Görüş
Bıçağın sırtında tedirgin bir yılda en kötüsü değil, ‘kötünün iyisi’!

İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, başbakanlık ofisi çalışanlarına biraz ironik bir üslupla, “Geçtiğimiz yıl hepimiz için zorlu geçti ama endişelenmeyin, çünkü gelecek yıl çok daha kötü olacak” derken, aslında dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun tedirginliğini dile getiriyordu. Gerçekten de 2025’in neredeyse her haftası, özellikle de ikinci çeyreği, tedirginlik, korku ve titremeyle geçti. Küresel siyasete bölgesel sıcak çatışmalar, karşılıklı tehditler ve silahlanma yarışı damga vurdu. Küresel ekonomi için de benzer bir panorama çizmek mümkün. Artık bu dünya düzeni işlemiyor, yeni bir dünya düzeninin kurulması gerekiyor. Bu dönüşüm, uzadıkça uzuyor. Tek kutuplu dünya düzeni çatırdıyor, çok kutuplu dünya düzenine fiiliyatta geçer gibiyiz, ama gibi… Ve yazılı tarihten de bildiğimiz üzere, düzen değişikleri hemen her zaman ekonomik krizler, savaşlar ve yok oluşlarla şekillenir! Meloni’nin felaket tellallığı yapmadan söylemeye çalıştığı da işte bu…
KÜRESEL MUTSUZLUK
Yapılan saha araştırmaları da Meloni’nin tedirginliğini teyit eder sonuçlar veriyor. Ipsos’un küresel ölçekli araştırmasına göre, her üç kişiden ikisi 2025 yılının ülkeleri için kötü bir yıl olduğunu düşünüyor. Siyasî çalkantılarla dolu bir yılın ardından, Fransa’da yüzde 90’ı ülkeleri için kötü bir yıl olduğunu söylüyor; bu oran 30 ülke arasında en yüksek seviye.
Her iki kişiden biri bu yılın kendileri ve aileleri için kötü bir yıl olduğunu düşünürken, diğer yarısı iyi geçtiğini belirtiyor. Arjantin’de son yıllarda yaşanan dramatik siyasî ve ekonomik değişimlerin ardından, Arjantinlilerin yüzde 67’si kişisel olarak kötü bir yıl olduğu görüşünde.
Ekonomik çıkmazlar mı siyasî krizleri tetikler, siyasî krizler mi ekonomik bunalımları körükler?.. Sorunun cevabı karmaşık, ancak 2025 yılı için bu sorunun cevabı, her iki çıkmazın küresel ölçekte bir sarsıntı yaratıyor olması. İşte bu kamuoyu yoklamasının sonuçları da insanların bu atmosferde hissettikleri…

ABD YİNE ‘BÜYÜK’ OLMA ÇABASINDA
Gelişmiş ekonomiler açısından bunun tarifi; ekonomik, siyasî ve askerî alanda eski hegemonyalarını kaybetmek üzere olduklarından kaynaklı bir hezeyan. Donald Trump’ın ikinci dönem başkanlığında, ‘Make America Great Again’ taraftarları (MAGA’cılar) ve neo-con’ların çekiştiği bir iktidarın gölgesinde, ABD ekonomik terörle askeri gücünü bir arada kullanarak yeniden ‘tek egemen’ olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Trump ve ekibi, Demokratlar’dan farklı olarak ‘demokrasi ihracı’ işgalleri yerine, tarife savaşlarıyla başlattığı atağı, askerî operasyonlarla sürdürmeyi tercih ediyor. Bir yandan da tarihsel bağlaşıkları yerine, güçlenen yeni bağlaşıklar arayışına girmiş görünüyor. Sonuçta Washington artık çıkar alanının Asya-Pasifik Havzası olduğu konusunda net. Bir an önce Batı Asya’daki pürüzleri ortadan kaldırıp, bu bölgeye odaklanmanın planlarını yapıyor.
SANKİ BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI ÖNCESİNDEKİ
AVRUPA HORTLADI
Avrupa Birliği (AB) eski kolonyal gücünü kaybetmiş olmanın agresif nostaljisiyle bugünkü kırılgan ekonomisi ve havalı demokrasinin iflasıyla git gide ‘şahinleşiyor’. Kanadı kırık, tüyleri dökülmüş olsa da, tıpkı iki dünya savaşının çıkmasına sebep olan Yaşlı Kıta’da, ‘bir zamanlar kartaldı’ takıntısıyla, şimdi Rusya Federasyonu’nu yok etmenin hayalleri kuruluyor. 800 milyar Euro’luk silahlanma seferberliğine yönelik alınan karar bunun bir göstergesi… Avrupa’daki paniğin bir sebebi de Trump’ın “Bıktık sizi finanse etmekten, parayı bastırın ve kendi meselelerinizi kendiniz çözün” demeye getirmesi… En büyük korku, Kuzey Atlantik Antaşması Örgütü’nde (North Atlantic Treaty Organisation-NATO) ABD’siz kalmak! Şu an için bunun anlamı, her zamankinden çok daha savunmasız olmak demek. Yapısal ekonomik sorunları artarak devam eden AB, siyasî yapılanması sebebiyle karar alma süreçlerinde de çok yavaş kalıyor. Biraz da bu sebeple ‘silahlanarak kalkınmak’ gibi bir hedefe bel bağlıyorlar.
YARIŞI KAYBETMİŞ OLMA PANİĞİYLE…
ABD’nin odağında ne Rusya Federasyonu ne de Batı Asya var, asıl rakip gördüğü ülke Çin Halk Cumhuriyeti… Ancak Çin, ABD için bile ‘demir leblebi’, çiğneyip yutamayacağını bu yıl tarife savaşlarında fark etmiş görünüyor. Çin bu yıl hemen her hafta yeni bir teknolojik buluş duyurdu. Sadece DeepSeek bile Silikon Vadisini şok etmeye yetti. Bu buluşlardan her biri, bir sektörün işleyişini kökten değiştirebilecek nitelikte. Karanlık fabrikalar, nükleer izi olmayan hidrojen bombası, senkronize robot orduları, çöllerin ormanlaştırılması ilk aklıma gelenler… ABD’nin ve bağlaşıklarının tüm yalıtlama girişimlerine karşın Çin, 2025 yılının ilk üç çeyreğinde 1.1 trilyon dolar dış ticaret fazlası verdi. Ne tarifeler ne de yaptırımlardan çok fazla etkilenmedi. ABD’nin tarife savaşlarına karşı zaten hazırlıklıydı ve tehditlere tehditle karşılık verdi. Sadece nadir toprak elementlerinin ihracını durdurma kozu, Trump’ın yelkenleri suya indirmesine yetti. En azından 2025 yılında tarife savaşlarından galip çıkanın Çin olduğunu söylemek mümkün.
BRICS, ŞİÖ VE KÜRESEL GÜNEY
HER ZAMANKİNDEN KONSOLİDE
Çin’in öncülüğünde gelişen ekonomilerin bir bölümü de ‘küresel ekonominin yükselen yıldızları’ olmayı sürdürüyor. Tabii ki ilk akla gelen dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip olan Hindistan. Yüzde 5’lerin üzerinde bir büyümeyle yoluna devam ediyor. Askerî gücü de hiç azımsanaca gibi değil. Bu yıl Trump’ın tehditlerine rağmen ülkenin başbakanı Narendra Modi, Rusya ile ilişkilerini kesmediği gibi, ezelî rakibi Çin ile ilişkilerini geliştirdi, BRICS’teki konumunu pekiştirdi, Şanghay İşbirliği Örgütünün (ŞİÖ) zirvesinde gövde gösterisi yaptı.
Artık ABD, AB, Rusya ve Çin dışında ‘Küresel Güney’ denen bir güç şekilleniyor dünyada… Gelişen ekonomiler küresel ekonomi ve siyasetteki güçlerini artırmak için bütünüyle ortak hareket etmese de, orta ve uzun vadeli stratejilerini kendi hedefleri doğrultusunda belirliyor. Öyle eskisi gibi Batı Blokunun bir emriyle hareket etmeye hiç mi hiç niyetleri yok. Rusya ve Çin ile ilişkilerinde de benzer bir tutum sergiliyorlar.
Bu ülkelerin başını Türkiye, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Mısır gibi Batı Asya ülkeleri çekiyor. Bu ülkelere ‘salıncak ülkeler’ adı veriliyor. Pazarlıkçı, ulusal çıkarları doğrultusunda manevra kabiliyetine sahip, ekonomik olarak görece güçlü ülkeler, artık bölgesel sorunlarda ‘oyun kurucu’ olamadıkları durumda en azından ‘oyun bozucu’ olabiliyor. Güney Afrika Cumhuriyeti, Brezilya gibi ülkeler Küresel Güney’in sözcüleri olarak öne çıkıyor. Gelişen ekonomilerin siyasî ve ekonomik olarak güçleneceği muhakkak ve bu açıdan BRICS önemli bir rol üstleniyor. 2025 yılında bunun ipuçları her zamankinden daha fazla görüldü.
BEKLENEN KADAR KÖTÜ
BİR YIL OLMADI AMA…
Yine de bu zorlu dönüşüm sürecinde 2025 yılında riskleri ucuz atlattığımızı söylemek mümkün. Uluslararası Para Fonunun (International Monetary Fund-IMF) ‘Dünya Ekonomik Görünümü’ raporunda (World Economic Outlook-WEO) küresel büyüme tahminleri, Nisan 2025 WEO’suna göre yukarı yönlü revize edildi, ancak politika değişikliği öncesi tahminlere göre aşağı yönlü bir revizyon göstermeye devam ediyor. Küresel büyüme 2024’te yüzde 3.3’ten, 2025’te yüzde 3.2’ye gerileyecek ve 2026’da yüzde 3.1’e… Gelişmiş ekonomilerin yaklaşık yüzde 1.5, gelişen ekonomilerin ise yüzde 4’ün biraz üzerinde büyümesi öngörülüyor. Enflasyonun küresel olarak düşmeye devam etmesi bekleniyor, ancak ülkeler arasında farklılıklar görülecek. Mesela ABD’de enflasyon açısından riskler yukarı yönlü, diğer ülkelerin çoğunda düşük seyredecek.
Rapora göre, uzun süreli belirsizlik, daha fazla korumacılık ve işgücü arzı şokları büyümeyi olumsuz etkileyebilir. Malî kırılganlıklar, potansiyel finans piyasası düzeltmeleri ve kurumların aşınması istikrarı tehdit edebilir.

ULUSAL SANAYİNİN ÖNEMİ
YENİDEN KEŞFEDİLİYOR
Ülkeler, stratejik sektörleri ve firmaları destekleyerek ekonomilerini yeniden şekillendirmek için sanayiye odaklanıyor. Verimliliği artırmak, özellikle enerji alanında ithalata bağımlılığı azaltmak ve dayanıklılığı artırmak öne çıkan hedefler arasında. Ancak bu hedeflere ulaşmanın da bir bedeli var. Mesela yeniden yapılanma ve ertelenmiş yatırımları gündeme almak için trilyonlarca dolar gerekiyor. Ayrıca sanayi politikalarının dezavantajları da var. Stratejik bir sektörde üretimin ülke içine taşınması, uzun bir süre boyunca daha yüksek tüketici fiyatlarına yol açabiliyor. Bu da enflasyonun alevlenmesi demek. Diyelim ki enflasyon riskini her şeye rağmen göze aldılar, peki yüksek borç ve kısıtlı kamu maliyesi döneminde bu yatırımlar için kaynak nasıl bulunacak?
BÜYÜME TAHMİNİNDE BİR AŞAĞI
BİR YUKARI REVİZYONLAR…
Dünya Bankasının değerlendirmeleri de en kötü senaryoların gerçekleşmediği yönünde… 2025, küresel ekonomi için, en azından büyüme tahminleri açısından, büyük iniş çıkışlarla dolu bir yıl oldu. Ekonomistlerin ortak tahminleri iyimserlikten kötümserliğe ve tekrar görece iyimserliğe doğru gidip geldi. Küresel büyümenin yaklaşık yüzde 2.7 seviyesinde gerçekleşmesi bekleniyor.
2024 yılında, 2025’e yönelik öngörüler mart ayının sonlarına kadar geçerli görünüyordu. Derken, Washington’ın nisan ayında, kapsamlı gümrük vergisi artışlarını gündeme getirmesiyle, işler bir anda değişti. Belirsizlik öylesine egemendi ki, ‘Korku Endeksi’ (Volatility Index-VIX) aşırı yükseldi. Piyasalar ciddi bir küresel durgunluğa göre konumlamaya başladı. Mayıs ayına gelindiğinde, 2025 için küresel büyüme tahmini 0.4 puan aşağı yönlü revize edildi.
Sonra pek çok sebeple, tarife savaşlarının zamana yayılacağı ve beklendiği kadar sert geçmeyeceği anlaşıldı. Tarife şoku, en azından şimdiye kadar, birçok kişinin korktuğu ne küresel ticarette ne de büyümede hızlı düşüşe yol açmadı. Birçok ekonomide faaliyetler devam etti. Belirsizlik hâlâ hâkim, ancak şimdilik küresel büyümenin yılbaşındaki tahminlere yakın seyredeceği düşünülüyor.
ABD, AB VE ÇİN’DEN RAHATLATAN VERİLER
2025 yılında, ABD, gelişmiş ekonomiler arasında büyüme beklentilerinde keskin dalgalanmalar yaşadı; tahminler ocak ayındaki yüzde 2.2’den, mayıs ayında yüzde 1.2’ye düştükten sonra, kasım ayına kadar yüzde 2’ye yükseldi. Bu toparlanma, yüksek yapay zekâ yatırımlarınınn, düşük faiz oranlarının, devam eden malî desteğin ve mütevazı gümrük vergilerinin sayesinde… Diğer gelişmiş ekonomilerde öngörülen büyüme, mayıs ayındaki yüzde 1’den, ocak seviyelerine yakın olarak yüzde 1.4’e geri döndü. Euro Bölgesi ise enflasyonun düşmesinden, faiz oranlarının gerilemesinden ve hedefli malî önlemlerden faydalandı.
Çin hariç gelişen ekonomilerin büyüme beklentileri yaklaşık yüzde 3.5 seviyesinde istikrarlı… Çin’e ilişkin beklentiler, politika desteğinin gayrimenkul sektöründeki yapısal sonrunları bir ölçüde telafi etmesiyle iyileşti. Birçok gelişen ekonomide, dayanıklı hizmet sektörü faaliyetleri, çeşitlendirilmiş ihracat pazarları ve düşük enflasyon ve faiz oranları, beklenenden daha güçlü sonuçları destekledi.
KÜRESEL TİCARETTE
İNATÇI PERFORMANS
Küresel ticaretteki gelişmeler, küresel büyüme beklentilerinin şekillenmesinde belirleyici oldu. Nisan ayında zirveye ulaşan küresel ticaret iklimindeki belirsizlik, o zamandan beri yılın başındaki seviyelere geriledi. Küresel mal ticareti, Eylül 2025’e kadar ortalama aylık yüzde 4.8 oranında genişleyerek 2024’teki yüzde 2.5’lik orandan ivme kazandı. Bu direnç kısmen, tarifelerin uygulanmasından önce sevkiyatların öne alınmasının yanı sıra, şirketlerin tedarik zincirlerini uyarlama ve tarifeyle ilgili bazı maliyetleri karşılama becerisini de yansıtıyor. Hizmet ticareti, özellikle bilgi ve iş hizmetleri alanında da güçlü kalmaya devam etti.
Yeni ihracat siparişleri gibi öncü göstergeler, yıl sonuna doğru öne yüklemeden kaynaklanan geçici artışın azalabileceğine işaret etse de, genel görünüm küresel ticaret akışlarında dikkat çekici bir istikrarı gösteriyor. Küresel ticaretin yaklaşık yüzde 40’ını kontrol gelişen ekonomiler için, daha derin bölgesel entegrasyon ve yeni ticaret anlaşmaları ekonomik aktiviteyi daha da destekliyor.
RİSK İŞTAHI KESİLMEDİ PEKİ NEREYE KADAR?..
Finans ve emtia piyasalarındaki gelişmeler de beklentilerdeki değişimi destekledi. Bahardan bu yana finansal koşullar, güçlü risk iştahı, canlı hisse senedi piyasaları ve ABD’deki daha gevşek para politikası duruşu sayesinde gevşedi. Daha zayıf bir ABD Doları ve daha düşük uzun vadeli getiriler, gelişen ekonomile için sermayeye erişimi bir ölçüde iyileştirerek yabancı para birimi cinsinden tahvil ihracında bir toparlanmaya olanak sağladı. Enerji fiyatlarının düşük kalması da bir başka olumlu etkendi. Ancak bu abartılı risk iştahı da bir yere kadar! Hisse senedi piyasalarında köpük, tahvil piyasalarındaki riskler, kaldıraçlı işlemlerin de bir sınırı olsa gerek!
GÖRÜNÜM BU DA, PEKİ YA
ERTELENEN SORUNLAR?..
Bu olumlu kısa vadeli sürprizlere rağmen, küresel ekonominin temel gidişatı endişe kaynağı olmaya devam ediyor. Bu yıl küresel büyümenin pandemi sonrası ortalamanın altında kaldığını ve 2008’den bu yana en zayıf büyüme seviyelerinden biri olacağını gösteriyor. Piyasa risk iştahındaki bir değişim, finansal koşulları sıkılaştırırsa ve bu da para birimlerinde ve sermaye akışlarında oynaklığı artırırsa, büyüme beklentileri zayıflayabilir. Yine de gelişmiş ekonomilerin önde gelen sözcülerinden biri olan Dünya Ekonomik Forumunun (World Economic Forum) başekonomistlerinin 2025’e ilişkin, maliye politikları, para politikaları, büyüme ve enflasyona yönelik bölgesel değerlendirmelerine bir bakın derim. Bence bardağın dolu tarafına odaklanmışlar gibi…
BORÇ YİĞİDİN KAMÇISI
DEĞİL, HERKESİN KABUSU
Zira bardağın boş kısmı bayağı bir ürkütücü! Uluslararası Finans Enstitüsü (IIF), ‘Küresel Borç Monitörü’ne göre, 2025 yılının ilk üç çeyreğinde küresel borç stokları 346 trilyon dolara yükseldi. Büyük ölçüde hükûmet borçlanmasından kaynaklanan bu artışla birlikte, hem gelişmiş hem de gelişen ekonomilerde borçlar yeni rekorlara ulaştı.
ABD, tam 38 trilyon dolar borcu çevirmek zorunda… Bunun için de yeniden borçlanmak ve para basmak dışında pek bir şansı yok. Uzun vadeli tahvillerin, 10 ve 30 yıllıkların faizlerinde yukarı yönlü bir baskı açıkça görülüyor. İşte bu borcu çevirebilmek için düşük politika faizi ve zayıf dolar şart. Peki bu enflasyonu alevlendirmez mi? Büyük ihtimalle, ancak borçlu ülkelerin en büyük derdi şu anda enflasyon değil, büyüme gibi görünüyor.
EMTİA PİYASALARINDA
YUKARI YÖNLÜ HAREKET
Halen enerji ve tarımsal emtia fiyatları düşük seviyelerde, ancak değerli metallerde ralli, endüstriyel metallerde sert yükselişler sürüyor. Altın, gümüş, platin fiyatlarına zirve dayanmıyor. Bakırın ton fiyatı 12,280 doları aştı. Yatırım bankaları, 2026’da ons altının 6,500 doları test edeceğini öngörüyor. Morgan Stanley’nin tahminine göre, küresel bakır talebi arzın 600 bin ton üzerine çıkabilir.
Citigroup bu gösterge endüstriyel metalin ton fiyatının 15,000 dolara çıkabileceğini tahmin ediyor. Bu gelişmeler emtia süper döngüsünün ipuçları olarak yorumlanıyor. Hemen her ülkenin yeniden sanayileşme hamlesine gireceği bir dönemde, metaller öncülüğünde tüm emtiaların fiyatlarında ciddi yükselişler bekleniyor.
KALDIRAÇLI POZİSYONLAR
PİMİ ÇEKİLMİŞ EL BOMBASI GİBi
Bu yazıyı yazarken, yılın bitimine iki gün kala, gümüş öncülüğünde dört değerli metalin fiyalarında sert bikr geri çekilme yaşandı. Yüzde 8.35 düşüşle gümüşün ons fiyatı 72-75 dolar bandına gerilerken, altın, platin ve paladyum da eşzamanlı düştü. Altın yüzde 3.1, platin yüzde 12.45 ve paladyum yüzde 16.2 değer kaybetti. ABD’de büyük bir bankada kaldıraçlı pozisyonlara bağlı teminat sorunları olduğu ve Fed’in likidite sağlayıcı olarak devreye girdiği iddiaları var. 34 milyar dolarlık gecelik likidite enjeksiyonu para piyasalarındaki olağan dışı hareketlere işaret ediyor. Değerli metallerde yaşanan dalgalanmanın temelinde kaldıraçlı enstrümanların zorlanması ve teminat tamamlama çağrıları bulunuyor. Ayrıca uzun süredir tartışılan fizikî metalle türev piyasa ayrışması fiyat oynaklığını artıran en önemli etmenlerden biri. Bankacılık sisteminde temizlenmemiş ipotekli varlıklar ve kaldıraçlı finansman zinciri her an sistemde ciddi bir krize neden olabilir. Tezgâh üstü piyasalara gömülü neredeyse 1 katrilyon dolarlık fiktif bir hacim var, bu balon finans piyasalarını nasıl çökertebilir, varın siz hesap edin.
HİSSE SENEDİ PİYASALARINDA
KÖPÜK KABARDIKÇA KABARDI
2025 yılında ABD borsalarının öncülüğünde, karşılığı olmayan bir ralliyi izledik. Kimi uzmanlar ABD borsalarındaki köpüğün yüzde 20’lerin üzerinde olduğunu düşünüyor. Yapay zekâ balonuyla iyiden iyiye şişen hisse senedi piyasaları 2025’de patlamadı ama gelecekte yaşanacak bir çöküşün hikâyesi bu yıl yazıldı diyebiliriz. Şu bir gerçek ki, bu balon patladığında, küresel finans piyasalarında orta vadede telafisi zor çöküş yaratabilir.
Bunlar öne çıkan ve 2025’te korkutan ancak büyük bir bunalıma sebep olmayan küresel finans ve ekonominin alarm veren sorunları… Herbirinin faturası bir sonraki yıla ötelendi. Belki 2026’da bir sonraki yıla ötelenecek, ancak bir gün bu bedeller öyle ya da böyle ödenecek!
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum









