Görüş
Ötelenmiş yapısal sorunlar ve hesaplaşmalar bizi bekler

2025, en zorlu yıllardan biri olarak tarihe geçecek. Bölgesel savaşlarıyla, diplomatik gerilimleriyle ve küresel ekonomiye ilişkin verdiği yüksek frekanslı sinyalleriyle… Ve bu daha başlangıç gibi görünüyor, çünkü ne hesaplaşmalar bitti ne de yeni bir dünya düzeninin temelleri atılabildi. Pek çok sıcak çatışmaysa şimdilik durduruldu ve her an yeniden başlayabilir. ‘Belirsizlikler’ geçen yılı tarif edecek en doğru sözcük olsa gerek, bu yıl yanına bir sözcük daha eklenecek; ‘endişeler’…
Gerek araştırma kurumlarının gerek yatırım bankalarının öngörüleri de hemen hemen bu yönde… Söz gelimi, küresel ölçekte kamuoyu araştırmaları yapan IPSOS’un ‘2026 İçin Küresel Tahminler’ (Global Predictions for 2026) araştırmasının sonuçları, 2026’nın da tedirginliklerle dolu bir yıl olacağını ortaya koyuyor.
Küresel ortalamanın biraz üzerinde (yüzde 29) bir kesim, 2026 yılında ülkelerinde büyük bir terör saldırısının gerçekleşeceğini düşünürken, az bir çoğunluk (yüzde 51) böyle bir beklenti içinde değil. Yerel kamu güvenliğinin iyileşip iyileşmeyeceği konusunda insanlar ikiye bölünmüş durumda; yüzde 46’sı yaşadıkları bölgenin 2026’da 2025’e göre daha az güvenli olacağını tahmin ediyor. Her beş kişiden yaklaşık üçü (yüzde 59), ülkelerinin yönetilme biçimine karşı protestolar veya isyanlar gibi büyük çaplı halk ayaklanmalarının yaşanacağına inanıyor.
Her 10 kişiden neredeyse sekizi (yüzde 78) 2026 yılında ortalama küresel sıcaklıkların artacağını bekliyor; 30 ülkenin tamamında çoğunluk bu görüşü paylaşıyor. Ve katılımcıların üçte ikisinden biraz fazlası (yüzde 69), gelecek yıl ülkelerinde bu yıla göre daha fazla aşırı hava olayının yaşanacağından endişeli. Neredeyse yarısı (yüzde 48), ülkelerindeki hükûmetin karbon emisyonlarını daha hızlı azaltmak için daha zorlu hedefler belirleyeceğini tahmin ediyor.
BORSALARIN ÇÖKECEĞİNDEN
ENDİŞELENLERİN ORANI YÜZDE 38
Anket katılımcılarının neredeyse yarısı (küresel ortalama yüzde 48) ülkelerinin 2026’da resesyona gireceğini tahmin ederken, üçte biri (yüzde 33) bunun mümkün olmadığı görüşünde. Bu arada, insanların harcanabilir gelirlerinin 2026’da 2025’e göre daha yüksek olup olmayacağı konusunda görüşleri ikiye bölünmüş durumda; neredeyse yarısı (yüzde 47) bunun muhtemel olduğunu düşünürken, yüzde 43’ü gelecek yıl daha fazla para harcayacaklarına katılmıyor. Ankete katılanların yaklaşık beşte ikisi (yüzde 38) dünya genelindeki büyük borsaların 2026’da çökeceğini beklerken, yüzde 39’u bunun mümkün olmadığını düşünüyor.
Katılımcıların üçte ikisi (yüzde 67), yapay zekânın (YZ) ülkelerinde birçok yeni işin kaybedilmesine sebep olacağını öngörüyor; bu oran geçen yıla (yüzde 64) göre hafif bir artış göstermiş. Öte yandan, katılımcıların beşte ikisinden biraz fazlası (yüzde 43), YZ’nin birçok yeni işin yaratılmasını sağlayacağı görüşünde.

YA SİYAH KUĞU SÜRÜSÜ
BEKLENENDEN KALABALIKSA?..
Riskler saymakla bitecek gibi değil… Küresel bankacılık sektörünün önde gelen bankalarından ING, 2026 yılına dair ‘siyah kuğu’ senaryolarını ve büyüme risklerini içeren bir rapor hazırlamış. YZ balonundan Trump’ın seçim rüşvetine, Çin’in emlak krizinden yeni bir enflasyon dalgasına kadar 10 büyük risk sıralanıyor bu çalışmada.
Karşılaşmamız muhtemel siyan kuğulardan biri YZ balonunun patlaması… Teknoloji devleri trilyon dolarlık YZ yatırımlarını paraya dönüştüremezse, devasa donanım ve yazılım yatırımları sorgulanmaya başlanacak. Teknoloji hisselerinde çöküş, borsalarda ciddi bir düzeltmeyi zorunlu kılacak. Bu da ABD’de talepte düşüşe ve istihdam piyasasında tam ölçekli bir resesyona sebep olacak. Böylesi bir durumda Fed faiz indirimlerinde vites artırmak zorunda kalabilir.
2,000 DOLARLIK SEÇİM RÜŞVETİ
Kasım ayında yapılacak ara seçimler öncesinde ABD Başkanı Donald Trump bir seçim rüşveti vermeye kalkışabilir. 150 milyon Amerikalı’ya 2,000 dolarlık çekler dağıtılması için Kongre’ye baskı yapabilir. Piyasaya böyle bir paranın pompalanması, pandemi dönemindeki gibi bir enflasyon patlamasını tetikleyebilir. Fed mecburen daha ‘şahin’ bir tutum takınır, ABD’de büyüme zıplar, ancak hayat pahalılığı dar gelirliyi vurmaya devam eder. Eğer ki Trump’ın uydusu bir Fed başkan şahin tutum takınmakta tereddüt ederse, enflasyon daha da alevlenebilir.
Bir başka olası kâbus senaryosuna gelelim… Elektrik tüketen canavarlar olan YZ merkezleri, olası bir enerji krizi yaşanırsa elektriksiz kalabilir. Sonuçta YZ sadece yazılımdan ibaret değil; devasa enerji tüketimi demek. 2030’da veri merkezlerinin ABD elektrik talebinin yüzde 10’unu oluşturması bekleniyor. Küresel şebekelerde kesinti riski, artan enerji fiyatları ve tedarik zinciri darboğazları nedeniyle yeni bir enflasyon dalgası yaratmakla kalmaz, YZ öncülüğünde şişen borsalarda ciddi bir çöküşe neden olabilir.
BEYAZ SARAY GÜMRÜK TARİFELERİNİ GERİ ÇEKERSE…
MAGA’cıların başta Çin olmak üzere rakiplerini hizaya sokmak için ‘en büyük koz’ olduğunu düşünerek uygulamaya koydukları tarife savaşlarının iki tarafı keskin bir bıçak olduğu ortaya çıktı. 2025’in ilk yarısında Çin malları ve ara malları olmazsa, ABD’deki market raflarının boşalma ihtimalini fark ettiler ve Çin’e yönelik tehditlerini yumuşattılar. Şu anda da değişen bir şey yok, Washington yine sertleşirse market raflarının boş kalma riski sürüyor. Tarifelerin etkilerinin bu yılın ilk yarısında gerek enflasyon gerekse ürün sıkıntısı olarak ABD ekonomisini olumsuz etkilemesi durumunda, Trump ara seçim öncesinde yüzde 16 civarındaki ortalama gümrük vergilerini geri çekebilir. Bu da büyümenin artmasını, enflasyonun görece düşmesini sağlar. Fed’in de politika faizi indirimlerine son vermesi gerekebilir. Bu gelişme, başta borsalar olmak üzere, piyasalar açısından beklentilerin revize edilmesini zorunlu kılar.
AVRUPALILAR YENİDEN HARCAMAYA BAŞLARSA
Euro Bölgesi tasarruf oranları pandemi öncesinin yüzde 3 üzerinde. 2026’da güvenin geri gelmesiyle Avrupalıların harcama yapmaya başlaması olası… Euro Bölgesi’nde yüzde 1.5 üzerinde büyüme söz konusu olursa, Avrupa Merkez Bankası (ECB) 2026 sonunda faiz artırabilir. Bu pek muhtemel bir senaryo değil gibi… Zira AB ülkelerinin hükûmetlerinin savaş çığlıları Yaşlı Kıta’da yankılanırken, Avrupalıların öyle kolay kolay ellerini ceplerine atma ihtimali düşük görünüyor.
Bir başka ve olası senaryo… Ticaret savaşlarından kaynaklanan tedarik zincirlerinde bir kopma yaşanabilir. Washington ve Pekin arasındaki kırılgan ateşkes bozulursa, Çin nadir toprak elementleri üzerinde ihracat kısıtlamasına gidebilir. Böyle bir restleşmede sadece ABD değil, bütün Batı Bloku ciddi zarar gerebilir. Çip, otomobil, yeşil enerji ve savunma sanayiinde hammadde, ara malı kıtlığı ve fiyat patlaması yaşanmakla kalmaz, pek çok üretim tesisi geçici olarak üretime ara vermek zorunda kalabilir.
BÜTÇE KRİZLERİ VE TAHVİL PİYASALARI
Rusya’nın petrol arzına yönelik yaptırımlar ve Ukrayna’nın enerji altyapısına saldırıları enerji fiyatlarını vurabilir. Brent petrolün 57 dolar beklentisinin çok üzerine çıkması riski var. Bu senaryoya Batı Asya’da yeni bir çatışmayı da ekleyebiliriz. En kötüsü Hürmüz Boğazının kapanması olur. Enerji fiyatlarında belirgin bir artış, küresel büyümede yavaşlamaya, yüksek enflasyona yol açar ve merkez bankaları faiz artışlarına gidebilir.
Çok daha olası ve aynı zamanda küresel ekonomiyi sarsacak senaryolardan birine geldi sıra… Bütçe açıkları, kamu borçları ve tahvil piyasalarının kırılganlığı… ABD’nin bütçe açığı yüzde 6-7 seviyelerinde seyrediyor. Aynı şekilde gelişmiş ekonomilerinin pek çoğunun kamu borçları rekor seviyelerde. Yatırımcılar borç yükünden rahatsız olmaya başlarsa tahvil faizleri fırlar.
ÇİN’İN ‘GRİ GERGEDANLARI’NDAN
BİR TANESİ AGRESİFLEŞİRSE!..
Çin’in ekonomisini tehdit eden üç potansiyel kriz var. Bunlara ‘gri gergedanlar’ deniyor; devasa yerel yönetim borçları, emlak piyasasındaki şişkinlik ve iç talebin hedeflenen düzeyde artmaması… Emlak fiyatlarındaki düşüş durdurulamazsa ve gayrimenkul devleri temerrüde düşerse bu domino etkisi yaratabilir. Böyle bir senaryoda; Çin’de hanehalkı servetinin yok olması, banka varlık kalitesinde bozulma ve küresel talebin dibe vurması ihtimal dahilinde… Pekin şimdiye kadar pek çok destekle bu sorunun büyük bir krize evrilmesini engelledi, ancak yapısal sorun sürüyor.
Ve son ‘siyah kuğu’… Rusya-Ukrayna savaşının son bulması ve kalıcı bir barış anlaşması, küresel risk iştahını ve özellikle Doğu Avrupa’daki yatırım iklimini tamamen değiştirir. Düşen enerji fiyatları küresel tüketiciyi rahatlatır, yeniden inşa süreci ekonomik canlılık getirir.
TEMKİNLİ İYİMSERLİĞİN
ÖNÜNÜ KESEN PEK ÇOK BELİRSİZLİK VAR
Şimdi gelelim yüzlerce öngörüden bir genelleme yapmaya… Visual Capitalist, analistlerin, kanaat önderlerinin ve sektör uzmanlarının önümüzdeki yıl için beklentilerinin bir sentezi olan ‘Tahmin Konsensüsü’nü kamuoyuyla paylaştı. Bu derleme; Morgan Stanley, Goldman Sachs, IMF, The Economist, Deloitte, Microsoft, Gartner ve daha onlarca kaynaktan elde edilen 2 binden fazla bireysel tahminin incelenmesiyle hazırlanmış.
İşte sonuçları… Önce olumlu senaryo: 2025, piyasaların daha yüksek faiz oranlarına yeniden ayarlanması, jeopolitik durumun gümrük vergileri etrafında yeniden şekillenmesi ve YZ’nin abartıdan uygulamaya geçmesi gibi bir uyum yılıysa, 2026 da bir konsolidasyon ve sonuç yılı olabilir.
Genel hava ‘temkinli bir iyimserlik’ taşıyor, ancak belirsizliklerle de dolu. Morgan Stanley, 2026’yı ‘Risk Yeniden Başlatma Yılı’ olarak tanımlıyor; bu dönemde piyasa odağı makro kaygılardan mikro temellere kayarak risk varlıkları için verimli bir zemin oluşturuyor. Politika ortamı alışılmadık derecede destekleyici: malî teşvik, daha sakin olsa da devam eden parasal gevşeme ve düzenlemelerin kaldırılması, durgunluk dönemleri dışında nadiren görülen bir ‘politika üçlüsü’ meydana getirebilir. Ancak bu fazlaca olumlu bir senaryo gibi duruyor!

‘BÜYÜK HİKÂYE’ YA BİR BALONSA?..
Üçüncü yıl üst üste YZ, tahmin alanına hâkim olmaya devam ediyor, ancak anlatı değişiyor gibi… 2024 tahminleri YZ abartısının haklı olup olmadığına odaklanırken, 2025 büyük ölçekli uygulamaya odaklanmıştı; 2026 tartışması ise entegrasyon ve sonuçlar üzerine yoğunlaşıyor.
YZ, sektörler genelinde soruları yanıtlamanın ötesine geçerek insanlarla aktif olarak işbirliği yapmaya ve uzmanlıklarını, sınırlı insan gözetimiyle planlama, hareket etme ve uyum sağlama yeteneğine sahip otonom sistemler olan ‘ajan tabanlı yapay zekâ’nın (agentic AI ya da otonom AI) yaygınlaşma yılı. Deloitte, 2026 yıl sonuna kadar şirketlerin yüzde 75’inin ‘ajan tabanlı yapay zekâ’ya yatırım yapacağını öngörüyor. Bu otonom, küçük ekiplerin kapasitelerinin üzerinde performans göstermelerine yardımcı olan ‘dijital meslektaşlar’ haline gelecek.
ÜRETKEN YZ GELİRLERİ ÜÇ YIL İÇİNDE
20’YE KATLANIR MI?
Yıllardır süregelen beklentinin ardından, YZ’den elde edilecek verimlilik kazanımlarının nihayet ölçülebilir şekillerde gerçekleşmesi bekleniyor. Morgan Stanley, YZ destekli verimliliği, iyimser kazanç beklentilerinin altı temel etkeninden biri olarak gösteriyor. Yazılım ve internet şirketlerinin, önümüzdeki üç yıl içinde üretken YZ gelirlerinin 20 kattan fazla artacağını öngörüyor. YZ iş piyasasını başka şekillerde de etkileyecek. Daha önce kendilerini güvende hisseden profesyoneller artık iş güvenliği konusunda endişe duymaya başlıyor. İşin garip yanı, YZ de piyasa hikâyesine hâkim durumda. Genel kanı yükseliş yönünde olsa da, değerleme endişeleri bu yükselişi bir nebze de olsa dengeliyor.
ABD BORSALARI
DAHA DA ŞİŞECEK Mİ?
Gelelim coşa coşa bir hâl olan borsalara… Wall Street stratejistleri, 2026 yıl sonu S&P 500 hedefleri konusunda dar bir aralıkta kümelenmiş durumda: JPMorgan’ın iyimser senaryosuna göre, Fed’in beklenenden daha fazla gevşeme politikası izlemesi durumunda endeks potansiyel olarak 8,000 sınırını aşabilir. Morgan Stanley ise, işletme kaldıracının geri dönüşü, YZ verimliliğindeki kazanımlar, destekleyici vergi ve düzenleme politikaları ve kontrol altında tutulan faiz oranları sayesinde, bunu yıllardır en iyimser görünüm olarak nitelendiriyor.

ALTININ VE DEĞERLİ METALLERİN
PARILTISI SÖNMEYECEK GİBİ…
Altın hâlâ yatırımcıların favorisi olmaya devam ediyor. Morgan Stanley, ons başına 4,500 dolar hedefliyor; bu da mevcut seviyelerden yaklaşık yüzde 9’luk bir yükselişi işaret ediyor. Dünya Altın Konseyi (World Gold Council), altının 2025 yılında tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştığını ve bu yıl 1971’den bu yana dördüncü en güçlü yıllık getirisini kaydedebileceğini belirtiyor.
Altın fiyatlarındaki artışı tetikleyen faktörler yapısal nitelikte: Merkez bankalarının alımları, jeopolitik riskten korunma ve malî sürdürülebilirlik endişeleri… Malî bozulmanın hızlandığı bir ‘kıyamet döngüsü’ senaryosunda, altın mevcut seviyelerden yüzde 15-30 oranında yükselebilir. Bunun yanı sıra, 2025’te altın öncülüğünde yükselişe geçen gümüş, platin ve paladyumun getirileri altının getirisinin çok üzerine çıktı. Aynı şekilde, endüstriyel metallerin fiyatlarının da bu yıl içinde yukarı yönlü olacağı beklentisi hâkim.
BAZI ÇEKİNCELERLE BİRLİKTE
YUMUŞAK İNİŞ BEKLENTİSİ
Uluslararası Para Fonu (International Monetary Fund-IMF), küresel büyümenin 2025’te yüzde 3.2 ve 2026’da yüzde 3.1 olacağını öngörüyor; bu oranlar pandemi öncesi ortalama olan yüzde 3.7’nin altında ancak durgunluk anlamına gelmiyor. Morgan Stanley de benzer rakamlar bekliyor: 2025’te yüzde 3, 2026 ve 2027’de yüzde 3.2 küresel büyüme.
Gelişmiş ekonomilerin yüzde 1.5-1.6 civarında büyümesi beklenirken, gelişmekte olan piyasaların yüzde 4’ün üzerinde kalması öngörülüyor. Genel kanı, yumuşak bir iniş yönünde; büyüme yavaşlayacak, enflasyon kademeli olarak düşmeye devam edecek ve merkez bankaları para politikalarını gevşetecek.
POLİTİKA FAİZLERİNDE
TEMKİNLİ İNDİRİMLER
Merkez bankası politikalarının normalleşmeye devam etmesi bir diğer beklenti… Morgan Stanley’nin temel senaryosuna göre Fed, yıl ortasına kadar faizleri yüzde 3-3.25’e indirecek ve ardından uzun bir süre duraklayacak. İngiltere Merkez Bankası’nın (BoE) ise faizleri duraklamadan önce yüzde 2.75’e indirmesi bekleniyor. Hedef enflasyonun altında kalan ve durgun büyümeyle karşı karşıya olan Avrupa Merkez Bankası (ECB), piyasaların şu anda fiyatladığından daha fazla faiz indirimi yapabilir.
Japonya her zamanki gibi istisna: Gelişmiş piyasalardaki büyük merkez bankaları arasında faiz artırımı yapma potansiyeli olan tek ülke olan Japonya Merkez Bankası’nın (BoJ), faiz artırımına ara vermeden önce aralık ayına kadar yüzde 0.75’e ulaşması bekleniyor.

SON YENİ NORMAL:
GÜMRÜK TARİFELERİ
Büyük bir şok yaşanmazsa gümrük vergisi rejimi kalıcı olacak. Trump’ın karşılıklı gümrük vergileri yıllık yaklaşık 300 milyar dolar gelir sağlıyor ve yasal zorluklarla karşılaşabilirler Söz gelimi Barclays, Yüksek Mahkeme’nin bunları yasadışı ilan etmesini bekliyor, ancak hali hazırda etkin gümrük vergisi oranı yüzde 12.1 ile 1934’ten beri en yüksek seviyeye ulaştı.
Tarifelerin etkisi, korkulduğu kadar sarsıcı olmadı, ancak kümülatif etkilerini bu yılın ilk yarısında hesaplamak mümkün olabilecek. UBS, gümrük vergilerinin ABD fiyatlarını etkilemesiyle 2026’nın başlarında bir ‘durgunluk dönemi’ bekliyor, ardından ikinci çeyrekten itibaren büyümenin genişleyip güçleneceğini öngörüyor. Bu oldukça iyimser bir beklenti! Ancak yapısal değişim oldukça derin; ticaret kalıcı olarak yeniden yönlendirilebilir, tedarik zincirleri çeşitleniyor ve ABD, gümrük vergilerini açıkça ekonomik kaldıraç aracı olarak kullanıyor. Öte yandan, Çin ve Hindistan öncülüğünde gelişen ekonomiler kendi aralarında büyüyen bir pazar oluşturuyor. Bu yıl küresel ticaret verilerinde bu eğilim daha da belirginleşecek. Bu gelişmeler, tarifelerin küresel ticarete yönelik olumsuz etkilerini törpüleyecek gibi görünüyor.
ÇİN’İN ÖNCELİKLERİ:
İHRACAT VE ÜRETİM
Düşük enflasyon, emlak krizi ve yavaşlayan yurtiçi büyümeyle karşı karşıya olan Çin, imalat ve ihracata dayalı bir büyümeye yöneliyor. Özellikle Küresel Güney’de daha güvenilir bir ortak olarak konumlanan ülke, ABD’nin çok taraflılıktan çekildiği bir dönemde ticaret anlaşmaları imzalıyor. Morgan Stanley, Pekin’in önceden sağladığı desteklerin de etkisiyle, Çin’in reel GSYH’sinin 2026’da yüzde 5 oranında büyüyeceğini öngörüyor. Ancak bu strateji küresel gerilimlere yol açabilir: Sanayide aşırı kapasite dünya pazarlarını doldurabilir ve gümrük vergisi savaşları yoğunlaşabilir.
Bunlarla bitmiyor; ING’nin sıraladığı siyah kuğulara bir o kadarını daha eklemek mümkün. Batı Asya’da yeni savaşlar, Doğu Avrupa’da açılabilecek yeni cepheler, Asya-Pasifik’te sıcak çatışmalar, emtia süper döngüsünün fiyatları beklentilerin de üzerinde yukarı çekmesi ilk akla gelenler… Küresel siyaset bir dönüm noktasında ve bu dönüm noktası iki dünya savaşının arifesini çok andırıyor. Küresel kapitalizmin varolan normları küresel ekonomiye çok dar geliyor. Tek kutuplu dünya ağır hasta, çok kutuplu dünyanın doğumu ise geciktikçe gecikiyor.
Bıçağın sırtında tedirgin bir yılda en kötüsü değil, ‘kötünün iyisi’!
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Görüş
İki terörist: Batı, Şam’da El-Kaide’nin adamına taç giydirirken Britanya tweetleri hapsediyor

Thomas Karat, davranış analisti
İki adam, tek bir kelime. Önümüzdeki pazartesi Londra’daki Kingston Kraliyet Mahkemesi’nde, 72 yaşında bir büyükbaba terörizm suçlamasıyla yargıç karşısına çıkıyor; aleyhindeki delil yedi kelimelik bir tweet, öngörülen en ağır ceza ise 14 yıl hapis. Dokuz ay önce ise El-Kaide’nin Suriye kolunu kuran ve başına 10 milyon dolar Amerikan ödülü konmuş bir adam, Beyaz Saray’da ağırlanan ilk Suriye devlet başkanı oldu. Tony Greenstein ile Ahmed eş-Şara hiç karşılaşmadı. İkisi birlikte, “terörist” kelimesinin bugün ne anlama geldiğini tanımlıyor; Amerikalı okurlar içinse mesele daha da çarpıcı bir düğüm barındırıyor: Emekliye özgürlüğüne mal olabilecek o yedi kelime, Birleşik Devletler’de bütünüyle ifade özgürlüğü koruması altında. Zaten tam da bu nedenle Washington, kendi muhalifleri için başka yöntemler geliştirdi.
Önce emekliyi ele alalım; hem de bütün siciliyle, zira savcılık da öyle yapacak. Greenstein, 2018’de İşçi Partisi’nden ihraç edildi; kendisini “azılı bir antisemit” olarak niteleyen Antisemitizmle Mücadele Kampanyası’na karşı açtığı hakaret davasını kaybetti; mahkeme bu ifadenin dürüst kanaat kapsamında korunduğuna hükmetti. Elbit silah fabrikasına yönelik bir Filistin Eylemi (Palestine Action) baskını nedeniyle ertelenmiş hapis cezasını kabul etti. Hırçın, dava açmaktan çekinmeyen ve geri adım atmayan biri; Brightonlı bir Yahudi sosyalist, bir hasta bakıcı, Mosley’nin Kara Gömleklilerine karşı yürüyen Ortodoks bir hahamın oğlu. Suçlama bunların hiçbiri değil. Suçlama şu: Kasım 2023’te, kimliğini gizleyen bir hesabın kışkırtmasıyla safını belli etmeye zorlanınca, “İsrail ordusuna karşı Hamas’ı destekliyorum” yazdı. Beş hafta sonra, sabahın altı buçuğunda terörle mücadele polisleri bilgisayarlarına ve telefonlarına el koydu, kendisini dokuz saat gözaltında tuttu ve savaş hakkında paylaşım yapmasını tamamen yasaklayan şartlarla serbest bıraktı. Kendisini gözaltına alan memurlara, “Bu Orwellvari bir durum“, dedi. Az bile söylemişti.
Şimdi diğer adama bakalım; sicilini kanıtlamak için hiçbir tazminat avukatına ihtiyaç yok, çünkü o sicili bizzat Birleşik Devletler hükümeti kayda geçirdi. O dönemdeki adıyla Ebu Muhammed el-Colani olan Ahmed eş-Şara, 2003’te Irak’taki El-Kaide’ye katıldı; Amerikan güçlerince yakalanıp beş yıl hapsedildi, ardından El-Kaide’nin Suriye kolu olan Nusra Cephesi’ni kurmak üzere Suriye’ye geçti ve yayımladığı videoyla Eymen ez-Zevahiri’ye biat etti. Dışişleri Bakanlığı’nın yayımladığı arama bülteninde, liderliği altındaki örgütün “Suriye genelinde, sıklıkla sivilleri hedef alan çok sayıda terör saldırısı düzenlediği” belirtildi ve bunlar tek tek sıralandı: Bir kontrol noktasından kaçırılan yaklaşık 300 Kürt sivil; İdlib’deki Dürzi köyü Kalb Lavze’de katledilen 20 köylü; Şam, Humus ve Kuneytra’da üstlenilen intihar saldırıları. 2014’te, bizzat ABD öncülüğündeki koalisyona karşı misilleme saldırıları çağrısında bulundu. Bu nedenle BM mal varlığını dondurdu ve seyahat yasağı getirdi; başına konan 10 milyon dolarlık ödül ise onu yeryüzünde en çok aranan beş cihatçı lider arasına, Bağdadi ve Zevahiri ile aynı dar listeye yerleştirdi. “Terörist” kelimesi işte tam da bu eylemler için türetilmişti: Boşaltılan köyler, havaya uçurulan şehir merkezleri, toprağa düşen on yıllık Amerikan askerleri ve Suriyeli siviller.
Devlet, tweet atan adama karşı davasını hazırlarken bir yandan da hayatını kuşatma altına aldı. Dava açmak için on bir ay; neredeyse bir yıl ertelenen bir duruşma tarihi; nihayetinde şafak baskını ile jüri karşısına çıkış arasında geçen otuz iki ay. Ve bankaları onu birer birer terk etti. Duruşmadan iki hafta önce yayımladığı açıklamada Greenstein, gözaltına alınışından bu yana altı finans kuruluşu tarafından kapı dışarı edildiğini anlattı: Çeyrek asırlık geçmişin ardından Nationwide; otizmli oğlunun bakımı için açılan hesabı da kapatan HSBC ve First Direct; ardından hem şahsi hesaplarını hem de saymanlığını yürüttüğü tescilli bir derneğin hesaplarını donduran Santander ve ailesini tamamen dışarıda bırakan bir tasarruf bankası. Hiçbiri gerekçe göstermedi; göstermek zorunda da değiller, zira bir müşteri hakkında uyarılan bankaların o kişiye bilgi vermesi kanunen yasak. Devletin bu işe dahil olduğuna dair şüphesi de yersiz değil: Hükümetin Terör Mevzuatı Bağımsız Denetçisi, yasaklama kararlarının uygulanmasının bankaları müşterileri elden çıkarmaya, sektörün tabiriyle “riskten arınmaya”, iteceği konusunda 2023’te bizzat uyarıda bulunmuştu. Coutts Bankası, Nigel Farage’a ait tek bir hesabı kapattığında mesele başbakanın kınamasına yol açmış ve bir genel müdürü koltuğundan etmişti. Terör davasına giden yolda altı kez bankasız bırakılan bir emekli ise yalnızca sessizlikle karşılandı. Sanık suçsuz kabul ediliyor; hesapları ise değil.
Emeklinin hesapları dondurulurken savaş ağasınınki çözüldü. Şam 8 Aralık 2024’te düştü; on iki gün sonra bir Amerikan heyeti eş-Şara ile masaya oturup 10 milyon dolarlık ödülün kaldırıldığını ilan etti, dosya aynı dosyaydı, Kalb Lavze’deki mezarlar ise tam da bırakıldıkları yerde duruyordu. Britanya Başbakanı, örgütün terör listesinden çıkarılmasını değerlendirmek için “henüz çok erken“ olduğunu söyledi; ardından hükümeti 2025 yılını bu konuyu büyük bir hızla değerlendirerek geçirdi. Mart 2025’te, hükümet yanlısı milisler Alevi sahilini tararken Uluslararası Af Örgütü, sivillerin mezhepsel saiklerle kasten öldürüldüğünü belgeleyip savaş suçları soruşturması talep etti; bizzat eş-Şara’nın kurduğu inceleme komisyonu çoğu sivil 1426 kişinin öldüğünü nihayetinde doğrulayacaktı. Bu katliamlardan iki ay sonra Trump, Riyad’da kendisini kabul etti ve kameralara karşı onu süzerek şu değerlendirmeyi yaptı: “Genç, çekici bir adam; çetin ceviz, güçlü bir geçmişi var.” Haziran ayında, “Suriyelilere büyüklük şansı tanımak” adına yaptırımları kaldıran bir başkanlık kararnamesi geldi; temmuzda Washington, onun kurduğu örgütün terör örgütü statüsünü iptal etti. Britanya Dışişleri Bakanı da aynı temmuz ayında elini sıkmak üzere Şam’a uçtu; üstelik Heyet Tahrir Şam (HTŞ), Terörizm Yasası kapsamında El-Kaide’nin bir diğer adı olarak hâlâ yasaklı örgüt listesindeyken; yani Greenstein’ın iddianamesindeki Hamas ile birebir aynı hukuki statüye sahipken. Parlamento ancak ekim ayında devreye girdi ve yasağın kaldırılmasının “ulusal çıkarlara hizmet ettiği“ gerekçesiyle kaydı sildi. Kasım ayına gelindiğinde eş-Şara Oval Ofis’teydi; Hazine Bakanlığı kalan yaptırımların çoğunu askıya alırken o da Suriye’yi IŞİD karşıtı koalisyona dahil ediyordu. Hiçbir jüri o mezarların ağırlığını tartmadı. O el sıkışmalardan önce hiçbir şafak baskını yaşanmadı. Arama ilanını yazanlar, ilanı öylece indiriverdi ve parlamento tutanaklarına terör listesinin ne olduğunu kendi kelimeleriyle yazdı: Bakanlık kararıyla ayarlanabilen bir ulusal çıkar aracı.
İki dosyayı yan yana koyduğunuzda, yasa metni suçunu itiraf ediyor. Terörizm Yasası’nın 2019’da değiştirilen 12. maddesine göre bir kişi, birilerini teşvik edip etmediğine bakılmaksızın, yasaklı bir örgütü destekleyici kanaat bildirmekle suç işlemiş sayılıyor; ki Parlamento bu suçu, mahkemelerin eski yasanın kanaatleri kapsayamayacağına hükmetmesi üzerine tam da bu boşluğu doldurmak için yaratmıştı. Yasanın lafzına bakılırsa, o dönem hâlâ yasaklı olan bir örgütün komutanıyla ilişkileri tazeleyen bir Dışişleri Bakanı, Greenstein’ın yazdığı her şeyden çok daha fazla bu suçun tanımına yaklaşıyor; kimse onu yargılamayı aklından bile geçirmiyor, can alıcı nokta da tam olarak bu. Birleşik Devletler’de böylesi bir yasa metni asla var olamazdı: Yüksek Mahkeme’nin “maddi destek” kavramını en geniş yorumladığı Holder – İnsani Hukuk Projesi davasında bile, “davacıların yürütmek istediği hiçbir bağımsız savunuculuk faaliyetinin yasaklanmadığına” hükmedilmişti.
Britanya, Amerika’nın en yüksek mahkemesinin sınır çekip korumaya aldığı alanı tam anlamıyla suç haline getirdi; ardından da Şam üzerinden, suç kategorisinin elle düzenlenebildiğini gösterdi. Terörizm Yasası, hiçbir kanun koyucunun yazmadığı bir madde barındırıyor: Güçsüz olanı bağlıyor, kullanışlı olanla temas ettiği anda buharlaşıyor.
Devletin kendi resmi kayıtları, bu iki kullanımdan hangisinin asıl olduğunu ortaya koyuyor. Adalet Bakanlığı verilerine göre 2025 ortasına kadarki on dört yıl boyunca, Yasa’nın üyelik ve destek maddeleri kapsamında 55 kişi yargılandı; IŞİD döneminin tamamında yılda yalnızca dört kişi. Sonra odak noktası bombalardan kanaatlere kaydı. İçişleri Bakanlığı, Eylül 2025’e kadar olan on iki aylık dönemde 1886 terör gözaltısı kaydetti; bu, yüzde 660’lık bir artış anlamına geliyordu ve bu gözaltıların yüzde 86’sı, HTŞ’nin itibarını iade süreci başladıktan birkaç hafta sonra savaş uçaklarına sprey boya sıktığı gerekçesiyle yasaklanan Filistin Eylemi’ni desteklemekten kaynaklanıyordu. Gözaltıların davaya dönüşme oranı yüzde 47’den 17’ye çakıldı: Terör yasası kapsamında yakalanan her altı kişiden beşinin yargıç karşısına çıkarılması hiçbir zaman hedeflenmemişti, çünkü asıl ürün gözaltının ta kendisiydi. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri yasağı “ölçüsüz ve gereksiz“ olarak nitelendirdi; buna rağmen 2 bin 700’den fazla gözaltı gerçekleşti; tek bir günde 522 kişi, emekliler ve rahipler ellerindeki karton pankartlar yüzünden yaka paça götürüldü. Yüksek Mahkeme şubat ayında yasağın hukuka aykırı olduğuna hükmettiğinde polis önce duraksadı, ardından yeniden başladı; bir emniyet müdürü, Scotland Yard’ın basamaklarında 18 kişiyi daha gözaltına alırken “Yasayı o an neyse öyle uygulamak zorundayız” dedi; Yüksek Mahkeme ise bütün bu sürecin en başından beri yasal olup olmadığına kasım ayında karar verecek. Hükümetin kendi denetçisi, terör kovuşturmalarının artık rekor seviyelere ulaştığını ve “belge suçları ile yasaklama bağlantılı suçlamaların ağırlık kazandığını” teyit ediyor. Kalb Lavze’nin faillerine karşı inşa edilen mekanizma pankartları öğütüyor; Kalb Lavze’nin faili ise Oval Ofis’te koalisyon belgelerini imzalıyor.
Aynanın Amerika tarafı da kendini tamamlıyor. Başına konan ödülü kaldıran yönetim, Birinci Değişiklik sayesinde kendi vatandaşlarının sözlerini dava edemiyor; bu yüzden konuşanları sınır dışı etme yoluna gidiyor. Yeşil kart sahibi Mahmud Halil, kampüsteki savunuculuk faaliyetleri nedeniyle sivil giyimli Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) ajanlarınca gözaltına alındı; Louisiana’da 104 gün tutuldu, ilk çocuğunun doğumunu kaçırmak zorunda bırakıldı, hiçbir suçla itham edilmedi; Dışişleri Bakanı’nın, varlığının Amerikan dış politikasını tehlikeye attığı yönündeki onayıyla alıkondu. Rümeysa Öztürk yazdığı bir köşe yazısı yüzünden maskeli ajanlarca sokaktan alındı ve 45 gün hapsedildi; bir yargıç tüm bu politikanın anayasaya aykırı olduğuna hükmedip davayı düşürdü, o da yine de Türkiye’ye döndü; Halil’in yasal korumaları ise istinafta elinden alındı ve kaderi Yüksek Mahkeme’nin kararına kaldı.
Bunu Şam’daki tabloyla karşılaştırın: Bir öğrencinin yazdığı köşe yazısını Amerikan dış politikasına tehdit ilan eden aynı Dışişleri Bakanlığı, vaktiyle Bağdadi’nin yanına koyduğu bir adamın terörist statüsünü silmek için koca bir yıl harcadı. Anlaşılıyor ki bakanlığın terör listeleriyle vize listeleri aynı amaca hizmet eden tek bir listeden ibaret: Kullanışlı olanları rahatsızlık verenlerden ayırmak.
Rahatsızlık verenlerin içinde basın da var. Gazze’yi takip eden bağımsız gazeteci Richard Medhurst, şimdi Greenstein’a yöneltilen yasa kapsamında gözaltına alınan ilk muhabir oldu; hakkında hiçbir suçlama yöneltilmeden 14 ay boyunca soruşturuldu, bu çile yurt dışında da sürsün diye dosyaları Avusturya’ya iletildi. On polis memuru, paylaşımları nedeniyle The Electronic Intifada yazarı Asa Winstanley’nin evine baskın düzenledi; mahkeme arama izinlerinin usulsüz alındığına hükmederek cihazlarının iadesine karar verdi. Ortada tek bir mahkûmiyet yok; sadece aylarca el konulan ekipmanlar ve her yanı saran korku var, ki bu mekanizmanın işlevini tam olarak bu tarif ediyor. Kingston’da bile aynı refleks geçerliliğini koruyor: Greenstein’ın aktardığına göre savcılar, yayımlanmış yazılarını jüri dosyasının dışında tutmak için çabaladı; yargıç ise sanığın siyasi görüşlerinin suçun ta kendisi olduğu bir davada, “mahkemelerin kimsenin siyasi görüşleri için ses tahtası olmadığını” söyleyen eski bir kurala sığındı.
Böylece bilanço açıldığı yerde, iki adam ve tek bir kelimeyle kapanıyor. Biri kitlesel katliamlar gerçekleştiren bir örgütü yönetti ve onun peşine düşen iki hükümet, parlamento kayıtlarına geçen ifadelerle, onun aklanmasının ulusal çıkarlara hizmet ettiği sonucuna vardı. Diğeri yedi kelime paylaştı ve aynı iki hükümet, biri Terörizm Yasası’yla, diğeri göçmenlik kanunuyla, yanlış savaş hakkında yanlış sözleri söyleyen güçsüzlerin başına nelerin geleceğini göstermek için üç yıl harcadı. Greenstein, alacağı kararın kendisinden sonra gözaltına alınan herkesin bedelini belirleyeceğini savundu: Beraat bu kampanyayı tehlikeye atacak, mahkûmiyet ise ona ruhsat verecekti. Belki de öyle. Ancak asıl hüküm çoktan verildi; Riyad’da tebliğ edildi, Oval Ofis’te mühürlendi: Terörizm, devlet idaresinde bir kullanışlılık tarifidir. Eş-Şara kullanışlı hale geldi ve kelime onu serbest bıraktı. Greenstein ve 2 bin 700 pankart taşıyıcısı rahatsızlık vermeyi sürdürüyor; kelime de şafak baskınlarıyla, dondurulan hesaplarla onların üzerine çöküyor. Kingston’daki duruşma beş gün sürecek şekilde takvime bağlandı. Yargılanan kelime ise herhangi bir anlama sahip olma yükünden çoktan beraat etti.
Görüş
Japonya’nın Savunma Beyaz Kitabı: Odakta Çin ve “Kapsamlı Ulusal Güç” Stratejisi Var

Donald Trump’ın ABD başkanı olarak seçilmesinden bu yana uzun yıllardır ABD güvenlik şemsiyesi altında bulunan pek çok ülke savunma konusuna önem vermeye başladı. Bu durum, çevresinde ABD dışında dişe dokunur bir müttefiki bulunmayan, dünyanın en pasifist ülkelerinden biri olan Japonya için de büyük önem arz ediyor. Japonya İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana silahlanma karşıtı bir ülke olarak “barışçıl” dünyanın önde gelen ülkelerinden biri olarak görülüyordu. Japon Anayasası’nın 9. Maddesi Japonya’nın savaş ilan etmesini, savaşa hazır bir ordu bulundurmasını yasaklıyor. Buna rağmen Japonya, geçtiğimiz birkaç yıldır hızla silahlanıyor ve “militaristleşiyor”. Japonya Savunma Bakanlığı’nın her yıl yayınladığı Savunma Beyaz Kitabı’nı da bu bağlamda günümüz konjonktürüne göre değerlenmek lazım.

Japonya savunma beyaz kitabının kapağı
Kabine, 598 sayfalık rekor uzunluktaki raporu 4 Ağustos’ta onayladı. Rapor, Çin’in artan askeri faaliyetlerinin Japonya’nın güvenlik sorunun merkezinde olduğunu ve bunun “kapsamlı ulusal güç ile müttefikler ve fikirdaş ülkelerle iş birliği yoluyla” ele alınması gerektiğini savunuyor. Çin’e tek başına karşı koyma düşüncesi kesinlikle yok. Ancak diğer ülkelere olan bağlılığı azaltma hedefi var Japonya’nın. Bu tek çerçeve, Çin’in Pasifik’teki erişiminden vergi artışına, silah ihracatından dron savaşına kadar belgedeki her başlığın omurgasını oluşturuyor.
Kitabın ana odak noktalarından biri “Kapsamlı ulusal güç” (総合的な国力), Japonya’nın güvenliği artık sadece askeri güçle değil, altı ayrı alanı birden güçlendirerek sağlayacağı fikrine dayanıyor: diplomasi gücü, savunma gücü, ekonomi gücü, teknoloji gücü, istihbarat gücü ve insan gücü. Yani Japonya savunmasını sadece daha büyük ve daha ölümcül silahlara bağlamış değil.
En Büyük Tehdit Çin
Çin yine “benzeri görülmemiş, en büyük stratejik meydan okuma” olarak tanımlanıyor. Bu 2022 yılından bu yana tekrar eden bir söylem ama bu yılki baskı, “birinci ada zinciri” ötesindeki erişime ayrılmış özel bir bölüm içeren ilk baskı.
Haziran 2025’te Iwo Jima’nın doğusunda faaliyet gösteren Liaoning uçak gemisi, sonraki operasyonlarında ilk kez “ikinci ada zinciri”nin ötesine geçti; bir Çin askeri uçağı bir JMSDF (Japon Deniz Öz Savunma Kuvvetleri) devriye uçağını yaklaşık 30 dakika boyunca lazerle hedef aldı; Tayvan çevresinde büyük çaplı tatbikatlar art arda tekrarlandı. Çin’in 2026 savunma bütçesi resmi verilere göre yüzde 7 arttı. Üçüncü uçak gemisi Fujian ise geçen kasım envantere girdi.
Japonya’ya göre Çin her geçen gün agresifleşiyor, güçleniyor. Japon halkının hükümetin pasifizmden uzaklaşan politikalarını desteklemesindeki en büyük sebep de bu. Olası bir savaşta ABD yardımı olmadan Japonya’nın karşı koymasının mümkünatı yok mevcut durumda. Bu nedenle en azından kendimizi savunabilecek güce ulaşmalıyız diye düşünüyor Japon hükümeti.
Çin–Rusya–Kuzey Kore üçgeni
Bu yıla özgü bir yenilik ise Çin bölümünde. Çin ve Rusya, iki ülkenin askeri yakınlaşmasını uzun uzun anlatan bir alt bölüm var. Rusya, Çin’e Su-35 savaş uçağı ve S-400 hava savunma sistemi sattı, üstelik S-400’ü ihraç ettiği ilk ülke Çin oldu. 2019’dan beri toplam 10 kez ortak uzun menzilli bombardıman uçağı uçuşu yaptılar, Kasım 2024’teki uçuşta ilk kez nükleer başlık taşıyabilen H-6N bombardıman uçağı görüldü. Aralık 2025’te ilk kez ortak uçuş Doğu Çin Denizi’nden Pasifik’e, Shikoku açıklarına kadar uzandı. Ağustos 2025’teki ortak deniz seyrine de ilk kez bir denizaltı katıldı. Kuzey Kore 2023’ten beri Rusya’ya füze ve mühimmat gönderiyor, askerlerini savaştırıyor. Japonya Savunma Bakanlığı, Rusya yardımının Kuzey Kore’nin askeri yeteneklerinin şu an değil ama orta-uzun vadede yükseltme riski taşıdığını söylüyor.
Hedefler ve Zorluklar
2026 mali yılı savunma harcamaları, ABD askeri varlığının yeniden konuşlandırılmasına ilişkin kalemler dahil edildiğinde ilk kez 9 trilyon yeni aştı. Bu artış, hükümetin GSYH’nin yüzde 2’sine ulaşma hedefinin bir parçası. Bu artışın faturası ise Ocak 2027’den itibaren vatandaşa çıkarılacak; gelir, kurumlar ve tütün vergisini kapsayan yeni bir “özel savunma vergisi” paketiyle finanse edilecek. Asıl dikkat çekici gelişme takvimde gizli. Normalde 2027’de yapılması beklenen “Üç Belge” (Ulusal Güvenlik Stratejisi, Ulusal Savunma Stratejisi, Savunma Kalkınma Programı) revizyonu, hükümet tarafından bir yıl öne çekilerek 2026’ya sıkıştırıldı.
Sanayi politikasında da köklü bir kırılma var. Japonya 2014’ten bu yana öldürücü nitelikte tam teçhizat ihracatını yalnızca beş “zararsız” kategoriyle sınırlıyordu: arama-kurtarma, nakliye, erken uyarı, gözetleme, mayın temizleme. Nisan 2026’da bu “beş kategori” kısıtlaması tamamen kaldırıldı; artık savaş uçağı ve savaş gemisi gibi öldürücü silahlar da, Japonya’nın ekipman/teknoloji transfer anlaşması bulunduğu 17 ülkeye ilke olarak ihraç edilebiliyor. Bu, 1967’den beri süregelen fiilî ihracat yasağının pratikte sona erdiği bir dönüm noktası. Beyaz kitap da bunu destekler biçimde, savunma üretimi ve teknoloji altyapısına ayrılan bölümü bu yıl ilk kez bir “Bölüm”den çıkarıp kitabın en üst yapısal birimi olan bir “Kısım”a yükseltti. Bu değişiklik, Japonya Savunma Bakanlığı’nın artık savunma sanayiini ittifak veya caydırıcılık stratejisiyle aynı düzeyde ana bir başlık olarak gördüğünü gösteriyor. Start-up’ları sektöre çekmek için Nisan’da ilk “Savunma İnovasyon Toplantısı” de düzenlendi.
Bütün bu tabloda tek bir çatlak var, ordunun kendisi. Koizumi önsözde bu yıl ilk kez “JSDF Personelinin Profesyonelliği” adında ayrı bir bölüm açtıklarını, kuruluşundan bu yana ilk kez maaş yapısını kökten değiştirdiklerini gururla anlatıyor. Ama rakamlar başka bir hikaye anlatıyor. Mart 2026 itibarıyla fiili personel sayısı 217.701’e düşerek 1981’den bu yana ilk kez 220 binin altına inmiş oldu. Kadro doluluk oranı yüzde 88,1’le en az 1998’den beri en düşük seviyede, hedeflenen kadronun yaklaşık 30 bin kişi altında kalınmış durumda. Yani Tokyo aynı anda hem bütçesini hem silah ihracatını büyütürken, o bütçeyle alacağı silahları kullanacak askeri bulmakta zorlanıyor.
Yeni savaş biçimleri ve ittifaklar
Ukrayna savaşından, bu yıl açıkça Orta Doğu’daki çatışmalardan da çıkarılan dron, yapay zeka ve mühimmat stoklama dersleri, beyaz kitapta ilk kez kendi başına bir bölüme kavuştu. Rakamlar çarpıcı: Ukrayna’nın Haziran 2025’teki “Örümcek Ağı” operasyonunda 117 insansız hava aracı kullanıldı; yalnızca Kasım 2025’te Ukrayna hava savunması yaklaşık 9.600 İHA ve 120 füzeyi düşürdüğünü açıkladı. Ama belge bir noktanın altını özellikle çiziyor: tank, topçu ve siper savaşı da sürüyor, yani rapor “dronlar her şeyin yerini alıyor” tezini savunmuyor; yeni ve eski savaş biçimlerinin iç içe geçtiğini söylüyor.
İttifak tarafında en büyük önem Amerika Birleşik Devletleri ama kitapta söylenen Japonya tek başına Washington’a değil, örülü bir ağa yaslanıyor diyebiliriz. Ocak ayında Savunma Bakanı Koizumi, ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ile bir araya geldi. Bunun yanında Japonya-ABD-Avustralya, Japonya-ABD-Güney Kore, Japonya-ABD-Avustralya-Filipinler gibi üçlü ve dörtlü mekanizmalar, ayrıca NATO’nun Hint-Pasifik’teki dört ortağını (Japonya, Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda) kapsayan “NATO-IP4” çerçevesi, beyaz kitapta ittifak stratejisinin merkezine oturuyor. Kitap, Asya-Pasifik bölgesindeki dost ülkelerle bir araya gelmek ve işbirliği yapmanın altını çiziyor kısaca.
Tepkiler
Tepkiler gecikmedi elbette. Pekin’den gelen ilk refleks öncekilerle aynı. Çin Dışişleri ve Savunma bakanlıkları rapora sert bir dille tepki gösterdi, devlet ajansı Xinhua ise işi bir adım öteye taşıyıp bunu Japonya’nın yeniden militarize olduğunun kanıtı ilan etti. Japonya’nın beyaz kitapta kendi savunması için “gerekli” dediği şeyleri, yani uzun menzilli füzelerini ve stand-off vuruş kapasitesini arttırmayı, Japonya’nın militarize olduğunun kanıtı olduğunu iddia ediyor Çinli Xinhua Haber ajansı. Ancak aynı, hatta daha gelişmiş silahların Çin’in de elinde olduğunu unutmamak lazım.
Güney Kore tarafı daha da hareketli. Mesele, beyaz kitabın Japonların Takeshima, Korelilerin Dokdo dediği o tartışmalı adacıklara dair kısım ile ilgili. Seul önce resmi protesto çekti, Japon büyükelçisini çağırdı; birkaç gün sonra, 6 Ağustos’ta, Güney Kore ordusu bölgede bir “Dokdo tatbikatı” yaptı, Tokyo da buna karşılık protesto verdi. Yani bu, geçen hafta patlak veren ve hâlâ soğumamış bir gerginlik.
Kamuoyu tarafı biraz daha belirsiz. Temmuz’da Takaichi kabinesinin desteği sekiz büyük ankette birden düştü, bazılarında çift haneli puan kaybıyla, göreve geldiğinden bu yana en düşük seviyeye indi. Düşüşün sebebi ise ekonomi. Halkın hükümetten talep ettiği ilk şey enflasyonla mücadele, hükümet de bir yandan gıdada tüketim vergisini indirmeyi tartışırken öte yandan yeni bir “özel savunma vergisi” getiriyor. Bu çelişkinin kamuoyunda nasıl karşılanacağını önümüzdeki aylar gösterecek.
Sonuç
Sonuçta bu beyaz kitap, yıl içinde gerçekleşecek Üç Belge revizyonu öncesinde kamuoyu desteği toplamak için yazılmış bir belge. Kapaktaki anime görseli, açıklayıcı videolar, Koizumi’nin önsözünde ısrarla vurguladığı “Japon halkının geneline ulaşma” hedefi, hepsi aynı çizgiye bağlanıyor. Ama Tokyo bunu tam da işin zorlaştığı bir anda yapıyor. Bir yandan orduyu dolduracak insanı bulamıyor, öte yandan ikna etmesi gereken halkın derdi füze değil market fişi, Takaichi’nin son aylardaki destek kaybı da bunu gösteriyor. “Kapsamlı ulusal güç” kağıt üzerinde iddialı bir strateji. Sahada karşılığını bulup bulamayacağını göreceğiz.
Görüş2 hafta önceTürkiye ve İsrail ilişkilerinin geleceği
Ortadoğu2 hafta önceMısır, üçlü pakta neden katılmadı?
Dünya Basını2 hafta önceThe Jerusalem Post: Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan savunma anlaşması İsrail’e tehdit
Diplomasi2 hafta önce‘İslami NATO’ mu? Yeni savunma paktı Hindistan’ı neden tedirgin ediyor?
Diplomasi2 hafta önceUkrayna, Türkiye’den 70 ATACMS ve diğer ABD menşeli silah satın aldı
Rusya2 hafta önceRusya, yolları insansız hava aracı saldırılarına karşı koruyacak
Rusya5 gün önceDört AB ülkesi daha Rus pasaportlarına kısıtlama getiriyor
Dünya Basını4 gün önceThe Economist, Daron Acemoğlu’nu yerden yere vurdu: “Sığ ve inandırıcılıktan uzak”









