Bizi Takip Edin

Görüş

Venezuela’da siyasal düzenin ani değişimi ve Çin’in çıkarlarına yönelik riskler

Avatar photo

Yayınlanma

Venezuela’da siyasal düzenin değişimi bölge, dünya ve Çin açısından ne anlama geliyor?

Zhang Lubo, Ma Xiaolin

3 Ocak’ta ABD “Delta Kuvvetleri”, Venezuela sınırları içinde bir askerî operasyon gerçekleştirerek görevdeki Devlet Başkanı Maduro’yu ve eşini kaçırmış, onları hızla ABD’ye götürerek doğrudan ABD Adalet Bakanlığı’na bağlı Uyuşturucuyla Mücadele Dairesi’ne teslim etmiştir. ABD Başkanı Trump daha sonra, sözde bir “güvenli geçiş” sağlanana kadar ABD’nin Venezuela’yı “yöneteceğini” ifade etmiştir.

Mevcut durumda, Venezuela Yüksek Mahkemesi Başkan Yardımcısı Rodríguez’in geçici devlet başkanı olarak görev yapacağını ilan etmiştir. Mevcut iktidar yapısı hâlen ABD müdahalesini kabul etmeyi reddetmektedir. Biçimsel olarak bakıldığında, devlet aygıtı henüz çökmemiştir ve ordu sistemi de açıkça saf değiştirmiş değildir. Trump yönetiminin aylar süren planlamayı yalnızca Maduro’yu ele geçirmek için yapmış olması mümkün değildir; mutlaka daha ileri eylem planları bulunmaktadır. Venezuela muhalefeti devleti devralabilecek tekil ya da birleşik bir siyasal özne oluşturmamış olsa da, ABD tarafının “birleştirip kullanabileceği” siyasal parçalar işlevi görebilir. ABD’nin Venezuela’daki durumu büyük olasılıkla sürekli kontrol altında tutacağı ve bir tür “ortak geçiş hükümeti” düzenlemesini zorlamaya çalışacağı, Venezuela’nın ABD’ye yönelen bir siyasal dönüşüm yaşayabileceği değerlendirilmektedir. Bu ani değişim, yalnızca Latin Amerika’daki sağcı güçlere örnek ve ivme sağlamakla kalmamakta, aynı zamanda bölgedeki solcu ya da ABD yanlısı olmayan yönetimler üzerinde fiilî bir caydırıcılık oluşturmakta ve Çin’in Venezuela’da hatta tüm Güney Amerika’daki çıkarlarını etkilemektedir.

1. ABD’nin “Kelle Alma Operasyonu” Neden Bu Kadar Kolay Başarılı Oldu?

Uygulama düzeyinden bakıldığında, ABD’nin bu operasyonu açıkça uzun süredir planlanmış ve titizlikle hazırlanmıştır. Özel kuvvetlerin kısa süre içinde sızma, hedefi kontrol altına alma ve hızla geri çekilme başarısı, istihbarat ve ikna hazırlıklarının yeterli olduğunu göstermektedir. Bu, net siyasal hedefler etrafında yürütülen sistematik bir operasyondur. Odak noktası “hedefi ortadan kaldırmak” değil, Venezuela’yı kontrol etmek için gerçekçi koşulları, siyasal arayüzleri ve meşruiyet anlatılarını sistemli biçimde üretmektir.

Maduro’nun ülke dışına çıkarılmasının ardından, kamuoyu operasyonları hızla devreye sokulmuştur. Sosyal medyada Venezuela halkının “sevinçle karşıladığı” ve “kutlama yaptığı” çok sayıda video kesiti yayılmış, uluslararası kamuoyu düzeyinde “halk iradesi” vurgulanıp büyütülerek Maduro yönetiminin meşruiyet temeli azami ölçüde zayıflatılmıştır. Muhalefet ve sürgündeki siyasal güçler, meşruiyet ve gelecekteki siyasal roller için rekabet etmektedir.

Dikkat çekici olan, Associated Press’in aktardığına göre Maduro ve eşinin bir askerî kamp içindeki konutta yakalanmış olmasıdır. Bir ülkenin devlet başkanının yalnızca üç saat içinde bir askerî kamptan kaçırılabilmesi, çekirdek düzeyde devşirilmiş iç unsurların varlığını neredeyse kesin olarak ortaya koymaktadır. Bu durum, ABD’nin Venezuela ordusu içinde tamamen etkisiz olmadığını, en azından bazı düğüm noktalarında manevra alanına sahip olduğunu ve aynı zamanda sonraki gelişmeler üzerinde belirli bir hâkimiyet kurduğunu göstermektedir.

Bu nedenle dış çevreler, ABD’nin destekleyebileceği isimler arasında muhalefet lideri María Machado’yu ya da hâlihazırda yurt dışına kaçmış ve bazı Batılı ülkelerde “seçim meşruiyeti” onayı almış olan Edmundo Urrutia’yı saymaktadır. Trump’ın kendisi de “Venezuela’nın muhalefet lideri Machado tarafından yönetilip yönetilmeyeceğini değerlendireceğini” ifade etmiştir.

Mevcut durumda Venezuela muhalefeti üç gerçek biçimde varlık göstermektedir. Machado sembolik muhalefet türüne aittir; ülke içinde, özellikle orta sınıf ve kentli kesimler arasında belirli bir toplumsal çağrı gücüne sahiptir ve siyasal seferberlik ile söylem üretiminde yetkindir. Ancak ordu, maliye ve enerji sistemleri üzerinde denetimi yoktur; daha çok bir “meşruiyet sembolü” olup bir yönetici olmaktan uzaktır. Edmundo ise sürgündeki teknokrat muhalefeti temsil etmektedir; avantajı, ABD ve AB siyasal sistemleri içinde zaten “meşrulaştırılmış” olmasıdır ve IMF, Dünya Bankası ve çokuluslu enerji şirketleriyle temas kurmak için kullanılabilir. En kritik ve en tehlikeli grup ise eski sistemin “kenarda kalmış” ya da kararsız kesimleridir; buna eski Chávezci sistem içindeki teknokratlar ile yerel askerî ve siyasal kadrolar dahildir. Bu grup yalnızca devlet aygıtının asgari düzeyde işlemesini sürdürmekle kalmaz, aynı zamanda “geçiş hükümetinin uygulanabilir olup olmadığını” belirleyebilecek temel değişkendir.

Tüm görüşler birlikte değerlendirildiğinde, Maduro sisteminin hemen çökeceği pek olası değildir. Yalnızca lider değişimi, yapısal iktidar ağını sona erdirmek için yeterli değildir. Ayrıca derin bölünmeler ve stratejik görüş ayrılıkları nedeniyle, kısa vadede devleti devralacak tekil ya da birleşik bir muhalefetin oluşması zordur; iktidar mücadelesini bitirecek koşullar mevcut değildir. Kısa vadede Venezuela’daki iktidar yapısının, eski iktidar çekirdeği ile muhalefet arasında tekrar eden çekişmeler ve yerel sarsıntılar etrafında şekillenmesi büyük olasılıktır.

Kesin olan şudur ki, Trump’ın başvurduğu aşırı eylemler net stratejik hedefler doğrultusunda gerçekleştirilmiştir. Temel niyetler en az üç düzeydedir: birincisi, uyuşturucu ve göç sorunlarının “kaynağını çözmek” ve ara seçimler için siyasal pazarlık gücü elde etmek; ikincisi, ekonomik ve enerji düzeyinde Venezuela’nın petrol kaynakları üzerindeki denetimi ele geçirmek ve yeniden şekillendirmek suretiyle ABD sermayesi ve kendi enerji güvenliği için somut çıkarlar sağlamak. Trump, ABD medyasına “Venezuela’nın petrol sektörüne derinlemesine müdahil olacağını” açıkça ifade etmiştir; üçüncüsü ise uluslararası alanda en düşük maliyetle ABD’nin Latin Amerika’daki hegemonya konumunu tesis etmek, bölge dışı güçleri dışlamak, Latin Amerika solunu caydırmak ve aynı zamanda ABD yanlısı sağcı güçlere açık bir siyasal dayanak ve güvenlik güvencesi sunmaktır.

2. Venezuela’daki Durumun Gelişimine İlişkin Olası Yönelimler

Çoğu gözlemciye göre, kurumsal yeniden yapılandırma tamamlanmadan önce Venezuela’nın mevcut iktidar yapısı, ordunun sadakat sistemi ile yargı ve istihbarat kurumları geleceğin fiilî yönünü belirlemeye devam edecektir. Bu anlamda, ordunun sadakati mevcut rejimin sürdürülmesini belirleyen temel değişkendir. Eğer ordu Maduro’ya ve onun haleflerine sadık kalmayı sürdürürse, ABD Venezuela’yı kontrol etme hedefine ulaşamayabilir.

Mevcut durumda Trump yönetiminin kara kuvvetleriyle büyük çaplı bir çıkarma ve işgal başlatması pek olası görünmemektedir. Bu hem ABD’nin mevcut iç siyasal taşıma kapasitesine uygun değildir hem de küresel ölçekte çok cepheli rekabet yürüttüğü stratejik gerçeklikle örtüşmemektedir. Bu operasyonun niteliği, daha çok en düşük askerî maliyetle siyasal yapıda değişim yaratmayı hedefleyen bir girişim olarak değerlendirilmektedir. Bazı analizlere göre, başkan yardımcısı ile askerî üst kademe arasındaki kırılgan güç iş birliği ilişkisi ciddi bir sınavdan geçmekte, durum yüksek derecede istikrarsız bir bölgeye girmiş bulunmaktadır. Genel değerlendirmeye göre, gelecekteki evrim esasen iki ana yol izleyebilir.

Bir olasılık, ordunun fiilî baskılar karşısında uzlaşmayı tercih etmesidir. Bazı üst düzey askerî yetkililer, kazanılmış çıkarlar ve kişisel güvenlik kaygıları temelinde, direnişi sürdürmenin artık somut bir getirisinin ya da anlamının kalmadığına hükmedebilir; hatta genel direniş iradesinin ve toplumsal dayanağın hızla eridiğini düşünerek mevcut iktidar yapısından kopmayı ve kişisel çıkarlarını azami düzeye çıkarmayı seçebilirler.

Bu senaryoda ABD, Maduro sistemindeki bazı eski unsurlarla örtük bir mutabakata vararak uzlaşmacı bir koalisyon hükümetinin kurulmasını teşvik edebilir; ya da “denetçi” veya “güvenlik garantörü” rolüyle geçici bir geçiş hükümetinin oluşturulmasına öncülük edip sözde “demokratik seçimleri” dayatarak usul ve söylem düzeyinde meşruiyet inşa edebilir. Sonuç, neredeyse hiç sürpriz olmaksızın ABD yanlısı güçlerin zaferiyle neticelenecektir.

Bir diğer olasılık ise ordunun Maduro hükümetine sadık kalarak ABD ile karşı karşıya gelmeyi seçmesidir. Bu tutuklama, devlet egemenliğine yönelik açık bir ihlaldir. Başkan yardımcısı millî çıkar ve meşruiyet adına askerî üst kademeyi koordine edebilir ve ordu üzerindeki denetim dayanıklılığını koruyabilirse, durum hızla daha yüksek yoğunluklu bir belirsizlik aşamasına girecektir. Bu yol altında ABD’nin en az üç tür operasyonel seçeneği bulunmaktadır.

Birincisi, ABD “kelle alma stratejisini” sürdürmeye devam edebilir. Trump bizzat kamuoyuna, “gerekirse ABD ikinci bir saldırı dalgası başlatmaya hazırdır” açıklamasında bulunmuştur. ABD’nin kilit şahısları ve düğüm noktalarını hedef almaya devam etmesi büyük olasılıktır.

İkincisi, ABD Venezuela içinde ya da çevresinde vekil silahlı güçleri destekleyebilir veya harekete geçirebilir ve mevcut rejimi “iç savaşlaştırma” yoluyla sürekli yıpratabilir.

Üçüncüsü ise görece “düşük yoğunluklu” bir varyanttır. Bu senaryoda muhalefet, oluşan momentumu kullanarak halkı seferber eder, muhalefetin birleşmesini teşvik eder ve siyasal meşruiyet saldırıları yoluyla mevcut rejime sürekli meydan okur; böylece aşamalı ve yerel biçimlerde ABD’ye fiilî boyun eğmeye yol açan bir “çekişmeli karşıtlık” oluşur.

Buna ek olarak, Maduro’nun rehine olarak kullanılması ve mevcut Venezuela yönetimiyle hatta diğer çıkar sahipleriyle müzakere edilmesi ihtimali de tamamen dışlanmamaktadır. Bu, en “barışçıl” yol olabilir. Koşullu değişimler yoluyla karşı tarafın iktidar yapısı, politika yönelimi ya da uluslararası strateji alanlarında taviz vermesi zorlanabilir.

Ancak yukarıdaki yollar nasıl evrilirse evrilsin, Venezuela fiilen ABD’nin güçlü etkisi ve kısıtlaması altına girmiş durumdadır; stratejik özerklik alanı sistematik biçimde daraltılmaktadır.

3. Çin’in Çıkarlarına Yönelik Olumsuz Etkiler

Doğrudan etkiler. Venezuela’daki mevcut hükümetin sürmesi, dönüşmesi ya da devrilmesi fark etmeksizin, Çin üzerindeki etkiler açıktır. Bu durum, güçlü taşma etkilerine sahip sistemik bir şok niteliği taşımakta; personel güvenliği, jeopolitik konumlanma, diplomatik ilkeler ve ekonomik çıkarlar dâhil olmak üzere birçok düzeyi eş zamanlı olarak etkilemektedir.

Birincisi, personel ve varlık güvenliği riskleri belirgin biçimde artmıştır. En doğrudan ve en acil etki personel ve varlık güvenliği alanında ortaya çıkmaktadır. Çin Büyükelçiliği hâlihazırda vatandaşlara “şimdilik Venezuela’ya gitmemeleri” yönünde acil uyarıda bulunmuş ve ülkede bulunanlardan “çatışma bölgelerinden uzak durmalarını” istemiştir. Bu aşırı olay, bölgedeki Çin sermayeli işletmelerin faaliyetlerinin aksamasına, projelerin durmasına ve varlıkların değer kaybetmesine yol açacaktır; denizaşırı Çinlilerin mal güvenliği de garanti altına alınamayacaktır. Güvenlik belirsizliğinin artması, orta ve uzun vadeli işbirliği beklentilerini zayıflatacak, zaten yavaş ilerleyen projelerin sürekliliğini daha da bozacaktır. Durumun kötüleşmesi hâlinde, Çin’in büyük ölçekli tahliye mekanizmalarını devreye sokması ihtimali dışlanmamaktadır; bu hem kayda değer kısa vadeli ekonomik kayıplar doğuracak hem de Çinli şirketlerin Venezuela’ya ve hatta tüm bölgeye yatırım konusundaki risk değerlendirmelerini ciddi biçimde yükseltecektir.

İkincisi, jeopolitik ve Latin Amerika stratejisi açısından büyük bir gerileme yaşanmaktadır. 2023 yılında Çin ile Venezuela ikili ilişkilerini “her koşulda stratejik ortaklık” düzeyine yükseltmişti; bu tanım Çin’in Latin Amerika diplomasisinde oldukça nadirdir ve belirgin siyasal ve stratejik sembolik anlam taşımaktadır. Maduro’nun doğrudan yakalanması, bu üst düzey ortaklığa fiilî düzeyde doğrudan bir darbe vurmakta ve Latin Amerika’daki “sıkı dostlar” kampının ağır bir yara aldığını göstermektedir. Eğer Venezuela rejimi zorla yeniden yapılandırılır ya da açık biçimde Çin karşıtı, Çin’den uzaklaştırma eğilimleri taşıyan yeni bir hükümet ortaya çıkarsa, Çin’in bölgede yıllar içinde biriktirdiği siyasal güven, politika eşgüdümü ve stratejik derinlik kısa sürede sistematik biçimde zayıflayabilir.

Üçüncüsü, diplomatik ilkeler ve uluslararası düzen açısından meydan okumalar söz konusudur. Venezuela Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne başvuruda bulunmuş, esasen Çin ve Rusya’dan yardım talep etmiştir. Ancak ABD’nin veto hakkına sahip olması nedeniyle, kurumsal düzeyde manevra alanı zaten sınırlıdır. İlke düzeyinde ise “iç işlerine karışmama” ilkesi, “ben karışmam” anlayışından “hiçbir gücün başka ülkelerin iç işlerine karışmaması gerektiğini savunurum” noktasına evrilmiş; bu yaklaşım ülkelerin kendi kalkınma yollarını bağımsız biçimde seçmesini desteklemeyi ve dış müdahaleye karşı çıkmayı amaçlamaktadır. ABD’nin askerî yöntemlerle Çin’in tanıdığı egemen bir devletin görevdeki liderini tutuklaması, bu ilkeye doğrudan bir darbe niteliğindedir. Çin’in bu olaya verdiği yanıt yeterince güçlü olmazsa, gelişmekte olan ülkeler nezdindeki ahlaki çekim gücü zayıflayacaktır. Bu olayın arka planında Trump, Küba’ya yönelik tehditlerini sürdürmekte; yönetiminin yeni ulusal güvenlik stratejisinde “Batı Yarımküre’de ABD liderliğini yeniden tesis etmek” açıkça hedef olarak belirtilmekte ve Çin’in etkisini sınırlamak önemli bir amaç olarak tanımlanmaktadır.

Dördüncüsü, enerji güvenliği ve borç geri dönüşü üzerinde doğrudan etkiler ortaya çıkmaktadır. Venezuela hâlen Çin’in önemli ham petrol kaynaklarından biridir. Siyasi çalkantılar enerji tedarikinde kesinti riskini önemli ölçüde artıracak ve Çin’in enerji ithalat yapısındaki istikrarsızlığı derinleştirecektir. Uzun yıllar boyunca Çin, Venezuela’ya onlarca milyar dolar ölçeğinde yatırım ve kredi sağlamış, çok sayıda altyapı ve enerji geliştirme projesine katılmıştır. Bu projeler, Venezuela’nın ekonomik krizi nedeniyle zaten yavaş ilerlemekteydi; şimdi ise siyasal belirsizliğin son derece yüksek olduğu koşullarda tamamen durma ya da reddedilme riskiyle karşı karşıyadır. Gerek devlet petrol şirketleri gerekse ilgili projelere katılan özel sermaye, yatırım geri dönüş sürelerinin uzaması, varlık değerlerinin düşmesi hatta kayıplar gibi somut baskılarla yüzleşecektir.

Ma Xiaolin, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi Profesörü, Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü Direktörü

Zhang Lubo, Zhejiang Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi Akdeniz Çalışmaları Enstitüsü Yardımcı Araştırmacısı; Guangxi Yabancı Diller Üniversitesi Avrupa ve Amerikan Dilleri ve Kültürleri Fakültesi Latin Amerika Araştırmaları Merkezi Başkan Yardımcısı

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English