Bizi Takip Edin

Görüş

Bıçağın sırtında tedirgin bir yılda en kötüsü değil, ‘kötünün iyisi’!

Avatar photo

Yayınlanma

İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, başbakanlık ofisi çalışanlarına biraz ironik bir üslupla, “Geçtiğimiz yıl hepimiz için zorlu geçti ama endişelenmeyin, çünkü gelecek yıl çok daha kötü olacak” derken, aslında dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun tedirginliğini dile getiriyordu. Gerçekten de 2025’in neredeyse her haftası, özellikle de ikinci çeyreği, tedirginlik, korku ve titremeyle geçti. Küresel siyasete bölgesel sıcak çatışmalar, karşılıklı tehditler ve silahlanma yarışı damga vurdu. Küresel ekonomi için de benzer bir panorama çizmek mümkün. Artık bu dünya düzeni işlemiyor, yeni bir dünya düzeninin kurulması gerekiyor. Bu dönüşüm, uzadıkça uzuyor. Tek kutuplu dünya düzeni çatırdıyor, çok kutuplu dünya düzenine fiiliyatta geçer gibiyiz, ama gibi… Ve yazılı tarihten de bildiğimiz üzere, düzen değişikleri hemen her zaman ekonomik krizler, savaşlar ve yok oluşlarla şekillenir! Meloni’nin felaket tellallığı yapmadan söylemeye çalıştığı da işte bu…

KÜRESEL MUTSUZLUK

Yapılan saha araştırmaları da Meloni’nin tedirginliğini teyit eder sonuçlar veriyor. Ipsos’un küresel ölçekli araştırmasına göre, her üç kişiden ikisi 2025 yılının ülkeleri için kötü bir yıl olduğunu düşünüyor. Siyasî çalkantılarla dolu bir yılın ardından, Fransa’da yüzde 90’ı ülkeleri için kötü bir yıl olduğunu söylüyor; bu oran 30 ülke arasında en yüksek seviye.

Her iki kişiden biri bu yılın kendileri ve aileleri için kötü bir yıl olduğunu düşünürken, diğer yarısı iyi geçtiğini belirtiyor. Arjantin’de son yıllarda yaşanan dramatik siyasî ve ekonomik değişimlerin ardından, Arjantinlilerin yüzde 67’si kişisel olarak kötü bir yıl olduğu görüşünde.

Ekonomik çıkmazlar mı siyasî krizleri tetikler, siyasî krizler mi ekonomik bunalımları körükler?.. Sorunun cevabı karmaşık, ancak 2025 yılı için bu sorunun cevabı, her iki çıkmazın küresel ölçekte bir sarsıntı yaratıyor olması. İşte bu kamuoyu yoklamasının sonuçları da insanların bu atmosferde hissettikleri…

ABD YİNE ‘BÜYÜK’ OLMA ÇABASINDA

Gelişmiş ekonomiler açısından bunun tarifi; ekonomik, siyasî ve askerî alanda eski hegemonyalarını kaybetmek üzere olduklarından kaynaklı bir hezeyan. Donald Trump’ın ikinci dönem başkanlığında, ‘Make America Great Again’ taraftarları (MAGA’cılar) ve neo-con’ların çekiştiği bir iktidarın gölgesinde, ABD ekonomik terörle askeri gücünü bir arada kullanarak yeniden ‘tek egemen’ olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Trump ve ekibi, Demokratlar’dan farklı olarak ‘demokrasi ihracı’ işgalleri yerine, tarife savaşlarıyla başlattığı atağı, askerî operasyonlarla sürdürmeyi tercih ediyor. Bir yandan da tarihsel bağlaşıkları yerine, güçlenen yeni bağlaşıklar arayışına girmiş görünüyor. Sonuçta Washington artık çıkar alanının Asya-Pasifik Havzası olduğu konusunda net. Bir an önce Batı Asya’daki pürüzleri ortadan kaldırıp, bu bölgeye odaklanmanın planlarını yapıyor.

SANKİ BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI ÖNCESİNDEKİ
AVRUPA HORTLADI

Avrupa Birliği (AB) eski kolonyal gücünü kaybetmiş olmanın agresif nostaljisiyle bugünkü kırılgan ekonomisi ve havalı demokrasinin iflasıyla git gide ‘şahinleşiyor’. Kanadı kırık, tüyleri dökülmüş olsa da, tıpkı iki dünya savaşının çıkmasına sebep olan Yaşlı Kıta’da, ‘bir zamanlar kartaldı’ takıntısıyla, şimdi Rusya Federasyonu’nu yok etmenin hayalleri kuruluyor. 800 milyar Euro’luk silahlanma seferberliğine yönelik alınan karar bunun bir göstergesi… Avrupa’daki paniğin bir sebebi de Trump’ın “Bıktık sizi finanse etmekten, parayı bastırın ve kendi meselelerinizi kendiniz çözün” demeye getirmesi… En büyük korku, Kuzey Atlantik Antaşması Örgütü’nde (North Atlantic Treaty Organisation-NATO) ABD’siz kalmak! Şu an için bunun anlamı, her zamankinden çok daha savunmasız olmak demek. Yapısal ekonomik sorunları artarak devam eden AB, siyasî yapılanması sebebiyle karar alma süreçlerinde de çok yavaş kalıyor. Biraz da bu sebeple ‘silahlanarak kalkınmak’ gibi bir hedefe bel bağlıyorlar.

YARIŞI KAYBETMİŞ OLMA PANİĞİYLE…

ABD’nin odağında ne Rusya Federasyonu ne de Batı Asya var, asıl rakip gördüğü ülke Çin Halk Cumhuriyeti… Ancak Çin, ABD için bile ‘demir leblebi’, çiğneyip yutamayacağını bu yıl tarife savaşlarında fark etmiş görünüyor. Çin bu yıl hemen her hafta yeni bir teknolojik buluş duyurdu. Sadece DeepSeek bile Silikon Vadisini şok etmeye yetti. Bu buluşlardan her biri, bir sektörün işleyişini kökten değiştirebilecek nitelikte. Karanlık fabrikalar, nükleer izi olmayan hidrojen bombası, senkronize robot orduları, çöllerin ormanlaştırılması ilk aklıma gelenler… ABD’nin ve bağlaşıklarının tüm yalıtlama girişimlerine karşın Çin, 2025 yılının ilk üç çeyreğinde 1.1 trilyon dolar dış ticaret fazlası verdi. Ne tarifeler ne de yaptırımlardan çok fazla etkilenmedi. ABD’nin tarife savaşlarına karşı zaten hazırlıklıydı ve tehditlere tehditle karşılık verdi. Sadece nadir toprak elementlerinin ihracını durdurma kozu, Trump’ın yelkenleri suya indirmesine yetti. En azından 2025 yılında tarife savaşlarından galip çıkanın Çin olduğunu söylemek mümkün.

BRICS, ŞİÖ VE KÜRESEL GÜNEY
HER ZAMANKİNDEN KONSOLİDE

Çin’in öncülüğünde gelişen ekonomilerin bir bölümü de ‘küresel ekonominin yükselen yıldızları’ olmayı sürdürüyor. Tabii ki ilk akla gelen dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip olan Hindistan. Yüzde 5’lerin üzerinde bir büyümeyle yoluna devam ediyor. Askerî gücü de hiç azımsanaca gibi değil. Bu yıl Trump’ın tehditlerine rağmen ülkenin başbakanı Narendra Modi, Rusya ile ilişkilerini kesmediği gibi, ezelî rakibi Çin ile ilişkilerini geliştirdi, BRICS’teki konumunu pekiştirdi, Şanghay İşbirliği Örgütünün (ŞİÖ) zirvesinde gövde gösterisi yaptı.

Artık ABD, AB, Rusya ve Çin dışında ‘Küresel Güney’ denen bir güç şekilleniyor dünyada… Gelişen ekonomiler küresel ekonomi ve siyasetteki güçlerini artırmak için bütünüyle ortak hareket etmese de, orta ve uzun vadeli stratejilerini kendi hedefleri doğrultusunda belirliyor. Öyle eskisi gibi Batı Blokunun bir emriyle hareket etmeye hiç mi hiç niyetleri yok. Rusya ve Çin ile ilişkilerinde de benzer bir tutum sergiliyorlar.

Bu ülkelerin başını Türkiye, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Mısır gibi Batı Asya ülkeleri çekiyor. Bu ülkelere ‘salıncak ülkeler’ adı veriliyor. Pazarlıkçı, ulusal çıkarları doğrultusunda manevra kabiliyetine sahip, ekonomik olarak görece güçlü ülkeler, artık bölgesel sorunlarda ‘oyun kurucu’ olamadıkları durumda en azından ‘oyun bozucu’ olabiliyor. Güney Afrika Cumhuriyeti, Brezilya gibi ülkeler Küresel Güney’in sözcüleri olarak öne çıkıyor. Gelişen ekonomilerin siyasî ve ekonomik olarak güçleneceği muhakkak ve bu açıdan BRICS önemli bir rol üstleniyor. 2025 yılında bunun ipuçları her zamankinden daha fazla görüldü.

BEKLENEN KADAR KÖTÜ
BİR YIL OLMADI AMA…

Yine de bu zorlu dönüşüm sürecinde 2025 yılında riskleri ucuz atlattığımızı söylemek mümkün. Uluslararası Para Fonunun (International Monetary Fund-IMF) ‘Dünya Ekonomik Görünümü’ raporunda (World Economic Outlook-WEO) küresel büyüme tahminleri, Nisan 2025 WEO’suna göre yukarı yönlü revize edildi, ancak politika değişikliği öncesi tahminlere göre aşağı yönlü bir revizyon göstermeye devam ediyor. Küresel büyüme 2024’te yüzde 3.3’ten, 2025’te yüzde 3.2’ye gerileyecek ve 2026’da yüzde 3.1’e… Gelişmiş ekonomilerin yaklaşık yüzde 1.5, gelişen ekonomilerin ise yüzde 4’ün biraz üzerinde büyümesi öngörülüyor. Enflasyonun küresel olarak düşmeye devam etmesi bekleniyor, ancak ülkeler arasında farklılıklar görülecek. Mesela ABD’de enflasyon açısından riskler yukarı yönlü, diğer ülkelerin çoğunda düşük seyredecek.

Rapora göre, uzun süreli belirsizlik, daha fazla korumacılık ve işgücü arzı şokları büyümeyi olumsuz etkileyebilir. Malî kırılganlıklar, potansiyel finans piyasası düzeltmeleri ve kurumların aşınması istikrarı tehdit edebilir.

ULUSAL SANAYİNİN ÖNEMİ
YENİDEN KEŞFEDİLİYOR

Ülkeler, stratejik sektörleri ve firmaları destekleyerek ekonomilerini yeniden şekillendirmek için sanayiye odaklanıyor. Verimliliği artırmak, özellikle enerji alanında ithalata bağımlılığı azaltmak ve dayanıklılığı artırmak öne çıkan hedefler arasında. Ancak bu hedeflere ulaşmanın da bir bedeli var. Mesela yeniden yapılanma ve ertelenmiş yatırımları gündeme almak için trilyonlarca dolar gerekiyor. Ayrıca sanayi politikalarının dezavantajları da var. Stratejik bir sektörde üretimin ülke içine taşınması, uzun bir süre boyunca daha yüksek tüketici fiyatlarına yol açabiliyor. Bu da enflasyonun alevlenmesi demek. Diyelim ki enflasyon riskini her şeye rağmen göze aldılar, peki yüksek borç ve kısıtlı kamu maliyesi döneminde bu yatırımlar için kaynak nasıl bulunacak?

BÜYÜME TAHMİNİNDE BİR AŞAĞI
BİR YUKARI REVİZYONLAR…

Dünya Bankasının değerlendirmeleri de en kötü senaryoların gerçekleşmediği yönünde… 2025, küresel ekonomi için, en azından büyüme tahminleri açısından, büyük iniş çıkışlarla dolu bir yıl oldu. Ekonomistlerin ortak tahminleri iyimserlikten kötümserliğe ve tekrar görece iyimserliğe doğru gidip geldi. Küresel büyümenin yaklaşık yüzde 2.7 seviyesinde gerçekleşmesi bekleniyor.

2024 yılında, 2025’e yönelik öngörüler mart ayının sonlarına kadar geçerli görünüyordu. Derken, Washington’ın nisan ayında, kapsamlı gümrük vergisi artışlarını gündeme getirmesiyle, işler bir anda değişti. Belirsizlik öylesine egemendi ki, ‘Korku Endeksi’ (Volatility Index-VIX) aşırı yükseldi. Piyasalar ciddi bir küresel durgunluğa göre konumlamaya başladı. Mayıs ayına gelindiğinde, 2025 için küresel büyüme tahmini 0.4 puan aşağı yönlü revize edildi.

Sonra pek çok sebeple, tarife savaşlarının zamana yayılacağı ve beklendiği kadar sert geçmeyeceği anlaşıldı. Tarife şoku, en azından şimdiye kadar, birçok kişinin korktuğu ne küresel ticarette ne de büyümede hızlı düşüşe yol açmadı. Birçok ekonomide faaliyetler devam etti. Belirsizlik hâlâ hâkim, ancak şimdilik küresel büyümenin yılbaşındaki tahminlere yakın seyredeceği düşünülüyor.

ABD, AB VE ÇİN’DEN RAHATLATAN VERİLER

2025 yılında, ABD, gelişmiş ekonomiler arasında büyüme beklentilerinde keskin dalgalanmalar yaşadı; tahminler ocak ayındaki yüzde 2.2’den, mayıs ayında yüzde 1.2’ye düştükten sonra, kasım ayına kadar yüzde 2’ye yükseldi. Bu toparlanma, yüksek yapay zekâ yatırımlarınınn, düşük faiz oranlarının, devam eden malî desteğin ve mütevazı gümrük vergilerinin sayesinde… Diğer gelişmiş ekonomilerde öngörülen büyüme, mayıs ayındaki yüzde 1’den, ocak seviyelerine yakın olarak yüzde 1.4’e geri döndü. Euro Bölgesi ise enflasyonun düşmesinden, faiz oranlarının gerilemesinden ve hedefli malî önlemlerden faydalandı.

Çin hariç gelişen ekonomilerin büyüme beklentileri yaklaşık yüzde 3.5 seviyesinde istikrarlı… Çin’e ilişkin beklentiler, politika desteğinin gayrimenkul sektöründeki yapısal sonrunları bir ölçüde telafi etmesiyle iyileşti. Birçok gelişen ekonomide, dayanıklı hizmet sektörü faaliyetleri, çeşitlendirilmiş ihracat pazarları ve düşük enflasyon ve faiz oranları, beklenenden daha güçlü sonuçları destekledi.

KÜRESEL TİCARETTE
İNATÇI PERFORMANS

Küresel ticaretteki gelişmeler, küresel büyüme beklentilerinin şekillenmesinde belirleyici oldu. Nisan ayında zirveye ulaşan küresel ticaret iklimindeki belirsizlik, o zamandan beri yılın başındaki seviyelere geriledi. Küresel mal ticareti, Eylül 2025’e kadar ortalama aylık yüzde 4.8 oranında genişleyerek 2024’teki yüzde 2.5’lik orandan ivme kazandı. Bu direnç kısmen, tarifelerin uygulanmasından önce sevkiyatların öne alınmasının yanı sıra, şirketlerin tedarik zincirlerini uyarlama ve tarifeyle ilgili bazı maliyetleri karşılama becerisini de yansıtıyor. Hizmet ticareti, özellikle bilgi ve iş hizmetleri alanında da güçlü kalmaya devam etti.

Yeni ihracat siparişleri gibi öncü göstergeler, yıl sonuna doğru öne yüklemeden kaynaklanan geçici artışın azalabileceğine işaret etse de, genel görünüm küresel ticaret akışlarında dikkat çekici bir istikrarı gösteriyor. Küresel ticaretin yaklaşık yüzde 40’ını kontrol gelişen ekonomiler için, daha derin bölgesel entegrasyon ve yeni ticaret anlaşmaları ekonomik aktiviteyi daha da destekliyor.

RİSK İŞTAHI KESİLMEDİ PEKİ NEREYE KADAR?..

Finans ve emtia piyasalarındaki gelişmeler de beklentilerdeki değişimi destekledi. Bahardan bu yana finansal koşullar, güçlü risk iştahı, canlı hisse senedi piyasaları ve ABD’deki daha gevşek para politikası duruşu sayesinde gevşedi. Daha zayıf bir ABD Doları ve daha düşük uzun vadeli getiriler, gelişen ekonomile için sermayeye erişimi bir ölçüde iyileştirerek yabancı para birimi cinsinden tahvil ihracında bir toparlanmaya olanak sağladı. Enerji fiyatlarının düşük kalması da bir başka olumlu etkendi. Ancak bu abartılı risk iştahı da bir yere kadar! Hisse senedi piyasalarında köpük, tahvil piyasalarındaki riskler, kaldıraçlı işlemlerin de bir sınırı olsa gerek!

GÖRÜNÜM BU DA, PEKİ YA
ERTELENEN SORUNLAR?.. 

Bu olumlu kısa vadeli sürprizlere rağmen, küresel ekonominin temel gidişatı endişe kaynağı olmaya devam ediyor. Bu yıl küresel büyümenin pandemi sonrası ortalamanın altında kaldığını ve 2008’den bu yana en zayıf büyüme seviyelerinden biri olacağını gösteriyor. Piyasa risk iştahındaki bir değişim, finansal koşulları sıkılaştırırsa ve bu da para birimlerinde ve sermaye akışlarında oynaklığı artırırsa, büyüme beklentileri zayıflayabilir. Yine de gelişmiş ekonomilerin önde gelen sözcülerinden biri olan Dünya Ekonomik Forumunun (World Economic Forum) başekonomistlerinin 2025’e ilişkin, maliye politikları, para politikaları, büyüme ve enflasyona yönelik bölgesel değerlendirmelerine bir bakın derim. Bence bardağın dolu tarafına odaklanmışlar gibi…

BORÇ YİĞİDİN KAMÇISI
DEĞİL, HERKESİN KABUSU

Zira bardağın boş kısmı bayağı bir ürkütücü! Uluslararası Finans Enstitüsü (IIF), ‘Küresel Borç Monitörü’ne göre, 2025 yılının ilk üç çeyreğinde küresel borç stokları 346 trilyon dolara yükseldi. Büyük ölçüde hükûmet borçlanmasından kaynaklanan bu artışla birlikte, hem gelişmiş hem de gelişen ekonomilerde borçlar yeni rekorlara ulaştı.

ABD, tam 38 trilyon dolar borcu çevirmek zorunda… Bunun için de yeniden borçlanmak ve para basmak dışında pek bir şansı yok. Uzun vadeli tahvillerin, 10 ve 30 yıllıkların faizlerinde yukarı yönlü bir baskı açıkça görülüyor. İşte bu borcu çevirebilmek için düşük politika faizi ve zayıf dolar şart. Peki bu enflasyonu alevlendirmez mi? Büyük ihtimalle, ancak borçlu ülkelerin en büyük derdi şu anda enflasyon değil, büyüme gibi görünüyor.

EMTİA PİYASALARINDA
YUKARI YÖNLÜ HAREKET

Halen enerji ve tarımsal emtia fiyatları düşük seviyelerde, ancak değerli metallerde ralli, endüstriyel metallerde sert yükselişler sürüyor. Altın, gümüş, platin fiyatlarına zirve dayanmıyor. Bakırın ton fiyatı 12,280 doları aştı. Yatırım bankaları, 2026’da ons altının 6,500 doları test edeceğini öngörüyor. Morgan Stanley’nin tahminine göre, küresel bakır talebi arzın 600 bin ton üzerine çıkabilir.

Citigroup bu gösterge endüstriyel metalin ton fiyatının 15,000 dolara çıkabileceğini tahmin ediyor. Bu gelişmeler emtia süper döngüsünün ipuçları olarak yorumlanıyor. Hemen her ülkenin yeniden sanayileşme hamlesine gireceği bir dönemde, metaller öncülüğünde tüm emtiaların fiyatlarında ciddi yükselişler bekleniyor.

KALDIRAÇLI POZİSYONLAR
PİMİ ÇEKİLMİŞ EL BOMBASI GİBi

Bu yazıyı yazarken, yılın bitimine iki gün kala, gümüş öncülüğünde dört değerli metalin fiyalarında sert bikr geri çekilme yaşandı. Yüzde 8.35 düşüşle gümüşün ons fiyatı 72-75 dolar bandına gerilerken, altın, platin ve paladyum da eşzamanlı düştü. Altın yüzde 3.1, platin yüzde 12.45 ve paladyum yüzde 16.2 değer kaybetti. ABD’de büyük bir bankada kaldıraçlı pozisyonlara bağlı teminat sorunları olduğu ve Fed’in likidite sağlayıcı olarak devreye girdiği iddiaları var. 34 milyar dolarlık gecelik likidite enjeksiyonu para piyasalarındaki olağan dışı hareketlere işaret ediyor. Değerli metallerde yaşanan dalgalanmanın temelinde kaldıraçlı enstrümanların zorlanması ve teminat tamamlama çağrıları bulunuyor. Ayrıca uzun süredir tartışılan fizikî metalle türev piyasa ayrışması fiyat oynaklığını artıran en önemli etmenlerden biri. Bankacılık sisteminde temizlenmemiş ipotekli varlıklar ve kaldıraçlı finansman zinciri her an sistemde ciddi bir krize neden olabilir. Tezgâh üstü piyasalara gömülü neredeyse 1 katrilyon dolarlık fiktif bir hacim var, bu balon finans piyasalarını nasıl çökertebilir, varın siz hesap edin.

HİSSE SENEDİ PİYASALARINDA
KÖPÜK KABARDIKÇA KABARDI

2025 yılında ABD borsalarının öncülüğünde, karşılığı olmayan bir ralliyi izledik. Kimi uzmanlar ABD borsalarındaki köpüğün yüzde 20’lerin üzerinde olduğunu düşünüyor. Yapay zekâ balonuyla iyiden iyiye şişen hisse senedi piyasaları 2025’de patlamadı ama gelecekte yaşanacak bir çöküşün hikâyesi bu yıl yazıldı diyebiliriz. Şu bir gerçek ki, bu balon patladığında, küresel finans piyasalarında orta vadede telafisi zor çöküş yaratabilir.

Bunlar öne çıkan ve 2025’te korkutan ancak büyük bir bunalıma sebep olmayan küresel finans ve ekonominin alarm veren sorunları… Herbirinin faturası bir sonraki yıla ötelendi. Belki 2026’da bir sonraki yıla ötelenecek, ancak bir gün bu bedeller öyle ya da böyle ödenecek!

Görüş

Hindistan’ın uzay sektörü: Küresel ortaklıklar için bir fırlatma rampası

Yayınlanma

Gurjit Singh, Hindistan’ın eski Almanya, Endonezya, Etiyopya Büyükelçisi; ASEAN ve Afrika Birliği Misyonları Temsilcisi

Uzaydaki rekabetin kızışması, Hindistan’a uzay araştırmalarını çatışma yerine iş birliğinin yönlendirdiği yeni bir anlayış geliştirme fırsatı sunuyor. Güvenilir ve maliyet etkin bir uzay gücü olarak kabul gören Hindistan; teknolojik kazanımlarını bilimsel ilerlemeye, ekonomik büyümeye ve sürdürülebilir kalkınmaya hizmet eden kalıcı uluslararası ortaklıklara dönüştürebilecek yetkinliğe sahip.

Hindistan’ın uzay serüveni kendine has bir rota izledi. Soğuk Savaş çekişmelerinden doğan birçok uzay programının aksine, Hindistan’ın hamlesi ulusal kalkınmanın bir aracı olarak tasarlandı. Dr. Vikram Sarabhai, ülkenin uzay vizyonunu sıradan insanların hayatını iyileştirecek pratik uygulamalar üzerine kurdu. Sarabhai’nin öncülüğünde geliştirilen uydular haberleşmeyi, hava tahminini, afet yönetimini, sağlık hizmetlerini, tarımı ve eğitimi güçlendirmeye odaklandı. Kalkınma eksenli bu felsefe, bugün de Hindistan’ın uzay programının merkezinde yer alıyor; sadece prestij peşinde koşmayıp uzay teknolojisinin somut faydalarını arayan Küresel Güney ülkelerinin ihtiyaçlarıyla da birebir örtüşüyor.

Günümüzde Hindistan’ın başarıları kalkınma odaklı uygulamaların çok ötesine geçiyor. Chandrayaan görevleri, Mars Yörünge Görevi, Aditya-L1 güneş gözlemevi ve yakında icra edilecek insanlı uzay uçuşu programı Gaganyaan; Hindistan’ı karmaşık ve güvenilir uzay görevlerini başarıyla yürüten bir ülke konumuna taşıdı. Chandrayaan-3’ün Ay’ın güney kutbu yakınına gerçekleştirdiği yumuşak iniş, Hindistan’ı seçkin uzay güçleri arasına sokarken dünya çapında bir inovasyonun görece mütevazı bütçelerle de başarılabileceğini kanıtladı.

Hindistan’ın pekişen saygınlığı, küresel uzay ekonomisinin hızla büyüdüğü bir döneme denk geliyor. Bugün 600 milyar doları aşan ve 2035’e kadar 1,8 trilyon dolara yaklaşması öngörülen sektör; uydu haberleşmesi, Dünya gözlemi, seyrüsefer, iklim hizmetleri, geniş bant bağlantı ile yörüngede bakım-onarım ve Ay araştırmaları gibi yeni alanlardaki ticari faaliyetlerin ivmesiyle genişliyor. Birçok ülke bu ekosistemde yer almak istese de yerli imkânlardan yoksun. Bu ülkeler yalnızca fırlatma hizmeti sunan sağlayıcılar değil, uzun vadeli ve güvenilir ortaklar arıyor.

Hindistan bu talepleri karşılayabilecek yetkinliğe sahip. Uzay sektörünün 2020 yılında serbestleştirilmesi, kapıları özel sektöre açarak tüm ekosistemi dönüştürdü. Hindistan Ulusal Uzay Geliştirme ve Yetkilendirme Merkezinin (IN-SPACe) kurulması, NewSpace India Limited’in genişleyen ticari rolü ve özel teşebbüslerin büyümesi, dünyanın en dinamik uzay ekosistemlerinden birini ortaya çıkardı. Hint girişimleri küresel yatırımları ve müşterileri cezbeden fırlatma araçları, uydu platformları, coğrafi bilgi sistemleri ve itki teknolojileri geliştiriyor. Skyroot Aerospace, Pixxel ve Agnikul Cosmos gibi şirketler, Hindistan özel sektörünün ileri uzay teknolojilerinde uluslararası ölçekte rekabet edebileceğini sahada gösterdi.

Sıradaki adım, bu ekosistemi uluslararası alana taşımak.

Hindistan, kendini yalnızca düşük maliyetli bir fırlatma merkezi olarak konumlandırmak yerine; uydu tasarımı, fırlatma hizmetleri, görev operasyonları, yer istasyonları, astronot eğitimi, kapasite geliştirme ile tarım, afet yönetimi ve deniz güvenliğine yönelik veri uygulamalarını kapsayan bütüncül ortaklıklar sunmayı hedefliyor. Bu tür entegre iş birlikleri, kalkınma önceliklerini karşılamak adına uygun maliyetli, amaca özel ve güvenilir teknolojiler arayan Küresel Güney ve Hint-Pasifik ülkeleri için kıymetli imkânlar barındırıyor.

Hindistan, bu tür bir iş birliğinin diplomatik değerini daha önce de ortaya koydu. Güney Asya Uydusu aracılığıyla komşu ülkelere haberleşme ve kalkınma desteği sağladı. Hint fırlatma araçları, dünyanın dört bir yanındaki hükümetler, üniversiteler ve ticari işletmeler adına yüzlerce yabancı uyduyu başarıyla yörüngeye yerleştirdi. Hindistan’ın Artemis Anlaşmalarına katılma kararı, Ay’ın uluslararası iş birliğiyle barışçıl amaçlarla keşfedilmesine katkı sunma iradesini yansıtıyor. NASA, Avrupa Uzay Ajansı ve JAXA ile yürütülen ortaklıklar da Hindistan’ın bilimsel ve teknolojik kapasitesini tahkim etti.

Bu ortaklıklar Hindistan’ın Küresel Güney’in güçlü sesi olma konumunu pekiştiriyor. Ülke, teknolojik bağımlılık yaratmak yerine erişilebilirlik, güvenilirlik ve karşılıklı saygı temeline dayanan kalkınma iş birlikleri öneriyor. Bu sayede uzay alanındaki iş birlikleri, bir yandan ikili ilişkileri güçlendirirken diğer yandan somut kalkınma çıktıları üreterek Hindistan diplomasisinin etkili araçlarından birine dönüşüyor.

Hindistan, potansiyelini bütünüyle hayata geçirmek için reform sürecini kararlılıkla sürdürmeyi hedefliyor. Yasal onay süreçlerinin hızlandırılması, risk sermayesine erişimin artırılması, fikri mülkiyet haklarının daha güçlü korunması; araştırma kurumları, sanayi ve akademi arasındaki bağların sıkılaştırılması bu süreçte belirleyici olacak. Kamu alım politikaları da Hint girişimlerini desteklemeye devam ederek onların ölçek kazanmalarına, yenilik üretmelerine ve küresel tedarik zincirine entegre olmalarına zemin hazırlayacak.

Hindistan, uzayın yönetişimine yön vermede daha etkin bir rol üstlenecek konumda bulunuyor. Yörünge yoğunluğu, uzay enkazı, kaynakların sorumlu kullanımı ve gelişen uzay fırsatlarına adil erişim gibi meseleler giderek daha acil uluslararası gündem maddeleri haline geliyor. Uzay faaliyetleri çeşitlendikçe, sorumlu ilke ve teamüller üzerinde uzlaşı tesis edebilecek ülkelere duyulan ihtiyaç da artacak. Hindistan’ın uzayın barışçıl kullanımına yönelik köklü taahhüdü, gelişen teknolojik kabiliyetleriyle birleştiğinde; şeffaflığı, sürdürülebilirliği ve adil erişimi gözeten kuralların oluşturulmasına anlamlı katkılar sunmasını sağlayacak güçte.

Gelecek on yıl, yalnızca uzayda hangi ülkelerin öne çıkacağını değil, uzayın nasıl yönetileceğini de belirleyecek. Bilimsel birikimi, girişimci ekosistemi ve uluslararası güvenilirliğiyle Hindistan; yerleşik uzay güçleri ile sektöre yeni adım atan ülkeler arasındaki mesafeyi kapatabilecek müstesna bir konumda duruyor. Kapsayıcılık, karşılıklı fayda ve inovasyon üzerine inşa edilen iş birlikleri sayesinde Hindistan, uzay programını küresel angajmanının ana sütunlarından birine dönüştürebilir.

Kutuplaşmanın derinleştiği bir dünyada Hindistan’ın uzay sektörü, uzaydaki en büyük başarıların ulusları bir araya getiren adımlar olduğunu güçlü bir biçimde hatırlatıyor. Bu yaklaşım, Hindistan’ın insanlığın yeni sınırına yapacağı en kalıcı katkı olabilir.

Okumaya Devam Et

Görüş

İki terörist: Batı, Şam’da El-Kaide’nin adamına taç giydirirken Britanya tweetleri hapsediyor

Yayınlanma

Thomas Karat, davranış analisti

İki adam, tek bir kelime. Önümüzdeki pazartesi Londra’daki Kingston Kraliyet Mahkemesi’nde, 72 yaşında bir büyükbaba terörizm suçlamasıyla yargıç karşısına çıkıyor; aleyhindeki delil yedi kelimelik bir tweet, öngörülen en ağır ceza ise 14 yıl hapis. Dokuz ay önce ise El-Kaide’nin Suriye kolunu kuran ve başına 10 milyon dolar Amerikan ödülü konmuş bir adam, Beyaz Saray’da ağırlanan ilk Suriye devlet başkanı oldu. Tony Greenstein ile Ahmed eş-Şara hiç karşılaşmadı. İkisi birlikte, “terörist” kelimesinin bugün ne anlama geldiğini tanımlıyor; Amerikalı okurlar içinse mesele daha da çarpıcı bir düğüm barındırıyor: Emekliye özgürlüğüne mal olabilecek o yedi kelime, Birleşik Devletler’de bütünüyle ifade özgürlüğü koruması altında. Zaten tam da bu nedenle Washington, kendi muhalifleri için başka yöntemler geliştirdi.

Önce emekliyi ele alalım; hem de bütün siciliyle, zira savcılık da öyle yapacak. Greenstein, 2018’de İşçi Partisi’nden ihraç edildi; kendisini “azılı bir antisemit” olarak niteleyen Antisemitizmle Mücadele Kampanyası’na karşı açtığı hakaret davasını kaybetti; mahkeme bu ifadenin dürüst kanaat kapsamında korunduğuna hükmetti. Elbit silah fabrikasına yönelik bir Filistin Eylemi (Palestine Action) baskını nedeniyle ertelenmiş hapis cezasını kabul etti. Hırçın, dava açmaktan çekinmeyen ve geri adım atmayan biri; Brightonlı bir Yahudi sosyalist, bir hasta bakıcı, Mosley’nin Kara Gömleklilerine karşı yürüyen Ortodoks bir hahamın oğlu. Suçlama bunların hiçbiri değil. Suçlama şu: Kasım 2023’te, kimliğini gizleyen bir hesabın kışkırtmasıyla safını belli etmeye zorlanınca, “İsrail ordusuna karşı Hamas’ı destekliyorum” yazdı. Beş hafta sonra, sabahın altı buçuğunda terörle mücadele polisleri bilgisayarlarına ve telefonlarına el koydu, kendisini dokuz saat gözaltında tuttu ve savaş hakkında paylaşım yapmasını tamamen yasaklayan şartlarla serbest bıraktı. Kendisini gözaltına alan memurlara, Bu Orwellvari bir durum, dedi. Az bile söylemişti.

Şimdi diğer adama bakalım; sicilini kanıtlamak için hiçbir tazminat avukatına ihtiyaç yok, çünkü o sicili bizzat Birleşik Devletler hükümeti kayda geçirdi. O dönemdeki adıyla Ebu Muhammed el-Colani olan Ahmed eş-Şara, 2003’te Irak’taki El-Kaide’ye katıldı; Amerikan güçlerince yakalanıp beş yıl hapsedildi, ardından El-Kaide’nin Suriye kolu olan Nusra Cephesi’ni kurmak üzere Suriye’ye geçti ve yayımladığı videoyla Eymen ez-Zevahiri’ye biat etti. Dışişleri Bakanlığı’nın yayımladığı arama bülteninde, liderliği altındaki örgütün “Suriye genelinde, sıklıkla sivilleri hedef alan çok sayıda terör saldırısı düzenlediği” belirtildi ve bunlar tek tek sıralandı: Bir kontrol noktasından kaçırılan yaklaşık 300 Kürt sivil; İdlib’deki Dürzi köyü Kalb Lavze’de katledilen 20 köylü; Şam, Humus ve Kuneytra’da üstlenilen intihar saldırıları. 2014’te, bizzat ABD öncülüğündeki koalisyona karşı misilleme saldırıları çağrısında bulundu. Bu nedenle BM mal varlığını dondurdu ve seyahat yasağı getirdi; başına konan 10 milyon dolarlık ödül ise onu yeryüzünde en çok aranan beş cihatçı lider arasına, Bağdadi ve Zevahiri ile aynı dar listeye yerleştirdi. “Terörist” kelimesi işte tam da bu eylemler için türetilmişti: Boşaltılan köyler, havaya uçurulan şehir merkezleri, toprağa düşen on yıllık Amerikan askerleri ve Suriyeli siviller.

Devlet, tweet atan adama karşı davasını hazırlarken bir yandan da hayatını kuşatma altına aldı. Dava açmak için on bir ay; neredeyse bir yıl ertelenen bir duruşma tarihi; nihayetinde şafak baskını ile jüri karşısına çıkış arasında geçen otuz iki ay. Ve bankaları onu birer birer terk etti. Duruşmadan iki hafta önce yayımladığı açıklamada Greenstein, gözaltına alınışından bu yana altı finans kuruluşu tarafından kapı dışarı edildiğini anlattı: Çeyrek asırlık geçmişin ardından Nationwide; otizmli oğlunun bakımı için açılan hesabı da kapatan HSBC ve First Direct; ardından hem şahsi hesaplarını hem de saymanlığını yürüttüğü tescilli bir derneğin hesaplarını donduran Santander ve ailesini tamamen dışarıda bırakan bir tasarruf bankası. Hiçbiri gerekçe göstermedi; göstermek zorunda da değiller, zira bir müşteri hakkında uyarılan bankaların o kişiye bilgi vermesi kanunen yasak. Devletin bu işe dahil olduğuna dair şüphesi de yersiz değil: Hükümetin Terör Mevzuatı Bağımsız Denetçisi, yasaklama kararlarının uygulanmasının bankaları müşterileri elden çıkarmaya, sektörün tabiriyle “riskten arınmaya”, iteceği konusunda 2023’te bizzat uyarıda bulunmuştu. Coutts Bankası, Nigel Farage’a ait tek bir hesabı kapattığında mesele başbakanın kınamasına yol açmış ve bir genel müdürü koltuğundan etmişti. Terör davasına giden yolda altı kez bankasız bırakılan bir emekli ise yalnızca sessizlikle karşılandı. Sanık suçsuz kabul ediliyor; hesapları ise değil.

Emeklinin hesapları dondurulurken savaş ağasınınki çözüldü. Şam 8 Aralık 2024’te düştü; on iki gün sonra bir Amerikan heyeti eş-Şara ile masaya oturup 10 milyon dolarlık ödülün kaldırıldığını ilan etti, dosya aynı dosyaydı, Kalb Lavze’deki mezarlar ise tam da bırakıldıkları yerde duruyordu. Britanya Başbakanı, örgütün terör listesinden çıkarılmasını değerlendirmek için henüz çok erken olduğunu söyledi; ardından hükümeti 2025 yılını bu konuyu büyük bir hızla değerlendirerek geçirdi. Mart 2025’te, hükümet yanlısı milisler Alevi sahilini tararken Uluslararası Af Örgütü, sivillerin mezhepsel saiklerle kasten öldürüldüğünü belgeleyip savaş suçları soruşturması talep etti; bizzat eş-Şara’nın kurduğu inceleme komisyonu çoğu sivil 1426 kişinin öldüğünü nihayetinde doğrulayacaktı. Bu katliamlardan iki ay sonra Trump, Riyad’da kendisini kabul etti ve kameralara karşı onu süzerek şu değerlendirmeyi yaptı: “Genç, çekici bir adam; çetin ceviz, güçlü bir geçmişi var.” Haziran ayında, “Suriyelilere büyüklük şansı tanımak” adına yaptırımları kaldıran bir başkanlık kararnamesi geldi; temmuzda Washington, onun kurduğu örgütün terör örgütü statüsünü iptal etti. Britanya Dışişleri Bakanı da aynı temmuz ayında elini sıkmak üzere Şam’a uçtu; üstelik Heyet Tahrir Şam (HTŞ), Terörizm Yasası kapsamında El-Kaide’nin bir diğer adı olarak hâlâ yasaklı örgüt listesindeyken; yani Greenstein’ın iddianamesindeki Hamas ile birebir aynı hukuki statüye sahipken. Parlamento ancak ekim ayında devreye girdi ve yasağın kaldırılmasının ulusal çıkarlara hizmet ettiği gerekçesiyle kaydı sildi. Kasım ayına gelindiğinde eş-Şara Oval Ofis’teydi; Hazine Bakanlığı kalan yaptırımların çoğunu askıya alırken o da Suriye’yi IŞİD karşıtı koalisyona dahil ediyordu. Hiçbir jüri o mezarların ağırlığını tartmadı. O el sıkışmalardan önce hiçbir şafak baskını yaşanmadı. Arama ilanını yazanlar, ilanı öylece indiriverdi ve parlamento tutanaklarına terör listesinin ne olduğunu kendi kelimeleriyle yazdı: Bakanlık kararıyla ayarlanabilen bir ulusal çıkar aracı.

İki dosyayı yan yana koyduğunuzda, yasa metni suçunu itiraf ediyor. Terörizm Yasası’nın 2019’da değiştirilen 12. maddesine göre bir kişi, birilerini teşvik edip etmediğine bakılmaksızın, yasaklı bir örgütü destekleyici kanaat bildirmekle suç işlemiş sayılıyor; ki Parlamento bu suçu, mahkemelerin eski yasanın kanaatleri kapsayamayacağına hükmetmesi üzerine tam da bu boşluğu doldurmak için yaratmıştı. Yasanın lafzına bakılırsa, o dönem hâlâ yasaklı olan bir örgütün komutanıyla ilişkileri tazeleyen bir Dışişleri Bakanı, Greenstein’ın yazdığı her şeyden çok daha fazla bu suçun tanımına yaklaşıyor; kimse onu yargılamayı aklından bile geçirmiyor, can alıcı nokta da tam olarak bu. Birleşik Devletler’de böylesi bir yasa metni asla var olamazdı: Yüksek Mahkeme’nin “maddi destek” kavramını en geniş yorumladığı Holder – İnsani Hukuk Projesi davasında bile, davacıların yürütmek istediği hiçbir bağımsız savunuculuk faaliyetinin yasaklanmadığına” hükmedilmişti.

Britanya, Amerika’nın en yüksek mahkemesinin sınır çekip korumaya aldığı alanı tam anlamıyla suç haline getirdi; ardından da Şam üzerinden, suç kategorisinin elle düzenlenebildiğini gösterdi. Terörizm Yasası, hiçbir kanun koyucunun yazmadığı bir madde barındırıyor: Güçsüz olanı bağlıyor, kullanışlı olanla temas ettiği anda buharlaşıyor.

Devletin kendi resmi kayıtları, bu iki kullanımdan hangisinin asıl olduğunu ortaya koyuyor. Adalet Bakanlığı verilerine göre 2025 ortasına kadarki on dört yıl boyunca, Yasa’nın üyelik ve destek maddeleri kapsamında 55 kişi yargılandı; IŞİD döneminin tamamında yılda yalnızca dört kişi. Sonra odak noktası bombalardan kanaatlere kaydı. İçişleri Bakanlığı, Eylül 2025’e kadar olan on iki aylık dönemde 1886 terör gözaltısı kaydetti; bu, yüzde 660’lık bir artış anlamına geliyordu ve bu gözaltıların yüzde 86’sı, HTŞ’nin itibarını iade süreci başladıktan birkaç hafta sonra savaş uçaklarına sprey boya sıktığı gerekçesiyle yasaklanan Filistin Eylemi’ni desteklemekten kaynaklanıyordu. Gözaltıların davaya dönüşme oranı yüzde 47’den 17’ye çakıldı: Terör yasası kapsamında yakalanan her altı kişiden beşinin yargıç karşısına çıkarılması hiçbir zaman hedeflenmemişti, çünkü asıl ürün gözaltının ta kendisiydi. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri yasağı ölçüsüz ve gereksiz olarak nitelendirdi; buna rağmen 2 bin 700’den fazla gözaltı gerçekleşti; tek bir günde 522 kişi, emekliler ve rahipler ellerindeki karton pankartlar yüzünden yaka paça götürüldü. Yüksek Mahkeme şubat ayında yasağın hukuka aykırı olduğuna hükmettiğinde polis önce duraksadı, ardından yeniden başladı; bir emniyet müdürü, Scotland Yard’ın basamaklarında 18 kişiyi daha gözaltına alırken “Yasayı o an neyse öyle uygulamak zorundayız” dedi; Yüksek Mahkeme ise bütün bu sürecin en başından beri yasal olup olmadığına kasım ayında karar verecek. Hükümetin kendi denetçisi, terör kovuşturmalarının artık rekor seviyelere ulaştığını ve “belge suçları ile yasaklama bağlantılı suçlamaların ağırlık kazandığını” teyit ediyor. Kalb Lavze’nin faillerine karşı inşa edilen mekanizma pankartları öğütüyor; Kalb Lavze’nin faili ise Oval Ofis’te koalisyon belgelerini imzalıyor.

Aynanın Amerika tarafı da kendini tamamlıyor. Başına konan ödülü kaldıran yönetim, Birinci Değişiklik sayesinde kendi vatandaşlarının sözlerini dava edemiyor; bu yüzden konuşanları sınır dışı etme yoluna gidiyor. Yeşil kart sahibi Mahmud Halil, kampüsteki savunuculuk faaliyetleri nedeniyle sivil giyimli Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) ajanlarınca gözaltına alındı; Louisiana’da 104 gün tutuldu, ilk çocuğunun doğumunu kaçırmak zorunda bırakıldı, hiçbir suçla itham edilmedi; Dışişleri Bakanı’nın, varlığının Amerikan dış politikasını tehlikeye attığı yönündeki onayıyla alıkondu. Rümeysa Öztürk yazdığı bir köşe yazısı yüzünden maskeli ajanlarca sokaktan alındı ve 45 gün hapsedildi; bir yargıç tüm bu politikanın anayasaya aykırı olduğuna hükmedip davayı düşürdü, o da yine de Türkiye’ye döndü; Halil’in yasal korumaları ise istinafta elinden alındı ve kaderi Yüksek Mahkeme’nin kararına kaldı.

Bunu Şam’daki tabloyla karşılaştırın: Bir öğrencinin yazdığı köşe yazısını Amerikan dış politikasına tehdit ilan eden aynı Dışişleri Bakanlığı, vaktiyle Bağdadi’nin yanına koyduğu bir adamın terörist statüsünü silmek için koca bir yıl harcadı. Anlaşılıyor ki bakanlığın terör listeleriyle vize listeleri aynı amaca hizmet eden tek bir listeden ibaret: Kullanışlı olanları rahatsızlık verenlerden ayırmak.

Rahatsızlık verenlerin içinde basın da var. Gazze’yi takip eden bağımsız gazeteci Richard Medhurst, şimdi Greenstein’a yöneltilen yasa kapsamında gözaltına alınan ilk muhabir oldu; hakkında hiçbir suçlama yöneltilmeden 14 ay boyunca soruşturuldu, bu çile yurt dışında da sürsün diye dosyaları Avusturya’ya iletildi. On polis memuru, paylaşımları nedeniyle The Electronic Intifada yazarı Asa Winstanley’nin evine baskın düzenledi; mahkeme arama izinlerinin usulsüz alındığına hükmederek cihazlarının iadesine karar verdi. Ortada tek bir mahkûmiyet yok; sadece aylarca el konulan ekipmanlar ve her yanı saran korku var, ki bu mekanizmanın işlevini tam olarak bu tarif ediyor. Kingston’da bile aynı refleks geçerliliğini koruyor: Greenstein’ın aktardığına göre savcılar, yayımlanmış yazılarını jüri dosyasının dışında tutmak için çabaladı; yargıç ise sanığın siyasi görüşlerinin suçun ta kendisi olduğu bir davada, “mahkemelerin kimsenin siyasi görüşleri için ses tahtası olmadığını” söyleyen eski bir kurala sığındı.

Böylece bilanço açıldığı yerde, iki adam ve tek bir kelimeyle kapanıyor. Biri kitlesel katliamlar gerçekleştiren bir örgütü yönetti ve onun peşine düşen iki hükümet, parlamento kayıtlarına geçen ifadelerle, onun aklanmasının ulusal çıkarlara hizmet ettiği sonucuna vardı. Diğeri yedi kelime paylaştı ve aynı iki hükümet, biri Terörizm Yasası’yla, diğeri göçmenlik kanunuyla, yanlış savaş hakkında yanlış sözleri söyleyen güçsüzlerin başına nelerin geleceğini göstermek için üç yıl harcadı. Greenstein, alacağı kararın kendisinden sonra gözaltına alınan herkesin bedelini belirleyeceğini savundu: Beraat bu kampanyayı tehlikeye atacak, mahkûmiyet ise ona ruhsat verecekti. Belki de öyle. Ancak asıl hüküm çoktan verildi; Riyad’da tebliğ edildi, Oval Ofis’te mühürlendi: Terörizm, devlet idaresinde bir kullanışlılık tarifidir. Eş-Şara kullanışlı hale geldi ve kelime onu serbest bıraktı. Greenstein ve 2 bin 700 pankart taşıyıcısı rahatsızlık vermeyi sürdürüyor; kelime de şafak baskınlarıyla, dondurulan hesaplarla onların üzerine çöküyor. Kingston’daki duruşma beş gün sürecek şekilde takvime bağlandı. Yargılanan kelime ise herhangi bir anlama sahip olma yükünden çoktan beraat etti.

Okumaya Devam Et

Görüş

Japonya’nın Savunma Beyaz Kitabı: Odakta Çin ve “Kapsamlı Ulusal Güç” Stratejisi Var

Avatar photo

Yayınlanma

Donald Trump’ın ABD başkanı olarak seçilmesinden bu yana uzun yıllardır ABD güvenlik şemsiyesi altında bulunan pek çok ülke savunma konusuna önem vermeye başladı. Bu durum, çevresinde ABD dışında dişe dokunur bir müttefiki bulunmayan, dünyanın en pasifist ülkelerinden biri olan Japonya için de büyük önem arz ediyor. Japonya İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana silahlanma karşıtı bir ülke olarak “barışçıl” dünyanın önde gelen ülkelerinden biri olarak görülüyordu. Japon Anayasası’nın 9. Maddesi Japonya’nın savaş ilan etmesini, savaşa hazır bir ordu bulundurmasını yasaklıyor. Buna rağmen Japonya, geçtiğimiz birkaç yıldır hızla silahlanıyor ve “militaristleşiyor”. Japonya Savunma Bakanlığı’nın her yıl yayınladığı Savunma Beyaz Kitabı’nı da bu bağlamda günümüz konjonktürüne göre değerlenmek lazım.

Japonya savunma beyaz kitabının kapağı

Kabine, 598 sayfalık rekor uzunluktaki raporu 4 Ağustos’ta onayladı. Rapor, Çin’in artan askeri faaliyetlerinin Japonya’nın güvenlik sorunun merkezinde olduğunu ve bunun “kapsamlı ulusal güç ile müttefikler ve fikirdaş ülkelerle iş birliği yoluyla” ele alınması gerektiğini savunuyor. Çin’e tek başına karşı koyma düşüncesi kesinlikle yok. Ancak diğer ülkelere olan bağlılığı azaltma hedefi var Japonya’nın. Bu tek çerçeve, Çin’in Pasifik’teki erişiminden vergi artışına, silah ihracatından dron savaşına kadar belgedeki her başlığın omurgasını oluşturuyor.

Kitabın ana odak noktalarından biri “Kapsamlı ulusal güç” (総合的な国力), Japonya’nın güvenliği artık sadece askeri güçle değil, altı ayrı alanı birden güçlendirerek sağlayacağı fikrine dayanıyor: diplomasi gücü, savunma gücü, ekonomi gücü, teknoloji gücü, istihbarat gücü ve insan gücü. Yani Japonya savunmasını sadece daha büyük ve daha ölümcül silahlara bağlamış değil.

En Büyük Tehdit Çin

Çin yine “benzeri görülmemiş, en büyük stratejik meydan okuma” olarak tanımlanıyor. Bu 2022 yılından bu yana tekrar eden bir söylem ama bu yılki baskı, “birinci ada zinciri” ötesindeki erişime ayrılmış özel bir bölüm içeren ilk baskı.

Haziran 2025’te Iwo Jima’nın doğusunda faaliyet gösteren Liaoning uçak gemisi, sonraki operasyonlarında ilk kez “ikinci ada zinciri”nin ötesine geçti; bir Çin askeri uçağı bir JMSDF (Japon Deniz Öz Savunma Kuvvetleri) devriye uçağını yaklaşık 30 dakika boyunca lazerle hedef aldı; Tayvan çevresinde büyük çaplı tatbikatlar art arda tekrarlandı. Çin’in 2026 savunma bütçesi resmi verilere göre yüzde 7 arttı. Üçüncü uçak gemisi Fujian ise geçen kasım envantere girdi.

Japonya’ya göre Çin her geçen gün agresifleşiyor, güçleniyor. Japon halkının hükümetin pasifizmden uzaklaşan politikalarını desteklemesindeki en büyük sebep de bu. Olası bir savaşta ABD yardımı olmadan Japonya’nın karşı koymasının mümkünatı yok mevcut durumda. Bu nedenle en azından kendimizi savunabilecek güce ulaşmalıyız diye düşünüyor Japon hükümeti.

Çin–Rusya–Kuzey Kore üçgeni

Bu yıla özgü bir yenilik ise Çin bölümünde. Çin ve Rusya, iki ülkenin askeri yakınlaşmasını uzun uzun anlatan bir alt bölüm var. Rusya, Çin’e Su-35 savaş uçağı ve S-400 hava savunma sistemi sattı, üstelik S-400’ü ihraç ettiği ilk ülke Çin oldu. 2019’dan beri toplam 10 kez ortak uzun menzilli bombardıman uçağı uçuşu yaptılar, Kasım 2024’teki uçuşta ilk kez nükleer başlık taşıyabilen H-6N bombardıman uçağı görüldü. Aralık 2025’te ilk kez ortak uçuş Doğu Çin Denizi’nden Pasifik’e, Shikoku açıklarına kadar uzandı. Ağustos 2025’teki ortak deniz seyrine de ilk kez bir denizaltı katıldı. Kuzey Kore 2023’ten beri Rusya’ya füze ve mühimmat gönderiyor, askerlerini savaştırıyor. Japonya Savunma Bakanlığı, Rusya yardımının Kuzey Kore’nin askeri yeteneklerinin şu an değil ama orta-uzun vadede yükseltme riski taşıdığını söylüyor.

Hedefler ve Zorluklar 

2026 mali yılı savunma harcamaları, ABD askeri varlığının yeniden konuşlandırılmasına ilişkin kalemler dahil edildiğinde ilk kez 9 trilyon yeni aştı. Bu artış, hükümetin GSYH’nin yüzde 2’sine ulaşma hedefinin bir parçası. Bu artışın faturası ise Ocak 2027’den itibaren vatandaşa çıkarılacak; gelir, kurumlar ve tütün vergisini kapsayan yeni bir “özel savunma vergisi” paketiyle finanse edilecek. Asıl dikkat çekici gelişme takvimde gizli. Normalde 2027’de yapılması beklenen “Üç Belge” (Ulusal Güvenlik Stratejisi, Ulusal Savunma Stratejisi, Savunma Kalkınma Programı) revizyonu, hükümet tarafından bir yıl öne çekilerek 2026’ya sıkıştırıldı.

Sanayi politikasında da köklü bir kırılma var. Japonya 2014’ten bu yana öldürücü nitelikte tam teçhizat ihracatını yalnızca beş “zararsız” kategoriyle sınırlıyordu: arama-kurtarma, nakliye, erken uyarı, gözetleme, mayın temizleme. Nisan 2026’da bu “beş kategori” kısıtlaması tamamen kaldırıldı; artık savaş uçağı ve savaş gemisi gibi öldürücü silahlar da, Japonya’nın ekipman/teknoloji transfer anlaşması bulunduğu 17 ülkeye ilke olarak ihraç edilebiliyor. Bu, 1967’den beri süregelen fiilî ihracat yasağının pratikte sona erdiği bir dönüm noktası. Beyaz kitap da bunu destekler biçimde, savunma üretimi ve teknoloji altyapısına ayrılan bölümü bu yıl ilk kez bir “Bölüm”den çıkarıp kitabın en üst yapısal birimi olan bir “Kısım”a yükseltti. Bu değişiklik, Japonya Savunma Bakanlığı’nın artık savunma sanayiini ittifak veya caydırıcılık stratejisiyle aynı düzeyde ana bir başlık olarak gördüğünü gösteriyor. Start-up’ları sektöre çekmek için Nisan’da ilk “Savunma İnovasyon Toplantısı” de düzenlendi.

Bütün bu tabloda tek bir çatlak var, ordunun kendisi. Koizumi önsözde bu yıl ilk kez “JSDF Personelinin Profesyonelliği” adında ayrı bir bölüm açtıklarını, kuruluşundan bu yana ilk kez maaş yapısını kökten değiştirdiklerini gururla anlatıyor. Ama rakamlar başka bir hikaye anlatıyor. Mart 2026 itibarıyla fiili personel sayısı 217.701’e düşerek 1981’den bu yana ilk kez 220 binin altına inmiş oldu. Kadro doluluk oranı yüzde 88,1’le en az 1998’den beri en düşük seviyede, hedeflenen kadronun yaklaşık 30 bin kişi altında kalınmış durumda. Yani Tokyo aynı anda hem bütçesini hem silah ihracatını büyütürken, o bütçeyle alacağı silahları kullanacak askeri bulmakta zorlanıyor.

Yeni savaş biçimleri ve ittifaklar

Ukrayna savaşından, bu yıl açıkça Orta Doğu’daki çatışmalardan da çıkarılan dron, yapay zeka ve mühimmat stoklama dersleri, beyaz kitapta ilk kez kendi başına bir bölüme kavuştu. Rakamlar çarpıcı: Ukrayna’nın Haziran 2025’teki “Örümcek Ağı” operasyonunda 117 insansız hava aracı kullanıldı; yalnızca Kasım 2025’te Ukrayna hava savunması yaklaşık 9.600 İHA ve 120 füzeyi düşürdüğünü açıkladı. Ama belge bir noktanın altını özellikle çiziyor: tank, topçu ve siper savaşı da sürüyor, yani rapor “dronlar her şeyin yerini alıyor” tezini savunmuyor; yeni ve eski savaş biçimlerinin iç içe geçtiğini söylüyor.

İttifak tarafında en büyük önem Amerika Birleşik Devletleri ama kitapta söylenen Japonya tek başına Washington’a değil, örülü bir ağa yaslanıyor diyebiliriz. Ocak ayında Savunma Bakanı Koizumi, ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth ile bir araya geldi. Bunun yanında Japonya-ABD-Avustralya, Japonya-ABD-Güney Kore, Japonya-ABD-Avustralya-Filipinler gibi üçlü ve dörtlü mekanizmalar, ayrıca NATO’nun Hint-Pasifik’teki dört ortağını (Japonya, Güney Kore, Avustralya, Yeni Zelanda) kapsayan “NATO-IP4” çerçevesi, beyaz kitapta ittifak stratejisinin merkezine oturuyor. Kitap, Asya-Pasifik bölgesindeki dost ülkelerle bir araya gelmek ve işbirliği yapmanın altını çiziyor kısaca.

Tepkiler

Tepkiler gecikmedi elbette. Pekin’den gelen ilk refleks öncekilerle aynı. Çin Dışişleri ve Savunma bakanlıkları rapora sert bir dille tepki gösterdi, devlet ajansı Xinhua ise işi bir adım öteye taşıyıp bunu Japonya’nın yeniden militarize olduğunun kanıtı ilan etti. Japonya’nın beyaz kitapta kendi savunması için “gerekli” dediği şeyleri, yani uzun menzilli füzelerini ve stand-off vuruş kapasitesini arttırmayı, Japonya’nın militarize olduğunun kanıtı olduğunu iddia ediyor Çinli Xinhua Haber ajansı. Ancak aynı, hatta daha gelişmiş silahların Çin’in de elinde olduğunu unutmamak lazım.

Güney Kore tarafı daha da hareketli. Mesele, beyaz kitabın Japonların Takeshima, Korelilerin Dokdo dediği o tartışmalı adacıklara dair kısım ile ilgili. Seul önce resmi protesto çekti, Japon büyükelçisini çağırdı; birkaç gün sonra, 6 Ağustos’ta, Güney Kore ordusu bölgede bir “Dokdo tatbikatı” yaptı, Tokyo da buna karşılık protesto verdi. Yani bu, geçen hafta patlak veren ve hâlâ soğumamış bir gerginlik.

Kamuoyu tarafı biraz daha belirsiz. Temmuz’da Takaichi kabinesinin desteği sekiz büyük ankette birden düştü, bazılarında çift haneli puan kaybıyla, göreve geldiğinden bu yana en düşük seviyeye indi. Düşüşün sebebi ise ekonomi. Halkın hükümetten talep ettiği ilk şey enflasyonla mücadele, hükümet de bir yandan gıdada tüketim vergisini indirmeyi tartışırken öte yandan yeni bir “özel savunma vergisi” getiriyor. Bu çelişkinin kamuoyunda nasıl karşılanacağını önümüzdeki aylar gösterecek.

Sonuç

Sonuçta bu beyaz kitap, yıl içinde gerçekleşecek Üç Belge revizyonu öncesinde kamuoyu desteği toplamak için yazılmış bir belge. Kapaktaki anime görseli, açıklayıcı videolar, Koizumi’nin önsözünde ısrarla vurguladığı “Japon halkının geneline ulaşma” hedefi, hepsi aynı çizgiye bağlanıyor. Ama Tokyo bunu tam da işin zorlaştığı bir anda yapıyor. Bir yandan orduyu dolduracak insanı bulamıyor, öte yandan ikna etmesi gereken halkın derdi füze değil market fişi, Takaichi’nin son aylardaki destek kaybı da bunu gösteriyor. “Kapsamlı ulusal güç” kağıt üzerinde iddialı bir strateji. Sahada karşılığını bulup bulamayacağını göreceğiz.

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English