Amerika

Trumpizmin iktisadi aklı – 2: Scott Bessent, Amerikan rüyası ve özel güzeldir

Yayınlanma

ABD Hazine Bakanı olarak ilk önemli ekonomi politikası konuşmasını yapan Scott Bessent, kendince Trump yönetiminin Amerikan ekonomisini “devlete bağımlılıktan” kurtarıp “özel sektör odaklı büyümeye” yöneltme yönündeki planını ortaya koyuyordu.

Geçen mart ayında New York Ekonomi Kulübü’nde konuşan eski Soros Fonu yöneticisi Bessent, Başkan Donald Trump’ın deregülasyon, kalıcı vergi indirimleri uygulama ve Amerikan sanayisini güçlendirmek için gümrük tarifelerini stratejik bir araç olarak kullanma niyetinde olduğunu açıkça belirtiyordu.

Scott Bessent, bu değişimle birlikte, önceki yönetimin “aşırıya kaçması” olarak tanımladığı durumu tersine çevirmeyi amaçlıyordu.

Bessent’e göre önceki hükümetler, fazla “devletçi” bir ekonomi politikası izliyor ve bu da inovasyon ve üretkenliği engelliyordu. Dolayısıyla ve tahmin edileceği üzere, ekonomide devlet müdahalesinin azaltılması gerekiyordu.

Geçtiğimiz yıl istihdam artışının %95’inden fazlasının kamu ve hükümete yakın sektörlerde yoğunlaştığını gösteren verilere işaret eden Scott Bessent, bu sektörlerin özel sektör işlerine kıyasla daha yavaş ücret artışı ve daha düşük verimlilik sunduğunu savunuyordu.

‘Bürokrasi’den ‘risk temelli’ düzenlemeye geçiş

Bessent şunu iddia ediyordu:

“Amerikan ekonomisi hükümet harcamaları ve kamu sektöründeki istihdam artışıyla yapay olarak desteklendi. İşletmelerin istihdam yaratma, yatırım ve inovasyona yön verdiği özel sektör destekli bir ekonomiye geri dönmeye odaklanmış durumdayız.”

Bu geçişi kolaylaştırmak için yönetim, Bessent’in küçük işletmelere gereksiz raporlama yükleri getirdiğini iddia ettiği Kurumsal Şeffaflık Yasasını askıya almayı planlıyordu.

Bessent ayrıca Trump’ın yatırım ve girişimciliği teşvik etmek için kalıcı vergi indirimleri, indirimli kurumlar vergisi oranları ve genişletilmiş küçük işletme kesintilerine olan bağlılığını yineliyordu.

Bakan, bankaların ekonomik büyümeyi yönlendirmede daha aktif bir rol oynamalarını sağlamak amacıyla finans sektörünü serbestleştirmek için “kapsamlı ve iddialı bir çaba” göstereceklerini de açıklıyordu.

Yönetim özellikle finans kuruluşlarının denetlenme şeklini elden geçirmeye odaklanarak, Bessent’in “bürokratik onay kutusu” olarak tanımladığı yaklaşımdan daha “risk temelli” bir düzenleme yaklaşımına geçmeyi hedefliyordu.

Hazine Bakanına göre tarifelerin üç hedefi

Konuşmanın bam teli, Scott Bessent’in agresif ticaret politikasını savunarak tarifelerin sadece korumacılıkla ilgili olmadığını, “daha rekabetçi ve dirençli bir ABD ekonomisi” yaratmakla ilgili olduğu yönündeki sözleriydi.

Olası enflasyonist etkilere ilişkin kaygıları reddeden Bakan, tarifelerin üç temel amaca hizmet ettiğini savunuyordu: gelir elde etmek, Amerikan sanayilerini ve çalışanlarını haksız uygulamalardan korumak ve ticaret görüşmelerinde güçlü bir müzakere aracı olarak hizmet etmek.

Bessent, “Başkan Trump’ın birçok kez söylediği gibi, ‘Tarife benim en sevdiğim kelimedir’. Ticaret ortakları misilleme yaparlarsa, daha da yüksek vergilerle karşı karşıya kalacaklar. Fakat müzakere etmek isterlerse, görüşmekten memnuniyet duyarız,” diyordu.

Bessent bu politikaya yönelik eleştirileri de reddederek, Trump’ın ticaret politikalarının ABD’nin küresel sahnedeki iktisadi gücünü yeniden tesis etmek üzere tasarlandığının altını çiziyordu.

Trumpizmin iktisadi aklı – 1: Stephen Miran ve doların devalüasyonu planı

‘Lehman momenti’nden ‘bırakın piyasalar çözsün’e

Yatırımcıların endişelerini gideren Bessent, yönetimin düşüşleri önlemek için hisse senedi piyasasına müdahale etme niyetinde olmadığını da açıkça ifade etti. Bu pozisyonun, Amerikan devletinin 2008-9 krizinde olduğu gibi bir “Lehman momenti” düşünmediğine, “piyasalar çözer” mantığına yaslandığına işaret ediyordu.

Nitekim Bessent, Trump yönetiminin “iktisadi sağlığın” bir göstergesi olarak hisse senedi fiyatlarından ziyade tahvil getirilerine odaklanmasına atıfta bulunarak, “Trump’ın yukarı yönlü çağrısı basit: eğer iyi politikalarımız varsa, o zaman piyasalar yükselecektir,” diyerek kestirip atıyordu.

Bessent ayrıca Trump’ın iktisadi siyasetinin, özellikle de ekonominin yeniden “özelleştirilmesinin”, faiz oranlarının düşmesine ve uzun vadeli piyasa güveninin artmasına katkıda bulunacağını öne sürüyordu.

Zaten Trump yönetiminin önüne koyduğu hedeflerden biri de yatırımcıları piyasa tarafından belirlenen faiz oranlarının düşmesi gerektiğine ikna etmek. Amerikan ekonomi yönetiminin üst düzey üyeleri özellikle on yıllık Hazine tahvillerinin getirisini düşürmek istiyor.

Bessent, Trump yönetiminin enerji fiyatlarını düşürerek ve regülasyonları kolaylaştırarak getirileri düşürebileceğini savunuyordu. Bakan, gümrük tarifeleri şokundan sonra ABD Hazine tahvillerindeki satışı da küçümseyerek “sistemik bir sorun” olmadığını söylüyordu.

Bessen, “Şu anda piyasalarda devam etmekte olan bu kaldıraç azaltma sarsıntılarından biri var,” diyor ve on yıllarca süren hedge-fon kariyerinde bunlara çok sık tanık olduğunu sözlerine ekliyordu: “Bu sabit gelirli piyasada kayıplar yaşayan ve kaldıraçlarını azaltmak zorunda kalan çok büyük kaldıraç oyuncuları var.”

Amerikan rüyasının önündeki engel: İşçilerin ucuz mallara erişimi…

“Ucuz mallara erişim Amerikan rüyasının özü değildir. Amerikan Rüyası, her vatandaşın refaha, yukarı doğru hareketliliğe ve iktisadi güvenliğe ulaşabileceği kavramına dayanır. Çok uzun zamandır, çok taraflı ticaret anlaşmalarının tasarımcıları bunu gözden kaçırdı.”

Bu iddianın doğal sonucu, “enflasyonla mücadele” programının arka sıralara itilmesi olurdu. Gerçekten de böyle: Bessent New York Ekonomi Kulübü’nde yaptığı konuşmada, “Bir süreklilik [continuum] içinde, enflasyon konusunda endişeli değilim,” diyerek buna işaret ediyordu.

“Wall Street harika işler yaptı, Wall Street iyi işler yapmaya devam edebilir. Fakat bu yönetim Main Street ile ilgili.” Bessent’in bu sözleri, Trump’ın da sık sık dile getirdiği bir hedef: “Main Street”, üretime, dükkancıya, mağazalara ve perakende satışlara odaklanma anlamına geliyor. Bessent, Trump’ın bu “cilasını” olduğu gibi tekrar ediyor.

Tarife savaşlarında ABD Hazine Bakanı Bessent öne çıkıyor

Ekonomide ‘detoks’ zamanı: Yeniden dengeleme hesabı

Mart ayında gümrük tarifeleri ilk duyurulduğunda, Trump’a resesyon riski olup olmadığı soruluyor ve Başkan da yanıt olarak politikalarında bir “geçiş periyodu” olacağını kabul ediyordu.

Trump’tan sonra konuşan Scott Bessent ise CNBC’ye verdiği demeçte en alttaki %50’lik Amerikan işçisinin “öldüğünü”, en tepedeki %10’un tüketimdeki payının %40’a, %50’ye yakın olduğunu öne sürüyor ve bu dengesizliği sona erdirmekten bahsediyordu:

“Bakın, kamu harcamalarından özel harcamalara geçerken doğal bir ayarlama olacaktır. Piyasa ve ekonomi paçayı kaptırır hale geldi ve biz bu hükümet harcamalarına bağımlı hale geldik ve bir detoks dönemi olacak. Bir detoks dönemi olacak.

(…)

Bakın, bir uyumlulaştırma [adjustment] var. Acı olup olmadığını göreceğiz. Yapmaya çalıştığımız şey, dün New York Ekonomi Kulübü’nde bundan bahsettim. Kamudan özel sektöre geçmeye çalışıyoruz. Bankacılık sistemimizi yeniden işler hale getirmek için güvenli ve sağlam düzenlemeler yapacağımızdan bahsettim. Yani bankalar özel şirketlere kredi vermeli. İstihdam özel şirketlerden gelmeli, devletten değil. Doğru politikaları uygularsak çok yumuşak bir geçiş olacağından eminim.”

Scott Bessent bunun bir “uyum süreci” olduğuna hep dikkat çekiyor. Ronald Reagan’a, Jimmy Carter’a referansla, p dönemde bazı çalkantılar olduğunu kabul ediyor (ki bu başkanlara dizinin sonraki bölümünde değineceğiz), fakat bu isimlerin “rotayı koruduğunu”, kendilerinin de izledikleri rotaya sahip çıkacaklarını vurguluyor.

Bessent, CNBC sunucunusa, “bu sürdürülemez sistem yıllardır inşa edildiği” söylüyor, ticaretin önceki “sürdürülemez sisteminin” de bugünkü iktisadi belirsizliklerden sorumlu olduğunu sözlerine ekliyordu:

“Ticaret ortaklarımız bizden faydalandı. Bunu büyük bütçe fazlalarından görebiliyoruz. Bunu büyük bütçe açıklarından da görebiliyoruz.”

Küreselleşmeye mersiye mi?

Scott Bessent, ekim ayında The Economist’te yayınlanan bir yazısında, küreselleşmenin ABD’de artan eşitsizliği tetiklediğini ve bunun da toplumsal ve iktisadi eşitsizliklerin büyümesine yol açtığını belirtiyordu.

“Batılı orta sınıf ve işçi sınıfı nüfusları küreselleşmeye karşı giderek daha temkinli hale geliyor,” diye yazıyordu daha sonra Hazine Bakanı olacak finans yöneticisi, “Uluslararası ticaret sisteminin faydalarını korumanın tek yolu, sistemin bazı hatalı varsayımlarını sorgulamak ve mevcut durum için güncellemektir.”

Aynı yazıya başlarken, Bessent’in uluslararası iktisat ve ticaret politikaları ile güvenlik arasında sıkı bağlar kurma çağrısı yapması, yazı dizisinin ilk bölümünü okuyanlar için şaşırtıcı olmayacaktır. Bu fikir, yani ulusal güvenlik ile ekonomi ve ticaretin birbirinden ayrıştırılamaz olduğu fikri, bu döneme özgü değildir; “neoliberal” çağda da Amerikan ulusal güvenliği uluslararası iktisadi sisteme bağlıdır. Stephen Miran ve Bessent gibileri, bunun altını daha kalın çizmek, eski konfigürasyonun artık Amerikan ulusal güvenliği lehine çalışmadığını öne çıkarmak istiyorlar. Bessent yazıyor:

“Amerika Birleşik Devletleri uluslararası ekonomik düzenin yeniden şekillendirilmesinde daha aktif bir rol oynamalıdır. Uluslararası ticaret sistemini tamamen terk etmek Amerikan halkı ve müttefiklerimiz için bir felaket olacaktır. Bununla birlikte, mevcut durum güvenlik zafiyetleri yaratmaktadır ve Amerika Birleşik Devletleri için toplam ekonomik faydalar belirsizdir. Amerika’nın yeni nesil uluslararası iktisadi politikası, gerçek anlamda serbest ticaretin getirebileceği faydaları sağlamak için güvenlik ilişkilerini ve iktisadi ilişkileri daha yakından ilişkilendirmelidir. Ayarlamalara ihtiyaç vardır, fakat bunlar dikkatle ayarlanmalı ve bilinçli bir şekilde hızlandırılmalıdır.”

Küreselleşme yüzünden; 1) Çin yükselmiştir, 2) Amerikan ekonomisinin yapısını bozarak ABD’nin hasımları ile olan güç dengesi değişmiştir. Bessent’in tezleri bunlar. Uluslararası iktisadi entegrasyon, açık piyasalar ve küreselleşme küresel ekonominin kısa vadeli verimliliği artırıp malların maliyetini önemli ölçüde düşürerek enflasyonun frenlenmesine yardımcı olsa da, ticaretin serbestleştirilmesinin “bölüşüm” üzerindeki etkileri göz ardı edildi ve Amerika’daki eşitsizlik daha da kötüleşti.

Uyum süreci büyük ölçüde gerçekleşmemiş, bu da küresel ekonomide kalıcı dengesizliklere yol açmıştı. “Arzu edilen denge,” diye yazıyordu Bessent, “başta Çin olmak üzere Japonya, Güney Kore ve diğer ihracata bağımlı ekonomiler gibi yabancı hükümetlerin kasıtlı politika tercihleriyle engellenmiştir.”

Wolfgang Münchau: Trump’ın tarifeleri küreselleşmenin sonudur

Uluslararası ticaret ve güvenlik sistemine güncelleme arayışı

Yukarıda değinmiştik, Scott Bessent uluslararası ticaret sistemini terk etmeyi değil, yeniden düzenlemeyi savunuyor.

Ona göre birçok kusuruna rağmen, uluslararası ticaret sistemini terk etmek büyük bir iktisadi ve stratejik hata olur. Bunun yerine ABD, uluslararası ekonomideki “dengesizliklerin” kaynaklarını düzeltmeye yönelik politikalar benimseyecek.

Söylemeye gerek bile yok, elbette bu tedbirler “küresel bir temelde hareket etmeli”, zira iki tarafın bulunduğu eylemler dengesizliklerin altında yatan kaynağı ele almak yerine büyük ölçüde onların etrafından dolanıyor.

Bessent bu nedenle, Joe Biden döneminin alamatifarikası olan “sanayi politikaları” tartışmalarını yersiz buluyor, bunu elbette “devletçi” görüyor ve şöyle yazıyor:

“Geniş tabanlı gümrük tarifeleri gibi makroekonomik düzeydeki müdahaleler, sanayi politikası gibi genellikle hükümetin kazananları ve kaybedenleri seçmesine dayanan mikroekonomik müdahalelerden daha etkili olacaktır.”

ABD, müttefiklerine de bu doğrultuda müdahale etmelidir: Amerikan cari açığını kapatacak hamleler. Amerika’nın güvenlik garantileri ve pazar erişimi de, müttefiklerin “ortak güvenlik” için daha fazla harcama yapma ve ekonomilerini zaman içinde dengesizlikleri azaltacak şekilde yapılandırma taahhütleriyle bağlantılı olmalı; Bessent’in önerisi budur:

“Böylesi bağlantılı bir güvenlik ve iktisadi ittifaklar sistemi, Amerikan çıkarlarına uygun davranışları teşvik etmek için dinamik olmalıdır. Ülkeler, ortaya koydukları tercihlere göre bu ilişkiler sisteminin merkezine yaklaşabilir ya da uzaklaşabilir.

Uluslararası ekonominin daha net bir şekilde bölümlere ayrılması, dengesizliklerin altında yatan kaynaklarla yüzleşmek için şu anda baskın olan ikili yaklaşımdan daha etkili kaldıraçlar sağlayacaktır. Ayrıca, çevre dışında kalmanın maliyeti de yüksek olacaktır. ABD pazarlarına erişim olmadan, Çin’in kapasite fazlası diğer ülkelerin yerli üretiminin yaşayabilirliğini tehdit edecektir. Ayrıca ABD liderliğindeki bölgenin dışında kalan hegemonların savaş sonrası dönemde ABD kadar yardımsever olması da pek olası değildir.”

Çok Okunanlar

Exit mobile version