Diplomasi
TürkAkım’dan Avrupa’ya gaz sevkiyatı rekor kırdı

Reuters’ın hesaplamalarına göre, Rus enerji devi Gazprom’un TürkAkım doğalgaz boru hattı üzerinden Avrupa’ya yaptığı doğalgaz sevkiyatı şubat ayında günlük 55 milyon metreküpü aşarak rekor seviyeye ulaştı. Bu artış, Yamal-Avrupa ve Kuzey Akım hatlarındaki sevkiyatların durdurulması ve Ukrayna üzerinden Avrupa’ya gaz akışının kesilmesiyle TürkAkım’ın Avrupa’ya tek tedarik rotası hâline gelmesinden kaynaklandı. Şubat ayındaki sevkiyat, geçen yılın aynı ayına göre yüzde 30,7 oranında artış gösterdi.
Reuters’ın hesaplamalarına göre, Rus enerji devi Gazprom’un TürkAkım doğalgaz boru hattı üzerinden Avrupa’ya gerçekleştirdiği doğalgaz sevkiyatı, şubat ayında günlük 55 milyon metreküpü aşarak tarihi zirvesini yeniledi.
Bu rekor seviye, şirketin Yamal-Avrupa ve Kuzey Akım boru hatları üzerinden sevkiyatı durdurmasının ve ocak ayından itibaren Ukrayna üzerinden Avrupa’ya doğalgaz akışını kesmesinin ardından geldi.
Ajansın TürkAkım üzerinden yapılan günlük ihracat verilerine dayanarak yaptığı ön hesaplamalara göre, şubat ayında Avrupa’ya günlük doğalgaz sevkiyatı 55,8 milyon metreküpe ulaştı.
Bu rakam, geçen yılın şubat ayındaki 42,7 milyon metreküp ve bir önceki ay olan ocak ayındaki 50,6 milyon metreküplük ortalama günlük sevkiyatı geride bıraktı.
Böylece, şubat ayındaki sevkiyat bir önceki yıla göre yüzde 30,7, bir önceki aya göre ise yüzde 10 artış gösterdi. Veriler, Avrupa Gaz İletim Sistemi Operatörleri Ağı (ENTSOG) tarafından sağlandı.
Gazprom, daha önce iki haftada bir ihracat verilerini açıklarken, 2023’ün başından itibaren bu uygulamaya son verdi.
Reuters’ın hesaplamalarına göre, TürkAkım üzerinden Avrupa’ya yapılan toplam doğalgaz ihracatı şubat ayında yaklaşık 1,56 milyar metreküp olarak gerçekleşti.
Söz konusu rakam, geçen yılın aynı ayındaki 1,24 milyar metreküp ve ocak ayındaki 1,57 milyar metreküp seviyelerine yakın seyretti.
Geçen yıl Gazprom’un Avrupa’ya yaptığı toplam sevkiyat ise yüzde 13 artarak yaklaşık 32 milyar metreküpe yükseldi. Bir önceki yıl bu rakam 28,3 milyar metreküp olarak kaydedilmişti.
Gazprom’un ihracatının zirvede olduğu 2018-2019 yıllarında, şirketin Avrupa’ya sevkiyatı 175-180 milyar metreküpü aşarak, uzak ülkelere yapılan toplam gaz satışlarının yüzde 80’inden fazlasını oluşturuyordu.
Diplomasi
Hürmüz Boğazı navlun endeksi mahkemelik oldu: Mercuria borsaya karşı

İsviçreli emtia şirketi Mercuria, Hürmüz Boğazı’ndaki petrol navlun endeksini savaşa rağmen yayımlamayı sürdüren Londra merkezli Baltık Borsasına dava açtı. İngiltere Yüksek Mahkemesinde görülecek davada tüccarın haklı bulunması durumunda yüzlerce işlemin iptal edilebileceği belirtiliyor.
İsviçreli emtia tüccarı Mercuria Energy Group, Londra merkezli Baltık Borsasına dava açtı. Şirket, İran’daki savaşın ardından Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemiler için navlun gösterge fiyatının yayımlanmaya devam etmesine itiraz ediyor.
Financial Times’ın haberine göre borsanın avukatları, davanın Mercuria lehine sonuçlanması halinde tüm piyasada kaotik sonuçlar doğacağını savunuyor.
Borsaya yakın kaynaklar ise tüccarın haklı bulunması durumunda yüzlerce işlemin iptal edilmek zorunda kalabileceğini belirtiyor.
İngiltere Yüksek Mahkemesi davayı 26 Ekim Pazartesi günü görecek. Uyuşmazlığın merkezinde, ABD ve İsrail’in şubat ayında İran’a yönelik saldırıları sonrasında borsanın ana tanker rotasındaki endeks uygulamasını askıya almaması yatıyor.
Mercuria, Basra Körfezi ülkelerinden Çin’e ham petrol taşıma maliyetini günlük takip eden TD3C göstergesinin durdurulması gerektiğini savundu.
Gazetenin aktardığı dava dilekçesinde, Hürmüz Boğazı’ndaki gemi trafiğinin sert düşüş kaydetmesi ve İran’ın boğazı kapatma açıklamaları üzerine bu göstergenin askıya alınmasının zorunlu olduğu kaydedildi.
Haberde deniz taşımacılığının Dow Jones’u olarak nitelenen borsa ise işlemlerin durdurulması talebine karşı çıkıyor. Borsa, bir rotada belirli bir süre neredeyse hiç hareketlilik görülmemesinin olağan dışı sayılamayacağını, bazı gemilerin petrol taşıyarak bu su yolundan geçmeyi sürdürdüğünü ifade etti.
Borsa yönetimi ayrıca navlun oranlarını sağlamaya devam eden nitelikli ve bilgili gemi komisyoncularına dayandıklarını vurguladı.
Baltık Borsası Başkanı Mark Jackson, TD3C göstergesini oluştururken yasal, sözleşmesel ve düzenleyici bütün yükümlülükleri yerine getirdiklerinden emin olduklarını belirterek Mercuria’nın talebini temelsiz gördüklerini ve kendilerini eksiksiz savunacaklarını açıkladı.
Tazminat talebi yerini tespit davasına bıraktı
Mercuria başlangıçta borsanın TD3C göstergesini durdurmama kararı yüzünden yüzlerce milyon dolar kaybettiğini öne sürmüştü.
Şirket daha sonra başvurusunu değiştirerek mali kayıp iddialarını metinden çıkardı ve doğrudan tazminat yerine tespit davası yolunu seçti.
Şirkete yakın kaynaklar, davanın maliyetlerle değil şeffaflık ilkesiyle ilgili olduğunu ve hiçbir aşamada tazminat istenmediğini savundu.
Kaynaklar, Mercuria’nın borsanın yasal ve sözleşmeye dayalı yükümlülüklerini ihlal ettiğinin ve Mart 2026’da aldığı kararların geçersiz olduğunun mahkemece tescil edilmesini istediğini aktardı.
Financial Times, Baltık Borsasının şeffaf olmamasıyla bilinen ve fiyat belirlemesi zor bir piyasada navlun tarifeleri yayımladığına dikkat çekti.
Emtia tüccarları, risklerini korumaya almak amacıyla türev finansal araçların fiyatını belirlerken bu kotasyonlardan yararlanıyor.
Denizcilik birliği Maritime London’ın icra direktörü Mark Williams, borsanın en yaygın rotalarda en yaygın kargolar için günlük taşıma maliyeti sunan tek merkez haline geldiğini söyledi.
Williams, borsadaki endeksin gerçek fiyatı değil, komisyoncuların o gün için tahmin ettiği kuru yansıttığını kaydetti.
Piyasadaki tüccarlar, komisyoncular ve sektör yöneticileri, bu davayı Baltık Borsasının ve navlun değerlendirme sisteminin çatışma dönemlerinde işleyip işlemediğini gösteren kritik bir sınav olarak görüyor.
Gazete, borsanın en büyük rakibi olan veri ve analiz kuruluşu Platts’ın savaş başladıktan iki gün sonra Hürmüz Boğazı’ndan sevk edilen petrol türlerine yönelik fiyat değerlendirme sürecini durdurduğunu hatırlattı.
ABD ve İsrail, İran’a yönelik savaşı 28 Şubat’ta başlattı. Tahran yönetimi buna bölgedeki Amerikan ve İsrail hedeflerine saldırarak ve Hürmüz Boğazı’ndaki gemi trafiğini kısıtlayarak karşılık verdi.
Taraflar haziran ayında ateşkesi ve Hürmüz Boğazı’nın açılmasına dönük müzakereleri içeren bir mutabakata vardı. Ancak karşılıklı saldırıların sürmesi üzerine ABD ordusu İran’a yönelik deniz ablukasını yeniden devreye soktu.
Bloomberg’in eylül başında aktardığı verilere göre, dünyanın önde gelen iki emtia tüccarı Mercuria Energy Group ve Gunvor, İran’daki savaş sürecinde karlarını ikiye katladı.
Mercuria’nın Kasım 2025 ile Haziran 2026 arasındaki dokuz aylık karı, geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 122 artarak 2,01 milyar dolara çıktı.
Haberde bu sonucun şirket tarihindeki en iyi bilançolardan biri olduğu ve 2022’de kaydedilen 2,98 milyar dolarlık rekor yıllık kara yaklaştığı bildirildi.
Kar artışında, ABD’ye metal teslimatındaki acele nedeniyle bakır piyasasında yaşanan sıkılaşmanın da etkili olduğu kaydedildi.
Diplomasi
“Küresel Britanya” ve Kürt Reçetesinin İzleri

Barış Zeren
İngiltere’nin Türkiye büyükelçisi Richard Moore sevimli bir diplomattı. 2010’ların ikinci yarısında, Erdoğan iktidarının demokratik odakları hallaç pamuğu gibi attığı, sokakların terörle kan gölüne döndüğü, Türkiye’nin kimilerine göre Batı’dan uzaklaşıp “eksen kayması” yaşadığı bir dönemde, Türk halkına twitterdan Türkçe olarak şakıyordu. Sosyal medyadaki mizah performansımıza ayak uydurabilmiş ve bir İngiliz diplomatına yakışır, soğukkanlı üslubuyla iktidar yanlısından muhalifine herkesten sempati toplamıştı. Tabii, kendi devletinin de takdirini kazandı: “Türkiye’nin geçirdiği sallantılı (volatile) süreçte”, “iç bölünmüşlüğün arttığı dönemde” buna uygun titizlikle politika yürüten İngiliz Dışişleri Bakanlığı’yla birlikte Moore, “liderlik ve etkililiğiyle hayranlık” uyandırmıştı.[1] Hemen sonra İngiliz gizli servisinin başına atandı. Ama Türkiye’de kendini öyle evinde hissediyordu ki 2025 yılında İstanbul’un göbeğinde, İngiliz gizli servisine eleman devşirme konuşması bile yaptığı medyaya yansıdı, İbrahim Kalın ve Hakan Fidan’a da teşekkürlerini eksik etmemişti. O konuşmada, Esad’ın devrilmesinden bir iki yıl önce HTŞ’yle görüşmeler yaptığını açıkladı. Bunu Bahçeli’nin “bölgede çok şey değişecek, inşallah Türkiye değişmez” demesi, Ekim 2024’te Kürt açılımını duyurması ve İngilizlerin Bağdat’tan beri irtibatta olduğu El Kaide militanı El-Colani’nin Şam’a direniş görmeden yürümesi izledi.
Bu, Britanya’nın Türkiye ilgisinde yükseliş ile bir Kürt açılımının örtüştüğü ilk zaman aralığı değil. Daha önce de, 2011-13 döneminde, Arap Baharı ve Suriye’ye emperyalist saldırı seferberliği sırasında iki ülke arasında stratejik-askeri işbirliği antlaşmaları ve özel diplomasi forumları kurulmuş, bu arada, birbiri ardına –bu yazıda da değineceğimiz– Kürt raporlarıyla formüle edilen bir Kürt açılımı ilan edilmişti. Tabii o zaman da AKP iktidarının önünde Türkiye’de anayasa ve hukukun ayaklar altına alınabildiği, demokratik kurum ve siyasetlerin pervasızca bastırılabildiği engin bir manevra alanı açılmıştı.
Dolayısıyla, Mümtazer Türköne Bahçeli açılımını aslında İsrail’e karşı “baskın gelen Anglo-Amerikan merkezin tetiklediği bir plan” olarak kutladığında, bu ifşaata şaşırmamak gerekiyor. Hatta süreci 2025’te “illiberal barış imalatı” (Illiberal peacemaking) olarak kavramlaştırıp “Demokrasisiz barış başarı sağlar mı?” sorusunu gündeme getirenin İngiltere’nin tarihi savunma ve güvenlik strateji kuruluşu RUSI (The Royal United Services Institute) olması da bu manzarayla tutarlıdır. Emperyalizmin bir tarifi de kendi aklını sana senin “devlet aklın” olarak sunma becerisi ise, bu beceri fikir özgürlüğünün yasaklandığı toplumlarda çok daha verimli kullanılıyor. Tıpkı 1880’lerde, yeni emperyalizmin doğuş döneminde Osmanlı’yı yöneten Sultan Abdülhamid’in yaptığı gibi bugün de, kamuoyu ve tartışma bu ülkeden kovulmuş; iktidar, meşruiyetini yurtdışında tartışılıp pişirilen formüllerin uygulanmasından türetmeye başlamıştır.
Westminister Koridorlarında Bir “Çerçeve”: Kürtlerin Temsili
Şimdilik, konunun İsrail’in rolü, Kürt cephesinin konumu gibi veçhelerini bir kenara bırakalım. Öncelikle, 2024 yılında aniden önümüze gelinceye dek bir emperyalist başkentte pişen “formülleri” ve Britanya eksenli Kürt programının anahatlarını tespit etmek uygun olur. (Bu arada, Londra’nın bu konuda tek başına olmadığı ve özellikle 2011 döneminde, ABD dışişleri ve demokratlarıyla paralel hareket ettiği söylenebilir. Trump yönetimi bu paralelliği başka konularda bozmuşsa da, Ortadoğu’da Britanya’yla uyum hâlâ izlenebiliyor.)
Gerçekten de, Beştepe Kürt siyasetçileri tasfiye eder, belediyelere kayyımlar atar, hukukçuları tutuklarken Kürt politikasını Erdoğan hükümetinin geleceği bağlamında tartışan mahfillerden biri Birleşik Krallık siyaset aygıtıydı. 2021 Kasım ayında, Avam Kamarası’nda Kürt sorununu odağa alan rapor ve rapora ilişkin yapılan bir oturum, tam olarak bu ilişkiyi gösteren bir uğrak olarak ele alınmayı hak eder. Sözkonusu oturum belli kararların verildiği bir toplantı değil, daha önce aynı konudaki raporların, çeşitli tarafların görüşlerinin, bu arada İngiliz bürokrasisinin görüşlerinin derlendiği bir platform olarak önemlidir. Ve yalnızca İngiltere’nin Türkiye ile Kürt politikasını üreten sürecin değil, 2024 açılımının da motiflerini ele vermektedir.
İlk olarak bu, “Türkiye ile Suriye’de Kürdistan İçin Tüm-Partiler Parlamento Grubu’nun (All-Party Parliamentary Group for Kurdistan in Turkey and Syria) bölgede yaptırdığı bir saha araştırmasına dayalı olarak hazırladığı raporun sunulduğu bir oturumdu. Grubun adı, başlı başına bir gerçeği ifade ediyor: Tom Barrack’ın Türkiye ve Suriye büyükelçisi olarak atanması Trump yönetimine özgü bir tasarruf değildir. Emperyalist merkezlerde, bu örnekte Londra’da, Türkiye ile Suriye’nin ortak bir siyasal alan olarak anılmasında Türkiye’deki Kürt siyasetinin bölgedeki yayılım alanının belirleyici yeri vardır. Tom Barrack ise bu yeni siyasal coğrafyayı yönetirken, İngiltere dış politikasıyla oldukça paralel (ve İsrail hükümetini kızdıracak) adımlar atmıştır.
İkincisi, oturum “Türkiye’de Kürtlerin Siyasal Temsili ve Eşitliği” (Kurdish Political Representation and Equality in Turkey) başlığını taşıyordu. Temelde, Britanya’nın Türkiye’yle ilişkileri hızla gelişir ve özel bir boyut kazanırken, Kürt meselesi etrafındaki hak ve özgürlükler sorunlarının artmasından kaynaklanan çelişkinin değerlendirilmesine odaklanılıyordu. Bu bağlamda, 2016 yılından itibaren Türkiye’de hızla çöken Kürt siyasal temsiliyetinin nasıl yeniden kurulabileceğine ilişkin çeşitli görüşleri izlemek de mümkün oluyordu. Parlamento oturumunda, PKK’nin terör örgütü listesinden çıkarılmasını talep edenlerden Beştepe’nin resmi güvenlik söylemini savunanlara kadar farklı görüşler yer buluyor ve fakat hepsinin de odak noktası, PKK’nin şu ya da bu şekilde silahsızlandırılması oluyordu. Birleşik Krallık Dışişleri’nden bir üst düzey yetkilinin “Türkiye’de PKK şiddetini sona erdirme ve bir barış sürecine dönme konusundaki zorlayıcı çabalarımıza devam ediyoruz,” sözleri ana ekseni belirtmektedir.[2]
Dönemin Birleşik Krallık hükümetinin rapora ve oturuma yansıyan tutumunu açmak gerekir. Birleşik Krallık hükümet ve bürokrasisinin Kürt sorununu tartışırken öncelikle Erdoğan iktidarına verdiği destek dikkat çekicidir. Asya’dan Sorumlu Bakan (Minister of Asia) Amanda Milling’in söylediği gibi: Türkiye, Suriye’den Afganistan’a kadar bir coğrafyada Britanya’nın da karşı karşıya kaldığı meselelerde ön saflardaydı, önemli bir ortaktı. Başka hiçbir ülkenin yapmadığı kadar Suriyeli mülteci kabul ediyordu. Kürtler HDP’den ibaret değildi ve silahlı faaliyetlerine devam eden PKK, terör örgütü listesinden çıkarılmamalı, HDP de PKK’yle arasına mesafe koymalıydı.[3]
Neredeyse bir Beştepe sözcüsünün ağzından çıkmış gibi duran bu söylemler, Türkiye’nin ABD’yle siyasal-diplomatik kırılmalar yaşadığı, Türkiye Batı’dan uzaklaşıyor tamtamlarının çalındığı bir döneme aittir. Rastlantı değil, Britanya Brexit’ten ayrılma referandumundan altı ay sonra, Ocak 2017’de Türkiye’yle bir askeri havacılık antlaşması yaptı. 2020’de Türkiye’yle ayrı bir Serbest Ticaret Antlaşması’nı da karara bağladı. Bu, 2018 yılında Türkiye’yi bir dolar kuru şokuna sürükleyen, Türkiye’yi F-35 projesinden çıkaran, çeşitli askeri kısıtlamalara tabi tutan ABD politikasına zıt bir seyirdir. Zıt seyir, Suriye’de PYD’ye destek veren ABD’den farklı olarak Britanya Dışişleri’nin PYD’yi PKK’nin uzantısı olduğunu kabul eden ve onu PKK merkezinden uzaklaştırmayı hedefleyen politikalarında da gözlenebilir.[4]
Nitekim, konumuzla özellikle ilgili üçüncü nokta da, Türkiye-Kürtler bağlantısının Britanya’nın emperyal siyasal ufkuna nasıl yerleştirildiğiyle ilgilidir. Hükümetteki muhafazakâr partinin kurmaylarından Crispin Blunt bu toplantıda, muhalefeti de kapsayan bir konuşmayla yeni bir çerçeve çiziyordu: “Küresel Britanya’nın değerlerini yerleştirme çabası aşamasındayız. Avrupa Birliği’nden çıktığımıza göre, bu ulus bugün neyi savunuyor? Arkasında durduğumuz değerleri tarif etme uğrağındayız.”[5] Blunt’ın Avam Kamarası’nda eski Dışişleri Komisyonu başkanı ve 2022’de kendi partisinden muhafazakâr başbakan Liz Truss’ın istifasını kamuoyu önünde isteyen, etkili bir sima olduğunu geçerken belirtelim. Hükümetin söylemine göre nüanslı bir tutumla Blunt’ın, bir 19. yüzyıl İngiliz diplomatını anımsatırcasına Türkiye’de Britanya’nın gözetiminde bir “reform” gündemi açılmasını önerdiği söylenebilir. Kürt sorunu, “Küresel Britanya” kapsamında tarif edilen bu nüfuz bölgesindeki önemli bir manivela oluyordu.
Peki Türkiye, daha doğrusu tartışmada geçtiği haliyle, Tayyip Erdoğan, Kürt sorununu hangi yolu izleyerek çözmeliydi? Oturumda Blunt’ın sözlerinden, Birleşik Krallık siyasal aygıtının bu soruyla hemen Brexit ertesinde meşgul olduğunu anlıyoruz. Blunt, 2017’de Dışişleri Komisyonu olarak hazırladıkları raporu anımsatıyordu. Muhafazakâr milletvekiline göre, Tayyip Erdoğan’ın elinde 2017’de de bir fırsat vardı, 2021’de de: Abdullah Öcalan.[6] 2015’te Suriye (Rojava’ya yönelik Işid istilası) 2016’da Türkiye (Hendek savaşları), 2017’de Kuzey Irak (bağımsızlık referandumu), Kürt siyasal oluşumlarının egemen bir güç oluşturamayacağını teyit etmişken, bağımsız devlet kurma dışında bir çizgi izleyen Öcalan’ın Kürt sorununun çözümünde, o vesileyle Birleşik Krallık Ortadoğu politikası açısından anahtar rol üstlenebileceği anlaşılıyordu.
Öcalan Formülü Üzerine
Öcalan’ın değişen rolü, aslında 2011’den beri Londra’nın nabız yokladığı bir formüldür. Formül İngiliz-Amerikan emperyalizminin ülkemizdeki bayilerinden Cengiz Çandar’ın –yine TESEV bünyesindeki– raporunda geçerken onunla aynı dönemde de İngiliz siyaset aygıtının lûgatına, International Crisis Group’un (ICG), Eylül 2011 tarihli “Türkiye: PKK’nin Silahlı Mücadelesine Son Vermek” başlıklı raporunda giriyordu.
Birleşik Krallık hükümetinin fonladığı, İngiliz diplomasisince başvuru kaynağı olan ICG’nin raporu “Öcalan Çıkmazı” başlığıyla sona ererken, PKK’nin dört parçada ve resmi siyasetten sokak siyasetine uzanan etkili bir örgüt haline geldiğini saptıyordu. Kürt siyaseti bağımsızlık, otonomi gibi taleplerinden vazgeçmişti ve “otoriter nitelik taşıyan” bu örgütün silahsızlanması ancak ağırlaştırılmış müebbet mahkûmu Öcalan aracılığıyla gerçekleşebilecekti: “Öcalan, açıklamalarında açık ve net olmayabilir, ancak Türkiyeli Kürt fraksiyonlarını bir araya getirme konusundaki uzun deneyimi ve yeteneği, onun, eğer isterse Kürt sorununa bir çözüm bulunmasında yardımcı olabilmesini sağlıyor.”[7]
Britanya’nın Kürt realizmi
2021’deki parlamento oturumuna bakıldığında, Britanya siyasetinde Kürtlerin temsiliyeti konusundaki tartışmanın anahatları şöyle ortaya çıkıyor: Britanya’nın Brexit sonrası yeni bir emperyal vizyon oluşturma amacı, Türkiye ile Suriye’nin birlikte bir nüfuz bölgesi olarak ele alınması, PKK’nin silahsızlandırılması (ya da “barış”) ve bunun için de en iyi seçeneğin Tayyip Erdoğan’ın elinde bulunan Öcalan’ın kullanılması.
İlk bakışta bu fikir silsilesi, özellikle de Öcalan’ın Kürt bağımsızlık heveslerine alternatif olarak kullanılması önerisine varan saptamalar, Britanya’nın Kürt politikasında belki Cihan Harbi ertesinde Lord Curzon’unkine benzer bir realizmi benimsediği izlenimi uyandırıyor. O dönem Britanya dış politikasında bir ekol, Kürtlere devlet fikrine soğuk bakmış ve bir Arap devleti olarak Irak adını ilk öneren Sir Arnold Wilson örneğinde görüldüğü üzere yirminci yüzyıldaki ulusal sınırların oluşumuna varan gidişatta pay sahibi olmuştu. Kürtlerin geniş ve dağlık coğrafyaya yayılan dağınık yapıları, parçalılıkları, aşiret bağlılıkları nedeniyle Mezopotamya’da istikrarlı bir toprak egemenliği kuramayacakları, bu nedenle Kürtlerin kendi kendini yönetemeyeceği ve etkin bir dış güç desteği olmadan ayakta kalamayacağı gibi gerekçeler ön plandadır. Sonuçta Kürtler dört ayrı başkentin idaresine taksim edildi ve yeri geldiğinde bu başkentlere karşı da İngiliz politikasının aracı olarak Kürt bağımsızlığından daha işlevli oldu.
Bugün de Kürtlerin iç çatışmaları Britanya diplomasisinin Kürt sorunu konusundaki vurgularından biridir. KDP’nin zorladığı 2017 bağımsızlık referandumuna Goran’ın katılmayıp KYB’nin sınırlı katılımı, PKK’nin KDP’yle hem Kuzey Irak hem Suriye’deki çatışmalı hali pek çok gerilim hattından başlıcaları olarak kaydedilmektedir. Nitekim, yine Dışişleri Komisyonu’nun 2017-19 yıllarını kapsayan “Kürt Hevesleri ve Birleşik Krallık’ın Çıkarları” (Kurdish Aspirations and Interests of the UK) başlıklı tartışmada, “‘Büyük Kürdistan’ idealinin, bir simgesel önem taşımasına rağmen, uygulanabilir bir siyasal hedef olmadığı” yine Kürt siyasetlerinin çeşitli sözcülerinin ağzından aktarılıyordu.[8]
Hedef: Kandil
Yine de, günümüzdeki değerlendirmelerde 1918’den ciddi bir farklılık göze çarpmaktadır: Tam da dört parçada etkili olan ve Öcalan etrafında bütünlük sergileyen PKK merkezinin (Kandil’in) özellikle sorunun kalbi olarak görülmesi. Yukarıda söz ettiğimiz ICG’nin raporunda, KCK’nın bir “pan-Kürtçü şemsiye örgüt” olduğu tespit ediliyor, bunu “PKK’dan ayırt etmek oldukça zor” deniyor, PKK’nin de “KCK sisteminin ideolojik gücü olarak tüm Kürt bölgesinde komiser gibi çalışması gerektiği” yolundaki Karayılan’ın sözlerine dikkat çekiliyordu. Böyle bir yapı, Kürtlerin temsiliyeti meselesini zorlaştırmaktaydı. “BDP’nin statüsünü tehlikeye düşürüyor,” çünkü BDP ve sivil Kürtler üzerinde bir tür sulta oluşturuyor, Demokratik Toplum Meclisi gibi Kürt “avukatlar, çiftçiler, iş adamları ve kadın gruplarının bulunduğu meşru özel ve tüzel kişileri bir araya getiren” yapıları yönettiği belirtiliyordu. PKK’nin silahsızlanması raporunun hazırlayıcıları, “KCK, Türkiyeli Kürt milliyetçi hareketinin terk etmesi gereken, hatalı bir fikir” sözleriyle nihai görüşlerini bağlıyor ve “Türkiye’nin güneydoğusundaki Kürtlerin gerçek anlamda demokratik geleceğinin önünde bir engel olarak” durduğunu vurguluyorlardı.[9]
Bu rapordaki KCK tasvirinde çizilen coğrafi ve toplumsal kapsam, 1918’deki aşiretçi, feodal Kürt halkı tasvirinden farklıdır. İngiliz raportörleri burada, ayrı coğrafyalardaki Kürt dinamiğini birleştiren, bu arada “modern” toplumsal kesim ve sınıfları etkisi altında tutan bir birleştirici hareket sorunu tespit etmektedir. Britanya diplomasisi bu kez bir engeli kaldırmak, bir “realiteyi” bozmak üzere politika önermektedir.
Nitekim, söz yerindeyse bu fazla büyük Kürt siyasal yapısına ilişkin olumsuz bakış, 2017 yılında, Britanya Dışişleri’nin parlamento oturumuna gönderdiği notta boyut kazanarak devam etmiştir. Bu notta PKK merkezli siyasetin Suriye’de Esad’la bağlantıları (madde 9), Rusya’da ofis açması (madde 19), İran’la bağları (madde 18), diğer Kürt gruplarına Suriye’de alan tanımaması (madde 22) sözkonusu harekete ilişkin İngiliz diplomasisinin rezervlerini yansıtıyordu.[10]
Böyle bir odağın tasfiye edilmesinden çıkan mantıksal sonuç, Kürt siyasetinin karaya vurmuş balina misali parçalanarak yeniden ayrı merkezlere bağlanmasıdır ve 2024 yılından itibaren Kürt hareketlerinin Türkiye’de Türkiyelileşme, Suriye’de entegrasyon ve bu arada Irak’ta Bağdat’a bağlanma yoluyla “çözüm” süreçlerine sokulduğunu görebiliyoruz. (Bu yazının kaleme alındığı sırada, Irak’taki PKK uzantısı Yezidi milislerinin Bağdat yönetimine bağlanması konusunda artık somut adımlar atılıyordu.) Bunun, Irak’ın Irak, Suriye’nin Suriye ve Türkiye’nin Türkiye olmaktan çıkması sonrasında gerçekleşmesi ise emperyalizmin uzun vadeli politikalarıyla tutarlı görünüyor.
İkinci Balkanlara Doğru
Peki Birleşik Krallık neden böyle bir yapıyı dağıtmayı öne koyuyor, üstelik Kandil’den “demokratik emperyalizm” temalı işbirliği mesajları yirmi beş yıldır eksik olmamasına rağmen? Neden Kürtlerin temsiliyetini değiştirmeyi öne koyuyor? Bunun hem jeopolitik hem sosyolojik iki boyutunu iki ayrı yazıya bırakıyorum. Ama “Küresel Britanya” etiketiyle emperyalist dengeleri yeniden dizmeye girişen Londra, kendi tarihsel ürünleri olan Türkçülük ve İslamcılığın Türkiye’deki iktidarıyla uyumunu daha da değerlendirecek görünüyor. Buna bir de Kürt-İslamcılığı eklerse, ülkemizi yönetenlerin Hamidist rüyalarıyla da tam bir bütünleşme sağlanmış olur. Bu, Kandil’in de Sovyetler ve Esad gibi çözülmesi için oluşturulan kuşatıcı baskının muhtemel sonuçlarından biri. Ama evdeki hesap ne kadar çarşıya uyacak? Britanya kendi krizi içinde bu “küresel” ufku ne denli koruyabilecek? Önümüzdeki süreçte bu gerilimi izleyeceğiz.
Barış Zeren
[1] House of Commons: Foreign Affairs Committee, “The UK’s Relations with Turkey”, Report of Session 2016-17, prf 40-41, s. 18.
[2] Wendy Morton (Foreign, Commonwealth and Development Office), “Kurdish political representation and equality in Turkey”, Debate Pack, 28 Ekim 2021, s. 11.
[3] Amanda Milling’in konuşması, House of Commons, “Kurdish Political Representation and Equality in Turkey
Volume 702” 2 Kasım 2021 içinde, Column 311WH (https://hansard.parliament.uk/commons/2021-11-02/debates/5E2BA5CB-9E50-4B3D-B63A-D26E7DDA2C60/KurdishPoliticalRepresentationAndEqualityInTurkey)
[4] House of Commons: Foreign Affairs Committee, “The UK’s Relations with Turkey”, Report of Session 2016-17, Madde 155.
[5] Cristin Blunt’ın konuşması, “Kurdish Political Representation”, Column 305WH.
[6] Aynı yer.
[7] International Crisis Group, “Türkiye: Pkk’nın Silahlı Mücadelesine Son Vermek”, Avrupa Raporu no: 213, 20 Eylül 2011, s. 36.
[8] House of Commons Foreign Affairs Committee, Kurdish aspirations and the interests of the UK raporu içinde, Kasım 2017, s. 7.
[9] International Crisis Group, aynı rapor, s. 28-29.
[10] House of Commons Foreign Affairs Committee, “Written Evidence From The Foreign And Commonwealth Office (KUR0015)”, Kurdish aspirations and the interests of the UK raporu içinde, Kasım 2017.
Diplomasi
Zelenskiy ile gerilim yaşayan Kliçko görevden alma ihtimaline rest çekti

Kiev Belediye Başkanı Vitaliy Kliçko, Ukrayna yönetiminin kendisini görevden alma girişimlerine karşı mücadele edeceğini belirterek çatışma sürecinde yaklaşık 300 belediye başkanının uzaklaştırıldığını hatırlattı.
Kiev Belediye Başkanı Vitaliy Kliçko, Ukrayna yönetiminin kendisini herhangi bir şekilde görevden alma girişimine boyun eğmeyeceğini ve böyle bir durumda mücadele edeceğini söyledi.
BBC’ye mülakat veren Kliçko, “Beni görevden alırlarsa mücadele ederim” ifadesini kullandı.
Kiev yönetiminin Ukrayna yasalarına bağlı kaldığını belirten Kliçko, yerel topluluğun temsilcisi sıfatıyla başkent sakinlerinin çıkarlarını savunacağını dile getirdi.
Gelecekteki seçimlere işaret eden Kliçko, “Gelecek seçimler yapılır, başka insanlar gelir, buyursunlar. Buna topluluğun kendisi karar verir. Her kent sakininin, kendi çıkarlarını kimin savunacağını kendisinin belirlemek istediğine inanıyorum; yukarıdan birilerinin topluluğu yönetmesi için paraşütle birini atamasını değil. Demokrasi tam da budur” dedi.
Kliçko’nun bu çıkışının öncesinde, 17 Ekim günü yüzlerce Kievli belediye başkanının istifasını talep eden bir gösteri düzenledi.
Kamu yayıncısı Suspilne Kiev tarafından paylaşılan görüntülerde, belediye binası önünde toplanan protestocuların iki saat boyunca istifa sloganları attığı görüldü.
Eylemi “kurgulanmış” ve “sipariş üzerine yapılmış” olarak nitelendiren Kliçko, çatışma süreci boyunca görevden alınan yaklaşık 300 diğer belediye başkanı gibi kendisinin de bu yolla makamından uzaklaştırılmak istendiğini savundu.
Kliçko, Haziran 2014’ten bu yana Kiev Belediye Başkanlığı görevini yürütüyor; 2015 ve 2020 yıllarındaki seçimlerde de yeniden bu göreve seçildi.
Zelenskiy ile enerji altyapısı üzerinden başlayan gerginlik sürüyor
Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ile Kliçko arasındaki anlaşmazlık son günlerde kamuoyu önünde karşılıklı suçlamalarla görünür hale geldi.
Fransız Le Monde gazetesinin 14 Ekim tarihli haberine göre iki lider, başkentin enerji altyapısının kış mevsimine hazırlanması konusunda açıkça karşı karşıya geldi.
Zelenskiy, enerji tesislerinin korunmasına dönük adımların hayata geçirilmesinde geç kalındığı gerekçesiyle Kiev yönetimini eleştirdi.
Ukrayna Devlet Başkanı, başkentin kışa hazırlık seviyesinin sınır ve cephe hattındaki bölgelerden bile daha kötü durumda olduğunu savundu.
Bu eleştirileri “temelsiz” olarak tanımlayan Kliçko ise Devlet Başkanlığı Ofisi’nin yerel özyönetimi ortadan kaldırmayı ve kendisini şehir yönetiminden uzaklaştırmayı amaçladığını öne sürdü.
Ekim ayı başında kış mevsimi öncesinde Kiev’in hayatta kalma moduna geçtiğini duyuran Kliçko, kentin su şebekesindeki olası bir aksamanın son derece büyük ölçekli bir krize yol açabileceği uyarısını yapmıştı.
Kliçko, kışa hazırlık kapsamında başkentte yedek ısıtma sistemlerinin kurulduğunu; yakıt, gıda ve içme suyu stoklarının oluşturulduğunu aktardı.
Amerika7 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum
Rusya2 hafta önceRusya, Trump ile varılan mutabakatla dizel ihracatını kısmen serbest bıraktı
Avrupa2 hafta önceBurnham: Brexit oylamasında Rus müdahalesi var
Rusya2 hafta önceRosatom davasında mahkeme Finlandiya’nın sözleşme feshini hukuka aykırı gördü
Ortadoğu2 hafta önceIsrael Hayom yazdı: İsrailli istihbaratçılar yıllardır Riyad’da
Avrupa2 hafta önceLe Pen ve Mélenchon farkı açıyor










