelerin sonuçsuz kalmasının ardından 27 Şubat gününden itibaren bölgede savaş havasının tamamen hakim olduğunu belirten Abbas Arakçi, 28 Şubat Cumartesi günü sabah saatlerinde yaşanan büyük saldırıyı tüm detaylarıyla aktardı.
Cumartesi sabahı saat 08.00’de Cumhurbaşkanı’na Cenevre müzakereleri hakkında rapor sunduğunu, saat 09.00’da ise Liderlik Ofisi’nde üst düzey yetkililerden Ağa Hicazi ile bir araya geldiğini belirten Arakçi, tam da savaşın kaçınılmazlığını rapor ettiği esnada binanın füzelerle hedef alındığını söyledi.
Saldırı anını anlatan İran Dışişleri Bakanı, “Ofiste toplantı halindeyken ardı ardına üç füze isabet etti. İlk füze biraz uzağa düştü. İkincisi daha yakına isabet ederek tüm binayı sarstı. Üçüncü füze ise doğrudan bizim bulunduğumuz binaya çarptı. Binanın sol kanadı, Hicazi’nin sekreteri Şehit Ayuzi’nin bulunduğu bölüm tamamen yerle bir oldu” ifadelerini kullandı. Saniyeler içinde tavanın çöktüğünü ve her yeri yoğun bir toz bulutunun kapladığını belirten Arakçi, enkaz altından kendi imkanlarıyla çıktıklarını ve Hicazi’nin elinden tutarak binayı terk ettiklerini açıkladı.
Binadan çıktıklarında çevredeki askeri ve idari binaların da vurulduğunu gördüklerini söyleyen Arakçi, o esnada araçlarının enkaz altında kaldığını ve bölgeden uzaklaşmak için yoldan geçen sivil bir binek otomobile binmek zorunda kaldıklarını aktardı.
Bakan, “Bizi aracına alan genç bir vatandaşın yardımıyla güvenli bir bölgeye geçebildik” dedi.
Aynı saatlerde devletin diğer kritik organlarının da eşzamanlı olarak hedef alındığını belirten Arakçi; İstihbarat Bakanlığı Şurası, Savunma Şurası ve Dış İlişkiler Stratejik Konseyi toplantılarının yapıldığı binaların da füzelerle vurulduğunu açıkladı.
Ali Şemhani’nin başkanlık ettiği savunma toplantısında ve diğer binalarda çok sayıda değerli komutan ve devlet adamının şehit düştüğünü belirten Arakçi, bu durumun ciddi bir güvenlik açığına işaret ettiğini kaydetti. Arakçi, “Bu eşzamanlılık tesadüf olamaz. Karşı tarafın devletin karar alma mekanizmalarına sızdığı açık bir güvenlik ve istihbarat zaafiyeti vardı. Ancak en büyük yanılgıları, burayı bir kişiyi devirince sistemin çökeceği Venezuela gibi görmeleriydi” şeklinde konuştu.
Düşmanın, lider kadroyu yok ederek İran halkını ve devletini teslim alabileceğini düşündüğünü ancak büyük bir dirençle karşılaştığını belirten Arakçi, hiçbir devlet görevlisinin görev yerini terk etmediğini, istifa etmediğini ve ülkeyi satmadığını vurguladı.
Arakçi, “Amerikalı temsilcilere açıkça sordum: Siz hiç her an havaya uçma riski olan bir odada devlet yönetmeye çalıştınız mı? Ya da ailenizle son kez konuşuyor olabileceğinizi bilerek telefon kullandınız mı? Biz bu şartlar altında görevimizi yürüttük ve teslim olmadık” ifadelerini kullandı.
“Eğer savaşmamanın bedeli savaşmaktan ağırsa savaşmalısınız”
Savaşın diplomatik boyutunda bölgesel aktörlerle yürütülen temasların hayati bir rol oynadığını ifade eden Abbas Arakçi, Suriye krizinin ardından bölge ülkelerine gerçekleştirdiği turlarda muhataplarına çok sert uyarılarda bulunduğunu aktardı.
Bölgedeki bir liderle yaptığı görüşmeyi isim vermeden paylaşan Arakçi, karşı tarafın İran’ın nükleer, askeri ve petrol tesislerinin tamamen yok edileceğini ve liderliğinin vurulacağını iddia ederek kibirli bir tavır sergilediğini belirtti.
Bu tehditlere karşı İran’ın yanıtının çok net olduğunu dile getiren Arakçi, “Kendisine açıkça söyledim: Eğer bizim bir tesisimizi vururlarsa, biz de onların karşılık gelen tesisini vururuz. Nükleer tesislerimize saldırırlarsa, nükleer tesislerini hedef alırız. Askeri noktalarımızı vururlarsa, İsrail’in askeri merkezlerini vururuz. Eğer Amerika Birleşik Devletleri bu saldırılara katılırsa, bölgedeki Amerikan askeri üslerini yerle bir ederiz. Bizim füzelerimiz Amerika kıtasına ulaşmayabilir ancak buradaki üslerini vurmaya fazlasıyla yeter” dedi.
İran’ın petrol satamaması durumunda bölgedeki hiçbir ülkenin petrol ihraç edemeyeceğini muhatabına ilettiğini söyleyen Bakan, bu kararlılığın bölge ülkelerini dehşete düşürdüğünü belirtti.
Bölge liderinin bu tehditler karşısında tüm dünyanın İran’a cephe alacağını söylemesi üzerine Arakçi’nin, “Biz sizi doğrudan hedef almayacağız, sadece sizin topraklarınızda yer alan Amerikan üslerini vuracağız” cevabını vermesi, bölge ülkelerinin savaşa dahil olma konusundaki iştahını tamamen kesti.
40 günlük savaş esnasında bu tehditlerin sadece sözde kalmadığını sahada da gösterdiklerini belirten Arakçi, Amerika Birleşik Devletleri’ne ait gemilere yakıt ikmali yapan dost ülke Umman’daki bir şirketi dahi hedef almaktan çekinmediklerini kaydetti.
Arakçi, “Güvenlik mimarisini tamamen değiştirdik. İran’ın güvenliği sağlanmadan bölgedeki hiçbir ülkenin güvende olamayacağını kanıtladık. Bizim asıl nükleer bombamızın Hürmüz Boğazı olduğunu tüm dünya bu süreçte anladı” şeklinde konuştu.
Savaşın dördüncü gününde ABD Başkanı Donald Trump’ın Irak Kürt Bölgesel Yönetimi liderlerini arayarak İran’ı parçalama planını devreye sokmaya çalıştığını aktaran Dışişleri Bakanı, bu komploya karşı anında diplomatik taarruza geçtiklerini belirtti.
Barzani ve Talabani ailelerinin yanı sıra Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani ve Türk Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile acil telefon görüşmeleri gerçekleştirdiğini söyleyen Arakçi, “Irak makamlarına Kürt bölgesinden yönelecek en ufak bir tehdide en sert şekilde karşılık vereceğimizi bildirdik. Türkiye bu süreçte son derece kararlı ve yapıcı bir duruş sergileyerek planların bozulmasında büyük rol oynadı” ifadelerini kullandı.
Pahlavi hanedanı varisinin İsrail’e giderek İran’ın bölünmesi ve merkezi bölgede göstermelik bir krallık kurulması yönünde anlaşmalar yaptığının ortaya çıktığını belirten Arakçi, halkın devlete olan bağlılığı sayesinde bu planların da suya düştüğünü kaydetti.
Mülakatın sonunda, İran’ın askeri olarak bu kadar üstün olduğu bir dönemde neden ateşkesi kabul ettiğine açıklık getiren Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, savaşların ya mutlak askeri zaferle ya da müzakereyle sonuçlanacağını belirtti.
Mutlak askeri zaferin karşı ülkenin topraklarını tamamen işgal etmek anlamına geldiğini ve bunun rasyonel olmadığını söyleyen Arakçi, en güçlü konumdayken müzakere masasına oturmanın en doğru strateji olduğunu vurguladı.
Savaşın ilk iki haftasında İran’ın tüm stratejik hedeflerine ulaştığını, caydırıcılığını kanıtladığını ve Hürmüz Boğazı üzerindeki hakimiyetini dünyaya gösterdiğini belirten Arakçi, “Eğer savaşı daha fazla uzatsaydık, elde edeceğimiz stratejik kazanımlar artmayacaktı. Aksine, ülkenin sanayi ve enerji altyapısının zarar görmesi riskiyle karşı karşıya kalacaktık. Savaşmamanın bedelinin savaşmaktan daha ağır olduğu noktada savaştık; ancak kazanımlarımızı diplomatik olarak tescillediğimiz anda ateşkesi kabul ederek ülkemizi büyük bir yıkımdan koruduk” diyerek sözlerini tamamladı.
Arakçi, imzalanan mutabakat zaptı ile ABD’nin İran’a karşı bir daha asla askeri güç kullanmayacağını ve egemenliğine saygı duyacağını taahhüt etmek zorunda kaldığını belirterek, bunun İran diplomasisi ve askeri gücünün ortak bir zaferi olduğunu ifade etti.
Ortadoğu
ABD, Suriye’de kalan nükleer materyalin çıkarılmasına aracılık ediyor

Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA), ABD yönetiminin Suriye ve İsrail ile mutabakata varmasının ardından, Suriye’deki gizli bir tesiste depolanan nükleer materyali yakında buradan kaldıracak.
Axios’ta yer alan habere göre Trump yönetimi ve IAEA, söz konusu hassas tesisle ilgili olarak İsrail, Suriye ve hatta muhtemelen Türkiye’yi de içine alan bir gerginliğin tırmanmasını önlemek ve materyali güvence altına almak için acilen diplomatik bir anlaşmaya varmaya çalıştı.
ABD’li yetkililer, bu olayın Başkan Donald Trump’ın Suriye’ye yönelik yaklaşımını teyit ettiğini ve ABD’nin yeni Suriye hükümetiyle olan yakın ilişkilerini, potansiyel bir krizi etkisiz hale getirmek için nasıl kullandığını gösterdiğini belirtiyor.
Tesisle ilgili olarak aylarca süren ve birkaç hafta önce bir çözüme ulaşılan dramatik, perde arkasındaki tehdit ve diplomasi alışverişi gizli tutuldu.
Esad yönetimi, gizli El-Kibar reaktörünü merkezine alan gizli bir nükleer program geliştirmişti.
İsrail’in 2007 yılında reaktörü bombalamasının ardından Suriye’nin nükleer programı büyük ölçüde yok edildi.
Fakat birkaç araştırma-geliştirme ve depolama tesisi kaldı ve bunlar çoğunlukla faal değildi.
Esad hükümetinin düşüşünün ardından IAEA, yeni Şam hükümetiyle bir anlaşma imzaladı.
Bu anlaşma, IAEA’nın El-Kibar reaktörünü ve Suriye’nin geçmişteki nükleer faaliyetleriyle bağlantılı diğer birkaç tesisi ziyaret etmesine izin verdi.
Orta Doğu Enstitüsü’nün yerleşik araştırmacısı Charles Lister, Suriye’nin yeni yönetiminin, “ülkenin uluslararası itibarını yeniden kazanma çabalarına zarar verebilecek, nükleer ve kimyasal silah dosyaları da dahil olmak üzere Esad rejiminden miras kalan hassas meseleleri çözmeye istekli olduğunu” söyledi.
İsrail’in son iki yıldır yakından izlediği tesislerden biri “Site 99” olarak adlandırılıyor.
İki İsrailli yetkiliye göre, Esad yönetimi burada El-Kibar nükleer reaktör projesinin bir parçası olan nükleer malzeme depolamıştı.
Bir ABD’li yetkili, bu malzemenin, nükleer yakıt döngüsünün bir parçası olarak daha sonra işlenip nihayetinde zenginleştirilebilen uranyum cevherinden elde edilen bir toz olan “yellowcake”i içerdiğini belirtti.
ABD’li yetkili, Esad yönetiminin El-Kibar tesisinden çıkan diğer kalıntıları ve “artıkları” da “Site 99”da depoladığını belirtti.
Bu tesisteki malzeme nükleer silah yapımında kullanılamasa da, bir “kirli bomba” yapımında kullanılabilir.
Bu, nükleer bir patlama yaratmak yerine, bir bölgeyi radyoaktif maddeyle kirletmek amacıyla radyoaktif maddeyi etrafa saçan konvansiyonel bir patlayıcı cihaz.
İsrailli yetkililer, Esad’ın düşüşünden kısa bir süre sonra İsrail Savunma Kuvvetleri’nin tesise erişimi engellemek amacıyla tesisin girişlerini bombaladığını belirtti.
Bir ABD’li yetkili, İsrail ve ABD’nin bir yılı aşkın süredir “Site 99” ile başa çıkmanın en iyi yolunu tartıştıklarını söyledi.
Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi ile İsrail Başbakanlık Ofisi’ndeki muadili kurumun üst düzey yetkilileri, bu konu üzerinde yakın işbirliği içinde çalışıyorlar.
Bir İsrailli yetkiliye göre, İsrail, Trump yönetimine bu tesiste nükleer malzemenin kalmasına müsamaha göstermeyeceğini açıkça belirtti.
İsrailli yetkililer, nükleer malzemenin kaldırılmaması veya Suriye’nin bu malzemeye erişmeye çalıştığına dair işaretler olması halinde İsrail’in tesisi tekrar bombalamakla tehdit ettiğini bile söylediler.
Bir ABD’li yetkili, İsraillilerin endişeli olsalar da hiçbir zaman tesisi bombalamanın eşiğine gelmediklerini belirtti.
Sonunda, bir ABD’li yetkiliye göre, ABD ve İsrail, en iyi yaklaşımın malzemenin kaldırılması için Suriye hükümetinden “onay” almak olduğu konusunda anlaştılar.
Kaynaklara göre, Trump yönetimi konuyu Suriye hükümetine gündeme getirdiğinde, Suriyeli yetkililer tesiste nükleer malzeme bulunduğundan haberdar olmadıklarını söylediler.
Bir ABD’li yetkili, “ABD, İsrail ve Suriye’de bu durumdan haberdar olan çok az kişi vardı,” dedi.
Aynı yetkili, ABD’nin Esad sonrası rejimle verimli bir ilişki kurduğunu belirtti. ABD’li yetkili, “Suriyelilerle çeşitli konularda işbirliği yaptığımızda, onlar iyi ortaklar oluyorlar,” dedi.
İsrailli ve ABD’li yetkililere göre, birkaç hafta önce bölgeyi izleyen İsrailliler, yeni Suriye hükümetinin mutabakatlardan caydığı ve nükleer malzemeye erişmeye çalıştığı şüphesini uyandıran hareketler tespit etti.
İsrailliler, Türkiye’nin Suriye hükümetine nükleer malzemeye ulaşmasında yardım ettiği konusunda bile endişeliydi.
Bir ABD’li yetkili, “İsrailliler her zaman her şeyi titizlikle inceliyorlar; her şeyin yolunda olduğundan emin olmak için bunu yapıyorlar ve bu iyi bir şey,” dedi.
Trump yönetimi, İsrail’den herhangi bir adım atmamasını istedi ve IAEA’yı devreye soktu.
Sonuç olarak, üç hafta önce IAEA ile Suriye hükümeti arasında, tesisten nükleer malzemenin kaldırılmasına yönelik bir anlaşma imzalandı.
ABD’li yetkililer, “Site 99”deki çalışmaların hâlâ devam ettiğini belirtiyor. Malzemeler henüz kaldırılmadı.
Fakat ABD’li yetkili, “Sonuçtan herkesin memnun olduğunu düşünüyoruz. Umuyoruz ki yakında kaldırma sürecini başlatabilir ve yıl sonuna kadar tamamlayabiliriz,” dedi.
Ortadoğu
Hamas silahsızlanmayı kabul etti: Peki İsrail anlaşmayı neden reddetti?

Aylardır Hamas’ın silahsızlandırılması, Trump destekli Gazze barış planındaki en büyük anlaşmazlık konusu olarak sunuluyordu. Geçen hafta ise Hamas, silahlarını bırakmasını öngören ABD destekli bir çerçeveyi kabul etti. Geçen perşembe Trump, kendi Barış Kurulu tarafından hazırlanan ve 20 maddelik planının bütünüyle uygulanmasını sağlamayı amaçlayan anlaşmayı sosyal medyada “TARİHİ” ve “kalıcı BARIŞ ve GÜVENLİĞE doğru devasa bir adım” sözleriyle övdü. Ertesi gün Trump, İsrail’in anlaşmadan “çok memnun” olduğunu söyledi.
Ancak durumun bundan oldukça farklı olduğu açık.
O tarihten bu yana İsrail, “ciddi güvenlik kaygılarını” gerekçe göstererek silahsızlanma yol haritasına güçlü biçimde karşı çıktı. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu salı günü İsrail’in bu çerçeveyi “kabul etmediğini” ve “Hamas tamamen silahsızlandırılana kadar mevcut hatlarından” çekilmeyeceğini söyledi. İsrail ayrıca planın açıklanmasından bu yana Gazze’de bir dizi hava saldırısı düzenleyerek Barış Kurulu’nun tepkisini çekti.
Uzmanlar Foreign Policy’ye, İsrail’in Hamas için silahsızlanma planına yönelik tutumunun en azından ülkenin merakla beklenen ekim seçimleri sonrasına kadar değişmesinin son derece düşük ihtimal olduğunu söyledi. Bu seçimlerde İsrail’in en uzun süre görev yapan başbakanı Netanyahu iktidarı kaybedebilir.
Güvenlik düşünce kuruluşu RAND’de İsrail politikaları alanında seçkin kürsü başkanı olan Shira Efron, “Sorun şu ki siyasi açıdan, İsrail’de ve özellikle seçimlerden önce, İsrail hükümetinin [planı] kabul etmesi neredeyse imkânsız” dedi. “Netanyahu ve bu koalisyon İsraillilere mutlak zafer sözü verdi” diyen Efron, İsrail başbakanının seçimler öncesinde Hamas ’a taviz veriyormuş ya da Gazze’de toprak bırakıyormuş gibi görünmek istemediğini de ekledi.
Anlaşma, doğrulama mekanizmasında Katar ve Türkiye’nin potansiyel rolü nedeniyle de İsrail açısından kabul edilmesi güç bulunuyor. Efron, “Bugünkü İsrail zihniyetinde Katar neredeyse düşman bir devlet, Türkiye de aynı şekilde” dedi ve İsrail’de bazı kesimlerin Türkiye’yi “yeni İran” olarak gördüğünü vurguladı.
Ancak Netanyahu ekimde kaybetse bile uzmanlar İsrail’in tutumunda hızlı bir değişiklik beklemiyor. Londra merkezli düşünce kuruluşu Chatham House’un Ortadoğu ve Kuzey Afrika programında yardımcı araştırmacı olan Julie Norman, “Yeni bir hükümetin birdenbire Gazze’de büyük tavizler vermesi çok zor olurdu” dedi.
Tüm tarafların onay vermesinin ardından kesin takvimin belirlenmesi için 14 günlük bir süre öngören silahsızlanma çerçevesi, Gazze’de tüm tarafların askeri operasyonları durdurmasını talep ediyor ve süreci İsrail askerlerinin bölgeden aşamalı olarak çekilmesine bağlıyor.
Ancak İsrail’in yakın zamanda Gazze’den çekilmeye niyeti olmadığına inanmak için birçok neden var.
İsrail’in şu anda kıyı şeridindeki bölgenin yüzde 60’ından fazlasını kontrol ettiği tahmin ediliyor. İsrail güçleri ayrıca son haftalarda İsrail kontrolündeki bölgeyi gösteren askeri sınır hattı olan “sarı hattı” Gazze’nin daha iç kesimlerine doğru kaydırdı. Trump destekli barış anlaşması kapsamında oluşturulan sarı hattın geçici olması öngörülüyor. Ancak Netanyahu mayıs ayında İsrail Savunma Kuvvetleri’ne (IDF) Gazze’deki kontrol alanını yüzde 70’e çıkarması talimatını verdiğini açıkladı. Bu da İsrail’in bölgede uzun süre kalmayı planladığına işaret eden çok sayıda gelişmeden biri.
Netanyahu planı açıkça reddederken Barış Kurulu da Hamas’ın silahsızlanmasıyla eş zamanlı olarak İsrail’in Gazze’den çekilmesi yönündeki ilk talebinden şimdiden geri adım atmış görünüyor. Barış Kurulu pazartesi günü X’te, “IDF’nin Sarı Hat’ın gerisine çekilmesi, Hamas’ın arabuluculara taahhüt ettiği üzere silahların devre dışı bırakılması tamamlandıktan sonra gerçekleşecektir” diye yazdı. Aynı gün Barış Kurulu’nun Gazze Yüksek Temsilcisi Nickolay Mladenov, Netanyahu ile bir araya geldi. Efron’a göre Barış Kurulu, esasen İsrail’e “mevcut sarı hattan çekilmek zorunda olmadığı” güvencesini verdi.
Silahsızlanma anlaşması, sürecin Trump’ın barış planı kapsamında Gazze’yi yönetmesi öngörülen Filistinli teknokratlardan oluşan Gazze Yönetimi Ulusal Komitesi (NCAG) tarafından denetlenmesini ve silahların Gazze’de depolanmasını öngörüyor.
Efron, İsrail açısından Hamas’ın silahlarının NCAG denetimi altında Gazze’de tutulmasının önerilmesinin “şaka” olarak görüldüğünü söyledi. Hamas’ın yeniden silahlandığı ve yapılanmasını yeniden kurduğu yönündeki iddialar kapsamında, İsrail’in kendisini silahsızlanma sürecinin denetiminden dışlayan bir mekanizmayı kabul etmesinin zor olduğunu belirtti. İsrail, NCAG’nin Gazze’ye girişini engelledi ve komitenin 15 üyesi hâlâ Kahire’de bulunuyor. Bu durum önemli bir engel teşkil ediyor.
Çerçeve ayrıca sürecin uluslararası bir istikrar gücünün (ISF) konuşlandırılmasının ardından başlayacağını belirtiyor. Temmuz sonunda İsrail’in Gazze’ye bir tür çok uluslu gücün girmesine ön onay verdiği bildirildi ancak ISF henüz mevcut değil. İsrail’in yeni silahsızlanma çerçevesini reddetmesiyle birlikte Trump’ın daha geniş kapsamlı barış planının bu kilit unsurlarının da belirsizliğini koruması bekleniyor.
Norman, nihayetinde planın ayrıntılarının “muğlak” kaldığını ve bunun “Trump’ın birçok diplomatik girişiminde” görülen tanıdık bir örüntüyü izlediğini söyledi.
Norman, “Önce bu ilk açıklamayı görüyorsunuz, maddeler halinde tek sayfalık bir metin ortaya çıkıyor ve ardından geri kalan her şeyin daha sonra çözüleceği fikri geliyor” dedi. “Bu yöntem Gazze’nin diğer aşamalarında, İran’da veya gördüğümüz başka çatışmalarda işe yaramadı ve şimdi de işliyor gibi görünmüyor” diye ekledi.
George Washington Üniversitesi’nde siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler profesörü olan Nathan J. Brown, Trump’ın çerçeve anlaşmasını coşkuyla duyurmasının, ilerleme sağlamaya çalışırken kullandığı “sert bir pazarlık taktiği” olduğunu söyledi. Brown’a göre bu gelişme “gürültü” yaratıyor ama “ilerleme” anlamına gelmiyor.
Ortadoğu
İsrail, Trump’ın “Gazze barış planını” reddetti

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, Hamas “gerçek anlamda silahsızlandırılana” kadar İsrail’in Gazze’den çekilmeyeceğini belirtti.
ABD Başkanı Donald Trump’ın “Barış Kurulu” tarafından hazırlanan 15 maddelik planı reddeden Netanyahu, başbakan olduğu sürece Gazze’de veya Batı Şeria’da “bir Filistin devleti kurulmayacağını” da sözlerine ekledi.
Temmuz sonunda Beyaz Saray tarafından açıklanan barış planı, Hamas’ın silahsızlanmasını ve Gazze’deki yönetimden çekilmesini, İsrail’in ise bölgedeki askeri güçlerini geri çekmesini öngörüyordu.
Hamas, silahsızlanma sürecine başlayacağını açıklamıştı ama son günlerde bir İsrailli yetkili, ülkenin hâlâ “ciddi güvenlik endişeleri” olduğunu belirtti.
Bu reddediş, Trump yönetiminin eylül ayından bu yana arabuluculuk yaptığı barış müzakerelerine bir darbe niteliğinde.
ABD başkanı, İsrail tarafından reddedilen bu planı, “Gazze’nin nihayet yeni bir Filistin hükümeti tarafından yönetilmesine yönelik kritik bir adım” ve İsrail’e “hak ettiği güvenliği” sağlayacak bir adım olarak nitelendirmişti.
İsrail’in, ekim ayında yapılması planlanan parlamento seçimleri öncesinde önemli ölçüde asker çekmesi veya başka tavizler vermesi olası görünmüyor.
Netanyahu, zorlu bir yeniden seçilme mücadelesi ile karşı karşıya: Aşırı sağcı koalisyon ortakları, Hamas üzerindeki baskıyı sürdürmesini ve Gazze’de asker bulundurmasını ısrarla talep ediyor.
Muhalifler ayrıca, 7 Ekim 2023 Aksa Tufanı operasyonunu önleyemediği için Netanyahu’yu suçluyor.
Netanyahu pazar günü yaptığı açıklamada, bundan sonra nasıl ilerleneceği konusunda ABD’li yetkililerle görüşmelerde bulunduğunu belirtti.
Başbakan, “Onların bazıları bizim için kabul edilebilir, bazıları ise kabul edilemez olan fikirleri var ve biz bu tür durumlara nasıl karşı koyacağımızı biliyoruz,” dedi.
Dünya Basını2 hafta önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 1
Diplomasi2 hafta öncePaşinyan’dan Moskova’ya demiryolu resti
Dünya Basını2 hafta önceGlazyev yazdı: Hibrit dünya savaşının devam etmesinin nedenleri üzerine – 2
Dünya Basını2 hafta önceEski NATO yetkilisi Kujat’tan nükleer kış uyarısı
Avrupa2 hafta önce‘Yeraltı ülkesi’ geri geliyor: İsviçre sığınaklarında yeni ‘savaş düzenlemesi’
Dünya Basını1 hafta önceMilyarder Elon Musk: Paranın hiçbir değerinin kalmayacağı döneme giriyoruz
Görüş2 hafta önceAteş altındaki Mısır: Dimyat saldırısı küresel enerji piyasaları için ne anlama geliyor?
Dünya Basını2 hafta önceABD-Japonya ittifakını savaşa hazır hâle getirmek için altı maddelik plan










