Amerika
Trumpizmin iktisadi aklı – 2: Scott Bessent, Amerikan rüyası ve özel güzeldir

ABD Hazine Bakanı olarak ilk önemli ekonomi politikası konuşmasını yapan Scott Bessent, kendince Trump yönetiminin Amerikan ekonomisini “devlete bağımlılıktan” kurtarıp “özel sektör odaklı büyümeye” yöneltme yönündeki planını ortaya koyuyordu.
Geçen mart ayında New York Ekonomi Kulübü’nde konuşan eski Soros Fonu yöneticisi Bessent, Başkan Donald Trump’ın deregülasyon, kalıcı vergi indirimleri uygulama ve Amerikan sanayisini güçlendirmek için gümrük tarifelerini stratejik bir araç olarak kullanma niyetinde olduğunu açıkça belirtiyordu.
Scott Bessent, bu değişimle birlikte, önceki yönetimin “aşırıya kaçması” olarak tanımladığı durumu tersine çevirmeyi amaçlıyordu.
Bessent’e göre önceki hükümetler, fazla “devletçi” bir ekonomi politikası izliyor ve bu da inovasyon ve üretkenliği engelliyordu. Dolayısıyla ve tahmin edileceği üzere, ekonomide devlet müdahalesinin azaltılması gerekiyordu.
Geçtiğimiz yıl istihdam artışının %95’inden fazlasının kamu ve hükümete yakın sektörlerde yoğunlaştığını gösteren verilere işaret eden Scott Bessent, bu sektörlerin özel sektör işlerine kıyasla daha yavaş ücret artışı ve daha düşük verimlilik sunduğunu savunuyordu.
‘Bürokrasi’den ‘risk temelli’ düzenlemeye geçiş
Bessent şunu iddia ediyordu:
“Amerikan ekonomisi hükümet harcamaları ve kamu sektöründeki istihdam artışıyla yapay olarak desteklendi. İşletmelerin istihdam yaratma, yatırım ve inovasyona yön verdiği özel sektör destekli bir ekonomiye geri dönmeye odaklanmış durumdayız.”
Bu geçişi kolaylaştırmak için yönetim, Bessent’in küçük işletmelere gereksiz raporlama yükleri getirdiğini iddia ettiği Kurumsal Şeffaflık Yasasını askıya almayı planlıyordu.
Bessent ayrıca Trump’ın yatırım ve girişimciliği teşvik etmek için kalıcı vergi indirimleri, indirimli kurumlar vergisi oranları ve genişletilmiş küçük işletme kesintilerine olan bağlılığını yineliyordu.
Bakan, bankaların ekonomik büyümeyi yönlendirmede daha aktif bir rol oynamalarını sağlamak amacıyla finans sektörünü serbestleştirmek için “kapsamlı ve iddialı bir çaba” göstereceklerini de açıklıyordu.
Yönetim özellikle finans kuruluşlarının denetlenme şeklini elden geçirmeye odaklanarak, Bessent’in “bürokratik onay kutusu” olarak tanımladığı yaklaşımdan daha “risk temelli” bir düzenleme yaklaşımına geçmeyi hedefliyordu.
Hazine Bakanına göre tarifelerin üç hedefi
Konuşmanın bam teli, Scott Bessent’in agresif ticaret politikasını savunarak tarifelerin sadece korumacılıkla ilgili olmadığını, “daha rekabetçi ve dirençli bir ABD ekonomisi” yaratmakla ilgili olduğu yönündeki sözleriydi.
Olası enflasyonist etkilere ilişkin kaygıları reddeden Bakan, tarifelerin üç temel amaca hizmet ettiğini savunuyordu: gelir elde etmek, Amerikan sanayilerini ve çalışanlarını haksız uygulamalardan korumak ve ticaret görüşmelerinde güçlü bir müzakere aracı olarak hizmet etmek.
Bessent, “Başkan Trump’ın birçok kez söylediği gibi, ‘Tarife benim en sevdiğim kelimedir’. Ticaret ortakları misilleme yaparlarsa, daha da yüksek vergilerle karşı karşıya kalacaklar. Fakat müzakere etmek isterlerse, görüşmekten memnuniyet duyarız,” diyordu.
Bessent bu politikaya yönelik eleştirileri de reddederek, Trump’ın ticaret politikalarının ABD’nin küresel sahnedeki iktisadi gücünü yeniden tesis etmek üzere tasarlandığının altını çiziyordu.
Trumpizmin iktisadi aklı – 1: Stephen Miran ve doların devalüasyonu planı
‘Lehman momenti’nden ‘bırakın piyasalar çözsün’e
Yatırımcıların endişelerini gideren Bessent, yönetimin düşüşleri önlemek için hisse senedi piyasasına müdahale etme niyetinde olmadığını da açıkça ifade etti. Bu pozisyonun, Amerikan devletinin 2008-9 krizinde olduğu gibi bir “Lehman momenti” düşünmediğine, “piyasalar çözer” mantığına yaslandığına işaret ediyordu.
Nitekim Bessent, Trump yönetiminin “iktisadi sağlığın” bir göstergesi olarak hisse senedi fiyatlarından ziyade tahvil getirilerine odaklanmasına atıfta bulunarak, “Trump’ın yukarı yönlü çağrısı basit: eğer iyi politikalarımız varsa, o zaman piyasalar yükselecektir,” diyerek kestirip atıyordu.
Bessent ayrıca Trump’ın iktisadi siyasetinin, özellikle de ekonominin yeniden “özelleştirilmesinin”, faiz oranlarının düşmesine ve uzun vadeli piyasa güveninin artmasına katkıda bulunacağını öne sürüyordu.
Zaten Trump yönetiminin önüne koyduğu hedeflerden biri de yatırımcıları piyasa tarafından belirlenen faiz oranlarının düşmesi gerektiğine ikna etmek. Amerikan ekonomi yönetiminin üst düzey üyeleri özellikle on yıllık Hazine tahvillerinin getirisini düşürmek istiyor.
Bessent, Trump yönetiminin enerji fiyatlarını düşürerek ve regülasyonları kolaylaştırarak getirileri düşürebileceğini savunuyordu. Bakan, gümrük tarifeleri şokundan sonra ABD Hazine tahvillerindeki satışı da küçümseyerek “sistemik bir sorun” olmadığını söylüyordu.
Bessen, “Şu anda piyasalarda devam etmekte olan bu kaldıraç azaltma sarsıntılarından biri var,” diyor ve on yıllarca süren hedge-fon kariyerinde bunlara çok sık tanık olduğunu sözlerine ekliyordu: “Bu sabit gelirli piyasada kayıplar yaşayan ve kaldıraçlarını azaltmak zorunda kalan çok büyük kaldıraç oyuncuları var.”
Amerikan rüyasının önündeki engel: İşçilerin ucuz mallara erişimi…
“Ucuz mallara erişim Amerikan rüyasının özü değildir. Amerikan Rüyası, her vatandaşın refaha, yukarı doğru hareketliliğe ve iktisadi güvenliğe ulaşabileceği kavramına dayanır. Çok uzun zamandır, çok taraflı ticaret anlaşmalarının tasarımcıları bunu gözden kaçırdı.”
Bu iddianın doğal sonucu, “enflasyonla mücadele” programının arka sıralara itilmesi olurdu. Gerçekten de böyle: Bessent New York Ekonomi Kulübü’nde yaptığı konuşmada, “Bir süreklilik [continuum] içinde, enflasyon konusunda endişeli değilim,” diyerek buna işaret ediyordu.
“Wall Street harika işler yaptı, Wall Street iyi işler yapmaya devam edebilir. Fakat bu yönetim Main Street ile ilgili.” Bessent’in bu sözleri, Trump’ın da sık sık dile getirdiği bir hedef: “Main Street”, üretime, dükkancıya, mağazalara ve perakende satışlara odaklanma anlamına geliyor. Bessent, Trump’ın bu “cilasını” olduğu gibi tekrar ediyor.
Ekonomide ‘detoks’ zamanı: Yeniden dengeleme hesabı
Mart ayında gümrük tarifeleri ilk duyurulduğunda, Trump’a resesyon riski olup olmadığı soruluyor ve Başkan da yanıt olarak politikalarında bir “geçiş periyodu” olacağını kabul ediyordu.
Trump’tan sonra konuşan Scott Bessent ise CNBC’ye verdiği demeçte en alttaki %50’lik Amerikan işçisinin “öldüğünü”, en tepedeki %10’un tüketimdeki payının %40’a, %50’ye yakın olduğunu öne sürüyor ve bu dengesizliği sona erdirmekten bahsediyordu:
“Bakın, kamu harcamalarından özel harcamalara geçerken doğal bir ayarlama olacaktır. Piyasa ve ekonomi paçayı kaptırır hale geldi ve biz bu hükümet harcamalarına bağımlı hale geldik ve bir detoks dönemi olacak. Bir detoks dönemi olacak.
(…)
Bakın, bir uyumlulaştırma [adjustment] var. Acı olup olmadığını göreceğiz. Yapmaya çalıştığımız şey, dün New York Ekonomi Kulübü’nde bundan bahsettim. Kamudan özel sektöre geçmeye çalışıyoruz. Bankacılık sistemimizi yeniden işler hale getirmek için güvenli ve sağlam düzenlemeler yapacağımızdan bahsettim. Yani bankalar özel şirketlere kredi vermeli. İstihdam özel şirketlerden gelmeli, devletten değil. Doğru politikaları uygularsak çok yumuşak bir geçiş olacağından eminim.”
Scott Bessent bunun bir “uyum süreci” olduğuna hep dikkat çekiyor. Ronald Reagan’a, Jimmy Carter’a referansla, p dönemde bazı çalkantılar olduğunu kabul ediyor (ki bu başkanlara dizinin sonraki bölümünde değineceğiz), fakat bu isimlerin “rotayı koruduğunu”, kendilerinin de izledikleri rotaya sahip çıkacaklarını vurguluyor.
Bessent, CNBC sunucunusa, “bu sürdürülemez sistem yıllardır inşa edildiği” söylüyor, ticaretin önceki “sürdürülemez sisteminin” de bugünkü iktisadi belirsizliklerden sorumlu olduğunu sözlerine ekliyordu:
“Ticaret ortaklarımız bizden faydalandı. Bunu büyük bütçe fazlalarından görebiliyoruz. Bunu büyük bütçe açıklarından da görebiliyoruz.”
Küreselleşmeye mersiye mi?
Scott Bessent, ekim ayında The Economist’te yayınlanan bir yazısında, küreselleşmenin ABD’de artan eşitsizliği tetiklediğini ve bunun da toplumsal ve iktisadi eşitsizliklerin büyümesine yol açtığını belirtiyordu.
“Batılı orta sınıf ve işçi sınıfı nüfusları küreselleşmeye karşı giderek daha temkinli hale geliyor,” diye yazıyordu daha sonra Hazine Bakanı olacak finans yöneticisi, “Uluslararası ticaret sisteminin faydalarını korumanın tek yolu, sistemin bazı hatalı varsayımlarını sorgulamak ve mevcut durum için güncellemektir.”
Aynı yazıya başlarken, Bessent’in uluslararası iktisat ve ticaret politikaları ile güvenlik arasında sıkı bağlar kurma çağrısı yapması, yazı dizisinin ilk bölümünü okuyanlar için şaşırtıcı olmayacaktır. Bu fikir, yani ulusal güvenlik ile ekonomi ve ticaretin birbirinden ayrıştırılamaz olduğu fikri, bu döneme özgü değildir; “neoliberal” çağda da Amerikan ulusal güvenliği uluslararası iktisadi sisteme bağlıdır. Stephen Miran ve Bessent gibileri, bunun altını daha kalın çizmek, eski konfigürasyonun artık Amerikan ulusal güvenliği lehine çalışmadığını öne çıkarmak istiyorlar. Bessent yazıyor:
“Amerika Birleşik Devletleri uluslararası ekonomik düzenin yeniden şekillendirilmesinde daha aktif bir rol oynamalıdır. Uluslararası ticaret sistemini tamamen terk etmek Amerikan halkı ve müttefiklerimiz için bir felaket olacaktır. Bununla birlikte, mevcut durum güvenlik zafiyetleri yaratmaktadır ve Amerika Birleşik Devletleri için toplam ekonomik faydalar belirsizdir. Amerika’nın yeni nesil uluslararası iktisadi politikası, gerçek anlamda serbest ticaretin getirebileceği faydaları sağlamak için güvenlik ilişkilerini ve iktisadi ilişkileri daha yakından ilişkilendirmelidir. Ayarlamalara ihtiyaç vardır, fakat bunlar dikkatle ayarlanmalı ve bilinçli bir şekilde hızlandırılmalıdır.”
Küreselleşme yüzünden; 1) Çin yükselmiştir, 2) Amerikan ekonomisinin yapısını bozarak ABD’nin hasımları ile olan güç dengesi değişmiştir. Bessent’in tezleri bunlar. Uluslararası iktisadi entegrasyon, açık piyasalar ve küreselleşme küresel ekonominin kısa vadeli verimliliği artırıp malların maliyetini önemli ölçüde düşürerek enflasyonun frenlenmesine yardımcı olsa da, ticaretin serbestleştirilmesinin “bölüşüm” üzerindeki etkileri göz ardı edildi ve Amerika’daki eşitsizlik daha da kötüleşti.
Uyum süreci büyük ölçüde gerçekleşmemiş, bu da küresel ekonomide kalıcı dengesizliklere yol açmıştı. “Arzu edilen denge,” diye yazıyordu Bessent, “başta Çin olmak üzere Japonya, Güney Kore ve diğer ihracata bağımlı ekonomiler gibi yabancı hükümetlerin kasıtlı politika tercihleriyle engellenmiştir.”
Wolfgang Münchau: Trump’ın tarifeleri küreselleşmenin sonudur
Uluslararası ticaret ve güvenlik sistemine güncelleme arayışı
Yukarıda değinmiştik, Scott Bessent uluslararası ticaret sistemini terk etmeyi değil, yeniden düzenlemeyi savunuyor.
Ona göre birçok kusuruna rağmen, uluslararası ticaret sistemini terk etmek büyük bir iktisadi ve stratejik hata olur. Bunun yerine ABD, uluslararası ekonomideki “dengesizliklerin” kaynaklarını düzeltmeye yönelik politikalar benimseyecek.
Söylemeye gerek bile yok, elbette bu tedbirler “küresel bir temelde hareket etmeli”, zira iki tarafın bulunduğu eylemler dengesizliklerin altında yatan kaynağı ele almak yerine büyük ölçüde onların etrafından dolanıyor.
Bessent bu nedenle, Joe Biden döneminin alamatifarikası olan “sanayi politikaları” tartışmalarını yersiz buluyor, bunu elbette “devletçi” görüyor ve şöyle yazıyor:
“Geniş tabanlı gümrük tarifeleri gibi makroekonomik düzeydeki müdahaleler, sanayi politikası gibi genellikle hükümetin kazananları ve kaybedenleri seçmesine dayanan mikroekonomik müdahalelerden daha etkili olacaktır.”
ABD, müttefiklerine de bu doğrultuda müdahale etmelidir: Amerikan cari açığını kapatacak hamleler. Amerika’nın güvenlik garantileri ve pazar erişimi de, müttefiklerin “ortak güvenlik” için daha fazla harcama yapma ve ekonomilerini zaman içinde dengesizlikleri azaltacak şekilde yapılandırma taahhütleriyle bağlantılı olmalı; Bessent’in önerisi budur:
“Böylesi bağlantılı bir güvenlik ve iktisadi ittifaklar sistemi, Amerikan çıkarlarına uygun davranışları teşvik etmek için dinamik olmalıdır. Ülkeler, ortaya koydukları tercihlere göre bu ilişkiler sisteminin merkezine yaklaşabilir ya da uzaklaşabilir.
Uluslararası ekonominin daha net bir şekilde bölümlere ayrılması, dengesizliklerin altında yatan kaynaklarla yüzleşmek için şu anda baskın olan ikili yaklaşımdan daha etkili kaldıraçlar sağlayacaktır. Ayrıca, çevre dışında kalmanın maliyeti de yüksek olacaktır. ABD pazarlarına erişim olmadan, Çin’in kapasite fazlası diğer ülkelerin yerli üretiminin yaşayabilirliğini tehdit edecektir. Ayrıca ABD liderliğindeki bölgenin dışında kalan hegemonların savaş sonrası dönemde ABD kadar yardımsever olması da pek olası değildir.”
Amerika
SpaceX halka arzı sonrası bankalardan boğa piyasası raporları

Geçen ay gerçekleşen SpaceX halka arzına aracılık eden tüm yatırım bankaları, yasal kısıtlama süresinin dolmasının ardından şirket hisseleri için alım tavsiyesi yayımladı. Goldman Sachs hisse hedef fiyatını 205 dolar, Morgan Stanley 300 dolar, Raymond James ise 800 dolar olarak belirlerken halka arz konsorsiyumu dışındaki Morningstar hisse değerini 63 dolar düzeyinde hesapladı.
Elon Musk’ın uzay taşımacılığı şirketi SpaceX’in geçen ay tamamlanan halka arzında görev alan yatırım bankaları, aracılara yönelik yasal sessizlik süresinin sona ermesinin ardından araştırma raporlarını yayımladı.
Halka arz konsorsiyumunda yer alan tüm bankalar şirket hisseleri için alım yönünde tavsiyede bulundu.
Halka arz izahnamesinde ana lider konumunda yer alan Goldman Sachs, SpaceX hisseleri için 205 dolar hedef fiyat belirledi.
Financial Times gazetesinin aktardığına göre Morgan Stanley hedef fiyatını 300 dolar olarak açıklarken, Raymond James 800 dolarlık hedef fiyat tahminiyle şirkete 10 trilyon doların üzerinde bir piyasa değeri biçti.
Raporlarda yer alan gerekçeler bankalara göre farklılık gösterse de ulaşılan sonuçlar boğa piyasası yönelimini korudu.
Deutsche Bank yayımladığı raporda SpaceX’i, “tarihin akışını değiştiren, çelik ve ateşle ifade edilen medeniyet iddialarının zirvesi” şeklinde tanımlayarak hedef fiyatını 255 dolar olarak kaydetti.
Bankaların olumlu değerlendirmelerine karşın, halka arz sonrası ulaşılan en yüksek seviyeden yüzde 44 düşüş kaydeden ve arz fiyatının yüzde 6 altına inerek 125 dolar civarında seyreden mevcut hisse fiyatı, yatırımcıların daha temkinli bir tutum sergilediğini ortaya koyuyor.
Konsorsiyum içerisinde yer alan kurumlar yalnızca büyüme potansiyelinin ölçeği konusunda farklı görüş bildirdi. Buna karşın konsorsiyum dışındaki bağımsız analiz kuruluşlarından farklı değerlendirmeler geldi.
Halka arzda görev almayan Morningstar, SpaceX hisselerinin adil değerini 63 dolar olarak hesapladı.
Aracılık yapan kurumların hedef fiyat ve tavsiye listesi Bloomberg verilerine göre şu şekilde sıralandı:
- Morgan Stanley: 300 dolar hedef fiyat, Yüksek Ağırlık/Cazip tavsiyesi
- Deutsche Bank: 255 dolar hedef fiyat, Al tavsiyesi
- Bank of America: 235 dolar hedef fiyat, Al tavsiyesi
- Wells Fargo: 230 dolar hedef fiyat, Yüksek Ağırlık tavsiyesi
- JPMorgan: 225 dolar hedef fiyat, Yüksek Ağırlık tavsiyesi
- RBC Capital: 225 dolar hedef fiyat, Sektör Üstü Performans tavsiyesi
- Citi: 200 dolar hedef fiyat, Al tavsiyesi
- UBS: 210 dolar hedef fiyat, Al tavsiyesi
- Goldman Sachs: 205 dolar hedef fiyat, Al tavsiyesi
- Bernstein: 239 dolar hedef fiyat, Sektör Üstü Performans tavsiyesi
Tablo, New York Başsavcısı Eliot Spitzer’ın Wall Street’te hisse araştırmaları ile yatırım bankacılığı birimlerini birbirinden ayırmasından 23 yıl sonra düzenlemelerin yapısını yeniden tartışmaya açtı.
İngiliz iktisatçı Pettifor: Yapay zeka çöküşü kaçınılmaz bir krize yol açacak
“Wall Street Şerifi” olarak anılan Spitzer, 2000’li yılların başında internet şirketi balonu patladığında analistlerin kamuoyuna övdüğü hisseleri kendi aralarındaki yazışmalarda kötülediğinin ortaya çıkması üzerine hukuki süreç başlatmıştı.
Düzenleyici kurumlar ile bankalar arasında 2003 yılında varılan küresel uzlaşma, yatırım bankacılarının analist primlerini belirlemesini yasakladı, araştırma ve bankacılık birimleri arasındaki iletişimi denetime tabi tuttu ve analistlerin halka arz sunumlarına katılımını engelledi.
Söz konusu küresel uzlaşma kararı geçtiğimiz yılın aralık ayında resmi olarak sona erdi ve yerini sektör kuruluşu gözetimindeki esnek kurallara bıraktı.
Bankalar bünyesindeki uyum departmanları birimler arasındaki sınırları korumayı sürdürüyor.
Analistlerin büyük ölçekli işlemlerde yer alma isteği, kurumsal yatırımcı müşterileri için şirket yönetimlerine erişim sağlama ihtiyacı ve üst yöneticilerin halka arzda lider rol almak için yürüttüğü temaslar sektörel dinamikler üzerinde etkili olmayı sürdürüyor.
Ayrıca halka arz öncesindeki özel fonlama turlarına katılan ve hisse satış kısıtlaması süresi devam eden kurumlar, şirket değerlemesini sorgulayan raporlar hazırlamaktan kaçınıyor.
Sermaye piyasalarındaki kurumsal fon yöneticileri yatırım kararlarında aracı kurum tavsiyeleri yerine kendi analiz modellerini kullanıyor.
Kurumsal yatırımcılar bu tür büyük halka arzlarda aracı kurum araştırmalarının tarafsız olamayacağı varsayımıyla hareket ederken, bu raporları şirket verilerine ve yönetim kadrolarına erişim aracı olarak değerlendiriyor.
Amerika
Amerikan işçilerinin yarısından fazlası yapay zeka kullanıyor

Amerikan işçilerinin yapay zekaya yönelik endişeleri, iş hayatında bu teknolojiyi kullanmalarını engellemiyor.
Gallup anketine göre, bu yılın ikinci çeyreğinde ABD’li çalışanların yüzde 52’si işlerinde yapay zeka kullandığını belirtti.
Bunların yüzde 30’u sık sık kullandığını, yüzde 15’i ise her gün kullandığını ifade etti. Bu oran, 2026’nın ilk çeyreğinden bu yana istikrarlı bir artış gösteriyor.
Amerikalı çalışanların yüzde 47’si, kuruluşlarının operasyonları iyileştirmek amacıyla yapay zeka araçlarını benimsediğini belirtiyor.
Bu oran ilk çeyrekteki yüzde 41’e kıyasla bir artış gösterirken, çalışanların üçte biri ise bu teknolojiyi günlük işlerine henüz entegre etmemiş durumda.
İş yerinde yapay zekadan yararlananlar, bu teknolojiyi en çok yazma, düzenleme veya araştırma amaçlı kullanıyor.
Yapay zeka kullanıcıları arasında en yaygın kullanım alanları yazma ve düzenleme (%51), arama veya araştırma (%49) ve genel destek veya problem çözme (%39) olarak öne çıkıyor.
Bu veriler, yapay zekanın işyerindeki en yaygın rolünün hâlâ bilgi desteği olduğunu gösteriyor: Yani; çalışanlara taslak hazırlama, düzeltme, bilgi bulma ve genel soru veya sorunları çözme konusunda yardımcı olmak.
Kodlama desteği ve otomasyon gibi daha teknik veya uzmanlık gerektiren uygulamalar daha az sıklıkta bildiriliyor: Her ikisi de AI kullanıcılarının %16’sı tarafından belirtilmiş.
Biraz daha yüksek oranlarda ise AI, veri bilimi veya analitik (%18) ile sunum veya slayt seti oluşturma (%17) amaçlarıyla kullanılıyor.
Bu rakamlar, çalışanların teknolojinin işgücü piyasası üzerindeki gelecekteki etkisinden endişe duymasına rağmen, yapay zekanın iş yerlerini şimdiden nasıl dönüştürdüğüne dair bir fikir veriyor.
Geçen haziran ayında yayınlanan bir Reuters/Ipsos anketi, Amerikalıların %53’ünün bu endişeyi paylaştığını ortaya koydu; bu endişe, yaş, cinsiyet ve eğitim düzeyine göre ankete katılanlar arasında oldukça eşit bir şekilde dağılmıştı.
Amerika
Mamdani, hükümetten Netanyahu’yu tutuklamasını istedi

New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani, İsrail başbakanının bu yılın ilerleyen aylarında ABD’yi ziyaret etmesi halinde federal yetkililerden tutuklama talep etti.
Mamdani, sosyal medyada paylaşılan bir videoda, “Binyamin Netanyahu bir savaş suçlusu ve Filistin halkına karşı işlenen korkunç bir soykırımın mimarıdır,” dedi.
Mamdani, Netanyahu’ya yönelik savaş suçu iddiaları nedeniyle Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin çıkardığı tutuklama emrinin haklı olduğuna inandığını belirtti ama bunu uygulamak için yasal yetkisi olmadığını kabul etti.
Mamdani, ABD’deki Yahudiler arasında Netanyahu’dan daha popüler
Mamdani şöyle konuştu:
“Yönetimim, Binyamin Netanyahu buraya gelirse New York Şehri’nin Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin tutuklama emrini uygulayıp uygulayamayacağını belirlemek için yürürlükteki yasalar çerçevesinde mevcut tüm yolları inceledi. Bu emri uygulamak için bağımsız yasal yetkimiz olmadığı açık. Fakat federal hükümetin bu yetkisi var ve ben onlara Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (ICC) katılmalarını ve bu tutuklama emrini yerine getirmelerini çağrıda bulunuyorum. Ve şunu da aynı derecede açıkça belirtmek istiyorum: Binyamin Netanyahu, New York Şehri’nde hoş karşılanmaz; kaçak durumdaki diğer hiçbir savaş suçlusu da hoş karşılanmaz.”
Netanyahu’nun eylül ayında BM Genel Kurulu için New York’a gelmesi bekleniyor.
Mamdani, geçen hafta, geçen yıl belediye başkanlığı kampanyası sırasında bunu taahhüt ettikten sonra, söz konusu ziyaret sırasında Netanyahu’yu tutuklayıp tutuklayamayacağını incelediğini söylemişti.
Mamdani, “Başbakan Netanyahu’nun yeri Lahey’dir,” dedi.
ABD, UCM’nin yetkisini tanımıyor ve bu mahkemenin tarafı değil.
Mamdani’nin bu sözleri, Netanyahu’nun ABD topraklarında “tutuklanmayacağını” vurgulayan Donald Trump’tan tepki gördü.
Trump, sosyal medyada yaptığı bir paylaşımda Netanyahu’nun “İran İslam Cumhuriyeti’ne karşı savaştığını” ve “tutuklanması gereken tek kişilerin, İran’ı bu eşi görülmemiş ölüm ve yıkım sarmalına sürükleyenler olduğunu” belirtti.
Netanyahu ise Mamdani’nin yorumları konusunda “endişeli olmadığını” söyledi.
Görüş2 hafta önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor
Diplomasi2 hafta önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Amerika2 hafta önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Asya2 hafta önceXi, bilim ve teknoloji inovasyonuyla Çin modernleşmesinin ilerletilmesi çağrısı yaptı
Görüş2 hafta önceTahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?
Diplomasi1 hafta önceFT: Çin’e bağımlılığı azaltmanın Batı’ya maliyeti 23 trilyon doları aşabilir
Diplomasi2 hafta önceNATO liderleri Ankara Deklarasyonu’nu kabul etti
Diplomasi2 hafta önceAnkara’daki NATO zirvesinde hangi silah anlaşmaları yapıldı?








