Görüş
Ötelenmiş yapısal sorunlar ve hesaplaşmalar bizi bekler

2025, en zorlu yıllardan biri olarak tarihe geçecek. Bölgesel savaşlarıyla, diplomatik gerilimleriyle ve küresel ekonomiye ilişkin verdiği yüksek frekanslı sinyalleriyle… Ve bu daha başlangıç gibi görünüyor, çünkü ne hesaplaşmalar bitti ne de yeni bir dünya düzeninin temelleri atılabildi. Pek çok sıcak çatışmaysa şimdilik durduruldu ve her an yeniden başlayabilir. ‘Belirsizlikler’ geçen yılı tarif edecek en doğru sözcük olsa gerek, bu yıl yanına bir sözcük daha eklenecek; ‘endişeler’…
Gerek araştırma kurumlarının gerek yatırım bankalarının öngörüleri de hemen hemen bu yönde… Söz gelimi, küresel ölçekte kamuoyu araştırmaları yapan IPSOS’un ‘2026 İçin Küresel Tahminler’ (Global Predictions for 2026) araştırmasının sonuçları, 2026’nın da tedirginliklerle dolu bir yıl olacağını ortaya koyuyor.
Küresel ortalamanın biraz üzerinde (yüzde 29) bir kesim, 2026 yılında ülkelerinde büyük bir terör saldırısının gerçekleşeceğini düşünürken, az bir çoğunluk (yüzde 51) böyle bir beklenti içinde değil. Yerel kamu güvenliğinin iyileşip iyileşmeyeceği konusunda insanlar ikiye bölünmüş durumda; yüzde 46’sı yaşadıkları bölgenin 2026’da 2025’e göre daha az güvenli olacağını tahmin ediyor. Her beş kişiden yaklaşık üçü (yüzde 59), ülkelerinin yönetilme biçimine karşı protestolar veya isyanlar gibi büyük çaplı halk ayaklanmalarının yaşanacağına inanıyor.
Her 10 kişiden neredeyse sekizi (yüzde 78) 2026 yılında ortalama küresel sıcaklıkların artacağını bekliyor; 30 ülkenin tamamında çoğunluk bu görüşü paylaşıyor. Ve katılımcıların üçte ikisinden biraz fazlası (yüzde 69), gelecek yıl ülkelerinde bu yıla göre daha fazla aşırı hava olayının yaşanacağından endişeli. Neredeyse yarısı (yüzde 48), ülkelerindeki hükûmetin karbon emisyonlarını daha hızlı azaltmak için daha zorlu hedefler belirleyeceğini tahmin ediyor.
BORSALARIN ÇÖKECEĞİNDEN
ENDİŞELENLERİN ORANI YÜZDE 38
Anket katılımcılarının neredeyse yarısı (küresel ortalama yüzde 48) ülkelerinin 2026’da resesyona gireceğini tahmin ederken, üçte biri (yüzde 33) bunun mümkün olmadığı görüşünde. Bu arada, insanların harcanabilir gelirlerinin 2026’da 2025’e göre daha yüksek olup olmayacağı konusunda görüşleri ikiye bölünmüş durumda; neredeyse yarısı (yüzde 47) bunun muhtemel olduğunu düşünürken, yüzde 43’ü gelecek yıl daha fazla para harcayacaklarına katılmıyor. Ankete katılanların yaklaşık beşte ikisi (yüzde 38) dünya genelindeki büyük borsaların 2026’da çökeceğini beklerken, yüzde 39’u bunun mümkün olmadığını düşünüyor.
Katılımcıların üçte ikisi (yüzde 67), yapay zekânın (YZ) ülkelerinde birçok yeni işin kaybedilmesine sebep olacağını öngörüyor; bu oran geçen yıla (yüzde 64) göre hafif bir artış göstermiş. Öte yandan, katılımcıların beşte ikisinden biraz fazlası (yüzde 43), YZ’nin birçok yeni işin yaratılmasını sağlayacağı görüşünde.

YA SİYAH KUĞU SÜRÜSÜ
BEKLENENDEN KALABALIKSA?..
Riskler saymakla bitecek gibi değil… Küresel bankacılık sektörünün önde gelen bankalarından ING, 2026 yılına dair ‘siyah kuğu’ senaryolarını ve büyüme risklerini içeren bir rapor hazırlamış. YZ balonundan Trump’ın seçim rüşvetine, Çin’in emlak krizinden yeni bir enflasyon dalgasına kadar 10 büyük risk sıralanıyor bu çalışmada.
Karşılaşmamız muhtemel siyan kuğulardan biri YZ balonunun patlaması… Teknoloji devleri trilyon dolarlık YZ yatırımlarını paraya dönüştüremezse, devasa donanım ve yazılım yatırımları sorgulanmaya başlanacak. Teknoloji hisselerinde çöküş, borsalarda ciddi bir düzeltmeyi zorunlu kılacak. Bu da ABD’de talepte düşüşe ve istihdam piyasasında tam ölçekli bir resesyona sebep olacak. Böylesi bir durumda Fed faiz indirimlerinde vites artırmak zorunda kalabilir.
2,000 DOLARLIK SEÇİM RÜŞVETİ
Kasım ayında yapılacak ara seçimler öncesinde ABD Başkanı Donald Trump bir seçim rüşveti vermeye kalkışabilir. 150 milyon Amerikalı’ya 2,000 dolarlık çekler dağıtılması için Kongre’ye baskı yapabilir. Piyasaya böyle bir paranın pompalanması, pandemi dönemindeki gibi bir enflasyon patlamasını tetikleyebilir. Fed mecburen daha ‘şahin’ bir tutum takınır, ABD’de büyüme zıplar, ancak hayat pahalılığı dar gelirliyi vurmaya devam eder. Eğer ki Trump’ın uydusu bir Fed başkan şahin tutum takınmakta tereddüt ederse, enflasyon daha da alevlenebilir.
Bir başka olası kâbus senaryosuna gelelim… Elektrik tüketen canavarlar olan YZ merkezleri, olası bir enerji krizi yaşanırsa elektriksiz kalabilir. Sonuçta YZ sadece yazılımdan ibaret değil; devasa enerji tüketimi demek. 2030’da veri merkezlerinin ABD elektrik talebinin yüzde 10’unu oluşturması bekleniyor. Küresel şebekelerde kesinti riski, artan enerji fiyatları ve tedarik zinciri darboğazları nedeniyle yeni bir enflasyon dalgası yaratmakla kalmaz, YZ öncülüğünde şişen borsalarda ciddi bir çöküşe neden olabilir.
BEYAZ SARAY GÜMRÜK TARİFELERİNİ GERİ ÇEKERSE…
MAGA’cıların başta Çin olmak üzere rakiplerini hizaya sokmak için ‘en büyük koz’ olduğunu düşünerek uygulamaya koydukları tarife savaşlarının iki tarafı keskin bir bıçak olduğu ortaya çıktı. 2025’in ilk yarısında Çin malları ve ara malları olmazsa, ABD’deki market raflarının boşalma ihtimalini fark ettiler ve Çin’e yönelik tehditlerini yumuşattılar. Şu anda da değişen bir şey yok, Washington yine sertleşirse market raflarının boş kalma riski sürüyor. Tarifelerin etkilerinin bu yılın ilk yarısında gerek enflasyon gerekse ürün sıkıntısı olarak ABD ekonomisini olumsuz etkilemesi durumunda, Trump ara seçim öncesinde yüzde 16 civarındaki ortalama gümrük vergilerini geri çekebilir. Bu da büyümenin artmasını, enflasyonun görece düşmesini sağlar. Fed’in de politika faizi indirimlerine son vermesi gerekebilir. Bu gelişme, başta borsalar olmak üzere, piyasalar açısından beklentilerin revize edilmesini zorunlu kılar.
AVRUPALILAR YENİDEN HARCAMAYA BAŞLARSA
Euro Bölgesi tasarruf oranları pandemi öncesinin yüzde 3 üzerinde. 2026’da güvenin geri gelmesiyle Avrupalıların harcama yapmaya başlaması olası… Euro Bölgesi’nde yüzde 1.5 üzerinde büyüme söz konusu olursa, Avrupa Merkez Bankası (ECB) 2026 sonunda faiz artırabilir. Bu pek muhtemel bir senaryo değil gibi… Zira AB ülkelerinin hükûmetlerinin savaş çığlıları Yaşlı Kıta’da yankılanırken, Avrupalıların öyle kolay kolay ellerini ceplerine atma ihtimali düşük görünüyor.
Bir başka ve olası senaryo… Ticaret savaşlarından kaynaklanan tedarik zincirlerinde bir kopma yaşanabilir. Washington ve Pekin arasındaki kırılgan ateşkes bozulursa, Çin nadir toprak elementleri üzerinde ihracat kısıtlamasına gidebilir. Böyle bir restleşmede sadece ABD değil, bütün Batı Bloku ciddi zarar gerebilir. Çip, otomobil, yeşil enerji ve savunma sanayiinde hammadde, ara malı kıtlığı ve fiyat patlaması yaşanmakla kalmaz, pek çok üretim tesisi geçici olarak üretime ara vermek zorunda kalabilir.
BÜTÇE KRİZLERİ VE TAHVİL PİYASALARI
Rusya’nın petrol arzına yönelik yaptırımlar ve Ukrayna’nın enerji altyapısına saldırıları enerji fiyatlarını vurabilir. Brent petrolün 57 dolar beklentisinin çok üzerine çıkması riski var. Bu senaryoya Batı Asya’da yeni bir çatışmayı da ekleyebiliriz. En kötüsü Hürmüz Boğazının kapanması olur. Enerji fiyatlarında belirgin bir artış, küresel büyümede yavaşlamaya, yüksek enflasyona yol açar ve merkez bankaları faiz artışlarına gidebilir.
Çok daha olası ve aynı zamanda küresel ekonomiyi sarsacak senaryolardan birine geldi sıra… Bütçe açıkları, kamu borçları ve tahvil piyasalarının kırılganlığı… ABD’nin bütçe açığı yüzde 6-7 seviyelerinde seyrediyor. Aynı şekilde gelişmiş ekonomilerinin pek çoğunun kamu borçları rekor seviyelerde. Yatırımcılar borç yükünden rahatsız olmaya başlarsa tahvil faizleri fırlar.
ÇİN’İN ‘GRİ GERGEDANLARI’NDAN
BİR TANESİ AGRESİFLEŞİRSE!..
Çin’in ekonomisini tehdit eden üç potansiyel kriz var. Bunlara ‘gri gergedanlar’ deniyor; devasa yerel yönetim borçları, emlak piyasasındaki şişkinlik ve iç talebin hedeflenen düzeyde artmaması… Emlak fiyatlarındaki düşüş durdurulamazsa ve gayrimenkul devleri temerrüde düşerse bu domino etkisi yaratabilir. Böyle bir senaryoda; Çin’de hanehalkı servetinin yok olması, banka varlık kalitesinde bozulma ve küresel talebin dibe vurması ihtimal dahilinde… Pekin şimdiye kadar pek çok destekle bu sorunun büyük bir krize evrilmesini engelledi, ancak yapısal sorun sürüyor.
Ve son ‘siyah kuğu’… Rusya-Ukrayna savaşının son bulması ve kalıcı bir barış anlaşması, küresel risk iştahını ve özellikle Doğu Avrupa’daki yatırım iklimini tamamen değiştirir. Düşen enerji fiyatları küresel tüketiciyi rahatlatır, yeniden inşa süreci ekonomik canlılık getirir.
TEMKİNLİ İYİMSERLİĞİN
ÖNÜNÜ KESEN PEK ÇOK BELİRSİZLİK VAR
Şimdi gelelim yüzlerce öngörüden bir genelleme yapmaya… Visual Capitalist, analistlerin, kanaat önderlerinin ve sektör uzmanlarının önümüzdeki yıl için beklentilerinin bir sentezi olan ‘Tahmin Konsensüsü’nü kamuoyuyla paylaştı. Bu derleme; Morgan Stanley, Goldman Sachs, IMF, The Economist, Deloitte, Microsoft, Gartner ve daha onlarca kaynaktan elde edilen 2 binden fazla bireysel tahminin incelenmesiyle hazırlanmış.
İşte sonuçları… Önce olumlu senaryo: 2025, piyasaların daha yüksek faiz oranlarına yeniden ayarlanması, jeopolitik durumun gümrük vergileri etrafında yeniden şekillenmesi ve YZ’nin abartıdan uygulamaya geçmesi gibi bir uyum yılıysa, 2026 da bir konsolidasyon ve sonuç yılı olabilir.
Genel hava ‘temkinli bir iyimserlik’ taşıyor, ancak belirsizliklerle de dolu. Morgan Stanley, 2026’yı ‘Risk Yeniden Başlatma Yılı’ olarak tanımlıyor; bu dönemde piyasa odağı makro kaygılardan mikro temellere kayarak risk varlıkları için verimli bir zemin oluşturuyor. Politika ortamı alışılmadık derecede destekleyici: malî teşvik, daha sakin olsa da devam eden parasal gevşeme ve düzenlemelerin kaldırılması, durgunluk dönemleri dışında nadiren görülen bir ‘politika üçlüsü’ meydana getirebilir. Ancak bu fazlaca olumlu bir senaryo gibi duruyor!

‘BÜYÜK HİKÂYE’ YA BİR BALONSA?..
Üçüncü yıl üst üste YZ, tahmin alanına hâkim olmaya devam ediyor, ancak anlatı değişiyor gibi… 2024 tahminleri YZ abartısının haklı olup olmadığına odaklanırken, 2025 büyük ölçekli uygulamaya odaklanmıştı; 2026 tartışması ise entegrasyon ve sonuçlar üzerine yoğunlaşıyor.
YZ, sektörler genelinde soruları yanıtlamanın ötesine geçerek insanlarla aktif olarak işbirliği yapmaya ve uzmanlıklarını, sınırlı insan gözetimiyle planlama, hareket etme ve uyum sağlama yeteneğine sahip otonom sistemler olan ‘ajan tabanlı yapay zekâ’nın (agentic AI ya da otonom AI) yaygınlaşma yılı. Deloitte, 2026 yıl sonuna kadar şirketlerin yüzde 75’inin ‘ajan tabanlı yapay zekâ’ya yatırım yapacağını öngörüyor. Bu otonom, küçük ekiplerin kapasitelerinin üzerinde performans göstermelerine yardımcı olan ‘dijital meslektaşlar’ haline gelecek.
ÜRETKEN YZ GELİRLERİ ÜÇ YIL İÇİNDE
20’YE KATLANIR MI?
Yıllardır süregelen beklentinin ardından, YZ’den elde edilecek verimlilik kazanımlarının nihayet ölçülebilir şekillerde gerçekleşmesi bekleniyor. Morgan Stanley, YZ destekli verimliliği, iyimser kazanç beklentilerinin altı temel etkeninden biri olarak gösteriyor. Yazılım ve internet şirketlerinin, önümüzdeki üç yıl içinde üretken YZ gelirlerinin 20 kattan fazla artacağını öngörüyor. YZ iş piyasasını başka şekillerde de etkileyecek. Daha önce kendilerini güvende hisseden profesyoneller artık iş güvenliği konusunda endişe duymaya başlıyor. İşin garip yanı, YZ de piyasa hikâyesine hâkim durumda. Genel kanı yükseliş yönünde olsa da, değerleme endişeleri bu yükselişi bir nebze de olsa dengeliyor.
ABD BORSALARI
DAHA DA ŞİŞECEK Mİ?
Gelelim coşa coşa bir hâl olan borsalara… Wall Street stratejistleri, 2026 yıl sonu S&P 500 hedefleri konusunda dar bir aralıkta kümelenmiş durumda: JPMorgan’ın iyimser senaryosuna göre, Fed’in beklenenden daha fazla gevşeme politikası izlemesi durumunda endeks potansiyel olarak 8,000 sınırını aşabilir. Morgan Stanley ise, işletme kaldıracının geri dönüşü, YZ verimliliğindeki kazanımlar, destekleyici vergi ve düzenleme politikaları ve kontrol altında tutulan faiz oranları sayesinde, bunu yıllardır en iyimser görünüm olarak nitelendiriyor.

ALTININ VE DEĞERLİ METALLERİN
PARILTISI SÖNMEYECEK GİBİ…
Altın hâlâ yatırımcıların favorisi olmaya devam ediyor. Morgan Stanley, ons başına 4,500 dolar hedefliyor; bu da mevcut seviyelerden yaklaşık yüzde 9’luk bir yükselişi işaret ediyor. Dünya Altın Konseyi (World Gold Council), altının 2025 yılında tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştığını ve bu yıl 1971’den bu yana dördüncü en güçlü yıllık getirisini kaydedebileceğini belirtiyor.
Altın fiyatlarındaki artışı tetikleyen faktörler yapısal nitelikte: Merkez bankalarının alımları, jeopolitik riskten korunma ve malî sürdürülebilirlik endişeleri… Malî bozulmanın hızlandığı bir ‘kıyamet döngüsü’ senaryosunda, altın mevcut seviyelerden yüzde 15-30 oranında yükselebilir. Bunun yanı sıra, 2025’te altın öncülüğünde yükselişe geçen gümüş, platin ve paladyumun getirileri altının getirisinin çok üzerine çıktı. Aynı şekilde, endüstriyel metallerin fiyatlarının da bu yıl içinde yukarı yönlü olacağı beklentisi hâkim.
BAZI ÇEKİNCELERLE BİRLİKTE
YUMUŞAK İNİŞ BEKLENTİSİ
Uluslararası Para Fonu (International Monetary Fund-IMF), küresel büyümenin 2025’te yüzde 3.2 ve 2026’da yüzde 3.1 olacağını öngörüyor; bu oranlar pandemi öncesi ortalama olan yüzde 3.7’nin altında ancak durgunluk anlamına gelmiyor. Morgan Stanley de benzer rakamlar bekliyor: 2025’te yüzde 3, 2026 ve 2027’de yüzde 3.2 küresel büyüme.
Gelişmiş ekonomilerin yüzde 1.5-1.6 civarında büyümesi beklenirken, gelişmekte olan piyasaların yüzde 4’ün üzerinde kalması öngörülüyor. Genel kanı, yumuşak bir iniş yönünde; büyüme yavaşlayacak, enflasyon kademeli olarak düşmeye devam edecek ve merkez bankaları para politikalarını gevşetecek.
POLİTİKA FAİZLERİNDE
TEMKİNLİ İNDİRİMLER
Merkez bankası politikalarının normalleşmeye devam etmesi bir diğer beklenti… Morgan Stanley’nin temel senaryosuna göre Fed, yıl ortasına kadar faizleri yüzde 3-3.25’e indirecek ve ardından uzun bir süre duraklayacak. İngiltere Merkez Bankası’nın (BoE) ise faizleri duraklamadan önce yüzde 2.75’e indirmesi bekleniyor. Hedef enflasyonun altında kalan ve durgun büyümeyle karşı karşıya olan Avrupa Merkez Bankası (ECB), piyasaların şu anda fiyatladığından daha fazla faiz indirimi yapabilir.
Japonya her zamanki gibi istisna: Gelişmiş piyasalardaki büyük merkez bankaları arasında faiz artırımı yapma potansiyeli olan tek ülke olan Japonya Merkez Bankası’nın (BoJ), faiz artırımına ara vermeden önce aralık ayına kadar yüzde 0.75’e ulaşması bekleniyor.

SON YENİ NORMAL:
GÜMRÜK TARİFELERİ
Büyük bir şok yaşanmazsa gümrük vergisi rejimi kalıcı olacak. Trump’ın karşılıklı gümrük vergileri yıllık yaklaşık 300 milyar dolar gelir sağlıyor ve yasal zorluklarla karşılaşabilirler Söz gelimi Barclays, Yüksek Mahkeme’nin bunları yasadışı ilan etmesini bekliyor, ancak hali hazırda etkin gümrük vergisi oranı yüzde 12.1 ile 1934’ten beri en yüksek seviyeye ulaştı.
Tarifelerin etkisi, korkulduğu kadar sarsıcı olmadı, ancak kümülatif etkilerini bu yılın ilk yarısında hesaplamak mümkün olabilecek. UBS, gümrük vergilerinin ABD fiyatlarını etkilemesiyle 2026’nın başlarında bir ‘durgunluk dönemi’ bekliyor, ardından ikinci çeyrekten itibaren büyümenin genişleyip güçleneceğini öngörüyor. Bu oldukça iyimser bir beklenti! Ancak yapısal değişim oldukça derin; ticaret kalıcı olarak yeniden yönlendirilebilir, tedarik zincirleri çeşitleniyor ve ABD, gümrük vergilerini açıkça ekonomik kaldıraç aracı olarak kullanıyor. Öte yandan, Çin ve Hindistan öncülüğünde gelişen ekonomiler kendi aralarında büyüyen bir pazar oluşturuyor. Bu yıl küresel ticaret verilerinde bu eğilim daha da belirginleşecek. Bu gelişmeler, tarifelerin küresel ticarete yönelik olumsuz etkilerini törpüleyecek gibi görünüyor.
ÇİN’İN ÖNCELİKLERİ:
İHRACAT VE ÜRETİM
Düşük enflasyon, emlak krizi ve yavaşlayan yurtiçi büyümeyle karşı karşıya olan Çin, imalat ve ihracata dayalı bir büyümeye yöneliyor. Özellikle Küresel Güney’de daha güvenilir bir ortak olarak konumlanan ülke, ABD’nin çok taraflılıktan çekildiği bir dönemde ticaret anlaşmaları imzalıyor. Morgan Stanley, Pekin’in önceden sağladığı desteklerin de etkisiyle, Çin’in reel GSYH’sinin 2026’da yüzde 5 oranında büyüyeceğini öngörüyor. Ancak bu strateji küresel gerilimlere yol açabilir: Sanayide aşırı kapasite dünya pazarlarını doldurabilir ve gümrük vergisi savaşları yoğunlaşabilir.
Bunlarla bitmiyor; ING’nin sıraladığı siyah kuğulara bir o kadarını daha eklemek mümkün. Batı Asya’da yeni savaşlar, Doğu Avrupa’da açılabilecek yeni cepheler, Asya-Pasifik’te sıcak çatışmalar, emtia süper döngüsünün fiyatları beklentilerin de üzerinde yukarı çekmesi ilk akla gelenler… Küresel siyaset bir dönüm noktasında ve bu dönüm noktası iki dünya savaşının arifesini çok andırıyor. Küresel kapitalizmin varolan normları küresel ekonomiye çok dar geliyor. Tek kutuplu dünya ağır hasta, çok kutuplu dünyanın doğumu ise geciktikçe gecikiyor.
Bıçağın sırtında tedirgin bir yılda en kötüsü değil, ‘kötünün iyisi’!
Görüş
Fotoğraf altı yazısı ve davetli listesi: Batı’nın ŞİÖ haberlerinin açıklayamadığı Türkiye

Thomas Karat, davranış analisti
Batılı ajansların Bişkek’ten geçtiği fotoğraf, anlamı baştan tayin edilmiş bir paket halinde ulaştı. Kırgızistan Cumhurbaşkanı’nın tören kıtası önünde Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’e refakat ettiği karenin üzerinde, fotoğraf altı yazısı ABD GÜCÜNE KARŞI KOYMAK şeklindeydi. Karenin kendisi bildik bir diplomatik seremoniyi, kırmızı halıda yürüyen iki devlet başkanını gösteriyordu yalnızca. Fotoğraf altı yazısı ise karenin sunmadığı unsurları tamamlıyordu: bir hasım, bir amaç ve Batılı okurun endişesini yöneltmesi gereken istikamet. Tarafsız görüntü ile peşin hükümlü sözcükler arasındaki bu açı, söze başlamak için elverişli bir zemin; zira henüz tek bir analiz satırı kaleme alınmadan önce, zirvenin çerçevesi tam da burada belirlendi.
Şanghay İşbirliği Örgütü, 1 Eylül’de Kırgızistan’ın başkentinde on üye devlet, bir düzineden fazla hükümet başkanı ve davetliler arasında yer alan Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri ile birlikte yirmi beşinci kuruluş yıl dönümünü geride bıraktı. Avrupa ve Kuzey Amerika’daki yayın organlarının çoğu, örgütü Batı’ya denge unsuru olmayı amaçlayan bir blok olarak niteleyen tek bir Agence France-Presse bültenini sayfalarına taşıdı. France 24, Rus ve Çinli liderlerin Orta Asya’ya Batı nüfuzuna karşı koymak üzere gittiğini bildirdi. Aynı yapının daha önceki bir oturumuna dair İngiliz basını, toplantıyı bir “kargaşa ekseninin” kapalı kapılar ardındaki zirvesi olarak andı. Bu kurguların her birinde Batı, katılmadığı bir toplantının dilbilgisel merkezine yerleşiyor. Örgüte, Washington ve Brüksel’e atıfta bulunmadan ifade edilebilecek hiçbir bağımsız gaye tanınmıyor; varlığı bütünüyle onlara verilen bir tepkiden ibaret sayılıyor.
Fotoğraf altı yazısındaki gedik: Türkiye
Bu anlatı kurgusu, ilk ve en büyük engeline davetli listesinde, bilhassa masadaki bir NATO üyesinin varlığında tosluyor. Türkiye, örgüt bünyesinde diyalog ortağı statüsünü koruyor ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan zirvelere bizzat katılıyor. ŞİÖ’nün kendi ittifakına karşı kurulmuş bir eksen olduğu söylenen Batılı okur, o ittifakın kurucu bir üyesinin neden o masada yer tuttuğunu sorgulamaya teşvik edilmiyor. Örgütü Batı’ya karşı bir denge unsuru olarak adlandıran aynı AFP bülteni, giriş paragrafının birkaç satır altında, örgütün Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar dahil on beş diyalog ortağı bulunduğunu kaydediyor. Türkiye NATO üyesi. Suudi Arabistan ve Katar ise ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın ileri karargâhına ve bölgedeki en büyük Amerikan hava üssüne ev sahipliği yapıyor. Batı’ya karşı durmak üzere kurulan bir örgüt böylesi bir katılımcı profilini bir araya getiremez; örgütü bu şekilde yaftalayan bir fotoğraf altı yazısı da ancak kendi iddiasını yalanlayan paragrafa kadar inmeyen okurlar nezdinde ayakta kalabilir.
Türkiye’nin konumu, Batı basınının anlamlandırmakta en yetersiz kaldığı parçayı oluşturuyor; zira zihinlerdeki hâkim harita yalnızca iki takıma izin veriyor. Ankara, ŞİÖ’yü NATO’ya tercih ediyor değil. Bu iki takımlı modelin kavrayamayacağı bir tutum sergiliyor: Örgüte ne tam üye olarak katılıyor ne de ona bütünüyle sırt çeviriyor; burayı işlenecek, değerlendirilecek bir zemin olarak görüyor. Bir yandan Atlantik’teki ahdi yükümlülüklerini korurken diğer yandan Avrasya güvenlik platformunda ağırlık kazanan bir devlet, Atlantik düzeninin kuralları artık tek başına koyamayacağı bir geleceğe karşı risklerini dağıtıyor. Bu hamle İstanbul’dan bakıldığında gayet berrak görünürken, Bişkek fotoğrafına o yazıyı iliştiren yayın merkezlerinden bakıldığında büyük ölçüde okunaksız kalıyor. Tam da bu yüzden, o merkezlerin zirveye dair aktardıkları, buradan bakıldığında çoktan geride kalmaya yüz tutmuş bir dünyanın tasviri gibi duruyor.
Söz dağarcığı ve ele verdikleri
Haberlerde tercih edilen dil, yakından incelenmeyi hak ediyor. Sürekli yinelenen terimler şunlar: “karşı”, “aleyhinde”, “Batı karşıtı” ve “eksen”… Örgüte kendine ait hiçbir muhteva tanımayan bir karşıtlık söz dağarcığı. Buradaki en ağır yükü “eksen” sözcüğü taşıyor. İkinci Dünya Savaşı’nın, yakın dönemde ise “şer ekseni” retoriğinin ahlaki mimarisini devralıp üyeleri arasında bir NATO hükümetinin de bulunduğu bir ticaret ve güvenlik platformunun üzerine boca ediyor. Bu kavramsal aktarım, bizzat kendisini temelsiz kılan olguların birkaç satır ötesinde gerçekleşiyor; aradaki bu yakınlıksa niyetin asıl ele vereni niteliğinde.
Adını koymaya değer yapısal bir alışkanlık daha var. AFP metni, örgütün kuruluş bildirgesinde kendisini başka devletleri hedef alan bir ittifak olmadığını ilan ettiğini belirtiyor; fakat hemen ardından gelen cümlede, Rus ve Çinli liderlerin geçmiş zirvelerde Batı karşıtı konuşmalar yaptığını aktarıyor. Yapının kendi öz tanımı kayda geçirildiği an, hemen geri alınıyor. Burada sergilenen şüphecilik son derece seçici. Bir NATO bildirisi ittifakı “savunma amaçlı” olarak nitelendirdiğinde, aynı ajanslar geçmişteki taarruz harekâtlarını hatırlatmayı akıllarına getirmiyor. Kuşku, hasımlar için hemen devreye girerken ortaklar söz konusu olduğunda devreden çıkıyor; kanıta değil, peşin kabullere yaslanan bir ayrım bu. Batılı ajans ağının dışındaki yayın organları ise aynı malzemeyi çok daha soğukkanlı ele alıyor. Al Jazeera’nin görüşüne başvurduğu bölge uzmanı, ŞİÖ’yü yalın bir ifadeyle tutarlı bir yapı oluşturmayan bir Batı karşıtı ittifak olarak niteledi; hiçbir Batı manşetinde kendine yer bulamayan bu sade ve isabetli tespit, o meşhur fotoğraf altı yazısına uymadığı için dışarıda bırakıldı.
Baskıyla doğru orantılı büyüyen bir blok
Örgütün tarihi, kendi retoriğinden çok daha fazlasını açıklıyor. 1996’da Çin, Rusya ve üç Orta Asya cumhuriyeti arasında sınır hatlarının belirlenmesiyle ilgilenen teknik bir uzlaşma olarak başladı. Batı’nın üyelerine uyguladığı baskıyla doğru orantılı biçimde ivme kazandı. Hindistan ve Pakistan 2017’de örgüte katıldı. Yıllar süren yaptırımların tam üyeliği hem Tahran hem de örgüt için cazip kılmasının ardından İran kabul edildi. ABD’nin ikincil yaptırımları ve gümrük tarifeleri, giderek genişleyen bir hükümetler halkasına Washington’ın erişim alanı dışındaki bir platformun kıymetini gösterdikçe, diyalog ortaklarının sayısı on beşe dayandı. Bişkek’te dönem başkanlığı, Amerika’nın bir diğer köklü güvenlik ortağı olan Pakistan’a devredildi. Manzara gayet tutarlı: Örgüt, yeni üye kazanmaktan ziyade, Batı politikalarının çıkış kapısına doğru ittiği devletlerin istikrarlı yönelimiyle büyüdü.
En çarpıcı örneği İran sunuyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Bişkek’teki yerine Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir savaşın altıncı ayında oturdu. Zirveden bir hafta önce ABD Hazine Bakanlığı, Ekonomik Tecrit Operasyonu adını verdiği bir yaptırım harekâtı ilan ederek ikincil yaptırımları İran ekonomisinin beş sektörüne daha (havacılık, dijital varlıklar, altın, deniz taşımacılığı ve teknoloji) genişletti; ayrıca yayımladığı ayrı bir uyarıda, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için İran’a ödeme yapan herhangi bir ülke vatandaşının veya kuruluşunun Amerikan cezalarına maruz kalacağını duyurdu. İkincil yaptırımlar yalnızca hedefi vurmakla kalmaz; o hedefle ticaret yürüten her hükümeti veya şirketi de kapsar. Bu durum, dolar sisteminden dışlanma tehdidiyle dayatılan, diğer devletlerin egemenlik kararlarına yöneltilmiş açık bir talimattır. İran petrolünün en büyük alıcısı olan Çin, çıkarlarını kararlılıkla savunacağını belirterek karşılık verdi. Tahran’a yönelen bir tedbir, pratikte Pekin’e iletilen bir dayatma işlevi gördü; Pekin de heyetini toplayıp Bişkek’in yolunu tuttu. İkinci örneği Hindistan veriyor. Başbakan Narendra Modi, Yeni Delhi’nin Rus petrolü alımları gerekçe gösterilerek Washington’ın Hint mallarına yüzde 50 gümrük vergisi getirmesinden birkaç gün sonra Devlet Başkanı Vladimir Putin ile önceden planlanmış ikili bir görüşme yaptı. Hindistan’ı terbiye etmesi amaçlanan araç, onu uzak tutmaya çalıştığı masanın tam ortasına kadar eşlik etti.
Görüş ayrılıkları gerçek ve asıl mesele de bu
Zirveyi hakkıyla değerlendirmek, örgütün sınırları konusunda da aynı açıklıkta olmayı gerektiriyor; zira buradaki dürüstlük, sahici bir analizi eleştirilen kalıpların bir ayna yansıması olmaktan ayıran yegâne unsurdur. ŞİÖ yekpare bir blok değil. Rusya ve Çin, aynı Orta Asya coğrafyasında nüfuz rekabeti yürütüyor. Hindistan ile Çin, ihtilaflı ve zaman zaman şiddete sahne olan bir sınırı paylaşıyor; Modi ve Şi’nin aynı platformda yer alıp resmi bir ikili görüşme yapmamasının nedeni de bu. Hindistan ve Pakistan, hasımlıklarını korurken aynı çatının altında üyelik sürdürüyor. Kurulması önerilen kalkınma bankası, yıllardır tartışılmasına rağmen işler bir kuruma dönüşebilmiş değil. Örgütün temsil ettiğini ileri sürdüğü insanlığın yüzde 40’ı, ortak bir gayenin değil, yalnızca fiziki bir cüsseliğin göstergesi.
Ne var ki bu derin ayrılıklar, Batı’nın çizdiği çerçeveyi kurtarmaya yetmiyor; bilakis o çerçevenin üzerini örttüğü hakikati daha da berraklaştırıyor. Bu hükümetler arasında mutlak bir uzlaşı yok ve zirveyi kayda değer kılan da bu tür bir uzlaşma değil. Asıl dikkat çekici olan, birbirine güvenmeyen devletlerin anlaşmazlıklarını ABD’nin kontrol etmediği bir çatı altında yönetmeyi tercih etmesidir. Reddettikleri seçenek ise Washington’ın denetimindeki bir yapının hakemliğidir. Bu tercih, Amerikan öncülüğündeki düzenin konumuna dair hiçbir ortak bildirinin üretemeyeceği ağırlıkta bir tespittir. Bunun için resmi bir ittifaka veya ortak bir ideolojiye gerek yok; gereken tek şey, kritik bir devletler toplamının Batı düzenini artık çevresinden dolaşılması gereken bir unsur olarak görmesi. Üstelik bu etrafından dolanma süreci, Batılı okurlara risklerini dağıtmaya çalışan bir yapının durduğu yerde hasım bir eksen görmelerini buyuran fotoğraf altı yazısının tam gölgesinde, artık devlet başkanları düzeyinde ve alenen işliyor.
Daralan merkez
Batılı yetkililer dünya kamuoyuna atıfta bulunduklarında dillerinden düşürmedikleri bir ifade var: “Uluslararası toplum.” Bişkek, bu ifadenin nelerin üstünü örttüğünü bir kez daha hatırlattı. Bahsi geçen “toplum”, 1991 sonrasındaki tartışmasız Amerikan üstünlüğünün hüküm sürdüğü kısa dönemde kendi uzlaşısını insanlığın ortak mutabakatı sanmaya alışmış, giderek daralan muayyen bir başkentler zümresinden ibaret. Kırgızistan’ın başkentindeki zirve; bir NATO üyesini, Batı’nın yakın markajındaki ortak Hindistan’ı, ABD’nin Körfez’deki güvenlik himayesinde bulunan müttefiklerini ve yeryüzünün en ağır yaptırımlarına maruz kalan iki devletini, üstelik Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin nezaretinde bir araya getirdi. O salondaki tabloyu “Batı karşıtı bir eksen” olarak tarif etmek, odadaki bileşimin çıplak gerçeğiyle asla bağdaşmıyor. Bu nitelemenin ısrarla sürdürülmesi ise yalnızca seslendiği kitleye hizmet etmesinden kaynaklanıyor; daralan bir merkeze, dünyanın hâlâ etrafında döndüğü sabit nokta olduğu tesellisini fısıldıyor.
Ankara’dan ve 1991 sonrası kurulan düzenin tekelini yitirişine tanıklık eden devletlerin daha geniş ufkundan bakıldığında, bu teselli ancak geriden gelen bir göstergeden ibaret kalıyor. Fotoğraftaki iki adam öğle yemeğine yürüyordu. O yemeğin yenmesini engelleyemeyen, Hintli ortağını Moskova’dan mesafeli tutamayan, bilfiil savaştığı devleti tecrit edemeyen ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin katılımının önüne geçemeyen güç, kendi basını marifetiyle bu zirvenin sırf kendisine karşı kurulmuş bir cephe olduğu yanılsamasıyla avutuluyor. Oysa daha isabetli okuma, Türkiye’nin kendi tutumunda çoktan karşılık bulmuş olanıdır: Dünya kendisini Batı’ya karşı konumlandırmaktan ziyade, artık onu beklemeden kendi nizamını kuruyor. Fotoğrafın üzerine iliştirilen o meşhur başlık ise bu hakikatin kabullenileceği en son yerdir.
Görüş
Bişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
On devlet ve hükümet başkanı ile Avrasya coğrafyasının yarısına yayılan geniş bir ortaklar heyeti, Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya vaadiyle Kırgızistan’ın başkentinde bir araya geliyor. Zirvenin paraya, medyaya ve kulübün kendi iç çelişkilerine dair sessiz mücadeleleri, yayımlanacak nihai bildiriden çok daha belirleyici olacak.
BİŞKEK, Kırgızistan: Burası büyük güçleri yakından tanıyan bir şehir. Sokak planını Sovyet mühendisleri çizdi; ekonomisi ise büyük ölçüde Rusya’daki Kırgız işçilerin gönderdiği parayla dönüyor. Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) yıllık zirvesini 31 Ağustos – 1 Eylül 2026 tarihlerinde burada topladığında, dağlarla çevrili bu başkent, 48 saatliğine çağımızın en hayati açık sorusuna ev sahipliği yapacak: Batı hâkimiyetinin ardından dünya nasıl görünecek?
Batı tahakkümünün ötesinde bir dünya nasıl görünecek?
Yalnızca katılımcı listesi dahi bahsin büyüklüğünü anlatmaya yetiyor. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan; insanlığın yaklaşık yüzde 40’ını temsil eden on asil üyeye liderlik edecek. Bu halkada Hindistan, Pakistan, Belarus ve Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev önderliğindeki Kazakistan başta olmak üzere dört Orta Asya cumhuriyeti yer alırken, Kahire’den Körfez’e ve Ankara’ya kadar uzanan diyalog ortakları da heyete eşlik ediyor.
Hiçbir Batılı kurum bugüne kadar böylesi bir topluluğu aynı çatı altında ağırlamak zorunda kalmadı. Hiçbir Amerikan yönetimi de bu manzarayı dışarıdan izleme durumunda bırakılmadı.
Kâğıt üzerinde gündem, bilinçli olarak sıradan tutulmuş: Örgütün Taşkent merkezli koordinasyon organı aracılığıyla terörle mücadele iş birliği, Afganistan’daki istikrarsızlık, ticaretin kolaylaştırılması, enerji, dijital kalkınma ve “Şanghay Ruhu”nun -karşılıklı güven, ortak fayda ve medeniyetler arası saygı- alışılagelmiş tekrarı. Temel ilke her zamanki gibi oydaşma; bu da genel kurul salonunda dile getirilen hiçbir sözün kimseyi incitmeyeceği anlamına geliyor.
Asıl zirve ise satır aralarında, sonuç bildirisinde yer bulamayacak üç ayrı temasta gerçekleşecek.
İlk temas: Para ve onu Washington’ın erişemeyeceği yerlerde dolaştırmanın yolları
Yayımlanacak hiçbir bildiride “yaptırım” kelimesi geçmeyecek. Yine de hazırlık müzakerelerini aktaran üç üye devlet diplomatı, gizlilik kaydıyla yaptıkları açıklamalarda, finans dosyasının diğer tüm başlıklardan daha fazla mesai tükettiğini belirtti: Geçtiğimiz yılki Tientsin Zirvesi’nde yeniden ivme kazanan ve uzun süredir ertelenen ŞİÖ Kalkınma Bankası projesi, yerel para birimleriyle ticaretin genişletilmesi ve üyelerin Belçika merkezli SWIFT ağına -dolayısıyla ABD finans hukukuna- temas etmeden hesaplaşmasını sağlayacak ulusal ödeme sistemlerinin birbirine bağlanması.
Bu arayışın aciliyeti soyut bir heves değil. Rusya Merkez Bankası kapsamlı kısıtlamalar altında faaliyet gösteriyor; İran ise neredeyse bir kuşaktır dolar sisteminin dışına itilmiş durumda. Batı’nın ortağı konumundaki Hindistan bile seçeneklerini çoğaltmak adına Rus petrolünü dolar dışı para birimleriyle alıyor. Gümrük tarifeleri ve ikincil yaptırımlar, örgütün diplomatik dilindeki “finansal kapsayıcılık” ifadesini bu yazın örtük parolasına dönüştürdü.
Karşılaşılan engeller de bir o kadar somut. Kalkınma bankası, kurulmaksızın on yılı aşkın süredir tartışılıyor; zira kurucu üyelerin her biri sermaye yapısının, genel merkezinin ve kullanılacak para biriminin kendi şartlarına göre belirlenmesini istiyor. Üye devletlerden birinin hükümetine danışmanlık yapan bir iktisatçı durumu şöyle özetledi: “O salondaki hiç kimse dolarsızlaşmaya karşı değil; fakat herkes Çin’in kontrol edeceği bir bankaya karşı.”
İkinci temas: Masada olmayan ama varlığı her köşede hissedilen ABD
Zirve öncesindeki aylarda, büyük ölçüde aracılar üzerinden yürütülen yoğun bir Amerikan diplomasisi trafiği gözlendi: CIA Direktörü ile Rus istihbaratı arasındaki temas haberleri, Pakistan Genelkurmay Başkanı’nın Tahran ziyaretleri, Körfez ülkeleri dışişleri bakanlarının ve bir yoruma göre Ürdün Kralı’nın Pekin’e ilettiği mesajlar. Washington bu hareketliliği karmaşık bir dünyanın olağan yönetimi olarak nitelendirirken, Bişkek’te toplanan başkentlerde bu durum farklı okunuyor; süper gücün bir uzlaşma arayışında olduğunun işareti olarak görülüyor.
Pekin’de görev yapan ve diğerleri gibi ismini vermek istemeyen Avrupalı bir büyükelçi, “Aracılar eliyle yürütülen diplomasi ya yüksek bir maharetin ya da tükenmişliğin göstergesidir” dedi. “Amerikalılar bunun ilk seçenek olduğunu söylüyor. Bu zirve ise iki gün boyunca ikincisini sahneleyecek.”
Zamanlama dramatik gerilimi daha da tırmandırıyor. Liderlerin Bişkek’ten ayrılmasından on hafta sonra ABD ara seçimleri yapılacak; siyasi kimliğini savaşları bitirmek ve ticaret ihtilaflarını kazanmak üzerine kuran bir başkan ise henüz iki alanda da kalıcı bir netice alabilmiş değil. Danışmanlar, Temsilciler Meclisi’nin kaybedilmesinin muhalefete soruşturma yetkisi ve azil mekanizmasını işletme imkânı vereceğinden açıkça endişe duyuyor. Uzmanlar, zirvenin koreografisinin buna göre ayarlanacağını öngörüyor: Alternatif bir düzeni yansıtan el sıkışmalar ve aile fotoğrafları sergilenecek, ancak Washington’a en kırılgan anında açık bir cephe açmayacak bir dikkat gözetilecek.
Fakat zirvenin kendi kurgusu, “gerileyen Amerika” anlatısının sınırlarını da ortaya koyuyor. Hindistan, örgütün yalnızca bir Çin-Rusya aracına dönüşmesini engellemek gayesiyle masada yer alıyor; nitekim daha önce Batı karşıtı ifadelere set çekmişti ve bunu tekrarlaması bekleniyor. Orta Asya devletleri ise Rusya’nın sunduğu güvenlik, Çin finansmanı ve Batı pazarları arasında denge gözetiyor. Kaldı ki her üyenin yaptırımlara direnç geliştirme çabası, en nihayetinde dolar merkezli dünyanın hâlâ ne denli ağırlık taşıdığının bir göstergesi.
Üçüncü temas: Bir Mısırlının başlattığı tartışma
Tientsin’de masaya gelen en somut önerilerden biri bir devlet başkanından değil; Asya ve Avrasya meseleleri uzmanı, Kahire merkezli Asya Araştırma ve Çeviri Merkezi Direktörü Mısırlı akademisyen Dr. Ahmed Moustafa’dan geldi. Ülkesi ŞİÖ diyalog ortağı olarak örgütün dış çeperini yoklamayı sürdürürken toplantıya katılan Moustafa’nın tespiti şu: Teşkilatın en derin açığı askeri ya da mali değil, enformasyonel nitelikte.
Batı’nın asıl üstünlüğü, örgütün sözcülüğünü üstlendiğini iddia ettiği gençliğin hedeflerini biçimlendiren medya platformlarından ve profesyonel ağlardan kaynaklanıyor. Moustafa’nın sunduğu teklif -üye ülkelerin düşünce kuruluşları ile medyasını birbirine bağlayan daimi ve kurumsal bir mekanizmanın teşkil edilmesi, bölge gençliği için de “LinkedIn ayarında ya da ondan daha güçlü” profesyonel bir sosyal ağ kurulması- bu yaz zirve çalışma gruplarında elden ele dolaştı.
Bu fikir, bir iş planı olmasından ziyade Pekin ve Moskova’nın daha çetin yollardan ulaştığı bir teşhisi yansıtması bakımından önem taşıyor. Örgüt üyesi ülkelerin vatandaşları, sahip olunan tüm demografik ağırlığa rağmen, fiilen Batı platformlarının ve Batı dillerinin hâkimiyetindeki bir bilgi evreninde yaşıyor. Üye devletlerin buna yanıtı ise güvenlik duvarları, taklit uygulamalar ve her yıl düzenlenen bir medya forumuyla sınırlı kaldı; henüz kimsenin kendi tercihiyle yöneleceği bir dijital ekosistem inşa edilemedi.
Kuşkucular bu durumu yapısal bir nedene bağlıyor: Profesyonel ağlar değerini serbest bilgi akışından üretir; oysa kimi üye hükümetler tam da bu akışı kısıtlama ilkesine bağlı. Bir diplomatın kinayeli ifadesiyle: “Şanghay Ruhu için bir LinkedIn kurabilirsiniz; fakat insanları orada birbiriyle temas kurmaya ikna etmekte başarılar dilerim.”
Son temas: Örgütün kendi iç çelişkileriyle yüzleşmesi
Aile fotoğrafı, perde arkasındaki çekişmeleri yansıtmayacak: Hindistan ile Çin, Hindistan ile Pakistan arasındaki gerilimler; İsrail ile yaşadığı savaşın ardından Tientsin’den somut bir güvenlik garantisi alamadan yalnızca taziye ve destek sözleriyle ayrılan İran ve aynı anda tüm taraflarca el üstünde tutulmayı ulusal bir stratejiye dönüştüren ev sahibi yönetim. Kuruluşunun üzerinden geçen çeyrek asrın ardından örgütün en belirgin başarısı, zirvenin bizzat toplanabilmiş olması: Rakiplerin bir araya gelebildiğinin kanıtı, fakat henüz birlikte inşa edebildiklerinin değil.
Avrasya kurumlarını yakından izleyen kıdemli bir analist, “Bişkek kusursuzca sahnelenecek” dedi. “Asıl soru, araç konvoyları dağıldıktan sonra geriye bir şey kalıp kalmayacağı.”
Liderler 1 Eylül’de uçaklarıyla Bişkek semalarından ülkelerine dönerken arkalarında flamalar, yayımlanmış bir bildiri ve bir iddia bırakacak: Yeni bir düzenin yalnızca arzu edilmekle kalmayıp işlerlik kazandığı iddiası.
Bu zirvenin fısıldadığı daha yalın gerçek ise şu: Bir düzen, varlığı ilan edilerek kurulamaz. Ödeme sistemi ödeme sistemiyle, platform platformla ve Şanghay Ruhu’nun rakamların katılığıyla sınandığı, kameraların girmediği odalarda adım adım inşa edilmek zorundadır.
Görüş
Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.
Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.
Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.
Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.
Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.
Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.
Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.
Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.
Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.
Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.
Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.
Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.
Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.
Avrupa4 gün önceAvrupa savunma sanayii Ukrayna’ya yetişemiyor
Avrupa3 gün önceKoçbaşı olarak AfD
Görüş2 hafta önceBişkek’te “Yeni Düzen” gerçeğe dönüşüp dönüşemeyeceğini görmek için toplanıyor
Dünya Basını2 hafta önce“Yapay zeka devasa bir aldatmaca”
Avrupa4 gün önceCDU, AfD’yi durdurmak için yeni göç planı hazırlıyor
Asya2 hafta önceHindistan’ın 2047 gelişmiş ekonomi hedefi zora girdi
Asya1 hafta önceABD’nin baskısıyla karşı karşıya kalan Japonya Merkez Bankası kritik bir karar aşamasında
Asya3 gün önceÇin’in HQ-17AE kısa menzilli hava savunma sistemi Pakistan’ın İHA savunmasını güçlendirecek









