Görüş
Trump’ın ‘Barış Planı’ Avrupa’nın ‘Orta ve Doğu Avrupalılaşmasını’ Hızlandıracak
Trump’ın Rusya-Ukrayna çatışmasını çözmek amacıyla ortaya koyduğu 28 maddelik barış planı bağlamında, bu kez menüye konulanlar Ukrayna ve Avrupa Birliği olmuş, masanın etrafında bıçak ve çatal tutanlar ise ABD ve Rusya adlı iki büyük güç olmuştur.
Liu Xiaodan, Ningbo Üniversitesi Orta ve Doğu Avrupa Ekonomik ve Ticari İşbirliği Araştırma Enstitüsü, Yardımcı Araştırmacı
Ma Xiaolin, Ningbo Üniversitesi Orta ve Doğu Avrupa Ekonomik ve Ticari İşbirliği Araştırma Enstitüsü, Özel Atanmış Araştırmacı; Bao Yugang Kürsü Profesörü; Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi Profesörü; Akdeniz Çevresi Araştırmaları Enstitüsü Direktörü
ABD Başkanı Trump, Rusya–Ukrayna çatışmasını çözmek amacıyla tek taraflı olarak “28 maddelik barış planı”nı ortaya koyarak, Avrupa Birliği’nin güç “kozlarını” tamamen açığa çıkarmış ve AB’nin çıkar odaklı “kırmızı çizgilerine” doğrudan darbe vurmuştur. Bu barış yol haritası; Ukrayna’nın egemenliği, güvenlik mimarisi, silahlanma kısıtlamaları ve NATO ile ilişkileri, Ukrayna’nın savaş sonrası yeniden inşası, ABD–Rusya işbirliği, Ukrayna’nın toprak paylaşımı ve insani güvence gibi dokuz başlık altında çözüm önerilerini dilimlenmiş bir biçimde ortaya koymaktadır. Bu durum, Amerikan güç siyasetinin temel siyasi mantığını—“yemek masası menüsü” teorisini—bir kez daha gözler önüne sermektedir: “Masada değilsen, menüdesin.”
Açıkça görüldüğü üzere, bu kez menüye konulanlar Ukrayna ve Avrupa Birliği olmuş, masanın etrafında bıçak ve çatal tutanlar ise ABD ve Rusya adlı iki büyük güç olmuştur. Avrupa aceleyle karşılık vermiştir. 23 Kasım’da, ABD–Ukrayna Cenevre toplantısı öncesinde İngiltere, Fransa, Almanya ve diğer ülkelerin danışmanları Ukrayna’nın üst düzey yetkilileriyle görüşmeler yapmıştır; ABD–Ukrayna müzakereleri yoluyla “28 madde” “19 maddeye” indirilmiş, toprak paylaşımı ile Ukrayna’nın NATO ve AB ile ilişkilerine dair bazı kısımlar askıya alınmıştır. Bu aceleyle geçen tur sonunda, AB yalnızca savunma yapabilmiş, karşılık verecek bir güce sahip olamamıştır.
Dikkat çekici olan ise, Rusya–Ukrayna çatışmasının ön cephesinde yer alan Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin aksine oldukça sakin görünmeleri ve “savaş yanlısı” ile “barış yanlısı” olmak üzere iki kampa ayrılmalarıdır; her biri kendi ulusal çıkarlarına uygun tutumları savunmaktadır. Kısa bir süre içinde, “28 maddelik” ya da revize edilmiş barış planı etrafında ABD, Rusya, Avrupa ve Ukrayna arasında ikili veya çok taraflı görüşmeler sürekli olarak gerçekleşmiş; Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri de bu süreçlere zaman zaman dahil olarak gelişmelerin seyrini etkilemeye çalışmıştır.
28 Kasım’da Macaristan Başbakanı Viktor Orbán, Rusya’yı ziyaret ederek Rusya–Ukrayna çatışması ve enerji meseleleri üzerine görüşmeler yapmış ve ABD ile Rusya liderlerinin çatışmayı barışçıl yollarla çözmek amacıyla Budapeşte’de bir araya gelmesini umut ettiğini ifade etmiştir; Orbán “Moskova görüşmeleri çok başarılı geçti” demiştir. 2 Aralık’ta Almanya Şansölyesi Merz, Berlin’de Polonya Başbakanı Tusk ile görüşerek “Polonya’nın güvenli, özgür ve müreffeh bir Avrupa inşa edilmesinde önemli bir ortak olmasını umduğunu” belirtmiştir. Aynı gün Rusya Devlet Başkanı Putin, pazarlıklara karşı olduğunu bir kez daha vurgulamış ve Avrupa’nın Trump’ın barış planına önerdiği tüm değişikliklerin, tüm barış sürecini tamamen engellemeyi amaçladığını ifade etmiştir.
Buradan da görülebileceği üzere, Rusya–Ukrayna çatışmasının “savaştan barışa” geçiş süreci yüzeyde “hızlı şerit”e girmiş gibi görünse de, gerçekte hâlâ “yokuş tırmanma aşamasında”dır. Büyük güçler arasındaki mücadelenin giderek odak noktası hâline gelen Orta ve Doğu Avrupa bölgesi, jeopolitik etkisini sürekli olarak artırmakta; Avrupa’daki gidişatı belirleyen başlıca güçlerden biri gibi görünerek Avrupa’nın “Orta ve Doğu Avrupalılaşması” eğilimini hızlandırmaktadır.
Avrupa’nın “Orta ve Doğu Avrupalılaşmasının” temel özellikleri, “Rusya’dan arındırma” sürecinin hızlandırılmasında somutlaşmaktadır: ekonomi, enerji ve güvenlik alanlarında Rusya ile kısmi ya da tam “ayrışma”; güvenlik düzeyinde ABD ve NATO çerçevesine dayanarak dış güvenlik garantilerine bağlanma; kalkınma yolunda ise güvenlik çıkarlarının önceliğinin yükseltilmesi ve halkın yaşamıyla ilgili kaynaklara yapılan yatırımların görece zayıflatılması. Rusya–Ukrayna çatışmasındaki topçu ateşinin gürültüsü ile ABD–Ukrayna barış müzakerelerindeki tartışmaların iç içe geçmesi, Orta ve Doğu Avrupa’daki durumun yüksek hassasiyet, keskin karşıtlık ve karmaşık bir dinamizm sergilemesine yol açmakta ve bunun Avrupa kıtasına yayılıp derinleşmesi olasılığını artırmaktadır.
Hassasiyet: Güvenlik Sorunlarının Mutlaklaştırılması ve Siyasi Olmayan Sorunların Siyasallaştırılması
Durumun hassasiyeti, bir yandan güvenlik sorunlarının mutlaklaştırılmasıyla ortaya çıkmakta ve temel odak askeri savunma güvenliği üzerinde yoğunlaşmaktadır. “28 maddelik barış planı”nın ilk on maddesi, garanti koşulları eklenmiş Ukrayna egemenliği ve güvenlik mimarisini açık biçimde ortaya koymaktadır. Buna karşılık, 23 Kasım’daki ABD–Ukrayna Cenevre toplantısı öncesinde, birçok Avrupa ülkesi Ukrayna ile özel temaslarda bulunmuş; ABD’nin NATO Antlaşması’nın “5. maddesine” benzer kolektif savunma güvenlik garantileri sağlamasını beklemiş, ABD’nin her türlü güvenlik güvencesini sunmasını ve Ukrayna’nın güvenliğinin NATO’nun kolektif savunma şemsiyesi altına alınmasını talep etmiştir.
Günümüzde Avrupa’nın savunma güvenliği hâlâ ABD öncülüğündeki NATO’ya bütünüyle bağlıdır; stratejik özerkliğin hayata geçirilmesi ise sağlam savunma kapasitesinin desteğinden ayrı düşünülemez. Avrupa savunma bütünleşmesi sürecini hızlandırmak amacıyla, Avrupa Birliği Ekim 2025’te resmen “Savunma Hazırlık Yol Haritası 2030”u yürürlüğe koymuş; savunma alanında Avrupa’nın “finansör” konumundan “eylemci” konumuna dönüşmesini teşvik etmeyi, savunma mali harcamaları ile diplomatik söylem gücü arasında hassas bir eşleşme sağlamayı ve nihayetinde Avrupa güvenliğini ilgilendiren müzakerelerde Avrupa’nın “mutlaka masada olmasını” hedeflemiştir.
Hassasiyetin bir diğer boyutu ise, siyasi olmayan sorunların siyasallaştırılmasında, özellikle enerji meselesinde kendini göstermektedir. Rusya–Ukrayna çatışmasının özgül bağlamında, Avrupa’nın “Orta ve Doğu Avrupalılaşma” süreci, dış işbirliğini “güvenliği önceleyen, ekonomiyi ikinci plana atan” bir düşünce yönelimine itmiş; halkın yaşamına ilişkin siyaset jeopolitiğe tâbi kılınmıştır. Bunun simgesel örneği, Polonya ve diğer Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin eleştiri ve baskıları sonucunda, Şubat 2022’de dönemin Almanya Şansölyesi Scholz’un “Kuzey Akım 2” projesinin sertifikasyonunu askıya aldığını açıklamasıdır. Ekim 2025’te AB, Rusya’ya yönelik 19. yaptırım paketini onaylamış ve ilk kez Rus sıvılaştırılmış doğal gaz sektörünü hedef alarak, AB ile Rusya arasındaki enerji kopuşu sürecinin daha da derinleştiğini göstermiştir. Bu süreçte enerji, temel ekonomik niteliğinden koparılarak jeopolitik rekabetin bir aracına indirgenmiştir. Buna keskin bir tezat olarak, Macaristan kendi ekonomik ve toplumsal ihtiyaçları temelinde Rus enerjisini bağımsız şekilde ithal etmeyi sürdürmüş; bu “bildiğini okuyan” tutum, bazı çevreler tarafından onu karşıtı Rusya bloğu içinde bir “Truva atı” olarak görülmesine yol açmıştır.
Karşıtlık: Ayrışmaların Kutuplaşması ve Tutumların Çelişkili Hâle Gelmesi
“28 maddelik barış planı”nda yer alan toprak maddelerine ilişkin olarak, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin büyük çoğunluğu hızla sert bir muhalefet sergilemiştir. Polonya Başbakanı Tusk, “herhangi bir anlaşmanın Polonya ve Avrupa’nın güvenliğini zayıflatmaması veya sarsmaması gerektiğini, Ukrayna’nın askeri kapasitesini zayıflatma pahasına barışın kabul edilemeyeceğini” vurgulamıştır. Hırvatistan Başbakanı Plenković, planın Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü ihlal ettiğini belirtmiştir. Avrupa Komisyonu Başkanı von der Leyen de, devletlerin zor kullanılarak değiştirilemeyeceğini ve Ukrayna’nın kendi kaderini seçme hakkına sahip olması gerektiğini vurgulamıştır.
AB’nin Orta ve Doğu Avrupa ülkelerini kapsayacak şekilde genişlemesiyle birlikte, V4 Grubu (Polonya, Macaristan, Çekya ve Slovakya’dan oluşan Visegrad Grubu) ve Baltık üçlüsü gibi başlıca Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri, Sovyet “diktatörlük yönetimini” Avrupa’nın ortak hafızasına dâhil etmeyi güçlü biçimde teşvik etmiş; tüm AB giderek “Rusya karşıtı” ve “Rusya’dan arındırma” kimlik siyaseti güden bir siyasal aktöre dönüşmüştür. Toprak karşılığında barış öngören maddelerin, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin çoğunda Rusya’ya yönelik tarihsel düşmanlık ve nefret hafızasını bütünüyle harekete geçirdiği; bu ortak kimlik bilincinin de AB düzeyindeki güçlü direnci daha da pekiştirdiği açıkça görülmektedir.
Buna karşılık, Macaristan’ın temsil ettiği “barış yanlısı” kanat görece temkinli kalmıştır. Macaristan Başbakanı Viktor Orbán, Rusya–Ukrayna çatışmasının başlangıcından itibaren AB’nin “Ukrayna’yı destekleyip Rusya’ya karşı koyma” tutumuna şiddetle karşı çıkmış ve barış görüşmelerini teşvik etmek amacıyla ABD ile Rusya arasında Budapeşte’de bir zirve düzenlenmesi için çaba göstermiştir. 28 Kasım’da Orbán Moskova’yı ziyaret ederek Ukrayna sorununun çözümüne yönelik müzakereler için bir platform sunmaya hazır olduğunu ifade etmiştir. Bu adım Polonya’nın sert tepkisini çekmiş; Polonya, Macaristan ile planlanan ikili zirveyi derhâl iptal etmiş ve yalnızca 3 Aralık’taki Visegrad Grubu zirvesine ilişkin gündemi muhafaza etmiştir.
Ancak yüksek enflasyon, halkın yaşam üzerindeki baskının hızla artması ve enerji ile güvenlik politikalarının ulusal kalkınma potansiyelini boşaltmasıyla birlikte, popülist güçler yeniden sahneye çıkmış; Orta ve Doğu Avrupa’daki birçok ülke hükümeti yeniden yapılanma riskiyle karşı karşıya kalmıştır. Ekim 2023’te Fico’nun yeniden Slovakya Başbakanı olması, halkın giderek ağırlaşan enflasyona duyduğu hoşnutsuzluğun doğrudan bir seçim sonucudur; benzer şekilde, Aralık 2025’te Çek popülist aşırı sağ partisi “Memnuniyetsiz Vatandaşlar Hareketi”nin lideri Babiš de yeniden başbakan olacaktır. Ulusal ekonomik ve toplumsal çıkarların korunması temelinde, Macaristan, Slovakya ve Çekya’nın “Rusya’ya yakın, Ukrayna’ya mesafeli” bir üçgen oluşturma olasılığı oldukça yüksektir.
Dinamiklik: “Yeni Avrupa”nın “Eski Avrupa”yı Yönlendirmesi ve Ukrayna’ya Destekte Yorgunluk
Balkanlar dışında Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin tamamı Avrupa Birliği’ne katılmıştır. Bu ülkeler, ABD’li siyasetçiler tarafından “Yeni Avrupa” olarak etiketlenmiş; Batı Avrupa’nın temsil ettiği “Eski Avrupa”ya karşı denge oluşturmak, birleşmeyi hedefleyen Avrupa kıtasını bölmek ve zayıflatmak amaçlanmıştır. Bu Avrupa’nın “yeni elit” ülkeleri, AB’ye katılımlarının ilk dönemlerinde çoğunlukla kuralları pasif biçimde kabul eden ve tek yönlü bir dönüşüme maruz kalan bir konumdaydı; temel talepleri ise daima daha fazla ekonomik kalkınma kaynağı elde etmek ve halkın yaşam koşullarını iyileştirecek somut fırsatlara ulaşmak olmuştur. Rusya–Ukrayna çatışmasının patlak vermesi, Avrupa’daki siyasi liderlik düzenini bütünüyle yeniden şekillendirmiştir: ABD’nin itici gücüyle Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri bir anda Rusya karşıtı ve Ukrayna yanlısı desteğin “öncü kuvvetleri” hâline gelmiş; jeopolitik etkileri hızla artmış ve hatta AB’nin Ukrayna ve Rusya’ya yönelik tutum ve karar alma yönünü tersine şekillendirmiştir. Çatışmanın ilk döneminde Polonya, Baltık üçlüsü ve diğerleri özellikle aktif davranmış; Ukrayna’ya askeri yardım sağlanması ve Rusya’ya yaptırım uygulanması çağrısında bulunmuş ve nihayet bu taleplerin AB’nin ortak eylemine dönüşmesini sağlamıştır.
Ancak Rusya–Ukrayna çatışması uzun süreli bir yıpratma sürecine girdikçe, Orta ve Doğu Avrupa halklarının kaygı ve korku duyguları sürekli artmış; bu durum popülist aşırı sağ partilerin yükselişini doğrudan beslemiştir. Bazı ülkelerde koalisyon hükümetleri ve hükümet yeniden yapılanmaları ortaya çıkmış; dış politika yönelimleri buna paralel olarak köklü biçimde değişmiştir. Örneğin Macaristan ve Slovakya, açık biçimde “Rusya’ya yakın, ABD’ye yakın ve Avrupa’ya şüpheyle bakan” çok yönlü eğilimler sergilemiştir. “Önce ulus” anlayışı Avrupa kıtasında hızla yayılmış; Almanya ve Polonya gibi ülkelerin hükümetleri de Ukraynalı mültecilerin kabulü konusunda artan baskı ve hoşnutsuzluklarını giderek daha açık biçimde dile getirmiş, AB’den göçmen yerleştirme sübvansiyonlarını artırmasını talep etmiştir. Aynı zamanda “Ukrayna’ya destek ve Rusya’ya karşı duruş yorgunluğu”nun ortaya çıkması, AB’nin daha önceki “Rusya karşıtı, Ukrayna yanlısı” yekpare temposunu bozmuş; çatışmanın barış müzakereleri yoluyla çözülmesine yönelik çağrılar ve olasılıklar artmıştır. 7 Kasım’da Macaristan Başbakanı Viktor Orbán’ın ABD’ye özel ziyareti sırasında Trump, “Bu savaşı çok da uzak olmayan bir gelecekte bitireceğiz” demiş; Orbán ise “Mucizeler her zaman mümkündür” yanıtını vererek Avrupa siyasetçilerini Rusya–Ukrayna barış sürecini ilerletmeyi baltalayan davranışları durdurmaya çağırmıştır.
Trump, barış adı altında Rusya–Ukrayna çatışmasını çözmeye çalışsa da, “28 maddelik barış planı” AB’nin ABD’nin Ukrayna kaynaklarını kapma konusundaki “iştahının” giderek daha çirkin bir hâl aldığını açık biçimde görmesini sağlamış; “Önce Amerika” ilkesi tüm açıklığıyla sergilenmiştir. Rusya’nın “19 maddelik barış planı”na şiddetle karşı çıkması ve müzakerelerde “28 maddelik barış planı”nı temel alma ısrarı, Avrupa’nın güvenlik sinirlerini yeniden germiş; Avrupa’nın “Orta ve Doğu Avrupalılaşma” sürecini hızlandırmış ve “Rusya’ya karşı durup Ukrayna’yı destekleme” iradesini pekiştirmiştir. 3 Aralık’ta Avrupa Komisyonu Başkanı von der Leyen, Rusya Merkez Bankası’nın Avrupa’da dondurulmuş varlıklarına el koyarak Ukrayna’nın kredi kaynaklarını sağlamayı hedefleyen yeni bir “Rus varlıklarıyla Ukrayna’ya destek” kredi planı önermiş ve bu planın 18’inde yapılacak AB zirvesine sunulacağını açıklamıştır. Özünde Ukrayna’nın güvenlik garantileri sorunu, tüm Orta ve Doğu Avrupa bölgesindeki derin güvenlik kaygılarını yansıtmakta ve Avrupa’nın çatışma içindeki tutum tercihlerine doğrudan etki etmektedir.
ABD ile Avrupa arasında belirgin görüş ayrılıkları bulunması nedeniyle Rusya–Ukrayna barış görüşmeleri sık sık çıkmaza girmekte; Avrupa’nın “Orta ve Doğu Avrupalılaşması” eğiliminin uzun süre devam etmesi olası görünmektedir. Bu durum, kriz ortamında Avrupa savunmasının bütünleşmesini hızlandırabilir. AB üyesi ülkeler siyasal, ekonomik ve toplumsal alanlarda hâlâ ciddi ayrışmalar sergilese de, acil dış güvenlik baskıları karşısında tüm ülkelerin stratejik özerklik adımlarını hızlandırma ve savunma alanındaki somut kapasitelere daha fazla yatırım yapma yönünde motivasyonu bulunmaktadır. Aynı zamanda AB, birleşik tek pazarın benzersiz avantajlarına dayanarak “yumuşak gücünü” giderek sertleştirmekte; uluslararası rekabetin yoğunlaştığı bir ortamda, çoğu üye ülke daha birleşik ve daha güçlü bir duruşla eşgüdüm içinde hareket etmektedir.
“28 maddelik barış planı”, Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ile AB’nin katlanabileceği stratejik “alt sınırları” zorlayan son derece hassas bir turnusol kâğıdı niteliğindedir. Taraflar arasındaki tekrar eden mücadeleler ve çekişmeler içinde ABD, Rusya, Avrupa ve Ukrayna artık kendi çıkar arzularını ve egemenlik kırmızı çizgilerini gizlememektedir. ABD, Rusya ve Avrupa arasındaki uzun vadeli güç mücadelesi kaçınılmaz hâle gelmiş; bu durum, yüzeydeki görünüm olan Rusya–Ukrayna çatışmasının gelecekte daha uzun süreli ve daha karmaşık bir yöne evrilmesini zorunlu kılmıştır. Bu süreçte “orta kuşak”ta yer alan Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri, güvenlik ve savunma alanındaki söylem güçlerini sürekli artıracak ve AB’nin kolektif karar alma mekanizmasında giderek daha belirleyici bir rol üstlenecektir.
Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.
