Görüş
Bıçağın sırtında tedirgin bir yılda en kötüsü değil, ‘kötünün iyisi’!

İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, başbakanlık ofisi çalışanlarına biraz ironik bir üslupla, “Geçtiğimiz yıl hepimiz için zorlu geçti ama endişelenmeyin, çünkü gelecek yıl çok daha kötü olacak” derken, aslında dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun tedirginliğini dile getiriyordu. Gerçekten de 2025’in neredeyse her haftası, özellikle de ikinci çeyreği, tedirginlik, korku ve titremeyle geçti. Küresel siyasete bölgesel sıcak çatışmalar, karşılıklı tehditler ve silahlanma yarışı damga vurdu. Küresel ekonomi için de benzer bir panorama çizmek mümkün. Artık bu dünya düzeni işlemiyor, yeni bir dünya düzeninin kurulması gerekiyor. Bu dönüşüm, uzadıkça uzuyor. Tek kutuplu dünya düzeni çatırdıyor, çok kutuplu dünya düzenine fiiliyatta geçer gibiyiz, ama gibi… Ve yazılı tarihten de bildiğimiz üzere, düzen değişikleri hemen her zaman ekonomik krizler, savaşlar ve yok oluşlarla şekillenir! Meloni’nin felaket tellallığı yapmadan söylemeye çalıştığı da işte bu…
KÜRESEL MUTSUZLUK
Yapılan saha araştırmaları da Meloni’nin tedirginliğini teyit eder sonuçlar veriyor. Ipsos’un küresel ölçekli araştırmasına göre, her üç kişiden ikisi 2025 yılının ülkeleri için kötü bir yıl olduğunu düşünüyor. Siyasî çalkantılarla dolu bir yılın ardından, Fransa’da yüzde 90’ı ülkeleri için kötü bir yıl olduğunu söylüyor; bu oran 30 ülke arasında en yüksek seviye.
Her iki kişiden biri bu yılın kendileri ve aileleri için kötü bir yıl olduğunu düşünürken, diğer yarısı iyi geçtiğini belirtiyor. Arjantin’de son yıllarda yaşanan dramatik siyasî ve ekonomik değişimlerin ardından, Arjantinlilerin yüzde 67’si kişisel olarak kötü bir yıl olduğu görüşünde.
Ekonomik çıkmazlar mı siyasî krizleri tetikler, siyasî krizler mi ekonomik bunalımları körükler?.. Sorunun cevabı karmaşık, ancak 2025 yılı için bu sorunun cevabı, her iki çıkmazın küresel ölçekte bir sarsıntı yaratıyor olması. İşte bu kamuoyu yoklamasının sonuçları da insanların bu atmosferde hissettikleri…

ABD YİNE ‘BÜYÜK’ OLMA ÇABASINDA
Gelişmiş ekonomiler açısından bunun tarifi; ekonomik, siyasî ve askerî alanda eski hegemonyalarını kaybetmek üzere olduklarından kaynaklı bir hezeyan. Donald Trump’ın ikinci dönem başkanlığında, ‘Make America Great Again’ taraftarları (MAGA’cılar) ve neo-con’ların çekiştiği bir iktidarın gölgesinde, ABD ekonomik terörle askeri gücünü bir arada kullanarak yeniden ‘tek egemen’ olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Trump ve ekibi, Demokratlar’dan farklı olarak ‘demokrasi ihracı’ işgalleri yerine, tarife savaşlarıyla başlattığı atağı, askerî operasyonlarla sürdürmeyi tercih ediyor. Bir yandan da tarihsel bağlaşıkları yerine, güçlenen yeni bağlaşıklar arayışına girmiş görünüyor. Sonuçta Washington artık çıkar alanının Asya-Pasifik Havzası olduğu konusunda net. Bir an önce Batı Asya’daki pürüzleri ortadan kaldırıp, bu bölgeye odaklanmanın planlarını yapıyor.
SANKİ BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI ÖNCESİNDEKİ
AVRUPA HORTLADI
Avrupa Birliği (AB) eski kolonyal gücünü kaybetmiş olmanın agresif nostaljisiyle bugünkü kırılgan ekonomisi ve havalı demokrasinin iflasıyla git gide ‘şahinleşiyor’. Kanadı kırık, tüyleri dökülmüş olsa da, tıpkı iki dünya savaşının çıkmasına sebep olan Yaşlı Kıta’da, ‘bir zamanlar kartaldı’ takıntısıyla, şimdi Rusya Federasyonu’nu yok etmenin hayalleri kuruluyor. 800 milyar Euro’luk silahlanma seferberliğine yönelik alınan karar bunun bir göstergesi… Avrupa’daki paniğin bir sebebi de Trump’ın “Bıktık sizi finanse etmekten, parayı bastırın ve kendi meselelerinizi kendiniz çözün” demeye getirmesi… En büyük korku, Kuzey Atlantik Antaşması Örgütü’nde (North Atlantic Treaty Organisation-NATO) ABD’siz kalmak! Şu an için bunun anlamı, her zamankinden çok daha savunmasız olmak demek. Yapısal ekonomik sorunları artarak devam eden AB, siyasî yapılanması sebebiyle karar alma süreçlerinde de çok yavaş kalıyor. Biraz da bu sebeple ‘silahlanarak kalkınmak’ gibi bir hedefe bel bağlıyorlar.
YARIŞI KAYBETMİŞ OLMA PANİĞİYLE…
ABD’nin odağında ne Rusya Federasyonu ne de Batı Asya var, asıl rakip gördüğü ülke Çin Halk Cumhuriyeti… Ancak Çin, ABD için bile ‘demir leblebi’, çiğneyip yutamayacağını bu yıl tarife savaşlarında fark etmiş görünüyor. Çin bu yıl hemen her hafta yeni bir teknolojik buluş duyurdu. Sadece DeepSeek bile Silikon Vadisini şok etmeye yetti. Bu buluşlardan her biri, bir sektörün işleyişini kökten değiştirebilecek nitelikte. Karanlık fabrikalar, nükleer izi olmayan hidrojen bombası, senkronize robot orduları, çöllerin ormanlaştırılması ilk aklıma gelenler… ABD’nin ve bağlaşıklarının tüm yalıtlama girişimlerine karşın Çin, 2025 yılının ilk üç çeyreğinde 1.1 trilyon dolar dış ticaret fazlası verdi. Ne tarifeler ne de yaptırımlardan çok fazla etkilenmedi. ABD’nin tarife savaşlarına karşı zaten hazırlıklıydı ve tehditlere tehditle karşılık verdi. Sadece nadir toprak elementlerinin ihracını durdurma kozu, Trump’ın yelkenleri suya indirmesine yetti. En azından 2025 yılında tarife savaşlarından galip çıkanın Çin olduğunu söylemek mümkün.
BRICS, ŞİÖ VE KÜRESEL GÜNEY
HER ZAMANKİNDEN KONSOLİDE
Çin’in öncülüğünde gelişen ekonomilerin bir bölümü de ‘küresel ekonominin yükselen yıldızları’ olmayı sürdürüyor. Tabii ki ilk akla gelen dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip olan Hindistan. Yüzde 5’lerin üzerinde bir büyümeyle yoluna devam ediyor. Askerî gücü de hiç azımsanaca gibi değil. Bu yıl Trump’ın tehditlerine rağmen ülkenin başbakanı Narendra Modi, Rusya ile ilişkilerini kesmediği gibi, ezelî rakibi Çin ile ilişkilerini geliştirdi, BRICS’teki konumunu pekiştirdi, Şanghay İşbirliği Örgütünün (ŞİÖ) zirvesinde gövde gösterisi yaptı.
Artık ABD, AB, Rusya ve Çin dışında ‘Küresel Güney’ denen bir güç şekilleniyor dünyada… Gelişen ekonomiler küresel ekonomi ve siyasetteki güçlerini artırmak için bütünüyle ortak hareket etmese de, orta ve uzun vadeli stratejilerini kendi hedefleri doğrultusunda belirliyor. Öyle eskisi gibi Batı Blokunun bir emriyle hareket etmeye hiç mi hiç niyetleri yok. Rusya ve Çin ile ilişkilerinde de benzer bir tutum sergiliyorlar.
Bu ülkelerin başını Türkiye, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Mısır gibi Batı Asya ülkeleri çekiyor. Bu ülkelere ‘salıncak ülkeler’ adı veriliyor. Pazarlıkçı, ulusal çıkarları doğrultusunda manevra kabiliyetine sahip, ekonomik olarak görece güçlü ülkeler, artık bölgesel sorunlarda ‘oyun kurucu’ olamadıkları durumda en azından ‘oyun bozucu’ olabiliyor. Güney Afrika Cumhuriyeti, Brezilya gibi ülkeler Küresel Güney’in sözcüleri olarak öne çıkıyor. Gelişen ekonomilerin siyasî ve ekonomik olarak güçleneceği muhakkak ve bu açıdan BRICS önemli bir rol üstleniyor. 2025 yılında bunun ipuçları her zamankinden daha fazla görüldü.
BEKLENEN KADAR KÖTÜ
BİR YIL OLMADI AMA…
Yine de bu zorlu dönüşüm sürecinde 2025 yılında riskleri ucuz atlattığımızı söylemek mümkün. Uluslararası Para Fonunun (International Monetary Fund-IMF) ‘Dünya Ekonomik Görünümü’ raporunda (World Economic Outlook-WEO) küresel büyüme tahminleri, Nisan 2025 WEO’suna göre yukarı yönlü revize edildi, ancak politika değişikliği öncesi tahminlere göre aşağı yönlü bir revizyon göstermeye devam ediyor. Küresel büyüme 2024’te yüzde 3.3’ten, 2025’te yüzde 3.2’ye gerileyecek ve 2026’da yüzde 3.1’e… Gelişmiş ekonomilerin yaklaşık yüzde 1.5, gelişen ekonomilerin ise yüzde 4’ün biraz üzerinde büyümesi öngörülüyor. Enflasyonun küresel olarak düşmeye devam etmesi bekleniyor, ancak ülkeler arasında farklılıklar görülecek. Mesela ABD’de enflasyon açısından riskler yukarı yönlü, diğer ülkelerin çoğunda düşük seyredecek.
Rapora göre, uzun süreli belirsizlik, daha fazla korumacılık ve işgücü arzı şokları büyümeyi olumsuz etkileyebilir. Malî kırılganlıklar, potansiyel finans piyasası düzeltmeleri ve kurumların aşınması istikrarı tehdit edebilir.

ULUSAL SANAYİNİN ÖNEMİ
YENİDEN KEŞFEDİLİYOR
Ülkeler, stratejik sektörleri ve firmaları destekleyerek ekonomilerini yeniden şekillendirmek için sanayiye odaklanıyor. Verimliliği artırmak, özellikle enerji alanında ithalata bağımlılığı azaltmak ve dayanıklılığı artırmak öne çıkan hedefler arasında. Ancak bu hedeflere ulaşmanın da bir bedeli var. Mesela yeniden yapılanma ve ertelenmiş yatırımları gündeme almak için trilyonlarca dolar gerekiyor. Ayrıca sanayi politikalarının dezavantajları da var. Stratejik bir sektörde üretimin ülke içine taşınması, uzun bir süre boyunca daha yüksek tüketici fiyatlarına yol açabiliyor. Bu da enflasyonun alevlenmesi demek. Diyelim ki enflasyon riskini her şeye rağmen göze aldılar, peki yüksek borç ve kısıtlı kamu maliyesi döneminde bu yatırımlar için kaynak nasıl bulunacak?
BÜYÜME TAHMİNİNDE BİR AŞAĞI
BİR YUKARI REVİZYONLAR…
Dünya Bankasının değerlendirmeleri de en kötü senaryoların gerçekleşmediği yönünde… 2025, küresel ekonomi için, en azından büyüme tahminleri açısından, büyük iniş çıkışlarla dolu bir yıl oldu. Ekonomistlerin ortak tahminleri iyimserlikten kötümserliğe ve tekrar görece iyimserliğe doğru gidip geldi. Küresel büyümenin yaklaşık yüzde 2.7 seviyesinde gerçekleşmesi bekleniyor.
2024 yılında, 2025’e yönelik öngörüler mart ayının sonlarına kadar geçerli görünüyordu. Derken, Washington’ın nisan ayında, kapsamlı gümrük vergisi artışlarını gündeme getirmesiyle, işler bir anda değişti. Belirsizlik öylesine egemendi ki, ‘Korku Endeksi’ (Volatility Index-VIX) aşırı yükseldi. Piyasalar ciddi bir küresel durgunluğa göre konumlamaya başladı. Mayıs ayına gelindiğinde, 2025 için küresel büyüme tahmini 0.4 puan aşağı yönlü revize edildi.
Sonra pek çok sebeple, tarife savaşlarının zamana yayılacağı ve beklendiği kadar sert geçmeyeceği anlaşıldı. Tarife şoku, en azından şimdiye kadar, birçok kişinin korktuğu ne küresel ticarette ne de büyümede hızlı düşüşe yol açmadı. Birçok ekonomide faaliyetler devam etti. Belirsizlik hâlâ hâkim, ancak şimdilik küresel büyümenin yılbaşındaki tahminlere yakın seyredeceği düşünülüyor.
ABD, AB VE ÇİN’DEN RAHATLATAN VERİLER
2025 yılında, ABD, gelişmiş ekonomiler arasında büyüme beklentilerinde keskin dalgalanmalar yaşadı; tahminler ocak ayındaki yüzde 2.2’den, mayıs ayında yüzde 1.2’ye düştükten sonra, kasım ayına kadar yüzde 2’ye yükseldi. Bu toparlanma, yüksek yapay zekâ yatırımlarınınn, düşük faiz oranlarının, devam eden malî desteğin ve mütevazı gümrük vergilerinin sayesinde… Diğer gelişmiş ekonomilerde öngörülen büyüme, mayıs ayındaki yüzde 1’den, ocak seviyelerine yakın olarak yüzde 1.4’e geri döndü. Euro Bölgesi ise enflasyonun düşmesinden, faiz oranlarının gerilemesinden ve hedefli malî önlemlerden faydalandı.
Çin hariç gelişen ekonomilerin büyüme beklentileri yaklaşık yüzde 3.5 seviyesinde istikrarlı… Çin’e ilişkin beklentiler, politika desteğinin gayrimenkul sektöründeki yapısal sonrunları bir ölçüde telafi etmesiyle iyileşti. Birçok gelişen ekonomide, dayanıklı hizmet sektörü faaliyetleri, çeşitlendirilmiş ihracat pazarları ve düşük enflasyon ve faiz oranları, beklenenden daha güçlü sonuçları destekledi.
KÜRESEL TİCARETTE
İNATÇI PERFORMANS
Küresel ticaretteki gelişmeler, küresel büyüme beklentilerinin şekillenmesinde belirleyici oldu. Nisan ayında zirveye ulaşan küresel ticaret iklimindeki belirsizlik, o zamandan beri yılın başındaki seviyelere geriledi. Küresel mal ticareti, Eylül 2025’e kadar ortalama aylık yüzde 4.8 oranında genişleyerek 2024’teki yüzde 2.5’lik orandan ivme kazandı. Bu direnç kısmen, tarifelerin uygulanmasından önce sevkiyatların öne alınmasının yanı sıra, şirketlerin tedarik zincirlerini uyarlama ve tarifeyle ilgili bazı maliyetleri karşılama becerisini de yansıtıyor. Hizmet ticareti, özellikle bilgi ve iş hizmetleri alanında da güçlü kalmaya devam etti.
Yeni ihracat siparişleri gibi öncü göstergeler, yıl sonuna doğru öne yüklemeden kaynaklanan geçici artışın azalabileceğine işaret etse de, genel görünüm küresel ticaret akışlarında dikkat çekici bir istikrarı gösteriyor. Küresel ticaretin yaklaşık yüzde 40’ını kontrol gelişen ekonomiler için, daha derin bölgesel entegrasyon ve yeni ticaret anlaşmaları ekonomik aktiviteyi daha da destekliyor.
RİSK İŞTAHI KESİLMEDİ PEKİ NEREYE KADAR?..
Finans ve emtia piyasalarındaki gelişmeler de beklentilerdeki değişimi destekledi. Bahardan bu yana finansal koşullar, güçlü risk iştahı, canlı hisse senedi piyasaları ve ABD’deki daha gevşek para politikası duruşu sayesinde gevşedi. Daha zayıf bir ABD Doları ve daha düşük uzun vadeli getiriler, gelişen ekonomile için sermayeye erişimi bir ölçüde iyileştirerek yabancı para birimi cinsinden tahvil ihracında bir toparlanmaya olanak sağladı. Enerji fiyatlarının düşük kalması da bir başka olumlu etkendi. Ancak bu abartılı risk iştahı da bir yere kadar! Hisse senedi piyasalarında köpük, tahvil piyasalarındaki riskler, kaldıraçlı işlemlerin de bir sınırı olsa gerek!
GÖRÜNÜM BU DA, PEKİ YA
ERTELENEN SORUNLAR?..
Bu olumlu kısa vadeli sürprizlere rağmen, küresel ekonominin temel gidişatı endişe kaynağı olmaya devam ediyor. Bu yıl küresel büyümenin pandemi sonrası ortalamanın altında kaldığını ve 2008’den bu yana en zayıf büyüme seviyelerinden biri olacağını gösteriyor. Piyasa risk iştahındaki bir değişim, finansal koşulları sıkılaştırırsa ve bu da para birimlerinde ve sermaye akışlarında oynaklığı artırırsa, büyüme beklentileri zayıflayabilir. Yine de gelişmiş ekonomilerin önde gelen sözcülerinden biri olan Dünya Ekonomik Forumunun (World Economic Forum) başekonomistlerinin 2025’e ilişkin, maliye politikları, para politikaları, büyüme ve enflasyona yönelik bölgesel değerlendirmelerine bir bakın derim. Bence bardağın dolu tarafına odaklanmışlar gibi…
BORÇ YİĞİDİN KAMÇISI
DEĞİL, HERKESİN KABUSU
Zira bardağın boş kısmı bayağı bir ürkütücü! Uluslararası Finans Enstitüsü (IIF), ‘Küresel Borç Monitörü’ne göre, 2025 yılının ilk üç çeyreğinde küresel borç stokları 346 trilyon dolara yükseldi. Büyük ölçüde hükûmet borçlanmasından kaynaklanan bu artışla birlikte, hem gelişmiş hem de gelişen ekonomilerde borçlar yeni rekorlara ulaştı.
ABD, tam 38 trilyon dolar borcu çevirmek zorunda… Bunun için de yeniden borçlanmak ve para basmak dışında pek bir şansı yok. Uzun vadeli tahvillerin, 10 ve 30 yıllıkların faizlerinde yukarı yönlü bir baskı açıkça görülüyor. İşte bu borcu çevirebilmek için düşük politika faizi ve zayıf dolar şart. Peki bu enflasyonu alevlendirmez mi? Büyük ihtimalle, ancak borçlu ülkelerin en büyük derdi şu anda enflasyon değil, büyüme gibi görünüyor.
EMTİA PİYASALARINDA
YUKARI YÖNLÜ HAREKET
Halen enerji ve tarımsal emtia fiyatları düşük seviyelerde, ancak değerli metallerde ralli, endüstriyel metallerde sert yükselişler sürüyor. Altın, gümüş, platin fiyatlarına zirve dayanmıyor. Bakırın ton fiyatı 12,280 doları aştı. Yatırım bankaları, 2026’da ons altının 6,500 doları test edeceğini öngörüyor. Morgan Stanley’nin tahminine göre, küresel bakır talebi arzın 600 bin ton üzerine çıkabilir.
Citigroup bu gösterge endüstriyel metalin ton fiyatının 15,000 dolara çıkabileceğini tahmin ediyor. Bu gelişmeler emtia süper döngüsünün ipuçları olarak yorumlanıyor. Hemen her ülkenin yeniden sanayileşme hamlesine gireceği bir dönemde, metaller öncülüğünde tüm emtiaların fiyatlarında ciddi yükselişler bekleniyor.
KALDIRAÇLI POZİSYONLAR
PİMİ ÇEKİLMİŞ EL BOMBASI GİBi
Bu yazıyı yazarken, yılın bitimine iki gün kala, gümüş öncülüğünde dört değerli metalin fiyalarında sert bikr geri çekilme yaşandı. Yüzde 8.35 düşüşle gümüşün ons fiyatı 72-75 dolar bandına gerilerken, altın, platin ve paladyum da eşzamanlı düştü. Altın yüzde 3.1, platin yüzde 12.45 ve paladyum yüzde 16.2 değer kaybetti. ABD’de büyük bir bankada kaldıraçlı pozisyonlara bağlı teminat sorunları olduğu ve Fed’in likidite sağlayıcı olarak devreye girdiği iddiaları var. 34 milyar dolarlık gecelik likidite enjeksiyonu para piyasalarındaki olağan dışı hareketlere işaret ediyor. Değerli metallerde yaşanan dalgalanmanın temelinde kaldıraçlı enstrümanların zorlanması ve teminat tamamlama çağrıları bulunuyor. Ayrıca uzun süredir tartışılan fizikî metalle türev piyasa ayrışması fiyat oynaklığını artıran en önemli etmenlerden biri. Bankacılık sisteminde temizlenmemiş ipotekli varlıklar ve kaldıraçlı finansman zinciri her an sistemde ciddi bir krize neden olabilir. Tezgâh üstü piyasalara gömülü neredeyse 1 katrilyon dolarlık fiktif bir hacim var, bu balon finans piyasalarını nasıl çökertebilir, varın siz hesap edin.
HİSSE SENEDİ PİYASALARINDA
KÖPÜK KABARDIKÇA KABARDI
2025 yılında ABD borsalarının öncülüğünde, karşılığı olmayan bir ralliyi izledik. Kimi uzmanlar ABD borsalarındaki köpüğün yüzde 20’lerin üzerinde olduğunu düşünüyor. Yapay zekâ balonuyla iyiden iyiye şişen hisse senedi piyasaları 2025’de patlamadı ama gelecekte yaşanacak bir çöküşün hikâyesi bu yıl yazıldı diyebiliriz. Şu bir gerçek ki, bu balon patladığında, küresel finans piyasalarında orta vadede telafisi zor çöküş yaratabilir.
Bunlar öne çıkan ve 2025’te korkutan ancak büyük bir bunalıma sebep olmayan küresel finans ve ekonominin alarm veren sorunları… Herbirinin faturası bir sonraki yıla ötelendi. Belki 2026’da bir sonraki yıla ötelenecek, ancak bir gün bu bedeller öyle ya da böyle ödenecek!
Amerika
Lindsey Graham’a muhtaç olan sistem

Thomas Karat, davranış analisti
Senatör cumartesi gecesi, yetmiş bir yaşında, beşinci dönem seçimi için yürüttüğü kampanyanın tam ortasında, aort yırtılması nedeniyle yaşamını yitirdi. İletişim direktörü, adli tabibin ilk bulgularını aktardı: damar sertliğine bağlı kardiyovasküler hastalığın bir sonucu olarak, vücudun en büyük atardamarında meydana gelen bir yırtılma. Övgü dolu anma mesajlarının ulaşması birkaç saati bulmadı. Trump onu gerçek bir Amerikan vatanseveri olarak andı. Kendisiyle henüz geçen hafta iki kez görüşen Volodimir Zelenski, en çok ihtiyaç duyulan anda yanlarında duran bir dost olarak tanımladı. Mark Rutte ve Binyamin Netanyahu da kendi mesajlarını paylaştı. Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker, Graham’ın Birleşik Devletler’in iç ve dış politikası üzerindeki etkisini tarif etmeye kelimelerin yetmeyeceğini belirtti.
Kelimeler var elbet. Vefat yazıları yanlış olanları seçti ve bunu yaparken, böyle bir adam hakkında sorulması gereken yegane soruyu ıskaladı. Mesele inançlarında samimi olup olmadığı değil -ki insanı tüketecek kadar samimiydi-; asıl mesele, her dış krize verdiği refleksif yanıt askeri güçten ibaret olan bir senatörün, bu fikrini hayata geçirmesine olanak tanıyan komite üyeliklerini, ekran sürelerini ve dört farklı başkanın yakınlığını yirmi üç yıl boyunca nasıl elinde tutabildiğidir. Graham, sistemin kerhen katlandığı bir sapma değildi. Aksine, işlevsel olduğu için bizzat sistem tarafından üretilen, pazarlanan ve stokta tutulan bir üründü.
Kariyerinin genel hatlarına bir bakın. Mart 2003’te, Bağdat’a bombalar yağarken Graham ülkeye, geçmişteki görüş ayrılıklarının yerini bu girişimi sonuna kadar götürme yönünde ortak bir kararlılığa bırakması gerektiğini söylüyordu. O gün onayladığı savaş, en ihtiyatlı doğrudan ölüm tahminlerine göre bile çeyrek milyondan fazla Iraklı sivilin hayatına mal oldu, IŞİD’e dönüşecek isyanı doğurdu ve geride harabeye dönmüş bir ülke bıraktı. Bundan hiçbir ders çıkarmadı. Libya 2011’de parçalanıp savaş ağalarının eline bırakıldığında müdahaleyi desteklemişti. Suriye bölündüğünde daha derin bir askeri müdahale istemişti. Yirmi yıl boyunca koca bir coğrafya harap olurken, Graham’ın her yıkıma verdiği karşılık bir sonrakinin menzilini belirlemek oldu.
Bu yılın şubat ayına gelindiğinde, o sonraki hedef artık İran’dı. Ayın yirmi altısında Graham, Senato antetli kağıdıyla, bugün okunduğunda apaçık bırakılmış bir itirafı andıran bir yazı kaleme aldı. Yazısında İran’ın bir “Berlin Duvarı anı” yaşadığını öne sürüyordu. Rejim 1979’dan bu yana en zayıf dönemindeydi ve nihai temennisi bir rejim değişikliğinin gerçekleşmesiydi. Kendi ifadesiyle, 7 Ekim saldırılarını “bir umut ışığı” olarak nitelendirdi; zira ardından gelen İsrail harekâtı İran’ın askeri gücünü yıpratmıştı. Halihazırda yürütülen bir bombalama kampanyasını övdüğü aynı paragraflarda, Trump’ı savaş değil barış peşinde koştuğu için yüceltiyordu. Bu hava saldırılarının bir adı vardı: Gece Yarısı Çekici Harekâtı. Graham bunu, Ortadoğu’da bin yılı aşkın süredir barış ve refah için ortaya çıkan en büyük fırsat olarak adlandırıyordu.
Asıl niyetini ise hava saldırıları başlamadan iki haftadan kısa bir süre önce, 16 Şubat’ta Tel Aviv’de gazetecilere açıkça söyledi. Birleşik Devletler, bölgedeki en büyük devlet destekli terör odağını tasfiye etmenin eşiğindeydi. Savaşın ilk günlerinde çıktığı Fox News ekranlarında ise bilançoyu en çıplak haliyle sundu: Rejim çöktüğünde yeni bir Ortadoğu kurulacağını ve Birleşik Devletler’in muazzam miktarda para kazanacağını belirtti. Venezuela ve İran’ın dünyada bilinen petrol rezervlerinin neredeyse üçte birine sahip olduğuna dikkat çekerek, bu girişimin amacının söz konusu rezervlerle ortaklık kurmak olduğunu kaydetti. Gayrimenkul işlemine indirgenmiş bir rejim değişikliği. Yazdığına göre, tüm bunların ulaşılabilir olduğunu ve Birleşik Devletler’e olağanüstü fayda sağlayacağını teyit etmek amacıyla bir önceki hafta İsrail, BAE ve Suudi Arabistan’ı ziyaret etmişti. Haftalar önce de Mossad ile görüşmüş, gazetecilere onların kendisine kendi hükümetinin bile söylemeyeceği şeyleri anlatacağını aktarmıştı.
Tüm bunların ona en ufak bir bedeli olmadı. Vefat yazılarının bir türlü yüzleşemediği kısım da bu; çünkü bunu görmek, o yazıları kaleme alan kurumları da itham etmek anlamına geliyor. Siyasi kariyeri boyunca Amerikan askeri gücünün yaratacağı sonuçlar konusunda sürekli yanılan -Irak’ta yanılan, Libya’da yanılan, yıkılmasına önayak olduğu her rejimin ardından ne geleceği konusunda hep haksız çıkan- bir senatör, bu yüzden hiçbir zaman rütbe kaybetmedi. Aksine, terfi ettirildi. Görev aldığı komitelerin dökümü, bu hikayeyi olabilecek en kuru dille özetliyor. Yıllarca Silahlı Hizmetler Komitesi’nde yer aldı ve oradan Senato’ya, orduya duyulan sevginin hiçbir şey satın almadığını, asıl önemli olanın bütçe tahsisatları olduğunu, bütçe konusunda endişelenen meslektaşlarının ise gerçeklerden kopuk yaşadığını vaaz etti. Hayata gözlerini yumduğunda, Bütçe Komitesi’ne başkanlık ediyor ve Ödenekler Komitesi’nde yer alıyordu; yani rakamları belirleyen ve harcamaları onaylayan kurullarda. Çıkabilecek her savaşı canıgönülden isteyen bu adam, tekrar tekrar o savaşların faturasını ödeyen komitelere yerleştirildi.
Paranın izini sürdüğünüzde resim daha da netleşiyor. Federal Seçim Komisyonu kayıtlarında belgelenen kariyeri boyunca Graham’ın bağışçıları, onun savunduğu tezlerin işaret ettiği yerlerde kümelendi. Savunma sanayii devleri -uçak, füze ve silah sistemlerini üretenler- parayı onun komitelerine ve siyasi eylem komitelerine (PAC) akıttı. Kariyeri boyunca aldığı toplam bağış miktarının detayları, otomatik doğrulamayı engelleyen bir ödeme duvarının arkasında kaldığı için bu yazıda kesin bir rakama yer verilmiyor. Ancak bu döngüyü okumak için kesin bir sayıya ihtiyaç yok. Her silah sistemini onaylayan, savunma harcamalarındaki yetersizliği acil durum ilan eden ve askeri bütçenin kısılmasını ahlaki bir başarısızlık olarak gören bir senatör, o silahları üretenler için yatırıma değer bir isimdir. Yapılan katkılar birer rüşvet değildi. Zaten buna gerek de yoktu. Bunlar, zaten bu fikirlere canıgönülden inanan ve bu inancı kazançlı sözleşmelere dönüştürebilecek bir koltukta oturan bir adama yapılan yatırımlardı.
Bu çarkı tamamlayan ise medya oldu. Graham’ın pazar programlarının ve haber kanallarındaki kulislerin vazgeçilmez siması olmasının bilgece duruşuyla hiçbir ilgisi yoktu; her şey tamamen yayın formatıyla alakalıydı. Akılda kalıcı demeçler vermesi, her an yayına hazır bulunması ve istikrarlı bir şahin duruşu sergilemesi, onu doğruluk yerine kesinliği, derinlemesine düşünme yerine çatışmayı ödüllendiren programlar için biçilmiş kaftan haline getirdi. Bu akış çift yönlü işliyordu. Ekran süresi onu ulusal bir figüre dönüştürdü, ulusal bir figür olmak ise ona daha fazla ekran süresi kazandırdı. Tüm bu mekanizma, güya sadece aktardığını iddia ettiği gerilimi bizzat besledi ve ödüllendirdi. Herhangi bir saldırıda parmağı olup olmadığına bakılmaksızın İran’ın bombalanması çağrısında bulunup İsrail’e işi bitirme çağrısı yaptığında, bu sözleri yurt dışında infiale yol açarken yurt içinde yeni televizyon davetlerini beraberinde getirdi. Savaş şahinleri pazarı oldukça genişti ve o da bu pazarın arzını sağlıyordu.
Graham’ı bu denli kalıcı kılan şey, fikirlerinin hiçbir zaman bir düşünce meydanında sınanmak zorunda kalmaması, sadece onları barındıran kurumların müsamahasına ihtiyaç duymasıydı. 2015 yılında Trump’ı ırkçı, yabancı düşmanı bir yobaz ve ahmak olarak nitelendirirken, onun ikinci başkanlık dönemine gelindiğinde en sadık savunucularından biri olmuştu; zira güce yakın olmanın, o gücü elinde tutan kişinin niteliğinden çok daha önemli olduğunu keşfetmişti. Hava saldırılarına ilişkin haberlere göre, bu yılki savaşı tetikleyen o ikna konuşması golf sahasında yapılmıştı. Graham, Trump’a İran’ın onun istediği her şeyi baltalayan bir unsur olduğunu söylemiş, “Rejimi çökertirseniz, bu adeta Berlin Duvarı’nın yıkılışı gibi bir etki yaratır” demişti. Başkan ikna oldu. Bombalar yağdı. Bir gazeteci Graham’a “ertesi günün” planının ne olduğunu sorduğunda -ki bu soru Irak tecrübesinden sonra Washington’daki her şahinin zihnine kazınmış olmalıydı- bunun kendi işi olmadığını söyledi. İran’ın geleceğine ancak İran halkının karar vereceğini belirtti. Savaşı o istemişti; faturasını ödemek ise başkalarına kalmıştı.
Anlaşma zaten hep buydu. Savaşları savunmak onun işiydi, ama sorumluluğunu üstlenmek hiçbir zaman ona düşmedi. Sabah programlarına çıkıp savaş çığırtkanlığı yapar, bütçe komitelerinde oturup onları fonlar, bu işten kâr sağlayan şirketlerin parasını alır ve bu girişimler yeni bir felakete dönüştüğünde yine televizyona çıkıp bir sonrakini talep ederdi. Geride bıraktığı yıkım, onun itibarını zedelemek bir yana dursun, adeta daha da pekiştirirdi. Bu, sıra dışı bir figürün portresi değil. Bu, insan çehresine bürünmüş bir çıkar ve teşvik mekanizmasının biyografisidir.
Öldüğünde, koltuğu çoktan hareket halindeydi. Cenazesi bile kalkmadan, birkaç saat içinde haberlerin seyri değişti; tartışmalar yerine kimin geleceğine, geçici bir halef atayacak olan valiye ve onun yokluğunun her bir oyu hesaplayan Cumhuriyetçi çoğunluk üzerindeki etkisine odaklandı. Trump, NBC’ye aklında zaten bir isim olduğunu söyledi. Lindsey Graham’ı var eden o makine, onun yasını tutmak için bir an olsun duraksamadı. Boşalan yeri doldurmak için derhal çalışmaya başladı; çünkü işgal ettiği makam hiçbir zaman bizzat o şahısla ilgili değildi. Mesele, o koltukta onun söylediklerini yineleyecek birinin oturmasını sağlamaktı. Bu göreve aday olacakların sayısı hiç de az değil. İşte vefat ilanlarının size hissettirmemek için çabaladığı asıl dehşet verici gerçek bu: O gitti, ama onu yaratan düzen aynen yerinde duruyor.
***
Çok uluslu teknoloji şirketlerinde uzun yıllar çalışan davranış analisti Thomas Karat, yüksek lisans derecesini Manchester Metropolitan Üniversitesi Fen ve İletişim bölümünden aldı. Güç dinamiklerindeki dil psikolojisi üzerine çalışmalar yürüten Karat’ın lisansüstü tezi, yüksek riskli iş müzakerelerindeki dilsel aldatma belirtilerini inceliyor. SaltCubeAnalytics adlı YouTube podcast’inin sunuculuğunu yapan yazar, karat.substack.com adresinde yazıyor.
Görüş
Tahran’da iki kritik isimle konuştum: İran kendisini nasıl görüyor?

İran çoğu zaman Türkiye’de ve Batı’da, Washington’dan yapılan açıklamalar ya da Amerikan basınında yer alan haberler üzerinden okunuyor. Oysa bir ülkenin stratejik aklını anlamanın en sağlıklı yolu, o ülkenin karar vericilerini dinlemekten geçiyor. Tahran’da bulunduğum sırada bu açıdan dikkat çekici iki isimle uzun uzun konuşma fırsatı buldum. Biri yıllarca güvenlik bürokrasisinin en üst kademelerinde görev yapmış eski komutan ve bugün Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörü olan İsmail Ahmedi Mukaddem, diğeri ise Irak ve Afganistan dosyalarının en kritik isimlerinden biri olarak bilinen diplomat Dr. Hasan Kazimi Kumi’ydi.
İkisiyle de “Ramazan Savaşı’nda İran Zaferi’nin Anlatısı” başlıklı etkinlikte bir araya geldik. Panel sırasında yaptıkları sunumların ardından sorularımı da yanıtladılar. Verdikleri cevaplar yalnızca İran’ın son savaşa nasıl baktığını değil, Türkiye’den Çin’e, ABD’den çok kutuplu dünya düzenine kadar uzanan geniş bir stratejik çerçeveyi de ortaya koyuyordu.
Mukaddem sıradan bir isim değil. Devrim sonrasında uzun yıllar askeri görevlerde bulundu, ardından Emniyet Teşkilatı Genel Komutanlığı yaptı. Bugün ise İran Ulusal Savunma Üniversitesi’nin rektörlüğünü yürütüyor. ABD’nin İran’a yönelik son saldırıları sırasında hayatını kaybettiğine ilişkin haberler çıkmış, daha sonra bunların doğru olmadığı anlaşılmıştı.
Hasan Kazimi Kumi de İran dış politikasının en dikkat çeken isimlerinden biri. Irak ve Afganistan’da uzun yıllar görev yaptı; önce büyükelçi, ardından Afganistan Özel Temsilcisi oldu. ABD’nin Irak Kuvvetleri Komutanı David Petraeus yıllar önce Kumi’nin Devrim Muhafızları mensubu olduğundan şüphe duymadığını söylemişti. İran’da konuştuğum bazı kaynaklar da bunu “herkesin bildiği sır” olarak nitelendiriyor.
“2026 savaşına hazırlanıyoruz”
Konuşmaların en dikkat çekici bölümü, Haziran 2025’te İsrail ile yaşanan ve İran’da “12 Gün Savaşı” olarak anılan çatışmalara ilişkin değerlendirmelerdi.
İsmail Ahmedi Mukaddem, savaşın bittiği gün bir sonraki çatışmaya hazırlanmaya başladıklarını söyledi. ABD saldırılarının ardından yeni dönemde savaşın bölgesel ölçekte yürütülmesi yönünde karar aldıklarını, bu süreçte hem ABD ve İsrail’in zayıf yönlerini analiz ettiklerini hem de kendi eksiklerini masaya yatırdıklarını anlattı.
Anlattıklarından iki temel ders çıkardıkları anlaşılıyor.
Birincisi, iç cepheyi sağlam tutmak. Mukaddem bunu toplumsal mutabakatın güçlendirilmesi ve içeride İsrail adına faaliyet yürütten hücrelere yönelik operasyonların artırılması üzerinden tarif etti.
İkinci ders ise askeri karar alma mekanizmasının daha esnek hale getirilmesi. “Mozaik yapı” olarak tanımladığı sistemle, merkezi komuta zinciri zarar görse bile operasyonların sürdürülebileceğini düşünüyorlar. Bunun zaman zaman saldırıların sorumluluğunun hemen üstlenilmemesi gibi sonuçlar doğurabileceğini kabul ediyor ancak bunu savaşın gereği olarak değerlendiriyor.
Türkiye’ye düşen füzeler
Mukaddem’e Türkiye sınırları içinde düşen İran füzeleri paneldeki bir başka katılımcı tarafından soruldu.
Füzelerin İran tarafından ateşlendiğini açıkça kabul etti ve ortada bir “false flag” operasyonu bulunmadığını söyledi. Buna karşın hedefin Türkiye olmadığını, füzelerin nihai hedeflerine ulaşamadan Türkiye hava sahasında düştüğünün altını çizdi. Dikkat çekici olan ise Türkiye’ye yönelik teşekkürleriydi.
Hem Türk halkının savaş sırasında ekonomik anlamda İran’a önemli destek verdiğini hem de Türk makamlarıyla sürekli iletişim halinde olduklarını belirterek Türkiye’ye teşekkür etti.
Konuşmanın ilginç anlarından biri de tercüme sırasında yaşandı. Suudi Arabistan’la ilgili yönelttiğim soru tercüman tarafından yanlışlıkla Suriye olarak çevrilince Mukaddem bu kez uzun uzun Suriye hakkında konuşmaya başladı.
Suriye’nin zayıflatılmasının İran’ın değil İsrail’in stratejik hedefi olduğunu savundu. Bölgede yıllardır İran’ın tehdit olarak gösterildiğini ancak son savaşın İsrail’in güvenlik politikalarının çok daha büyük bir istikrarsızlık ürettiğini ortaya koyduğunu ileri sürdü.
İran’ın “derinlerde çabası” ve Türkiye’ye F-35 mesajı
Mukaddem’in üzerinde özellikle durduğu başlıklardan biri de savaş teknolojileriydi.
İran’ın ürettiği füze ve insansız hava araçlarının Amerikan sistemlerine kıyasla çok daha düşük maliyetle ve daha kısa sürede üretilebildiğini söyledi. Bunun kendilerine asimetrik avantaj sağladığını düşünüyor. Benzer dönüşümün Hizbullah’ta da yaşandığını, örgütün klasik füze kapasitesi kadar insansız hava araçlarına da ağırlık verdiğini anlattı.
İran’ın yaptırımlar nedeniyle yaklaşık otuz yıl önce dışarıdan İHA ve parça temin edememesi üzerine “Derinlerde Çaba” adını verdikleri yerli üretim stratejisini geliştirdiğini söyledi. Bu noktadan hareketle Türkiye’nin Batı menşeli savunma sistemlerine bağımlılığına da eleştirel yaklaştı.
Son dönemde yeniden gündeme gelen F-35 tartışmasını örnek göstererek, Türkiye’nin İsrail’le olası bir çatışmada bu uçakları istediği gibi kullanamayacağını, ABD’nin tek bir kararla sistemi devre dışı bırakabileceğini savundu.
Bu değerlendirme elbette İran tarafının bakış açısını yansıtıyor. Ancak İranlı askeri planlamacıların Türkiye’nin savunma sanayisini nasıl okuduğunu göstermesi bakımından dikkat çekici.
ABD-Çin rekabeti ve İran’ın “özel” konumu
Mukaddem’in bir başka iddiası ise savaşın küresel sonuçlarına ilişkindi.
ABD’nin stratejik rezervlerini tükettiğini, Asya-Pasifik’teki askeri planlarını zorladığını ve müttefikleri arasında güven krizine neden olduğunu belirtti. Hatta Çinli muhataplarına “Sizi ABD ile rekabette on yıl ileri taşıdık” dediğini aktardı.
Panel sonrasında konuştuğum Hasan Kazimi Kumi ise daha çok uluslararası sistem üzerine değerlendirmelerde bulundu.
Çin’in ABD merkezli uluslararası düzene alternatif oluşturduğunu, Rusya’nın küresel ölçekte belirleyici bir güç olmaya devam ettiğini söyledi. BRICS ile Şanghay İşbirliği Örgütü’nün tüm baskılara rağmen genişlediğini, buna karşılık Batı dünyasının kendi içinde daha fazla ayrıştığını savundu. Ancak en dikkat çekici değerlendirmesi İran’ın bu yapıların içindeki yerine ilişkindi.
Kumi, İran’ı ne Çin’in ne de Rusya’nın doğal uzantısı olarak görüyor. İran’ın kendine özgü bir stratejik kimliği olduğunu ve Direniş Ekseni üzerinden farklı bir merkez oluşturduğunu düşünüyor. Onun anlattığı çerçevede İran, Küresel Güney içinde ayrı bir siyasi ve askeri eksen inşa etmeye çalışıyor.
Ayrıca Direniş Ekseni aktörlerinin artık “sahaların birliği” anlayışı doğrultusunda hareket ettiğini, bölgesel krizleri birbirinden bağımsız değerlendirmediklerini ifade etti.
İran gerçekten süper güç olabilir mi?
Gerek Mukaddem gerekse Kumi, İran’ın son savaşın ardından yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte yükselen bir güç haline geldiği görüşünü paylaşıyor. Hatta kullandıkları ifadeler zaman zaman İran’ın “süper güç” statüsüne ulaşabileceği yönünde.
Ben bu değerlendirmeye katılmıyorum.
İran’ın önemli bir bölgesel güç olduğu tartışmasız. Ancak süper güç olabilmek yalnızca askeri kapasiteyle açıklanabilecek bir konu değil. Uluslararası kurumları yönlendirebilmek, küresel finans üzerinde belirleyici olmak, dünya üretim zincirlerinin merkezinde yer almak, askeri gücünü denizaşırı yansıtabilmek, dünyada ticaretin ve enerji koridorlarının yer aldığı darboğazlarında belirleyici ağırlık taşımak gerekiyor. İran’ın bugün geldiği noktada bu ölçütleri karşılamadığını düşünüyorum.
Ne var ki Tahran’da geçirdiğim günlerin bana gösterdiği başka bir gerçek var.
İran kendisini artık savunmada kalan bir ülke olarak görmüyor. Aksine, ABD ve İsrail karşısında stratejik üstünlük sağladığına inanan, bunun dünya dengelerini değiştirdiğini düşünen ve buna göre gelecek planlaması yapan bir devlet aklıyla hareket ediyor.
İran’ı anlamak için yalnızca Washington’u dinlemek yeterli değil ve hatta çoğu zaman yanıltıcı. Tahran’ın kendi hikâyesini doğrudan dinlemek gerekiyor.
Görüş
Ankara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor

Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucusu ve Direktörü
İstanbul’un 2004 yılında NATO liderlerini ağırlamasından yirmi iki yıl sonra İttifak, Türk topraklarına, bu kez Ankara’daki Beştepe Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’ne geri döndü. Ancak bu dönüş sıradan bir törenden ziyade, derin bir hesaplaşmaya işaret ediyor. 7-8 Temmuz tarihlerinde düzenlenen 36. NATO Zirvesi, 2004’teki tasarımcıların çok azının öngörebileceği bir tabloda gerçekleşiyor: Beşinci yılına yaklaşan ve yıpratıcılığını koruyan Ukrayna savaşı, ABD-İsrail ittifakının İran ile doğrudan çatışmasının ardından sıcaklığını hâlâ yitirmeyen Orta Doğu, bizzat katıldığı İttifak’ın varlık nedenini açıkça tartışmaya açan bir Amerikan başkanı ve tüm bu kargaşanın ortasında, NATO gündemindeki neredeyse her krizin merkezinde sessizce vazgeçilmez bir konuma yükselen ev sahibi Türkiye.
Türkiye’nin eşiği: İkincil ortaklıktan oyun kuruculuğa
Bir NATO zirvesine ev sahipliği yapmak her zaman stratejik bir ağırlık göstergesi olagelmiştir. Ancak Ankara 2026, niteliksel olarak çok daha farklı bir anlam taşıyor. Türkiye bu kez masaya sadece ev sahibi olarak değil, elindeki güçlü kozlarla oturuyor. ASELSAN gibi küresel sermayenin (özellikle de ABD’li diplomat Tom Barrack’ın temasları kolaylaştırdığı söylenen ve CEO’su Larry Fink’in bu yılın başlarında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüştüğü BlackRock gibi devlerin) ilgisini çektiği belirtilen savunma sanayii omurgası, Türkiye’yi NATO’nun savunma ve sanayi alanında kendine yetme çabasında yükselen bir merkez konumuna taşıdı. Siyasi zirveyle eş zamanlı düzenlenen Ankara Savunma Sanayii Forumu da bu gerçeği perçinliyor: Türkiye artık İttifak’ın güneydoğu sınırını koruyan sıradan bir üye değil; bizzat İttifak’ın ihtiyaç duyduğu bir üretim ve inovasyon merkezi haline gelmiş durumda.
Erdoğan’ın asıl hamle alanı da burası. Avrupalı müttefikler, geçen yıl üzerinde uzlaşılan ve yüzde 3,5’i asli savunmaya, yüzde 1,5’i ise dayanıklılık ile altyapıya ayrılan “GSYİH’nin yüzde 5’ini savunmaya harcama” taahhüdünü yerine getirmek için çabalarken, Türkiye Ankara’yı adeta bir “teslimat noktası” olarak konumlandırıyor. Bu süreç, verilen sözleri anlaşmalara, anlaşmaları ise Türk sanayisinin kazanımlarına dönüştürme fırsatı sunuyor. Zirveyi takip eden analistler, bu buluşmanın kolektif güvenliği mi yoksa aslında Türk savunma tarihinin en büyük ticari el sıkışmasını mı temsil ettiğini açıkça sorguluyor.
Rusya-Çin denklemi: Göz önünde yürütülen denge oyunu
Türkiye’nin yürüttüğü denge politikası yeni bir olgu değil, ancak hiçbir dönemde bu denli görünür olmamıştı. Ankara bir yandan NATO liderlerini ağırlarken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın daha birkaç hafta önce Moskova’da Rus mevkidaşıyla bir araya gelmesi, Ukrayna savaşının başından bu yana sürdürülen paralel diplomasi trafiğinin bir parçası. Türkiye, NATO bünyesinde kendine özgü bir koridorda ilerlemeyi sürdürüyor: Bir yandan Kiev’e Bayraktar İHA’ları tedarik ederken diğer yandan Moskova ile Karadeniz’deki diplomatik kanalları açık tutuyor; üstelik daha küçük üyelere dayatılan İttifak disiplinine maruz kalmaksızın hem Rusya hem de Çin ile ekonomik ve enerjisel bağlarını derinleştirebiliyor. Ankara için NATO üyeliği ile Moskova ve Pekin’le kurulan çok yönlü ortaklıklar, çözülmesi gereken çelişkiler değil, eş zamanlı yönetilmesi gereken birer kazanç kapısı. Bu duruş, kolektif birliğin teyit edilmesi hedeflenen bu kritik zirvede Türk diplomatlarına olağanüstü geniş bir hareket alanı sağlıyor.
Ukrayna: Sonu görünmeyen bir savaşı sürdürmek
Ukrayna savaşının yıpratıcı gidişatı Ankara’daki her oturumun üzerinde bir gölge gibi asılı duruyor. NATO’nun, Ukrayna’ya 2026 yılı için askeri teçhizat, yardım ve eğitim desteği kapsamında yaklaşık 70 milyar avroluk bir taahhüdü onaylaması, müttefiklerin de en az bu düzeydeki bir desteği 2027’de de sürdürme sözü vermesi bekleniyor. Ne var ki zirve, İtalya’nın bildiri taslağındaki Ukrayna fonuna ilişkin bazı ifadelere direndiği yönündeki haberlerin gölgesinde toplanıyor. Bu durum, NATO yetkililerinin “birlik zirvesi” olarak nitelendirmekte ısrar ettiği buluşmadaki çatlakları açığa çıkarıyor. Başkan Trump’ın, cephedeki çatışmalar hız kesmeden sürerken ve Zelenski Avrupa’nın eylemsizliğini açıkça eleştirirken, son telefon görüşmelerinde müzakere edilmiş bir barış ihtimalini dile getirmesinin ardından, zirve marjında Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenski ile bir araya gelmesi planlanıyor.
İran gerilimi ve ABD-NATO ayrışmasında Ankara’nın kozu
Bu zirvenin en derin yankı uyandıran arka planı, Washington ile müttefikleri arasında Hürmüz Boğazı nedeniyle yaşanan ve tazeliğini koruyan görüş ayrılığı olabilir. Şubat ayı sonlarında Dini Lider Ali Hamaney’in öldürülmesiyle fitili ateşlenen ABD-İsrail’in İran ile savaşı, Hürmüz’ün kapatılması ve dönemsel olarak yeniden bloke edilmesiyle küresel enerji piyasalarını sarstı. Trump mart ayında NATO, Çin, Japonya ve Güney Kore’ye boğazın güvenliğini askeri olarak sağlama çağrısında bulunduğunda tüm müttefikler bu talebi geri çevirdi; hatta Almanya Savunma Bakanı bunun Avrupa’nın savaşı olmadığını açıkça ilan etti. Trump ise bu tavrı “büyük bir aptallık” olarak nitelendirip İttifak’ı Amerikan desteği olmaksızın bir “kağıttan kaplan” olarak tanımladı.
Söz konusu çatlak kapanmış değil; sadece zirvenin yapılmasına izin verecek ölçüde sessizliğe büründü. Haziran ayında imzalanan ateşkes ve ablukanın kaldırılmasına dair mutabakat krizi hafifletmiş olsa da İran o tarihten bu yana Hürmüz’den geçen gemilerden geçiş ücreti alacağının, “dost ülkelere” ise ayrıcalık tanıyacağının sinyallerini veriyor. Washington ise bu yaklaşımın kalıcı bir anlaşma için kabul edilemez olduğunu savunuyor. Boğazın güvenliği bu hafta resmen NATO gündeminde yer alsa da İran konusundaki yük paylaşımına dair temel anlaşmazlık hiçbir zaman çözülemedi, yalnızca gelişmelerin gölgesinde kaldı. İşte Türk siyasetçilerin değerlendirmek istediği fırsat tam olarak bu noktada yatıyor: Ankara, Washington’ın hayal kırıklığı ile Avrupa’nın isteksizliği arasında köprü kurarak kendisini vazgeçilmez bir arabulucu olarak sunabilir; bunun karşılığında ise savunma tedariki imkanları ve diplomatik nüfuz elde edebilir. Bu, Erdoğan’ın kriz boyunca titizlikle işlediği pragmatik pazarlık stratejisinin tam bir yansıması.
Orta Doğu’nun gölgesi: Suriye, Lübnan ve derinleşen İsrail çatlağı
Türkiye’nin bölgesel duruşu, resmi oturumlar kadar zirvenin Orta Doğu’ya dair satır aralarını da şekillendiriyor. Başkan Trump’ın, Ankara’da Şam’ın yeni lideri eski muhalif komutan ve şimdiki Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara ile ikili bir görüşme gerçekleştirmesi bekleniyor. Bu görüşme, Trump’ın ilk olarak G7’de dile getirdiği ve Suriye güçlerinin Lübnan’da Hizbullah ile mücadeleyi İsrail’den daha etkin yürütebileceği yönündeki önerisinin ardından geliyor. El-Şara bu teklifi tutarlı bir şekilde reddederek Şam’ın Beyrut ile yalnızca ekonomik kanallar kurmak istediğini, Suriye’nin Lübnan’daki onlarca yıllık askeri işgalini hatırlatacak bir rolü üstlenmeyeceğini vurguluyor. Buradaki mesaj oldukça net: Washington, Lübnan’da ciddi sivil kayıplara yol açan İsrail askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik yükünü, Esad’ın devrilmesinin ardından henüz gücünü pekiştirmeye çalışan yeni Suriye yönetimine kaydırıp kaydıramayacağını sınıyor. Bu hamle, hem İsrail üzerindeki baskıyı hafifletmeyi hem de İran’dan bağımsız olarak post-Esad Suriye’si ile yeni bir ABD diyalog kanalı açmayı hedefliyor.
Tüm bunların üzerinde Ankara ile Tel Aviv arasında açık bir diplomatik kopuş yaşanıyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, zirveden birkaç gün önce CNN Türk’e verdiği mülakatta, İsrail’in politikalarını ve zihniyetini “insanlığın artık taşıyamayacağı bir yük” olarak nitelendirip uluslararası yaptırım çağrısında bulunmuş ve İsrail’i Gazze’de kitlesel katliam yapmakla suçlamıştı. İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar bu sözleri “soykırıma teşvikin ders kitaplarına geçecek bir örneği” olarak tanımlarken, Almanya Dışişleri Bakanı da bu ifadeleri kabul edilemez bularak araya mesafe koymuş, Cumhurbaşkanı İshak Herzog ise açıklamaları antisemitik olarak nitelemişti. Erdoğan ise İsrail’in eleştirilerini, Gazze’deki kendi eylemlerini örtbas etme çabası olarak değerlendirerek reddetti. Bu sert polemiğin, tam da NATO’nun İsrail yanlısı üyeleriyle Türk heyetinin yan yana oturmaya hazırlandığı sırada patlak vermesi, odak noktası Rusya ve savunma harcamaları olan İttifak zirvesine gerilimli bir hava katıyor. Aynı zamanda Ankara’ya yeni bir hamle alanı açıyor: Batı ittifaklarını zorlasa da kendisini İslam dünyasında İsrail’e karşı en gür sesli NATO üyesi olarak konumlandırmak, Arap ve İslam coğrafyasında karşılığı olan bir rol üstlenmesini sağlıyor.
Filistin davası ve Arap eşgüdümü
Kahire, İslamabad, Doha ve Riyad için Ankara zirvesi, Ukrayna’ya dair yayımlanacak bildiriden ziyade Gazze ve Filistin meselesine ilişkin bölgesel dengeler açısından taşıdığı anlamla takip ediliyor. Mısır, Katar, Pakistan ve Suudi Arabistan, İran krizi ve bunun bölgesel yansımaları boyunca kolaylaştırıcı veya ara bulucu roller üstlendi; nitekim İslamabad, Hürmüz geriliminde ateşkes görüşmelerine zemin hazırlarken Katar da ABD ve İran ile birlikte Lübnan’da ateşkesin sağlanmasına katkıda bulundu. Bu dörtlü grubun Gazze’nin yeniden inşası, Filistin devletinin tanınması diplomasisi ve Lübnan’da gerilimin daha fazla tırmanmasının önlenmesine yönelik yürüttüğü eşgüdüm, zirve sonrasında daha da yoğunlaşabilir. Özellikle Fidan’ın İsrail’e karşı takındığı sert tutum, Türkiye’nin hem NATO içinde hem de dışında kalan Müslüman çoğunluklu ülkeleri ortak bir Filistin paydasında birleştirme çabasına dönüşürse bu hareketlilik daha da ivme kazanacaktır. Ankara’nın bu söyleminin somut bir Arap-Türk diplomatik ortaklığına mı dönüşeceği yoksa iç ve bölgesel kamuoyuna yönelik tek taraflı bir diplomatik hamle olarak mı kalacağı, kağıt üzerinde Rusya ve Atlantik ittifakını odağına alan ancak pratikte Türkiye’nin vizyonunun sınırlarını ölçen bir referanduma dönüşen bu zirveden çıkacak en kritik sorulardan biridir.
Bu analiz; NATO’nun resmi zirve belgeleri, Reuters, Kongre Araştırma Servisi (CRS), The National, The Jerusalem Post, Al Arabiya ve 7 Temmuz 2026 tarihi itibarıyla Ankara Zirvesi’ni takip eden diğer yayın organlarının aktardığı bilgilere dayanmaktadır.
Rusya2 hafta önce“Planlarımızda Kiev rejimini kurtarmak yok”
Diplomasi5 gün önceNATO ülkeleri, milyarlarca dolarlık savunma anlaşması açıkladı
Görüş1 hafta önceZirve Salonunda Konuşulmayacak Hikâye: NATO Üyeliğinin Gerçek Bedeli
Dünya Basını2 hafta önceİktisatçı Ann Pettifor: Faiz sistemi ekolojiyi tahrip ediyor
Dünya Basını2 hafta önceFransız iktisatçı Sapir: Avrupa ekonomilerinde kimyasal şok etkisini gösterecek
Dünya Basını2 hafta önceABD’nin Japonya’daki füze hamleleri Çin’e net mesaj veriyor
Amerika5 gün önceNATO 3.0’un mucidi: Elbridge Colby
Görüş5 gün önceAnkara’nın ikinci zirvesi: 22 yılın ardından NATO, kuralları yeniden yazan bir Türkiye’ye dönüyor










