Bizi Takip Edin

Görüş

Bıçağın sırtında tedirgin bir yılda en kötüsü değil, ‘kötünün iyisi’!

Avatar photo

Yayınlanma

İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, başbakanlık ofisi çalışanlarına biraz ironik bir üslupla, “Geçtiğimiz yıl hepimiz için zorlu geçti ama endişelenmeyin, çünkü gelecek yıl çok daha kötü olacak” derken, aslında dünya nüfusunun büyük çoğunluğunun tedirginliğini dile getiriyordu. Gerçekten de 2025’in neredeyse her haftası, özellikle de ikinci çeyreği, tedirginlik, korku ve titremeyle geçti. Küresel siyasete bölgesel sıcak çatışmalar, karşılıklı tehditler ve silahlanma yarışı damga vurdu. Küresel ekonomi için de benzer bir panorama çizmek mümkün. Artık bu dünya düzeni işlemiyor, yeni bir dünya düzeninin kurulması gerekiyor. Bu dönüşüm, uzadıkça uzuyor. Tek kutuplu dünya düzeni çatırdıyor, çok kutuplu dünya düzenine fiiliyatta geçer gibiyiz, ama gibi… Ve yazılı tarihten de bildiğimiz üzere, düzen değişikleri hemen her zaman ekonomik krizler, savaşlar ve yok oluşlarla şekillenir! Meloni’nin felaket tellallığı yapmadan söylemeye çalıştığı da işte bu…

KÜRESEL MUTSUZLUK

Yapılan saha araştırmaları da Meloni’nin tedirginliğini teyit eder sonuçlar veriyor. Ipsos’un küresel ölçekli araştırmasına göre, her üç kişiden ikisi 2025 yılının ülkeleri için kötü bir yıl olduğunu düşünüyor. Siyasî çalkantılarla dolu bir yılın ardından, Fransa’da yüzde 90’ı ülkeleri için kötü bir yıl olduğunu söylüyor; bu oran 30 ülke arasında en yüksek seviye.

Her iki kişiden biri bu yılın kendileri ve aileleri için kötü bir yıl olduğunu düşünürken, diğer yarısı iyi geçtiğini belirtiyor. Arjantin’de son yıllarda yaşanan dramatik siyasî ve ekonomik değişimlerin ardından, Arjantinlilerin yüzde 67’si kişisel olarak kötü bir yıl olduğu görüşünde.

Ekonomik çıkmazlar mı siyasî krizleri tetikler, siyasî krizler mi ekonomik bunalımları körükler?.. Sorunun cevabı karmaşık, ancak 2025 yılı için bu sorunun cevabı, her iki çıkmazın küresel ölçekte bir sarsıntı yaratıyor olması. İşte bu kamuoyu yoklamasının sonuçları da insanların bu atmosferde hissettikleri…

ABD YİNE ‘BÜYÜK’ OLMA ÇABASINDA

Gelişmiş ekonomiler açısından bunun tarifi; ekonomik, siyasî ve askerî alanda eski hegemonyalarını kaybetmek üzere olduklarından kaynaklı bir hezeyan. Donald Trump’ın ikinci dönem başkanlığında, ‘Make America Great Again’ taraftarları (MAGA’cılar) ve neo-con’ların çekiştiği bir iktidarın gölgesinde, ABD ekonomik terörle askeri gücünü bir arada kullanarak yeniden ‘tek egemen’ olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Trump ve ekibi, Demokratlar’dan farklı olarak ‘demokrasi ihracı’ işgalleri yerine, tarife savaşlarıyla başlattığı atağı, askerî operasyonlarla sürdürmeyi tercih ediyor. Bir yandan da tarihsel bağlaşıkları yerine, güçlenen yeni bağlaşıklar arayışına girmiş görünüyor. Sonuçta Washington artık çıkar alanının Asya-Pasifik Havzası olduğu konusunda net. Bir an önce Batı Asya’daki pürüzleri ortadan kaldırıp, bu bölgeye odaklanmanın planlarını yapıyor.

SANKİ BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI ÖNCESİNDEKİ
AVRUPA HORTLADI

Avrupa Birliği (AB) eski kolonyal gücünü kaybetmiş olmanın agresif nostaljisiyle bugünkü kırılgan ekonomisi ve havalı demokrasinin iflasıyla git gide ‘şahinleşiyor’. Kanadı kırık, tüyleri dökülmüş olsa da, tıpkı iki dünya savaşının çıkmasına sebep olan Yaşlı Kıta’da, ‘bir zamanlar kartaldı’ takıntısıyla, şimdi Rusya Federasyonu’nu yok etmenin hayalleri kuruluyor. 800 milyar Euro’luk silahlanma seferberliğine yönelik alınan karar bunun bir göstergesi… Avrupa’daki paniğin bir sebebi de Trump’ın “Bıktık sizi finanse etmekten, parayı bastırın ve kendi meselelerinizi kendiniz çözün” demeye getirmesi… En büyük korku, Kuzey Atlantik Antaşması Örgütü’nde (North Atlantic Treaty Organisation-NATO) ABD’siz kalmak! Şu an için bunun anlamı, her zamankinden çok daha savunmasız olmak demek. Yapısal ekonomik sorunları artarak devam eden AB, siyasî yapılanması sebebiyle karar alma süreçlerinde de çok yavaş kalıyor. Biraz da bu sebeple ‘silahlanarak kalkınmak’ gibi bir hedefe bel bağlıyorlar.

YARIŞI KAYBETMİŞ OLMA PANİĞİYLE…

ABD’nin odağında ne Rusya Federasyonu ne de Batı Asya var, asıl rakip gördüğü ülke Çin Halk Cumhuriyeti… Ancak Çin, ABD için bile ‘demir leblebi’, çiğneyip yutamayacağını bu yıl tarife savaşlarında fark etmiş görünüyor. Çin bu yıl hemen her hafta yeni bir teknolojik buluş duyurdu. Sadece DeepSeek bile Silikon Vadisini şok etmeye yetti. Bu buluşlardan her biri, bir sektörün işleyişini kökten değiştirebilecek nitelikte. Karanlık fabrikalar, nükleer izi olmayan hidrojen bombası, senkronize robot orduları, çöllerin ormanlaştırılması ilk aklıma gelenler… ABD’nin ve bağlaşıklarının tüm yalıtlama girişimlerine karşın Çin, 2025 yılının ilk üç çeyreğinde 1.1 trilyon dolar dış ticaret fazlası verdi. Ne tarifeler ne de yaptırımlardan çok fazla etkilenmedi. ABD’nin tarife savaşlarına karşı zaten hazırlıklıydı ve tehditlere tehditle karşılık verdi. Sadece nadir toprak elementlerinin ihracını durdurma kozu, Trump’ın yelkenleri suya indirmesine yetti. En azından 2025 yılında tarife savaşlarından galip çıkanın Çin olduğunu söylemek mümkün.

BRICS, ŞİÖ VE KÜRESEL GÜNEY
HER ZAMANKİNDEN KONSOLİDE

Çin’in öncülüğünde gelişen ekonomilerin bir bölümü de ‘küresel ekonominin yükselen yıldızları’ olmayı sürdürüyor. Tabii ki ilk akla gelen dünyanın en kalabalık nüfusuna sahip olan Hindistan. Yüzde 5’lerin üzerinde bir büyümeyle yoluna devam ediyor. Askerî gücü de hiç azımsanaca gibi değil. Bu yıl Trump’ın tehditlerine rağmen ülkenin başbakanı Narendra Modi, Rusya ile ilişkilerini kesmediği gibi, ezelî rakibi Çin ile ilişkilerini geliştirdi, BRICS’teki konumunu pekiştirdi, Şanghay İşbirliği Örgütünün (ŞİÖ) zirvesinde gövde gösterisi yaptı.

Artık ABD, AB, Rusya ve Çin dışında ‘Küresel Güney’ denen bir güç şekilleniyor dünyada… Gelişen ekonomiler küresel ekonomi ve siyasetteki güçlerini artırmak için bütünüyle ortak hareket etmese de, orta ve uzun vadeli stratejilerini kendi hedefleri doğrultusunda belirliyor. Öyle eskisi gibi Batı Blokunun bir emriyle hareket etmeye hiç mi hiç niyetleri yok. Rusya ve Çin ile ilişkilerinde de benzer bir tutum sergiliyorlar.

Bu ülkelerin başını Türkiye, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Mısır gibi Batı Asya ülkeleri çekiyor. Bu ülkelere ‘salıncak ülkeler’ adı veriliyor. Pazarlıkçı, ulusal çıkarları doğrultusunda manevra kabiliyetine sahip, ekonomik olarak görece güçlü ülkeler, artık bölgesel sorunlarda ‘oyun kurucu’ olamadıkları durumda en azından ‘oyun bozucu’ olabiliyor. Güney Afrika Cumhuriyeti, Brezilya gibi ülkeler Küresel Güney’in sözcüleri olarak öne çıkıyor. Gelişen ekonomilerin siyasî ve ekonomik olarak güçleneceği muhakkak ve bu açıdan BRICS önemli bir rol üstleniyor. 2025 yılında bunun ipuçları her zamankinden daha fazla görüldü.

BEKLENEN KADAR KÖTÜ
BİR YIL OLMADI AMA…

Yine de bu zorlu dönüşüm sürecinde 2025 yılında riskleri ucuz atlattığımızı söylemek mümkün. Uluslararası Para Fonunun (International Monetary Fund-IMF) ‘Dünya Ekonomik Görünümü’ raporunda (World Economic Outlook-WEO) küresel büyüme tahminleri, Nisan 2025 WEO’suna göre yukarı yönlü revize edildi, ancak politika değişikliği öncesi tahminlere göre aşağı yönlü bir revizyon göstermeye devam ediyor. Küresel büyüme 2024’te yüzde 3.3’ten, 2025’te yüzde 3.2’ye gerileyecek ve 2026’da yüzde 3.1’e… Gelişmiş ekonomilerin yaklaşık yüzde 1.5, gelişen ekonomilerin ise yüzde 4’ün biraz üzerinde büyümesi öngörülüyor. Enflasyonun küresel olarak düşmeye devam etmesi bekleniyor, ancak ülkeler arasında farklılıklar görülecek. Mesela ABD’de enflasyon açısından riskler yukarı yönlü, diğer ülkelerin çoğunda düşük seyredecek.

Rapora göre, uzun süreli belirsizlik, daha fazla korumacılık ve işgücü arzı şokları büyümeyi olumsuz etkileyebilir. Malî kırılganlıklar, potansiyel finans piyasası düzeltmeleri ve kurumların aşınması istikrarı tehdit edebilir.

ULUSAL SANAYİNİN ÖNEMİ
YENİDEN KEŞFEDİLİYOR

Ülkeler, stratejik sektörleri ve firmaları destekleyerek ekonomilerini yeniden şekillendirmek için sanayiye odaklanıyor. Verimliliği artırmak, özellikle enerji alanında ithalata bağımlılığı azaltmak ve dayanıklılığı artırmak öne çıkan hedefler arasında. Ancak bu hedeflere ulaşmanın da bir bedeli var. Mesela yeniden yapılanma ve ertelenmiş yatırımları gündeme almak için trilyonlarca dolar gerekiyor. Ayrıca sanayi politikalarının dezavantajları da var. Stratejik bir sektörde üretimin ülke içine taşınması, uzun bir süre boyunca daha yüksek tüketici fiyatlarına yol açabiliyor. Bu da enflasyonun alevlenmesi demek. Diyelim ki enflasyon riskini her şeye rağmen göze aldılar, peki yüksek borç ve kısıtlı kamu maliyesi döneminde bu yatırımlar için kaynak nasıl bulunacak?

BÜYÜME TAHMİNİNDE BİR AŞAĞI
BİR YUKARI REVİZYONLAR…

Dünya Bankasının değerlendirmeleri de en kötü senaryoların gerçekleşmediği yönünde… 2025, küresel ekonomi için, en azından büyüme tahminleri açısından, büyük iniş çıkışlarla dolu bir yıl oldu. Ekonomistlerin ortak tahminleri iyimserlikten kötümserliğe ve tekrar görece iyimserliğe doğru gidip geldi. Küresel büyümenin yaklaşık yüzde 2.7 seviyesinde gerçekleşmesi bekleniyor.

2024 yılında, 2025’e yönelik öngörüler mart ayının sonlarına kadar geçerli görünüyordu. Derken, Washington’ın nisan ayında, kapsamlı gümrük vergisi artışlarını gündeme getirmesiyle, işler bir anda değişti. Belirsizlik öylesine egemendi ki, ‘Korku Endeksi’ (Volatility Index-VIX) aşırı yükseldi. Piyasalar ciddi bir küresel durgunluğa göre konumlamaya başladı. Mayıs ayına gelindiğinde, 2025 için küresel büyüme tahmini 0.4 puan aşağı yönlü revize edildi.

Sonra pek çok sebeple, tarife savaşlarının zamana yayılacağı ve beklendiği kadar sert geçmeyeceği anlaşıldı. Tarife şoku, en azından şimdiye kadar, birçok kişinin korktuğu ne küresel ticarette ne de büyümede hızlı düşüşe yol açmadı. Birçok ekonomide faaliyetler devam etti. Belirsizlik hâlâ hâkim, ancak şimdilik küresel büyümenin yılbaşındaki tahminlere yakın seyredeceği düşünülüyor.

ABD, AB VE ÇİN’DEN RAHATLATAN VERİLER

2025 yılında, ABD, gelişmiş ekonomiler arasında büyüme beklentilerinde keskin dalgalanmalar yaşadı; tahminler ocak ayındaki yüzde 2.2’den, mayıs ayında yüzde 1.2’ye düştükten sonra, kasım ayına kadar yüzde 2’ye yükseldi. Bu toparlanma, yüksek yapay zekâ yatırımlarınınn, düşük faiz oranlarının, devam eden malî desteğin ve mütevazı gümrük vergilerinin sayesinde… Diğer gelişmiş ekonomilerde öngörülen büyüme, mayıs ayındaki yüzde 1’den, ocak seviyelerine yakın olarak yüzde 1.4’e geri döndü. Euro Bölgesi ise enflasyonun düşmesinden, faiz oranlarının gerilemesinden ve hedefli malî önlemlerden faydalandı.

Çin hariç gelişen ekonomilerin büyüme beklentileri yaklaşık yüzde 3.5 seviyesinde istikrarlı… Çin’e ilişkin beklentiler, politika desteğinin gayrimenkul sektöründeki yapısal sonrunları bir ölçüde telafi etmesiyle iyileşti. Birçok gelişen ekonomide, dayanıklı hizmet sektörü faaliyetleri, çeşitlendirilmiş ihracat pazarları ve düşük enflasyon ve faiz oranları, beklenenden daha güçlü sonuçları destekledi.

KÜRESEL TİCARETTE
İNATÇI PERFORMANS

Küresel ticaretteki gelişmeler, küresel büyüme beklentilerinin şekillenmesinde belirleyici oldu. Nisan ayında zirveye ulaşan küresel ticaret iklimindeki belirsizlik, o zamandan beri yılın başındaki seviyelere geriledi. Küresel mal ticareti, Eylül 2025’e kadar ortalama aylık yüzde 4.8 oranında genişleyerek 2024’teki yüzde 2.5’lik orandan ivme kazandı. Bu direnç kısmen, tarifelerin uygulanmasından önce sevkiyatların öne alınmasının yanı sıra, şirketlerin tedarik zincirlerini uyarlama ve tarifeyle ilgili bazı maliyetleri karşılama becerisini de yansıtıyor. Hizmet ticareti, özellikle bilgi ve iş hizmetleri alanında da güçlü kalmaya devam etti.

Yeni ihracat siparişleri gibi öncü göstergeler, yıl sonuna doğru öne yüklemeden kaynaklanan geçici artışın azalabileceğine işaret etse de, genel görünüm küresel ticaret akışlarında dikkat çekici bir istikrarı gösteriyor. Küresel ticaretin yaklaşık yüzde 40’ını kontrol gelişen ekonomiler için, daha derin bölgesel entegrasyon ve yeni ticaret anlaşmaları ekonomik aktiviteyi daha da destekliyor.

RİSK İŞTAHI KESİLMEDİ PEKİ NEREYE KADAR?..

Finans ve emtia piyasalarındaki gelişmeler de beklentilerdeki değişimi destekledi. Bahardan bu yana finansal koşullar, güçlü risk iştahı, canlı hisse senedi piyasaları ve ABD’deki daha gevşek para politikası duruşu sayesinde gevşedi. Daha zayıf bir ABD Doları ve daha düşük uzun vadeli getiriler, gelişen ekonomile için sermayeye erişimi bir ölçüde iyileştirerek yabancı para birimi cinsinden tahvil ihracında bir toparlanmaya olanak sağladı. Enerji fiyatlarının düşük kalması da bir başka olumlu etkendi. Ancak bu abartılı risk iştahı da bir yere kadar! Hisse senedi piyasalarında köpük, tahvil piyasalarındaki riskler, kaldıraçlı işlemlerin de bir sınırı olsa gerek!

GÖRÜNÜM BU DA, PEKİ YA
ERTELENEN SORUNLAR?.. 

Bu olumlu kısa vadeli sürprizlere rağmen, küresel ekonominin temel gidişatı endişe kaynağı olmaya devam ediyor. Bu yıl küresel büyümenin pandemi sonrası ortalamanın altında kaldığını ve 2008’den bu yana en zayıf büyüme seviyelerinden biri olacağını gösteriyor. Piyasa risk iştahındaki bir değişim, finansal koşulları sıkılaştırırsa ve bu da para birimlerinde ve sermaye akışlarında oynaklığı artırırsa, büyüme beklentileri zayıflayabilir. Yine de gelişmiş ekonomilerin önde gelen sözcülerinden biri olan Dünya Ekonomik Forumunun (World Economic Forum) başekonomistlerinin 2025’e ilişkin, maliye politikları, para politikaları, büyüme ve enflasyona yönelik bölgesel değerlendirmelerine bir bakın derim. Bence bardağın dolu tarafına odaklanmışlar gibi…

BORÇ YİĞİDİN KAMÇISI
DEĞİL, HERKESİN KABUSU

Zira bardağın boş kısmı bayağı bir ürkütücü! Uluslararası Finans Enstitüsü (IIF), ‘Küresel Borç Monitörü’ne göre, 2025 yılının ilk üç çeyreğinde küresel borç stokları 346 trilyon dolara yükseldi. Büyük ölçüde hükûmet borçlanmasından kaynaklanan bu artışla birlikte, hem gelişmiş hem de gelişen ekonomilerde borçlar yeni rekorlara ulaştı.

ABD, tam 38 trilyon dolar borcu çevirmek zorunda… Bunun için de yeniden borçlanmak ve para basmak dışında pek bir şansı yok. Uzun vadeli tahvillerin, 10 ve 30 yıllıkların faizlerinde yukarı yönlü bir baskı açıkça görülüyor. İşte bu borcu çevirebilmek için düşük politika faizi ve zayıf dolar şart. Peki bu enflasyonu alevlendirmez mi? Büyük ihtimalle, ancak borçlu ülkelerin en büyük derdi şu anda enflasyon değil, büyüme gibi görünüyor.

EMTİA PİYASALARINDA
YUKARI YÖNLÜ HAREKET

Halen enerji ve tarımsal emtia fiyatları düşük seviyelerde, ancak değerli metallerde ralli, endüstriyel metallerde sert yükselişler sürüyor. Altın, gümüş, platin fiyatlarına zirve dayanmıyor. Bakırın ton fiyatı 12,280 doları aştı. Yatırım bankaları, 2026’da ons altının 6,500 doları test edeceğini öngörüyor. Morgan Stanley’nin tahminine göre, küresel bakır talebi arzın 600 bin ton üzerine çıkabilir.

Citigroup bu gösterge endüstriyel metalin ton fiyatının 15,000 dolara çıkabileceğini tahmin ediyor. Bu gelişmeler emtia süper döngüsünün ipuçları olarak yorumlanıyor. Hemen her ülkenin yeniden sanayileşme hamlesine gireceği bir dönemde, metaller öncülüğünde tüm emtiaların fiyatlarında ciddi yükselişler bekleniyor.

KALDIRAÇLI POZİSYONLAR
PİMİ ÇEKİLMİŞ EL BOMBASI GİBi

Bu yazıyı yazarken, yılın bitimine iki gün kala, gümüş öncülüğünde dört değerli metalin fiyalarında sert bikr geri çekilme yaşandı. Yüzde 8.35 düşüşle gümüşün ons fiyatı 72-75 dolar bandına gerilerken, altın, platin ve paladyum da eşzamanlı düştü. Altın yüzde 3.1, platin yüzde 12.45 ve paladyum yüzde 16.2 değer kaybetti. ABD’de büyük bir bankada kaldıraçlı pozisyonlara bağlı teminat sorunları olduğu ve Fed’in likidite sağlayıcı olarak devreye girdiği iddiaları var. 34 milyar dolarlık gecelik likidite enjeksiyonu para piyasalarındaki olağan dışı hareketlere işaret ediyor. Değerli metallerde yaşanan dalgalanmanın temelinde kaldıraçlı enstrümanların zorlanması ve teminat tamamlama çağrıları bulunuyor. Ayrıca uzun süredir tartışılan fizikî metalle türev piyasa ayrışması fiyat oynaklığını artıran en önemli etmenlerden biri. Bankacılık sisteminde temizlenmemiş ipotekli varlıklar ve kaldıraçlı finansman zinciri her an sistemde ciddi bir krize neden olabilir. Tezgâh üstü piyasalara gömülü neredeyse 1 katrilyon dolarlık fiktif bir hacim var, bu balon finans piyasalarını nasıl çökertebilir, varın siz hesap edin.

HİSSE SENEDİ PİYASALARINDA
KÖPÜK KABARDIKÇA KABARDI

2025 yılında ABD borsalarının öncülüğünde, karşılığı olmayan bir ralliyi izledik. Kimi uzmanlar ABD borsalarındaki köpüğün yüzde 20’lerin üzerinde olduğunu düşünüyor. Yapay zekâ balonuyla iyiden iyiye şişen hisse senedi piyasaları 2025’de patlamadı ama gelecekte yaşanacak bir çöküşün hikâyesi bu yıl yazıldı diyebiliriz. Şu bir gerçek ki, bu balon patladığında, küresel finans piyasalarında orta vadede telafisi zor çöküş yaratabilir.

Bunlar öne çıkan ve 2025’te korkutan ancak büyük bir bunalıma sebep olmayan küresel finans ve ekonominin alarm veren sorunları… Herbirinin faturası bir sonraki yıla ötelendi. Belki 2026’da bir sonraki yıla ötelenecek, ancak bir gün bu bedeller öyle ya da böyle ödenecek!

Görüş

Heidegger’in kulübesindeki Avrupa solu

Yayınlanma

Güneşli bir pazar sabahı Paris’in sessiz sokağında usulca yürüyen genç kadının adımlarıyla başlayan Güzel Bir Sabah (Un Beau Matin) filmi, hasta babasıyla kızı arasında koşturan genç bir annenin var olma mücadelesini anlatıyor.

Paris’in ihtişamlı sokaklarında, mutluluğun ne denli kırılgan olduğunu zarif üslupla anlatan film, bir yandan Paris’in bakıma muhtaç yaşlılar için ne kadar korkunç bir şehir olduğunu gösteriyor.

Emekli felsefe profesörü babası, görme yetisini tamamen yetirmiştir. Babası için uygun bir huzur evi arayan genç kadın, emekli bir profesörün maaşının hiçbir huzur evinin ücretini karşılayamadığını kısa sürede anlar. Geriye tek bir seçenek kalır. İçinde binlerce kitabın bulunduğu ev derhal satılığa çıkarılır. Ne var ki bu kadar çok kitabı kimse evine alamaz. Kitapların bir kısmı eski öğrencilere verilir, geriye kalanlarsa Paris’in sokaklarına terk edilir.

Film, sadece Fransa’daki sosyal devletin ve sağlık sistemin çöküşünü kör bir filozofun ‘gözünden’ aktarmaz. Çöken belki de Fransa’daki yüzlerce yıllık felsefe geleneğidir.

Raflardaki kitaplar özellikle Alman felsefesinin başyapıtlarıyla doludur. Kant, Hegel, Nietzsche, Arendt, Heidegger….

Şüphesiz her izleyici filmin başka bir noktasına odaklanacaktır. Genç kadının Almanca çevirmeni olması, babasının Alman felsefesi üzerine akademik çalışma yapması, bende bambaşka bir konuyu tetikledi.

Alman felsefesi, Fransa’yı nasıl etkiledi? Özgürlük felsefesi olarak bildiğimiz Alman felsefesi, modern özgürlüğü icat eden Fransa’ya ne öğretebilmiştir? Yoksa Alman felsefesi, Fransa’nın ‘körleşmesine’ mi neden olmuştur?

Tarihsel olarak Alman felsefesinin, Fransız topraklarına ilk kez hangi filozoflarla girdiği ve nasıl etkilediği, Kant ya da Hegel’in mirasına dair akademik soruşturma bu yazının konusu değil.

Bu yazıdaki amacım çok basit ve sınırlı. İkinci Dünya Savaşı sonrası Heidegger’in felsefesinin, Fransız felsefesini, özellikle Fransız sol düşüncesini nasıl sakatlayıp körleştirdiğine dair birkaç köşe notu sunmak.

Nazi işgaline direnen onurlu Resistance’ın Fransa’sı, nasıl oldu da Nazi taraftarı Heidegger’in felsefesine teslim olabildi?

İçerideki işbirlikçi kim?

Sartre’ın çarpıcı bir sözü vardır: “Alman işgali sırasında, şimdikinden çok daha özgürdük.” Sartre’ın çağdaşı birçok düşünür bu konuda hemfikirdi. Ancak bu değerlendirmeyi Sartre’in yapması oldukça dramatik, belki de ironik!

Nazi işgali sürerken Sartre, 1943 yılında, belki de en önemli felsefe eserini yayımladı: Varlık ve Hiçlik. Kitabının isminden de anlaşılacağı gibi Sartre’ın eseri, Heidegger’in Varlık ve Zaman kitabına doğrudan gönderme yapmaktadır. Eleştirel mesafesine rağmen Sartre, Heidegger’in ontolojik felsefesinden etkilenerek kendi felsefesini ortaya koydu.

Nazi askeri işgali, direniş karşısında adım adım geri çekilirken, Sartre Nazilerin fikirlerini bir anlamda arka kapıdan içeri almıştı. Demek ki Sartre işgal sırasında dahi bu ‘özgürlüğe’ sahip değildi.

Son dönemlerinde verdiği bir röportajda Varlık ve Hiçlik kitabını yazdığı dönemde henüz Marksizm ile tanışmadığını söyleyerek çok naif bir şekilde özeleştiri veren Sartre, savaş sonrası sadece Fransa’da değil tüm dünyada solun en önemli figürlerinden biri olarak sahnenin yıldızıydı. Sadece sokaklarda, grevlerde yer almadı. Varoluşçu felsefesiyle Marksizm arasında sentez kurmaya çalıştı. Yöntem Araştırmaları kitabıyla başlayıp Diyalektik Aklın Eleştirisi eseriyle Marksizm’e yeni bir bakış sunmayı amaçladı. Marx’ın felsefesiyle ve solun özgürlük mücadelesiyle geçen yıllar, Sartre’ın özgürlüğüne en çok yaklaştığı dönemdi.

Sartre’ın 1960’lardaki radikal siyasetine, Marksist felsefeyle hemhal olmasına rağmen, Heidegger’in felsefesi esrarlı biçimde Fransız entelektüelinin zihnini efsunlamaya başlamıştı. Kurt artık sürüye karışmıştı bir kere!

Demir Özlü Paris Günleri kitabında, 1960’larda felsefe okumak için gittiği Sorbonne Üniversitesi’nden çarpıcı gözlemini not eder günlüğüne: “Felsefe kürsüsü koridorlarında neredeyse tüm öğrenciler Heidegger okuyor.”

Birkaç yıl sonra, 1968’de yakın geçmişin en önemli toplumsal hareketini başlatan Sorbonne öğrencileri demek ki barikatlara koşarken zihinlerinde Heidegger’in hayaleti gezinmekteydi. 68 hareketinin başarısızlığının toplumsal koşullarına dair çok şey yazılıp söylendi, ancak sokaktaki bu insanların zihniyetine dair çok az konuşuldu. Belki romantize edildiğinin tersine, 68 mücadelesini veren birçok insanın Marx ile, devrimci felsefeyle ilişkisi sanılanın aksine oldukça zayıftı. Tartışmak gerek!

68 yenilgisi sonrası Fransız solunun, geleneksel Marksizm’le bağlarını hızlıca kopararak, bugünkü liberal solu doğuran, New Left hareketine yönelmesinde, zihinlerinin kıvrımlarında gezen Heidegger’in felsefesine dikkat çekilmelidir. Çünkü bu etki Avrupa’daki sol popülist düşüncenin içinde varlığını sürdürmektedir. Sol popülizmin fikirsel kurucularından Chantal Mouffe’un politik felsefesini, iki Nazi taraftarı Carl Schmitt ve Heidegger’in felsefesine referansla ortaya koyması çok şey anlatır.

Ellen Meiksins Wood yıllar önce, Fransız solundaki ters yöne doğru gidişi, ‘Sınıftan Kaçış’ olarak tanımlamıştı. Ancak Wood, cepheden kaçan bu solcuların nereye kaçtıklarını söylemedi: Sınıftan kaçıp faşizme sığındılar!

Bugün yükselen aşırı sağa karşı tek alternatif olarak sunulan sol popülist hareketin, aslında sağın düşünsel geleneğine yakınlığını unutmamak gerekir.

Heidegger’in müritleri

Heidegger’in sol düşünce üzerindeki etkisi Avrupa kıtasını aşıp Amerika’ya kadar ulaşmıştı. Amerika kıtasına kötülüğün tohumlarını taşıyanın Frankfurt Okulu’nun en önemli temsilcilerinden birisi olması dikkate değerdir.

Herbert Marcuse da Amerika’daki 68 öğrenci hareketlerinde simgesel bir rol oynamıştı tıpkı Sartre gibi. Daha sonra Marcuse, 1970’lerin başında ortaya çıkan Yeni Sol’un fikirsel çerçevesinin oluşmasında etkili olmuştu. Marcuse, daha 1928 yılında Freiburg Üniversitesi’ne Heidegger’in yanına giderek, Heidegger’in Varlık felsefesiyle Marx’ın felsefesini sentezlemek istemiştir.

Bunları birkaç kilometre taşı olarak koyuyorum.

Derinlemesine düşünülmesi gereken, Batı’da sol ya da Marksizm’e yakın birçok düşünürün Heidegger’in felsefesinin çekiminden kaçamamasıdır. Böylesine renksiz, kahverenginin en koyu haline duyulan bu ilgiyi anlamak hayli zor.

Aslında Heidegger’e ilgi, derin iki hayal kırıklığından kaynaklanmaktır. İlk hayal kırıklığı, gerek Rusya’daki deneyimin gerekse Almanya’da işçi sınıfının Marx’ın öngördüğü şekilde devrimi gerçekleştirmekten ziyade faşist partinin saflarında yer almasıdır. Batılı sol eğilimli düşünürler böylece Marx ve Marksizm’in temel prensiplerini sorgulamaya başladı.

Daha genel ve derin hayal kırıklığı ise, bütün Batılı entelektüelleri etkiyen, Aydınlanma düşüncesinin krizidir. Aklın, bilimin, evrensel değerlerin kökten sorgulanması hem Heidegger felsefesini yaratan koşulları sağlamış hem de Heidegger’in düşüncesini bu denli etkili kılacak iklimi oluşturmuştu.

Dekadans kuşağının insanı Heidegger, ‘teknolojik dünya’ diyerek yadsıdığı modern toplumun bütün ilerlemelerine, sıçramalarına sırt çevirdi. Bu anlamda Heidegger, Alman romantizminin Aydınlanma karşıtı gerici geleneğini devam ettirdi. Geçmişe dair nostaljik özlem Heidegger ve kuşağındaki birçok kişinin Nazizm saflarına savrulmasına neden olmuştur.

Heidegger felsefesinde muhafazakarlık, Aydınlanma ve ilerlemeye olan karşıtlıktan çok daha derindir. Felsefesinin temel taşı Dasein, insanın edilgen, pasif biçimde tamamlanmış, sonlanmış bir dünyaya fırlatıldığı fikrine dayanır. Hem dünyanın değişimine, dönüşümüne kapalı olması hem de insanın imkanlarını, potansiyelini gerçekleştirecek eyleminin yadsınması, Heidegger’in özgürlük karşıtı filozofların listesine yazılması için yeterlidir.

Ülkemizde ve dünyadaki Heidegger hayranları kimlerdir? İflah olmaz muhafazakarlarla yeminli liberal solcuları, Heidegger etrafında birleştiren, Aydınlanma’nın mirasına ve cumhuriyetçiliğe olan karşı duruşları, düşmanlıklarıdır.

Heidegger, modernizmin çelişkileriyle yüzleşmek yerine ormandaki kulübesine çekilmiştir. İnsanın varoluşunu sakatlayan, varlığını gerçekleştirmesini engelleyen kapitalizmin krizlerine dair tek kelime dahi söylememiştir. Kapitalizmle modernite arasında hiçbir tarihsel ilişki yokmuş gibi, yalnızca modernitenin neden olduğu yabancılaşmanın, geçmişin zengin birikiminin kaybolmasının yasını tutar her muhafazakâr gibi. Ne kadar tanıdık!

Bu anlamda Heidegger korkunun filozofudur. Karamsarlığın ufuk çizgisini kapladığı böyle dönemlerde korku, insanın geleceğin bilinmezliklerine doğru bakışını engeller, geçmişin saadetlerine sığınmak ister insan. Kurt puslu havayı sever, bu nihilizm havası Heidegger gibi filozofları öne çıkartır.

Marksist Alman filozof Ernst Bloch’un dediği gibi “umuda felsefe getirme çabası” ile bu korkunun sefil filozoflarını aşarak felsefe kendi hakikatine kavuşur.

Ernst Bloch, Umut İlkesi kitabında Heidegger’e sert cevap verir: “Kendini sadece pasif biçimde Olanın içine, özü anlaşılmayan üstelik acıklı bir biçimde benimsenmiş bir Olmakta Olan’a fırlatılmış hisseden köpek hayatına tahammül etmez.”

Vahşi kapitalizmin cehenneminde, bu köpek hayatının dışında başka imkanları, reel mümkünleri göremeyenler Heidegger’in izbe kulübesine sığınmaya devam ediyor.

Umut etmeyi öğrenerek, henüz-gerçekleşmemiş dünyayı iradeleriyle dönüştürmek isteyenler için dünyanın sonsuz, rengarenk seçenekleri kendisini sunmakta.

Habermas ve Alman Felsefesinin Sefaleti

Okumaya Devam Et

Görüş

Moldova, quo vadis? Bağımsızlığının 35. yılında yol ayrımı

Yayınlanma

Dr. Violeta Stratan İlbasmiş, Moldova Devlet Üniversitesi Gazetecilik ve İletişim Bilimleri Fakültesi öğretim görevlisi

Bağımsızlığını ilan etmesinin üzerinden 35 yıl geçen Moldova Cumhuriyeti, modern tarihinin en önemli dönemlerinden birini yaşamaktadır. Avrupa-Atlantik alanı ile Rusya’nın geleneksel etki sahasının kesişim noktasında yer alan ülke, aynı anda üç temel süreçle karşı karşıyadır: devlet kurumlarının güçlendirilmesi, Avrupa Birliği’ne yakınlaşma ve Ukrayna’daki savaşın yol açtığı jeopolitik etkilerin yönetilmesi.

Bu bağlamda, “Moldova, Quo vadis?*” sorusu yalnızca Avrupa’nın doğu sınırında yer alan bir devletin geleceğine ilişkin bir değerlendirme değildir. Aynı zamanda Karadeniz bölgesinin genel istikrarını da yakından ilgilendirmektedir. Karadeniz havzasında stratejik bir aktör ve Moldova Cumhuriyeti’nin geleneksel ortaklarından biri olan Türkiye açısından, Kişinev’de yaşanan gelişmeler ikili ilişkilerin çok ötesinde bir anlam taşımaktadır.

Ukrayna savaşı ve yeni güvenlik gerçekliği

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Moldova Cumhuriyeti’nin güvenlik ortamını köklü bir şekilde değiştirdi. Bağımsızlığını ilan etmesinden bu yana ilk kez ülke, geniş çaplı konvansiyonel bir savaşa doğrudan komşu olma gerçeğiyle karşı karşıya kaldı.

Moldova’nın güvenliğine yönelik riskler yalnızca teorik düzeyde değildir. Transdinyester bölgesindeki Rus askeri varlığının sürmesi, Cobasna’daki silah depolarının mevcudiyeti ve Moskova’nın hibrit araçlar yoluyla ülkenin iç siyasi süreçlerini etkilemeye yönelik tekrarlanan girişimleri, Moldova Cumhuriyeti’ni Rusya ile Batı arasındaki jeopolitik rekabetin ön cephesine yerleştirmektedir.

Son yıllarda Kişinev yönetimi, ülkenin iç istikrarını zayıflatmayı amaçlayan çok sayıda dezenformasyon kampanyası, siber saldırı ve etki operasyonu tespit ettiğini bildirmiştir. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), 2024 yılında gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri ve Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile 2025 parlamento seçimlerinin, dış müdahale girişimleri, dezenformasyon kampanyaları ve yasa dışı finansman faaliyetlerinin gölgesinde gerçekleştiğini ortaya koymuştur.

Tüm bu baskılara rağmen Moldova, istikrarsızlaşmayı önlemeyi başarmış ve güvenlik alanında Avrupa Birliği ile Batılı ortaklarıyla iş birliğini güçlendirmiştir. Belirsizliklerin ve jeopolitik dalgalanmaların hâkim olduğu bir bölgede, bu dayanıklılık kapasitesi Moldova devletinin son yıllardaki en önemli başarılarından biri olarak öne çıkmaktadır.

Demokratik dayanıklılığın sınavı

Moldova Cumhuriyeti’nin demokratik dayanıklılığı açısından en önemli sınavlarından biri, 2024–2025 dönemindeki seçim süreci olmuştur.

Avrupa entegrasyonuna ilişkin anayasa referandumu ile Ekim 2024’te gerçekleştirilen cumhurbaşkanlığı seçimleri, yoğun dezenformasyon kampanyalarının ve firari oligark Ilan Șor ile bağlantılı ağlar aracılığıyla oy satın alma iddialarının gölgesinde, son derece gergin bir atmosferde gerçekleşmiştir.

Benzer olgular 2025 parlamento seçimleri sırasında da gözlemlenmiştir. Uluslararası seçim gözlem misyonları, dış müdahale girişimlerine, siber saldırılara ve koordineli bilgi manipülasyonu operasyonlarına dikkat çekmiştir. Buna rağmen gözlemcilerin vardığı sonuç nettir: devlet kurumları seçim sürecini demokratik standartlara uygun şekilde yönetmeyi başarmıştır.

Elbette kırılganlıklar tamamen ortadan kalkmış değildir. Ancak son yılların deneyimi, Moldova kurumlarının dış baskılara karşı bugün geçmişe kıyasla çok daha hazırlıklı olduğunu göstermektedir. Bu durum, ülkenin demokratik olgunlaşma sürecinin önemli göstergelerinden biri olarak değerlendirilmektedir.

Gagavuzya: Türk kökenli kimlik ve jeopolitik kırılganlık

Moldova Cumhuriyeti’nin geleceğine ilişkin en hassas meselelerden biri, Gagavuz Özerk Bölgesi’nin durumudur. Ülkenin güneyinde yaşayan, Ortodoks Hristiyan inancına sahip Türk kökenli bir halk olan Gagavuzlar, Moldova ile Türkiye arasında doğal bir köprü oluşturmaktadır. Son otuz yılda Ankara, bölgede eğitim, kültür ve ekonomi alanlarında çok sayıda projeye sürekli destek vererek yerel altyapının modernizasyonuna katkıda bulunmuş, aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki ilişkilerin güçlenmesini sağlamıştır.

Ancak buna paralel olarak Moskova, Kişinev üzerinde siyasi baskı kurmak amacıyla bölgedeki yerel kırılganlıklardan sürekli yararlanmaya çalışmıştır. Rus medya etkisi, ekonomik bağımlılıklar ve bazı yerel siyasi liderlere verilen destek, Avrupa entegrasyonuna yönelik şüpheciliği beslemiş ve siyasi kutuplaşmayı derinleştirmiştir.

Bu bağlamda, Gagavuz Özerk Bölgesi Başkanı Yevgeniya Guțul vakası dikkat çekici bir örnek oluşturmaktadır. Özerk bölgenin lideri, Moskova ve Ilan Șor ile bağlantılı siyasi ağlarla doğrudan ilişkiler geliştirmiş, daha sonra ise Moldova mahkemeleri tarafından siyasi oluşumların yasa dışı finansmanına ilişkin suçlardan hüküm giymiştir. Hukuki boyutunun ötesinde bu dava, Rusya’nın bölgede sürdürdüğü siyasi ve mali etkinin boyutlarını gözler önüne sermiştir.

Temel sorun, bu etkinin yalnızca Komrat ile Kişinev arasındaki ilişkileri etkilemekle sınırlı olmamasıdır. Aynı zamanda Gagavuz toplumu ile Türkiye arasındaki daha derin bir iş birliği potansiyelini de kısıtlamaktadır. Birçok durumda Türk kökenli kültürel ve dilsel kimlik, bölgenin kalkınmasına değil, dış aktörlerin çıkarlarına hizmet eden siyasi amaçlar doğrultusunda araçsallaştırılmaktadır.

Bu nedenle, bölgesel iş birliği ve Türk dünyası ile Avrupa arasında bir bağlantı modeli oluşturabilecek bir topluluk, daha geniş çaplı bir jeopolitik rekabetin aracı hâline gelme riskiyle karşı karşıya bulunmaktadır.

Bağımsızlığının 35. yılında Moldova Cumhuriyeti, artık 1990’lı yılların kırılgan ve kararsız devleti değildir. Kırılganlıklar varlığını sürdürse de ülkenin stratejik yönelimi bugün her zamankinden daha nettir. Avrupa entegrasyonu güçlü bir kurumsal destekten yararlanırken, Batılı ve bölgesel ortaklarla iş birliği de önemli ölçüde derinleşmiştir.

Ülkenin geleceği; reformları sürdürme, Avrupa yönelimli toplumsal ve siyasi uzlaşıyı koruma ve tüm etnik ve kültürel topluluklarını ortak bir kalkınma projesi etrafında birleştirme kapasitesine bağlı olacaktır.

Türkiye açısından Moldova Cumhuriyeti’nin istikrarını, refahını ve toprak bütünlüğünü desteklemek yalnızca önemli bir ortağa yapılan bir yatırım anlamına gelmemektedir. Günümüzün bölgesel koşullarında bu destek, aynı zamanda Karadeniz havzasının tamamının güvenliğine ve istikrarına doğrudan bir katkı niteliği taşımaktadır.

Bağımsızlığının 35. yılında, “Moldova, Quo vadis?” sorusunun yanıtı ülkenin yakın tarihindeki herhangi bir dönemden daha net görünmektedir. Bugün Moldova’nın stratejik yönü Avrupa’ya dönüktür. Ancak ülkenin başarısı, bu yönelimi kendi kültürel çeşitliliğini koruyarak ve Doğu ile Batı arasında bir köprü olma özelliğini sürdürerek gerçekleştirebilmesine bağlı olacaktır.


(*) Quo vadis, Latince “Nereye gidiyorsun?” anlamına gelen bir soru ifadesidir. Günümüzde genellikle bir kişinin, kurumun veya toplumun izlediği yolun gidişatını ve gelecekte varacağı yeri sorgulamak amacıyla mecazi bir ifade olarak kullanılır.

Okumaya Devam Et

Görüş

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 5

Avatar photo

Yayınlanma

Yeni kabuğa uygun strateji senaryoları

Öte yandan İran’ın, uzlaşmacı kanat bunu ne çok istiyor olursa olsun, zenginleştirilmiş uranyumu egemenlik alanı dışına çıkarması gerçekçi görünmüyor. Tersine, bu gerekçeyle çeşitli biçimlerde saldırının devam etmesi halinde, halihazırda yüzde 60 olan uranyum zenginleştirme oranını yüzde 90’a çıkartması gayet mümkün. İran parlamentosu güvenlik komisyonu başkanı İbrahim Rezai, 12 Mayıs’ta gayet sarih şekilde, ABD’nin İran’a tekrar saldırması halinde bu amaçla bir parlamento oturumu yapacaklarını söylemişti. 24 Mayıs’ta da, Reuters’e göre bu defa Mücteba Hamaney’in askeri danışmanı Muhsin Rezai şöyle dedi: “Bu eğilimin sürmesi halinde İran’ın stratejik ve mücbir seçeneklerinden biri, karşı taraf için ağır sonuçlar doğuracak olan, NPT’den çıkmaktır.”

Bu durumda ne olacak?

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 4

Birinci senaryo. Büyük ve yıkıcı bir saldırı. Sadece İran yönetiminin değil artık konsolide olmuş İran halkının da direncini kırmak için böyle bir saldırının çok büyük, çok yıkıcı ve neredeyse anlık olması gerekli. Eğer yeterince büyük, yeterince yıkıcı ve yeterince anlık olmazsa arkasından gelecek misillemeler ABD’nin Körfez’deki mevcut askeri varlığını ve herhalde Tel Aviv’i de büyük ölçüde yok edebilir. Bu kapsamda bir saldırı bir veya bir dizi taktik ve hatta stratejik nükleer silah kullanmayı içerir. ABD yönetiminin mesihçi ideolojik manyaklığı bunu tamamen ihtimal dışı bırakmıyor; ancak hem böyle bir saldırının ardı sıra oluşacak bulutların komşu ülkelerden başka (onların önemi yok) İsrail’e kadar da ulaşacak olması, hem de ABD ordusunun bunu engellemek için ciddi bir direnç göstereceği ve muhtemelen engelleyeceği kabul edilebilir. Dolayısıyla, bu şimdilik çok küçük bir ihtimal.

İkinci senaryo. Yaklaşan ve pek ümit vaat etmeyen Senato seçimlerinde Hollywood çıkarmasıyla fotoğraf çektirme girişiminde bulunabilirler. Ama filmini çekmek için yeterli süre yok, dolayısıyla başarılı bir fotoğraf verilse bile beklenen siyasi etki çok zayıf olur. Dahası, böyle bir girişimin yeni bir Isfahan faciasıyla sonuçlanması riski de çok büyük.

Üçüncü senaryo. Savaşın ilk iki ayındaki tempoyla devam etmek. En olmayacak senaryo bu, çünkü (her ne kadar finans, gübre, kimyasal, enerji kaynakları yoluyla Avrupalı şeyleri sömürgeleştirme yolunda hatırı sayılır bir ivme sağlıyorsa da) savaş sanayisi bu tempoyu kaldıramıyor, ayrıca ABD her şeye rağmen emperyalist bloktaki belki de tek gerçek demokrasidir ve Senato seçimlerini geçirmek zorunda. Ayrıca çok açık ki doğrudan saldırganlığın devamı halinde İran da misillemelerden geri durmayacaktır, hatta (20 Mayıs’ta Fars’ın Devrim muhafızlarına atıfla yazdığı gibi) savaşı “bölge sınırlarının dışına taşıması” da imkansız değildir.

Dördüncü senaryo. Ablukanın sürmesi. Eğer çatışmayı ABD’nin tek başına veya asli kuvvet olarak sürdürmesine karar verilirse ilk bakışta en az maliyetli senaryo bu, üstelik de çok kârlı; ama zafer getirmiyor ve İran’da uzlaşmacıların iktidardaki gerilemesi ölçüsünde ABD’ye bedeli kaçınılmaz olarak artacak. Abluka İran gemilerine saldırılara, bu saldırılar da İran’ın misillemelerine yol açacak ve Amerikan yönetimi için seçimler öncesi en kaşıntı verici sahneler yeniden yaşanacak, üstelik çatışmanın istikametini tayin etme imkanı şimdi İran’ın elinde olacağı için abluka yüzünden doğacak çatışmaların siyasi sonuçları da daha ağır hissedilecek.

Beşinci senaryo. İran’a karşı zafer kazanamamış olsa bile İran’ın sorunlarını beşinci kol ve vekil veya doğrudan dış saldırganlıklar yoluyla derinleştirmek. Başka deyişle, kabuk değiştirmiş siyasi hedefi zamana yayarken “kestaneleri ateşten alma” işini düşük veya alçak yoğunluklu ama az çok sürekli çatışmalar yoluyla başkalarına havale etmek.

Beşinci senaryoya az sonra tekrar döneceğim. Ancak bütün bu senaryolar içinde İsrail faktörünü gözden kaçırmamak gerek. Epstein koalisyonu İran’ın altyapısını yok ederken İran da amiyane deyişle armut toplamadı; İsrail’e çok ağır bir zarar verdi. İran’ın zararını biliyoruz ama İsrail’inkini bilmiyoruz; çünkü, malum, İran “diktatörlük”, İsrail ise “bölgedeki tek demokrasi”.

Doğrusu, faşist Netanyahu ve avanesinin, İsrail siyasetini daha ne kadar domine edebileceğini bilmiyorum. Savaş İran’dakiyle karşılaştırılınca çok daha zayıfsa bile İsrail toplumunda yeni bir militarist konsolidasyon yaratmış görünüyor; ancak iç siyasetteki gerilimler, şimdi cumhurbaşkanında Herzog’un önünde duran yolsuzluk dosyası üzerinden bu faşist başbakana siyasi baskı imkanını artırıyor.

Bu meseleyi hatırlamak yerinde olacaktır. Kasım ayında ABD başkanı Herzog’a bir mektupla başvuruda bulunup faşist başbakanı “affetmesini” istedi. Herzog buna, mevzuat gereği önce af başvurusunun sunulması gerektiği cevabını verdi. Bunun üzerine Netanyahu, Herzog’a bu dilekçeyi yazdı. Herzog ise dilekçeyi işleme koymayı erteledikçe erteledi (ve bu kuşkusuz Netanyahu’nun boynuna yular takma çabasıydı); 26 Nisan’da ise açıkça, dilekçeyi işleme koymayacağını bildirdi, çünkü Netanyahu önce savcılıkla anlaşma çalışmalıydı, ancak bu yol tükendikten sonra af başvurusu görüşülebilirdi (ve bu da Netanyahu’nun boynuna geçen yuları sıkma çabasıydı).

Faşist başbakan ve avanesi, on yıllardır pekiştirdikleri ideolojik atmosferin de etkisiyle bu güçlükten de sıyrılabilirler, yeni bir savaş için tetiğe basabilirler (nitekim Axios’un birkaç günde bir “İsrail endişeli” haberleri yapması boşuna değil); ama eğer İsrail’de yeni bir savaşın risklerini ölçüp tartan az çok özerk bir yüksek bürokrasi varsa herhalde bundan kaçınacaklardır. ABD’yi kışkırtırken Tel Aviv’de rahat oturmanın mümkün olmadığı da ortaya çıktığına göre, eğer İsrail’de iktidarın bütün bileşenleri İran’a karşı saldırganlığın devamından yanalarsa, Netanyahu tersine ısrar etse bile beşinci senaryoyla yetinmeleri gerekebilir.[1] 

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 3

Beşinci senaryo

Başkasının eliyle savaş gayet hoş bir seçenek; ancak bütün mesele bu başkasının kim olacağında düğümleniyor. Her ne kadar 16 Mayıs gibi geç bir tarihte bile The Telegraph’a göre ABD yönetiminin BAE’den İran’a karşı savaşta aktif katılım ve Lavan adasını ele geçirmesini istediğine bakılırsa bu konuda yoklamalar devam ediyor, ama bu rolün Körfez monarşilerine düşmesi pek ihtimal dairesinde değil. 40 yıldır savaşın her biçiminde uzmanlaşmış olan İran silahlı kuvvetleri bu kırılgan cüceleri kolaylıkla enterne eder. Kaldı ki bu ülkeler ancak Epstein koalisyonunda tali, büyük ölçüde lojistik müttefikler olarak kalırlar; bu da üçüncü, en olmayacak senaryonun tekrarı anlamına gelir.

Beşinci senaryo bu çerçevede, ABD’nin siyasi açıdan başrol oynamaya devam ederken askeri açıdan tali rol oynaması üzerine kurulur. Yani hem askeri hem siyasi güçlerin sevk ve idaresi ABD tarafından yapılır, ancak ABD kuvvetleri çatışmaya ancak geçici ve sınırlı seviyede (zaman zaman birkaç gemiye el konulması, birkaç seyir füzesi fırlatılması) girer. Bu durumda NATO’nun çatışmaya az çok doğrudan ama sınırlı girmesi de beklenebilir. Bloomberg’in 19 Mayıs’ta, İran eğer temmuz başına kadar Hürmüz üzerindeki “ablukasını” kaldırmazsa NATO’nun “seyrüsefer güvenliğinin sağlanmasına” katılabileceğini yazması, Brüksel’de bu meselenin görüşüldüğünü ve en azından yaklaşım birliğine varıldığına yorulmalı.

Her ne kadar görünüşte kıt zekalı bir kamera manyağını andırsa da Beyaz Saray sözcüsü Anna Kelly’nin 27 Mayıs’ta Semafor’a verdiği mülakat bu açıdan önemli. Kelly, Suudi Arabistan, Katar, Ürdün, Mısır, Pakistan ve Türkiye’nin de İbrahim anlaşmalarına katılmalarının, İran’la olası bir anlaşmanın ön şartlarından olabileceğini söyledi; başka deyişle, eğer İran karşıtı bölgesel cephe genişletilirse (veya pekiştirilirse) bu durumda ABD’nin anlaşması daha kolay olur; ama bölgesel cephe zaten saldırganlığın süreğenleşmesidir.

Eğer öyleyse beşinci senaryo İran’a karşı görece düşük yoğunluklu bölgesel bir savaş ihtimalini dışarıda bırakmıyor demektir. Ancak bu senaryonun temel bileşenleri başka yerde.

Birincisi, Belucistan ve Türkiye (Irak sınırında İran’la ilişkilerini bozmaya niyeti olmayan KYB’nin sıkı kontrolü dikkate alınırsa bu bölge daha küçük ihtimal) üzerinden sızmalarla İran kuvvetlerinin dikkatinin dış saldırganlıktan iç istikrarsızlığa çevrilmesidir. Bunun başarılı olması gerekmez, hatta başarısız ama sürekli bir istikrarsızlık daha çok tercih edilir, çünkü böylece kuvvet, enerji ve iradenin erimesi beklenir. İkincisi, bunlara zaman zaman eşlik edecek, İran’ın misillemelerini göze alan kontrollü füze saldırılarıdır. Üçüncüsü, bir kuzey cephesi açılmasıdır.

Kuzeyden, malum, bu iş için sadece iki seçenek var: Ermenistan ve Azerbaycan. 23 Nisan’da Trump’ın kendi sosyal medya şirketinden yayınlandıktan sonra silindiği iddia edilen sözüm ona Trump’ın Paşinyan’dan İran’a karşı saldırılar için onay aldığını söylediği esrarengiz tweet gerçek değilse bile (Ermenistan hükümeti kısa süre içinde yalanladı) böyle bir sahte görseli üretenler her kimse, herhalde Ermenistan’ın bir potansiyel tehdit oluşturulabileceğini düşünüyor ve, ya bunu teşvik ya da gerçekleşmeden baltalama amacı güdüyorlardı. Her iki durumda da hiç haksız sayılmazlar — Ermenistan hükümetinin “Trump barış yolu” iştahı ve ucuz efelenmelerle süslediği Avrasya Ekonomik Birliği’nden çıkıp AB’ye girme hayalleri (Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olacağı kesin hayaller) orada sağlam bir işbirlikçi damar olduğunu gösteriyor.

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 2

İkinci seçenek, Azerbaycan’dır.

“Uçurumun eşiğinde” üçüncü bölümü yazarken Azerbaycan’ın İran’a karşı olası bir saldırganlık içinde yer alma ihtimalini etraflıca değerlendirmiş, böyle bir saldırganlığın Şuşa beyannamesi yüzünden Türkiye için de sonuçlar doğurabileceğini vurgulamış ve şöyle demiştim: “Büyük Azerbaycan hayali, hiçbir tarihi temeli olmamaktan başka, bugünün dünyasında toy bir romantizm olmak şöyle dursun ancak eskilerin deyimiyle resm-i necis olabilir.”

Böyle bir tehlikenin önündeki tek iç engel, şimdilik, Aliyev rejiminin pragmatizmidir. Doğrusu ihtirasları ve hırsı bu kadar yüksek bir rejimi, ona içkin pragmatizmin bile ne kadar sınırlayabileceğinden emin değilim. Dolayısıyla, eğer Aliyev rejimini dizginleyecek bir şey varsa bu dışarıda aranmalıdır.

Normal şartlarda olası dış engellerin başında Rusya geliyordu. Ancak onun da bu kapasitesi en azından ikinci Karabağ savaşının ardından, 2021’den bu yana büyük ölçüde zayıfladı; geçen yılki diaspora olaylarının ve Azerbaycan’ın gözaltı ve tutuklamalarla misillemelerinin ardından neredeyse tamamen kaybetti. Müdahale imkanlarındaki bu daralmanın, Rusya karşıtı oryantasyonunu her geçen gün pekiştiren Azerbaycan yönetimindeki son pragmatist aklıselim kırıntılarını da silip süpürmesi benim için hiç şaşırtıcı olmaz.

Bu durumda Azerbaycan’ı dizginleyebilecek tek güç belki de Çin’dir.

Bu yazı dizisinin ilk bölümünde Çin’in İran’a sunabileceği en ciddi (belki de tek) desteğin, son bölümde ele alacağım 5’inci senaryo kapsamında olabileceğini yazmıştım. Şimdi oraya gelmiş bulunuyoruz.

Svobodnaya Pressa, Rusya Federasyonu Komünist Partisi’ne yakın bir yayın organıdır. 17 Mayıs’ta burada, müstear isim olduğu çok açık bir “Aleks Ksendz” imzasıyla şu başlığı taşıyan bir yazı yayınlandı: “Baku uçurumun kıyısında: İran’la savaş Azerbaycan’ın sonu olur”. Yazının gerçek sahibi belirsiz; belki Komintern dönemi alışkanlığıyla Rusça müstear isim kullanan Çinli bir siyasetçidir; her halükarda yayının Komünist Partisi’yle ilişkisi, İran değil ama Çin merkezli bir görüş olduğunu düşündürüyor.

Yazının spotunda şöyle deniyor: “Rusya ve Çin, İran konusunda tutumlarını belirlediler; Aliyev’den tek istenen, ölümcül bir hata yapmaması.” Yazı, benim de “Uçurumun eşiğinde” önemle vurguladığım, mart ayı başında Nahçıvan’a yapılan dron provokasyonunu hatırlatıyor ve Azerbaycan yönetiminin bu sırada “herhangi bir bahaneyle savaşa girmek için büyük bir kararlılık gösterdiğini”, ancak İran yönetiminin ateşi söndüremese bile yayılmasını engellemek için “muazzam diplomatik kaynakları seferber ettiğini” ve bu “asgari programa” erişmeyi şimdilik başardığını söylüyor. Yazıya göre İran parlamentosunda “kuzeybatıdan, yani Azerbaycan-Türkiye tandeminden” gelebilecek olası bir saldırı riskinin üstü örtülmeden tartışılmakta olduğu vurgulanıyor. “İkinci cephenin ortaya çıkmasından en çok faydalanacak olan, bu çatışmaya bataklığa saplanır gibi saplanmış durumdaki ABD, ateşe benzin döküyor.” Yazara göre ABD “her iki ülke için de baş belası olan” Ermenistan’la ilgili vaatlerde bulunuyor. Ancak Azerbaycan yöneticileri kuşkudalar, “Amerikan vaatleri ile Çin parası arasında bir tercih yapmak zorundalar” ve bu para, Azerbaycan’da da büyük yatırımlarda bulunuyor. Oysa: “Çinli şirketler savaş bölgelerinde çalışmaktan hoşlanmaz; siyasetçiler de başkalarının savaşları yüzünden milyarlarca dolarlık sözleşmeleri kaybetmek istemez.” Yazı, bundan başka, Rusya ve İran arasında bu yılın başında imzalanan 55 milyar metreküp taşıma kapasiteli doğalgaz boru hattının da Azerbaycan yönetimini cezbetmesi gerektiğini, ikinci cephe açılırsa bu bedavadan transit gelirinin elinden kayacağını ve bu sayede “bölgesel nüfuzunu güçlendirme fırsatını” kaçıracağını hatırlatıyor.

Bu yazı dizisini daha da uzatmak pahasına, Svobodnaya Pressa’nın makalesinden şu satırları da aktarmak gerek:

“Eğer Azerbaycan askerleri Kuzey İran dağlarında yakıtsız ve mühimmatsız şekilde, İran toprakları üzerinden geçen tüm yolların kapanması nedeniyle lojistik destekten yoksun kalmış olarak tuzağa düşerlerse; Tahran’ın nüfuz ağlarına sahip olduğu İran’daki Azerbaycanlılarla çatışmalar başlarsa; Amerikan birlikleri Zagros Dağları’nın tozlu geçitlerinde yürümek yerine Basra körfezindeki uçak gemilerinde dolaşmaya devam edecektir. … Baku’nun önünde hem mecazi hem de gerçek anlamda tek bir adım kalmıştır… Ya Çin ve Rusya ile güvenin yeniden tesis edilmesini sağlayacak ya da Azerbaycan ekonomisini ve siyasi istikrarını dibi görünmeyen bir uçuruma sürükleyecektir. Üçüncü bir yol yoktur. Bulabildiği her şeyden fayda sağlamayı en iyi öğrenmiş ülke olan Çin için İran, petrol, doğalgaz, tedarik güvenliği ve milyarlarca dolarlık yatırımlar anlamına gelmektedir. Diplomatik stratejisini karşılıklı sadakat ilkesine dayandıran Rusya için ise Azerbaycan önemli bir ortaktır; ancak güvenilirliğini kanıtlamış bir müttefik olan İran’la ilişkilerini feda edecek kadar önemli değildir.”

Onurlu bir halkın geleceği

İran’a geri dönelim. Her halükarda İran, üstelik yönetimdeki bölünmeye rağmen (veya belki bu sayede demek gerek) milli birliğini güçlendirmeyi, ilk defa kitlelerle arasında gerçek anlamda siyasi bir konsolidasyon kurmayı, böylece Epstein koalisyonunun saldırganlığının karşısına dikilmeyi ve onu, siyasi hedeflerini ve askeri stratejisini gözden geçirip eski ve alışıldık numaralara dönmek zorunda bırakmayı başardı.

Savaş bitmedi, dolayısıyla bir zaferden söz edilemez; direnişteki kayıpların hatırası kuru bir nostalji olarak kalırsa ve İran kendi sosyal ve ekonomik sorunlarını çözemezse bu hatıralar masalsı bir geçmişten farksız hale gelecek, İran devleti koşar adım yeniden sömürgeleşme sürecine girecek. Bunu durdurup sorunlarını çözmeyi başarmak mümkün mü, bilmiyorum; ama bu güçlü ve dirençli halkın onurlu varlığını koruması belki de sadece buna bağlıdır.

[1] Bu yazı artık tamamlandıktan sonra, 2 Haziran’da, ABD’nin narsist ve başkanının İsrail’in faşist başbakanıyla telefon görüşmesinde Lübnan’a İsrail saldırılarının devam etmesinden ötürü ağzına geleni söylediği haberleri düştü. The Telegraph’tan çevirmeden aktarıyorum: “You’re f***ing crazy. You’d be in prison if it weren’t for me… I’m saving your ass. Everybody hates you now. Everybody hates Israel because of this.” “I’m ****. What the f*** are you doing?”

Savaşın kısa tarihi ve senaryolar – 1

Okumaya Devam Et

Çok Okunanlar

English