Amerika
Trumpizmin iktisadi aklı – 1: Stephen Miran ve doların devalüasyonu planı

ABD Başkanı Donald Trump’ın yeni bir ticaret savaşı başlatarak tüm küresel ekonomiyi vuran gümrük vergileri uygulaması, Türkiye’de de zamanında çok duyduğumuz “rasyonel olmayan iktisat politikaları” çığlıklarının atılmasına neden oldu.
Buna göre Trump çılgın bir otokrat olduğu için bilgisizlikten bu tarifeleri bu şekilde uygulamayı istemişti. Veya “yeni Keynesçi” ünlü iktisatçı Paul Krugman’ın dediği gibi, Trump ticaret söz konusu olduğunda “çıldırmıştı” ve “habis aptallık” dünya ekonomisini öldürebilirdi.
Trump’a geniş bir bilgi ve büyük bir akıl atfediyor değilim, zaten yazının geri kalanında buna işaret edeceğim. Üstelik tarifelerin belirlenme usulünde basbayağı “çocukça” bir taraf var, buna daha önce değinmiştik. Dahası, dizinin ilerleyen bölümlerinde, “Trumponomics”e getirilen ciddi itirazları ve stratejinin çelişkilerini de vurgulayacağız.
Ne var ki, Trump’ın aklının ermeyeceği şeyler var ve bunları için de “danışman” takımı devreye giriyor. Trump, çılgın bir otokrata değilse de züccaciye dükkanına giren cahil ve kör bir file benzetilse daha doğru olur; ona bu yüzden ihtiyaç var: kırıp dökmesi için.
Dolayısıyla bir haftada trilyonlarca dolar paranın hisse senedi piyasalarından buhar olup uçmasının arkasında, kısmen bir “akıl” olduğunu düşündürecek işaretler buluyoruz. Tarihte benzer örnekler de yok değil. Büyük Buhran’daki Başkan Herbert Hoover anılarında, kendi Hazine Bakanı Andrew Mellon’un şöyle dediğini aktarıyordu:
“İşgücünü tasfiye edin, hisse senetlerini tasfiye edin, çiftçileri tasfiye edin, gayrimenkulleri tasfiye edin. . . . [Buhran] sistemdeki çürümüşlüğü temizleyecek. Yüksek yaşam maliyetleri ve yüksek yaşam seviyesi düşecek. İnsanlar daha çok çalışacak, daha ahlaklı bir hayat yaşayacak. Değerler ayarlanacak ve girişimci insanlar işinde daha az ehil olan insanların enkazlarını kaldıracak.”
Başdanışman Miran ve doların aşırı değerli olması sorunsalı
Küresel tarifeleri resmi olarak duyuran Beyaz Saray özetinden çıkan sonuç, aslında sık sık dile getirilen, görünürdeki politika setine işaret ediyordu: Adına küreselleşme denen süreç, özellikle imalat sanayisi söz konusu olduğunda artık ABD’nin ve Amerikan işçilerinin çıkarlarına hizmet etmiyordu. Üretimin yeniden ülke içine taşınması (reshoring) ve içeride vergi indirimleri için bunlar yapılıyordu.
Bu da elbette işin görünen kısmı. Görünenin yüzeyini kazımak istediğimizde, Trump’ın Beyaz Saray’ında esas olarak üç isim “iktisadi akıl” bağlamında öne çıkıyor: Beyaz Saray Ekonomik Danışmanlar Konseyi Başkanı Stephen Miran, Hazine Bakanı Scott Bessent, Ticaret Temsilcisi Peter Navarro.
Bu yazıda, 30 milyar dolarlık hedge fonu yöneticisi Hudson Bay Capital’de stratejist olarak çalışan Miran’ın, kasım ayında Trump seçildikten hemen sonra yayınlanan 41 sayfalık bir rapordan bahsedeceğim.
“Küresel Ticaret Sisteminin Yeniden Yapılandırılması için Kılavuz” başlıklı memorandumda Miran, “piyasaları” gümrük tarifelerinin uygulanabilir olduğuna ikna etmeye çalışıyordu.
“Küresel ticaret sisteminde reform yapma” ve “Amerikan sanayisini dünyanın geri kalanı karşısında daha adil bir zemine oturtma arzusu”nun, Trump için on yıllardır “tutarlı bir tema” olduğunu hatırlatarak giriş yapan Miran, “Uluslararası ticaret ve finans sistemlerinde kuşaklar boyu sürecek bir değişimin eşiğinde olabiliriz,” sözleri ile bugünlerin sinyallerini veriyor.
Stratejist, “Bu politikaların önemli olumsuz sonuçlar doğurmadan uygulanabileceği bir yol var, fakat bu yol dar,” diyerek işlerinin kolay olmadığını kabul ederek başlıyor.
Fakat dananın kuyruğunun koptuğu yer şurası:
“İktisadi dengesizliklerin temelinde uluslararası ticaretin dengelenmesini engelleyen doların aşırı değerlenmesi yatmaktadır ve bu aşırı değerlenme rezerv varlıklara yönelik esnek olmayan talepten kaynaklanmaktadır. Küresel GSYİH büyüdükçe, ABD için rezerv varlıkların ve savunma şemsiyesinin finansmanı giderek daha külfetli hale gelmekte, imalat ve ticarete konu olan sektörler maliyetlerin yükünü taşımaktadır.”
Bu tür bir aşırı değerlenme ABD ihracatını daha az rekabetçi kılıyor, ithalatı daha ucuz hale getiriyor ve Amerikan imalatını baltalıyor. Temel argüman seti bu.
Dolara ilişkin bu değerlendirmenin zannedildiğinden daha yaygın olduğunu not edip geçiyorum, bu konuyu yakın zamanda iktisatçı Radhika Desai ile konuşmuştuk. Başkan Yardımcısı JD Vance’in de benzer düşüncelere sahip olduğunu, doların bu aşırı değerli olma halinin de küresel rezerv para olma niteliğinden kaynaklandığını düşündüğünü okumuştuk.
Zaten tarifelerin tek başına uygulanmasının pek bir işe yaramayacağına dair Miran ve Bessent gibi isimler arasında bir konsensüs olduğunu göreceğiz. Nitekim Miran, dolar ile yabancı para birimleri arasında da bir “ayarlama”, kur düzenlemesi istediğini yazıyor:
“Para birimi telafisi [currency offset] ticaret akışlarındaki uyumluluğu engelleyebilse de, tarifelerin nihai olarak gerçek satın alma gücü ve refahı azalan tarifeye tabi ülke tarafından finanse edildiğini ve elde edilen gelirin rezerv varlık sağlanması için yük paylaşımını iyileştirdiğini göstermektedir.”
Dolayısıyla tarifelerin olumsuz yanları ile döviz paritesinin ayarlanmasının olumlu yanları birbirini götürecek. Harvard’da iktisat doktorası yapan Miran’a bakılırsa, böylece Amerikalı tüketicilerin satın alma gücü etkilenmeyecek; fakat Amerikan tarifeleri ile boğuşan ihracatçı ülkelerin vatandaşları para birimlerindeki hareketin bir sonucu olarak daha yoksul hale geldiğinden, ihracatçı ülke verginin ‘bedelini’ ödeyecek ya da yükünü taşıyacak, ABD Hazinesi ise geliri toplayacak.
Sorunun kaynağı: Doların rezerv para olması musibeti
Miran, “ticaret perspektifinden bakıldığında”, doların aşırı değerlenmesinin nedeni olarak “büyük ölçüde dolar varlıklarının dünyanın rezerv para birimi olarak işlev görmesini” gösteriyor. JD Vance’in argümanıyla uyumlu.
ABD dünyaya rezerv varlıklar sağladığı için, dolar ve ABD Hazine tahvillerine, ticareti dengelemek veya riske göre ayarlanmış getirileri optimize etmekten kaynaklanmayan bir talep oluyor. Bu rezerv işlevleri uluslararası ticareti kolaylaştırmaya hizmet ediyor ve getiri maksimizasyonundan ziyade genellikle “politika nedenleriyle” (örneğin rezerv veya para birimi yönetimi veya varlık fonları) tutulan büyük tasarruf havuzları için bir araç sağlıyor.
Dolayısıyla dolar ve Amerikan tahvillerine yönelik rezerv talebinin büyük bir kısmı iktisadi veya yatırım temellerine göre esnek değil. Miran şöyle bir örnek veriyor: Mikronezya ve Polinezya arasındaki ticareti teminat altına almak için satın alınan Hazine tahvilleri, ABD’nin ticaret dengesinden, son istihdam raporundan veya Hazine tahvillerinin Alman Bund’larına [devlet tahvilleri] kıyasla göreceli getirisinden bağımsız olarak satın alınıyor.
Bu tür olgular, diyor danışman, Belçikalı iktisatçı Robert Triffin’e atfen “Triffin dünyası” olarak tanımlanabilecek bir durumu yansıtıyor: Triffin dünyasında rezerv varlıklar küresel para arzının bir biçimi ve bunlara olan talep, rezerv sağlayan ülkenin iç ticaret dengesi ya da kâr getirme özelliklerinin değil, küresel ticaret ve tasarrufların bir fonksiyonu olarak beliriyor.
Bu modelde Amerika çok fazla ithalat yaptığı için büyük cari açıklar vermiyor, fakat rezerv varlık sağlamak ve küresel büyümeyi kolaylaştırmak amacıyla Amerikan devlet tahvili ihraç etmek zorunda olduğu için çok fazla ithalat yapıyor.
Saadet ve ızdırap: Finansın yükselişi, imalatın çöküşü
Miran’a göre rezerv ülke statüsünün üç önemli sonucu var: Bir miktar daha ucuz borçlanma, daha pahalı para birimi ve finansal sistem aracılığıyla güvenlik hedeflerini takip etme yeteneği.
Bu aşırı değerlenme, diye devam ediyor Miran, Amerikan imalat sektörüne ağır bir yük getirirken, ekonominin finansallaşmış sektörlerine zengin Amerikalıların yararına olacak şekilde fayda sağlıyor. Hedge fonu yöneticisi, kapitalizmin son 40 yılına damga vuran finansallaşma eğilimini bir solcuymuşçasına topa tutar gibi görünüyor.
Daha sonra, meselenin bir “krize yanıt” olduğu anlaşılıyor. Doların rezerv olma niteliği, kriz anlarında imalat ve ihracat sektörlerini daha da zorluyor. Rezerv varlık “güvenli” olduğu için dolar resesyonlar sırasında değer kazanıyor. Buna karşın, diğer ülkelerin para birimleri iktisadi gerileme dönemlerinde değer kaybetme eğiliminde.
Bu da toplam talepte bir düşüş yaşandığında, ihracat sektörlerindeki acının rekabet gücünün keskin bir şekilde erozyona uğramasıyla daha da arttığı anlamına geliyor. Bu nedenle ABD’deki resesyonlar sırasında imalat sektöründeki istihdam hızla düşüyor ve sonrasında da önemli ölçüde toparlanamıyor.
Rezerv para olmanın ikilemi
Fakat bir sorun var: Başkan Trump doların rezerv statüsünden memnun ve hatta doları rezerv amaçlı kullanmayı bırakma eğilimi gösteren ülkeleri, bilhassa da BRICS grubunu, cezalandırmakla tehdit etti.
Bu gerilim nasıl çözülecek? Miran’a göre “ticaret ve güvenlik ortakları arasında yük paylaşımını artırmaya yönelik bir dizi politika” ile çözülecek. Biraz uzun olsa da olduğu gibi aktarıyorum:
“Trump Yönetimi, doların küresel rezerv para birimi olarak kullanılmasına son vermeye çalışmak yerine, diğer ülkelerin rezerv konumumuzdan elde ettikleri faydaların bir kısmını geri almanın yollarını bulmaya çalışabilir. Toplam talebin diğer ülkelerden Amerika’ya yeniden yönlendirilmesi, ABD Hazinesi’ne gelir artışı ya da bunların bir kombinasyonu, Amerika’nın büyüyen küresel ekonomi için rezerv varlık sağlamanın artan maliyetini karşılamasına yardımcı olabilir. Trump Yönetimi’nin ticaret politikası ile güvenlik politikasını giderek daha fazla iç içe geçirmesi, rezerv varlıkların sağlanması ile güvenlik şemsiyesini birbirine bağlı görmesi ve bunlar için yük paylaşımına birlikte yaklaşması muhtemeldir.”
Yukarıda rezerv ülke statüsünde olmanın üç unsuruna değinmiştik. Bunlardan biri de finansal akışları kontrol edebilme kapasitesiydi. Miran’a göre, imalar ve ihracat kapasitesindeki düşüşün yarattığı olumsuzluklar, ABD’nin küresel finans dünyasını kontrol etmesinin getirdiği olumluluklarla dengeleniyordu. Finansal kontrol, ABD’ye ulusal güvenlik hedeflerine minimum maliyetle ulaşmasını sağlayan bir “jeopolitik avantaj” sağlıyordu. Amerika “liberal demokrasilere” küresel bir savunma kalkanı sağlıyor ve bunun karşılığında rezerv statüsünün faydalarını elde ediyordu. Yani rezerv statüsü, zaten öteden beri ulusal güvenlik meselesi ile iç içe geçmişti.
İşte Trump, bu avantajların külfete dönüştüğü (veya öyle görüldüğü) bir döneme yanıt Miran’a göre. Danışman iktisatçı, “Bu bağlantı, Başkan Trump’ın neden diğer ülkelerin aynı anda hem savunma hem de ticarette Amerika’dan faydalandığını düşündüğünü açıklamaya yardımcı oluyor: savunma şemsiyesi ve ticaret açıklarımız para birimi aracılığıyla birbirine bağlı,” diye yazıyor ve devam ediyor:
“Triffin dünyasında, Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel GSYİH ve askeri güç içindeki payı küçüldükçe bu [küresel] düzenleme daha da zorlaşmaktadır. Küresel GSYİH’nin Amerikan GSYİH’sini geçmesiyle birlikte Amerika’nın üzerindeki iktisadi yükler arttıkça, Amerika’nın küresel güvenliği finanse etmesi daha da zorlaşır, çünkü cari açık büyür ve ekipman üretme kabiliyetimizin altı oyulur. Büyüyen uluslararası açık, Amerikan ihracat sektörü üzerindeki artan baskı ve bunun sonucunda ortaya çıkan sosyo-iktisadi sorunlar nedeniyle bir sorundur.”
İki kez ölmek mümkün mü?
ABD statükoyu artık omuzlayamıyor veya omuzlamak istemiyor, dolayısıyla onu değiştirmek istiyor. Miran’ın ilk tespiti bu.
ABD doları büyük ölçüde rezerv varlıktır çünkü Amerika “istikrar, likidite, piyasa derinliği ve hukukun üstünlüğünü” sağlıyor. Tüm bunlar, Amerika’yı dünya çapında fiziksel güç uygulayabilecek kadar güçlü kılan ve küresel uluslararası düzeni şekillendirmesine ve savunmasına olanak tanıyan özelliklerle ilgili. İkinci tespiti de bu.
Rezerv para statüsü ile ulusal güvenlik arasındaki iç içe geçmişliğin tarihi çok eskilere dayanıyor. Dolayısıyla Trump yönetimi küresel ticaret sistemini yeniden şekillendirdikçe bu bağlantılar daha da belirgin hale gelecek. Tespitlerin üçüncüsü ise bu. Dolayısıyla yaşadığımız şey basitçe doları (ve ABD’yi) içe kapatma olmaz, olamaz.
Hem gümrük tarifeleri hem de kur politikası, Amerikan imalatının rekabet gücünü artırmayı ve böylece sanayi tabanını güçlendirmeyi ve dünyanın geri kalanından gelen toplam talebi ve istihdamı ABD’ye tahsis etmeyi amaçlıyor.
Miran, tekstil gibi emek-yoğun sektörlerin Bangladeş gibi ülkelerden geri gelmeyeceğinin altını çiziyor. Tarifeler yüksek katma değerli mamüllerde Amerikan egemenliğini korumayı, imalatın ülke dışına çıkmaya devam etmesini engellemeyi ve pazarlarını Amerikan ihracatına açmak veya Amerikan fikri mülkiyet haklarını korumak için diğer ülkelerden anlaşmalar sağlamak için müzakere kozu elde etmeyi hedefliyor. Ulusal güvenlikle iç içe geçmiş sektörler arasında ise yarı iletkenler ve farmasötikler yer alıyor.
Ama çelişki ortada duruyor. Miran her şeye rağmen Trump yönetimine güveniyor. Çelişkiyi kabul edecek cesareti gösteriyor ve şöyle yazıyor:
“Doların ABD imalat sektörü üzerindeki ağırlığına rağmen, Başkan Trump doların küresel rezerv para birimi olma statüsüne verdiği değeri vurgulamış ve dolardan uzaklaşan ülkeleri cezalandırmakla tehdit etmiştir. Bu gerilimin, doların statüsünü korumayı amaçlayan ama ticaret ortaklarımızla yük paylaşımını iyileştiren politikalarla çözülmesini bekliyorum. Uluslararası ticaret politikası, rezerv konumumuzun ticaret ortaklarına sağladığı faydaların bir kısmını yeniden elde etmeye ve bu iktisadi yük paylaşımını savunma yükü paylaşımıyla ilişkilendirmeye çalışacaktır. Her ne kadar Triffin etkileri imalat sektörünü olumsuz etkilese de, Amerika’nın sistem içindeki konumunu sistemi tahrip etmeden iyileştirmeye yönelik girişimler olacaktır.”
Yeniden yapılandırmanın yük paylaşımı ayağı
Stephen Miran, Beyaz Saray Ekonomik Danışmanlar Konseyi Başkanı olarak yaptığı ilk konuşmasında da kasım ayında yazdığı makaledeki temaları işledi.
Miran’ın işlediği yeni tema ise yük paylaşımında hangi kalemlerin yer alacağıydı. Miran, ABD’nin onlarca yıldır sağladığı küresel “kamu mallarının” maliyetini diğer ülkelerin daha fazla üstlenmesini istiyordu.
Miran tarafından dile getirilen Trumpizmin iktisadi zihin dünyasında ABD, dünyanın geri kalanı tarafından yeterli bir karşılık almadan küresel rezerv para birimi ve dünya çapında bir savunma şemsiyesi sağladığı için bir “enayi” olagelmişti.
Başkan Miran, Hudson Enstitüsü’nde yaptığı konuşmada, “Başkan Trump, ister ulusal güvenlik ister ticaret alanında olsun, diğer ulusların bizim kanımız, terimiz ve gözyaşımız üzerinden bedavacılık yapmasına artık göz yummayacağını açıkça ortaya koydu,” diyor.
Daha önce değindiğimiz gibi, Amerikalı diplomatlar ve iktisatçılar tarafından uzun zamandır bir güç kaynağı olarak görülen ABD dolarının küresel finans ve ticaretteki üstünlüğünün olumsuz yanları olduğunu da savunan Miran, “Dolara olan talebin borçlanma oranlarımızı düşük tuttuğu doğru olsa da, aynı zamanda döviz piyasalarını da çarpıttı. Bu süreç şirketlerimize ve işçilerimize gereksiz yükler getirerek ürünlerini ve emeklerini küresel sahnede rekabet edemez hale getirdi,” ifadelerini kullanıyor.
Finansal hegemonya iyi ama bize yükü çok fazla, diyor. Başka ülkelerin Amerikan varlıklarına yatırım yapıp kendi para birimlerini manipüle ettiğini ve bu sayede ihracat mallarını ucuzlattıklarını öne sürüyor. Hatta daha da ileri gidiyor ve 2008 krizinden önce Çin’in mortgage piyasasındaki borçlarını artırarak balonun oluşmasına odun taşıdığını söyleyerek, finansal çöküşten Pekin’i sorumlu tutuyor.
Miran, yük paylaşımı için beş seçenek öne sürüyor:
- Birincisi, diğer ülkeler misilleme yapmadan ABD’ye ihracatlarında gümrük vergilerini kabul eder ve ABD Hazinesi’ne kamu mallarının finansmanı için gelir sağlar.
- İkinci olarak, pazarlarını açarak ve Amerika’dan daha fazla alım yaparak adil olmayan ve zararlı ticaret uygulamalarını durdururlar.
- Üçüncüsü, savunma harcamalarını ve ABD’den tedariklerini artırır, daha fazla ABD malı satın alarak Amerikan askerlerinin yükünü hafifletebilir ve ABD’de istihdam yaratırlar.
- Dördüncüsü, Amerika’da yatırım yapıp fabrikalar kurarlar. Mallarını bu ülkede üretirlerse gümrük vergileriyle karşılaşmazlar.
- Beşincisi, Hazine’ye “çek yazarak” ABD’nin küresel kamu mallarını finanse etmesine yardımcı olurlar.
Miran konuşmasını şöyle bitiriyor:
“Yük paylaşımı Amerika Birleşik Devletleri’nin onlarca yıl boyunca özgür dünyaya liderlik etmeye devam etmesini sağlayabilir. Bu sadece adalet için değil, aynı zamanda uygulanabilirlik için de bir zorunluluktur. İmalat sektörümüzü yeniden inşa etmezsek, güvenliğimiz ve mali piyasalarımızı desteklemek için ihtiyaç duyduğumuz güvenliği sağlamakta zorlanacağız. Dünya hâlâ Amerikan savunma şemsiyesine ve ticaret sistemine sahip olabilir, fakat bunlar için adil payını ödemeye başlamalıdır.”
Meali: Dünya kapitalist sistemindeki tıkanıklığın aşılması, ABD’nin sermaye birikimini garanti altına almadaki jandarma rolüne devam edebilmesi ve tek tek ülkelerdeki mülk sahibi sınıfların çıkarlarını koruyabilmesi için, Amerikan ekonomisinin yeniden inşasına dünyanın tamamı –diğer tüm kapitalistler de!– dahil olmalı.
Bir sonraki yazıda, Hazine Bakanı Scott Bessent’in neler dediğine bakacağız.
Amerika
ABD, “Havana sendromu” mağdurlarına 3 milyon dolar ödedi

ABD ordusu ve istihbarat personeli, gizemli “Havana sendromu” rahatsızlığı sebebiyle ilk kez resmi tazminat aldı. Pentagon, sinirsel saldırı mağdurları için çıkarılan yasa kapsamında yaklaşık 3 milyon dolar ödeme yapıldığını duyurdu. Diplomatlar ve ajanlarda görülen bu rahatsızlığın nedeni üzerindeki araştırmalar ise sürüyor.
ABD yönetimi, diplomatlar ve istihbarat görevlileri arasında görülen ve “Havana sendromu” olarak adlandırılan gizemli rahatsızlığın mağdurlarına ilk kez resmi tazminat ödemesi yaptı.
ABD Savaş Bakanlığı (Pentagon), “Nörolojik Saldırı Mağduru Amerikalılara Yardım Yasası” (HAVANA) kapsamında hak sahiplerine toplamda yaklaşık 3 milyon dolar ödeme yapıldığını bildirdi.
Pentagon’dan konuya ilişkin yapılan açıklamada, bakanlığın zarar gören personele yardım ulaştırılması konusuna öncelik verdiği vurgulandı.
Açıklamada, “Bakanlık, etkilenen personele destek vermeyi öncelik haline getirdi ve herhangi bir başkanlık yönetimi döneminde HAVANA Yasası kapsamında yapılan ilk ödemeler olarak yaklaşık 3 milyon dolar tazminat dağıttı” ifadelerine yer verildi.
Savaş Bakanlığı, anormal tıbbi vakaları inceleyen departmanlar arası çalışma grubunu temel alarak yönlendirilmiş enerjinin biyolojik etkilerini araştıracak yeni bir ihtisas grubu kurulduğunu da duyurdu.
Açıklamada ayrıca, “Bakanlık, doğrulanmış sonuçlar elde etmek, mağdurların tedavisini iyileştirmek ve dinamik harekat ortamına uyum sağlamak amacıyla şeffaflık ile bilimsel dürüstlüğe odaklanmaya devam edecek” değerlendirmesi aktarıldı.
İlk vakalar Küba’da kaydedildi
Söz konusu rahatsızlık, ilk kez 2016 yılında Küba’da görev yapan Amerikalı diplomatlarda görülmesi nedeniyle “Havana sendromu” adını aldı.
Bölgedeki personel; ani baş ağrısı, işitme ve görme kaybı, denge bozukluğu ile mide bulantısı gibi şikayetlerle tıbbi yardım talep etti. Yapılan klinik muayenelerde, bazı çalışanlarda hafif beyin travması ve merkezi sinir sistemi hasarı saptandı.
Benzer semptomlar, 2018 yılında Çin’deki bir ABD’li diplomat üzerinde de görüldü. Amerikan medyasından The Wall Street Journal gazetesinin haberine göre, 2021 yılında Almanya’daki Amerikalı diplomatlar da aynı rahatsızlığı yaşadıklarını bildirdi.
Gazete aynı yıl, bir CIA personelinin de benzer şikayetler nedeniyle Sırbistan’dan tahliye edildiğini yazdı.
Cihaz iddiaları ve istihbarat raporları
CNN televizyonunun 13 Ocak tarihli haberine göre Pentagon, “Havana sendromu” yaratma kapasitesine sahip olduğu değerlendirilen gizli bir cihazı bir yılı aşkın süredir test ediyor.
Gizli bir operasyonla ele geçirildiği belirtilen ve sırt çantasına sığabilecek büyüklükte olan bu cihazın, darbeli radyo dalgaları ürettiği ifade ediliyor.
Televizyon kanalına konuşan ve konuya aşina kaynaklar, bazı hükümet yetkilileri ile bilim insanlarının bu dalgaları rahatsızlığın temel nedeni olarak gördüğünü kaydetti. Aynı kaynaklar, cihazın Rus yapımı parçalar içerdiğini ancak tamamen Rusya üretimi olmadığını öne sürdü.
Öte yandan, ABD istihbarat topluluğunda konuya ilişkin ciddi bir görüş ayrılığı yaşandığı kaydediliyor. Bloomberg’in aktardığı bilgilere göre, Ocak 2025’te yedi ABD istihbarat kurumundan beşi, söz konusu vakaların arkasında Washington karşıtı yabancı güçlerin bulunması ihtimalini “son derece düşük” gördü. Diğer iki istihbarat teşkilatı ise olaylardan yabancı servislerin sorumlu olabileceğini değerlendiriyor.
Amerika
Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Thomas Karat, davranış analisti
Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.
Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.
Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.
Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.
Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.
Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.
Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.
Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.
Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.
Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.
Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.
***
Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.
Amerika
Veri merkezleri ABD’li valilik adaylarının hedefinde

Yapay zekanın hızla yayılmasıyla inşa edilen devasa veri merkezleri, ABD genelindeki valilik yarışlarında adaylar için en kritik tartışma noktalarından biri haline geliyor. Artan enerji maliyetleri, arazi kullanımı ve çevreye etkiler seçmen nezdinde endişe yaratırken, adaylar eski kararlarını gözden geçirmek veya yeni kısıtlamalar vadetmek zorunda kalıyor.
Yapay zeka altyapısının fiziki temelini oluşturan devasa veri merkezlerine yönelik toplumsal tepki, valilik seçimlerinde yarışan adayları zor durumda bırakıyor.
Bu dev tesislerin varlığı, seçim pusulalarındaki pek çok yarışta en hararetli tartışma konularından biri haline geliyor.
Görevdeki valiler ve onların yerine geçmeyi hedefleyen rakipler, Amerikalıların yapay zeka hakkındaki artan endişeleriyle birlikte, veri merkezlerinin inşasından kaynaklanan enerji fiyatları ve arazi kullanımı korkularıyla da mücadele etmek zorunda kalıyor.
Yapay zeka modellerini, sistemlerini ve diğer teknolojileri çalıştırmak için kullanılan geniş alanlara yayılmış bu binalar, yapay zekanın hızlı gelişiminin somut olarak görülebildiği nadir alanlar arasında yer alıyor.
Teknoloji ve siyasetin kesişim noktasına odaklanan Silverman Strategy Group kurucusu Sam Silverman konu hakkında yaptığı değerlendirmede, “Çabalasanız bile bundan daha kolay bir siyasi hedef icat edemezdiniz” dedi. Silverman, stratejide devasa değişiklikler yapılmadığı takdirde bu durumun daha da kötüleşeceğini kaydetti.
En son Demokrat Temsilci Pat Ryan ile çalışan Silverman, “Genel olarak teknoloji iyimseriyim ancak kendi bölgesinde aktif olarak veri merkezi taraftarı bir kampanya yürüten herkese bunun seçimsel bir hata olduğunu söylerim” ifadelerini kullandı.
Eyaletlerde veri merkezlerine yönelik tartışmalar giderek büyüyor. Eyalet milletvekilleri, bu tesislerin çevresel ve ekonomik etkileriyle mücadele etmek amacıyla geçici durdurma kararları veya daha sıkı düzenlemeler getirilmesi yönünde adımlar atıyor.
Adaylar da seçmenlerin desteğini kazanmak için bu hareketlilikten faydalanıyor ya da yapay zeka altyapısına daha önce verdikleri desteklerden geri adım atıyor.
Silverman, valilik yarışlarının bu politikaların pratikte ilk kez ciddi şekilde sınandığı yerler olduğunu belirtiyor.
Pennsylvania
Pennsylvania valilik yarışı bu yeni dinamiğin en net görüldüğü yerlerden biri olarak öne çıkıyor. Demokrat Vali Josh Shapiro, Cumhuriyetçi Pennsylvania Saymanı Stacy Garrity karşısında zorlu bir sınav veriyor.
Gelecekte 2028 Demokrat başkan adaylığı için adı geçen isimlerden biri olan Shapiro, geçen yıl eyaletteki yeni Amazon veri merkezi projesini memnuniyetle karşıladıktan sonra, o tarihten bu yana daha temkinli bir yaklaşım sergiliyor.
Shapiro, mayıs ayında valiliğin Sorumlu Altyapı Geliştirme girişimi (GRID) olarak adlandırılan ve veri merkezlerine yönelik yasal sınırları belirleyen bir çerçeve plan açıkladı.
Geçen ay Pennsylvania Temsilciler Meclisinden geçen bu önlem, veri merkezi geliştiricilerinin elektrik maliyetlerini tüketicilerin üstlenmesini önlemek için kendi enerji üretimlerini finanse etmelerini ve planları konusunda yerel topluluklara karşı şeffaf olmalarını zorunlu kılıyor.
Düzenleme ayrıca veri merkezlerinin, belirli sayıda yeni istihdam güvencesi vermelerini ve çevreyi koruma taahhütlerini içeren toplumsal fayda sözleşmeleri imzalamak üzere belediyelerle işbirliği yapmasını talep ediyor.
Shapiro’nun seçim kampanyası sözcüsü Manuel Bonder, eyalet senatosundan da geçmesi gereken bu çerçevenin, valinin yerel topluluk, sendika ve çevre liderleriyle yürüttüğü çalışmalar doğrultusunda tasarlandığını ifade etti.
Vali, bu planı Amazon’un eyalet genelinde çok sayıda bulut bilişim ve yapay zeka kampüsü kurmak üzere en az 20 milyar dolarlık yatırım yapacağını duyurmasından bir yıldan kısa bir süre sonra hayata geçirdi.
Yeniden seçim yarışında açık ara önde olan Shapiro, bu projenin ardından dengeli bir politika izlemeye çalışıyor. Pennsylvania’nın büyük projeler için rekabet ettiğini ve inovasyona öncülük ettiğini belirten Bonder, Shapiro’nun sıkı standartlar belirlemeye, projelerin topluma fayda sağlamasına ve eyalet sakinlerine ek maliyet getirmemesine odaklandığını aktardı.
Buna rağmen rakibi Garrity, seçim kampanyasında Shapiro’nun bu projeye verdiği desteği hedef almayı sürdürüyor.
Garrity yaptığı açıklamada, “Bir yıldan kısa bir süre önce Josh Shapiro, Pennsylvania’da sınırsız veri merkezi gelişiminin en büyük amigo kızlığını yapıyordu ancak gördüğümüz üzere yerel topluluklara hiçbir liderlik göstermedi ve neredeyse hiç bilgi vermedi” diyerek hazırlanan çerçevenin sadece gönüllülük esasına dayandığına işaret etti.
Bununla birlikte Garrity de seçimler yaklaştıkça veri merkezlerine yönelik görüşlerini değiştirdi. Eyalet saymanı, o dönemde Amazon projesini övmüş ve daha sonra Pennsylvania’nın veri merkezi gelişiminde geri kaldığını savunarak kuralların esnetilmesini talep etmişti.
Geçen hafta ise yönünü değiştiren Garrity, yerel, bölge ve eyalet liderleriyle gerçekleştirdiği bir toplantıda veri merkezi geliştirme çalışmalarına ara verilmesi çağrısında bulundu.
Lehigh Üniversitesinde görev yapan siyaset bilimci Christopher Borick, valilik yarışının seçilmiş yetkililerin veri merkezleri konusundaki söylemlerini ve politikalarını ne kadar sert bir biçimde yeniden yapılandırmak zorunda kaldıklarını gösterdiğini ifade etti.
Borick, pek çok yetkilinin ve yeniden seçilmek için yarışan adayın bu konuda aceleci davrandığını ve kendilerini karmaşık bir dengenin ortasında bulduklarını kaydetti.
Texas
Shapiro gibi, görevdeki Cumhuriyetçi Vali Greg Abbott da bu sonbaharda yapılacak seçimler öncesinde veri merkezlerine yönelik bakış açısını değiştiriyor.
Abbott, geçen ay bir kampanya durağında eyaletin kırsal kesimlerinde yeni veri merkezi inşaatlarının engellenmesi çağrısında bulunarak dikkatleri üzerine çekmişti.
Yerel basına yansıyan haberlere göre Abbott, Doğu Texas değerlerini koruma mücadelesiyle doğrudan örtüşen bir diğer konunun, mahallelerde kurulmak istenen yapay zeka veri merkezlerine karşı çıkmak olduğunu belirtti.
Bu açıklamalar, Abbott’ın eyalet düzenleyici kurumlarına gönderdiği ve vatandaşların altyapı maliyetleri altında ezilmemesinin güvence altına alınmasını talep ettiği mektuptan birkaç hafta sonra geldi. Vali mektubunda, veri merkezlerine yönelik satış vergisi muafiyetlerinin kaldırılmasını, bu tesislerin Texas’ın elektrik kapasitesine katkıda bulunmasını ve su tasarruflu teknolojilerle inşa edilmesini önermişti.
Bu yaklaşım, Google’ın eyaletteki veri tesisleri yatırımı için sunduğu 40 milyar dolarlık projeyi memnuniyetle karşılayan ve Texas’ı yapay zeka gelişiminin merkez üssü olarak nitelendiren geçen kasım ayındaki Abbott portresinden ciddi bir sapma gösteriyor.
Demokrat valilik adayı ve Texas eyalet milletvekili Gina Hinojosa, Abbott’ın bu geçmişini kullanarak veri merkezlerini seçim kampanyasının ana gündem maddesi haline getiriyor.
Hinojosa yaptığı açıklamada, “Veri merkezleri Texas’a taşınıyor çünkü Greg Abbott, faturayı eyalet sakinlerinin ödemesi için ülkedeki en cömert vergi muafiyeti sisteminin kurulmasına yardımcı oldu” diyerek eyaletteki vergi muafiyetlerinin 2028 yılına kadar kamuda 3 milyar dolardan fazla kayba yol açabileceğine işaret etti.
Hinojosa, yapay zeka geliştiricilerinin artan elektrik ve su maliyetlerini ödemesi yönündeki toplumsal baskının artması sebebiyle valinin geri adım attığını savunuyor.
Hinojosa, “Abbott’ın bu konuda hiçbir inandırıcılığı yok, kimse yangını çıkaran kundakçının o yangını söndüreceğine inanmaz” diye ekledi.
Bu dönemdeki diğer Demokratlar gibi popülist bir yaklaşım benimseyen Hinojosa, seçmenlerin bu merkezlerin sahibi olan aşırı zengin teknoloji baronlarına karşı duyduğu tepkiyi arkasına alıyor.
Borick, veri merkezlerinin yapay zekayla bağlantılı güçlü teknoloji şirketlerine ve nüfuzlu kişilere yönelik duyulan öfkeyle doğrudan kesiştiğini belirtiyor.
Georgia
Kritik seçim eyaletlerinden Georgia’da anketörler, valilik yarışının eski Atlanta Belediye Başkanı Demokrat Keisha Lance Bottoms ile milyarder sağlık sektörü yöneticisi Rick Jackson arasında başabaş geçeceğini öngörüyor.
Vergi teşvikleri ve ucuz elektrik tarifeleri sayesinde ülkedeki en fazla veri merkezine ev sahipliği yapan eyaletlerden biri olan Georgia’da, iki adayın bu konudaki yaklaşımları tamamen ayrışıyor.
Bottoms, faturaların yükselmesine ve su kaynaklarının tükenmesine yol açtığını iddia ettiği veri merkezlerinin genişlemesinin durdurulmasını ve durumun yeniden değerlendirilmesini istiyor. Demokrat aday, bu değerlendirmeler sürerken yeni inşaatlara geçici bir yasak getirilmesini öneriyor.
Bottoms’ın kampanya iletişim direktörü TaNisha Cameron, Georgia’da bir plan olmadan kontrolsüz bir şekilde veri merkezi inşa edilmesini kabul etmeyeceklerini belirtti.
Mevcut Vali Brian Kemp ise geçen ay bu yaklaşımı sorumsuzluk olarak nitelendirerek eleştirdi.
Veri merkezi projesinde yatırımı olan rakip aday Jackson ise bu merkezlerin topluma ekonomik fayda sağlayabileceğini savunarak sektörü destekliyor. Jackson, yine de tesislerin nereye kurulacağı konusunda yerel toplulukların söz hakkı olması gerektiğine inanıyor.
Sektörün zorlu mücadelesi
Adaylar veri merkezlerine yönelik tepkileri yönetmeye ve bazı durumlarda bu tepkilerden siyasi fayda sağlamaya çalışırken, veri merkezi sektörü temsilcileri ise bu tesislerin farklı kullanım alanları olmasına rağmen sadece yapay zekayla ilişkilendirilmesinden rahatsızlık duyuyor.
Bir veri merkezi sektörü uzmanı, seçim yılında olunması nedeniyle uygun fiyatlılık tartışmalarının odağında veri merkezlerinin günah keçisi ilan edildiğini kaydetti.
Uzman, “Bu görüşmelerde altyapı ile uygulamayı birbirinden ayırmak zor oluyor, bu da bizi hayal kırıklığına uğratıyor çünkü uygulamanın nasıl kullanılacağı konusunda bizim bir etkimiz olmuyor” dedi.
Veri merkezleri ve yapay zekaya yönelik toplumsal algıyı ölçen Fairleigh Dickinson Üniversitesi Anketi Direktörü Dan Cassino ise tepkilerin doğrudan yapay zekanın kendisine yönelik olduğunu vurguladı.
Cassino, insanların elektrik faturalarını artıran şeyin yapay zeka için kurulan veri merkezleri olduğuna inandığını belirterek, “İnsanlara yapay zeka hakkındaki görüşlerini sorduğumuzda, çoğunlukla olumsuz yanıtlar alıyoruz” dedi.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi6 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Amerika6 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş6 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor










