Bizi Takip Edin

Görüş

Ötelenmiş yapısal sorunlar ve hesaplaşmalar bizi bekler

Avatar photo

Yayınlanma

2025, en zorlu yıllardan biri olarak tarihe geçecek. Bölgesel savaşlarıyla, diplomatik gerilimleriyle ve küresel ekonomiye ilişkin verdiği yüksek frekanslı sinyalleriyle… Ve bu daha başlangıç gibi görünüyor, çünkü ne hesaplaşmalar bitti ne de yeni bir dünya düzeninin temelleri atılabildi. Pek çok sıcak çatışmaysa şimdilik durduruldu ve her an yeniden başlayabilir. ‘Belirsizlikler’ geçen yılı tarif edecek en doğru sözcük olsa gerek, bu yıl yanına bir sözcük daha eklenecek; ‘endişeler’…

Gerek araştırma kurumlarının gerek yatırım bankalarının öngörüleri de hemen hemen bu yönde… Söz gelimi, küresel ölçekte kamuoyu araştırmaları yapan IPSOS’un ‘2026 İçin Küresel Tahminler’ (Global Predictions for 2026) araştırmasının sonuçları, 2026’nın da tedirginliklerle dolu bir yıl olacağını ortaya koyuyor.

Küresel ortalamanın biraz üzerinde (yüzde 29) bir kesim, 2026 yılında ülkelerinde büyük bir terör saldırısının gerçekleşeceğini düşünürken, az bir çoğunluk (yüzde 51) böyle bir beklenti içinde değil. Yerel kamu güvenliğinin iyileşip iyileşmeyeceği konusunda insanlar ikiye bölünmüş durumda; yüzde 46’sı yaşadıkları bölgenin 2026’da 2025’e göre daha az güvenli olacağını tahmin ediyor. Her beş kişiden yaklaşık üçü (yüzde 59), ülkelerinin yönetilme biçimine karşı protestolar veya isyanlar gibi büyük çaplı halk ayaklanmalarının yaşanacağına inanıyor.

Her 10 kişiden neredeyse sekizi (yüzde 78) 2026 yılında ortalama küresel sıcaklıkların artacağını bekliyor; 30 ülkenin tamamında çoğunluk bu görüşü paylaşıyor. Ve katılımcıların üçte ikisinden biraz fazlası (yüzde 69), gelecek yıl ülkelerinde bu yıla göre daha fazla aşırı hava olayının yaşanacağından endişeli. Neredeyse yarısı (yüzde 48), ülkelerindeki hükûmetin karbon emisyonlarını daha hızlı azaltmak için daha zorlu hedefler belirleyeceğini tahmin ediyor.

BORSALARIN ÇÖKECEĞİNDEN
ENDİŞELENLERİN ORANI YÜZDE 38

Anket katılımcılarının neredeyse yarısı (küresel ortalama yüzde 48) ülkelerinin 2026’da resesyona gireceğini tahmin ederken, üçte biri (yüzde 33) bunun mümkün olmadığı görüşünde. Bu arada, insanların harcanabilir gelirlerinin 2026’da 2025’e göre daha yüksek olup olmayacağı konusunda görüşleri ikiye bölünmüş durumda; neredeyse yarısı (yüzde 47) bunun muhtemel olduğunu düşünürken, yüzde 43’ü gelecek yıl daha fazla para harcayacaklarına katılmıyor. Ankete katılanların yaklaşık beşte ikisi (yüzde 38) dünya genelindeki büyük borsaların 2026’da çökeceğini beklerken, yüzde 39’u bunun mümkün olmadığını düşünüyor.

Katılımcıların üçte ikisi (yüzde 67), yapay zekânın (YZ) ülkelerinde birçok yeni işin kaybedilmesine sebep olacağını öngörüyor; bu oran geçen yıla (yüzde 64) göre hafif bir artış göstermiş. Öte yandan, katılımcıların beşte ikisinden biraz fazlası (yüzde 43), YZ’nin birçok yeni işin yaratılmasını sağlayacağı görüşünde.

YA SİYAH KUĞU SÜRÜSÜ
BEKLENENDEN KALABALIKSA?..

Riskler saymakla bitecek gibi değil… Küresel bankacılık sektörünün önde gelen bankalarından ING, 2026 yılına dair ‘siyah kuğu’ senaryolarını ve büyüme risklerini içeren bir rapor hazırlamış. YZ balonundan Trump’ın seçim rüşvetine, Çin’in emlak krizinden yeni bir enflasyon dalgasına kadar 10 büyük risk sıralanıyor bu çalışmada.

Karşılaşmamız muhtemel siyan kuğulardan biri YZ balonunun patlaması… Teknoloji devleri trilyon dolarlık YZ yatırımlarını paraya dönüştüremezse, devasa donanım ve yazılım yatırımları sorgulanmaya başlanacak. Teknoloji hisselerinde çöküş, borsalarda ciddi bir düzeltmeyi zorunlu kılacak. Bu da ABD’de talepte düşüşe ve istihdam piyasasında tam ölçekli bir resesyona sebep olacak. Böylesi bir durumda Fed faiz indirimlerinde vites artırmak zorunda kalabilir.

2,000 DOLARLIK SEÇİM RÜŞVETİ

Kasım ayında yapılacak ara seçimler öncesinde ABD Başkanı Donald Trump bir seçim rüşveti vermeye kalkışabilir. 150 milyon Amerikalı’ya 2,000 dolarlık çekler dağıtılması için Kongre’ye baskı yapabilir. Piyasaya böyle bir paranın pompalanması, pandemi dönemindeki gibi bir enflasyon patlamasını tetikleyebilir. Fed mecburen daha ‘şahin’ bir tutum takınır, ABD’de büyüme zıplar, ancak hayat pahalılığı dar gelirliyi vurmaya devam eder. Eğer ki Trump’ın uydusu bir Fed başkan şahin tutum takınmakta tereddüt ederse, enflasyon daha da alevlenebilir.

Bir başka olası kâbus senaryosuna gelelim… Elektrik tüketen canavarlar olan YZ merkezleri, olası bir enerji krizi yaşanırsa elektriksiz kalabilir. Sonuçta YZ sadece yazılımdan ibaret değil; devasa enerji tüketimi demek. 2030’da veri merkezlerinin ABD elektrik talebinin yüzde 10’unu oluşturması bekleniyor. Küresel şebekelerde kesinti riski, artan enerji fiyatları ve tedarik zinciri darboğazları nedeniyle yeni bir enflasyon dalgası yaratmakla kalmaz, YZ öncülüğünde şişen borsalarda ciddi bir çöküşe neden olabilir.

BEYAZ SARAY GÜMRÜK TARİFELERİNİ GERİ ÇEKERSE…

MAGA’cıların başta Çin olmak üzere rakiplerini hizaya sokmak için ‘en büyük koz’ olduğunu düşünerek uygulamaya koydukları tarife savaşlarının iki tarafı keskin bir bıçak olduğu ortaya çıktı. 2025’in ilk yarısında Çin malları ve ara malları olmazsa, ABD’deki market raflarının boşalma ihtimalini fark ettiler ve Çin’e yönelik tehditlerini yumuşattılar. Şu anda da değişen bir şey yok, Washington yine sertleşirse market raflarının boş kalma riski sürüyor. Tarifelerin etkilerinin bu yılın ilk yarısında gerek enflasyon gerekse ürün sıkıntısı olarak ABD ekonomisini olumsuz etkilemesi durumunda, Trump ara seçim öncesinde yüzde 16 civarındaki ortalama gümrük vergilerini geri çekebilir. Bu da büyümenin artmasını, enflasyonun görece düşmesini sağlar. Fed’in de politika faizi indirimlerine son vermesi gerekebilir. Bu gelişme, başta borsalar olmak üzere, piyasalar açısından beklentilerin revize edilmesini zorunlu kılar.

AVRUPALILAR YENİDEN HARCAMAYA BAŞLARSA

Euro Bölgesi tasarruf oranları pandemi öncesinin yüzde 3 üzerinde. 2026’da güvenin geri gelmesiyle Avrupalıların harcama yapmaya başlaması olası… Euro Bölgesi’nde yüzde 1.5 üzerinde büyüme söz konusu olursa, Avrupa Merkez Bankası (ECB) 2026 sonunda faiz artırabilir. Bu pek muhtemel bir senaryo değil gibi… Zira AB ülkelerinin hükûmetlerinin savaş çığlıları Yaşlı Kıta’da yankılanırken, Avrupalıların öyle kolay kolay ellerini ceplerine atma ihtimali düşük görünüyor.

Bir başka ve olası senaryo… Ticaret savaşlarından kaynaklanan tedarik zincirlerinde bir kopma yaşanabilir. Washington ve Pekin arasındaki kırılgan ateşkes bozulursa, Çin nadir toprak elementleri üzerinde ihracat kısıtlamasına gidebilir. Böyle bir restleşmede sadece ABD değil, bütün Batı Bloku ciddi zarar gerebilir. Çip, otomobil, yeşil enerji ve savunma sanayiinde hammadde, ara malı kıtlığı ve fiyat patlaması yaşanmakla kalmaz, pek çok üretim tesisi geçici olarak üretime ara vermek zorunda kalabilir.

BÜTÇE KRİZLERİ VE TAHVİL PİYASALARI

Rusya’nın petrol arzına yönelik yaptırımlar ve Ukrayna’nın enerji altyapısına saldırıları enerji fiyatlarını vurabilir. Brent petrolün 57 dolar beklentisinin çok üzerine çıkması riski var. Bu senaryoya Batı Asya’da yeni bir çatışmayı da ekleyebiliriz. En kötüsü Hürmüz Boğazının kapanması olur. Enerji fiyatlarında belirgin bir artış, küresel büyümede yavaşlamaya, yüksek enflasyona yol açar ve merkez bankaları faiz artışlarına gidebilir.

Çok daha olası ve aynı zamanda küresel ekonomiyi sarsacak senaryolardan birine geldi sıra… Bütçe açıkları, kamu borçları ve tahvil piyasalarının kırılganlığı… ABD’nin bütçe açığı yüzde 6-7 seviyelerinde seyrediyor. Aynı şekilde gelişmiş ekonomilerinin pek çoğunun kamu borçları rekor seviyelerde. Yatırımcılar borç yükünden rahatsız olmaya başlarsa tahvil faizleri fırlar.

ÇİN’İN ‘GRİ GERGEDANLARI’NDAN
BİR TANESİ AGRESİFLEŞİRSE!..

Çin’in ekonomisini tehdit eden üç potansiyel kriz var. Bunlara ‘gri gergedanlar’ deniyor; devasa yerel yönetim borçları, emlak piyasasındaki şişkinlik ve iç talebin hedeflenen düzeyde artmaması… Emlak fiyatlarındaki düşüş durdurulamazsa ve gayrimenkul devleri temerrüde düşerse bu domino etkisi yaratabilir. Böyle bir senaryoda; Çin’de hanehalkı servetinin yok olması, banka varlık kalitesinde bozulma ve küresel talebin dibe vurması ihtimal dahilinde… Pekin şimdiye kadar pek çok destekle bu sorunun büyük bir krize evrilmesini engelledi, ancak yapısal sorun sürüyor.

Ve son ‘siyah kuğu’… Rusya-Ukrayna savaşının son bulması ve kalıcı bir barış anlaşması, küresel risk iştahını ve özellikle Doğu Avrupa’daki yatırım iklimini tamamen değiştirir. Düşen enerji fiyatları küresel tüketiciyi rahatlatır, yeniden inşa süreci ekonomik canlılık getirir.

TEMKİNLİ İYİMSERLİĞİN
ÖNÜNÜ KESEN PEK ÇOK BELİRSİZLİK VAR

Şimdi gelelim yüzlerce öngörüden bir genelleme yapmaya… Visual Capitalist, analistlerin, kanaat önderlerinin ve sektör uzmanlarının önümüzdeki yıl için beklentilerinin bir sentezi olan ‘Tahmin Konsensüsü’nü kamuoyuyla paylaştı. Bu derleme; Morgan Stanley, Goldman Sachs, IMF, The Economist, Deloitte, Microsoft, Gartner ve daha onlarca kaynaktan elde edilen 2 binden fazla bireysel tahminin incelenmesiyle hazırlanmış.

İşte sonuçları… Önce olumlu senaryo: 2025, piyasaların daha yüksek faiz oranlarına yeniden ayarlanması, jeopolitik durumun gümrük vergileri etrafında yeniden şekillenmesi ve YZ’nin abartıdan uygulamaya geçmesi gibi bir uyum yılıysa, 2026 da bir konsolidasyon ve sonuç yılı olabilir.

Genel hava ‘temkinli bir iyimserlik’ taşıyor, ancak belirsizliklerle de dolu. Morgan Stanley, 2026’yı ‘Risk Yeniden Başlatma Yılı’ olarak tanımlıyor; bu dönemde piyasa odağı makro kaygılardan mikro temellere kayarak risk varlıkları için verimli bir zemin oluşturuyor. Politika ortamı alışılmadık derecede destekleyici: malî teşvik, daha sakin olsa da devam eden parasal gevşeme ve düzenlemelerin kaldırılması, durgunluk dönemleri dışında nadiren görülen bir ‘politika üçlüsü’ meydana getirebilir. Ancak bu fazlaca olumlu bir senaryo gibi duruyor!

‘BÜYÜK HİKÂYE’ YA BİR BALONSA?..

Üçüncü yıl üst üste YZ, tahmin alanına hâkim olmaya devam ediyor, ancak anlatı değişiyor gibi… 2024 tahminleri YZ abartısının haklı olup olmadığına odaklanırken, 2025 büyük ölçekli uygulamaya odaklanmıştı; 2026 tartışması ise entegrasyon ve sonuçlar üzerine yoğunlaşıyor.

YZ, sektörler genelinde soruları yanıtlamanın ötesine geçerek insanlarla aktif olarak işbirliği yapmaya ve uzmanlıklarını, sınırlı insan gözetimiyle planlama, hareket etme ve uyum sağlama yeteneğine sahip otonom sistemler olan ‘ajan tabanlı yapay zekâ’nın (agentic AI ya da otonom AI) yaygınlaşma yılı. Deloitte, 2026 yıl sonuna kadar şirketlerin yüzde 75’inin ‘ajan tabanlı yapay zekâ’ya yatırım yapacağını öngörüyor. Bu otonom, küçük ekiplerin kapasitelerinin üzerinde performans göstermelerine yardımcı olan ‘dijital meslektaşlar’ haline gelecek.

ÜRETKEN YZ GELİRLERİ ÜÇ YIL İÇİNDE
20’YE KATLANIR MI?

Yıllardır süregelen beklentinin ardından, YZ’den elde edilecek verimlilik kazanımlarının nihayet ölçülebilir şekillerde gerçekleşmesi bekleniyor. Morgan Stanley, YZ destekli verimliliği, iyimser kazanç beklentilerinin altı temel etkeninden biri olarak gösteriyor. Yazılım ve internet şirketlerinin, önümüzdeki üç yıl içinde üretken YZ gelirlerinin 20 kattan fazla artacağını öngörüyor. YZ iş piyasasını başka şekillerde de etkileyecek. Daha önce kendilerini güvende hisseden profesyoneller artık iş güvenliği konusunda endişe duymaya başlıyor. İşin garip yanı, YZ de piyasa hikâyesine hâkim durumda. Genel kanı yükseliş yönünde olsa da, değerleme endişeleri bu yükselişi bir nebze de olsa dengeliyor.

ABD BORSALARI
DAHA DA ŞİŞECEK Mİ?

Gelelim coşa coşa bir hâl olan borsalara… Wall Street stratejistleri, 2026 yıl sonu S&P 500 hedefleri konusunda dar bir aralıkta kümelenmiş durumda: JPMorgan’ın iyimser senaryosuna göre, Fed’in beklenenden daha fazla gevşeme politikası izlemesi durumunda endeks potansiyel olarak 8,000 sınırını aşabilir. Morgan Stanley ise, işletme kaldıracının geri dönüşü, YZ verimliliğindeki kazanımlar, destekleyici vergi ve düzenleme politikaları ve kontrol altında tutulan faiz oranları sayesinde, bunu yıllardır en iyimser görünüm olarak nitelendiriyor.

ALTININ VE DEĞERLİ METALLERİN
PARILTISI SÖNMEYECEK GİBİ…

Altın hâlâ yatırımcıların favorisi olmaya devam ediyor. Morgan Stanley, ons başına 4,500 dolar hedefliyor; bu da mevcut seviyelerden yaklaşık yüzde 9’luk bir yükselişi işaret ediyor. Dünya Altın Konseyi (World Gold Council), altının 2025 yılında tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaştığını ve bu yıl 1971’den bu yana dördüncü en güçlü yıllık getirisini kaydedebileceğini belirtiyor.

Altın fiyatlarındaki artışı tetikleyen faktörler yapısal nitelikte: Merkez bankalarının alımları, jeopolitik riskten korunma ve malî sürdürülebilirlik endişeleri… Malî bozulmanın hızlandığı bir ‘kıyamet döngüsü’ senaryosunda, altın mevcut seviyelerden yüzde 15-30 oranında yükselebilir. Bunun yanı sıra, 2025’te altın öncülüğünde yükselişe geçen gümüş, platin ve paladyumun getirileri altının getirisinin çok üzerine çıktı. Aynı şekilde, endüstriyel metallerin fiyatlarının da bu yıl içinde yukarı yönlü olacağı beklentisi hâkim.

BAZI ÇEKİNCELERLE BİRLİKTE
YUMUŞAK İNİŞ BEKLENTİSİ

Uluslararası Para Fonu (International Monetary Fund-IMF), küresel büyümenin 2025’te yüzde 3.2 ve 2026’da yüzde 3.1 olacağını öngörüyor; bu oranlar pandemi öncesi ortalama olan yüzde 3.7’nin altında ancak durgunluk anlamına gelmiyor. Morgan Stanley de benzer rakamlar bekliyor: 2025’te yüzde 3, 2026 ve 2027’de yüzde 3.2 küresel büyüme.

Gelişmiş ekonomilerin yüzde 1.5-1.6 civarında büyümesi beklenirken, gelişmekte olan piyasaların yüzde 4’ün üzerinde kalması öngörülüyor. Genel kanı, yumuşak bir iniş yönünde; büyüme yavaşlayacak, enflasyon kademeli olarak düşmeye devam edecek ve merkez bankaları para politikalarını gevşetecek.

POLİTİKA FAİZLERİNDE
TEMKİNLİ İNDİRİMLER

Merkez bankası politikalarının normalleşmeye devam etmesi bir diğer beklenti… Morgan Stanley’nin temel senaryosuna göre Fed, yıl ortasına kadar faizleri yüzde 3-3.25’e indirecek ve ardından uzun bir süre duraklayacak. İngiltere Merkez Bankası’nın (BoE) ise faizleri duraklamadan önce yüzde 2.75’e indirmesi bekleniyor. Hedef enflasyonun altında kalan ve durgun büyümeyle karşı karşıya olan Avrupa Merkez Bankası (ECB), piyasaların şu anda fiyatladığından daha fazla faiz indirimi yapabilir.

Japonya her zamanki gibi istisna: Gelişmiş piyasalardaki büyük merkez bankaları arasında faiz artırımı yapma potansiyeli olan tek ülke olan Japonya Merkez Bankası’nın (BoJ), faiz artırımına ara vermeden önce aralık ayına kadar yüzde 0.75’e ulaşması bekleniyor.

SON YENİ NORMAL:
GÜMRÜK TARİFELERİ

Büyük bir şok yaşanmazsa gümrük vergisi rejimi kalıcı olacak. Trump’ın karşılıklı gümrük vergileri yıllık yaklaşık 300 milyar dolar gelir sağlıyor ve yasal zorluklarla karşılaşabilirler Söz gelimi Barclays, Yüksek Mahkeme’nin bunları yasadışı ilan etmesini bekliyor, ancak hali hazırda etkin gümrük vergisi oranı yüzde 12.1 ile 1934’ten beri en yüksek seviyeye ulaştı.

Tarifelerin etkisi, korkulduğu kadar sarsıcı olmadı, ancak kümülatif etkilerini bu yılın ilk yarısında hesaplamak mümkün olabilecek. UBS, gümrük vergilerinin ABD fiyatlarını etkilemesiyle 2026’nın başlarında bir ‘durgunluk dönemi’ bekliyor, ardından ikinci çeyrekten itibaren büyümenin genişleyip güçleneceğini öngörüyor. Bu oldukça iyimser bir beklenti! Ancak yapısal değişim oldukça derin; ticaret kalıcı olarak yeniden yönlendirilebilir, tedarik zincirleri çeşitleniyor ve ABD, gümrük vergilerini açıkça ekonomik kaldıraç aracı olarak kullanıyor. Öte yandan, Çin ve Hindistan öncülüğünde gelişen ekonomiler kendi aralarında büyüyen bir pazar oluşturuyor. Bu yıl küresel ticaret verilerinde bu eğilim daha da belirginleşecek. Bu gelişmeler, tarifelerin küresel ticarete yönelik olumsuz etkilerini törpüleyecek gibi görünüyor.

ÇİN’İN ÖNCELİKLERİ:
İHRACAT VE ÜRETİM

Düşük enflasyon, emlak krizi ve yavaşlayan yurtiçi büyümeyle karşı karşıya olan Çin, imalat ve ihracata dayalı bir büyümeye yöneliyor. Özellikle Küresel Güney’de daha güvenilir bir ortak olarak konumlanan ülke, ABD’nin çok taraflılıktan çekildiği bir dönemde ticaret anlaşmaları imzalıyor. Morgan Stanley, Pekin’in önceden sağladığı desteklerin de etkisiyle, Çin’in reel GSYH’sinin 2026’da yüzde 5 oranında büyüyeceğini öngörüyor. Ancak bu strateji küresel gerilimlere yol açabilir: Sanayide aşırı kapasite dünya pazarlarını doldurabilir ve gümrük vergisi savaşları yoğunlaşabilir.

Bunlarla bitmiyor; ING’nin sıraladığı siyah kuğulara bir o kadarını daha eklemek mümkün. Batı Asya’da yeni savaşlar, Doğu Avrupa’da açılabilecek yeni cepheler, Asya-Pasifik’te sıcak çatışmalar, emtia süper döngüsünün fiyatları beklentilerin de üzerinde yukarı çekmesi ilk akla gelenler… Küresel siyaset bir dönüm noktasında ve bu dönüm noktası iki dünya savaşının arifesini çok andırıyor. Küresel kapitalizmin varolan normları küresel ekonomiye çok dar geliyor. Tek kutuplu dünya ağır hasta, çok kutuplu dünyanın doğumu ise geciktikçe gecikiyor.

Bıçağın sırtında tedirgin bir yılda en kötüsü değil, ‘kötünün iyisi’!

Görüş

Rusya’da asimetrik İHA saldırılarının makroekonomik sonuçları

Avatar photo

Yayınlanma

Günümüzde asimetrik tehditlerin niteliği köklü bir dönüşüm geçirmekte ve hedef odağı giderek ekonomik merkezlere kaymaktadır. 2026 yılının ortalarına gelindiğinde, Rusya Federasyonu sınırları içindeki asimetrik savaşın doğası niteliksel açıdan yeni ve önemli bir evreye geçiş yaptı.

Temmuz 2026’da gerçekleşen Ukrayna menşeli insansız hava aracı (İHA) saldırıları incelendiğinde, hedeflerde bilinçli bir sapma olduğu açıkça görülmektedir. Bu saldırılar, yalnızca askeri tesisleri veya yakıt-enerji altyapılarını hedef almaktan uzaklaşarak; doğrudan sivil lojistik ağlarına ve makroekonomik altyapının kritik düğüm noktalarına yöneldi.

Bu stratejik değişimin temel amacı; ülkenin iç kaynaklarını tüketmek, tedarik zincirlerinde aşılmaz aksamalara yol açmak ve sivil nüfus üzerinde yoğun bir psikolojik baskı oluşturmaktır.

Rusya’nın en büyük e-ticaret platformu olan ve RVB ortak girişiminin (Wildberries ve Russ şirketlerinin 2024 yılında birleşmesiyle oluşan Rus e-ticaret devi) bir parçası konumundaki Wildberries’in dağıtım merkezlerine yönelik geniş çaplı ve koordineli saldırılar, cephe gerisinde yaşanan bu yeni savunmasızlık evresinin sembolü haline geldi. Kuzeybatı Federal Bölgesi’nden Güney Rusya ve Kırım’a kadar benzeri görülmemiş bir coğrafi alanı kapsayan bu saldırıların boyutu, ulusal endüstriyel risk sigortası mekanizmalarındaki kritik boşlukları gözler önüne serdi. Ayrıca bu durum, platform ekonomisi devleri ile küçük işletmeler arasında ciddi hukuki ihtilaflara yol açarak hem şirket yöneticilerinin hem de üst düzey devlet yetkililerinin acil müdahalesini zorunlu kıldı.

Temmuz ayında yaşanan bu saldırıların sonucundaki kinetik etkilerin devletin dijital ve fiziksel ekonomisi üzerindeki çok katmanlı sonuçlarını izlemeye olanak tanıyacak ve sivil sektör güvenliğinin yeni mimarisini şekillendirecektir.

Ukrayna’nın yürüttüğü lojistik terörünün zirve noktası, 24 Temmuz 2026 gecesi gerçekleşen ve Rusya Federasyonu topraklarının 2026 başından bu yana maruz kaldığı teknik açıdan en karmaşık İHA saldırısı olarak kayıtlara geçti. Rusya Federasyonu Savunma Bakanlığı verilerine göre, yerli hava savunma sistemleri (HSS) o gece 571 adet uçak tipi Ukrayna İHA’sını tespit ederek imha etti.

Burada iki nokta çok kritik hale geldi: Radar alanlarını doyurma ve askeri “sürü” etkisi. Yani kısacası: Bu olay, düşmanın radar sistemlerini aşırı doyurma taktiğine geçtiğinin en net göstergesidir. Aynı zamanda da devasa bir coğrafyada yaratılan “sürü” etkisi, uçaksavar füze sistemlerinin mühimmatını hızla tüketmeyi ve derin cephe gerisindeki hava savunma pozisyonlarını ifşa etmeyi hedeflemektedir.

Müdahale edilen coğrafyanın genişliği, operasyonun benzeri görülmemiş ölçeğini kanıtlamaktadır. İHA’lar; Belgorod, Bryansk, Kaluga, Kursk, Leningrad, Novgorod, Oryol, Pskov, Ryazan, Smolensk, Tver, Tula ve Vladimir bölgelerinin yanı sıra Moskova, Krasnodar, Kırım Cumhuriyeti ile Azak ve Karadeniz suları üzerinde etkisiz hale getirildi.

Hedeflerin bu denli yoğun ve geniş bir alana dağılması, Rusya’nın Avrupa kıtasında kalan topraklarındaki ulaşım ve lojistik arterlerini felç etme girişimine işaret etmektedir.

İHA’ların kitleler halinde kullanımına paralel olarak, sivil sanayi işletmelerini hedef alan füze saldırıları da düzenlendi. Aynı dönemde Kirov şehrinin Fileyka semtinde yerel bir işletmeye yönelik füze saldırısı tam bir felaketle sonuçlandı; 6 kişi hayatını kaybederken, 32 çalışan çeşitli derecelerde yaralandı.

Bölge Valisi Aleksandr Sokolov, olayın ardından yalnızca yaralıların tahliyesinin değil; su ve elektrik arzının yeniden sağlanması ile komşu yerleşim birimlerinin güvenliğinin denetlenmesi gibi büyük çaplı müdahalelerin de gerektiğini belirtti. Hava savunmasını zayıflatmak için ucuz kamikaze dronlarının kullanılması ve hemen ardından korunmasız sanayi bölgelerine füze atılması şeklindeki bu birleşik yaklaşım, tamamen sivil ekonomi için yeni bir tehdit paradigması yaratmaktadır.

Tek bir ticari yapının tesislerine yönelik sistematik ve ardışık saldırılar, tesadüf ihtimalini tamamen ortadan kaldırmaktadır. Sivil ticari depoları bütün bir devletin kritik güvenlik açıklarına dönüştüren stratejik, makroekonomik ve psikolojik faktörler şu dört temele dayanmaktadır:

  1. İç ticaretin merkezi dolaşım sistemi olması: Wildberries, modern Rus ekonomisinin mimarisinde kritik bir rol oynamakta; milyonlarca tüketiciyi on binlerce KOBİ ile buluşturmaktadır. Dağıtım merkezlerinin hasar görmesi, tedarik zincirlerini kopararak temel tüketim mallarında yerel kıtlıklara ve bölgesel enflasyonist artışlara neden olmaktadır. Temel amaç, iç pazarı istikrarsızlaştırmak ve yapay bir mal boşluğu yaratmaktır.
  2. Devasa tesis boyutları ve savunma zorluğu: Ülke geneline yayılmış yüz binlerce metrekarelik hangarlar devasa ve radar kontrastlı hedeflerdir. Askeri üslerin aksine kendi hava savunma sistemlerine sahip olamayan bu ticari depoların her birini hava savunma şemsiyesi altına almak, cephe sistemlerini zafiyete uğratmadan fiziksel olarak imkansızdır.
  3. Sosyal ve psikolojik etki: Lojistik merkezler, halkın gözünde günlük ekonomik istikrarın sembolleridir. Kilometrelerce öteden görülen siyah dumanlar, devasa yangınlar ve sivil ölümleri; korku atmosferini barışçıl şehirlerin derinliklerine taşıyarak iç sosyo-politik iklimi sarsmayı amaçlayan hibrit bir terör taktiğidir.
  4. Ekonomik etki yarıçapının büyüklüğü: Depolarda yanan ürünler, genellikle satıcılar tarafından krediyle alınmış stoklardır. Emtia stoklarının kül olması; satıcıların kitlesel iflasına, banka kredilerinde temerrütlere ve küçük işletmelerde zincirleme işten çıkarmalara yol açma potansiyeline sahiptir.

Temmuz 2026’daki olaylar, Rus ticareti ve makroekonomisine yönelik tehdit manzarasında geri döndürülemez bir değişime işaret etmektedir. Wildberries’in St. Petersburg, Moskova ve Tambov gibi bölgelerindeki merkezlerine yönelik saldırılar, sivil lojistik altyapısının ne denli savunmasız olduğunu kanıtladı.

Nispeten ucuz insansız hava araçları kullanan düşman; on milyarlarca rublelik doğrudan hasar verebilmekte, temel mal tedarikini felç edebilmekte ve yüz binlerce girişimcinin iflas tehdidiyle yüzleştiği akut bir sosyal kriz yaratabilmektedir. Rusya’daki uzmanlara göre, 18 Temmuz’daki Kotovsk olayına benzer tek bir yangının toplam maliyeti 50 ila 100 milyar Ruble (630 milyon – 1 milyar 200 milyon ABD Doları) arasında değişebilmektedir.

Kurumsal iş dünyası, sermaye büyüklüğüne rağmen askeri tehditlere karşı hazırlıksız yakalandı. Orta vadede e-ticaret ekonomisinin ayakta kalabilmesi, devlet ile özel sektörün bir araya gelerek emsalsiz sistemik çözümler üretmesine bağlıdır. Tazminat fonları oluşturulması ve zorunlu risk dağıtımı mekanizmaları atılması gereken kritik adımlardır.

Sivil ekonominin kritik düğümleri için “askeri risklerin sübvansiyonlu reasüransına yönelik bir devlet programı” oluşturulmadığı sürece lojistik merkezler açık hedef olmaya devam edecektir. Gelecekte, büyük işletmelerin yalnızca altyapının fiziksel korunmasına devasa yatırımlar yapması yetmeyecek; aynı zamanda malların ve sermayenin tek bir noktada toplanmasını önlemek amacıyla lojistik ağlarını derinlemesine merkeziyetsiz (decentralized) bir yapıya kavuşturmaları gerekecektir.

Okumaya Devam Et

Görüş

Ateş altındaki Mısır: Dimyat saldırısı küresel enerji piyasaları için ne anlama geliyor?

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

Washington ile Tahran arasında son aylarda tırmanan gerilim dalgalarının başlamasından bu yana ilk kez, Mısır’ın sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ihraç tesislerinden biri doğrudan hedef alındı.

29 Temmuz 2026 Çarşamba gününün ilk saatlerinde, ABD’li bir şirkete ait, Marshall Adaları bayraklı yüzer depolama ünitesi Energos Winter, Akdeniz kıyısındaki Dimyat Limanı’nda demirli bulunduğu sırada en az bir insansız hava aracının (İHA) hedefi oldu. Çarpmanın etkisiyle başlayan yangın, hemen yanındaki GasLog Salem adlı LNG taşıyıcı gemisine sıçradı. Mısır makamları yangının can kaybı yaşanmaksızın kontrol altına alındığını doğrularken, bu satırların kaleme alındığı an itibarıyla saldırıyı henüz üstlenen olmadı.

Göz Ardı Edilemeyecek Geniş Bir Bağlam

Olay durup dururken yaşanmadı. Saldırı, ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı’nın (CENTCOM), Suudi petrol tesislerine İHA saldırıları düzenlemekle suçlanan Irak’taki silahlı gruplara yönelik Suudi kuvvetleriyle ortak hava harekâtı icra ettiğini duyurmasından yalnızca birkaç saat sonra gerçekleşti. Tahran “yanlış bir hesaplama” yapılmaması yönünde uyarıda bulundu. Tüm bunlar, Hürmüz Boğazı’nda bir ticari gemiye düzenlenen saldırının ardından ABD güçlerinin 8 Temmuz’da İran topraklarına yönelik gerçekleştirdiği harekâtın bölgedeki artçı sarsıntıları sürerken yaşandı. İran ise bu adıma Bahreyn, Ürdün, Katar, Kuveyt, Birleşik Arap Emirlikleri ve Umman Sultanlığı’ndaki ABD askeri üslerini hedef alarak misillemeyle karşılık vermişti.

Bu gergin atmosferde Dimyat, bölgesel tırmanma zincirinin bir başka halkasını oluştursa da muhtevası itibarıyla istisnai bir nitelik taşıyor. Zira açık hesaplaşma alanlarına dönüşen kimi Körfez ülkelerinin aksine Mısır, onlarca yıldır kendisini bölgedeki doğrudan askeri kutuplaşmaların dışında tutmaya özen gösteriyordu.

Öte yandan bu okuma, Mısır’ın Filistin ve Gazze dosyalarında giderek artan diplomatik nüfuzuna yönelik duyulan rahatsızlığın tetiklediği dolaylı bir İsrail müdahalesi ihtimalini de tamamen devre dışı bırakmıyor. Kahire, iki devletli çözümü ilerletme ve geçtiğimiz Ekim ayında gerçekleşen Şarm el-Şeyh Barış Zirvesi’nin ardından mutabakata varılan yol haritasının ikinci ve üçüncü aşamalarını hayata geçirme konusundaki kararlılığını sürdürürken, Binyamin Netanyahu liderliğindeki İsrail hükümeti bu çabaları baltalamaya çalışıyor. Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin hakkında tutuklama emri çıkardığı Netanyahu, Filistinli makamların verilerine göre 7 Ekim 2023’ten bu yana yaklaşık 73 bin Filistinli sivilin ölümüyle sonuçlanan soykırım suçunun sorumluluğunu taşımakla yaygın biçimde itham ediliyor.

Neden Mısır?

Mısır, son iki yılda doğal gazı sıvılaştırma ve yeniden ihraç etme konusunda bölgesel bir merkez olma konumunu istikrarlı biçimde pekiştirdi. Bu yükselen rol, İdku ve Dimyat’taki iki LNG tesisinin yanı sıra ülkeyi İsrail ve Güney Kıbrıs ile bağlayan boru hattı ağıyla da destekleniyor.

Toplam sıvılaştırma kapasitesi ve Avrupa ile küresel piyasalara doğrudan erişim imkânı bakımından Doğu Akdeniz’de benzeri bulunmayan bu altyapı; Dimyat ve İdku’yu Doğu Akdeniz gazının -Mısır tesisleri üzerinden sıvılaştırılarak yeniden ihraç edilen ve miktarı her geçen gün artan İsrail/Çalınmış Filistin doğal gazı da dâhil olmak üzere- hayati çıkış kapılarına dönüştürdü.

Yerel haberlere göre Energos Winter, tek başına Mısır’ın ulusal şebekesine günde yaklaşık 450 milyon fit küp gaz sağlıyor ve Ağustos ayı boyunca dört ek kargoyu teslim almaya hazırlanıyordu.

Bu kritik konum, Mısır’ın gaz altyapısına yapılan herhangi bir saldırının etkisini münferit bir olayın çok ötesine taşıyor. Söz konusu durum, yalnızca Mısır’ın iç enerji arzını değil, Avrupa’nın Rus doğal gazına bağımlılığı azaltma stratejisi kapsamında giderek daha fazla yaslandığı tedarik zincirini de tehdit ediyor.

Saldırının Arkasında Kim Var? Açık Senaryolar

Bu satırlar yazılırken herhangi bir örgütün saldırıyı resmi olarak üstlenmemiş olması, geride muhtelif olasılıklar bırakıyor.

İlk senaryo, sorumluluğu peşinen İran’a ya da bölgesel müttefiklerine yükleme konusunda temkinli olunması gerektiğini savunuyor. Bu yaklaşıma göre, olayı saran belirsizlik ve üstlenen bir tarafın çıkmaması kasıtlı bir tercih olabilir; böylelikle saldırıyı düzenleyen aktör, doğrudan bir siyasi bedel ödemeksizin Mısır’ın istikrarını hedef almayı amaçlamış olabilir.

Bu ihtimal, Doğu Akdeniz enerji rotalarında rekabet eden aktörlerin yanı sıra ABD-İran geriliminden bağımsız ajandaları olan yerel veya uluslararası yapıları da kapsıyor. Nitekim Mısır makamları da son derece temkinli bir tutum sergiliyor. Mısır Enformasyon Bakanı “herhangi bir tarafı suçlamakta acele edilmemesi” hususunda uyarırken, eski bir üst düzey yetkili “bazı çevrelerin Mısır’ı çatışmanın içine çekmeye çalıştığını” belirterek saldırının, Kahire’yi özenle uzak durmaya çalıştığı bir hesaplaşmanın tarafı kılmak amacıyla kurgulanmış olabileceğine işaret etti.

İkinci Senaryo: İsrail’in ya da Müttefiklerinin Müdahalesi

Bu ihtimal, kapalı kapılar ardında yürütülen tahkikatlarda değerlendirildiği bildirilen ciddi bir hipotez niteliğinde. İsrail ve ABD yanlısı söylemlerle beslenen hâkim analizler, okları Tel Aviv yerine devam eden çatışma bağlamında İran’a ya da İran yanlısı aktörlere yöneltme eğiliminde. Bunda, İsrail’in Mısır ile bir enerji ortaklığının bulunması ve Mısır’daki bir ihracat terminaline vurulacak darbenin nihayetinde İsrail’in kendi doğal gaz çıkarlarına da zarar verebileceği düşüncesi rol oynuyor.

Yine de bu hipotezin -diğer tüm senaryolar gibi- halen devam eden resmi soruşturmaların sonuçları ışığında değerlendirilmesi gerekiyor. Bununla birlikte, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun Washington ziyaretlerinin ardından bölgede tırmanan istikrarsızlığa dikkat çeken uyarıları hatırlamakta fayda var; nitekim geçen Aralık ayındaki gelişmelerin ardından da benzer değerlendirmeler yapılmıştı. Bu analiz çizgisine göre Netanyahu, iç siyasetteki konumunu sağlamlaştırmak, koltuğunu korumak ve İsrail’in İran’ı etkisizleştirip “Büyük İsrail” projesini hayata geçirmeye yönelik uzun vadeli stratejik hedeflerini ilerletmek adına İran ile çatışma sürecini uzatmayı amaçlıyor.

Bu çerçevede kimi analistler, hem Mısır’ı hem de Türkiye’yi zayıflatmayı hedefleyen daha geniş çaplı bir stratejinin varlığını savunuyor. Eski bir Mossad mensubunun İsrail televizyonlarında yaptığı iddia edilen açıklamalara atıfta bulunan uzmanlar, bu tür bir stratejinin uluslararası kamuoyunun dikkatini Gazze dosyasından ve Mısır’ın son dönemde diplomatik mesaisini yoğunlaştırdığı Filistin devletinin kurulması meselesinden uzaklaştırmaya hizmet edeceğini öne sürüyor. Bu okumaya göre, bölgenin en istikrarlı ve güvenli ülkesi konumundaki Mısır üzerinde dolaylı baskı oluşturmak, Kahire’yi geniş çaplı bir bölgesel çatışmanın içine çekme vasıtası olarak değerlendirilebilir.

Üçüncü bir senaryo ise olayı doğrudan ABD ile İran arasındaki genleşen tırmanmaya bağlıyor. The New York Times‘ın iki İranlı kaynağa dayandırdığı haberine göre saldırı, Tahran’ın veya müttefiklerinin gerilimi daha da tırmandırmayı seçmesi halinde küresel deniz taşımacılığının ve enerji arzının çok daha ağır aksaklıklara uğrayabileceğine dair bir uyarı mesajı niteliği taşıyor olabilir. Ancak kaynaklar, İHAların nereden havalandığına ya da faillerin kimliğine dair ayrıntı vermedi.

Saldırının Arkasındaki Mesajlar

Eylemi gerçekleştiren kim olursa olsun, seçilen hedef kritik mesajlar barındırıyor. Mısır topraklarındaki ABD ait ilk enerji varlığına yönelik bu hamle, Washington’a yalnızca Körfez’deki askeri tesislerinin değil, bölge genelindeki iktisadi varlığının da giderek daha açık bir hedef haline geldiğini ihsas ediyor.

Stratejik bir itidal ve bölgesel tarafsızlık politikasını titizlikle sürdüren Mısır açısından ise bu gelişme, dünyanın en önemli enerji ve deniz koridorlarına komşu coğrafi konumunun, etrafında alevlenen çatışmalardan muaf kalmasına artık yetmediğini acı bir şekilde hatırlatıyor.

Küresel piyasalar açısından bakıldığında saldırı, olası bir aksamanın coğrafi sınırlarının Hürmüz Boğazı ve Basra Körfezi’ni aşarak Doğu Akdeniz’e taşındığına işaret ediyor. Bu durum, uzun süredir görece güvenli sayılan bir bölgedeki deniz taşımacılığı ve kritik enerji altyapısı için sigorta primlerini tırmandırıyor.

Mısır’ın Resmi Tepkisi

Mısır hükümeti olayı siyasi bir çekişme vesilesi kılmaktan ziyade bir kriz yönetimi operasyonu olarak ele alarak son derece temkinli ve profesyonel bir yaklaşım sergiledi.

Bakanlar Kurulu, herhangi bir tarafı doğrudan işaret etmeksizin yangının bir İHA saldırısından kaynaklandığını doğruladı ve “Mısır’ın çıkarlarını ve ulusal güvenliğini korumak için gerekli tüm tedbirlerin alınacağını”, soruşturmanın ise titizlikle sürdürüldüğünü vurguladı.

Başbakan Mustafa Madbuli, müdahaleyi devletin kriz yönetimi kapasitesinin bir testi olarak nitelendirdi; acil müdahale ekiplerinin alev alan gemileri limandan uzaklaştırmadaki başarısını takdir ederek çok daha büyük bir felaketin önüne geçildiğini belirtti.

Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi ise konuyu ilk kez İspanya Başbakanı Pedro Sánchez ile yaptığı telefon görüşmesinde kamuoyunun gündemine taşıdı. Görüşmede yetkili makamların kapsamlı bir soruşturma yürüttüğünü belirten Sisi, bölgesel gerilimin tırmanmasının doğuracağı tehlikelere dikkat çekerek krizin kontrol altına alınması ve barışçıl çözümlere bağlı kalınması adına Mısır ile uluslararası toplum arasındaki iş birliğinin önemine vurgu yaptı.

Doğrudan suçlamalardan kaçınırken gerilimi düşürmeyi öne çıkaran bu ölçülü diplomatik tutum; kendi topraklarında doğrudan hedef alınmasına rağmen Kahire’nin geniş çaplı bir bölgesel çatışmanın içine çekilmeme konusundaki kararlılığını yansıtıyor.

Birçok Körfez ülkesi de Mısır ile tam dayanışma içinde olduklarını beyan ederek Kahire’nin ulusal güvenliğini ve egemenliğini koruma yönündeki adımlarına destek verdi.

Küresel Enerji Piyasalarına Etkisi

Dimyat’taki olay, küresel enerji piyasalarının zaten ciddi bir baskı altında olduğu bir döneme denk geldi. 8 Temmuz’daki tırmanmanın ardından Brent petrolün varil fiyatı 90 dolar seviyelerinde seyrederken, Avrupa doğal gaz göstergesi olan TTF fiyatları Mart ayından bu yana ilk kez 1.000 metreküp başına 700 doların üzerine çıkmıştı.

Mısır’ın LNG ihraç terminallerini etkileyecek her türlü ilave aksama, bu yukarı yönlü eğilimi tetikleme riski taşıyor. Avrupa, Rus boru hattı gazından uzaklaşarak tedarik ağını çeşitlendirme stratejisinin bir parçası olarak Mısır LNG’sine giderek daha fazla bel bağlıyordu. Dolayısıyla Mısır’ın ihracat altyapısında yaşanacak geçici bir kesinti dahi piyasaların arz güvenliğine ilişkin endişelerini derinleştirebilir.

Bu olay aynı zamanda Doğu Akdeniz’de seyreden gemilerin sigorta maliyetlerine yansıyan jeopolitik risk primini de artırıyor. Soruşturmalar neticesinde saldırının tekrarlanması muhtemel olmayan münferit bir olay olduğu sonucuna varılsa bile, yükselen risk algısı bölge genelindeki LNG taşıyıcıları için navlun ve sigorta giderlerinin tırmanması anlamına gelebilir.

Benzer Olayların Önlenmesi İçin Ne Yapılmalı?

İlk olarak Mısır, Akdeniz kıyısındaki stratejik enerji tesislerinin etrafında kısa menzilli hava savunma kabiliyetlerini ve İHA savar sistemlerini güçlendirmelidir. Bu tedbirler, küçük insansız hava araçlarını kritik altyapıya ulaşmadan etkisiz hale getirebilecek gelişmiş erken uyarı radar ağlarının ve maliyet etkin önleme sistemlerinin konuşlandırılmasını içeriyor.

İkinci olarak; Doğu Akdeniz gaz altyapısının giderek daha fazla birbirine bağlanan yapısı ve bölgesel enerji koridorlarının korunmasına yönelik ortak stratejik çıkar göz önüne alınarak, Mısır ile Güney Kıbrıs, Yunanistan ve Türkiye dâhil komşu ülkeler arasında bölgesel istihbarat paylaşım mekanizmaları genişletilmelidir.

Üçüncü olarak; hedef alınan yüzer depolama ünitesinin ABD’li bir şirkete ait olduğu dikkate alındığında Washington, tepkisini yalnızca “durumu takip ettiğini” bildiren açıklamalarla sınırlandırmak yerine, bu tür kritik altyapıların korunmasının finanse edilmesine ve modernizasyonuna katkı sunmalıdır.

Son olarak -ve belki de en önemlisi- Washington ile Tahran arasında bölgesel tırmanmayı besleyen ana dinamiğin zayıflatılması, gelecekte benzer olayların yaşanmasını önleyecek yegâne sürdürülebilir güvencedir. Salt teknik veya yerel güvenlik tedbirleri anlık riskleri hafifletebilir; ancak çatışmanın arkasındaki jeopolitik nedenler çözüme kavuşturulmadıkça bu riskleri tamamen ortadan kaldıramaz.

Sonuç

Dimyat olayı, küresel enerji ağının kilit düğüm noktalarından biri haline gelen bir ülke için coğrafi tarafsızlığın tek başına kalkan olmaya yetmediğini acı bir biçimde gözler önüne seriyor.


Kaynaklar:

  1. https://www.bbc.com/news/articles/c39ez3klwmro
  2. https://www.reuters.com/world/middle-east/egypt-confirms-drone-caused-fire-two-gas-vessels-damietta-2026-07-30/
  3. https://www.reuters.com/world/middle-east/drone-hits-gas-storage-tanker-egypts-mediterranean-port-2026-07-29/
  4. https://www.nytimes.com/2026/07/29/world/middleeast/ships-drone-strike-egypt.html

Okumaya Devam Et

Görüş

Endüstriyel futbolun kıskacında bir dev: 2026 Dünya Kupası ve küresel ticaretin gölgesi

Avatar photo

Yayınlanma

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü

Lionel Messi, Arjantin’i Mısır karşısında zorlu geçen son 16 turunda öne geçiren o rekor kırıcı dokuzuncu ardışık Dünya Kupası golünü attığında, Houston’daki 80 bin kişilik NRG Stadyumu’nu sarsan o muazzam uğultu, yalnızca FIFA’nın Zürih’teki merkezinde duyulan derin ve sessiz bir nefesle yarışabilirdi. 39 yaşındaki Arjantinli, sahada sadece koşan ve çalım atan bir oyuncudan ibaret değil; kendisi adeta iki ayaklı, canlı bir bilanço tablosudur. Onun turnuvadaki varlığının devam etmesi, futbolun küresel yönetim organı ve ticari ortakları için 800 milyon dolar kadar büyük bir finansal değer anlamına gelebilir.

Ancak 48 takım ve 104 maçla tarihin en pervasızca ticarileşmiş Dünya Kupası olmaya aday bu devasa şovun hemen altında; yönetim boşlukları, gölgeler arasından işleyen bahis ekonomileri ve futbolu yöneten bu kurumun spora gerçekten mihmandarlık mı yaptığı yoksa onu yalnızca bir gelir kapısına mı dönüştürdüğü sorusuyla örülü paralel bir anlatı sessizce akıyor.

Messi primi

FIFA’nın 2023–2026 ticari döngüsünde, 8,9 milyar doları doğrudan Dünya Kupası’ndan gelmek üzere toplam 13 milyar dolarlık rekor bir gelir hedefleniyor. Bu bütçede yayın hakları 3,9 milyar doları, pazarlama hakları 1,8 milyar doları, biletleme ve ağırlama hizmetleri ise Katar 2022 rakamını üçe katlayarak tam 3,0 milyar dolarlık akılalmaz bir payı temsil ediyor.

Gelgelelim, tüm bu projeksiyonlar pamuk ipliğine bağlı bir varsayıma dayanıyor: Turnuvanın en parlak yıldızlarının, küresel izleyici kitlesini ekranda tutacak kadar uzun süre sahada kalması. Messi ve Cristiano Ronaldo yalnızca birer sporcu değil; FIFA ile sponsorları Adidas, Coca-Cola, Visa ve Aramco gibi devlerin üzerlerine büyük bahisler oynadığı küresel markalardır. Sektör analistleri, sadece Adidas ile FIFA arasındaki ortaklığın 2030 yılına kadar 800 milyon dolar değerinde olduğunu ve bu sözleşmenin değerinin, markanın en gözde elçisi olan Messi’nin varlığıyla kopmaz bağlarla örüldüğünü tahmin ediyor.

Şayet Arjantin son 16 turunda Mısır’a boyun eğmiş olsaydı, bu kaybın yaratacağı finansal sarsıntı bilet gişelerinin çok ötesine uzanırdı. FIFA’nın devreye soktuğu yeni dinamik fiyatlandırma modeli, bazı bilet fiyatlarını Katar 2022’deki karşılıklarının on katına fırlatmış durumda ve yeniden satış platformlarındaki yüzde 15’lik komisyonlar doğrudan federasyonun kasasına akıyor. Arjantin’in erken vedası, Messi’nin Inter Miami’yle sadık bir taraftar kitlesi edindiği ABD pazarındaki çeyrek final ve yarı final biletlerine olan talebi yerle bir edebilirdi. Haliyle, 2022’ye kıyasla gösterim sayısında yüzde 130, video izlenmelerinde ise yüzde 485 oranında artış kaydeden dijital etkileşim grafiklerinin de hızla inişe geçmesi kaçınılmaz olurdu.

Liverpool Üniversitesi’nden futbol finansı uzmanı Profesör Kieran Maguire, FIFA’nın “futbolun küresel markalarını en büyük organizasyonlarında sahada tutabilmek için her yola başvuracağını” belirtiyor. Federasyonun, Cristiano Ronaldo’nun kırmızı kart cezasını erteleme kararı ve ABD’deki son 16 maçı öncesinde Folarin Balogun’un cezasını -başkanlık makamından gelen baskıların ardından olduğu iddia edilen bir adımla- iptal etmesi, eleştirmenlere göre turnuvanın dürüstlüğünü çoktan zedeledi. Mısır Teknik Direktörü Hossam Hassan daha da ileri giderek Arjantin-Mısır karşılaşmasını “tamamen şaibeli” olarak nitelendirirken, FIFA Hakem Kurulu Başkanı Pierluigi Collina bu iddiaları kesin bir dille reddetti.

Doping denetimleri, şeffaflık ve ticari çıkar çatışması

Böyle bir atmosferde, FIFA’nın anti-doping sisteminin ne denli adil ve tek tip uygulandığına dair soru işaretleri belirmeye başladı. FIFA, 2026 turnuvası için ABD Anti-Doping Ajansı (USADA) ile olan ortaklığını genişleterek “oyuncuların ve taraftarların güvenebileceği güçlü ve şeffaf bir anti-doping programı” sözü verdi. Alınan tüm örneklerin, yalnızca ISO/IEC 17025 ve Uluslararası Laboratuvar Standartları gerekliliklerine uyan, WADA onaylı laboratuvarlarda incelendiği ifade ediliyor.

Ne var ki bu yöntemsel titizlik, şüpheleri gidermeye yetmiyor. Gözlemciler, FIFA kurallarının Dünya Anti-Doping Kuralları ile uyumlu görünmesine rağmen, testlerin fiili uygulamasında -özellikle yüksek ticari değere sahip yıldız isimler söz konusu olduğunda- ciddi yönetim zafiyetleri yaşandığına dikkat çekiyor. Kurumun finansal refahı, yıldızların pazarlanabilir kalmasına doğrudan bağlıdır. Messi’nin yeşil sahalardan yılda yaklaşık 70 milyon dolar kazandığı, sponsorluk anlaşmalarından da bir o kadarını cebine koyduğu düşünüldüğünde, bu vitrin oyuncularını sahada tutmaya yönelik ticari motivasyonun, arkasında bir komplo teorisi aranmasa dahi yapısal bir gerçeklik olduğu görülür.

Eleştirmenler; test takvimleri, numune seçim metodolojileri ve yıldız sporculara yönelik sonuç yönetim süreçleri kamuoyuna tamamen açıklanmadığı müddetçe, anti-doping programının seçici davrandığı algısından kurtulamayacağını savunuyor. Milyarlarca dolarlık sponsorluk sözleşmeleri ile sporcuların sahada kalma zorunluluğunun kesiştiği bu nokta, FIFA’nın henüz tatmin edici bir çözüm üretemediği devasa bir çıkar çatışması yaratıyor.

Bahis çılgınlığının gölge ekonomisi

FIFA’nın resmi gelir kaynakları muhasebe kayıtlarında ne denli şeffaf görünüyorsa, turnuvanın etrafında dönen gayriresmi ekonomi bir o kadar karanlıktır. 2026 Dünya Kupası, yalnızca ABD’deki yasal bahis pazarında 2,8 milyar ila 4,3 milyar dolar arasında bir hacmin döneceği tahmin edilen devasa bir sektörün merkezinde yer alıyor. Bu pazardaki yüzde 7-9 bandındaki kasa payı, lisanslı operatörler için 197 ila 387 milyon dolarlık brüt oyun geliri anlamına geliyor.

Fakat bu rakamlar, işin sadece yasal ve görünür kısmını oluşturuyor. Gaming Compliance International, turnuva genelinde dünya çapında yarım trilyon dolardan fazla bahis oynanacağını ve bu miktarın çok büyük bir kısmının lisanssız kripto siteleri ile yasa dışı tahmin pazarları üzerinden akacağını öngörüyor. Kara para aklamayı önleme denetimlerinden, tüketici korumasından ve yasal gözetimden yoksun çalışan bu gölge platformlar, Dünya Kupası’nın küresel izleyici gücünü suistimal ederek taraftarları sahte siteler ve denetimsiz bahis tuzaklarıyla hedef alıyor.

Şüphesiz FIFA, bu ekonomiyi uzaktan izlemekle yetinmiyor. Federasyon, Ocak 2026’da Stats Perform firmasını resmi küresel bahis verisi ve yayın hakları distribütörü olarak atadı; böylece 104 maçın canlı yayınlarını ve anlık verilerini lisanslı bahis bürolarına sunma hakkını tek eline aldı. Mayıs ayında ise Kaizen Gaming bünyesindeki Betano’yu, Avrupa ve Güney Amerika için Resmi Turnuva Destekçisi ilan ederek bu bahis operatörüyle üst üste üçüncü kez ortaklığa imza attı.

Buradaki asıl mesele FIFA’nın bahisten kazanç sağlayıp sağlamadığı değil -zira veri hakları, sponsorluklar ve bahsin körüklediği izleyici ilgisi sayesinde bunu fazlasıyla yapıyor-; asıl mesele, paraya dönüştürdüğü bu ekosistemi ne derece denetleyebildiğidir. FIFA mevzuatı şikeye karşı katı hükümler barındırsa da, yasal boşluklar ve çevrimiçi bahsin kontrolsüz büyümesi, düşük ücret alan sporcuların suistimal edilmesi ve zayıf uygulama mekanizmaları nedeniyle suistimallere kapı aralıyor. Nitekim yetkililerin yayın ve ticari haklar karşılığında 150 milyon dolardan fazla rüşvet aldığı iddia edilen 2015 yolsuzluk skandalı, FIFA’nın gelir akışlarının kişisel servet edinme amacıyla nasıl sistemli bir biçimde hortumlanabildiğini tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermişti.

Yayın haklarında adalet uçurumu

Tüm bu ticari zaferlere karşın, 2026 turnuvası maksimum gelir elde etme hırsı ile halkın bilgiye erişim hakkı arasındaki derin çelişkiyi daha da belirginleştirdi. FIFA, yayın hakları gelirlerini 2022’ye göre yüzde 22 artırarak 3,8 milyar dolara ulaştırmayı öngören ve 175’ten fazla bölgeyi kapsayan yayın anlaşmalarına imza attı.

Ancak takım sayısının 48’e, maç sayısının ise 104’e çıkarılması FIFA’yı zenginleştirirken, maç başına düşen yayın değerini yüzde 19 oranında eritti ve küresel yayın paketlerinin toplam hacmi 2022’deki 495 seviyesinden 2026’da 443’e gerileyerek yüzde 11 düştü. Asya pazarındaki bölgesel ortaklık anlaşmaları 60’tan 24’e kadar çakılınca, FIFA ekranların tamamen kararmasını önlemek adına daha düşük teklifleri kabul etmek zorunda kaldı; nitekim Çin devlet kanalı CCTV ile yapılan anlaşma 250 milyon dolardan 60 milyon dolara kadar geriledi.

Futbolun küresel ve demokratik ruhu adına daha endişe verici olan durum ise, şifresiz yayın haklarının her geçen gün tırpanlanmasıdır. Avrupa’daki yasal düzenlemeler devlet televizyonlarının belirli maçları yayınlamasını güvence altına alsa da, turnuvaya katılmaya hak kazanan birçok ülke -özellikle de Küresel Güney’dekiler- maçların ücretli kanalların arkasına kilitlenmesine ya da hiç yayınlanamamasına seyirci kalıyor. FIFA’nın TikTok ve YouTube ile yaptığı “öncelikli platform” anlaşmaları bazı içeriklerin izlenmesine olanak tanısa da, bunlar kamusal erişimi garantilemek için değil, etkileşimi ve reklam gelirlerini artırmak için tasarlanmış ticari hamlelerden ibarettir.

Yıllarını eleme turlarında harcayan ülkeler için maçların kendi evlerinde şifresiz yayınlanmaması, kırılmış bir toplumsal sözleşmedir. Turnuvanın yaratacağı öngörülen 80,1 milyar dolarlık devasa ekonomik çıktının -ki bunun 30,5 milyar doları yalnızca ABD’ye kalacak- kendi takımlarının mücadelesini dahi izleyemeyen halklar için hiçbir anlamı yoktur.

Gelişim bütçesindeki açık

FIFA, İsviçre yasalarına göre kâr amacı gütmeyen bir kuruluştur ve bütçesinde ciddi bir yeniden yatırım taahhüdünde bulunur: 2023–2026 döngüsü boyunca FIFA Forward programına 2,25 milyar dolar, Futbol Gelişim Fonu’na 660 million dolar ve Gelişim ve Eğitim faaliyetlerine toplamda 3,86 milyar dolar ayrılmıştır. Resmi belgelerde Ruanda’daki 4,7 milyon dolarlık milli takım konaklama tesisinden, Concacaf genelindeki kadın futbolu girişimlerine kadar uzanan projeler öne çıkarılıyor.

Gelgelelim, bu yatırımların boyutu, turnuvadan çekilen ticari kârın yanında son derece cüce kalıyor. 2026 Dünya Kupası, yalnızca bilet ve ağırlama hizmetlerinden yaklaşık 3,0 milyar dolar gelir elde edecek; bu miktar, dört yıllık tüm gelişim bütçesinin neredeyse üç katına denk geliyor. Eleştirmenler, FIFA’nın altyapıya harcadığı her bir dolara karşılık, spora en çok ihtiyaç duyan yoksul toplulukların cebinden yayın ve bahis marjları üzerinden on dolar geri topladığını savunuyor.

Sonuçta ortaya iki vitesli bir küresel futbol ekonomisi çıkıyor: Seçkin oyuncular ve zengin federasyonlar ticari ganimeti paylaşırken, kaynak yetersizliği çeken ülkelerdeki genç yetenekler sahadan, antrenörden ve profesyonelleşme imkanlarından mahrum kalıyor. FIFA’nın, gelirleri Zürih’te toplayıp gelişim fonlarını şeffaflığı şüpheli üye federasyonlar aracılığıyla dağıtan yönetim modeli, verimsizlik ve kapalılık gerekçesiyle öteden beri eleştiriliyor. 2015 yolsuzluk skandalı, sadece şahsi ahlaksızlıkları değil, ticari hakları sportif gelişimin önünde tutan yapısal bir zihniyeti de ifşa etmişti.

Siyasetin yeşil sahadaki gölgesi

FIFA’nın İsrail’e yönelik tavrı, dünya futbolunun politize olmasında adeta bir paratoner işlevi görüyor. 2023-2026 dönemi boyunca otuzdan fazla hukuk uzmanı ile aralarında Türkiye ve on iki Orta Doğu federasyonunun da bulunduğu çok sayıda kuruluş, Gazze’deki faaliyetleri gerekçe göstererek İsrail’in FIFA ve UEFA müsabakalarından men edilmesini talep etti. İspanya, İsrail’in katılım hakkı kazanması durumunda kupayı boykot etmeyi açıkça tartışırken, Trump yönetimi ise herhangi bir men kararına direnmesi için FIFA’ya baskı uyguladı. Infantino’nun, İsrail ve Filistin federasyon başkanları arasında bir el sıkışma organize etme girişimi ve Trump ile bağlantılı bir Gazze yeniden imar kuruluna 75 milyon dolar bağışlama vaadi gibi hamleleri, tarafsızlıktan ziyade işgali meşrulaştırma çabası olarak yorumlanarak tepki topladı.

Ne İsrail ne de Filistin 2026 turnuvasına katılma hakkı elde edebildi; bu durum, acil bir askıya alma tartışmasını şimdilik rafa kaldırdı. Messi cephesinde ise Arjantinli kaptan jeopolitik tartışmalardan genel olarak uzak durmayı tercih etti; nitekim kendisinin 2019’daki İsrail ziyareti de siyasi değil, ticari gerekçelerle yapıldığı savunulsa da tartışmalara yol açmıştı. İsrail devletinin Arjantin takımına veya stratejik bir unsur olarak Messi’ye doğrudan destek verdiğine dair doğrulanmış bir kanıt bulunmuyor. Değişmeyen tek gerçek; FIFA’nın, 2022 sonrasında Rusya’ya uyguladığı yaptırım standardını İsrail’e uygulamaktaki isteksizliğinin, kurumu çifte standart suçlamalarına açık hale getirmesidir. Bu durum, kimin sahaya çıkacağına sportif dürüstlüğün değil, jeopolitik ittifakların karar verdiğini gösteriyor.

Geleceğe bakış

2026 Dünya Kupası son düzlüğe girerken, ticaret ile oyun dürüstlüğü arasındaki gerilim daha da tırmanacak. FIFA, 13 milyar dolarlık bütçe döngüleri, milyar dolarlık bahis ortaklıkları, fahiş bilet fiyatları ve sosyal medya yayın anlaşmalarıyla benzeri görülmemiş büyüklükte bir finansal mimari inşa etti. Ancak bu devasa yapıyı ayakta tutacak ve denetleyecek bir yönetim mimarisi kurmayı başaramadı.

Yıldız oyunculara yönelik esnek kurallar, denetimsiz bahsin gölge ekonomisi, bu şovu ekran başında veya tribünde finanse eden taraftarların bilgiye erişim hakkı ve rekor gelirlerin gerçek anlamda küresel kalkınmaya dönüp dönmediği gibi sorular, final düdüğünün çalınmasından çok sonra bile FIFA’nın inandırıcılığını sorgulatmaya devam edecek.

Şimdilik şov devam ediyor. Messi sahada kalmayı sürdürüyor. Bahis gişeleri açık. Para ise Zürih’e, Adidas ve Betano’nun yönetim kurullarına ve FIFA’nın kontrol edemediği ancak yarattığı büyük şovla beslediği gayriresmi kripto borsalarına akmaya devam ediyor.

Futbolun yönetim organının bu küresel oyunu geleceğe mi taşıdığı, yoksa onu en yüksek teklifi verene bir açık artırmada satıp satmadığı sorusu, turnuvanın kendisi gibi dünya kamuoyunun önünde duruyor. Ve bu, FIFA’nın henüz tatmin edici bir yanıt veremediği en büyük sorudur.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English