Görüş
Trump’ın ‘Barış Planı’ Avrupa’nın ‘Orta ve Doğu Avrupalılaşmasını’ Hızlandıracak

Trump’ın Rusya-Ukrayna çatışmasını çözmek amacıyla ortaya koyduğu 28 maddelik barış planı bağlamında, bu kez menüye konulanlar Ukrayna ve Avrupa Birliği olmuş, masanın etrafında bıçak ve çatal tutanlar ise ABD ve Rusya adlı iki büyük güç olmuştur.
Liu Xiaodan, Ningbo Üniversitesi Orta ve Doğu Avrupa Ekonomik ve Ticari İşbirliği Araştırma Enstitüsü, Yardımcı Araştırmacı
Ma Xiaolin, Ningbo Üniversitesi Orta ve Doğu Avrupa Ekonomik ve Ticari İşbirliği Araştırma Enstitüsü, Özel Atanmış Araştırmacı; Bao Yugang Kürsü Profesörü; Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi Profesörü; Akdeniz Çevresi Araştırmaları Enstitüsü Direktörü
ABD Başkanı Trump, Rusya–Ukrayna çatışmasını çözmek amacıyla tek taraflı olarak “28 maddelik barış planı”nı ortaya koyarak, Avrupa Birliği’nin güç “kozlarını” tamamen açığa çıkarmış ve AB’nin çıkar odaklı “kırmızı çizgilerine” doğrudan darbe vurmuştur. Bu barış yol haritası; Ukrayna’nın egemenliği, güvenlik mimarisi, silahlanma kısıtlamaları ve NATO ile ilişkileri, Ukrayna’nın savaş sonrası yeniden inşası, ABD–Rusya işbirliği, Ukrayna’nın toprak paylaşımı ve insani güvence gibi dokuz başlık altında çözüm önerilerini dilimlenmiş bir biçimde ortaya koymaktadır. Bu durum, Amerikan güç siyasetinin temel siyasi mantığını—“yemek masası menüsü” teorisini—bir kez daha gözler önüne sermektedir: “Masada değilsen, menüdesin.”
Açıkça görüldüğü üzere, bu kez menüye konulanlar Ukrayna ve Avrupa Birliği olmuş, masanın etrafında bıçak ve çatal tutanlar ise ABD ve Rusya adlı iki büyük güç olmuştur. Avrupa aceleyle karşılık vermiştir. 23 Kasım’da, ABD–Ukrayna Cenevre toplantısı öncesinde İngiltere, Fransa, Almanya ve diğer ülkelerin danışmanları Ukrayna’nın üst düzey yetkilileriyle görüşmeler yapmıştır; ABD–Ukrayna müzakereleri yoluyla “28 madde” “19 maddeye” indirilmiş, toprak paylaşımı ile Ukrayna’nın NATO ve AB ile ilişkilerine dair bazı kısımlar askıya alınmıştır. Bu aceleyle geçen tur sonunda, AB yalnızca savunma yapabilmiş, karşılık verecek bir güce sahip olamamıştır.
Dikkat çekici olan ise, Rusya–Ukrayna çatışmasının ön cephesinde yer alan Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin aksine oldukça sakin görünmeleri ve “savaş yanlısı” ile “barış yanlısı” olmak üzere iki kampa ayrılmalarıdır; her biri kendi ulusal çıkarlarına uygun tutumları savunmaktadır. Kısa bir süre içinde, “28 maddelik” ya da revize edilmiş barış planı etrafında ABD, Rusya, Avrupa ve Ukrayna arasında ikili veya çok taraflı görüşmeler sürekli olarak gerçekleşmiş; Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri de bu süreçlere zaman zaman dahil olarak gelişmelerin seyrini etkilemeye çalışmıştır.
28 Kasım’da Macaristan Başbakanı Viktor Orbán, Rusya’yı ziyaret ederek Rusya–Ukrayna çatışması ve enerji meseleleri üzerine görüşmeler yapmış ve ABD ile Rusya liderlerinin çatışmayı barışçıl yollarla çözmek amacıyla Budapeşte’de bir araya gelmesini umut ettiğini ifade etmiştir; Orbán “Moskova görüşmeleri çok başarılı geçti” demiştir. 2 Aralık’ta Almanya Şansölyesi Merz, Berlin’de Polonya Başbakanı Tusk ile görüşerek “Polonya’nın güvenli, özgür ve müreffeh bir Avrupa inşa edilmesinde önemli bir ortak olmasını umduğunu” belirtmiştir. Aynı gün Rusya Devlet Başkanı Putin, pazarlıklara karşı olduğunu bir kez daha vurgulamış ve Avrupa’nın Trump’ın barış planına önerdiği tüm değişikliklerin, tüm barış sürecini tamamen engellemeyi amaçladığını ifade etmiştir.
Buradan da görülebileceği üzere, Rusya–Ukrayna çatışmasının “savaştan barışa” geçiş süreci yüzeyde “hızlı şerit”e girmiş gibi görünse de, gerçekte hâlâ “yokuş tırmanma aşamasında”dır. Büyük güçler arasındaki mücadelenin giderek odak noktası hâline gelen Orta ve Doğu Avrupa bölgesi, jeopolitik etkisini sürekli olarak artırmakta; Avrupa’daki gidişatı belirleyen başlıca güçlerden biri gibi görünerek Avrupa’nın “Orta ve Doğu Avrupalılaşması” eğilimini hızlandırmaktadır.
Avrupa’nın “Orta ve Doğu Avrupalılaşmasının” temel özellikleri, “Rusya’dan arındırma” sürecinin hızlandırılmasında somutlaşmaktadır: ekonomi, enerji ve güvenlik alanlarında Rusya ile kısmi ya da tam “ayrışma”; güvenlik düzeyinde ABD ve NATO çerçevesine dayanarak dış güvenlik garantilerine bağlanma; kalkınma yolunda ise güvenlik çıkarlarının önceliğinin yükseltilmesi ve halkın yaşamıyla ilgili kaynaklara yapılan yatırımların görece zayıflatılması. Rusya–Ukrayna çatışmasındaki topçu ateşinin gürültüsü ile ABD–Ukrayna barış müzakerelerindeki tartışmaların iç içe geçmesi, Orta ve Doğu Avrupa’daki durumun yüksek hassasiyet, keskin karşıtlık ve karmaşık bir dinamizm sergilemesine yol açmakta ve bunun Avrupa kıtasına yayılıp derinleşmesi olasılığını artırmaktadır.
Hassasiyet: Güvenlik Sorunlarının Mutlaklaştırılması ve Siyasi Olmayan Sorunların Siyasallaştırılması
Durumun hassasiyeti, bir yandan güvenlik sorunlarının mutlaklaştırılmasıyla ortaya çıkmakta ve temel odak askeri savunma güvenliği üzerinde yoğunlaşmaktadır. “28 maddelik barış planı”nın ilk on maddesi, garanti koşulları eklenmiş Ukrayna egemenliği ve güvenlik mimarisini açık biçimde ortaya koymaktadır. Buna karşılık, 23 Kasım’daki ABD–Ukrayna Cenevre toplantısı öncesinde, birçok Avrupa ülkesi Ukrayna ile özel temaslarda bulunmuş; ABD’nin NATO Antlaşması’nın “5. maddesine” benzer kolektif savunma güvenlik garantileri sağlamasını beklemiş, ABD’nin her türlü güvenlik güvencesini sunmasını ve Ukrayna’nın güvenliğinin NATO’nun kolektif savunma şemsiyesi altına alınmasını talep etmiştir.
Günümüzde Avrupa’nın savunma güvenliği hâlâ ABD öncülüğündeki NATO’ya bütünüyle bağlıdır; stratejik özerkliğin hayata geçirilmesi ise sağlam savunma kapasitesinin desteğinden ayrı düşünülemez. Avrupa savunma bütünleşmesi sürecini hızlandırmak amacıyla, Avrupa Birliği Ekim 2025’te resmen “Savunma Hazırlık Yol Haritası 2030”u yürürlüğe koymuş; savunma alanında Avrupa’nın “finansör” konumundan “eylemci” konumuna dönüşmesini teşvik etmeyi, savunma mali harcamaları ile diplomatik söylem gücü arasında hassas bir eşleşme sağlamayı ve nihayetinde Avrupa güvenliğini ilgilendiren müzakerelerde Avrupa’nın “mutlaka masada olmasını” hedeflemiştir.
Hassasiyetin bir diğer boyutu ise, siyasi olmayan sorunların siyasallaştırılmasında, özellikle enerji meselesinde kendini göstermektedir. Rusya–Ukrayna çatışmasının özgül bağlamında, Avrupa’nın “Orta ve Doğu Avrupalılaşma” süreci, dış işbirliğini “güvenliği önceleyen, ekonomiyi ikinci plana atan” bir düşünce yönelimine itmiş; halkın yaşamına ilişkin siyaset jeopolitiğe tâbi kılınmıştır. Bunun simgesel örneği, Polonya ve diğer Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin eleştiri ve baskıları sonucunda, Şubat 2022’de dönemin Almanya Şansölyesi Scholz’un “Kuzey Akım 2” projesinin sertifikasyonunu askıya aldığını açıklamasıdır. Ekim 2025’te AB, Rusya’ya yönelik 19. yaptırım paketini onaylamış ve ilk kez Rus sıvılaştırılmış doğal gaz sektörünü hedef alarak, AB ile Rusya arasındaki enerji kopuşu sürecinin daha da derinleştiğini göstermiştir. Bu süreçte enerji, temel ekonomik niteliğinden koparılarak jeopolitik rekabetin bir aracına indirgenmiştir. Buna keskin bir tezat olarak, Macaristan kendi ekonomik ve toplumsal ihtiyaçları temelinde Rus enerjisini bağımsız şekilde ithal etmeyi sürdürmüş; bu “bildiğini okuyan” tutum, bazı çevreler tarafından onu karşıtı Rusya bloğu içinde bir “Truva atı” olarak görülmesine yol açmıştır.
Karşıtlık: Ayrışmaların Kutuplaşması ve Tutumların Çelişkili Hâle Gelmesi
“28 maddelik barış planı”nda yer alan toprak maddelerine ilişkin olarak, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin büyük çoğunluğu hızla sert bir muhalefet sergilemiştir. Polonya Başbakanı Tusk, “herhangi bir anlaşmanın Polonya ve Avrupa’nın güvenliğini zayıflatmaması veya sarsmaması gerektiğini, Ukrayna’nın askeri kapasitesini zayıflatma pahasına barışın kabul edilemeyeceğini” vurgulamıştır. Hırvatistan Başbakanı Plenković, planın Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü ihlal ettiğini belirtmiştir. Avrupa Komisyonu Başkanı von der Leyen de, devletlerin zor kullanılarak değiştirilemeyeceğini ve Ukrayna’nın kendi kaderini seçme hakkına sahip olması gerektiğini vurgulamıştır.
AB’nin Orta ve Doğu Avrupa ülkelerini kapsayacak şekilde genişlemesiyle birlikte, V4 Grubu (Polonya, Macaristan, Çekya ve Slovakya’dan oluşan Visegrad Grubu) ve Baltık üçlüsü gibi başlıca Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri, Sovyet “diktatörlük yönetimini” Avrupa’nın ortak hafızasına dâhil etmeyi güçlü biçimde teşvik etmiş; tüm AB giderek “Rusya karşıtı” ve “Rusya’dan arındırma” kimlik siyaseti güden bir siyasal aktöre dönüşmüştür. Toprak karşılığında barış öngören maddelerin, Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin çoğunda Rusya’ya yönelik tarihsel düşmanlık ve nefret hafızasını bütünüyle harekete geçirdiği; bu ortak kimlik bilincinin de AB düzeyindeki güçlü direnci daha da pekiştirdiği açıkça görülmektedir.
Buna karşılık, Macaristan’ın temsil ettiği “barış yanlısı” kanat görece temkinli kalmıştır. Macaristan Başbakanı Viktor Orbán, Rusya–Ukrayna çatışmasının başlangıcından itibaren AB’nin “Ukrayna’yı destekleyip Rusya’ya karşı koyma” tutumuna şiddetle karşı çıkmış ve barış görüşmelerini teşvik etmek amacıyla ABD ile Rusya arasında Budapeşte’de bir zirve düzenlenmesi için çaba göstermiştir. 28 Kasım’da Orbán Moskova’yı ziyaret ederek Ukrayna sorununun çözümüne yönelik müzakereler için bir platform sunmaya hazır olduğunu ifade etmiştir. Bu adım Polonya’nın sert tepkisini çekmiş; Polonya, Macaristan ile planlanan ikili zirveyi derhâl iptal etmiş ve yalnızca 3 Aralık’taki Visegrad Grubu zirvesine ilişkin gündemi muhafaza etmiştir.
Ancak yüksek enflasyon, halkın yaşam üzerindeki baskının hızla artması ve enerji ile güvenlik politikalarının ulusal kalkınma potansiyelini boşaltmasıyla birlikte, popülist güçler yeniden sahneye çıkmış; Orta ve Doğu Avrupa’daki birçok ülke hükümeti yeniden yapılanma riskiyle karşı karşıya kalmıştır. Ekim 2023’te Fico’nun yeniden Slovakya Başbakanı olması, halkın giderek ağırlaşan enflasyona duyduğu hoşnutsuzluğun doğrudan bir seçim sonucudur; benzer şekilde, Aralık 2025’te Çek popülist aşırı sağ partisi “Memnuniyetsiz Vatandaşlar Hareketi”nin lideri Babiš de yeniden başbakan olacaktır. Ulusal ekonomik ve toplumsal çıkarların korunması temelinde, Macaristan, Slovakya ve Çekya’nın “Rusya’ya yakın, Ukrayna’ya mesafeli” bir üçgen oluşturma olasılığı oldukça yüksektir.
Dinamiklik: “Yeni Avrupa”nın “Eski Avrupa”yı Yönlendirmesi ve Ukrayna’ya Destekte Yorgunluk
Balkanlar dışında Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin tamamı Avrupa Birliği’ne katılmıştır. Bu ülkeler, ABD’li siyasetçiler tarafından “Yeni Avrupa” olarak etiketlenmiş; Batı Avrupa’nın temsil ettiği “Eski Avrupa”ya karşı denge oluşturmak, birleşmeyi hedefleyen Avrupa kıtasını bölmek ve zayıflatmak amaçlanmıştır. Bu Avrupa’nın “yeni elit” ülkeleri, AB’ye katılımlarının ilk dönemlerinde çoğunlukla kuralları pasif biçimde kabul eden ve tek yönlü bir dönüşüme maruz kalan bir konumdaydı; temel talepleri ise daima daha fazla ekonomik kalkınma kaynağı elde etmek ve halkın yaşam koşullarını iyileştirecek somut fırsatlara ulaşmak olmuştur. Rusya–Ukrayna çatışmasının patlak vermesi, Avrupa’daki siyasi liderlik düzenini bütünüyle yeniden şekillendirmiştir: ABD’nin itici gücüyle Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri bir anda Rusya karşıtı ve Ukrayna yanlısı desteğin “öncü kuvvetleri” hâline gelmiş; jeopolitik etkileri hızla artmış ve hatta AB’nin Ukrayna ve Rusya’ya yönelik tutum ve karar alma yönünü tersine şekillendirmiştir. Çatışmanın ilk döneminde Polonya, Baltık üçlüsü ve diğerleri özellikle aktif davranmış; Ukrayna’ya askeri yardım sağlanması ve Rusya’ya yaptırım uygulanması çağrısında bulunmuş ve nihayet bu taleplerin AB’nin ortak eylemine dönüşmesini sağlamıştır.
Ancak Rusya–Ukrayna çatışması uzun süreli bir yıpratma sürecine girdikçe, Orta ve Doğu Avrupa halklarının kaygı ve korku duyguları sürekli artmış; bu durum popülist aşırı sağ partilerin yükselişini doğrudan beslemiştir. Bazı ülkelerde koalisyon hükümetleri ve hükümet yeniden yapılanmaları ortaya çıkmış; dış politika yönelimleri buna paralel olarak köklü biçimde değişmiştir. Örneğin Macaristan ve Slovakya, açık biçimde “Rusya’ya yakın, ABD’ye yakın ve Avrupa’ya şüpheyle bakan” çok yönlü eğilimler sergilemiştir. “Önce ulus” anlayışı Avrupa kıtasında hızla yayılmış; Almanya ve Polonya gibi ülkelerin hükümetleri de Ukraynalı mültecilerin kabulü konusunda artan baskı ve hoşnutsuzluklarını giderek daha açık biçimde dile getirmiş, AB’den göçmen yerleştirme sübvansiyonlarını artırmasını talep etmiştir. Aynı zamanda “Ukrayna’ya destek ve Rusya’ya karşı duruş yorgunluğu”nun ortaya çıkması, AB’nin daha önceki “Rusya karşıtı, Ukrayna yanlısı” yekpare temposunu bozmuş; çatışmanın barış müzakereleri yoluyla çözülmesine yönelik çağrılar ve olasılıklar artmıştır. 7 Kasım’da Macaristan Başbakanı Viktor Orbán’ın ABD’ye özel ziyareti sırasında Trump, “Bu savaşı çok da uzak olmayan bir gelecekte bitireceğiz” demiş; Orbán ise “Mucizeler her zaman mümkündür” yanıtını vererek Avrupa siyasetçilerini Rusya–Ukrayna barış sürecini ilerletmeyi baltalayan davranışları durdurmaya çağırmıştır.
Trump, barış adı altında Rusya–Ukrayna çatışmasını çözmeye çalışsa da, “28 maddelik barış planı” AB’nin ABD’nin Ukrayna kaynaklarını kapma konusundaki “iştahının” giderek daha çirkin bir hâl aldığını açık biçimde görmesini sağlamış; “Önce Amerika” ilkesi tüm açıklığıyla sergilenmiştir. Rusya’nın “19 maddelik barış planı”na şiddetle karşı çıkması ve müzakerelerde “28 maddelik barış planı”nı temel alma ısrarı, Avrupa’nın güvenlik sinirlerini yeniden germiş; Avrupa’nın “Orta ve Doğu Avrupalılaşma” sürecini hızlandırmış ve “Rusya’ya karşı durup Ukrayna’yı destekleme” iradesini pekiştirmiştir. 3 Aralık’ta Avrupa Komisyonu Başkanı von der Leyen, Rusya Merkez Bankası’nın Avrupa’da dondurulmuş varlıklarına el koyarak Ukrayna’nın kredi kaynaklarını sağlamayı hedefleyen yeni bir “Rus varlıklarıyla Ukrayna’ya destek” kredi planı önermiş ve bu planın 18’inde yapılacak AB zirvesine sunulacağını açıklamıştır. Özünde Ukrayna’nın güvenlik garantileri sorunu, tüm Orta ve Doğu Avrupa bölgesindeki derin güvenlik kaygılarını yansıtmakta ve Avrupa’nın çatışma içindeki tutum tercihlerine doğrudan etki etmektedir.
ABD ile Avrupa arasında belirgin görüş ayrılıkları bulunması nedeniyle Rusya–Ukrayna barış görüşmeleri sık sık çıkmaza girmekte; Avrupa’nın “Orta ve Doğu Avrupalılaşması” eğiliminin uzun süre devam etmesi olası görünmektedir. Bu durum, kriz ortamında Avrupa savunmasının bütünleşmesini hızlandırabilir. AB üyesi ülkeler siyasal, ekonomik ve toplumsal alanlarda hâlâ ciddi ayrışmalar sergilese de, acil dış güvenlik baskıları karşısında tüm ülkelerin stratejik özerklik adımlarını hızlandırma ve savunma alanındaki somut kapasitelere daha fazla yatırım yapma yönünde motivasyonu bulunmaktadır. Aynı zamanda AB, birleşik tek pazarın benzersiz avantajlarına dayanarak “yumuşak gücünü” giderek sertleştirmekte; uluslararası rekabetin yoğunlaştığı bir ortamda, çoğu üye ülke daha birleşik ve daha güçlü bir duruşla eşgüdüm içinde hareket etmektedir.
“28 maddelik barış planı”, Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri ile AB’nin katlanabileceği stratejik “alt sınırları” zorlayan son derece hassas bir turnusol kâğıdı niteliğindedir. Taraflar arasındaki tekrar eden mücadeleler ve çekişmeler içinde ABD, Rusya, Avrupa ve Ukrayna artık kendi çıkar arzularını ve egemenlik kırmızı çizgilerini gizlememektedir. ABD, Rusya ve Avrupa arasındaki uzun vadeli güç mücadelesi kaçınılmaz hâle gelmiş; bu durum, yüzeydeki görünüm olan Rusya–Ukrayna çatışmasının gelecekte daha uzun süreli ve daha karmaşık bir yöne evrilmesini zorunlu kılmıştır. Bu süreçte “orta kuşak”ta yer alan Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri, güvenlik ve savunma alanındaki söylem güçlerini sürekli artıracak ve AB’nin kolektif karar alma mekanizmasında giderek daha belirleyici bir rol üstlenecektir.
Prof. Ma, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi (Hangzhou) Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü (ISMR ) Dekanıdır. Uluslararası politika, özellikle de İslam ve Orta Doğu siyaseti üzerine yoğunlaşmaktadır. Uzun yıllar Kuveyt, Filistin ve Irak’ta kıdemli Xinhua muhabiri olarak çalışmıştır.
Görüş
Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Thomas Karat, davranış analisti
Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.
Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.
Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye
Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.
Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.
Söz dağarcığı ve ele verdikleri
Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.
Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.
Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok
Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.
En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.
Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu
Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.
Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.
Daralan merkez
Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.
Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.
Görüş
Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.
BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?
Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?
Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.
Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.
Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.
Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.
İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları
Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.
Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.
Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”
İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD
Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.
Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”
Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.
Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.
Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma
Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.
Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.
Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.
Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”
Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi
Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.
Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”
Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.
Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Avrupa5 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa4 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Dünya Basını2 hafta önce“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”
Avrupa5 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya2 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya4 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek







