Bizi Takip Edin

Görüş

Ötelenmiş yapısal sorunlar ve hesaplaşmalar bizi bekler

Avatar photo

Yayınlanma

2025, en zorlu yıllardan biri olarak tarihe geçecek. Bölgesel savaşlarıyla, diplomatik gerilimleriyle ve küresel ekonomiye ilişkin verdiği yüksek frekanslı sinyalleriyle… Ve bu daha başlangıç gibi görünüyor, çünkü ne hesaplaşmalar bitti ne de yeni bir dünya düzeninin temelleri atılabildi. Pek çok sıcak çatışmaysa şimdilik durduruldu ve her an yeniden başlayabilir. ‘Belirsizlikler’ geçen yılı tarif edecek en doğru sözcük olsa gerek, bu yıl yanına bir sözcük daha eklenecek; ‘endişeler’…

Gerek araştırma kurumlarının gerek yatırım bankalarının öngörüleri de hemen hemen bu yönde… Söz gelimi, küresel ölçekte kamuoyu araştırmaları yapan IPSOS’un ‘2026 İçin Küresel Tahminler’ (Global Predictions for 2026) araştırmasının sonuçları, 2026’nın da tedirginliklerle dolu bir yıl olacağını ortaya koyuyor.

Küresel ortalamanın biraz üzerinde (yüzde 29) bir kesim, 2026 yılında ülkelerinde büyük bir terör saldırısının gerçekleşeceğini düşünürken, az bir çoğunluk (yüzde 51) böyle bir beklenti içinde değil. Yerel kamu güvenliğinin iyileşip iyileşmeyeceği konusunda insanlar ikiye bölünmüş durumda; yüzde 46’sı yaşadıkları bölgenin 2026’da 2025’e göre daha az güvenli olacağını tahmin ediyor. Her beş kişiden yaklaşık üçü (yüzde 59), ülkelerinin yönetilme biçimine karşı protestolar veya isyanlar gibi büyük çaplı halk ayaklanmalarının yaşanacağına inanıyor.

Her 10 kişiden neredeyse sekizi (yüzde 78) 2026 yılında ortalama küresel sıcaklıkların artacağını bekliyor; 30 ülkenin tamamında çoğunluk bu görüşü paylaşıyor. Ve katılımcıların üçte ikisinden biraz fazlası (yüzde 69), gelecek yıl ülkelerinde bu yıla göre daha fazla aşırı hava olayının yaşanacağından endişeli. Neredeyse yarısı (yüzde 48), ülkelerindeki hükûmetin karbon emisyonlarını daha hızlı azaltmak için daha zorlu hedefler belirleyeceğini tahmin ediyor.

BORSALARIN ÇÖKECEĞİNDEN
ENDİŞELENLERİN ORANI YÜZDE 38

Anket katılımcılarının neredeyse yarısı (küresel ortalama yüzde 48) ülkelerinin 2026’da resesyona gireceğini tahmin ederken, üçte biri (yüzde 33) bunun mümkün olmadığı görüşünde. Bu arada, insanların harcanabilir gelirlerinin 2026’da 2025’e göre daha yüksek olup olmayacağı konusunda görüşleri ikiye bölünmüş durumda; neredeyse yarısı (yüzde 47) bunun muhtemel olduğunu düşünürken, yüzde 43’ü gelecek yıl daha fazla para harcayacaklarına katılmıyor. Ankete katılanların yaklaşık beşte ikisi (yüzde 38) dünya genelindeki büyük borsaların 2026’da çökeceğini beklerken, yüzde 39’u bunun mümkün olmadığını düşünüyor.

Katılımcıların üçte ikisi (yüzde 67), yapay zekânın (YZ) ülkelerinde birçok yeni işin kaybedilmesine sebep olacağını öngörüyor; bu oran geçen yıla (yüzde 64) göre hafif bir artış göstermiş. Öte yandan, katılımcıların beşte ikisinden biraz fazlası (yüzde 43), YZ’nin birçok yeni işin yaratılmasını sağlayacağı görüşünde.

YA SİYAH KUĞU SÜRÜSÜ
BEKLENENDEN KALABALIKSA?..

Riskler saymakla bitecek gibi değil… Küresel bankacılık sektörünün önde gelen bankalarından ING, 2026 yılına dair ‘siyah kuğu’ senaryolarını ve büyüme risklerini içeren bir rapor hazırlamış. YZ balonundan Trump’ın seçim rüşvetine, Çin’in emlak krizinden yeni bir enflasyon dalgasına kadar 10 büyük risk sıralanıyor bu çalışmada.

Karşılaşmamız muhtemel siyan kuğulardan biri YZ balonunun patlaması… Teknoloji devleri trilyon dolarlık YZ yatırımlarını paraya dönüştüremezse, devasa donanım ve yazılım yatırımları sorgulanmaya başlanacak. Teknoloji hisselerinde çöküş, borsalarda ciddi bir düzeltmeyi zorunlu kılacak. Bu da ABD’de talepte düşüşe ve istihdam piyasasında tam ölçekli bir resesyona sebep olacak. Böylesi bir durumda Fed faiz indirimlerinde vites artırmak zorunda kalabilir.

2,000 DOLARLIK SEÇİM RÜŞVETİ

Kasım ayında yapılacak ara seçimler öncesinde ABD Başkanı Donald Trump bir seçim rüşveti vermeye kalkışabilir. 150 milyon Amerikalı’ya 2,000 dolarlık çekler dağıtılması için Kongre’ye baskı yapabilir. Piyasaya böyle bir paranın pompalanması, pandemi dönemindeki gibi bir enflasyon patlamasını tetikleyebilir. Fed mecburen daha ‘şahin’ bir tutum takınır, ABD’de büyüme zıplar, ancak hayat pahalılığı dar gelirliyi vurmaya devam eder. Eğer ki Trump’ın uydusu bir Fed başkan şahin tutum takınmakta tereddüt ederse, enflasyon daha da alevlenebilir.

Bir başka olası kâbus senaryosuna gelelim… Elektrik tüketen canavarlar olan YZ merkezleri, olası bir enerji krizi yaşanırsa elektriksiz kalabilir. Sonuçta YZ sadece yazılımdan ibaret değil; devasa enerji tüketimi demek. 2030’da veri merkezlerinin ABD elektrik talebinin yüzde 10’unu oluşturması bekleniyor. Küresel şebekelerde kesinti riski, artan enerji fiyatları ve tedarik zinciri darboğazları nedeniyle yeni bir enflasyon dalgası yaratmakla kalmaz, YZ öncülüğünde şişen borsalarda ciddi bir çöküşe neden olabilir.

BEYAZ SARAY GÜMRÜK TARİFELERİNİ GERİ ÇEKERSE…

MAGA’cıların başta Çin olmak üzere rakiplerini hizaya sokmak için ‘en büyük koz’ olduğunu düşünerek uygulamaya koydukları tarife savaşlarının iki tarafı keskin bir bıçak olduğu ortaya çıktı. 2025’in ilk yarısında Çin malları ve ara malları olmazsa, ABD’deki market raflarının boşalma ihtimalini fark ettiler ve Çin’e yönelik tehditlerini yumuşattılar. Şu anda da değişen bir şey yok, Washington yine sertleşirse market raflarının boş kalma riski sürüyor. Tarifelerin etkilerinin bu yılın ilk yarısında gerek enflasyon gerekse ürün sıkıntısı olarak ABD ekonomisini olumsuz etkilemesi durumunda, Trump ara seçim öncesinde yüzde 16 civarındaki ortalama gümrük vergilerini geri çekebilir. Bu da büyümenin artmasını, enflasyonun görece düşmesini sağlar. Fed’in de politika faizi indirimlerine son vermesi gerekebilir. Bu gelişme, başta borsalar olmak üzere, piyasalar açısından beklentilerin revize edilmesini zorunlu kılar.

AVRUPALILAR YENİDEN HARCAMAYA BAŞLARSA

Euro Bölgesi tasarruf oranları pandemi öncesinin yüzde 3 üzerinde. 2026’da güvenin geri gelmesiyle Avrupalıların harcama yapmaya başlaması olası… Euro Bölgesi’nde yüzde 1.5 üzerinde büyüme söz konusu olursa, Avrupa Merkez Bankası (ECB) 2026 sonunda faiz artırabilir. Bu pek muhtemel bir senaryo değil gibi… Zira AB ülkelerinin hükûmetlerinin savaş çığlıları Yaşlı Kıta’da yankılanırken, Avrupalıların öyle kolay kolay ellerini ceplerine atma ihtimali düşük görünüyor.

Bir başka ve olası senaryo… Ticaret savaşlarından kaynaklanan tedarik zincirlerinde bir kopma yaşanabilir. Washington ve Pekin arasındaki kırılgan ateşkes bozulursa, Çin nadir toprak elementleri üzerinde ihracat kısıtlamasına gidebilir. Böyle bir restleşmede sadece ABD değil, bütün Batı Bloku ciddi zarar gerebilir. Çip, otomobil, yeşil enerji ve savunma sanayiinde hammadde, ara malı kıtlığı ve fiyat patlaması yaşanmakla kalmaz, pek çok üretim tesisi geçici olarak üretime ara vermek zorunda kalabilir.

BÜTÇE KRİZLERİ VE TAHVİL PİYASALARI

Rusya’nın petrol arzına yönelik yaptırımlar ve Ukrayna’nın enerji altyapısına saldırıları enerji fiyatlarını vurabilir. Brent petrolün 57 dolar beklentisinin çok üzerine çıkması riski var. Bu senaryoya Batı Asya’da yeni bir çatışmayı da ekleyebiliriz. En kötüsü Hürmüz Boğazının kapanması olur. Enerji fiyatlarında belirgin bir artış, küresel büyümede yavaşlamaya, yüksek enflasyona yol açar ve merkez bankaları faiz artışlarına gidebilir.

Çok daha olası ve aynı zamanda küresel ekonomiyi sarsacak senaryolardan birine geldi sıra… Bütçe açıkları, kamu borçları ve tahvil piyasalarının kırılganlığı… ABD’nin bütçe açığı yüzde 6-7 seviyelerinde seyrediyor. Aynı şekilde gelişmiş ekonomilerinin pek çoğunun kamu borçları rekor seviyelerde. Yatırımcılar borç yükünden rahatsız olmaya başlarsa tahvil faizleri fırlar.

ÇİN’İN ‘GRİ GERGEDANLARI’NDAN
BİR TANESİ AGRESİFLEŞİRSE!..

Çin’in ekonomisini tehdit eden üç potansiyel kriz var. Bunlara ‘gri gergedanlar’ deniyor; devasa yerel yönetim borçları, emlak piyasasındaki şişkinlik ve iç talebin hedeflenen düzeyde artmaması… Emlak fiyatlarındaki düşüş durdurulamazsa ve gayrimenkul devleri temerrüde düşerse bu domino etkisi yaratabilir. Böyle bir senaryoda; Çin’de hanehalkı servetinin yok olması, banka varlık kalitesinde bozulma ve küresel talebin dibe vurması ihtimal dahilinde… Pekin şimdiye kadar pek çok destekle bu sorunun büyük bir krize evrilmesini engelledi, ancak yapısal sorun sürüyor.

Ve son ‘siyah kuğu’… Rusya-Ukrayna savaşının son bulması ve kalıcı bir barış anlaşması, küresel risk iştahını ve özellikle Doğu Avrupa’daki yatırım iklimini tamamen değiştirir. Düşen enerji fiyatları küresel tüketiciyi rahatlatır, yeniden inşa süreci ekonomik canlılık getirir.

TEMKİNLİ İYİMSERLİĞİN
ÖNÜNÜ KESEN PEK ÇOK BELİRSİZLİK VAR

Şimdi gelelim yüzlerce öngörüden bir genelleme yapmaya… Visual Capitalist, analistlerin, kanaat önderlerinin ve sektör uzmanlarının önümüzdeki yıl için beklentilerinin bir sentezi olan ‘Tahmin Konsensüsü’nü kamuoyuyla paylaştı. Bu derleme; Morgan Stanley, Goldman Sachs, IMF, The Economist, Deloitte, Microsoft, Gartner ve daha onlarca kaynaktan elde edilen 2 binden fazla bireysel tahminin incelenmesiyle hazırlanmış.

İşte sonuçları… Önce olumlu senaryo: 2025, piyasaların daha yüksek faiz oranlarına yeniden ayarlanması, jeopolitik durumun gümrük vergileri etrafında yeniden şekillenmesi ve YZ’nin abartıdan uygulamaya geçmesi gibi bir uyum yılıysa, 2026 da bir konsolidasyon ve sonuç yılı olabilir.

Genel hava ‘temkinli bir iyimserlik’ taşıyor, ancak belirsizliklerle de dolu. Morgan Stanley, 2026’yı ‘Risk Yeniden Başlatma Yılı’ olarak tanımlıyor; bu dönemde piyasa odağı makro kaygılardan mikro temellere kayarak risk varlıkları için verimli bir zemin oluşturuyor. Politika ortamı alışılmadık derecede destekleyici: malî teşvik, daha sakin olsa da devam eden parasal gevşeme ve düzenlemelerin kaldırılması, durgunluk dönemleri dışında nadiren görülen bir ‘politika üçlüsü’ meydana getirebilir. Ancak bu fazlaca olumlu bir senaryo gibi duruyor!

‘BÜYÜK HİKÂYE’ YA BİR BALONSA?..

Üçüncü yıl üst üste YZ, tahmin alanına hâkim olmaya devam ediyor, ancak anlatı değişiyor gibi… 2024 tahminleri YZ abartısının haklı olup olmadığına odaklanırken, 2025 büyük ölçekli uygulamaya odaklanmıştı; 2026 tartışması ise entegrasyon ve sonuçlar üzerine yoğunlaşıyor.

YZ, sektörler genelinde soruları yanıtlamanın ötesine geçerek insanlarla aktif olarak işbirliği yapmaya ve uzmanlıklarını, sınırlı insan gözetimiyle planlama, hareket etme ve uyum sağlama yeteneğine sahip otonom sistemler olan ‘ajan tabanlı yapay zekâ’nın (agentic AI ya da otonom AI) yaygınlaşma yılı. Deloitte, 2026 yıl sonuna kadar şirketlerin yüzde 75’inin ‘ajan tabanlı yapay zekâ’ya yatırım yapacağını öngörüyor. Bu otonom, küçük ekiplerin kapasitelerinin üzerinde performans göstermelerine yardımcı olan ‘dijital meslektaşlar’ haline gelecek.

ÜRETKEN YZ GELİRLERİ ÜÇ YIL İÇİNDE
20’YE KATLANIR MI?

Yıllardır süregelen beklentinin ardından, YZ’den elde edilecek verimlilik kazanımlarının nihayet ölçülebilir şekillerde gerçekleşmesi bekleniyor. Morgan Stanley, YZ destekli verimliliği, iyimser kazanç beklentilerinin altı temel etkeninden biri olarak gösteriyor. Yazılım ve internet şirketlerinin, önümüzdeki üç yıl içinde üretken YZ gelirlerinin 20 kattan fazla artacağını öngörüyor. YZ iş piyasasını başka şekillerde de etkileyecek. Daha önce kendilerini güvende hisseden profesyoneller artık iş güvenliği konusunda endişe duymaya başlıyor. İşin garip yanı, YZ de piyasa hikâyesine hâkim durumda. Genel kanı yükseliş yönünde olsa da, değerleme endişeleri bu yükselişi bir nebze de olsa dengeliyor.

ABD BORSALARI
DAHA DA ŞİŞECEK Mİ?

Gelelim coşa coşa bir hâl olan borsalara… Wall Street stratejistleri, 2026 yıl sonu S&P 500 hedefleri konusunda dar bir aralıkta kümelenmiş durumda: JPMorgan’ın iyimser senaryosuna göre, Fed’in beklenenden daha fazla gevşeme politikası izlemesi durumunda endeks potansiyel olarak 8,000 sınırını aşabilir. Morgan Stanley ise, işletme kaldıracının geri dönüşü, YZ verimliliğindeki kazanımlar, destekleyici vergi ve düzenleme politikaları ve kontrol altında tutulan faiz oranları sayesinde, bunu yıllardır en iyimser görünüm olarak nitelendiriyor.

ALTININ VE DEĞERLİ METALLERİN
PARILTISI SÖNMEYECEK GİBİ…

Altın hâlâ yatırımcıların favorisi olmaya devam ediyor. Morgan Stanley, ons başına 4,500 dolar hedefliyor; bu da mevcut seviyelerden yaklaşık yüzde 9’luk bir yükselişi işaret ediyor. Dünya Altın Konseyi (World Gold Council), altının 2025 yılında tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştığını ve bu yıl 1971’den bu yana dördüncü en güçlü yıllık getirisini kaydedebileceğini belirtiyor.

Altın fiyatlarındaki artışı tetikleyen faktörler yapısal nitelikte: Merkez bankalarının alımları, jeopolitik riskten korunma ve malî sürdürülebilirlik endişeleri… Malî bozulmanın hızlandığı bir ‘kıyamet döngüsü’ senaryosunda, altın mevcut seviyelerden yüzde 15-30 oranında yükselebilir. Bunun yanı sıra, 2025’te altın öncülüğünde yükselişe geçen gümüş, platin ve paladyumun getirileri altının getirisinin çok üzerine çıktı. Aynı şekilde, endüstriyel metallerin fiyatlarının da bu yıl içinde yukarı yönlü olacağı beklentisi hâkim.

BAZI ÇEKİNCELERLE BİRLİKTE
YUMUŞAK İNİŞ BEKLENTİSİ

Uluslararası Para Fonu (International Monetary Fund-IMF), küresel büyümenin 2025’te yüzde 3.2 ve 2026’da yüzde 3.1 olacağını öngörüyor; bu oranlar pandemi öncesi ortalama olan yüzde 3.7’nin altında ancak durgunluk anlamına gelmiyor. Morgan Stanley de benzer rakamlar bekliyor: 2025’te yüzde 3, 2026 ve 2027’de yüzde 3.2 küresel büyüme.

Gelişmiş ekonomilerin yüzde 1.5-1.6 civarında büyümesi beklenirken, gelişmekte olan piyasaların yüzde 4’ün üzerinde kalması öngörülüyor. Genel kanı, yumuşak bir iniş yönünde; büyüme yavaşlayacak, enflasyon kademeli olarak düşmeye devam edecek ve merkez bankaları para politikalarını gevşetecek.

POLİTİKA FAİZLERİNDE
TEMKİNLİ İNDİRİMLER

Merkez bankası politikalarının normalleşmeye devam etmesi bir diğer beklenti… Morgan Stanley’nin temel senaryosuna göre Fed, yıl ortasına kadar faizleri yüzde 3-3.25’e indirecek ve ardından uzun bir süre duraklayacak. İngiltere Merkez Bankası’nın (BoE) ise faizleri duraklamadan önce yüzde 2.75’e indirmesi bekleniyor. Hedef enflasyonun altında kalan ve durgun büyümeyle karşı karşıya olan Avrupa Merkez Bankası (ECB), piyasaların şu anda fiyatladığından daha fazla faiz indirimi yapabilir.

Japonya her zamanki gibi istisna: Gelişmiş piyasalardaki büyük merkez bankaları arasında faiz artırımı yapma potansiyeli olan tek ülke olan Japonya Merkez Bankası’nın (BoJ), faiz artırımına ara vermeden önce aralık ayına kadar yüzde 0.75’e ulaşması bekleniyor.

SON YENİ NORMAL:
GÜMRÜK TARİFELERİ

Büyük bir şok yaşanmazsa gümrük vergisi rejimi kalıcı olacak. Trump’ın karşılıklı gümrük vergileri yıllık yaklaşık 300 milyar dolar gelir sağlıyor ve yasal zorluklarla karşılaşabilirler Söz gelimi Barclays, Yüksek Mahkeme’nin bunları yasadışı ilan etmesini bekliyor, ancak hali hazırda etkin gümrük vergisi oranı yüzde 12.1 ile 1934’ten beri en yüksek seviyeye ulaştı.

Tarifelerin etkisi, korkulduğu kadar sarsıcı olmadı, ancak kümülatif etkilerini bu yılın ilk yarısında hesaplamak mümkün olabilecek. UBS, gümrük vergilerinin ABD fiyatlarını etkilemesiyle 2026’nın başlarında bir ‘durgunluk dönemi’ bekliyor, ardından ikinci çeyrekten itibaren büyümenin genişleyip güçleneceğini öngörüyor. Bu oldukça iyimser bir beklenti! Ancak yapısal değişim oldukça derin; ticaret kalıcı olarak yeniden yönlendirilebilir, tedarik zincirleri çeşitleniyor ve ABD, gümrük vergilerini açıkça ekonomik kaldıraç aracı olarak kullanıyor. Öte yandan, Çin ve Hindistan öncülüğünde gelişen ekonomiler kendi aralarında büyüyen bir pazar oluşturuyor. Bu yıl küresel ticaret verilerinde bu eğilim daha da belirginleşecek. Bu gelişmeler, tarifelerin küresel ticarete yönelik olumsuz etkilerini törpüleyecek gibi görünüyor.

ÇİN’İN ÖNCELİKLERİ:
İHRACAT VE ÜRETİM

Düşük enflasyon, emlak krizi ve yavaşlayan yurtiçi büyümeyle karşı karşıya olan Çin, imalat ve ihracata dayalı bir büyümeye yöneliyor. Özellikle Küresel Güney’de daha güvenilir bir ortak olarak konumlanan ülke, ABD’nin çok taraflılıktan çekildiği bir dönemde ticaret anlaşmaları imzalıyor. Morgan Stanley, Pekin’in önceden sağladığı desteklerin de etkisiyle, Çin’in reel GSYH’sinin 2026’da yüzde 5 oranında büyüyeceğini öngörüyor. Ancak bu strateji küresel gerilimlere yol açabilir: Sanayide aşırı kapasite dünya pazarlarını doldurabilir ve gümrük vergisi savaşları yoğunlaşabilir.

Bunlarla bitmiyor; ING’nin sıraladığı siyah kuğulara bir o kadarını daha eklemek mümkün. Batı Asya’da yeni savaşlar, Doğu Avrupa’da açılabilecek yeni cepheler, Asya-Pasifik’te sıcak çatışmalar, emtia süper döngüsünün fiyatları beklentilerin de üzerinde yukarı çekmesi ilk akla gelenler… Küresel siyaset bir dönüm noktasında ve bu dönüm noktası iki dünya savaşının arifesini çok andırıyor. Küresel kapitalizmin varolan normları küresel ekonomiye çok dar geliyor. Tek kutuplu dünya ağır hasta, çok kutuplu dünyanın doğumu ise geciktikçe gecikiyor.

Bıçağın sırtında tedirgin bir yılda en kötüsü değil, ‘kötünün iyisi’!

Görüş

Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Avatar photo

Yayınlanma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.

Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.

17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.

Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.

17 Ekim 1961’in gölgesi

Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.

Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.

Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.

Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?

Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?

Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.

Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.

Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.

Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?

Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.

Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma

Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.

Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.

Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.

İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.

İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.

Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.

Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler

Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.

Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.

Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Avatar photo

Yayınlanma

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.

Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.

Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.

Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.

 Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor

Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.

Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.

Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.

Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.

Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.

Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.

Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.

Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu

Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.

Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.

Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.

Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.

İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.

Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.

Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.

Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.

Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.

Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.

Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.

Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.

Okumaya Devam Et

Görüş

East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Avatar photo

Yayınlanma

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü

Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.

26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.

Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.

Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.

Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.

Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.

Vekalet Savaşları Meselesi

Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.

Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.

Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.

Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.

Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.

Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.

Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.

El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.

Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.

Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.

Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.

“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?

Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.

Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.

Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.

Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.

Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?

İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.

Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.

Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.

Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.

Korkunun İktisadı

İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?

Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.

Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.

Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.

Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.

Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.

Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.

Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.

İran Sonrası Amerika

İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.

Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.

Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.

Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.

Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.

Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.

Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.

Amerika İçeriden Değişiyor

Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.

New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.

Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.

Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.

Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.

Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği

Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.

Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.

Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.

Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.

Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.

İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj

İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.

Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.

Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.

Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.

Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.

İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.

Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.

East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.

İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.

Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.

Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.

Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English