Görüş
2025 Venezuela ve Latin Amerika için nasıl geçti?

Dünyanın diğer bölgeleri gibi Latin Amerika ve Karayipler için de 2025 yılı, Amerika Birleşik Devletleri hükümetinin sürekli ve yoğun kıskacı altında geçmek anlamına geliyordu. Beyaz Saray’ın keyfi gümrük vergileriyle şekillenen ticaret savaşı, her ne kadar öncelikle ABD’nin ticaret açığı verdiği ülkeleri (Çin, Kanada, Almanya, Japonya, İrlanda) hedef alsa da, “Yeni Monroe Doktrini”nin hayata geçirilmesinde ana odak noktası Latin Amerika oldu. Bu bölge içinde Venezuela, bir yandan bu doktrinden en çok zarar gören, diğer yandan ise buna en büyük direniş, kararlılık ve cesaretle karşı koyan ülke konumundaydı.
2024 yılı, Donald Trump’ın üçüncü başkanlığının Venezuela ile doğrudan bir çatışma senaryosu yaratacağı kesinliğiyle sona ermişti; 2025 ise Beyaz Saray’daki Cumhuriyetçi yönetimin Karayip ülkesine yönelteceği saldırılara dair öngörülerin büyük kısmının gerçekleştiği bir yıl olarak tarihe geçiyor. Ancak en cüretkârları bile, Trump’ın Nicolás Maduro hükümetine boyun eğdirmek ve Venezuela petrolünü gasp etmek amacıyla, var olmayan bir silahlı çatışma icat edeceğini hayal edemezdi. Bunun neden “var olmayan” bir çatışma olduğunu netleştirmekte fayda var: Venezuela, ne ABD topraklarını ne de ABD hükümetinin siyasi istikrarını tehdit ediyor. Yaygın olarak dolaşıma sokulan ve büyük ölçüde pekiştirilen bu fikir, Başkan Hugo Chávez’in 1999’da Miraflores Sarayı’na gelişinden bu yana inşa edilen anlatının yalnızca bir parçasını oluşturuyor.
ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırganlığının olağanüstü doğasına rağmen, bildiğimiz üzere 2025’te ABD emperyalizminin “Trump Eklentisi”nden ve aşırı sağın yükselişinden nasibini alan tek Latin Amerika ülkesi Venezuela değil. Şimdi, bölgenin geri kalanının siyasi, ekonomik, sosyal, çevresel, kültürel ve askeri açıdan nasıl etkilendiğini inceleyelim.
Brezilya: Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı (COP), 1992’deki kuruluşundan bu yana ilk kez gezegenin en önemli akciğerlerinden biri olan Amazon bölgesinde düzenlendi. Belém do Pará’da gerçekleşen 30. COP zirvesinde, iklim krizinin etkileriyle mücadele fonu üç katına çıkarılsa da fosil yakıtların aşamalı olarak terk edilmesine dair somut bir yol haritası üzerinde anlaşma sağlanamadı. Paris Anlaşması’nın teyit edilmesine ve yeni Ulusal Katkı Beyanlarında (NDC) ilerleme görülmesine rağmen, sera gazı emisyonlarını azaltma konusundaki bu taahhüt eksikliği eleştirilerin hedefi oldu. COP 31, başkanlığı Avustralya ile paylaşacak olan Türkiye’nin Antalya şehrinde yapılacak.
Siyasi ve adli cephede 2025, aşırı sağcı eski devlet başkanı Jair Bolsonaro’nun, 8 Ocak 2023’te Brasília’da gerçekleşen darbe girişimindeki rolü nedeniyle hüküm giyip hapse atıldığı yıl oldu. Brezilya siyasi tarihinde Kongre’yi, Devlet Başkanlığı Sarayı’nı ve Yüksek Mahkeme’yi hedef alan bu benzeri görülmemiş olay, Güney Amerika devinde demokrasiyi ve kuvvetler ayrılığının işleyişini sınadı. Brezilya’nın en yüksek yargı mercii olan Federal Yüksek Mahkeme (STF), Bolsonaro’yu 27 yıl 3 ay hapse mahkûm etti; böylece Bolsonaro, bir darbeyi yönetmekten suçlu bulunan ilk eski devlet başkanı oldu. Trump, bazı temel Brezilya ihraç ürünlerine (kahve, et, meyve vb.) yaptırımlar ve gümrük vergileri uygulayarak Bolsonaro’ya destek vermeye çalıştı ancak başarısız oldu. Birkaç ay sonra, bu ürünlerin ABD iç pazarındaki fiyat artışları nedeniyle ABD başkanı bu vergileri kaldırmak zorunda kaldı.
Meksika: Ülke tarihindeki ilk kadın devlet başkanı Claudia Sheinbaum, 2025’te çok olumlu sonuçlar veren bir siyasi liderlik sergiledi. ABD’nin başlıca ticaret ortaklarından biri olan Meksika, Trump bu yıl 10 Ocak’ta göreve başladığında, ABD’nin iktisadi, sosyal, bölgesel ve ulusal güvenlik istikrarına yönelik sözde düşmanlar listesinin başında yer alıyordu. Trump, Meksika’yı “uyuşturucu kaçakçılığıyla mücadelede yeterince çaba göstermemekle” suçladı ve bunu tüm Meksika ihracatına yüzde 30 gümrük vergisi getirmek için gerekçe olarak kullandı. Ayrıca Sinaloa Karteli ve Jalisco Yeni Nesil Karteli dahil olmak üzere altı Meksika kartelini terör örgütü ilan etti. Sheinbaum somut eylemlerle yanıt verdi: Düzinelerce uyuşturucu kaçakçısı şüphesi ABD’ye iade edildi. Dahası Meksika Devlet Başkanı, Kuzey Amerikalı mevkidaşına ve komşusuna gümrük vergilerinin neden ABD ekonomisine zarar vereceğini açıkladı ve diğer ülkelerde olduğu gibi Trump geri adım atmak zorunda kaldı.
Yılın ortasında Meksika, hakim ve yargıçları halk oyuyla seçmek için ilk kez sandık başına giderek tarihi bir reforma imza attı. Ülke genelinde 2 bin 600’den fazla pozisyonun yenilendiği bu yargı seçimi, López Obrador (AMLO) yönetimi sırasında 2014’te onaylanan anayasa reformu sayesinde mümkün oldu. 2015 yargı reformu, tüm hakimlerin halk oyuyla seçilmesini şart koştu; ayrıca Yüksek Mahkeme yargıçlarının sayısını 11’den 9’a düşürdü ve Federal Yargı Konseyi’ni Yargı İdaresi Organı ve Yargı Disiplin Mahkemesi ile değiştirdi. Bu girişimin amacı yolsuzluk ve adam kayırmacılıkla mücadele etmek, şeffaflığı artırmak ve yargıyı Meksika halkına yakınlaştırmaktır.
Sheinbaum çeşitli zorluklarla karşılaştı; bunlar arasında uluslararası alanda en çok ses getiren, Michoacán eyaletinde bir belediye başkanının öldürülmesinin ardından ivme kazanan ve “Z Kuşağı” (30 yaş altı) olarak adlandırılan grubun protestolarıydı. Bu protestocular, hükümete ve MORENA partisine saldırmak için sözde “Uyuşturucuyla Savaş”ı kullandı. Ancak Meksika Devlet Başkanı, uyuşturucuyla savaşın yasadışı olmasının yanı sıra sorunu çözmeyip aksine kötüleştirdiğini ve kendi yönetiminde yargısız infazların bir seçenek olmadığını açıkça belirtti. Bu bağlamda Sheinbaum, AMLO’nun başlattığı ve kendi siyasi hegemonyasını inşa ettiği Dördüncü Dönüşüm yolunda ilerlemeye devam ediyor.
2025 yılında Meksika ve Brezilya, Latin Amerika’da yoksulluğun azaltılmasının ana itici güçleri oldu. Latin Amerika ve Karayipler Ekonomik Komisyonu’nun (ECLAC 2025) yıllık raporu, asgari ücret artışları, sosyal yardım programlarına yapılan hükümet transferleri ve Latin Amerika’nın toplam nüfusunun yarısından fazlasını oluşturan bu iki ülkenin ekonomik toparlanması sayesinde, bölgedeki yoksulluğun ECLAC’ın bu çalışmaları yürütmeye başlamasından bu yana ilk kez azaldığını ortaya koydu. Meksika genel yoksulluğun azaltılmasına yüzde 60, aşırı yoksulluğun azaltılmasına ise yüzde 49 oranında katkıda bulundu. Brezilya da genel yoksulluğun yüzde 30, aşırı yoksulluğun ise yüzde 31 oranında azalmasını sağlayarak önemli bir katkı sundu.
Arjantin: Javier Milei yönetiminin ikinci yılına, esas olarak hükümet içindeki bir yolsuzluk skandalı damga vurdu. Bu skandal, bir yanda Milei’nin X hesabı üzerinden tanıttığı ve ABD’de hakkında dolandırıcılık soruşturması açılmasına neden olan “$Libra” kripto para vurgununu; diğer yanda ise kız kardeşi Karina Milei’nin kamu harcamalarındaki sert kesintilerin ortasında kamu kurumlarından talep ettiği rüşvetleri içeriyordu. 2025 yılına gelindiğinde, Arjantin toplumunun en savunmasız kesimleri, zayıf talep nedeniyle düşen enflasyonun beslediği, ancak üretimin azalmasına, iş yerlerinin kapanmasına ve işten çıkarmalara yol açan Milei modelinin sonuçlarını ağır bir şekilde yaşadı. Bu işçiler artık kendilerini destekleyecek sosyal programlara ve politikalara erişimden yoksun durumda.
İlerici siyasi kanatta Cristina Fernández yolsuzluktan hüküm giydi ve altı yıl siyasi yasaklı hale geldi. Ev hapsinde tutulan ve Milei hükümetine karşı bir alternatif inşasında kilit rol oynamaya devam eden Fernández, siyasi güç kaybetti. Bu bağlamda, Cristina Fernández’in eski ekonomi bakanı ve Buenos Aires Valisi Axel Kicillof, seçim açısından en önemli eyalette yasama seçimlerini Milei’ye karşı yüzde 14 farkla kazandıktan sonra, 2027 başkanlık seçimlerine yönelik ulusal profilini güçlendirdi.
Milei ise Trump yönetiminden tam siyasi ve kısmi ekonomik destek aldı; bu destek, yönetiminin karşı karşıya olduğu hükümet krizine rağmen ulusal yasama seçimlerini kazanmasını sağladı.
2025 devlet başkanlığı seçimleri: Bolivya, Şili, Ekvador ve Honduras
Ekvador: Ekvador tarihinin en şiddetli yılında, sağcı siyasetçi Daniel Noboa, ciddi seçim hilesi iddialarının gölgesinde Nisan ayında yapılan ikinci tur seçimlerinde oyların yüzde 55’ini alarak yeniden başkan seçildi. Ancak kasım ayında Ekvadorluların çoğunluğu, Anayasa Referandumu ve Halk Oylaması’nda başkanın gündemini reddetti. Ekvador Devlet Başkanı Kurucu Meclis’i toplamak, Ekvador’da yabancı askeri üsler kurmak, siyasi partilere devlet finansmanını kaldırmak ve Ulusal Meclis’teki milletvekili sayısını azaltmak için halk desteği aradı. Bu öneriler oyların yüzde 61,58’i ile reddedildi.
Uruguay: Frente Amplio’dan Yamandú Orsi liderliğinde solun iktidara dönüşüne tanıklık ederken, And Dağları’ndaki bir ülkede tam tersi yaşandı.
Bolivya: bu yıl başkanlık (ve parlamento) seçimlerini gerçekleştirdi ve ilk yerli devlet başkanı Evo Morales’in 2006’da seçilmesiyle başlayan siyasi bir dönemin sonunu getirdi. Morales şimdi eski destekçilerinin siyasi hedefi ve hasmı durumunda. Evo, Cochabamba departmanındaki koka yetiştirilen Chapare bölgesinde mevzilenmiş ve dokunulmaz görünüyor. 20 Ekim’deki ikinci turda Rodrigo Paz oyların yüzde 54’ünü alarak kazanan ilan edildi. 8 Kasım’da başkanlığı devralan ve ana sloganları “Herkes için kapitalizm” ve “Bolivia dünyaya, dünya Bolivya’ya” olan Paz, hızla yakıt sübvansiyonlarını kaldırma ve ABD ile İsrail ile dış ilişkileri yeniden tesis etme yoluna gitti.
24 Aralık’ta Honduras Ulusal Seçim Konseyi (CNE), Nasry Asfura’yı yeni Honduras Devlet Başkanı ilan etti. Karar, seçimlerden neredeyse bir ay sonra ve yaklaşık 2.800 seçim tutanağının 300’den fazlasında tutarsızlıklar görülmesinin ardından, yarışa katılan çeşitli partilerin (hem sol hem sağ) hile iddialarıyla dolu bir seçim sürecinde geldi. Ulusal Parti’den muhafazakâr ve sağcı bir siyasetçi olan Asfura, sonuçların açıklanmasındaki gecikmeyi görünce “Görünüşe göre Honduras sonuçları değiştirmeye çalışıyor; eğer yaparlarsa skandal olur” demekten çekinmeyen Donald Trump’ın desteklediği adaydı.
Şili de 2025’i sağın geri dönüşüyle kapattı. José Antonio Kast, Komünist Parti adayı Jeannette Jara’ya karşı ikinci turda oyların yüzde 58’ini alarak kazandı. Babası Almanya’da Nazi Partisi üyesi olan ve Pinochet diktatörlüğünü destekleyen Kast, Mart 2026’da göreve başlayacak. Kast’ın gelişi, acil durum yönetimi uygulayacak ve Şili’de 1990’da demokrasinin geri dönüşünden bu yana sağa doğru en büyük kaymayı temsil edecek.
Venezuela: 2025’te ABD tarafından en çok kuşatılan ülke
Devlet başkanlığı kampanyası sırasında bile Venezuela, Trump’ın dış politika gündeminin en üst sıralarında yer alıyordu. Bu nedenle, 15 Ocak 2025’te üçüncü başkanlık dönemine başlar başlamaz ABD başkanı, Venezuela hükümetine karşı topyekûn bir saldırı başlattı. Trump, Venezuela’daki demokratik düzeni baltalamak ve Venezuela petrolünü gasp etmek amacıyla Beyaz Saray’a itaat eden bir başkanı göreve getirmek için her yolu denedi.
Küresel paralı askerlere açıkça çağrıda bulunan Amerika Birleşik Devletleri hükümeti, Devlet Başkanı Nicolás Maduro, İçişleri Bakanı Diosdado Cabello ve Savunma Bakanı Vladimir Padrino López’in yakalanması (suikastı diye okuyunuz) için konulan ödülü artırdı. Bu sırada Karakas, Başkan Trump’ın Özel Temsilcisi Richard Grenell’i ağırladı. Bu görünüşte çelişkili hamleler, müzakerecinin yapabileceklerinin sınırlarını test etmek için önce tehdit etme niyetini gösteriyor. Ancak Venezuela ile müzakere sıfır toplamlı bir oyun değildir.
Venezuela ekonomisini boğmaya yönelik bir başka girişimde Trump, Chevron’un Venezuela petrolünü ve türevlerini ithal etme lisansını iptal ettiğini duyurdu. O dönemde Chevron, Venezuela’ya keyfi olarak dayatılan binden fazla tek taraflı zorlayıcı önleme (yaptırıma) rağmen ülkede faaliyet göstermeye yetkili tek ABD petrol şirketiydi. ABD petrol şirketi 2025 sonuna kadar Venezuela’da faaliyet göstermeye devam edecek.
Trump’ın Venezuela demokrasisi veya vatandaşlarıyla zerre kadar ilgilenmediğine dair kalan şüpheleri gidermek istercesine, Beyaz Saray sakini, başkana belgesiz göçmenleri tespit etme ve sınır dışı etme yetkisi veren 1798 tarihli Yabancı Düşmanlar Yasası’nı devreye soktu (gerçi Trump bu yasayı yasal veya beklemede olan oturma iznine sahip göçmenleri bile zulme uğratmak ve sınır dışı etmek için kullandı). Venezuelalılar Tren de Aragua çetesinin üyeleri olarak etiketlendi ve yüzlercesi El Salvador’daki yüksek güvenlikli hapishane CECOT’a götürüldü.
Dahası, Latin Amerika’yı ve dünyayı yüksek alarma geçiren benzeri görülmemiş bir savaş eylemiyle Trump, Venezuela kıyılarına, Karayipler’e savaş gemileri konuşlandırdı. Bunu yapmak için önce “Güneşin Kartelleri”ni terör örgütü olarak tanımlaması gerekiyordu; bu tanımlama Beyaz Saray’a Kongre onayı olmadan hedefli askeri operasyonlar başlatmak için yasal çerçeve sağladı. Uluslararası hukuku ihlal eden Trump, Kolombiya, Venezuela ve Trinidad ve Tobago yakınlarındaki Karayip sularında kinetik saldırılar düzenleyerek düzinelerce insanı yargısız infaz etti.
Son olarak, gerilimi daha da tırmandırmak için Aralık ayı başlarında Trump, Venezuela’ya giren veya çıkan, yaptırımlı olsun veya olmasın tüm petrol tankerlerine tam ve eksiksiz bir abluka emri verdi. ABD başkanı gururla şunları ilan etti: “Venezuela, Güney Amerika tarihinde toplanmış en büyük donanma tarafından tamamen kuşatılmış durumda. Bu kuşatma sadece büyüyecek ve bizden daha önce çaldıkları tüm petrolü, toprakları ve diğer varlıkları Amerika Birleşik Devletleri’ne iade edene kadar üzerlerindeki etkisi benzeri görülmemiş olacak.”
Birkaç gün sonra Amerika Birleşik Devletleri, Venezuela ham petrolü yüklü, İran ve Çin’e ait olduğu iddia edilen farklı bayraklara sahip iki petrol tankerine el koydu. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne göre bir korsanlık eylemi olan bu hamleyle ABD başkanı, bu gemilerin mürettebatının tutuklanmasını, gemilere ve yüklerine el konulmasını emretti. Şu anda ABD Sahil Güvenliği, Venezuela petrolü taşıdığına inandığı petrol tankerlerini izlemeye devam ediyor ve Venezuela hükümetinin hırsızlık olarak nitelendirdiği üçüncü bir el koyma olayının, bu kez Panama bayraklı bir petrol tankerine karşı gerçekleştiği bildiriliyor.
Tüm bu durum mantıksal olarak, gerçek bir silahlı çatışma tehdidiyle karşı karşıya kalan ve sınırlarını savunmaya hazırlanan Latin Amerika ve Karayipler bölgesinde askeri harcamaların artmasıyla sonuçlandı. Resmi rakamlar 2026’da açıklanacak olsa da Brezilya ve Meksika’nın listenin başında yer alması bekleniyor; ancak Kolombiya, Panama, Trinidad ve Tobago, Guyana, Ekvador, Peru, Dominik Cumhuriyeti ve hatta Karayipler’den biraz daha uzakta olan Arjantin de savunmaya yatırım yaptı.
Son düşünceler
2025 yılındaki bölgesel panoramanın bu kapsamlı analizinin sonucu olarak, Latin Amerika ve Karayipler’in, gerileyen bir gücün çağdışı iddialarının yeni çok kutuplu dünya düzeninin gerçekliğiyle çarpıştığı tarihi bir kavşakta olduğunu belirleyebiliriz.
Latin Amerika’daki eylemleriyle ve “büyük müzakereci” söylemine rağmen 2025 yılı, Trump’ı pasifist değil, kesinlikle savaş çığırtkanı bir başkan olarak teyit ediyor. Aslında yönetimi hiçbir uluslararası çatışmayı yatıştıramadı; aksine deniz ablukaları, uluslararası yasadışılığın sınırlarında gezinen korsanlık eylemleri ve kilit ticaret ortaklarına mantıksız gümrük vergileri dayatarak tehditler üretti ve gerilimi tırmandırdı.
Savaş çığırtkanlarından bahsetmişken, paradoksal ve sembolik bir şekilde Norveç Nobel Komitesi, Venezuela’ya karşı askeri müdahale ve artan yaptırımlar çağrısında bulunan aşırı sağcı lider María Corina Machado’ya Nobel Barış Ödülü’nü vermeye karar verdi. Bu, Venezuela sağının Trump’ın siyasi görüşlerinin bile sağında olduğunun bir başka kanıtıdır.
2025 bilançosu, Trump yönetiminin eski Monroe Doktrini’ni ekonomik ve askeri saldırganlık cilası altında yeniden diriltmeye çalıştığını açıkça ortaya koyuyor. Ancak somut sonuçlar, bu doktrinin 21. yüzyılda yeri olmadığını gösterdi. Washington’un bölgeyi “arka bahçesi” olarak görme girişimi şu gerçekle kafa kafaya çarpışıyor: Venezuela izole olmak şöyle dursun, bölgedeki varlığı ABD’nin hegemonik kontrol hırslarını nötralize eden gerekli bir denge unsuru işlevi gören Rusya ve Çin gibi güçlerin stratejik, ekonomik ve diplomatik desteğine sahip.
Şili, Bolivya ve Ekvador gibi ülkelerde aşırı sağın yükselişinin Washington eksenini güçlendiriyor gibi göründüğü doğru olsa da Claudia Sheinbaum yönetimindeki Meksika’nın sağlam liderliği ve Brezilya’nın istikrarı, Latin Amerika egemenliğinin derin köklere sahip olduğunu kanıtlıyor. Venezuela’nın tarihindeki en şiddetli kuşatmaya karşı direnişi, sadece bir ulusal hayatta kalma eylemi değil, aynı zamanda bölgesel kendi kaderini tayin hakkı, egemenlik ve emperyalist boyunduruktan bağımsızlık mücadelesinin merkez üssüdür.
Nihayetinde 2025, Washington için yankı uyandıran bir dersle kapanıyor: Yabancı güçlere boyun eğmemeyi seçen Latin Amerika ve Karayip halklarının doğal kaynakları ve egemenliği, artık 19. yüzyıldan kalma köhne doktrinlerle gasp edilemez. Venezuela örneğinde, Avrasya bloğu ile ittifak ve Venezuela kurumlarının gücü, “Trump Eklentisi”ni bir “kâğıttan kaplan”a dönüştürdü. Özgür ve bağımsız bir Latin Amerika, şimdiden çok kutuplu bir dünyada hareket ediyor ve var oluyor.
Görüş
Fransa sokaklarında kaos ve hesaplaşma

Fransa’da sokaklar yalnızca hükümete karşı öfkenin değil, devletin güvenlik anlayışına duyulan güvensizliğin de sahnesine dönüştü. Barışçıl göstericilerle yağmacılar arasındaki ayrımın bulanıklaştırılması, polis müdahalesine ilişkin sorular ve medyada göçmenlik tartışmasının yeniden merkeze yerleşmesi, ülkeyi sıradan bir asayiş krizinden çok daha derin bir siyasi hesaplaşmanın eşiğine taşıyor.
Fransa’da bir hükümetin meşruiyetini kaybetmesi için seçim yenilgisini beklemek gerekmiyor. Bazen bir meydanda atılan sloganlar, bir caddede sıkılan göz yaşartıcı gaz, kapatılan bir sokağın çıkışında biriken kalabalık ve yüzlerce metre ötede yağmalanan dükkanlara müdahale edilmediğine ilişkin tanıklıklar, devlet ile toplum arasındaki güven bağının ne kadar zayıfladığını göstermek için yeterli olabiliyor.
17 Ekim Cumartesi günü Paris’te yaşananlar, tam da böyle bir siyasi kırılmaya işaret ediyor. Öğrenci birliklerinin, sendikaların ve sarı yeleklilerin katılımıyla düzenlenmesi planlanan gösteriler, gün boyunca polis müdahaleleri, güzergah tartışmaları, şehir merkezindeki yağma olayları ve hükümetin yetersiz kaldığı yönündeki eleştirilerle anıldı. Akşam saatlerinde ortaya çıkan manzara, Fransa’nın yalnızca bir kamu düzeni sorunuyla değil, devletin tarafsızlığına ve siyasi niyetlerine ilişkin büyüyen bir güven kriziyle karşı karşıya olduğunu düşündürüyordu.
Devlet, kimin sokağa çıkmasına izin veriyor, kimin önünü kesiyor ve hangi şiddete ne ölçüde müdahale ediyor? Bu sorunun yanıtı, Fransa’nın bugünkü siyasi çıkmazını anlamak açısından belirleyici olabilir.
17 Ekim 1961’in gölgesi
Bu gösterilerin tarihini sıradan bir takvim ayrıntısı olarak değerlendirmek mümkün değil. 17 Ekim 1961’de Paris’te, Cezayir’in bağımsızlığını destekleyen barışçıl bir gösteri Fransız polisi tarafından son derece sert biçimde bastırılmıştı. Çok sayıda insan öldürülmüş, bazı göstericiler Seine Nehri’ne atılarak boğulmuştu. Olay, Fransa’nın sömürgecilik geçmişinin ve devlet şiddetinin en karanlık sayfalarından biri olarak hafızaya kazındı.
Aradan 65 yıl geçtikten sonra, yine 17 Ekim’de Paris sokaklarında polis müdahaleleri, gençlerin öfkesi ve devletin gösteri hakkına yaklaşımı tartışılırken bu tarihsel hafızanın yeniden gündeme gelmesi kaçınılmazdı.
Bu hafıza, özellikle kökenleri Kuzey Afrika’ya uzanan Fransız vatandaşları için farklı bir anlam taşıyabilir. Fakat gösterilere katılan gençlerin tamamını tek bir kimliğe, göçmen kökenine veya siyasi motivasyona indirgemek de yanlış olur.
Fransa’da cumhuriyet, sömürge geçmişinin mirasıyla ve güvenlik kurumlarının toplumun farklı kesimleriyle kurduğu ilişkiyle ne ölçüde hesaplaşabildi?
Yağmacılar sokaklarda, polis nerede?
Siyah giysiler giyen ve kamuoyunda Black Bloc olarak bilinen gruplarla ilişkilendirilen kişiler, çeşitli noktalarda dükkanlara girdi, iş yerlerine zarar verdi ve yağma olaylarına karıştı.
Barışçıl göstericiler yoğun polis varlığı altında yürürken, bazı bölgelerde yağma olaylarının önlenemediği yönünde ciddi eleştiriler yükseliyor.
Papa’nın Paris ziyareti sırasında başkentte 14 bin polisin görevlendirildiği, 17 Ekim’deki gösterilerde ise Fransa genelinde toplam 10 bin polisin görevlendirilmesi ise dikkat çekici.
Polis kaynakları hangi bölgelere tahsis edilmişti? İstihbarat birimleri yağma riskini önceden değerlendirmiş miydi? Barışçıl yürüyüşlerin güzergahlarında yoğun bir güvenlik varlığı bulunurken, ticari merkezlerin korunmasında neden aynı etkinlik sağlanamadı?
Fransa’da CRS 8 gibi kentsel şiddet olaylarına müdahale etmek üzere eğitilmiş özel birimlerin görevlendirilmiş olması da bu soruları ortadan kaldırmıyor. Aksine, uzmanlaşmış birliklerin varlığına rağmen olayların kontrol edilememesi, hazırlık ve koordinasyonun niteliğini tartışmaya açıyor.
Marsilya’dan Limoges’a uzanan siyasi hesaplaşma
Paris’teki tartışmalar kısa sürede ülkenin diğer kentlerine yayıldı. Marsilya’nın sosyalist belediye başkanı, televizyon açıklamasında hükümetten takviye polis istediğini, ancak gönderilen birliklerin kentin büyüklüğü ve ihtiyaçları açısından yetersiz kaldığını söyledi.
Belediye başkanının en çarpıcı iddiası, yağmacıların Marsilya Belediye Binası’na, yani Hôtel de Ville’e girdiği sırada polislerin yaklaşık 200 metre uzakta bulunduğu ve müdahale etmediğiydi. Belediye başkanı, güvenlik kameralarına ait görüntülerin elinde olduğunu belirterek Parlamento Araştırma Komisyonu’nun incelemesini bekleyeceğini ve hükümetten açıklama talep edeceğini ifade etti.
Limoges Belediye Başkanı da hükümete ültimatom niteliğinde bir çağrı yaparak yakılan belediye binasının yeniden inşa edilmesini ve masrafların karşılanmasını istedi. Belediye başkanının yaklaşımına göre hükümet, kamu binasını koruyamamış, polise gerekli kaynakları ve desteği sağlamamıştı.
İki farklı kentten gelen bu açıklamalar, yerel yönetimlerle merkezi iktidar arasında güvenlik politikası üzerinden yeni bir çatışma doğduğunu gösteriyor. Güvenlik kaynaklarının nasıl dağıtıldığı, hangi risklerin öncelikli kabul edildiği ve yerel yönetimlerin uyarılarının dikkate alınıp alınmadığı açıklığa kavuşturulmalı.
İçişleri Bakanı Laurent Nuñez’in istifasını sunmasına rağmen Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un bu istifayı kabul etmemesi de hükümetin kriz karşısındaki tutumuna ilişkin tartışmaları derinleştirdi. İstifanın kabul edilmemesi, yönetimin sorumluluk zincirini korumayı mı amaçladığı, yoksa siyasi bir değişikliğin krizi daha da büyüteceğinden mi çekindiği sorusunu gündeme getiriyor.
Her iki durumda da hükümetin önünde bir güven sorunu bulunuyor.
Sekiz dakikalık konuşma ve cevapsız bırakılan talepler
Macron’un televizyonda yaptığı yaklaşık sekiz dakikalık konuşma, krizin siyasi boyutuna ilişkin beklentileri karşılamadı. Cumhurbaşkanı, öğrenci birlikleriyle görüşeceğini, başbakanın ise siyasi partilerle temas kuracağını açıkladı. Ancak somut kararlar ve ayrıntılı bir siyasi yol haritası ortaya koymadı.
Eğitim harcamaları, polis şiddeti, Filistin meselesi, faşizm karşıtlığı ve Macron yönetimine yönelik tepki, gençlerin gözünde birbirinden kopuk başlıklar olmaktan çıkmış görünüyor.
Elbette bir devletin gerçek gücü, halkını ve sokakları susturabilmesinde değil, meşru talepleri değerlendirebilmesidir. Unutmamak gerekir ki esneyip değişemeyen kurumlar kırılmaya mahkum.
Görüş
Ortadoğu’da Koridor İttifakları Devri

Ortadoğu’da savaş artık yalnızca toprak kazanmak için yapılmıyor. Asıl savaş, geleceğin enerji boru hatlarını, ticaret yollarını, limanlarını ve demiryollarını kimin kontrol edeceği üzerine kuruluyor. Füzeler bugün şehirleri vuruyor olabilir ama geleceğin haritaları ulaşım ve enerji koridorları üzerinden çiziliyor.
Bu bağlamda Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığını yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğine verilen askeri destek olarak okumak eksik kalır ve yakın zamana kadar birbirine şüphe ile yaklaşan iki devletin kader birliğine varacak kadar yakın bir işbirliğine adım atmalarını açıklamayı zorlaştırır.
Suudi Arabistan’ın varoluşsal nedenleri kadar Ankara’nın da bu ittifakta bulunmasının derin bir jeopolitik altyapısı da Ortadoğu’nun yeniden şekillenen enerji ve ulaşım koridorlarının içinde ve mümkünse merkezinde yer almak.
Bugün itibarı ile Riyad ile Ankara’nın her bölgesel meselede aynı yerde durduğunu söylemek mümkün değil. İki ülkenin tehdit algıları ve öncelikleri doğal olarak tam örtüşmüyor. Zira jeopolitik düzlemde ortaklık her zaman üst üste çakışan ajandalardan doğmaz. Yeterince güçlü, özellikle varoluşsal, nedenlerin siyasi farklılıkların önüne geçmesi ve aynı stratejik güzergahta buluşmak mümkün.
Ortadoğu’da yeni bir koridorlar savaşı yaşanıyor
Bir tarafta Hindistan’dan başlayıp Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Ürdün ve İsrail üzerinden Avrupa’ya uzanması planlanan IMEC (Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru) bulunuyor. Diğer tarafta Irak üzerinden Basra Körfezi’ni Türkiye’ye, oradan Avrupa’ya bağlamayı hedefleyen Kalkınma Yolu var.
Bu iki proje elbette yalnızca ulaştırma projeleri değil. Bunlar, Asya ile Avrupa arasındaki ticaret ve enerji akışının gelecekte hangi coğrafyadan geçeceği üzerine verilen jeopolitik mücadelenin iki farklı cevabıdır ve Türkiye açısından mesele hayatı önemdedir.
Türkiye’nin güneyinde, Ankara’nın dışında şekillenen bir koridor sistemi kalıcı hale gelirse, Türkiye yalnızca ekonomik bir fırsatı değil, Ortadoğu’daki stratejik merkeziliğinin önemli bir bölümünü de kaybedebilir. İşte Mekke İttifakı bu açıdan okunmalı.
Türkiye’nin Suudi Arabistan’la aynı masada bulunmasının anlamı yalnızca askeri dayanışma değil. Riyad ile Ankara, bölgenin gelecekteki güvenlik ve ekonomik mimarisinin dışında kalmamak için aynı masada bulunmak zorunda. Çünkü koridorun güvenliği ile koridorun kendisi artık birbirinden ayrı meseleler değil.
Hürmüz Boğazı, Kızıldeniz, Babülmendep ve Süveyş aynı zincirin halkalarıdır. Birinde yaşanan güvenlik krizi diğerlerini doğrudan etkiler. Hürmüz’ün kırılganlığı Körfez petrolünün alternatif çıkışlarını önemli hale getirirken, Kızıldeniz’deki istikrarsızlık Süveyş’in stratejik maliyetini artırıyor.
Suudi Arabistan’ın doğudaki petrol sahalarını Kızıldeniz kıyısındaki terminallere bağlayan alternatif hatları bu nedenle yalnızca enerji altyapısı değil, Hürmüz’e bağımlılığı azaltan stratejik kaçış yollarıdır.
Türkiye açısından ise Kalkınma Yolu aynı işlevi daha geniş bir coğrafyada görüyor. Basra Körfezi’nden Irak üzerinden Türkiye’ye, Türkiye’den Avrupa’ya uzanan hat; Körfez’i Akdeniz ve Avrupa’ya bağlayan yeni bir kara omurgası yaratma potansiyeline sahip. Kızıldeniz’deki güvenlik sorunları ve Süveyş’in kırılganlığı arttıkça bu güzergahın değeri daha da yükseliyor.
Yine, Yeni, Yeniden Hicaz Demiryolu
Hicaz Demiryolu’nun yeniden gündeme gelmesi de sembolik olmaktan çok daha fazlasını ifade ediyor. Bir zamanlar İstanbul’u Şam, Amman ve Hicaz’a bağlayan demiryolu, Osmanlı coğrafyasının ulaşım ve lojistik omurgalarından biriydi.
Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden canlanması, Türkiye’nin Körfez, Hicaz ve Levant arasındaki tarihsel ulaşım bağlantılarını modern demiryolu, enerji ve lojistik ağlarıyla yeniden düşünmesinin sembolü haline gelebilir.
Asıl mesele geçmişi restore etmek değil; geçmişteki coğrafi bağlantının stratejik mantığını 21. yüzyıla taşımak. Bu nedenle Türkiye’nin Mekke İttifakı’ndaki varlığı ile Hicaz Demiryolu fikrinin yeniden gündeme gelmesini aynı büyük resmin içinde okumak gerekiyor.
Koridorlar yalnızca enerji boru hatlarından oluşmuyor. Demiryolları, limanlar, karayolları, elektrik bağlantıları, lojistik merkezleri ve güvenlik mimarileri aynı jeopolitik ağın parçaları ve bu ağların korunması için siyasi ittifaklar gerekiyor.
İşte Suudi Arabistan ile Türkiye’nin Suriye’de farklı düşündüğü bir dönemde bile Mekke’de aynı masaya oturabilmesinin stratejik anlamı burada ortaya çıkıyor.
Ankara ve Riyad her konuda aynı düşünmek zorunda değil. Fakat ikisi de Ortadoğu’nun yeni haritasının kendi aleyhlerine çizilmesini istemiyor. Türkiye’nin hedefi Suudi Arabistan’la birlikte bir ülkeye karşı cephe oluşturmak değil. Hedef, Ortadoğu’nun gelecekteki enerji ve ticaret sisteminin dışında kalmamak ve bu sistemin güvenlik mimarisinin kurulmasında söz sahibi olmak.
Mekke İttifakı bu nedenle Türkiye açısından sadece bir savunma mekanizması değildir. Kalkınma Yolu’nun güvenliği, Körfez enerji hatlarının korunması, Kızıldeniz’deki istikrar, Hicaz ve Levant bağlantılarının yeniden düşünülmesi ve Türkiye’nin Avrupa’ya uzanan ticaret ağlarının güçlendirilmesi aynı stratejik denklemde buluşuyor.
Bu denklemde Türkiye’nin en büyük avantajı ise coğrafyası. Ankara, Körfez’i Avrupa’ya bağlayan kara güzergahlarının kuzey ucunda; NATO’nun içinde; Karadeniz, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu arasında kesişim noktasında bulunuyor.
Türkiye, önümüzdeki on yıllarda Ortadoğu’nun enerji ve ticaret haritasını çizen ülkelerden biri mi olacak, yoksa başkalarının çizdiği haritaların üzerinden geçen bir transit ülkeye mi dönüşecek? İşte Mekke İttifakı’nın Ankara açısından gerçek stratejik anlamı burada.
Geleceğin Ortadoğu’sunda enerjiyi taşıyan koridoru, koridoru koruyan güvenlik düzenini ve güvenlik düzenini kuran ittifakı birbirinden ayırmak mümkün olmayacak.
Koridoru kim kontrol ediyorsa ticareti etkiler. Ticaretin aktığı güzergahı kim güvence altına alıyorsa bölgesel güç dengesi üzerinde söz sahibi olur. Ortadoğu’da bugün yaşanan büyük rekabetin gerçek boyutu budur.
Aynı anda bir dizi farklı ve büyük ölçüde birbirini dışlayan arayış mevcut konjonktürde yerini arıyor: Hindistan’ın Avrupa’ya bağlanması, Körfez’in yeni ekonomik vizyonu, Suudi Arabistan’ın alternatif enerji güzergahları, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi, Hürmüz’ün stratejik ağırlığı ve Türkiye’nin Kalkınma Yolu üzerinden Avrupa’ya açılma hedefi. Belki de ironik bir şekilde gelecekte tüm dünyanın istikrarında paydaş olacağı koridoru belirleyecek savaş çoktan başladı ve yeni cephelere yayılmaya devam etmesi olası. Maalesef bölgemizdeki ateş zayıflamadan daha da harlanacak gibi duruyor.
Görüş
East-West Forum: Dünyanın artık kaçınamayacağı bir diyalog

Dr. Ahmed Moustafa, Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi Kurucu Direktörü
Bir medeniyetin dilini diğerine aktarmakla asırlar geçirmiş bir şehirde düzenlenen East-West Forum’un ilki; dünyanın, kendi yarattığı bölünmelerin ötesine geçip konuşabilme yetisini tam da yitirmiş göründüğü bir dönemece denk geldi.
26-27 Eylül tarihlerinde İstanbul’da gerçekleştirilen ve öncesindeki hazırlık toplantılarıyla temelleri atılan forum; pek çok ülkeden diplomatları, akademisyenleri, gazetecileri, stratejistleri ve siyaset bilimcileri bir araya getirdi. Berlin merkezli Avrupa Kıtalararası İnisiyatifi ortaklığıyla Harici Medya’nın ev sahipliğinde düzenlenen buluşma; giderek çatışan güç merkezlerinin, bölgesel savaşların, iktisadi bölünmüşlüğün, yapay zekânın ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan kurumlara duyulan güven erozyonunun belirlediği küresel tabloyu irdeleme gayesi taşıyordu. Harici’nin paylaştığı verilere göre foruma yaklaşık 30 ülkeden temsilci katıldı.
Bizim açımızdan İstanbul’un taşıdığı değer, sadece panelistlerin kimliği ya da programın kurgusuyla sınırlı değildi. Buluşmanın asıl derin anlamı; çetin, kimi zaman da ezber bozan ve rahatsız edici soruları açıklıkla tartışabilme iradesinde yatıyordu.
Mısır Asya Çalışmaları ve Çeviri Merkezi’nin bir temsilcisini foruma konuşmacı ve yorumcu sıfatıyla davet eden kadim dostum ve kardeşim, Harici Medya’nın Kurucusu ve Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Akkoç’a en içten şükran ve takdirlerimi sunarım. Farklı jeopolitik anlatıların doğrudan yüzleşebileceği böylesi bir zemin inşa etme girişimi her türlü takdiri hak ediyor.
Akkoç açılış konuşmasında, bu inisiyatifin temel maksadının farklı siyasi ve fikri gelenekleri, bakış açılarını temsil eden insanları doğrudan temas kurup diyalog geliştirebilecekleri kalıcı bir mecrada buluşturmak olduğunu vurguladı.
Bu vizyon son derece kıymetli; zira uluslararası ilişkilerin alışılagelmiş dili, hızla dönüşen dünyanın gerçeklerini izah etmekte artık yetersiz kalıyor.
Vekalet Savaşları Meselesi
Merkezimiz, bölgedeki vekalet savaşları ve bu krizlerin çözüm yollarının ele alındığı oturumda, Orta Doğu’nun tarafları yalnızca “iyi” ve “kötü” yahut “sorumlu devletler” ve “haydut devletler” olarak ikiye ayıran sığ yaklaşımlarla anlaşılamayacağını savundu.
Değerlendirmemize göre bu tür nitelemeler, çoğunlukla uluslararası medya, finans ve güvenlik kurumları üzerinde geniş tahakküm kurmuş odakların bakış açısını yansıtmaktadır.
Merkezimiz, Batı medyasının etkin kesimlerinde ve Batı fonlarıyla desteklenen kimi sivil toplum kuruluşlarında gözlemlediğimiz siyasi tarafgirliği bilhassa eleştirdi. Bize göre bu kurumlar, bazı hallerde jeopolitik çatışmaları tarafsızca izleyen gözlemciler olmaktan çıkıp anlatı ve enformasyon savaşının doğrudan tesirli birer aktörüne dönüşebiliyor.
Ne var ki bu yaklaşım da tartışmaya açık tutulmalı, peşinen mutlak bir hakikat gibi görülmemelidir.
Buradaki can alıcı soru; her Batılı gazetecinin, STK’nın veya kurumun tek bir jeopolitik ajandaya hizmet edip etmediği meselesi değildir; elbette böyle bir yekparelikten söz edilemez. Asıl soru, enformasyon sahasının bizzat kendisinin öylesine kutuplaşıp kutuplaşmadığı ve neticede kamuoyunun aynı savaşa dair bütünüyle zıt anlatılarla kuşatılıp kuşatılmadığıdır.
Bize göre bu sorunun cevabı giderek daha açık biçimde “evet”e yaklaşmaktadır.
Bu açmaz, Orta Doğu bağlamında “vekalet savaşları” kavramı tarandığında somut biçimde görülüyor. Karşımıza çıkan ilk neticeler Hizbullah, Husiler ve Hamas gibi çoğunlukla İran’la irtibatlandırılan yapılara odaklanırken; bölgesel çatışmaların tarihsel arka planı çok daha karmaşık dinamikler barındırıyor.
El-Kaide ve IŞİD, “İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri eliyle üretilen” Anglo-Sakson desteğin eşliğinde, farklı tarihsel süreçlerden geçerek zuhur etti. ABD ve İngiltere hegemonyasındaki coğrafyalarda; El-Kaide Usame bin Ladin ve Afgan cihadı etrafında biçimlenen atmosferden doğarken, IŞİD ise bölgede belirli bir gündemi yürütmek ve dönemin şahin ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın savunduğu “yaratıcı kaos” kurgusunu hayata geçirmek maksadıyla, Amerikan himayesinde büyük ölçüde Irak El-Kaidesi bünyesinden türedi.
Aynı dönemde ABD’nin Soğuk Savaş yıllarındaki Afganistan politikası da bilahare radikal cihatçı hareketlerin filizleneceği zeminin oluşmasına zemin hazırladı.
Bu ayrımlar hayati bir kıymet taşır.
Zira propaganda, çoğunlukla karmaşık tarihsel detayların göz ardı edildiği yerde başlar.
“Haydut Devlet”i Tanımlama Hakkı Kimin?
Benzer bir sorun, devletleri tasnif etmekte kullanılan dilde de kendini gösteriyor.
Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore gibi ülkeler, Batı’nın stratejik söyleminde sıklıkla mevcut uluslararası düzene kafa tutan yapılar olarak resmediliyor.
Mısır dahi, Washington’la ilişkilerinin farklı niteliğine rağmen, dış politikası belirli Batı beklentileriyle uyuşmadığında eleştirilerin hedefi haline gelebiliyor.
Mesele, bu yönetimlerin eleştiriden muaf tutulması gerektiği değildir; şüphesiz böyle bir muafiyet söz konusu olamaz.
Asıl derin soru şudur: Jeopolitik bloklardan yalnızca biri; hangi yönetimlerin meşru, hangi hareketlerin terörist, hangi savaşların savunma amaçlı ve hangi direniş biçimlerinin kabul edilebilir olduğunu tayin etme yetkisini tekeline aldığında, uluslararası sistem mevcudiyetini nasıl koruyabilir?
İstanbul’daki müdahalemizin temelini oluşturan asli sorulardan biri buydu.
Orta Doğu, daima temel stratejik tehdit olarak gösterilen “İran tehlikesi” prizmasından yansıtıldı.
Kuşkusuz İran, kayda değer bir askeri ve bölgesel kapasiteye sahiptir ve izlediği politikalar komşu ülkelerin pek çoğunda derin itirazlarla karşılaşmaktadır. Fakat bölgedeki hemen her güvenlik meselesini yalnızca Tahran’a indirgemek; İsrail, ABD, Körfez ülkeleri, silahlı gruplar ve yerel siyasi unsurların da dahil olduğu diğer tüm aktörlerin rollerini ve menfaatlerini görünmez kılmaktadır.
Bölge, çetrefil çatışmaların böylesi sığ tahlillere kurban edilmesinin ağır bedelini defalarca ödedi.
Korkunun İktisadı
İstanbul’daki temaslar, bizi Amerika özeline dair daha kapsamlı bir sorgulamaya da yöneltti: Korkunun kendisi, ne ölçüde siyasi ve iktisadi bir güç kaynağına dönüşebilir?
Tarihsel zaviyeden bakıldığında Birleşik Devletler; ırksal, ideolojik ve güvenlik temelli tehdit algılarıyla şekillenen sert siyasi süreçlerden geçmiştir.
Korkunun somut iktisadi sonuçlar doğuran bir etkene dönüşebildiğini kabul etmek için, bu tarihe dair her yorumu bütünüyle onaylamak gerekmez.
Citi’nin 2020 tarihli bir araştırması, ücret, eğitim, barınma ve yatırım alanlarındaki eşitsizliklerin analizine dayanarak, Siyahi Amerikalılara yönelik ırk ayrımcılığının ABD ekonomisinde 2000 yılından bu yana yaklaşık 16 trilyon dolarlık bir üretim kaybı yarattığını hesapladı.
Bu veri, ırk temelli dışlamanın yol açtığı devasa iktisadi faturayı gözler önüne seriyor. Tablo aynı zamanda, Siyahi Amerikalılar üzerinden üretilen korku anlatıları, medyanın tesiri, silah lobisinin siyasi ağırlığı ve güvensizlik ikliminin iktisada vuran geniş yansımaları arasındaki rabıtayı da sorgulatıyor.
Daha da önemlisi araştırma, can alıcı bir gerçeğin altını çiziyor: Önyargı ve güvensizlik, somut ve ölçülebilir ağır iktisadi maliyetler doğurmaktadır.
Çıkarılacak genel ders, dış politikayla da doğrudan ilintilidir.
Toplumlara sürekli varoluşsal düşmanlar gösterildiğinde; askeri harcamaları artırmak ve güvenlik aygıtlarını büyütmek siyaseten çok daha kolay meşrulaştırılır.
İran Sonrası Amerika
İstanbul’da ayrıca, 2026 yılındaki İran geriliminin ardından Amerika Birleşik Devletleri’ni değerlendirirken, mutlak ve sınırsız Amerikan gücünü ima eden geleneksel kabullerin ötesine geçilmesi gerektiğini dile getirdik.
Söz konusu çatışma, iktisadi ve stratejik zaafları gün yüzüne çıkardı.
Hürmüz Boğazı, hükümetleri ve şirketleri alternatif rotalar ile yeni tedarik kaynakları aramaya sevk eden küresel ticaret kesintilerinin ortasında, dünya enerji piyasaları bakımından kritik bir stratejik baskı unsuru olarak belirdi.
Bunun sonuçları, başta Avrupa olmak üzere dünya genelinde petrol fiyatlarına ve enerji maliyetlerine doğrudan yansıdı.
Bu tablo Amerikan gücünün yok olduğu anlamına gelmiyor; fakat askeri kudretin artık mutlak stratejik kontrolle eşanlamlı sayılamayacağını açıkça gösteriyor.
Çin, Rusya, ASEAN, İran ve diğer iktisadi-diplomatik nüfuz merkezlerinin yükselişi, uluslararası nizamı çok daha karmaşık ve çok merkezli bir yapıya kavuşturdu.
Avrupa, Asya, Orta Doğu ve Kuzey Amerika’dan gelen sesleri buluşturan; çok kutupluluğu ve küresel sistemdeki yapısal dönüşümü doğrudan gündemine alan East-West Forum da bu hakikati bizzat teyit etti.
Amerika İçeriden Değişiyor
Amerikan siyasetinin iç dinamikleri de aynı ölçüde dikkati hak ediyor.
New York’ta Zohran Mamdani, Michigan’da ise Abdul El-Sayed gibi figürlerin öne çıkışı; gelir adaletsizliği, dış politika, sağlık sistemi, kimlik meseleleri ve yerleşik iktisadi-siyasi odakların tahakkümü etrafında süregelen iç tartışmalardaki değişimi yansıtıyor.
Bu isimlerin siyasi serüveni, Birleşik Devletler’in geleceğinin şimdiden çizildiği şeklinde yorumlanmamalıdır.
Yine de savaşların maliyeti, ABD’nin İsrail yaklaşımı, gelir adaletsizliği ve genç, çoğulcu kuşakların siyasi tesiri gibi bir vakitler tali sayılan meselelerin, Amerikan siyasetinin merkezine nasıl taşındığını somut biçimde sergiliyorlar.
Doğu-Batı diyaloğunun yalnızca dışişleri bakanlıkları veya askeri koridorlarla sınırlı kalamayacağının bir diğer sebebi de budur.
Diyalog İçin Bir Akşam Yemeği
Forumun hafızalarda yer eden anlarından biri de 25 Eylül Cuma akşamı, konuşmacılar ve katılımcılar onuruna Türk-Çin Dostluk Vakfı Başkanı Sayın Hasan Çapan ile Vakıf Başkan Yardımcısı Büyükelçi Sayın Ersin Erçin’in ev sahipliğinde verilen özel akşam yemeğiydi.
Gösterdikleri alicenaplık, dostluk ve destek için her iki isme de en içten şükranlarımızı sunarız.
Bu buluşma sade bir akşam yemeğinin çok ötesindeydi; katılımcılar arasında şahsi temasların gelişmesine, fikir teatisine ve dostlukların pekişmesine zemin hazırlayarak resmi konferanslarda kimi zaman eksikliği hissedilen insani diplomasiyi mümkün kıldı.
Hakiki diyalog her zaman konferans kürsülerinde başlamaz.
Çoğu kez, samimi bir masanın etrafında filizlenir.
İstanbul’un Verdiği Büyük Mesaj
İlk East-West Forum, bir tartışmanın sonu değil, bir diyaloğun başlangıcı olarak görülmelidir.
Forum heyeti, bu inisiyatifi İstanbul merkezli yıllık bir zirveye dönüştürme, uzman çalışma grupları kurma, bir East-West Forum ağı örme ve fikri müzakereleri iktisadi işbirlikleriyle tahkim edecek bir iş konseyi oluşturma vizyonunu şimdiden ortaya koydu.
Nihayetinde bu çaba, forumun sağlayacağı en mühim kazanımlardan birine dönüşebilir.
Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilim dahil olmak üzere mevcut çatışmaların ardından şekillenecek dünya; ateşkes metinlerinden çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır.
Bu yeni dönem; güvenlik, enerji, egemenlik, kalkınma, teknoloji ve bir arada yaşama zemininde yepyeni bir müzakereyi mecburi kılıyor.
İstanbul, böylesi bir diyalog için eşsiz bir kavşak noktasıdır. Hatta katılımcılardan biri, Birleşmiş Milletler de dahil olmak üzere uluslararası örgütlerin merkezlerinin İstanbul’a taşınması fikrini dile getirdi.
Asırlar boyunca şehir, bütünüyle hiçbirine mal olmadan iki kıtanın tam ortasında dimdik durdu.
East-West Forum da aynı ilkeyi takip edebilir: Medeniyetlerden birini diğerine tercih etmek yerine; Doğu ile Batı’nın ihtilaflarını kalıcı bir çatışmaya dönüştürmeksizin açıkça konuşabileceği müşterek bir alan açmak.
İşte bu sebeple İstanbul’daki buluşmayı güçlü bir niyet beyanı olarak değerlendiriyoruz.
Bu, farklılıkları yok sayma girişimi değildi.
Farklılıklara rağmen diyaloğu mümkün kılma çabasıydı.
Vekalet savaşlarının doğrudan çatışmalara evrilme riskinin arttığı bir evrede bu buluşma; dünyanın bugün girişebileceği en mühim siyasi diyaloglar arasında yer almaktadır.
Dünya Basını2 hafta önceEski CIA analisti Johnson: Trump İran’a girerse Çanakkale’deki Churchill gibi yenilir
Asya2 hafta önceGüney Kore, Kiev Büyükelçisini geri çağırdı
Amerika2 hafta önceBrezilya’da ikinci tur süreci nasıl işleyecek?
Amerika4 gün önceSenatör Sanders: Silikon Vadisi zenginleri “korkunç bir plan” üzerinde çalışıyor
Dünya Basını2 hafta önceNükleer bilimci Hughes: Bölgesel nükleer savaş bile dünya genelinde üç milyar insanı aç bırakır
Dünya Basını1 hafta önceİngiliz diplomat Crooke: Suudi Arabistan’da asıl çöküş içeriden gelecek
Dünya Basını2 hafta önceBrezilya’da Bolsonaro rüzgarı ve Lulismonun sınırları
Dünya Basını2 hafta önceRay Dalio: ABD için 3 yıl içinde borç krizi görüyorum









